lidya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lidya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2025 Çarşamba

Ogyges, Augustus, Oğuz, Gyges

 

Octavius başa geldikten sonra senato tarafından ‘yüce, saygıdeğer’ ya da ‘büyüten, çoğaltan’ anlamına gelen Augustus unvanıyla onurlandırıldı. Her ne kadar ‘latince kökenli augur’dan türetildi’ deseler de, Augustus sözü Ogyges’ten geliyordu. Çünkü Oğuz, hem yüce ata’ydı, hem de çoğunluğu oluşturan büyük kabileler anlamındaki gibi Çinceye de kabileler olarak tercüme edilmişti. Augustus ile Oğuz anlamdaş ve sesteş olmakla birlikte, Ağustos ayının kelime kökeni de Oğuz’dan türetilen Ogyges’den, yani Augustus’tan geliyordu. 

Unutmadan, "Augur" da Türkçe kökenlidir; Uğur'dur o ve sözcük Subar Türklerine kadar geriye gider. Kuşlara bakarak kehânette bulunan "rahip"lere (a)ugur demişlerdir. Öyle ki Hititler bile zaman zaman kendilerine Subarlardan "augur" göndermelerini istemişlerdir.


Sorgulayınız;

Augustus ile Augur farklı anlamlar taşıyorsa, Augustus Augur'dan geliyor olabilir miydi?.. ;)


SB

Turova ve Saka Türkleri 




Lidya Kralı Gyges adının da Ogyges’ten gelme ihtimali...

İlyada’da ordular sayılırken Maionialıların önderleri Mesthes’le Antiphos’in Gyges Gölü bölgesinden geldiği söylendi. Oysa göle adını veren Kral Gyges MÖ 644’de Kimmer Lideri Lygdamis (Toktamış) tarafından öldürülmüştü. Gerçi ordu ve gemiler listesi İlyada’ya sonradan ilave edilmişti, ancak Gyges adı İlyada’nın 20.bölümünde tekrar karşımıza çıkıyordu; “Gygaie Gölünün kıyılarında.” Yani bu dizeler bile İlyada’nın MÖ 644’ten sonra yazıldığını gösteriyordu. 

Grekçe konuşanlar Ogyges, yani Oğuz adını bölgede yaşayan ve Türkçe konuşan topluluklardan öğrenmiş, ona göre de isim türetmişlerdi. Kral Gyges’in adı ya Oğuz’dan (Ogus) ya da Gog’tan (Gök) geliyordu. Çünkü Asur kaynaklarında Gugu olarak geçen Gyges, kaynaklarda Gog-Magog olarak da anılan Sakaların kralı Gog ile bir tutuluyordu ve her ikisi de çağdaştı.

Henry Sayce, Gyges ile Kafkaslardaki Saka önderi Gog (Gök) ile aynı olduğu görüşündeydi. Gog-Magog olarak anılan bu Saka Türkleri Asur kaynaklarında Mat-Gugi olarak geçmekte ve Sayce’a göre “Gog’un toprakları/ülkesi” anlamındaydı. Kimmer Türkleri olarak tanımlanan Gimirralar ise Lidya-Sardes bölgesine Gyges döneminde yerleşmişti. Ancak onlardan önce birçok beyliklerden oluşan Muşkilerle Tuballar zaten Orta Anadolu’da yaşıyordu. Eğer Gog için “Muşkilerle Tubalların önderidir” deniliyorsa Gyges de Lidya topraklarına dışarıdan gelen biri olmalıydı. Çünkü Gyges, Yardanos’un kızı "Barbar" Ece Omphlae ile

'Erkle’nin soyundan gelen Lidya Kralı Kandaules’in korumasıyken, onu öldürüp dul eşiyle evlenmiş ve böylece de yönetimi ele geçirmişti...     

Kral Gyges, Kimmerlerin ilk Lidya işgalinde Toktamış (Tugdamme/Lygdamis) tarafından öldürülürken, Toktamış da MÖ 640'larda Kilikya'da ölür. Sardes ikinci Kimmer işgalinde ise Gyges'in oğlu Arduş (Ardys) yönetimindedir. Kobos önderliğindeki bu Kimmer (Trereanlar) ve Lukkaları Lidya'dan kovan ise İskitlerdir (MÖ 637).

Kısaca; Salihli'deki "Bintepeler" kurganları "Lidya" kökenli değil, Kimmer ve Saka Türklerine aittir.


Sorgulayınız;

Kimmer ve Saka/İskit (ve Gyges) öncesinde Lidya coğrafyasında "Lidya" kurganları var mıydı?.. ;)


SB

Turova ve Saka Türkleri


17 Ekim 2024 Perşembe

Sardesli Artemis

 


“Lidyalılar’da Hellenleşme Sardes’e Zeus tapınağını inşa ettiklerinde yaşandı."(Georgios Nakracas )


Lidya'nın başkenti Sardes’te (Salihli) Zeus tapınağı yoktur. Ancak kültü ve kutsal alanının varlığı Pers Dönemine (MÖ 6.yy) kadar gittiği epigrafik kanıtlardan bilinmektedir. Lidya'nın baş tanrıçası Artemis'tir. Lidçe Artimuu, Likçe Ertemi dedikleri "tanrça"nın adı Türkçedir ve Ertem/Erdem olarak hâlâ kullanılır.


"Geç Helenistik dönemden Roma dönemine tarihlenen ve Sardes'te Zeus kültünün bazı yönlerinin devam ettiğini kanıtlayan “Zeus'un hizmetkârlarından” Zeus'a ithaflar içeren birkaç yazıt bulunmaktadır. Bunların dışında, Paktolos'un doğu kıyısında, tapınağın nispeten yakınında bulunan Droaphernes yazıtı özellikle ilgi çekicidir; MÖ 4. yüzyıla ait bir Ahameniş orijinalinin MS 2.yüzyıla ait kopyası olan bu yazıtta “Baradatesli Zeus ”a bir heykel adanmıştır. Ne bu kültün doğası (erken tarihi ve Pers kökenli olması dışında), ne bu tanrının adı ve kimliği açıkça bilinmektedir, ne de Artemis Tapınağı'ndaki varlığı tespit edilmiştir." [Fikret Yegül, 2020]




“Hellenization of the Lydians happened when they built the temple of Zeus in Sardis.” (Georgios Nakracas )


There is no temple of Zeus in Sardis (Salihli today), the capital city of Lydia, but the existence of his cult and sanctuary is known from epigraphic evidence dating back to the Persian Period (6th century BC). The chief goddess of Lydia is Artemis, Artimuu in Lydian language, which is Ertemi in Lycian is not İndo-European or Greek origin. It is Turkish of etymology; Ertem/Erdem. The meaning is "virtuous", but back in time it was "virgin", just like the character of Artemis, a "virgin" goddess. Erdem and Ertem is in use as male/sur-name today.



"There are several inscriptions dating from the late Hellenistic to the Roman era that bear dedications to Zeus “from the servants of Zeus” that attest to the continuing observance of some aspect of Zeus cult at Sardis. Apart from these, of particular interest is the so-called Droaphernes inscription, found on the east bank of the Pactolus, relatively near the temple; it is a 2nd-century AD copy of a 4th-century BC Achaemenid original carrying a dedication of a statue to “Zeus of Baradates.” Neither the nature of this cult (except for its early date and Persian origin), nor the name and identity of this deity are clearly known, nor is its presence in the Temple of Artemis established." [Report 7: The Temple of Artemis at Sardis (2020), by Fikret Yegül]


SB


4 Nisan 2019 Perşembe

PELASGLAR - TUROVALILAR - ETRÜSKLER - TURHANLAR !


Etrüsklerin menşei hakkında en önemli eseri yazmış olan İtalyan Etrüskoloji bilgini Luigi Pareti, Etrüsklerden, daha doğrusu Tyrhenlerden bahseden bütün Yunanlı yazarların adlarını namuskârane bir şekilde eserinde sıralamıştır. Ancak Etrüsklerin İtalya’ya başka bir ülkeden gelmiş olması kendisinin peşin hüküm ve kararına uymadığından, her cümlesine şöyle başlar: “Yunanlı tarihçiler şu yanlış iddiayı ileri sürerler ki…” veyahut: “Yunanlı tarihçilerin yersiz kanaatine bakılırsa…”
(30)





Etrüsklerden Tyrhen (bazen de Tyrsen) adı ile bahsetmiş olan Yunanlı tarihçilerin başlıcaları şunlardır:
Hesiod
Herodot
Tukidides
Hellanik (*Lesboslu Hellanicus, Mytilene de diyorlar)
Kallimakhos
Strabon
Bizanslı Stefanos ve saire..


Etrüsklerin Afroditi "TURAN" 
MÖ 4.-3.yy, Metropoltian Müzesi


İşte bu yazarlar bir de Pelasg adlı bir kavimden bahsederler ki, Homer’in de zikrettiği bu kavim, bazılarının ifadesine göre kuzeyden gelerek dağınık gruplar halinde Yunanistan’da ve Anadolu’da yerleşmiş ve Truva muharebesinden sonra İtalya’ya hicret ederek, orada Etrüsk adını almıştır. Modern tarihçiler arasında bilhassa Beloch, Fick, Treidler, Meyer, Ehrlich gibi Alman bilginleri Pelasglar konusunu incelemişlerdir. Ekserisini Pelasglarla Etrüsklerin ayni kavim olduğunu ileri sürmekte tereddüt etmemektedirler.

Fransız âlimleri ile Fransız dilinde yazan âlimler arasında da, bu konuya eğilenler ayni temayülü göstermektedir. Meselâ 1924 yılında bile, Meillet ve Cohen’in klâsik eser olarak kabul edilen “Dünya Dilleri” nde aşağıdaki satırları okumak mümkündü: “Pelásgca Milattan sonra 5 inci yüzyılda bile Trakya sahillerinde, Propontid’in güneyinde ve İmros, Lemnos gibi adalarda henüz konuşulmakta idi. Hem Lemnos adasında 1885 yılında bulunan, fakat henüz deşifre edilmeyen o meşhur yazıt belki de bu dilin bir örneğini vermektedir... Yazıtta kullanılan dilin terkip özellikleri Pelasg dili ile Etrüsk dili arasında bir akrabalık ihtimalini hatıra getirmektedir.” (31)

Bugün Liège Üniversitesi Profesörlerinden A. Severyns gibi bir bilgin, daha emin bir ifade ile: “Homer’den önce Yunanistan ve Yakın Doğu” adlı eserinde şöyle der: “Esrarengiz etrüskçe ile Lemnos yazıtlarında kullanılan ve daha az esrarengiz olmayan dili mukayese eden bilginler, bu iki dil arasında garip benzerlikler bulmuşlardır. Etrüsklerin, İtalya’yı işgal etmeden önce Tyrsen adı altında, Ege’nin bir köşesinde yaşamış oldukları hatırlanırsa, bunda şaşılacak bir şey bulunmadığı neticesine varılır” (32).

Diğer taraftan, Etrüsklerin Lydia’dan geldiklerine dair Herodot tarafından ileri sürülen görüş Truva’dan geldiklerine dair Virjil tarafından terennüm edilen inanış arasında çelişki yoktur (33). Çünkü Pelasglar hem Lydia’da, hem Truva’da yerleşmiş bulunuyorlardı. Göçleri için kullandıkları İzmir limanı da oralara pek uzak değildir (34).

Sofokles’in Hellanik tarafından zikredilen “İnachos” adlı trajedisinde Etrüsklere “Pelasg – Tyrsen” adını verildiği malûmdur. Mesela derinleştirildikçe, Etrüsk = Pelasg denklemi bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat böyle olsa bile burada, bizi asıl meşgul eden problemin çözümüne doğru ancak yarı yolda bulunduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Zira, Etrüskler Pelasglar idi demek kâfi değildir. Asıl Pelasgların kim olduklarını ve bugünkü hangi millete tekabül ettiklerini tesbit etmek mühimdir.

Pelasg adlı kavim hakkında eski Yunan tarihçilerinin eserlerinde mevcut bilgiler şöyle özetlenebilir:

1) Pelasglar kuzeyden gelmiş bir kavimdir: Bu kendilerinin ya Yunanistan’ın, ya da Karadeniz’in kuzeyinden geldikleri manasına gelir.
2) Bu kavim durmadan yer değiştirirdi, yani göçebe idi.
3) Pelasglar oturdukları bölgelerin veya kendilerini yöneten başbuğun adına göre kolayca ad değiştirirlerdi.
4) Pelasglar inşaatçı ve imarcı bir millet idiler. Atina’ya hâkim bulundukları sırada, orada öyle bir duvar meydana getirmişlerdi ki, bunun bir parçası asırlara meydan okumuştur.
5) Nihayet, Pelasgların komşu milletler açısından pek hoş olmayan bir âdetleri vardı: o da kız kaçırma şeklinde başka milletlerin kadınları ile evlenmeleri idi.
6) Yukarıdaki beş noktaya Yunanlı tarihçiler tarafından işaret edilmeyen, fakat Lemnos yazıtlarının teyit ettiği ve bilginlerce Etrüsk lisanı ile Pelasg lisanının birbirine benzetilmesinden çıkarabileceğimiz şu noktayı da ilâve edebiliriz: Pelasglar Hint – Avrupa olmayan, agglutinatif ve ses uyumuna tabi bir dil konuşurlardı. 


TURHANOİ

Bize kelimeyi böyle yazmağa hak veren bir husus da Alman dilindeki meşhur Pauly ve Wissowa Ansiklopedisinin verdiği bilgidir. Bu ansiklopedinin Tyrrhener maddesinde şöyle denilmektedir: 'Yunancada Tyrrhen'lerin adı çeşitli şekiller alırdı: Tursenoi, Tursanoi, Turhenoi, TURHANOİ..' (Bu kelimeler, Ansiklopedide, Yunan harfleriyle yazılırdır). ... Şimdiye kadar, Etrüsklerin yunanca adını tahlil konusu yaparken, hep kelimenin çoğul şeklini kullandık. Kelimeyi yunancada çoğul şekle sokan, sonundaki iki harften ibaret 'Oİ' ekidir. Bu eki çıkarırsak, saf kök olarak elde kalan şudur: TURHAN. Yukarıdaki açıklamalardan çıkarabileceğimiz mantıki netice şudur ki, Yunanlıların Etrüsklere verdikleri adın aslı TURHAN idi.

Adile Ayda, 
Etrüskler Türk Mü İdi?, 
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları 43, Ankara 1974.
30. Lugi Pareti, “Gli Origini değli Etruschi” Firenze 1926. Bemporad e figlo ed.
31. (Paris)
32. A. Severyns, “Grèce et Proche-Orient avant Homère” Presses Universitaires de Bruxelles, 1968, s. 43
33. Bilindiği gibi Virjil, öleceği sırada Eneid’in müsveddelerini yakmak istemiştir. Yakınları buna mani olunca, onlardan eserin yayınlanmayacağına dair söz almıştır. Bunu sebebi kendi soyunun efsanelerine ihanet etmiş, bunları Roma çıkarı uğruna kullanış olmaktan ileri gelen bir vicdan azabı mı idi acaba?
34. Bugün pek çok Etrüskoloji bilgini Etrüsklerin Lydia’dan, yani Anadolu’dan geldiğini kabul etmektedir. Wladimir Georgiev ise, (“Die Träger der Kreitsch-Mykenischen Kultur”, Sofia, 1937), (Etrüsklerin Hitit olduğunu iddia etmeden önce) onların Truva’lı olduklarını ileri sürmüştü. Bize göre, bu iki görüş arasında çelişki yoktur. Etrüskler Pelasg, Lydialı, Truvalı gibi çeşitli isimler altında Ege denizinin Doğu ve Batı sahillerinde oturmuşlardır. 





13 Ekim 2017 Cuma

Kibyra; Demircilerin ve Gladyatörlerin Kenti




" Kibyralıların, Lydialıların soyundan oldukları söylenir. Bunlar Kabalis'i ve çevresindeki Pisidialıları ele geçirdiler ve oraya yerleştikten sonra kenti, çok iyi tahkim edilmiş ve çevresi yaklaşık yüz stadia olan başka bir yere taşıdılar. Bu kent iyi yasaları sayesinde kuvvetlendi ve köyleri Pisidia ve komşusu Milyas'dan Lykia ve Rhodosluların Peraia'sına kadar yayıldı. Kentin civarında üç kent daha kuruldu. Bunlar Bubon, Balbura ve Oenonanda'dır. Bunların oluşturduğu konfederasyona Tetrapolis adı verildi. Bunlardan her birinin oy, fakat Kibyra'nın iki oy hakkı vardı, çünkü Kibyra otuz bin piyade ve iki bin atlı çıkarabiliyordu. Burası daima tiranlar tarafından idare edildi, fakat gene de insaflı bir yönetim uygulandı. Ancak tiranlık Moagetes zamanında sona erdi. Murena, tiranlığı yıktı ve Balbura ile Bubon'u Lykia topraklarına kattı. Fakat bugün Kibyra'nın kaza yetkisi Asia'dakilerin en genişi sayılmaktadır. Kibyralılar Pisidia, Solym, Hellen ve Lydia dilleri olmak üzere dört dil kullanırlardı, fakat Lydia'da Lydialıların diline ait en ufak bir ip ucu yoktur. Kibyralıların başka bir özelliği de, demir işçiliği ve kakmacılığındaki ustalıklarıdır. Termessos'un dar geçitlerinden başlayarak Taurosların içinden İsinda'ya geçit veren boğazdan, Sagalassos ve Apameialıların topraklarına kadar uzanan ülkeye Milyas denir."



Strabon (MS 1.yy); Antik Anadolu Coğrafyası, kitap XIII 
( not 1: Tauros )



Kibyra  Stadyumu - 12-13 Bin kişilik, Gölhisar / BURDUR
Stadium of Kibyra (Cibyra) - 12-13 Thousand




KİBYRA

Kibyra, antik dönemde Likya, Karya, Pisidya ve Frigya kültür bölgelerinin kesişme noktasında, kuzeyi güneye ve doğuyu batıya bağlayan ticaret yollarının tam merkezinde konumlanır. Kibyra, bu avantajlı konumun sağladığı ticari olanaklar ile bulunduğu bölgenin her dönemde egemen gücü olmuştur.


Kentin bugün görülebilen tüm mimari kalıntıları Roma İmparatorluk Dönemi’ne aittir. Kibyra, II. Eumenes (MÖ 197-159) zamanında Bergama Krallığı egemenliğinde görünmektedir. Boubon, Balboura ve Oinoanda ile dörtlü ortak meclisi olan Kibyra, yani "Kabalis Bölgesi Dört Kent Birliği" MÖ 82'de Romalı general Murena tarafından dağıtılarak ortadan kaldırıldıktan sonra Kibyra, Asia Eyaleti’ne, diğer kentler ise Likya Birliği’ne dahil edilmiştir. Kibyra, Roma İmparatorluk Dönemi’nde Asia Eyalet Valisi’nin yargı merkezi olmuştur. 


[ Lucius Licinius Murena, Sulla ile Mithridates arasındaki anlaşma gereği Pontus'un kontrolü Mithridates'e bırakıldığı halde, Murena Mithridates VI 'ün silahlanıp saldırıya hazırlandığı iddiasını ortaya atar ve Pontus'u işgal ederek İkinci Mithridat Savaşı'nı (MÖ 83-81) başlatır. Bir kaç çatışmadan sonra Murena yenilir ve Sulla'nın emirleri üzerine tekrar barış sağlanır. SB]


Başkentliğini Kibyra’nın üstlendiği Tetrapolis’in toplantı merkezi ve Roma İmparatorluk Dönemi kent meclisi ve yargı binasının “Bouleuterion / Meclis Binası” olduğu düşünülmektedir. MÖ 23 yılında meydana gelen büyük bir deprem sonucunda yerle bir olan kente; o zamanki Roma İmparatoru Tiberius 5 yıl için vergi affı getirmiş, ayrıca para yardımında da bulunarak kentin yeniden inşa edilebilmesini sağlamıştır. Kibyralılar imparatora olan minnettarlıklarını kentlerinin adını “Caesarea Kibyra = İmparatorun Kibyrası” olarak değiştirerek göstermişlerdir. Kibyra özellikle MS 1.yy - 3. yüzyıllarda en parlak dönemini yaşamıştır.


Antik kaynaklar ve yazıtlardan okunan bilgilere göre; Kibyra özellikle demir işlikleri, dericilik ve at yetiştiriciliğinde ünlüdür. Buna çömlekçilik de eklenmelidir; çünkü Tiyatro tepesinin güney yamaçlarında hemen göze çarpan akıntı seramik parçalarının türü, yapısı ve yoğunluğu buna işaret etmektedir.





Stadion (Stadyum): MS 2. yy sonları ve 3. yy başları.

Kente girişte ilk anıtsal yapı olan Stadion’un kazılarına 2006 yılında başlanmıştır. Kentin doğu yamacında yer alan Stadion, ana caddenin ucunda yer alan anıtsal giriş kapısından sonra, ikinci bir anıtsal kapı ile girilir. Yaklaşık 12 -13 bin kişilik kapasitesi yanında 200 m.’ye varan pist uzunluğuyla Anadolu’nun en görkemli stadyumları arasında yer almaktadır. 


Stadion’a anıtsal bir kapı ile girilir. Diğer bir kapısı, güneydeki apsisin tam ortasındaki tonozlu kapıdır. Yapının batı tarafı, yamacın yüksek olan ana kayasına yaslandığı için 21 oturma basamağı, bunun tersine doğuda ancak 7 oturma basamağı konulabilmiştir. Böylece mimari olarak batı sıralarda oturan seyircilerin muhteşem ova ve göl manzarasını kapatılmamıştır. Batı oturma sıralarının tam ortasında protokol alanı ayrılmıştır. Stadion batı oturma sıralarının altında künklere bağlanmış büyük Pithoslar ile oluşturulan atık su sistemi yukarıdan gelen suyun Stadion zeminine gelmeden tahliye edilmesini sağlamasıyla da mimari zenginliğini arttıran önemli bir ayrıntıdır. Batı oturma sıralarının üzerinde yer alan ve tüm batı cephe boyunca izlenen Portiko (üstü örtülü açık dehliz) Stadion’a anıtsal bir cephe kazandırmıştır.





Odeion / Bouleuterion (Müzik Evi/ Meclis Binası)

3600 kişilik kapasitesiyle Antik Çağ Anadolu’sunun üzeri çatıyla kapalı büyük ve en görkemli yapılarından biri ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca yapının ön alanında toplam boyutu 540 metrekare mozaik döşem ortaya çıkarılmıştır. Bu haliyle Anadolu’da bu güne dek ortaya çıkarılmış tamamıyla sağlam durumdaki en büyük mozaik döşem olma özelliğini taşır. Mozaik döşem beyaz, beyaz üzeri kırmızı damarlı ve siyah tesseraların geometrik desenler ile süslenmiştir. 


Orkestranın tam merkezinde ortaya çıkarılan Medusa, iri gözleri, kalın dudakları arasından görülen dişleri, dışarı sarkmış dili, kanatlı başlığı ve dalgalı saçları arasına ve boynuna dolanmış yılanları, çevresini saran kırmızı beyaz renkte mermerlerden yapılmış yaprak benzeri ışın sıralarıyla büyüleyicidir. Görenler Medusa’nın etkileyiciliği karşısında etkilenir. Bir orkestranın zemin döşeminde böylesine bir Medusa resmi, Anadolu arkeolojisi için tekil örnektir.



Medusa (2)


Kazılar sonucunda Müzik Evi/Meclis Binası olarak adlandırılan yapının, aynı zamanda kış aylarında tiyatro ve Kibyra’nın bir yargı merkezi olmasından dolayı da bir mahkeme binası işlevlerinde de kullanıldığı öngörülmüştür. MS 2. yüzyıl sonu 3. yüzyıl başında, son şekliyle inşa edildiği anlaşılan yapı, bir yangın sonucu göçtüğü anlaşılan çatısı haricinde neredeyse tamamen korunmuştur.


Yrd.Doç. Şükrü Özüdoğru: "Kibyra'da iki tür gömme geleneği vardır; inhumasyon (ceset gömü) ve kremasyon (yakılma). Kremasyon gömü İskender döneminden başlar Roma dönemine kadar devam eder. Roma döneminden sonra ise inhumasyon gömüye geçilmiştir. Mezarlar ölen bireyin öteki dünyadaki evidir, bu sebeple de yeme içme kapları, giysiler, takılar ve çeşitli metal objeler koyarlar. Roma dönemi mezar yazıtlarında, mezarları izinsiz kullanan veya zarar verenlerin, ceza olarak kent meclisine oldukça yüksek miktarda para ödemek zorunda olduklarından bahsedilir. Mezarlık alanlarının korunması için özel kanunları vardır. O dönemde herkes istediği gibi gelip bir mezarı kullanamıyor veya tahrip edemiyordu. Hristiyanlıkla birlikte  (MS 4.yy'dan sonra) ölü gömme adetleri değişiyor ve bununla beraber mezarlık alanına yönelik kanunlar da değişiyor. Özellikle MS 5'inci ve 6'ncı yüzyılda Roma imparatorluk dönemi veya öncesine ait mezarlarda soygunların başladığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu soygunlar günümüze kadar devam etmiştir." (09.10.2017,basın)



Arkeolog Mustafa Şimşek: "Kibyra'daki anıt-mezarlar, Roma’nın en ihtişamlı döneminde inşa edilmiş bir mezarlardır, sadece bir tek kişinin defnedildiği değil, kişinin bağlı olduğu ailenin tamamının defnedildiği özel aile mezarlarıdır. Çok özel bir mimariye sahip. Kibyra ya da komşu kentlerin nekropolislerinde bu tarz mezarları görebilmek çok mümkün değil. 8×12 metre podyum uzunluğuna sahip, 4 metre podyum yüksekliği var. Yapının sadece podyum kısmı korunabilmiş. Üzerindeki mezar olarak adlandırdığımız anıtsal bina tamamen kaldırılmış. Olasılıkla M.S. 5-6’ncı yüzyıl içerisinde Erken Doğu Roma döneminde farklı ihtiyaçlardan dolayı kaldırılmış durumda. Kazılar esnasında lahitlere ait çok nitelikli küçük parçalar ele geçirdik." (08.09.2017,basın) ( not 3: Anıt-Mezarlar)




Kazılar, 2006 yılından beri T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd.Doç. Şükrü Özüdoğru başkanlığında ve Yrd.Doç.Dr. Eray Dökü kontrolündeki bir ekip tarafından yürütülmektedir.


T.C.İl Kültür ve Turizm Bakanlığı / BURDUR






Notlarım:
(renkleri farklı olanların link bağlantıları vardır)

(1) 
Balbura = Karaçulha Yayla-Altınyayla / Burdur [Balbura ile Bubon kelimeleri de çok ilginç!]
Bubon = İbecik Köyü - Gölhisar / Burdur
Oenoanda = Oinoanda İncealiler Köyü / Muğla. Duvarcı ustalarıdır; Kyklop.  IV.Tuthaliya'nın MÖ 13.yy'daki Lukka Seferi yazıtında "Wiyanawanda" olarak geçer. Hellenler henüz Anadolu'da değildir!

Tauros' taki -os eki Hellence olsa da Tau Türkçe'dir = TAU-DAĞ
Boğa, Dağ ve Tanrı eş görülür. Bizim Toros dediğimiz Tauros Dağları hem Boğa hem Dağ hem de Tanrı anlamındadır, ki Tau Türkçedir; mesela ULUTAU veya ALATAU olarak Kazakistan'da kullanılır. Tauros'taki -os eki Hellen dilinden kalmadır. Fırtına Tanrısı Tarhu'dan Tauros'a-Tarkan/Tarhan, ki Azerbaycan Türkologları Tar'ın açıklamasını İlah/Tanrı olarak verir. Prof.Dr.Mirfatih Zakiyev ise Taur'un "Dağ İnsanları" anlamına geldiğini yazar.  

"Luvice" Gök/Dağ Tanrının adı da Tarhunt/Tarhu'muş... Tarhu - Tarhan - Tarkan bunların hepsi Türkçe'dir. Bu da, Tarhu kelimesinin Luvice'ye Türkçe'den geçtiğini gösterir. Hattiler'de Taru, Hurri-Urartular'da Teshub, Likyalılar (aslı Lukka'dır=Kurtların Ülkesi) da simgesi Boğa olan Fırtına Tanrısı Trqqas (Trqqiz = Turkkız, Turkkas, Türküz ; Trokondas = Troko = Turoko = Turco) iken;  Hititler'de kralın adı Tarkondemos, Etrüskler'de Tarquin'dir... Bu arada, Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz-Ay-Boğa ilişkisi de hatırlanmalıdır.




Yayı ile Mira Kralı Tarkasnawa, 'Tarkondemos' (MÖ 13.yy), Karabel (Boğazköy mühürlerinde de Tarkondemos adı görülür)


İlginç olan ise, hiç kimse, özellikle, bu kelimelerin Türkçe kökenli olabileceği, üzerinde durmamış. Sorarım o zaman, en basitinden, Tarkan'ı erkek ismi olarak kim kullanıyor? Avrupalılar mı?... Dişi Kurt Leto'nun ülkesi "anaerkil" Lukkiya'dan (Lykia, ki kendilerine Trmmis(e) der; Trmmis Tyrrhenian kelimesini hatırlatır; yani Turan-Etrüsk-Pelasg-Deniz İnsanları) olan kahraman Sarpedon'un adındaki kök hece SARP'ın da Türkçe kökenli olduğunu biliyoruz... 

Sarpedon'un abisi Minos Girit'teki Pelasgların lideridir. Heredot'a (1:173, ki bir çok uydurması vardır, bu sebeple de diğer kaynaklarla beraber değerlendirilmelidir!) göre de Girit'te çok eskiden sadece Barbarlar, yani Hellence konuşmayanlar oturmaktadır. Minos ile Sarpedon'un arası açılınca Minos onları anakaraya kovar. Minos'un kızı Akakallis'in Apollo'dan bir oğlu olur, Miletus.  Apollo onu emzirmesi için bir Dişi Kurt'a verir. Miletus'un abisi Kydon'u da bir kurt emzirir. Miletus Girit'i terk ederek Karia'ya  gelir ve ikizleri olur. Tıpkı Lykia'da tapınım gören Dişi Kurt Leto (Likçe'de kadın alamına gelen LATA'dır adı, ve içinde ATA kelimesi rahatlıkla görülür.) ve adlarının Yunanca anlamları olmayan İkizleri Ay olan "Ertemi (Artemis)" ile Etrüskler'de Aplu ve Hellen göçünden önceki Anadolu'da ise Appaluinas olan Kurt lakaplı "Apollo" gibi. Ne yani, Etrüsklere ait olan Dişi Kurt kültünün Romalılara mı ait olduğunu sanıyordunuz?... İster "mitolojik" hikaye olsun, ister Girit'ten gelmiş olsun, dil, kültür ve anane yalan söylemez; Sarpedon, Miletus, Lykia, Karia, İon, Truva ve Leto/Lata öz be öz Anadolu'ludur, Hellenlerle de hiç bir ilgisi yoktur!... Prof.Dr.Bülent İplikçioğlu'nun da dediği gibi; "Sonraları Akalar’ı büyük ölçüde etkileyen yüksek bir kültürün yaratıcıları olan Minos Giritlileri, bugün adlarını Hellen mitolojisindeki Kral MINOS’tan almakla birlikte, Hellen kökenli değildiler. (Hellen ve Roma Tarihinin Anahatları)"


Aşağıda ise Prof.Bryce'ın kitabından "Trqqas-Troko" kelimeleri:

The Lycians in Literary and Epigraphic Sources
Trevor Bryce (prof.,an Australian Hittitologist)

"Trqqas (Lyc.B Trqqiz). The Lycian god Trqqas can be directly equated with the Luwian Storm God Tarhunt, the chief god of the late Bronze Age Luwian pantheon. In addition to figuring as a disciplinary agent in several of the sepulchral inscriptions, the god also appears in several passages in the Xanthos stele inscription, which probably reflect his importance in Xanthos as well as in Lycia in general; for example, TL 44 b 51-52:

se dde tuwete : kumeziya : ere ere trqqnti : pddatahi
"And he has erected altars everywhere (?) to Trqqas of the pddat-"

Tarhunt/Trqqas is the basis of the personal name Trokondas which occurs quite frequently in the Greek inscriptions of eastern Lycia, Pisidia and Lykanoia. According to Houwink ten Cate, Zeus Solymeus, the chief god of this region in Greco-Roman times, is simply the old Anatolian deity Tarhunt in another guise."


Neymiş? Grek-Roma döneminde bölgenin baştanrısı Trqqas, sadece eski Anadolulu tanrısı olan Tarhunt'un başka bir görünümüdür.... Ancak, "Tarhunt-Trqqas" kelimeleri bazılarının iddia ettiği gibi "Hint-Avrupa dil" grubuna sokulan "Luvice", "Likçe" ya da "Hititçe" değil, Türkçedir !..


(2)


Medusa Gorgoların ölümlü olanıdır. Gorgo Türkçe'dir = Korku, Qorgu kelimesidir. Amazon olarak bilinen ama İskit/Sakalar tarafından Erpata olarak adlandırılan kadın savaşçıların liderlerinden birinin adı da Medusa'dır.  link 

İskitlerin yaylarına da Gorytos demeleri gibi: Goru-Koruoz: Koruyoz... link



(3)

Hellenler'de Kral bile olsa nekropolise gömülür, kent içine gömülmez.  "Tapınak-Anıt mezarı" yerine bazı yerlerde bu tip mezarlara "heroon" denmesi de yanlıştır....çünkü;

Prof.Fahri Işık:  "Hellen düşüncesinde ölümlüler tanrılaşamaz; Atina’ya altın çağı yaşatan ünlü Perikles bile MÖ 429'da sıradan bir insan gibi ölür ve "ölüler kenti" anlamındaki "nekropolis"e gömülür. Tarih, bir ayrı soydan Makedon soyundan bir dünya fatihinin, Büyük İskender'in, bile kendisini Mısır'da Zeusoğlu ve İran'da Büyük Kral olarak görme isteğinin Hellenler arasında nasıl sarsıcı bir tepkiyle karşılandığını, sözde "Doğu Hellen" olan İonlar tarafından ise hemen kabul gördüğünü yazar. Peleponnes Savaşları'nın Spartalı muzaffer komutanı Amiral Lysandros'un Samos halkı tarafından tanrılaştırılması da bu bağlamda, Hellen ve İon halkı arasındaki düşünce farkını ortaya koyması yönünden önemlidir. Smyrna tyran'ı Tantalos'un Yamanlar Dağı'nda ve adı bilinmeyen bir Ephesoslu soylunun Belevi tepesinde konumlanan görkemli tümüslüsleri, ancak kendilerini bir Lydia, Phrygia ya da Leleg hanedanları gibi, belli ki örneğin Phellos'ta Leleg benzeri tümülüslerde yatan Lykia bey soyu gibi, bir tümülüs tapınak mezar içinde tanrılaştırma isteklerinin bir ürünü olabilir....

Hellen dünyasında ise tarihsel anlamda bir "kral kültü" değil, Klasik Çağa'a dek destansal anlamda bir "heros" kültü" vardır, bir tür "kahramanlar kültü". Tanrılığa yaklaşanlar bir Herakles ya da Dioskurlar'dır; "kent kurucu" olarak da yaygındırlar. Eskiçağ bilimcilerinin Lykia tapınak mezarlarını, sonraları sıradan mezarları da Hellence yazıtların diliyle "heroon" deyimiyle tanımlamalarındaki terslik; çift dilli yazıtların çevirilerinden bilinir ki, bu kez o düşünceye kökten yabancı olan "tanrılaştırma" ve "tapınak mezar" kavramlarının kendi Hellen inancındaki karşılığının "heros" ve "heroon" olmasının bir sonucudur." Bu açık gerçeğin görmezlikten gelinmesinde, Lykia halkını yüzyılı aşkın zamandan beri Hellenleştirmiş olma geleneğinde düğümlenen önyargının yanlıştan dönme güçlüğünün payı vardır. Bu açmazda direnenlerden F.Kolb için "temenos ve mezar kültü yapısı ve sunak birlikteliğindeki bu heroon'lar, bey kültünün hizmetinde" ise, bu yorumuyla o, mezar beyine bir tanrı gibi yaklaşıldığını da görüyor olmalıdır. Ve Ege'nin iki yakasındaki iki kültürü de iyi tanıyan bir eskiçağ bilimcisi olarak bu yaklaşımın Lykialı'yı düşüncede Hellenler'den ayırdığı sonucunu çıkarması aslında zor olmamalıdır....

Hellen dünyasında ise tanrı ne bir ölümlünün mezarı üzerinde betimlenebilir ve ne de ölümlülerle bir arada olabilir.... Lykia beyi ölümsüzleştiği bu "evlerin" üzerine, yaşadığı zamanın işlerini, özellikle savaşı, avı ve şöleni resimlendirir ki tanrılaşma düşüncesi gibi bu tarihsel içerikli gerçek betimlemeler de Hellenlere yabancıdır; onlar savaşları bile tanrıların da içinde olduğu mitosların diliyle anlatır.... 

Anadolu tapınak mezarları için Hellas'a özgü 'heroon' tanımlaması da Panhellenizmin burgacında dogmalaşmış bir kavram olarak ve inatla sürdürülmektedir, bizde de öyledir...  Hellence konuşmak ve yazmak ile Hellenleşmiş olunmaz. Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan da zor." 



Lakin hocaya katılmadığım bir nokta var; Prof.Işık, Lukkaları, Troyalıları Luvi halkından sayar. Halbuki, "... bölgeler arası kültürel ilişkilerin MÖ 6000 yılı dolaylarındaki varlığına tanıklık eder" der... “Milyas’ın Erken Tunç Çağı’na ışık tutan Karataş kazıları, Elmalı Yaylası’nın Batı Anadolu kültürleri, özellikle de -çağdaşı- Troia kültürü ile bütünlük içinde olduğunu göstermiştir” der. Ancak MÖ 2000 lerde Asur tabletlerinde "nuwa'um" olarak bahsedilen dedikleri ve Hint-Avrupa dil grubunda gösterdikleri Luviler henüz tarih sahnesinde değildir (ki Hint-Avrupa kavramı bile bugün tartışılırken!). Ege'den Kilikya'ya ve Anadolu'nun iç bölgesinde yaşadıkları söylenir. Halbuki tarihin hiçbir döneminde Luvi devleti, halkı yoktur, ama dili "var". Ayrıca antik dönem yazarların; Homer, Heredot, Strabon, Pliny,vs. gibi, hiç birinin kitabında Luwi/Luvi geçmez, ama Pelasg ve Lelegler geçer... İlginç değil mi?.. [bunun için size bir link; luvians ve luwians diye arama yaptım, sonuç sıfır, cibyra, lycians, scythians, pelasgians diye arama yaptım, sonuç verimli. Siz de araştırabilirsiniz.]


Son yıllarda pek bi popüler olan Luwianstudies'in da kaynak olarak gösterdiği, Arielle P.Kozloff'un yazdığı (Rockefeller'in finanse ettiği Cambridge Universitesi'nin yayınladığı) "Amenhotep III" kitabına baktım. Çok ilginç çünkü "Luvian" kelimesinin geçtiği tek sayfa 165.inci sayfadır. Orjinal yazıttan eser yoktur.. Varlığı iddia edilen yazıtta Hurrili at terbiyecisi Kikkuli'den bahseder, "Hurrice dua ederken... Luvice de dua eder." diye geçer. Nereden bilelim orada "Luvice de dua eder" cümlesinin olup olmadığını, yazarın ekleyip eklemediğini? Şüphelenmemek elde değildir, çevirirken ya yanlış yorumladılar, ya da bile bile uydurdular! Bir çok orjinal "Grek" ve "Roma" yazarlarının kitaplarında bile "Ellen" yazarken "Greek" diye çevirenler varken ne düşünmeliyiz bu durumda?  Ben "politik" açıdan yazdırılmış olabileceğini bile düşünüyorum... "hadi araya "Luvileri" sıkıştır da bizde Anadolu'da  Luvileri Troyalılara bağlayalım!" Yaparlar da... Hiç kimse, kör gözüme gir olan, Pliny the Elder ya da Pomponius Mela'nın kitabında geçen TYRKAE-TURCAE kelimesini ya da Strabon'un OXUS-ISSIC kelimelerini araştırmaya değer bulmaz! Komplo teorisi mi? Şimdiye kadar Antik dönem Türk tarihinde neredeseniz peki? Orta Asya Hun ve Göktürkler'de mi? ... Batılıların (bizimkilerin de) yazdıklarını her zaman sorgulayıp, araştırın.... 


Sizi şimdi Kozloff'un kitabından bir metin göstereceğim:

Bu metinde Mitanni'den HURRİ kökenli at terbiyecisi birinden bahseder, Kikkuli (MÖ 1345): 


Kikkuli bir yarış öncesi atları hazırlar, sanki bir kutsal ayine hazırlanır gibi ve dua eder : "Ve Hurrice şu sözleri söylüyorum... atlar için ... ah Pirinkar ve İştar.... Ve Luvice telaffuz ediyorum kelimeleri... Atlar için her şey yolunda olsun...". [Burada geçen 'luvice' kelimesinin varlığından şüpheliyim!.. Kim 'şimdi Hurrice şunları söylüyorum', ya da 'Luvice telaffuz ediyorum' der...] Kikkuli MÖ 13.yy'da I. Şuppiluliuma tarafından Hattuşaş'ya getirilir ve imparatorun istediği üzerine Nesice 'At Eğitim Uzmanlık El Kitabı'nı yazar. Ayrıca, Hurriler Hint-Avrupa dilli değildir ve Türklerle içli dışlıdırlar....


Kozloff': "Along the road from Malkata and from the southern end of the birket to Kom el-Abd is a desert altar at Kom al-Samak. This is assumed to have been used during the king's jubilee, and its placement between the birket and Kom el-Abd may have been desgined for the king and his horses and chariots before the dangerous, even life-threatening competition. It recalls Kikkuli's preparations before a sacred rite involving the horses: "On the tenth day, at the moment of the last watch of the night, as the day is rising and it is not yet completely light...in the stable I make a libation and I invoke the gods Pirinkar and İshtar. In Hurrian I pronounce these words: 'For the horses...O Pirinkar and İshtar'. And in Luvian I pronounce the words, 'For the horses May all go well'... and then with a bit of mutton fat I anoint the horses." Kom el-Samak is a dream location to serve as an altar for blessing the horses before a race." page 165 


Arielle P.Kozloff - Amenhotep III: Egypt's Radiant Pharaoh
(former curator of ancient art at the Cleveland Museum of Art, is now a private consultant and lecturer for museums and private collectors)


Bir başka Kikkuli de bizim ülkeden... 
"Mitanni ülkesinden At Terbiyecisi Kikkuli" nin MÖ.15.yy'da yazılmış olanın MÖ.13.yy kopya yazıtı 1906-7 de Boğazköy'de bulunmuştur. Kikkuli Hurri kökenlidir ve Hattilerin başkenti olup Hititler tarafından işgal edilen Hattuşaş'ta, Hititlere atlar ve at-arabaları hakkında eğitim vermiştir.  Hurriler ne Hint-Avrupalı ne de Hint-Aryan/İrani'dır ! "Kikkuli Yazıtı 4.Tablet" Vorderasiatisches Museum Berlin'dedir.


KUB I 13 I 1f.:
Line 1: UM-MA (l)Ki-ik-ku-li li (LÚ)a-aš-šu-uš-ša-an-ni :(Thus [speaks] Kikkuli, the horse trainer)
Line 2: ŠA KUR (URU) Mi-it-ta-an-ni : (from the land Mittani)






Son söz olarak : 
"...and history is written not by scholars, but by partisan-hypocritical-politicians who impersonating scholar!.."

"...ve tarih akademisyenler tarafından değil, 
bilim adamı kimliğine bürünen partizan-ikiyüzlü-politikacılar tarafından yazılıyor!.."


link for the news 
" 3,200-Year-Old Stone Inscription Tells of Trojan Prince, Sea People"
and my comment for that:
1-Sea Peoples are the Pelasgians in ancient sources, to the Egyptians in the 13th c BC are they called as Tur'sha (or Toorsha), which is also the name of the Etruscans... 2-Mellaart mentioned also about the "Dorak Treasure", which he stoll from Turkey, but to some it is a hoax! if it is a hoax , why did he make up stories like that? And if he lie about something like that, can he lie about other things?.. 3-"Scholars" says that Luwians spoke İE, but they also say that the Sea Peoples spoke İE to... That's a forgery! Pelasgians=Sea Peoples=Etruscans didn't spoke İE, in fact their language was agglutinative. Luwian people and state does not exist, ancient writers, like Homer, Strabo, Pliny, etc. never mentioned ones about Luwians... Or, are the "westerner scholars" more reliable than the "eastern scholars"? Because, studies in Turkology proofs us that the Trojans are the ancestor of Turkish peoples, and spoke proto-Turkish!...I have to think twice about these types of explanations! 
Regards, SB.








Ek linkler:
Kibyra aynı zamanda Gladyatörler Şehri olarak ta anılır: 

"İlk yerleşmelerin Prototürk AS'lar tarafından yapılmış olduğu Birgi, Hermos (Gedis) Irmağı vadisindeki Sardis merkezli Prototürk LU-UD-YA (Lydia) Devleti'nin güneydeki bir yerleşim birimiydi. (Behiç Galip)"
Pelasg-Etrüsk- Lydia üçlemesinde Pelasg=Etrüsk=Türk derken, 
Lidya'da "Manes", Kırgızistan'da "Manas", Mısır'da "Menes" var mesela ;)


Not:
Luviler Abartılmaktadır / Luvice Sorunu adlı iki ayrı çalışmaya da bakabilirsiniz. SB


8 Ekim 2017 Pazar

Gökdirekleri ve Yumurta Çatlatmak





Tuğ’ların (Gök-direklerin) ucu, Sumer’den Baykal Gölü kıyısındaki Şaman Direk’leri ve Azerbaycan Tuğ uçları gibi aynıdır, Tanrı ve Kutsal Direk'i gösteriyorlar. Sumerler’de şamanism dini bir ekincilik dinine çevirilenden sonra hala da bu Türk şamanik “Gök Direk” geleneğini ve hatta biçimini korumaları ilginçtir.


Bu Gök-Direkleri ki buzulluk-öncesi Türk şaman geleneği olarak buzulluk devri geçerken, Türklerin genetik ve dil aile kardeşi olan Amerikan Yerlilerinde ve Avro-Asya’da önce taştan yapılmış biçimde “Göbekli-Tepe” ve sonra değişik biçimlerde Sumer’de ve Türk şamanik ile Türk müslüman toplumlarında Direk, TUĞ ya da Sancak biçiminde gözüküyor ve hatta Minareler bile ondan alıntılar yapıyor, öyleki şamanın 3 halkalı basamakları da gözüküyor. 









Yumurta Kutsallıkı
Kötü Ruhlardan Korunmak Türk-Sümer ve Anadolu Medeniyetlerinde



Türklerde özellikle Azerbaycan Türklerinde “YUMURTA KUTSALLIKI” ve onla bağlı sözcüklerin Türk-Sümer bağı’da buna örnek olarak bu makalede ele alınmıştır.


Geçen yıl Türkiye’de Manisa’da yerleşen Sardis kentinde, bir eskilere dayanan, ev ki önceden depremde dağılmış idi ve sonradan yenilenmiş idi, onun yerinin döşemeleri altında, iki özel kap tapıldı ki onun içinde tunçtan yapılmış şeyler, bir yumurta kabuğu ve iki sikke vardı. Onu tapan (bulan) arkeologlar (arxabilimcileri – Arkacı 1) , yumurta kabuklarının o evde yaşayanların-oturanlarını kötü ruhlardan yani “kazalar”dan ve depremler den, korunmak için kullanılmış olmalarını düşünüyorlar. Sikkeler 54 ve 68 D.S. tarihini daşiurlar ki oda bir kaç on-yıl depremden sonra demek dir.



[Sardis "Digging Up Demon Traps in Ancient Sardis, 2014" :link]



<Sardis : Lydian > haman SART dır ki Manisa’da yerleşiyur, SARDİZ özü Lidya’lıların başkenti olmuştur. Lidya’lılar Etruskların kökeni olmuşlar ve Alinei ve ayri dilciler her ikisini de Türk olduklarını betimliyürler. (adi <Etruschi erano Turchi = Etrusklar Türk idiler > olan Alinei’nin 2013'de yaylanan kitabı)


Bunca Lidya’lıların bu “kötü ruhlar”dan korunmak geleneği öylece ayri Türklerde de vardır. Buna örnek olarak Azerbaycan Türklerine o cümleden Güney Azerbaycan’da olan benim şeherim XALXAL’da da aynen LİDYA geleneki vardır ki ona “GÖZ-GÖZ ELEMEK” yada “YUMURTA ÇATLATMAK” deyerler.






“Göz-Göz Elemek” ya “Yumurta Çatlatmak” bizim evde sık-sık önce anam şimdi kız kardeşim yapiyur. Bu töre birisine “göz deyib” hastalansa ya da birisi yıkılınca yada bir kaza olunca yapiliyur ta “kötü gözlerden” korusun. 

Nasıl yapiliyur: 
1- buniçun bir yumurta, iki tane sikke , bir küçük kömür parçasi gerekiyür. 
2- Yumurtani sol ele alıb ve sağ elde kömürü götürüb ve sonra kötü gözlü ya hastani görenlerin adını getirib deyerler <Fatma’nın Sağ Gözü – Sol Gözü> ve ayni zamanda çok küçük 7 milimetrilik 2 yuvarlak kömürle yumurtanın üstünde bir-birinin yanında çekerler ve yene bir ayri adı deyib onunda “SAĞ-GÖZÜN ve SOL-GÖZÜN” o yumurta üstüne sırayla çizerler böyleki tüm yumurta’nın üstü doluyur ... bu adamların adı kurtarandan sonra “YOLDAN GEÇENİN SAĞ GÖZÜ SOL GÖZÜ” ve ya “KÖTÜ GÖZLÜ’nün SAĞ GÖZÜ , SOL-GÖZÜ” de deyib son gözleri çekerler. 
3- şimdi bu yumurtanın başını üste ve altını altda dutarak onu iki sikkenin ortasına koyub ve iki parmakla onu basarken bu şahslerin adını getirib yene deyerler : 

Örnek: Fatma’nın sağ-gözü sol-gözü, Zeyneb’in sağ-gözü sol-gözü ve ... bu yumurta kimin adında “çırt” sesiyle çartlarken ve sonra qırılıb onun içine sikke düer ken deyerler: “kötü köz çırtladı” ve “kada-bala getdi” . 




SARDİS tapıntısında aynen yumurta ve sikke vardır ama kömür yerine demir “mih” vardır.



GÖZ-GÖZ elemek , YUMURTA ÇATLATMAK : Khalkhal (Xalxal) Ardabil , Azerbaycan , İran bu “yumurtani çatlatmak” ya “göz-göz elemek” malzemeleri : 1-Kömür 2- iki sikke 3 – yumurta burada değişik adamların adını aprarak onların sağ-gözü, sol-gözü deyerek bu gözleri yuvarlak olarak yumurtanın üstüne çekiyürüz.


Bu şekilde gözükiyür ki biz iki sikkeni göz-göz çekilmiş yumurtanın birini yumurtanın üstüne ve obirini altına koyub ve gözvuran kişilerin adını apararak deyerüz : “yoldan geçenin sağ-gözü sol gözü” , “Aylar Hanımın sağ-gözü sol gözü” , “Hasan Ağa’nın sağ-gözü sol-gözü” ve... böylece tüm tanışların adını söylerük ve sikkeleride altdan-üsten bir-az basarak bu işi sürdürerük. sonunda bir adı çekerken yumurta kırılar ve kötü-göz (nazar) da geçer-geder.


Xal-xal’da yumurat üzre “GÖZ” çizmek aynen türklerde “GÖZ-BUNCUKU” olarak gözükiyür ki bu “GÖZ” lar aynen ÇATAL-HÖYÜK’de de bir “BEREKET-BOLLUK’in KORUNMASI” tamğasi gibi duvralarda çizilmiştir:


Sardis kazılarında evin Yer-Döşemeleri altından çıkan kapda : Çırtlamış (çatlamış) Yumurta, bir çiv, bir iğne ve kaç tünc şeyler ki bir ritual-töre’ni gösteriyür.



Aref Esmail Esmailnia, Güney Azerbaycan, Mayıs 2017
Arif Ismayıl Ismayılniya
Gök Qubbesi-Yumurta Qutsallığı Ve Türk-Sumer-Etrusk-Anadolu Medeniyetler Ilişgisi/pdf







ilgili:







11 Şubat 2017 Cumartesi

Villanova Kültürü Etrüsklerin Atasıdır.




"Etrüskler'den "Tarkan" Hanedanlığı Roma'yı MÖ.509 'a kadar yönetmiştir. "





Resimde gördüklerimiz:

• “Villanova Kültür”* dedikleri ama aslında ETRÜSK’lere ait olan kül kabındaki tamgalar ve kabın şekli Yenisey Türk kaya resimlerindeki Otağlarla aynı… Kül Kabı MÖ 9.yy-8.yy 

• Türk olan Odin ve “Sekiz bacaklı Sakalar/İskitler” tarifine uyan sekiz bacaklı Atı Slepnir; üzerindeki Tamga…

• Kazakistan’dan Türk mezar taşı üzerindeki Tamga…

• Hun/Saka/Oğuz Kurganı olan Pazırık 6 nolu mezardan çıkan disk üzerindeki tamga ve tabi ki Kırım Türklerinin bayrağı…

Yenisey Türk Kaya Resimlerinde Otağlar ve Günlük Yaşam…



Villanova Kültürü y. MÖ 1100 - MÖ 700 arasıdır. İtalyan etrüskolog Massimo Pallottino’ya (1909-1995) göre Villanova Kültürü Etrüsklerin atasıdır. İlk Etrüsk göçü Atyad hanedanından (y.MÖ 1300-MÖ 6.yy) Atys’in oğlu Tyrrhenus ve halkıdır ve de Pelasglar ile akrabadır. Onlarla birlikte Kimmer ve İskitlerin de karadan İtalya’nın kuzeyine bu dönemlerde indiği biliniyor. Peki bu Atys kimdir?


"İsmini tanrı Manes’in oğlu Atys’dan alan Atyad sülalesi, Hitit kralı IV. Tuthaliya (MÖ 1250- 1220) ile çağdaştır." - (Prof.Dr.Veli Sevin) 


Atys'ın atası Manes, bizim Kırgız kardeşlerimizin Manas'ı... İkinci Etrüsk göçü Troya Savaş’ından hemen sonra olmuştur, denizden Umbria bölgesine gelmişlerdir. Virgil’in anlattığı Aeneas zaten Etrüskler yerleşikken gelmiştir. 


Sea People dedikleri Deniz İnsanları Torshalar (Tur'sha, Etrüsklerin diğer adıdır) Mısır'a saldırmış, Sardinya ve Fenike kıyılarına gelip yerleşmiştir. Hani derler ya, Hellenler alfabeyi Fenikeliler'den aldı, diye... MÖ. 7.yy ila MÖ. 1.yy arası kullanılan Umbria alfabesi Etrüsk alfabesinden türetilmiştir. Bu da, “MÖ 1000’lerde Etrüsklerin zaten alfabesi vardı, MÖ.800’ler de alfabe oluşturan Hellen/Greklerden falan almadılar”, demektir. Ataları bir olduğu için; Pelasg - Etrüsk - Lidya - İyonya - Truva - Odin ve Halkı - Deniz İnsanları - Türk; ler de aynılıklar çoktur ve Tarkan da bizimdir.


Değerli bilimadamları, kültürleri farklı farklı adlandırarak ve sanki “farklı bir kültür varmış” gibi tanıtarak, insanların kafalarını da bulandırmayın!... 


Saygılar,
Semra Bayraktar



"Geçen yüzyılın başında ekseri bilginler Etrüsklerin M.Ö. 8 inci asırda tarih sahnesine çıktıklarına, kendilerinin o sırada birdenbire yoktan var olduklarına inanıyorlardı. Bu sebeple, İtalya’nın Bologna şehrinin yakınındaki Villanova kasabasında yapılan kazılarda Etrüsklerin medeniyet eserlerine pek benzeyen, fakat M.Ö. 8 inci asırdan daha öncesine ait eşya bulununca bilginler pek şaşırdılar. Bulunan sanat eserlerini meydana getirenlere bir hüviyet ve isim verilememesi yüzünden, kendileri için “Villanovian” adı münasip görüldü. Bir müddet sonra, daha da önceki devire ait eşya meydana çıkınca bunların sahibi “Protovillanovien” oldu. Bu acayip adlı milletler hakkında pek çok yazılar yazıldı, eserler yayınlandı. Bugün artık bilginlerin çoğu Villanovien’lerin de, Protovillanovien’lerin de, Etrüsklerden başkası olmadığı kanaatindedir. Böylece, İtalya’da, Etrüsklerin geçmişi M.Ö. Onuncu ve hattâ Onüçüncü yüzyıla kadar çıkmaktadır."

Adile Ayda
Etrüskler Türk mü İdi?








Etrüsk Kül Kabındaki diğer tamgayı alttaki link ile karşılaştıralım...








15 Ekim 2016 Cumartesi

Ksenophon Anabasis'te Türkler






Proksenos'un yüzbaşılarını toplayıp cesaret veriyor, kralı yumuşatmayı öneren Apollonides adında birini kovuyorlar:

" O anda Stymphalos'lu Agasias söze karışıp 'Ama bu adamın ne Boiotia'yla ilgisi var ne de Yunanistan'ın geri kalan kısmıyla, kulaklarının Lydia'lılar gibi delinmiş olduğunu gördüm' dedi. - Ve doğruydu bu söylediği. Adam kovuldu." Ksenophon, Anabasis 3.Kitap:1:31

* Ellenler küpe takmayı efemine ile özdeşleştiriyordu. Bu da Ellen erkeklerinin küpe takmadığını gösterir. Kulakları delik olan Apollonides bir "barbar" olarak, yani "Hellence Konuşmayan"lardandı. Apollonides Boiota lehçesi ile konuşuyordu. Boeotia Korinth Körfezi'nin kuzeydoğusunda yer alır. Pelasglarla ilişkilendirenlerin yanında MS.110-180 yıllarında yaşamış coğrafyacı Pausanias onları Minyaslılar ile ilişkilendirir. Teos (Sığacık-İzmir) kurucu atası Athamas (Atamız), Boeotia'dan gelmiştir. Teoslu Anacreon ise İskit kökenlidir ve Strabon'a göre o Teos'u Athamantis olarak adlandırmıştır.






Ellenlerin aksine Türkler Küpe takardı.
"Herhangi bir sebeple, âilede sâdece bir oğul olursa, delikanlının kulağına bir küpe takarlardı. Askerde, safta, “hizâya gir” komutu esnâsında, komutan küpeli askeri görerek, onu tehlikeli işlere göndermezdi. Yetkisi yoktu. Soyu içinde sonuncu erkek olan kimse, kulağında iki küpe taşırdı. Âileyi (soyu) sürdürmek için, onu bilhassa korurlardı." Murad Adji





* Bu çeviriler niye orjinal isimlerine sadık değil. Yunanistan yani Greece olarak anılan bir ülke yoktu, Anabasis orjinalinde Ἑλλάδος - (Hellas-Ellada) Hellen olarak geçer.


* PELASGLAR Türkçe konuşurdu. [non-Indo-European origin, non- Hellenic population which they called Pelasgian]
* ATHAMAS Türkçedir.
* Pindos Dağları (Pindus)'nın öteki adı Athamanean (Atamanın- Atamın?!) Dağları'dır.
* "Ege havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti." (George Thomson)


- ATA
- ARATTA : Sumer kral listesinde Uruk kralı+ Azerbaycan'ın ilk Türk Devleti, MÖ.3000
- ATALUMMAN : ELAM-TÜRK MÖ. 2750-1550 - "Boğazköy kazılarında ele geçen ve Hurrilere ait olduğu ileri sürülen bir tablette Atalumman (Atalumaş) adlı bir Elam kralından söz edilmektedir. "
- ATAMAN : Teselya'da bir boy. Boeotilılar ile akraba. Truva Savaşı'ndan 2 nesil sonra Midilli (Lesbos) Adası'na yerleşirler. Lidyalılar-Lesboslar-Pelasglar-Etrüskler akraba.
- ATHAMAS (ATAMIZ) : BOEOTİA (PELASG-İyonyalılar ile akraba)- TEOS-İSKİT-TÜRK 
- ATAİL : adı "Ülkenin Atası" anlamına gelen İSKİT-TÜRK kral MÖ.5.-4.yy
- ATİLLA : HUN-TÜRK MS.5.yy
- ATABEYLER
- ATATÜRK : TÜRKİYE
- ATA YURT....

SB





Κοτύωρα - Kotyora - Kut Yöresi
Kut Türklerinin mirası...


"Birçok kurban kesildikten sonra, kahinlerin tümü tanrıların savaşı asla onaylamadıklarını bildirdiler. Bundan sonra armağanlar kabul edildi, ülke dost bir ülkeden geçiliyormuş gibi aşıldı ve iki günlük yürüyüşten sonra Tibaren'lerin topraklarındaki Sinope kolonisi Kotyora'ya varıldı." Ksenophon (MÖ.4.yy), Anabasis 5.Kitap:5.3


ORDU


Ordu ili, M.Ö. 400 yılından önce günümüzdeki şehir merkezinin yaklaşık 5 km batısında, halk arasında Bozukkale olarak bilinen yerde "Kotyora (<Kutyöresi)" adıyla kurulmuştur. Şehrin buraya kurulmasının tek nedeni bulunmaktadır: Çevrede "Doğal Liman" doğal liman olacak tek yer oluşu. Kotyora kelimesini Rumca olarak işleyen yabancı tarihçiler ve misyonerler bu durumu bir ganimet saymışlardır. Kelimeye bir anlam veremeyen Türk tarihçileri de yabancıların dümen suyuna girmişler, konuyu içinden çıkılmaz duruma sokmuşlardır. O hâlde Ordu ilinin eski adının Kotyora oluşunun sebebi nedir?

Karadeniz Bölgesi'ndeki bugünkü şehir merkezlerinin pek çoğunun kuruluşunun temelinde de Kotyora'da olduğu gibi, aynı sebep yatmaktadır. Sinop, Samsun, Ünye, Bolaman, Kotyora (Ordu), Giresun, Tirebolu, Trabzon, ... şehir merkezlerinin kuruluşu tamamıyla doğal limanla ilgilidir. 

Bu bölgeye, Hz. İsa'nın doğumundan çok önceleri, bilemediğimiz tarihlerde Turan / Türk boyları gelip yerleşmiş; madencilik, tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta idiler. Özellikle maden konusunda dünyanın en önde gelen bölgesi M.Ö. yıllarda Orta Karadeniz Bölgesi'dir. Sakaların Halip boyu, bu bölgede yaşamaktadırlar ve dünyaya demircilikleri ile ün salmışlardır. Dış dünyadan pek çok millet, bu durumu öğrenince gemilerle Karadeniz Bölgesi'ne gelmekte, gemilerini doğal limanlara demirlemektedir. İç kesimlerde yerleşen halk, ürettikleri ürünleri bu gemilerin demirlediği limanlara getirmiş, burada mal mübadelesinde bulunmuştur. Zamanla doğal limanların çevresi kalabalıklaşmış, bir pazar haline gelmiş; böylece günümüz modern şehirlerin temeli atılmıştır. 

Yörede yaşayan yerli halk(Turan/Türk), bir tarih yaymamış gibi görünmekte. Veya yazdığı kaynaklar günümüze ulaşamamıştır. Yabancıların yazdıklarından bir kısmı ise korunmuştur. Onlar bu bölgenin tanıtımını kendi bakış açısına göre yazdıkları için Karadeniz Bölgesi ile ilgili tarih yabancıların yazdıklarına göre şekillenmiştir. Özellikle Yunan tacirler buralara gelip ticaret yapmışlar, misyonerlik faaliyetlerinden de geri durmamışlardır. Sonuç itibariyle Karadeniz’in kıyı şeridindeki şehirlerin, ticarî bir temelden öte gitmemesine rağmen, Yunanlılar kurmuş gibi işlenmiştir. Günümüzde de aynı yalanlar yine misyonerler vasıtasıyla halka anlatılmakta, gerçeği bilmeyen Türk insanı da bunlara inanmak zorunda kalmaktadır. 

Bütün bu genel bilgilerden sonra Ordu ilinin eski adı Kotyora ismine gelelim: M.Ö. 400'de şimdiki Ordu ilimizin ismi Kotyora olarak kaydedilmiştir. Bu ismin hangi tarihte bu şehre verildiği belli değildir. Ancak M.Ö. 400'den önceleri de şehrin bu isimle bilindiği anlaşılmaktadır. Bu isim kot (kut) ve yorası (yöresi) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş gibi görünmektedir. M.S. I. yüzyılda Plinius bu şehri yine aynı isimle kaydetmiştir.

Hiçbir yer adı tesadüfen verilmemiştir. O hâlde Kotyora isminin verilişinin de bir tarihî alt yapısı bulunmaktadır. Kelimenin aslı KUT YORASI/YÖRESİ'dir ve burada Kutlar iskan ettiği için böyle bir ad verilmiş olmalıdır. Kutlar kimdir?

Kutlar B. Hrozny'ye göre Hazar Denizi'nin güney doğusunda, Türkistan'da oturmakta iken daha sonra M.Ö. 2500 2400 yıllarında Hazar Gölü çevresinden batıya doğru göçmüşlerdir. Kutlar 2500 yılından sonra Akkad'ın Samî Krallığını yıkıp Mezopotamya'da 125 yıl hüküm sürmüşlerdir. M.A. Beek ise onların Kerkük ve çevresinde yaşadığını bildirmiştir.

M.Ö. 2500 yıllarında Mezopotamya'nın kuzeyinde hüküm sürmüş Kutların Türkçe konuşan bir kavim olduğu konusu bilim dünyasının aydınlattığı bir gerçektir. Doğudaki dağlarda yaşayan Kut/Gutlar, M.Ö. 2300'lü yıllarda Mezopotamya'ya saldırıp büyük tahribatlar yapmışlardır. Bu saldırılar sırasında temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının büyük oranda yükseldiği, asayişin bozulduğu tarihî kaynaklarda bir ayrıntı olarak yer almaktadır.

Pek çok bilim adamı tarafından Kutların 2260-2223'ten sonra Dicle Irmağı'nın kuzeyine doğru göçtükleri iddia edilmektedir10. Daha önce İran'daki Zağros Dağları'nın eteklerinde yaşayan Kutlar, M.Ö. 2150'de Akad İmparatorluğunu yıkmışlar ve Anadolu'da hâkimiyeti ele almışlardır. Bizans İmparatoru Mihail 1042'de İstanbul'dan doğuya doğru sefere çıkar, Gutların memleketini tabiyeti altına sokar. Bizans İmparatoru Diojen, Alparslan’ın ordusunu karşılamak üzere Malazgirt’e giderken askerlerinin arasında Gutlar da bulunmaktaydı. Trabzon'da bulunmuş M.S. 483 tarihli bir onarım kitabesinde, onarıma yardım edenler arasında Gutlar da sayılmıştır.

Kut kavminin Türk kökenli olduğunu ünlü Sümerolog Prof. Benna Landsberger, 1937'de yapılan Tarih Kurultayı'nda Atatürk'ün huzurunda açıklamıştır.  Landsberger, ölüm yılı olan 1968'e kadar bu konuyu geliştirmeye çalışmış, konu ile ilgili olarak dersler ve konferanslar vermiştir. Kut dili ile Eski Türkçenin bağlantısı üzerinde çok emek harcamış, devrinin önemli bilim adamları olan A. von Gabain ve László Rásonyi'nin de onun görüşlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Kutlara ait yazıtlardan anlaşıldığına göre kağanlarının adlarının Yarlagan, Tirigan, Şarlak /Çarlak, El ulumuş, İnim-bakaş oluşu, onların Türk milletinin bir parçası olduğunu aslında şüpheden uzak tutmaktadır.

Kutçadan kalan kişi, tanrı, yer adlarını ve cins isimlerin yapısını ve köken bilgisini Sümerolog Kemal Balkan tahlil etmiş ve Türkçe ile Kutçanın bağlantısını ortaya koymuştur. Landsberger, Anadolu'da yaşamış Gutium yahut Kutium milletinin Kutlar olduğunu, bu kelimenin Akatça nispet eki -ium aldığını belirtmiştir. Kütahya ilimizin eski kaynaklardaki ismi Kutium'dur. -ium'un Akatça nispet eki dikkate alındığında adı geçen şehrimizin kurucusunun Kut / Gutlar olduğu açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede Kut isminin Kot biçiminde söylendiği ve kayıtlara geçtiği, Kutlara ait bir ölçü birimi olan kot ve Komar / Kumar boyunda da görülmektedir. Bu, Yunan alfabesinde " u " sesinin olmayışından kaynaklanıyor olsa gerektir.

Ordu ilinin eski adı olan Kot< Kut Yorası/Yöresi adı işte yukarıda anlattığımız Kut Türklerinin mirasıdır. Ordu'da Kutlarla ilgili başka yer adları da bulunmaktadır: 1455'te Ordu'da Kutlucalu, Kutlulu (Bolaman), Kutlulu (Bozat) adlı karyeler bulunmaktadır. Ordu'ya bağlı Mesudiye ilçesinin Derinçay köyünün eski ismi ise Konanı (kut-ana?)'dır. 

Yakın çevredeki durum ise şu şekildedir: Trabzon iline bağlı Çaykara'nın Demirli köyünün eski ismi Kotu'dur. Araklı ilçesi Turnalı, İyisu, Pervane köylerinin ortasındaki tepenin ismi Kudula'dır. Trabzon'un yaylalarından birinin adı Kuti'dir. Trabzon Yomralı'ya bağlı Oymalı köyünün değiştirilmeden önceki ismi Kodil, Maçka'nın Ormaniçi köyünün adı ise Kodila'dır. Gümüşhane Merkez Dibekli köyünün eski kayıtlardaki ismi Kodilbahçe'dir. Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı Atyolu köyünün eski adı Kod, Erzurum-merkez Taşpınar köyünün eski ismi Kotanis'tir. Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Damlıca köyünün eski adı Kodamik, Sabaholdu köyününkü ise Kodas'tır. Tunceli'nin Ovacık ilçesine bağlı Paşadüzü'nün adı Kodi; Ardahan'a bağlı Akyaka köyünün eski kaynaklardaki adı ise Kodishara'dır. Tokat Reşadiye Taşloca köyünün eski kaynaklardaki ismi Kotanı'dır. Çorum'da Kutigin, Tokat-Sonisa'da Kutlu, Kara-hisâr-i Şarkî’de Kutluca, Canik’te Kutluca Baba, Kutlucaviran (Reşadiye), Bayburt’ta Kutlulapa, Malatya’da Kutludere, Bolu’da Kutluviran, Kutluboğa, Kocaeli’de Kutluca (İznik), Kutluca (Gebze) adlı yerleşim yerleri bulunmaktadır.

Kutlarla ilgili yer isimlerinin yoğunlaştığı bölgeye dikkat edilirse Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi ile komşu yörelerde yoğun olarak Kut Türklerinin yerleştiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Tarihi kaynakların yetersiz olduğu konularda ilk akla gelen etnoğrafik malzemelerdir. Konuya bir de bu açıdan bakalım: Artvin, Rize, Trabzon, Erzincan, Bayburt, Kars, Bitlis ve köylerinde altı-sekiz kilo tahıl alan tahtadan yapılmış ölçeğe Kot / Kut denilmektedir. kot kelimesinden türeyen kotar- “bir kaptan diğer kaba yemek boşaltmak”, kotarılma, kotarılmak, kotarma kelimeleri Türkiye Türkçesinde yürürlüktedir. Konuyu daha ilgi çekici duruma getiren ise 1069'da aynı ölçeğin bilinmesi; hem Balasagun'lu Yusuf Has Hacib'in Katadgu Bilig adlı eserinde (kotur- "boşaltmak", kotrul- "boşaltılmak"), hem de kur biçiminde Anadolu'da kullanılmasıdır.

Trabzon ve yöresinde, kepçeye; hamur ve çeşitli sıvı yiyecekleri karıştırmada kullanılan dört saplı değneğe; meyve toplamaya ve balık tutmaya yarayan ucunda torba olan sırığa kotal, gıdal, kuteli denilmektedir. Bu kelime kutal, kuteli olarak tarafımızdan yüzlerce kez tespit edilmiş olup yakında yayımlanacak olan Trabzon İli ve Yöresi Ağızları'nda (3 cilt) ayrıntılı olarak işlenmiştir.

Sonuç olarak Ordu ilinin eski adı Kutyora (<Kot-yorası<Kut yöresi) Kut Türklerinin mirası olduğu ve "Kutların yaşadığı bölge, yöre" anlamına geldiği açıkça görülmektedir. 


ORDU İLİNİN ESKİ ADI "KOTYORA" VE TARİHİ ALT YAPISI





* Prof.Dr.Necati Demir'in makalesindeki "Sakaların Halep Boyu" yabancı kaynaklarda Kaşka-Xalub diye geçer. Excalibur kelimesi de efsanesi de buradan türemiştir. - SB