grek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
grek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Mavi



MAVİ; Güvenilmez ve Kaçınılması Gereken bir Renk !

"Yunanistan'da mavi, mimari ve heykel sanatında bazen figürlerin oyulduğu bir arka plan rengi olarak kullanılsa da (Parthenon'un bazı frizlerinde olduğu gibi), daha az değerli ve daha az yaygındı. Romalılar, maviyi Yunanlılardan bile daha fazla küçümsediler, onu koyu bir renk olarak gördüler ve Doğu ile barbarlarla ilişkilendirdiler... Roma'da Mavi gözlere sahip olmak neredeyse fiziksel bir kusur, ya da en azından kötü karakterin bir işareti olarak kabul ediliyordu." (Michel Pasotureau / Mavi Bir Rengin Tarihi)


"Avrupalıların" kabul edebileceği fiziksel bir özellik değildi...
Bu "Barbar" kültürünün bir mirasıydı... 😎

SB




*Not 1: "glaukos" ile "kynaneos"un kökenleri:
- "γλαυκός (glaukós), mavimsi yeşil veya gri. İlk Homer'de geçer. Köken yok. Bu kelime, glehuko'nun alışılmadık bir oluşum olması nedeniyle, Hint-Avrupa dillerine ait olmaktan çok uzaktır; dolayısıyla daha ziyade Yunanca öncesi bir kelimedir."
- καλάϊνος - kaláïnos. Taşlar ve çömlekler için 'mavi-yeşil, mavimsi', turkuaz. Köken bilinmiyor.
- κυανος - kyanos - Koyu mavi, lapis lazuli, kuş adı. Köken bilinmiyor. Belki de Hititçe kuuanna(n)'dan ödünç, bakır gibi mavi.
- Hititçe sözlük (A.Ünal): kunnan-/kuwannan. Boncuk, süs taşı, bakır, bakır mavisi, gök taşı.

* Homer'de kökenleri Grekçe olmayan kelimeler ve Grekçede mavi kelimesinin yokluğu!





*Not 2: Piktler Kelt-İskit karışımı bir topluluk olarak İskitya'dan İskoçya'ya göçen bir topluluk. Bazı kaynaklar Pikt'lerin "Aryan veya Kelt olmadıklarını" da yazar ki Pict dövmeli anlamına geliyor. Saka-Türk sanatına benzer sanat eserlerinin bulunması Piktlerin Kimmer-İskit ve Traklarla etkileşime girdikleri, hatta karıştıklarını gösteriyor. Trak kabilelerine dövmeyi öğretenler İskitlerdi. Grek ve Roma kültüründe dövme ise hoş görülmüyor ve sadece köle-esirlerini aşağılamak için yapılıyordu. Bu arada Kelt ve German boylarının da Kimmer-İskit Türkleriyle karıştığı bir gerçekti.


Michel Pasotureau // Mavi Bir Rengin Tarihi

* Çinliler sadece Kâşgar halkını değil, daha başka Orta ve Kuzey Asyalıları, Tölis ve Kırgız Türklerini de yeşil-gök gözlü ve kızıl saçlı, hatta Türk Kağanlığı Hakanı Mukan'ın (ö. 572) bile lacivert taşı gibi gözlerinden bahsediyordu. (Emel Esin)

* Budinler (yani Budun), güçlü ve kalabalık bir ulustur, gözleri parlak, saçları kızıl sarıdır. (Herodot)

* "Mavi" lakaplı Tanrıça Leto (bir sonraki yazı...)


Maviye "barbar rengi" diyenler maviye bulansın  😎




Memluk Türkleri

Şamanlar


Doğudan ithal edilen mavi cam şişeler / Roma dönemi

Şilikti Kurgan buluntuları





22 Aralık 2025 Pazartesi

Tarih Hırsızlığı

 


Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz.

Jack Goody


Klasik geleneğin siyasetinin, çağdaşı diğer toplumlardan farklı olan ve Batı Avrupa'ya aktarılmış gibi görünen üç yönü vardır: demokrasi, özgürlük ve hukukun egemenliği. 

Demokrasi, Greklerin bir niteliği ve Asyalı komşularının "despotizmi" veya "tiranlığı"nın karşıtı olarak kabul edilir. Bu varsayım, çağdaş siyasetçiler tarafından dünyanın "barbar rejimlerine" karşı Batı'nın çok uzun süreli bir özelliğini temsil ediyormuşçasına dile getirilir... 

Demokrasi tartışmasında Finley, "demokrasinin, örneğin, kabile demokrasileri adı verilen veya Asur bilimcilerin izlerini bulduklarına inandığı, erken dönem Mezopotamya'daki demokrasiler gibi daha önceki örnekleri de vardı," diyordu. "Fakat olgular ne olursa olsun," diye sürdürüyordu gözlemlerini, "daha sonraki toplumlar üzerindeki etkileri küçüktü.... O anlamda demokrasiyi Grekler, yalnızca  Grekler keşfetti; tıpkı Amerika'yı bazı Viking denizcilerinin değil de Kristof Kolomb'un keşfetmesi gibi... 18. ve 19. yüzyılın okuduğu, Atina deneyiminin ürettiği Grek eserleriydi." 

Açıkçası durum buydu, ama bu iddia tarihin, Avrupa'nın ve edebiyatının demokrasinin "keşfi"ni topyekun sahiplenmesini temsil eder. Madem ki, örneğin İbn Haldun'un yazdıklarından kabile demokrasilerinin başka yerler de var olduğunu öğreniyoruz, o halde bunlar 19. yüzyıl Avrupalıları için oluşturmadılarsa da, başka halklar için kesinlikle birer model oluşturmuşlardı. Kuşkusuz Grekler "demokrasi" sözcüğünü icat ettiler (SB* eklere bkz.), herhalde bu terime başkalarının da okuyacağı yazılı şekli ilk veren onlar oldu, ama demokrasinin uygulanmasını onlar icat etmediler....

Antik Yunanistan'da, demokrasi kavramı "halkın yönetimi" ne gönderme yapıyordu ve otokrasinin, hatta "tiranlık" yönetim şeklinin karşıtı olarak duruyordu. Halkın iradesi seçimlerle belirleniyordu; ama bu halk "özgür" erkeklerle sınırlı olup köleleri, kadınları ve yabancı sakinleri dışlıyordu. Böylelikle siyasi bağlamda Avrupa'daki demokrasi geçmişte de sıklıkla kısıtlanmıştı. Bugün, "tam demokrasi" olarak görülen şey de her kadın ve erkeğin tek bir oyu vardır ve seçimler düzenli, keyfi bazı aralıklarla yapılır. Gerçi araştırmalar karı-kocanın aynı şekilde oy kullanma eğiliminde olduğunu gösterse de artık hane halkı veya soy çizgisinde oy kullanılmamaktadır ve temsilde bir "bireyselleşme" vardır. 

Bu şekliyle demokrasi uygulaması yenidir. İngiltere'de oy hakkı ancak 1832'de erkek hane reislerini içerecek biçimde genişletilirken, kadınlar Birinci Dünya Savaşı'na kadar oy vermeyi başaramadılar; Fransa'da bu daha da geç gerçekleşti. Tocqueville'in gözünde modern demokrasinin zirvesi olan ABD'de bile George Washington seçimlere katılımı beyaz "beyefendilerle", yani toprak sahipleri ve kolej mezunlarıyla sınırlamak taraftarıydı.

Örneklerin her birinde oy hakkı daha önceleri şiddetle kısıtlanmıştı. Oy sandığı ve onun gerektirdiği tercihin kullanımı, seçimin özgür ve engellenmemiş olduğu görüşüne bağlıdır; Fransızlar başlangıçta kadınların oy hakkını, onların din adamlarının kendilerine telkin ettiği şekilde oy vermeye çok eğilimli olduğu gerekçesiyle reddetmişlerdi....

...Avrupa, uygarlaşma sürecinin fikir ve uygulamasını çalmıştır. Fakat kağıdı Araplardan, dolayısıyla onlar aracılığıyla da Çin'den almadan önce Avrupa ne kadar uygardı?...

...Roma sonrası çağda pek çok alanda antikçağdan önemli bir kopuş, Batı'da -ama kent kültüründe böyle muazzam bir uçurumun oluşmadığı Doğu'da değil- bir yeniden doğuşu, bir Rönesans'ı zorunlu kılan bir kırılma olmuştu. Aslında, Batı'nın restorasyonuna yalnız ticari olarak değil, sanat ve bilimlerde de yardım eden Doğu'ydu. 

Endülüs'teki İslam'ın söz gelimi Brunetto Latini (Dante'nin hocası) üzerindeki etkisi, Batı'daki kullanımı Papa II. Sylvester tarafından yaygınlaştırılan Arapça sayıların önemi vardı. Bir de tıp örneğini düşünün. Batı'da tıp çalışması kısmen diseksiyon (teşrih) yasağı, yani insan bedeninin parçalara ayrılmasının yasaklanması, kısmen de örneğin Galenus'unkiler gibi tıp metinlerinin yokluğu yüzünden çok gerilemişti. Bu metinler, Monte Cassino'da (Salerno tıp okulu yakınındaki) Afrikalı Konstantin'in ve Montpellier'de diğer birçoklarının Müslüman dünyadan yaptıkları çeviriler aracılığıyla Batı tıbbına geri getirildi. Asıl sorun, tıbbı sadece klasik ilmin dirilişi temelinde görürken, bu ilmin ve önemli Müslüman katkıların bize dolaylı bir yoldan geldikleri gerçeğini dışlama eğiliminde olmamızdan kaynaklanıyor.

Rönesans'ı harekete geçiren, Roma İmparatorluğu'nun Batı'daki çöküşünü yaşamamış olan Doğu'nun ta kendisiydi; çünkü Doğu, Batı Avrupa "kültürü"nün uğradığı felaket niteliğindeki çöküşten geçmemişti ve başlangıçta İtalyan kentleri, özellikle de Venedik çok önemli olduğu ortaya çıkacak bağlarını yenilerken, Doğu bir ticaret ve kültürel aktarım odağı olarak kalmayı sürdürmüştü. Asya'nın hiçbir yerinde Doğu aynı yeniden doğuşa ihtiyaç duymadı, zira aynı ölüme uğramadı. Çin'in bilimde 16. yüzyıla, ekonomideyse (Bray ve diğerlerine göre) 18. yüzyıl sonuna kadar Batı'nın önünde olmasının nedeni de budur....

...Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden veya belki de Akdeniz'de Müslüman hakimiyetinden sonra, mülkün yerel yönetimden çok kiliseye devredildiği Hıristiyanlığın gelişimiyle bağlantılı olarak, Batı'da ticarette bir gerileme ve kent kültüründe bir çöküş olduğu gerçektir....

...Seylan'da, Güneydoğu Asya'da, Yakındoğu'da, Hint Okyanusu'nda ticaret ağları bronz çağından itibaren genişlemeye devam etmişti. Sonunda Hıristiyan Avrupa, örneğin matbaa, kağıt, ipek dokumacılığı, pusula ve barut, turunçgiller ve şeker gibi yiyecekler, pek çok çiçek türünde yaptıkları gibi, sıklıkla Doğu'dan intihal yaparak "modernleşme" sürecine yetişti; sınai imalat sürecini onlar başlatmasa da, daha sonra etkileyici bir karşılaştırmalı avantaja sahip oluncaya kadar, bu süreci (ayrıca gemi ve silah imalatını) geliştirdi - sanayide ve üretim süreçlerinin gelişiminde tersane özellikle önemliydi....

Bu "modernleşme" süreçleri Avrasya'daki bazı önemli toplumlarda diğerlerinden daha hızlı ilerlemekle birlikte, bütüncül hareket çok yaygın olmuştur. Arkeologlar, söz gelimi mezolitik çağdan neolitik çağa doğru değişimde olduğu gibi, aynı silsile içinde ama farklı dönemlerde gerçekleşen bu türden genel değişimlerle uğraşmaya alışkındır. Açıklama arama eğilimi gösterirler; o zaman da, ya dışsal iletişim ya da içsel olarak koşut bir başlangıçtan doğan yapısal benzerlikleri dikkate alırlar. Öte yandan antropologlar çoğu zaman kültürel değişimin, tarihçilerse "zihniyetler"in müphem belirtilerine başvururlar.

Benim görüşümce, bu sonuncusu akademisyenler için tehlikeli sulardır; ellerinde dayanabilecekleri daha az veri olan arkeologlar için tehlike daha da artar. Kültüre veya zihniyetlere dayalı açıklamalar, kaçınılmaz olarak, uzun ömürlü bir çerçevede pekala geçici olabilecek bir farklılığın tespitine yol açması halinde, yanıltıcı olabilir. 

Göz önüne aldığımız bazı gelişmeler çeşitli bronz çağı sonrası kültürlerinde, biraz farklı hızda ama uzun vadede koşut bir güzergahta akmışlardır. Bu süreç, sıklıkla sanıldığı gibi, bugün Batılılaşma demek olan bir küreselleşme meselesi değildir. Bunun yerine, Childe'ın yazmakta olduğu dönemden beri, kısmen birbiriyle etkileşim ve mübadele, kısmen de bir tür içsel "mantık" sonucu sürekli olarak gelişen, kentli burjuva toplumlarının büyümesini temsil eder....

Geçerli bir karşılaştırma yapmak antikçağ, feodalizm, kapitalizm gibi önceden belirlenmiş kategorileri kullanmayı değil, karşılaştırılacak muhtemel çeşitlemelerin yerleştirileceği sosyolojik bir analiz çerçevesi oluşturmak üzere bu kavramların terk edilmesini gerektirir. Batı'daki tarihsel söylemin büyük bölümünde eksik olan budur. Tarihçiler bunun yerine kendileri açısından arzu edilebilir ve "ilerici" özellikleri iddia etmekle yetinmişlerdir. Tarihi, kendi kategorilerini ve olay dizilerini dünyanın geri kalanına dayatarak, çalmışlardır.

Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz. Gerek İngiliz gerekse Amerikan varyantlarında kültürel araştırmalar alanı kaotiktir. 

İkincinin metinsel temeli neredeyse sadece Batılı yazılar, genellikle filozoflar, çoğunlukla da Fransız filozoflardır. Bunlar da çoğu zaman kendi içsel tefekkürleri ve hepsi de modern, kent toplumlarının temsilcisi olan öteki filozoflar üzerine yorumlarından başka pek veri sunmaksızın yaşam hakkında yorum yaparlar. Bu tür yorumlar o kadar geneldir ki, sohbete girmek isteyen kişinin gerçek anlamda bilgi sahibi olmasına gerek bile yoktur.

Son olarak, bu kitap dünya tarihi hakkında olmaktan çok, Avrupalı araştırmacıların onu kavrama şekliyle ilgilidir. Sorun, Avrupa'nın yakaladığı göreli avantajın arka planını açıklamaya çalışmaktır. Tarihte geriye dönük araştırma yapmak, ister açık isterse üstü kapalı olsun, neredeyse kaçınılmaz olarak teleolojik bir eğilimi davet eder. Kişi, kendi "modernleşme"sine yol açan şeye bakarken, öteki insanların, bu farkı yarattığı düşünülen Protestan ahlaktan, girişimci ruhtan, değişme yeteneğinden yoksun olduğuna dair yargılara varır.

Bu tarihteki temel bir zorluk, Avrupa'nın daha sonraki üstünlüğünün belirtilme tarzıdır. Eğer Avrupa kıtası benzersiz bir ekonomi biçimini, "kapitalizm" denilen şeyi geliştirmiş olarak görülürse, o zaman bunun köklerini "mutlâkîyetçilik"e, "feodalizm"e, antikçağa dek izlemek, onu koşutu bulunmayan kurumlar, erdemler ve duygular, hatta dinden oluşan bir demetin sonucu diye görmek meşrulaştırılır.

Öte yandan insan toplumunun bronz çağından itibaren gelişimi, farklı bir şekilde, "kapitalizm" teriminin düşündürdüğü türden kategorik ayrımları içeren hiçbir keskin kırılma olmaksızın kentsel ve merkantilist kültürün sürüp giden olgunlaşması olarak da kabul edilebilir. Muazzam araştırmasında Braudel aslında bu tür bir etkinliğin, ele aldığı toplum dizisinin her yerinde, Avrupa'da olduğu gibi Asya'da da bulunduğunu kabul eder. Ne var ki, "gerçek kapitalizm" kavramını, tıpkı Needham'ın bilimin tersine "gerçek bilim" için yaptığı gibi, sadece modern Batı'ya atfeder.

TARİH HIRSIZLIĞI




SB* Demokrasi kelimesi Grekçe değil Sumercedir.
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2007
Anlatılacak daha çok şey vardı Ünal Abi...
 Aralık 2014'te kaybetmiştik, Işıklar içinde ol, Saygıyla...











Begmurat Gerey de "dumu" sözcüğünün "doğma, çocuk, oğlan" anlamında olduğunu söyler.





Grekçede demos = halk anlamına geliyordu. Oysa sözcük Sumerce oğul demekti. Demek ki "dumu/oğul" Greklerde "demo/halk" anlamına dönüşmüştü. Aslında kendilerince haklıydılar. Halk olarak kabul ettikleri sadece "oğullar"dı, kadınlarla kölelerin "hakları" yoktu, bu sebeple de Greklerin "halk" dedikleri Sumercedeki anlamıyla sadece "oğulları" temsil ediyordu.

Turova ve Saka Türkleri (TST), adlı kitabımdan ilgili bir başka konuyu buraya alalım ;

- Turova’daki 1995 kazılarında bulunan ve MÖ 13.yy’a tarihlendirilen mührün üzerindeki yazıtı da Luvice (!) ilan ediyorlar, ancak tam manasıyla çözemiyorlardı. Hatta Hint-Avrupacı Joachim Latacz bile, “elbette, Truvalıların Luvice konuştuğu sonucuna doğrudan atlamamalıyız!”, demekteydi. (380) Buna rağmen son yıllarda Turovalıları da Hint-Avrupalı bir topluluk olarak dünyaya kabul ettirme çalışmaları hızla devam ediyordu. Anadolu Akademisi’nin başkanlığını yapmış olan Hyde Clarke, Turovalı Dardanus’u "Tarkandemos" ile ilişkilendiriyor ve Schliemann’ın bulduğu bir keramik parçasının üzerindeki yazıtın da "Tako/ Tago" olarak okunduğunu belirtiyordu. (381) Aklıma takılan ise şu oluyordu; Tarhunt Luvilerin (!) en büyük tanrısı ise, o zaman Luviler Türkçe konuşuyordu ve Batılılar Türkçe dememek için Luvice diyordu. Çünkü Tarhunt ve türevleri sadece Türkler arasında kullanılan bir isimdi ve kökeni Türkçeydi. "Tar" sözü de Türkçede "Tanrı" anlamında kullanıldıysa, "Tarkondemos / Tarkandemos > Tar-Khan(-demos)" oluyordu, yani sözcük "Tanrı Kağan" anlamına geliyordu. (382) Burada kullanılan "demos" sözcüğünün de "halk" anlamında değil de "demirci" anlamına gelen "demiurge – dimiourgos" sözcüğünden geldiği aşikârdı. Çünkü tanrı Tarhunt bir yaratıcı olması dışında madeni demir olan bir zanaatkârdı. Beekes’e göre demiurge "el sanatları ustası" anlamındaydı. Ancak kökeni için Grekçe dese de "proto (ön)-Hind-Avrupa" olup olmadığından emin değildi. (383) Oysa Türkçemizde kullandığımız demirci sözcüğüne bakılsaydı, "demiurge/dimiourgos (*)" sözcüğünün kökeni de bulunurdu! Yani, Tarkandemos adında "Tar-khan-dimiour (Tanrı Kağan Demirci)" okunuyordu. Bu da sözcüğün hem anlamını, hem de görevini ancak Türkçe olarak açıklanabildiğini gösteriyordu. Demek ki Luvice (!) dedikleri dil, batıda Hint-Avrupalı olmayan Pelasglara, doğuda ise Saka-Muşkilere aitti ve her ikisinin de Türk ve Türkçeyle bağı vardı. Ancak şunu da hatırlamak gerekir ki Hititler döneminde Hint-Avrupa dilli topluluklar ile Hint-Avrupa dilli olmayan topluluklar bazı bölgelerde birbirleriyle karışmıştı ve bu da çok doğaldı. Çünkü Hitit bir imparatorluktu ve bünyesinde birçok farklı etnikten ulus barındırıyordu. Resmi yazışmalarında sekiz farklı dil kullanırlarken, dini törenlerini Hattice yapıyorlardı. Ama Luvice (!) diye bir etnik ya da millet yoktu. O sadece "insan, yabancı, dağlı çoban", yani "göçer" anlamına gelen Sumerce bir sözcüktü; "Lu". (384)


(*) Dimiourgos: İngilizce karşılığı artificer “usta, zanaatkâr” olarak verilir.
Kaynaklar ve dipnotlar için TST'ye bkz.

İşte "Tarih Hırsızlığı" budur!

SB





8 Aralık 2025 Pazartesi

Truva

 

Bir belgesel izledim, baştan söyleyeyim, iyi hazırlanmış ama...


* İlyada kaçırılmayı değil, savaşı anlatır.

* Savaşa çağıran Menelaos değil Aka Memnon'dur.

* İlyada'da Kral Pirim'in danışmanı Antenor Oduseus ile Menelaos'un elçi olarak gelip ağırladığından bahseder, ancak bu olay Turova kıyılarına geldiklerinde yaşanır. Çünkü Aulis'te toplanırlarken Nestor ile Palamedes gönülsüz olan Oduseus'u almaya gider. Sonra da Nestor ile Oduseus Akil'i almaya gider. Üstelik bu gidiş gelişler bir kaç gün sürmüyor. Ayrıca Akil Skyros Adası'na bırakıldığında 9 yaşındadır. Bir de Eke Tur ile Büyük Ayaz'ın dövüşmesi sonrasında Turovalılar toplanır ve oğullarını kaybeden Antenor Elene'yi verme teklifini sunar, ancak Pars tarafından red edilir ve aklını çelmiş tanrılar diyerek onu azarlar. Baba Pirim de oğluna hak verir.

* Toplanan savaşçılar Turova'ya hemen yelken açmaz. İlk önce Aulis limanında toplanırlar ki bu hazırlık 10 yıl sürer. Sonraki 8 yılı Ege Denizi'ndeki adaları ve Batı Anadolu kıyılarını yağmalayarak geçirirler. (Adı Telepinu'dan türetilen Mysia kralı Telephos'un 8 yıl sonra iyileşmesi miti). Yani kuşatma 10 yıllık değildir.

* Bulan da Schliemann değildir.

* Belgesellerde "Yunanlılar (Greek) ve Troyalılar" diye hitap edemezsiniz, çünkü o dönemde onlara "Yunan/Greek" denilmiyordu. Eğer Troyalılar diye hitap ediliyorsa karşılığında da Argoslular ya da Akhalar demeniz gerekiyor. 🙃


SB




12 Ağustos 2024 Pazartesi

Olimpiyatlar ve Pelops

 

"Saka" Pelops Hippodamia ile zafer turu atıyor, (MÖ 1.yy-MS 1.yy, Metropolitan müzesi)


"Lidyalı" dedikleri Tantalos'un oğlu Pelops.

Anadolu'dan Mora yarımadasına göçüp (ya da kovulup) oraya adını bırakan Pelops (Peloponesse).

"Lidyalılar"ın kökeni Pelasg boyu Maionialılara (Mayonia/Meonie) dayanır ki Mora'nın yerlileri de Pelasglar'dır.

Manes/Manasoğlu Atus (Atys)'un oğlu Ludus (Lydus)'tan sonra Mayonialılar "Ludyalılar (Lidyalılar)" olarak anılmıştır. Manas ve Atus dönemi Turova Savaşı öncesi dönemine denk geldiği için de Ludus'tan geldiği söylenen Lidya adı savaş döneminde kullanılıyor olamaz.

Ayrıca, Pelops'un Mora'ya gitmesi Ahhiyavalıların Mora'ya yaptıkları göçleri düşünmemize sebeptir. Ahhiyava sözcüğü ikiye bölünür Ahhi > Akha - Yavan > İon olur ki Maionia sözcüğünde bile -İonia var.

Adı "Grekçe" olmayan Pelops'daki -op eki HA kökenli değil ki -oba sözcüyle ilgili görülüyor. Bu durumda adı Pel/Bel Oba olarak da okunabilir.

Pelops Mora'daki Elis kralı Oinomaos(Oynoma)'u araba yarışında yener ve kızıyla evlenir. Böylece iç güveyliği üzerinden bölgenin kralı olur. Ayrıca Aka Memnon ile Menelaos'un da atası olarak soy tablosunda gösterilir. Güya Pelops'un oğlu Atreus onların babası ya da dedesidir. İlginç olanı ise Girit Minotauros'u öldürüp Gelin Elene'yi de küçükken kaçıran Theseus da Pelops'un soyundan geliyordur.


Mora'nın batısındaki Kronos dağının yamacında kurulmuş olan Olympia Elis'in dini merkezidir. Dorlar Mora'yı işgal ettiklerinde, Zeus'un anayurdu saydıkları Teselya'daki Olympos'a istinaden buraya tapınak yaptırır ve adını da Olympia koyarlar.

Pelops'un at-arabası yarışıyla birlikte MÖ 776'da başlayan oyunlar Elis-Olympia'da her dört yılda bir Zeus'un onuruna düzenlenir. Köylü-soylu fark etmez, herkes oyunlara katılabilir. Ancak oyunlara katılanlar katışıksız "Grek" vatandaşı olmak zorundadır. Yani uluslararası bir yarışma değildir, kendi aralarında düzenledikleri polis (kent) çekişmeleridir.

Grekler bu "etnik" köken konusunda öyle katıdır ki Makedonyalı Amyntas'ın oğlu I.İskender'in (MÖ 495-450) yarışlara katılmasına Makedonyalıların "Grek" olmamasından dolayı izin vermezler. Ancak I.İskender'in "Grek" ve "Argos" sevgisi bu kararlarını gözden geçirmelerine sebep olur ki ona "Grek Sever" lakabı vererek katılmalarına izin verirler. Soyundan gelen "Büyük" İskender'in ölümünden sonra ise bu yarışlara gösterilen saygınlık azalır.


Grekler MÖ 2.yy'da Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altına girer ve oyunlarda değişiklikler yapılarak tekrar ayağa kaldırılır. "Grek" vatandaşı olma kuralı Romalıların da "Grek" sayılmasıyla yok sayılır. Romalılar yarışlara sirk ve gladyatör oyunlarını ilave eder. Ama bu sefer oyunlar uluslararası bir nitelik kazanır ve gerçekten de Olimpiyatlara dönüşür. Öyle ki artık profesyonel sporcular karşı karşıya getirilir. Bu da amatör sporcuların yok olmasına sebep olur.

Sporcuların sendikaları kurulur, bahisler oynanır, şikeler yapılır ve hatta spor dünyası öyle bir güce erişir ki siyasete bile karışırlar. Savaşlar sırasında spor karşılaşmalarına ara verilince durma noktasına gelir. İmparator August döneminde ise tekrar ayağa kaldırılır ve araba yarışlarının başlatılmasıyla olimpiyat yarışlarına geri dönülür. Hristiyanlığın yayılması ve kabulü oyunlara da etkisini gösterir ve Doğu Roma imparatoru I.Theodosios tarafından 393'te yasaklanır. Tekrar başlaması (1896) için 1500 yıl geçmesi gerekmektedir.


Roma İmparatorluğu ile uluslararasına dönüşen olimpiyatlardan önce Türklerin uluslararası oyunlar düzenlediğini, öyle ki Grek vatandaşlarının MÖ 776'da başlattığı yarışlardan da 200 yıl önce, yani MÖ 1000'lerden beri uyguladıklarını biliyor muydunuz? Türkler Çinliler ile uluslararası sayılabilecek okçuluk ve binicilik yarışmaları yapardı.


Günümüzdeki Olimpiyatlar da amacından sapmış ve Roma sirkine dönüşmüş!

Ne zekilik, ne çeviklik, ne de ahlak kalmamış!

Paris 2024

SB


Etrüsk, sporcu fresklerden dolayı "Olimpiyat Oyunları Mezarı" olarak adlandırmışlar.

Ancak aslı cenaze oyunları olmalıdır.


Pelops Saka/İskit Başlığı ve Pantolonuyla









17 Haziran 2024 Pazartesi

Hestia - OdAna

 

Grek mitolojisindeki Hestia'nın adı Türkçe kökenlidir ve OD ANA'nın karakterini taşır. 


HESTİA KÜLTÜ = OD ANA

* Romalılar'ın Etrüskler'den aldığı ve Hellen kültüründe bulunmayan dairesel yapı;

"Romalılar, Hellenlerde bilinmeyen daire şeklindeki tapınak mimarisini Etrüsklerden ödünç almıştır, ama bu sadece onların Mezar-tümülüslerine tanıdık bir form değil, aynı zamanda favorileriydi. İlk dönemlerde bu dairesel tapınaklar sadece Vesta veya Kibele'ye ithaf edilmiştir." [Hodder, M.Westropp]

* Ateşi beslemek; Saha (Yakut) Türkü ve Hestia Raibeleri;

"İonya'da ocağa Histie denilir ve ailenin evin ortasında bulunur. Bir aileyi mahvetmek ya da sürgün etmek için sadece ocağı dışarıya çıkarmak yeterlidir." [Walter Burkert] ; dediğinde ne anlıyoruz?..

Ocak kültünün Türk Dünyası'nda ve Alevi-Bektaşi Ocakları'nda hala devam etmesi demek:

Hesti/Vesta kültünün kökeni; Ateş İyesi Od-Ana'ya, yani Türk Kültürü'ne dayanır.

Gerçekleri saklayanların OCAĞI SÖNSÜN!

TÜRK KÜLTÜRÜ ve GELENEĞİ


Grekçe konuşanlar Türkçe konuşanlardan duydukları İsti'yi Od Ana'nın karakteriyle birleştirip

kendilerine Hestia adında bir mitolojik karakter yaratmış.

The Greek-speakers combined Isti (TR isti, Ionian H'isti'e), which they heard from the Turkish-speakers,
with the character of Od Ana and created a mythological character named Hestia.



The name of Hestia in Greek mythology is of Turkish origin and bears the character of OD ANA. 


"Romans borrowed from the Etruscans a circular form of temple unknown to the Greeks, but which to their tomb building predecessors must have been not only a familiar but a favourite form....in early times these circular temples were dedicated to Vesta or Cybele." [Handbook of Archaeology: Egyptian-Greek-Etruscan-Roman- Hodder M.Westropp]

What do we (Turks) understand when this tradition is performed? ;
"Hestia, Histie in Ionian, is the normal word for the hearth, the centre of house and family. To banish or destroy a family is to drive out a hearth." [Greek Religion (Yunan Dini) Walter Burkert]

It means that the cult of the hearth still continues in the Turkish World and Alevi-Bektashi Hearths:

The origin of the Hesti/Vesta cult is based on Od-Ana, the Spirit of Fire, i.e. a Turkish Culture and tradition.
Let the "fires of those who hide the truth be extinguished"! (is an expression in Turkish)

TURKISH CULTURE and TRADITION


SB





Ateş ile kötülüklerden arınmak, kımız ile Od-Ana'yı beslemek...

Cleansing from evil with fire, feeding Od-Ana with koumiss.

Turova/Çanakkale - Yakutistan (Saha Cumhuriyeti) yolundaki damgalarımız...
Our stamps on the road from Troy/Çanakkale to Yakutia (Saha Republic Turks).




TURKS and TURKISH

6 Nisan 2024 Cumartesi

İskit

 "Gururlu Adil" İskitler'den, "Kurnaz Kötü" İskitler'e



Strabon'dan okuyalım:

Bazıları... şairin (Homer) cehaletinden dolayı İskitlerin yabancılarla olan vahşi ilişkilerinden, onları kurban ettiklerinden, etlerini yediklerinden ve kafataslarını içki bardağı olarak kullandıklarından bahsetmediğini ve İskitlerden dolayı Pontus'a "Axine (onların halk etimolojisine göre "misafir sevmez"-SB)" dendiğini anlatmıyor, onun yerine - dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan insanlardır onlar, "gururlu Hippemolgiler (kısrak sağıcıları)" ve "Galactophagi (lor/peynir yiyenler) ile Abiiler (Semerkant Sakaları), en adil adamlar", olarak andığını söylüyor...

Oysa Homer'in İskitler için, hayatlarını hiçbir şekilde antlaşmalarla ve para kazanmakla geçirmeyen, kılıç ve içki kadehi dışında her şeye ortaklaşa sahip olan ve her şeyin ötesinde platonik bir şekilde eşlerine ve çocuklarına ortaklaşa sahip çıkan kişileri "en adil" ve "gururlu" olarak adlandırmasına şaşmak gerekir miydi?

Aeschylus da İskitler hakkında söylediklerinde açıkça şairin (Homer) davasını savunur: "Ama İskitler, yasalara saygılı, kısrak sütünden yapılmış peynir yiyenlerdir." Ve bu varsayım bugün bile Grekler arasında devam etmektedir; çünkü İskitleri insanların en açık sözlüsü ve kötülüğe en az eğilimli olanı, aynı zamanda bizden çok daha tutumlu ve başkalarından bağımsız olarak görüyoruz.

Yine de yaşam tarzımız neredeyse tüm halkları kötü yönde değiştirmiş, aralarına lüksü, tensel zevkleri ve bu ahlaksızlıkları tatmin etmek için sayısız açgözlülüğe yol açan basit hileleri sokmuştur. Öyle ki kötülüklerin çoğu barbar halklara, göçebelere ve diğerlerine de düşmüştür. Hatta denizci bir yaşam sürmenin sonucu olarak, korsanlık ve yabancıları öldürme alışkanlıkları edinerek yalnızca ahlaki açıdan kötüleşmekle kalmamışlar, aynı zamanda birçok halkla olan ilişkileri nedeniyle, bu halkların lüks ve işportacılık alışkanlıklarını da benimsemişlerdir. Ancak bunlar nazik davranışlara güçlü bir şekilde katkıda bulunuyor gibi görünse de, ahlakı bozar ve az önce sözünü ettiğim açık sözlülüğün yerine kurnazlığı getirir.

Strabon


NOT: Axine'nin asıl karşılığı Askania-Aşkenaz'dır. Yani Karadeniz'in adı, Gomer'in (Kamer/Kimmer) oğlu Aşkenaz'dan (Ashguzai-As/Taş Oğuz) geliyorsa, bu deniz İskit/Saka-Türk Denizi'dir ki Anadolu'da da Askania (Ascanios=İznik) adı geçmekte, hatta Askania'nın kardeşi Togarma (Torkom/Türk; Hitit metinlerinde Tegarama adlı şehir) da komşusudur.

Karadeniz'i "misafir sever (Euxine)/sevmez (Axine)" olarak halk içinde anlamdırmaları İskit/Sakalarla olan ilişkilerine bağlıydı, yeri geldi düşman, yeri geldi dost oldular.

SB




26 Eylül 2023 Salı

Karışan Diller

 

KA-DİNGİR - BABİL - KARAUNDİAŞ



* "Çivi yazısı sistemi aslen hiyerogliftir ve erken bir dönemde Babil'in Turanlı, yani Ugro-Moğol nüfusu tarafından icat edilmiştir. Elimizdeki en eski anıtlar Turan dilinde yazılmıştır ve Semitik olmayan isimlere sahip şehirlere ve hükümdarlara aittir. Aslında hem Asur'un hem de Babil'in tüm büyük şehirleri Turani isimler taşır ve bunlar birçok durumda ülkenin sonraki sakinleri tarafından Sami diline çevrilmiştir: böylece Ca-dimiri'a (Ka-Dingir), "Tanrı'nın Kapısı", Bab-ilu, Babil olur. Akraba kabileler, Khaldaea'daki baskın halk olan Accadai (Akkadlar) ya da "Highlanders (Dağlılar)"ın ilkel evi olarak kabul edilen komşu Elam dağlık bölgelerinde yaşıyordu; ve Yaratılış XIV'ün önerdiği gibi, Elam'ın kendisi eski bir medeniyetin merkeziydi. Uru ve Senkereh'de, Pantabiblos'ta ve Berosus'un Larancha'sında kütüphaneler kurulmuş ve astronomi, astroloji, mitoloji, tarım vb. üzerine ayrıntılı eserlerle doldurulmuştu. Bunlar Sami diline çevrilmiş ve Asur krallarının, özellikle de kütüphanesi (ne yazık ki çok zarar görmüş olan ve şu anda British Museum'da bulunan) Asurbanipal'in emriyle kopyaları yapılmıştır. Semitik öncesi uygarlık ve Semitizm'in bu uygarlığa olan borcu hakkındaki bilgilerimizin çoğu buradan gelmektedir." H.Sayce


* "Eski Babil dininin, Sami Babilliler ülkeye girdiklerinde orada buldukları Sami olmayan halklardan muhtemelen büyük ölçüde etkilendiği daha önce belirtilmişti. O zaman şu soru ortaya çıkmaktadır (ve bu çok önemli bir sorudur): Eski Babil ve Asur'un dini, 'Sami' olarak adlandırılan dinler grubunun karakterini ne kadar taşıyordu?" L.Spence


* "Asurologların ağırlıklı görüşü, Asur ve Babil uygarlığının tamamen Sami olmadığı ve bu bölgelerin eski nüfusunun, etkisi özellikle dinde ve çivi yazılı kayıtların kutsal edebiyatında fark edilen büyük bir Sami öncesi unsur içerdiği yönündedir. Eğer durum böyleyse, eski Semitlerin karakteristik geleneksel din tipini araştırırken çivi yazısı malzemesinin dikkatli kullanılması gerektiği açıktır." R.Smith


Babil, Akadlı Sargon'un (MÖ 2334-2279) hükümdarlığından önceki bir dönemde kurulur. Hamurabi ise küçük liman kentini geliştirir, ancak Hammurabi'nin (MÖ 1750) ölümüyle dağılan imparatorluktan sonra kent Kassit/Kas Türklerinin eline geçer (MÖ 1595) ve adı Karanduniash (Karduniash) olarak değiştirilir.


SB

Tanrılar kızmış ve diller birbirine karışmış demek...




KRONOS - TİTAN SAVAŞI

BABİL KULESİ
"Kendi güçleriyle ve büyüklükleriyle övünen ve tanrıları küçümseyen dünyanın ilk sakinlerinin, Babil'in şu anda bulunduğu yerde, tepesi göğe ulaşması gereken bir kule inşa etmeye giriştiklerini söylüyorlar; ancak o, göğe yaklaştığında. rüzgarlar tanrılara yardım etti ve işi tasarlayanların işini bozdu; kalıntılarının hâlâ Babil'de olduğu söyleniyor; ve tanrılar, o zamana kadar hepsi aynı dili konuşan insanlar arasına dil çeşitliliği getirdi: ve Kronos ve Titan arasında savaş çıktı. Dillerin karışıklığı nedeniyle kuleyi inşa ettikleri yere şimdi Babil deniyor." Berossus (MÖ 3.yy)

Buradaki Titanlar Türktür, Türkçe konuşur. Grek kaynaklarındaki Titanomakhia, yani Titanlar Savaşı, Grekler (Olimposlular) ile Türkler (Titanlar-ATALAR-yerliler) arasındaki egemenlik savaşını metaforik olarak anlatır. Bu savaş 10 yıl sürmüştü, tıpkı Turova Savaşı da 10 yıl sürdü demeleri gibi. Ancak Turova Savaşı 10 yıl sürmemişti. Batı kıyılarımıza yapılan korsan saldırıları aralıklarla 10 yıl içinde gerçekleşmiş olsa da sadece son iki yılı Turova sahillerindeydi.

SB
Titanomakhia Turova Savaşını anlatıyor olabilir miydi? Çünkü her ikisinde de savaşı "Olimposlular" kazanıyordu.


27 Nisan 2021 Salı

İskitleri taklit eden Grekler


700 yıl boyunca anakaradan uzak yaşayan Olbia Grekleri bölgenin yerlisi İskit-Türklerinin kültürüne de adapte olmuştu.

Bursalı Dio (MS 1.yy) Olbia'da geçirdiği dönemde 18 yaşındaki uzun boylu Kallistratus'un ata binişini şöyle tarif eder:


"Kemerinden asılı büyük bir süvari kılıcı vardı ve pantolon dahil İskit giysilerinin geri kalanını da giyiyordu; ve omuzlarında Borysthenes halkında olduğu gibi ince, kara bir pelerin asılıydı."


Ancak İskitler'de pelerin yoktur, bu kültür ya başkalarına ait ya da Romalılardan kalmış olmalı. Herodot 4.107'de İskitlerin geleneklerine göre yaşayan ve "karalar giyen" anlamında Melankhlenos'dan bahseder, ama Dio'nun aktardığı gibi bir pelerinden bahsetmez. İskitleri taklit eden Olbia Grekleri saçlarını da uzattıkları gibi artık Grekçede konuşmuyorlardı. Dio bu durumu "barbarların arasında yaşadıkları için" diye açıklamakta.


Semra Bayraktar


Leoksos Steli - MÖ 500-480

Bir yüzünde sadağın içinde yay ve oklarıyla İskit-Türkü,

Diğer yüzünde mızrağı ile çıplak bir Grek.

Yazıtında: "Evden uzakta ölen Molpagores oğlu Leoxos"

1895 de Olbia'da bulundu / Kherson Müzesi- Ukrayna


NOT: Karadeniz'de MÖ 7.yy'da koloni kuranlar anakara Yunanistan'dan değil, Anadolu'dan, Miletos'tan gitmişti !





İskit Graffitisi Keramikos-Atina

Scythian-Turk Graffito from Athenian Kerameikos / kaynak:



Scythian Turks

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Büyük İskender ve Terhis Edilen Ordu

 



Gavgamela muharebesi ve Ön Asya ülkelerinin zaptı

... İskender 330 İlkbaharında İran'ın uzey bölgelerine girerek Ekbatana şehrini işgal etti. Ordusunda bulunan Yunan erlerini terhis etmek, bunları birçok para ve armağanlarla yurtlarına göndermek suretiyle "Panhellen öç seferi"nin sona erdiğini resmen ilân etti. O andan başlayarak İskender öç seferinin komutanı olmaktan çıkmış "Asya Kralı" olarak fetihlerde bulunmaya başlamıştır....


Doğu İran ve Orta Asya Ülkelerinin zaptı

İskender'in MÖ 330 ile 327 yılları arasında doğu İran ve Orta Asya'da yaptığı savaşlar Pers krallığının doğu satraplıklarını ele geçirmek amacını güdüyordu. Bütün bu savaşlar çok güç koşullar altında yapılmıştır. Çünkü bu ülkelerde oturan insanlar son derece cenkçi idiler. Bunlar pek erken kabullendikleri Zaratuştra dininden ötürü dinsel ve ulusal duygularını pekiştirmişlerdi.

İskender çok engebeli olan bu ülkelerde ağır silâhlı büyük ordularla iş görülemiyeceğini, ancak çete harbi yapmakla başarıya ulaşabileceğini takdir ederek ordu teşkilâtında büyük değişiklikler yaptı, süvarı alaylarını daha küçük birliklere (lohos'lar, 329'dan sonra hipparhia'lar) ayırdı; düşman süvarilerini örnek alarak ok ve kargı atan süvari kıtaları meydana getirdi. Piyade, mümkün olduğu kadar çabuk manevra yapabilmesi için, hafif silâhlar verdi; ağır silâhları ise kalelerin ve ülkelerin işgali işlerinde kullandı. Diğer taraftan ordusunun ikmalini pek uzakta kalan anayurttan sağlayaman İskender Med'leri, Pers'leri ve Orta Asya'nın bazı cenkçi kavimlerini silâh altına aldı.


Ord.Prof.Dr. Arif Müfid Mansel. / Ege Ve Yunan Tarihi, Türk Tarihi Kurumu, 1999








Büyük İskender'in komutanları da kendisi gibi Makedon kökenliydi. Prof.Dr. Mansel'in de dediği gibi, eğer Grek savaşçılar terhis edilip geri gönderildiyse ve de orduya doğulular alındıysa, o zaman doğuda bir Grek varlığından bahsedilemez. Olsa olsa "Hellen kültürünü içselleştirmiş Makedonlular ile Doğulu kavimler" olarak adlandırılabilinir. Ayrıca, birçok kaynakta "Grek savaşçıları" "mercenaries", yani "paralı asker" olarak geçer.

Bu doğu seferinde, her ne kadar yeri geldiğinde savaşmış olsalar da Sakalar ile Erpatalar da hem savaşçı olarak, hem de at tedarik ederek, İskender'in ordusuna katılmıştır.


SB



Büyük İskender ve İskit kralının kardeşi "Carthasis"

Büyük İskender ve Amazonlar

Büyük İskender Tarzı Sakal Traşı