10 Mayıs 2026 Pazar

Artemis - Umay Ana

 

Ertemi (Artemis) - Umay Ana

"Uzun bir süre önce dövüşken Amazonlar,

Artemis senin heykelini bir kayın ağacı altına,

Kraliçe Hippo'nun adaklar sunduğu yere,

diktiler ve silahlarını kuşanarak kalkan dansını yaptılar,

Sonra bir daire şeklinde genişleyerek,

tiz sesli flütün eşliğinde, gürültülü titreşimleriyle,

yeri göğü sarstıkları bir dansı yaptılar."

Kallimachus'un (MÖ.3.yy) Artemis ilahisi


* Artemis'in baş tanrıça olduğu Efes'te savaşçı rahibeler vardı.

* Artemis'in Adı Türkçe Ertem/Erdem'den geliyordu. Lukkia (Likya) yazıtlarında Ertemi olarak geçerken, baş tanrıça olarak Lidya'da Artimuu'ydu. Mitolojide de "bakire" olarak anılan tanrıça kadınların, doğumun ve çocukların tanrıçasıydı. Tıpkı Umay Ana'nın da kadınların, doğumun ve çocukların koruyucusu olduğu gibi. Üstelik her ikisi de bereketin sembolüydü.

* Türk mitolojisinde iki kayın ağacı Umay Ana ile beraber (gökten) inmişti.

* Umay adı Etrüskler'de Una Mae oldu ve Latinceye Maius (Mayus) olarak geçti. Bir ay adı olan Mayıs (May) da böylece adını Umay’dan aldı. Mayıs bereketli günlerin de habercisiydi.

* Saha (Yakut) Türklerinde Umay bir çocuğun üzerinde öterse çocuk bereketli olurdu. Başkurt Türklerinde ise göğün efendisi Samray kuşudur. Samray'ın iki kızı vardır; Koyaş Hanım'dan koruyucu Humay ile Ay Hanım'dan Ayhılu. Öyle ki Artemis/Ertemi de bir Ay tanrıçasıdır ve hem Umay hem de Ertemi'nin sembollerinden biri ana damgası iken diğeri de ok-yay idi. Hakasya'da yenidoğanların beşiğine beze sarılan küçük ok ve yay modelleri yerleştirilirdi. Umay Ana da kötü ruhları okuyla öldürürdü.

* Amazonlara İskit Türkçesinde Oiorpata denilirdi; Er Pataklayan.


SB. 






* 1071 diyenler yalanlar içinde yaşamaya devam etsin ;)

Aphrodite

 


* Aphrodite, İskit/Sak Türklerinden Greklere geçmişti. İskitlerin Argimpasa'sı yazıtlarda Apatouros / Apaturum olarak geçiyordu. Argimpasa "kamçısının yardımıyla dünyayı gezen kamların başı"ydı. Api Yer'in Anası iken Apaturum şamanların başı olmuştu. İskitya (Taurisia Skythiası) dedikleri ülke eskiden Ourania / Tourania olarak anılan Ukrayna-Kırım bölgesiydi ve MÖ 8.yy'da Karadeniz'e çıkıp dönen Miletos göçmenleriyle Apatouria (Tur'un Apa'sı/Ana'sı) Anadolu'ya getirildiğinde ağızlarda Aphrodite'ye dönüşmüştü.

* Avesta’daki kayıtlara dayanarak, eski dönemde Türklerin Tura adında bir hakanları vardı. Alp Er Tonga’nın babasının adı da Tur idi. Eskiden Dinyester nehrine de Tyra (Tura) denilirdi.

* Urartular kendileri dışındaki diğer toplulukların tanrılarına da sahip çıkmış ve Meher Kapısı'ndaki listenin beşinci sırasına Turani adını yazdırmışlardı.

* Aphrodite'nin Etrüsklerdeki karşılığı da Turan'dı.

* Antik kent Aphrodisias adını MÖ 2.yy'da alıyordu. Oysa en eski adı Lelegon-polis'ti ve Grek olmayan, Pelasglarla soydaş olan Leleglerden kalmaydı.

* Aphrodite'nin (Afrodit) adı da Yunanca değildi ve kesinlikle "köpük" anlamına gelmediği gibi Hint-Avrupa dil grubunda da yer almıyordu. Aynı şey oğlu Eros'un adı için de geçerliydi.



Analarımızın vazgeçilmez silahı; Terlik ;)

Aphrodite de parfüm şişesini kıran oğlu Eros'u sandaletiyle terbiye ediyor.

Biz Annelere her gün Anneler Günü'dür.

SB


Ares-Afrodit- Hephaistos ilişkisine de Sumer-Türk açısından bakılması gerektiğini düşünüyorum. Erklig (güçlü) savaşçıların, silahların ve zırhların efendisi ve ölüm cezasının buyurucusuydu. Mars ve Erklig (Venüs) birbirine kavuşunca ak renkle nitelendiriliyordu. Bu aynı zamanda Ares (Mars) ile Afrodit’in (Venüs) neden birbirlerine çekildiklerini de anlatır. Hatırlarsanız, Ares ile Afrodit kaçamak yaptıklarında Ephaistos onları basmış ve cezalandırmıştı. Afrodit su (İlyada’ya göre annesi Dione Okyanus’un kızıdır) iken Ares (Mars) ateşti ve demiri dövmek için her ikisi de gerekliydi. Afrodit (Venüs) ile Ares (Mars) kavuştuğunda demirci ustası Pelasglı Ephaistos devreye giriyordu. O ateş ile suyu kullanarak demiri dövüyor (yani Ares ile Afrodit’i cezalandırıyor), savaşçılara silahlarla zırhlar yapıyordu. Türk mitolojisinde Mars Kızagan Tengri’ydi, kızıldı, ateşti. Sumerliler’de ise bir elinde kılıç diğer elinde aslan başlı topuz tutan tanrı da ölüler diyarının kralı/kapıcısı Nergal (Meslamtaea) olarak geçiyor. Aynı zamanda hastalık ve savaş tanrısı olan Nergal’ın gezegeni Mars’tı. Bu tanrının eşi tanrıça Ereşkigal idi, adı ve işi de Türk Yeraltı Tanrısı Erklig ile uyumluydu. Nergal Enlil’in oğluydu, ona Akadçada Aplu Enlil dediler ve anlamı Enlil’in oğlu idi. Zamanla Nergal’dan üç tanrı türedi; Hastalıkların ve salgınların tanrısı Apollon, Ölüler diyarının tanrısı Aydes (Aides-Hades) ve savaşın tanrısı Ares. Hititler’de Yeraltı Tanrısı Nergal da kılıç olarak Yazılıkaya’da betimlenmiş. Ancak Yazılıkaya Hurri etkisiyle yapılmıştı. Bu durumda Hitit Nergal'i nereden gelmiş oluyordu?



6 Mayıs 2026 Çarşamba

Tarihsel, Ulusal, Yurttaşlık Bilinci

 

Yunanlıların #İskit, Perslerin #Saka, Çinlilerin Sai-jin dedikleri Eski Türkler...

Onları "yerleşik"ve"göçebe" olarak ayrıştırmak zalimliktir.

Tarihsel bilinç, Ulusal bilinç, Yurttaşlık bilinci.

Prof. Köşygara Salgaraoğlu





Bu sanat eserlerini de "göçebeler" yapmıştı.

Tuva Arjan













5 Mayıs 2026 Salı

Karga

 


"Uçsuz bucaksız bozkırda hiçbir alet olmadan ve yaya olarak dermansız kalmış

aç bir insana ilk yiyeceklerini bulmaya yardımcı olan #kurt ve karga olmuştur.”

(Koyşığara Salğaraulı, (Köşygara Salgarauly) Türikter, Astana 2007)


Karganın kurtarıcı karakteri çok eskiden bellidir. Bu bahsedilen kaynaklara göre, karga toteminin ayrıca özel öneme sahip olduğu görülmektedir. Saka devrinde karga tasviri heykeltıraşlık sanatında görülmektedir. Almatı şehri yakınlarında tesadüfen bulunmuş Sakalar devrine ait bir şamdan bu fikri destekleyen görüntüleri sunmaktadır.

Şamdanın ortasında kurbana sunulmuş dağ keçisi, iki yanında ağızları geniş şekilde açmış olan iki börü (kurt), onların yanında iki karga, etraflarında ise on altı pars (leopar) tasvir edilmiştir. Bu şamdan İmangali Tasmagambetov’in “At Calındağı Örkeniyet” adlı kitabında bulunmaktadır. Bu kitapta “karga, sonsuz ve derin düşüncenin işareti, ömür ve ölümün arasındaki ara bağlantıdır” şeklinde kurban tabağındaki karga tasvirine tanımlama yapılmıştır.

Bu şamdandaki tasvir Buryat halklarının mitolojisindeki heybetli güç Guçin-Gurbu-Gorbsen-han’ın saygısına kesilen kurban etinden üç karga gagalarsa, ruhlar memnun olacağına inanan bir efsane ile uyum sağlamaktadır.

Karga tasvirinin nitelikleriyle ilgili kaynaklar soy bilim efsaneleri ile sınırlanmamıştır. Mançurlar’da Kağanı ölümden kurtaran karga hakkında efsane de mevcuttur. Sibirya bölgesinde yaşayan halkların inancında karga bugüne kadar kutsal sayılmaktadır. Sahalar’ın Hangalas ve Şor kavimlerinde “Karga” isimli boy vardır. Kazakların Kerey boyunun adı “kara”, “karga” anlamı ile ilişkili olduğunu Reşideddin’in, G.N. Potanin’in çalışmaları arasında bulunan efsanelerde verilmiştir. Altay dilleri grubundaki halkların çok eski zamanlardan beri kargayı kutsal saydıkları da bizim fikrimizle bağlantılı olduğunu gösterir. Ama Türk inancında kutla birlikte hatırlanan karga İslamiyetin etkisiyle olumsuz anlamları taşımaya dönmüştür.


Nurbolat Bogenbayev, Aydın Calmirza

Eski Türk Dünya Görüşündeki "Kut" ve "#Karga" Kavramları, Millî Folklor 2014


Kam Nazarlığı, Kargalar, Teke, Göz ve Çıngıraklar

Kimmer/#İskit , MÖ 6.-5.yy, Ulsky Aul Kurganı No 2, Kuban

#karga














İskandinavlar'da



* Odin'in Kargaları = Muninn (akıl,bellek) ile Huginn (us,düşünce).
* Mundo ile Huldin ise #Hun adları.

* Bu arada İsveçce "#kråka", #Türkçe kökenli; "#karga"dır.
İng. #crow, Nl kraai, German krähen, krawa, vs. bile 'karga'dan türeme.






Kargaluk ve İskit Türkçesi


"Kargaluk - Sakaların Azak Denizi'ne verdiği ad."
Prof.Minhylyu Gubayt Usmanov

* Irmakların ormandan getirip denize attığı ve sahilde biriken odunlara/ağaçlara kargalak denir.
* #Kargış ise lanet okumak, beddua anlamındadır.
* Kargalak, fındık çeşidi.

Artık hangi nedenle Azak'a Kargaluk dediler, işte onu bilemeyeceğiz. Ama #Kargaluk / #Kargalak kesinlikle #Türkçe.

SB

#İskit #Saka

Sayfa başındaki görselin benzeri bir başka kurgandan
no 7 karga ve kurt betimlemeli sadak tokası

 


ilgili


3 Mayıs 2026 Pazar

İskandinavlar Arasında Hun Türkleri

 

Bir bozkır imparatorluğu olarak Hunların geniş topraklar üzerindeki egemenliği hız, hareketlilik, şiddet ve ödül yoluyla sürdürüldü. Diğer göçebe halklar gibi, toprakları kontrol etmek için asla fethetmediler. Başka bir deyişle, kralları ve vasallarını kontrol ettiler ve onları müttefikleri haline getirdiler ve krallıklar vasallara indirgendi. Atlı savaşçılar olarak, en azından teorik olarak, her şeyi at sırtında taşıyabilen olağanüstü binicilik yetenekleri sayesinde Avrupa'nın bir ucundan diğer ucuna birkaç hafta içinde geçebiliyorlardı.

Genel olarak 13. yüzyıldaki Moğol fetihleri ​​ve özellikle 1237-42 yıllarındaki Avrupa işgali, karşılaştırılabilir bir tarihsel diziyi temsil etmektedir. Moğollar, Alman sınırından Kore'ye kadar dünyayı yönettiler, ancak geride çok az iz bıraktılar (Moğolların Gizli Tarihi hariç). Göçebelerin kültürü anlaşılır bir şekilde yoksuldur. Kalıcı bir evleri yoktu, kurumları da taşınabilirdi ve sosyal güç salonda veya keçe kaplı çadırda, yurtta kullanılıyordu. Attila'nın yabancı diplomatlarla ilgilenmek için etkileyici ahşap binalara sahip bir karargahı olmasına rağmen, tüm sosyal, kültürel, askeri, ekonomik ve dini kurumlar mekânsal olarak taşınabilirdi. Priscus bu kurumlardan bahsetmektedir. Şüphesiz ki, Hun toplumu, karşılama alayındaki genç kadınlardan, ziyafet sırasındaki gösteri sanatçılarına, güzel tekstilleri işleyen kadınlara veya Roma altınını değerli taşlarla süslenmiş veya ayrıntılı at teçhizatına dönüştüren usta demircilere kadar, kurumsallaşmış davranışları sergileyen ve kodlayan çok çeşitli uzmanları bünyesinde barındırıyordu. Hediyeleşme, diplomatik temasın önemli bir parçasıydı, ancak gerçekte hediye ve haraç arasındaki ayrım çoğu zaman bulanıktır. Şüphesiz ki Hunlar, İskitler ve diğer bozkır halkları gibi, haraç ödeyen ve cömertçe ödüllendirilen vasal kralları bünyelerine katmalarını sağlayan gelişmiş kurumlara sahipti. Altın ve taşınabilir zenginlik elde etmek, diplomatik misyonların amacını ve Hunların "dış politikası" ve savaşının hedefini oluşturuyordu.

Dolayısıyla, dördüncü yüzyılın sonlarında ve beşinci yüzyılın başlarında yeni bir sembolik sistemin ortaya çıkışı, en iyi ihtimalle, altın ve hayvanların sosyal, dini ve siyasi gücün aracı olduğu Hun kurumlarının ve yönetiminin dayatılmasına bağlanabilir. Bu, Barbar Avrupa'da yeni bir sosyal karmaşıklık türünü ve tamamen yeni bir sosyal ve kozmolojik değerler kümesinin benimsenmesini açan bir 'dönemsel geçişi' temsil eder.

Yazılı kanıtlar olmasaydı, Avrupa'daki Hun varlığından haberdar olmamızın neredeyse imkansız olacağı gerçeği üzerinde biraz duralım. Michel Kazanski, "Hun İmparatorluğu aristokrasisinin maddi kültürünün kaynaklandığı çeşitliliğin, Attila'nın sarayının kozmopolit karakterini gösterdiğini" doğru bir şekilde belirtiyor. Bu nedenle, Hunlara özgü özellikler taşıdığı belirlenen dağınık maddi kanıtlar, onların kuzeydeki varlıklarını değerlendirmek için bir ölçüt haline geliyor.

Joachim Werner'in dikkat çektiği eserler arasında, karakteristik açık uçlu, som altın veya gümüşten yapılmış, göbekli ve sivri uçlu küpeler de bulunmaktadır. Bu küpeler, Karadeniz'in kuzey ve doğusundaki mezarlardan ve Macaristan'daki Tuna ovasından bilinmektedir. Ancak Werner, Danimarka'da bulunan dokuz benzer küpeden ve güney Norveç'te bulunan bir küpeden haberdar değildi. Werner, bu türü en önemli ve tartışmasız Hun eserlerinden biri olarak vurgulamış olsa da, kimse Hun eşyalarının orada ortaya çıkmasını beklemediği için bunlar hiçbir zaman Hun olarak tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, bu küpelerin çok sayıda İskandinav altın hazinesinde bulunmaması dikkat çekicidir. Bunların neredeyse tamamı, net bir bağlamı olmayan tekil buluntulardır ve hiçbiri, altın hazinelerinin çoğunda olduğu gibi bataklıklardan veya sulak alanlardan gelmemektedir. Bu durum, bu küpelerin diğer altın eserlerden farklı, son derece kişisel ve zenginlik kaynağı olmadığını göstermektedir. Güneybatı Norveç'teki Göç Dönemi'ne ait bir mezardan elde edilen buluntular bunu doğrular niteliktedir ve Danimarka'daki buluntuların birçoğu bu nedenle sürülmüş topraklardan açılmış mezarlardan olabilir.

Genellikle bir tarafında güneş sembolü bulunan küçük bronz aynalar da karakteristik Hun eserleri arasındadır. Werner'e göre, bunlar Tuna ve Teis nehirleri arasındaki Hun ana bölgesindeki mezarlarda, Karadeniz'in kuzey ve doğusunda ve Orta Asya'nın iç kesimlerinde bulunmuştur. Günümüzde bile Moğolistan'daki Buryadlar arasında şamanistik uygulamalarla yakından bağlantılıdırlar. Laboratuvar analizleri, Eski Uppsala'nın üç "kraliyet höyüğünden" biri olan doğu höyükteki, "Odin Höyüğü" olarak adlandırılan en eski açılış mezarından çıkan mezar eşyaları arasında böyle bir aynanın varlığını doğrulamaktadır. Bronz levhanın daha ziyade bir fibula olabileceği öne sürülmüştür. Ancak levha, göçebe aynalarının tam boyutundadır.

Cenaze ateşi bir taş yığınıyla örtülmüş ve ortasına bir yakma kabı toprağa yerleştirilmiştir. 10-14 yaşlarında bir çocuğun yakılmış kemikleri, cam parçaları, oyun parçaları, kemer tokaları, kemik tarak ve kaşık parçalarıyla birlikte altın telkari ve mine işçiliği parçaları vb. bulundu. Köln Katedrali'ndeki 'prens mezarı'ndaki miğfere ve Kerç'teki Avar mezarlarına benzer minyatür bir deri miğferden bronz levha parçaları da vardı. Ayrıca, küpün yakınında bulunan eşsiz bir insan saçı tutamı da dikkat çekicidir. Gömünün, kesin tarihi tartışmalı olsa da, Geç Göç/Erken Vendel Dönemi'ne, muhtemelen MS 6. yüzyıla tarihlendiği düşünülmektedir. Bununla birlikte, bronz ayna ve saç tutamı, Hunlar arasında uygulanan törensel gömme uygulamalarını (Attila'nın cenazesinde olduğu gibi yas tutarken saçlarını keserlerdi) anımsatmaktadır, ancak gömme işlemi onların Avrupa'dan kaybolmalarından sonra gerçekleşmiştir.

Böylece, Hunlara atfedilen bir veya iki teşhis edici eser türü, göbekli, açık uçlu küpeler ve bronz aynalar, kuzeyde belgelenmiştir. İskandinav ve Germen hayvan stillerinin gelişiminde yansıyan hayvanların önemi, yetenekli işçilik, 'büyü teknolojisi' ve çok sayıda altın hazinesi aynı kültürel komplekse aittir. Bununla birlikte, Hun varlığı daha doğrudan biçimler de almıştır. Hunlarla olan çatışma, etnik grupların bir karışımını içermiş olsa da, Geç Antik Çağ kaynaklarından bildiğimiz gibi, İskandinavya'da kesinlikle benzer tepkilere neden olmuştur. Hunların en azından bir kısmının açıkça belirgin bir Asya kökenli etnik kökene sahip olduğu görülmektedir.

Görünüşleri ‘yabancı’ydı ve varlıkları öfke, açgözlülük ve gücü, aynı zamanda ödülü, hayranlığı ve üstünlüğü de temsil ediyordu. Bu, ayrıntılı hayvan süslemeleriyle bezeli ilk nesil Danimarka ve Norveç kare başlı broşlarında belirgin Asya özelliklerine sahip yüzlerin neden merkezi konumlara yerleştirildiğini açıklayabilir. Bu, Hunların İskandinav elitlerinin hayal gücünde yer aldığını gösterir. Bununla birlikte, bu tür broşların Hun elitlerinin talebi üzerine özel olarak yapıldığını ve İskandinavlara hediye olarak sunulduğunu da gösterebilir.

Prof. Lotte Hedeager
Arkeoloji, Oslo Üniversitesi
Çev.: SB


Kaftan ve eyerle donanmış, etkili bir kompozit yay kullanan atlı göçebe okçu, İskandinavya'da arkeolojik olarak belgelenmiştir.

Geç Göç Dönemi'nden itibaren altın varaklı figürlerde ve MS altıncı ve yedinci yüzyıllara ait miğfer plakalarındaki figürlerde özenle yeniden üretilen törensel kıyafetler, yedinci yüzyıl mezarlarından bilinen Kafkas kaftanlarına benzer. Asya bozkır göçebelerinin geleneksel giysisi olan kısa kemerli tunik (ister kısa ister uzun olsun), MS beşinci ve altıncı yüzyılların başlarında İskandinavya'ya getirilmiş ve bir 'Gotik kültür akımı' ('gotischen Kulturstrom') veya Avarlardan gelen bir etki sonucu olarak açıklanmıştır. Bununla birlikte, kaftanın MS beşinci yüzyılın sonlarından itibaren İskandinavya'da belirgin bir erkek savaşçı kıyafeti olarak ortaya çıkışı, son zamanlarda İskandinavya üzerindeki doğrudan Asya etkisine bağlanmıştır.

Askeri örgütlenmede atlı savaşçılara vurgu yapılması yönündeki değişim de aynı şekilde doğu bozkır kültürleriyle doğrudan bağlantı sonucu olarak açıklanmaktadır. Hunların (veya daha sonra Avarların) İsveç'teki Vendel ve Högom'daki başlıca mezarlardan bilindiği üzere, Hun tipi eyer oklarını Avrupa'ya getirdikleri öne sürülmüştür. Dahası, beşinci yüzyılda Batı İskandinavya'daki seçkin savaşçılar arasında sivri uçlu, tığ şeklinde ok uçlarının kullanılmaya başlanmasıyla İskandinav ok uçlarında dramatik bir değişim yaşanmıştır. Roma ordusundaki Yaylılar ve Hun birlikleri gibi göçebe okçular, karakteristik kompozit yaylarıyla bu özel ok tipini kullanmışlardır. Norveç'te elliden fazla bu tür 'göçebe' ok ucu tespit edilmiştir.

Prof. Lotte Hedeager


"Kaftan ve Kuşlu Başlık"
Tolga, MS 560-620 - Vendel Kurgan 14
Uppland, İsveç (Historiska Museet)

SB* Vendel Çağı 550-800 arasına tarihlendirilir ve Viking Çağı öncesidir. Viking Çağı Hun ve Hazar Türklerinin İskandinavya'ya yerleşmeleri ve yerli halkı etkilemeleriyle başlar.



"Romalılar Makedonlardan, Yunanlılar Romalılardan, Sarmatlar Germenlerden ve Gotlar da sıklıkla Hunlardan (isimler) ödünç alırlar." (Jordanes, Getica)

Hunların Germen isimleri kullanıp kullanmadığı veya Latin kaynaklarının isimleri değiştirip Germenleştirmiş versiyonlara dönüştürüp dönüştürmediğinin bilinmesi imkansızdır, ancak Hunlar ve Germenler arasında evlilikler kesinlikle gerçekleşmiştir; örneğin, Attila'nın son eşinin adı Hildiko bir Germen adıydı. 

Prof. Lotte Hedeager


SB* 
İSK: #Halfdan  - HUN: Huldin / Uldin - #Uldız / Yıldız, 
İSK: #Roar  - HUN: #Ruga / Rua (Attila'nın amcası), 
İSK: #Ottar  - HUN: #Oktar (Attila'nın amcası)
İSK: #Adils  - #Attila , #Atilla ... gibi.

Ya da İskandinavlarda 9.yy'da görülen #Ragnar adı mesela; Hun lider Ragnaris (6.yy) Hunların Bitgor boyundan bir liderlerdi. Krallarının Hakan (Haakon, Hákon, Håkan, Hakon, Hagen, Háukon, Hacon, Àcainn) adını ve/veya unvanını kullanması, ya da krala bağlı toprak sahibi beylerine Earl (Er İl) unvanını vermeleri de tesadüf değildi. Öyle ki hakan için "yükselmiş oğul" anlamını verirlerken, "earl unvanının ilk kullanımı MS 6.yy Proto-Norse eril'dir," dediler... dediler de ne Hakan ne de Earl için Türkçeye bakmak akıllarına gelmedi. Niye gelsin ki? En az 6500 yıllık bir geçmişi olan Türk Dili "gençlere" göre "yaşlıydı"....

Bir de Odin vardı değil mi? Adını yanlış bir şekilde "ele geçirilmiş/cinlenmiş" olarak anlamdırdıkları OD (Woden/Odun) ile eşi JÖRD (okunuşu yiort), ki onun da adı Türkçe, "yort (Bşk.), jurt (Kzk, Alt), yurt" olan ve #Tyrkland 'dan (Turkland) gelen "Asyalı"lardı. Oğulları Thor'a (TUR) ne demeli? Peki ya Odin'in babası Bur'un üç oğlunun olmasına? Odin'in dedesinin adının da Börü'den gelen BÚRI olması da ilginçti; Odin'in Kurt Savaşçıları gibi. Odin'in atı Sleipnir'in "sekiz bacak" ile betimlenmesi de "Sekiz Bacaklı İskitler"den esinlenilmişti.

#Haakon #Earl #Jörd #Türkçe
#İskandinav #Viking #Hun #Türk 


At eti ve atlı gömü de İskandinav kültürüne ait değildi....
SB

Odin önderliğinde Baltık'ın kuzeyindeki ülkelerde yerleşen insan ırkı şüphesiz Asya kökenliydi. Bu istilanın tarihi Hristiyanlık öncesi veya sonrası 400 yıl olabilir (antikacıların her iki dönem için de teorileri vardır), ya da farklı Odinler olmuş olabilir, ya da isim genel olup tüm büyük fatihlere uygulanmış olabilir; ve bu büyük hareketin nedenleri ve tarihleri, antik çağın karanlığında kaybolmuştur.
Olayın kendisi şüpheye yer bırakmaz; çünkü bu, yalnızca halkın eş zamanlı geleneklerine ve dini inançlarına değil, aynı zamanda yazılı tarihin çok daha eski bir dönemine kadar korudukları ve yalnızca geldikleri ülkede ortaya çıkmış olabilecek, geldikleri ülkede değil, geleneklere dayanmaktadır.

Örneğin, at eti kullanımı asla orijinal bir İskandinav geleneği olamazdı, çünkü orada at, Asya ovalarındaki gibi bir yiyecek maddesi olamayacak kadar değerli ve nadir bir hayvandır; Ancak 11. yüzyılın sonuna kadar, dini bayramlarda, asıl ülkelerini anmak amacıyla at eti yeme geleneği yaygındı ve Odin dinine bağlılığın ayırt edici bir işaretiydi; at eti yiyenler ise Aziz Olaf tarafından ölümle cezalandırılıyordu.

11. yüzyılın başlarında Hristiyanlığın Odinizm üzerindeki hızlı zaferi, Odinizm'in yerli değil, ithal olduğunu ve farklı fiziksel koşullara ve farklı bir sosyal duruma ait olduğunu kanıtlamaktadır.

Mezar höyükleri çağı, Danimarka'da Dan Mikillati'nin (MS 3.yy) kendisi için bir mezar höyüğü inşa ettirmesi ve ölümünden sonra kraliyet süs eşyaları, zırhı, atı, eyer takımı ve diğer değerli eşyalarıyla birlikte buraya gömülmesini emretmesiyle resmen başladı; ve soyundan gelenlerin çoğu onun örneğini izledi.

Snorri Sturluson
Chronicle of the Kings of Norway

Görseller Birka Kurganı BJ581, 10.yy / İsveç












NOT:
İlk Türk; Türklerden nefret edip yok olmasını dileyenler, kendi atalarının yok olabileceğini, dolayısıyla kendilerinin de var olmayacağını akıllarına getirmeliler. Ne krallıklar kalır ne de uluslar...



10 Nisan 2026 Cuma

Ağaç

 

Karbon yaşam demektir, o yoksa canlılar da yok olur!

#Ağaçları koruyun, çünkü 🌳sizin havanız & gıdanızdır.


"Küresel ısınma var, #karbon ayak izi vergisi getireceğiz"diyenler/isteyenler; Cahilsiniz! Siz bile birer karbonsunuz!


Richard Feynman'dan Ağaçlar ve CO2:

"Bir ağacın neredeyse tüm fiziksel kütlesi, gövdesi, kabuğu, kökleri, dalları hepsi atmosferde yüzen görünmez bir gazdan geliyor; Karbondioksit CO2

Şu an etrafınızdaki havanın %0,04'ünü oluşturan o şey. Ağaçlar işte bundan yapılmıştır.

Ağaçlar yapraklarındaki stoma adı verilen minicik gözenekler aracılığıyla atmosferden karbondioksit çekerler. CO2 içeri akar. Ağaç onu parçalar. O molekülden karbonu söker alır ve karbon atomlarını birbirine bağlayarak uzun karmaşık moleküller oluşturup ham yapı malzemesi olarak kullanır ve o moleküller her şey olur. Glikoz, selüloz, lignin, odunun o sert lifleri. Karbon söküldükten sonra geriye kalan oksijen havaya geri bırakılır ki bu yine sizin oksijen kaynağınızdır.

Tükettiğiniz her kalori havadan karbon çekerek büyüyen bir şeye dayanır. Bu da şu anlama gelir. Kaslarınızdaki, kemiklerinizdeki, [müzik] beyninizdeki karbon şu an vücudunuzdaki her hücredeki o karbon çok da uzun olmayan bir süre önce atmosferik CO2'ydi. Biz topraktan yapılmadık veya sudan yapılmadık. Biz elektromanyetik bağlarla birbirine dikilmiş ve kadim güneş ışığıyla güçlendirilmiş, yeniden düzenlenmiş havayız.

Karbon milyarlarca yıldır canlılar ve atmosfer arasında döngü halindedir. Biz bizden önce sayısız başka şeyin parçası olmuş ve bizden sonra da sayısız başka şeyin parçası olacak atomların geçici bir düzenlemesiyiz."

videolar

Ağaçlar Topraktan Büyümez/Feynman Yolu YT

Her Gün Bir Ağaca Dokunmak/Feynman Yolu YT



 🌳  🌳  🌳

Ağaçlar Topraktan BÜYÜMEZ
Richard Feynman

Ağaçların nereden geldiğini bildiğinizi sanıyorsunuz. Tabii ki biliyorsunuz. Binlerce kez gördünüz. Toprağa bir tohum ekersiniz, su verirsiniz. Aradan biraz zaman geçer ve sonunda yeşil bir şey yüzeyi delip gökyüzüne doğru uzanmaya başlar.

Ağaçlar topraktan gelir. Bunu herkes bilir. Bu soru sormaya bile değmeyecek bir sorudur. Tabii bir istisna dışında. Çünkü burada kimsenin durup düşünmediği bir gerçek var. 
Yetişkin bir meşe ağacı yaklaşık 5.000 kilogram ağırlığındadır. Bazı ağaçlar çok daha fazla ağırlıktadır. Bu bir asır önce var olmayan tonlarca odun, kabuk, kök ve dalın artık var olması demektir.

Peki soru şu: Tüm bu kütle nereden geldi?

Öyle belirsizce ya da şairane değil. Fiziksel olarak o 5.000 kilogramlık katı madde nereden geldi? Bariz cevap topraktır. Kökler derine iner. Ağaç bir şeyler çeker ve o şeyler ağaç olur. Bu kulağa doğruymuş gibi geliyor. Bu bariz hissettiriyor. Öyleyse test edelim.

1600'lü yıllarda Baptist Van Helmond adında Flemeng bir bilim insanı tarafından yapılan ünlü bir deney var. 2 kilogram ağırlığında bir söğüt ağacı aldı ve onu 90 kilogramlık kurutulmuş toprağa dikti. 5 yıl boyunca suladı ve büyümesini izledi. Sonunda ağaç 76 kilogram geliyordu. 74 kilogramlık yeni bir kütle kazanmıştı. Sonra toprağı tekrar kuruttu ve tarttı. Toprak 60 gramdan daha az kaybetmişti. Sadece 60 gram. Ağaç 74 kilogram kazandı ve toprak neredeyse hiç değişmedi.

Peki diğer 70 3 kilogram 940 gram nereden geldi? Topraktan değil. O herkesin dilinde olan cevap artık yok. Sayılar bu cevabı öldürdü. Bu çoğu insanın omuz silkip geçtiği andır. Anlamadıkları teknik bir açıklama, besinler veya kimya ile ilgili bir şey olduğunu düşünürler. Konuyu rafa kaldırıp unuturlar. Ama durun, geçmeyin. Çünkü az önce olan şey olağanüstüdür.

74 kilogramlık katı fiziksel maddenin neredeyse hiçlikten ortaya çıkışını izlediniz ve bunun nereden geldiğine dair hiçbir fikriniz yok. Bu bilginizdeki küçük bir boşluk değil. Bu fiziksel dünyanın nasıl işlediğine dair anlayışınızdaki devasa bir deliktir. Ve cevap onu gerçekten gördüğünüzde ağaçlar hava ve maddenin kendisi hakkındaki düşünce biçiminizi sarsacak.

İzin verin göstereyim. Buraya kadar tamam. Toprak bunu açıklamıyor ama su açıklıyor. Öyle değil mi? Ağaç sürekli su içer. Galonlarca su. Büyük bir meşe sıcak bir günde yaklaşık 400 litre su çeker. Bu bir asır boyunca sistemden geçen muazzam miktarda su demektir. Yani kütle sudan gelmeli. Bir sonraki belirgin cevap budur ve topraktan bile daha tatmin edici hissettirir. Çünkü bunu gerçekten hayal edebilirsiniz. Kökler suyu içer, su yukarı çıkar, ağaç büyür. Net, basit ve mantıklı. Bir istisna dışında.

Aslında bu da işe yaramıyor. Nedeni şudur. Su H2O'dur. İki hidrojen atomu ve bir oksijen atomu. Bir ağaç suyu işlediğinde onu parçalar ve hidrojeni kullanır. Oksijen ise havaya geri bırakılır. Ki şu an soluduğunuz tüm oksijen aslında buradan gelir. Ancak hidrojen var olan en hafif elementtir. Kayda değer bir kütle oluşturmak için ondan inanılmaz miktarda toplamanız gerekir. Ve bunun ötesinde odun hidrojenden yapılmaz.

Odun karbondan yapılır. Karbon her organik molekülün, her hücre duvarının, her ağaç lifinin omurgasıdır. Karbon hem ağırdır hem de yoğundur ve karbon herhangi bir ağacın kuru ağırlığının yaklaşık %50'sini oluşturur.

Sorun şu: Toprakta yeterince karbon yok, suda yok. Bir ağacın kökleri topraktan mineraller emer. Azot, fosfor, potasyum gibi şeyler. Ve bunlar biyolojik fonksiyonlar için önemlidir. Ancak tüm bu mineraller birlikte ağacın toplam kuru kütlesinin belki %1 ila %2'sini oluşturur. Bir ağacın gövdesini oluşturan o devasa kütlenin çok büyük bir kısmını topraktan çıkan hiçbir şeyle açıklayamayız.

Her şey ortada. Matematik bu durumu kurtarmıyor. İstediğimiz kadar köklerin su içtiğini düşünsek de o kütleyle topraktan çekilenler arasındaki uçurumu hiçbir rakam kapatamıyor.

Böylece sizi gerçekten rahatsız hissettirmesi gereken bir problemle başa kalıyorsunuz. Önünüzde 5.000 kilogramlık bir nesne duruyor. Onun 150 gramlık bir tohumdan büyüdüğünü biliyorsunuz ve kütlesini açıklayamıyorsunuz. Topraktan değil, sudan değil, yere giren ve görebildiğiniz hiçbir şeyden değil.

Cevap tamamen başka bir yerde. Çoğu kişinin bakmayı hiç düşünmediği bir yerde ve nerede olduğunu bulduğunuzda gördüğünüz her ağaca tamamen farklı bir gözle bakmanıza neden olacak. Kütle havadan geliyor. Hepsi bu. Cevap bu. Toprak değil, su değil, mineraller değil. elinizde tutabileceğiniz veya yere girdiğini görebileceğiniz hiçbir şey değil.

Bir ağacın neredeyse tüm fiziksel kütlesi, gövdesi, kabuğu, kökleri, dalları hepsi atmosferde yüzen görünmez bir gazdan geliyor: Karbondioksit CO2

Şu an etrafınızdaki havanın %0,04'ünü oluşturan o şey.

Ağaçlar işte bundan yapılmıştır.

5.000 kilogramlık bir meşe en gerçek fiziksel anlamıyla katılaşmış havadır. Van Helmond deneyini yapıp kütlenin nereye gittiğini bulamadığında cevap tüm o süre boyunca gözünün önündeydi. Sadece göremedi çünkü görünmezdi.

Gerçekte olan şudur: Ağaçlar yapraklarındaki stoma adı verilen minicik gözenekler aracılığıyla atmosferden karbondioksit çekerler. CO2 içeri akar. Ağaç onu parçalar. O molekülden karbonu söker alır ve karbon atomlarını birbirine bağlayarak uzun karmaşık moleküller oluşturup ham yapı malzemesi olarak kullanır ve o moleküller her şey olur. Glikoz, selüloz, lignin, odunun o sert lifleri. Karbon söküldükten sonra geriye kalan oksijen havaya geri bırakılır ki bu yine sizin oksijen kaynağınızdır. Ağaç temel olarak ince hava üzerinde bir söküm hattı çalıştırıyor. Görünmez molekülleri parçalara ayırıyor. Karbonu tutuyor ve oksijeni dışarı atıyor ve o karbon odun oluyor. Dokunabildiğiniz, kesebildiğiniz ve yakabildiğiniz katı yoğun fiziksel odun.

Bu bir mecaz değildir. Bu gerçek moleküler mekanizmadır.

Bir saniye durun ve bunun ne anlama geldiğini düşünün. Her ahşap kalas ve şimdiye kadar inşa edilmiş her ev bir gaz olarak başladı. Her ahşap masa, her gemi, her orman, dokunduğunuz her kağıt parçası bir zamanlar atmosferde süzülen görünmez CO2'ydi.

Ağaçlar havaya uzanıp oradan maddeyi çeken ve enerji kaynağı olarak güneş ışığından başka bir şey kullanmadan onu katı formda üst üste dizen makinelerdir. Van Helmond kafasının karışmasında haklıydı. Sadece havayı tartmayı düşünmedi. Ve dürüst olmak gerekirse neden düşünsün ki? 

Katı bir şeyin görünmez bir şeyden geldiği fikri maddenin nasıl işlediğine dair tüm sezgilerinizi ihlal [müzik] eder. Ama tam olarak budur. Gördüğünüz her ağaç kristalleşmiş atmosferdir. Bunu bir sindirin. Sonra size nasıl olduğunu göstereyim.

Okulda fotosentez kelimesini öğrendiniz. Muhtemelen güneş ışığı, klorofil ve oksijen hakkında bir şeyler hatırlıyorsunuzdur. Sınavı geçtiniz ve devam ettiniz ama size gerçekten ne olduğu hiç gösterilmedi. Ve gerçekte olan şey bilinen evrendeki en sıra dışı fiziksel süreçlerden biridir.

Üzerinden düzgünce geçelim. Güneş ışığı bir yaprağa çarpar. O güneş ışığı sadece sıcaklık veya parlaklık değildir. O saniyede 300 milyon metre hızla hareket eden elektromanyetik radyasyondur. Salınan elektromanyetik alanlardır. Atomlarınızı bir arada tutan aynı temel kuvvet mıknatısların, elektriğin ve kimyanın arkasındaki aynı kuvvet.

O elektromanyetik dalgalar yaprağın hücresindeki bir klorofil molekülüne çarptığında dikkat çekici bir şey olur. Işıktan gelen enerji klorofil molekülündeki bir elektron tarafından emilir ve o elektronu daha yüksek bir enerji seviyesine fırlatır. O enerjilenmiş elektron daha sonra elektron taşıma zinciri adı verilen bir molekül zinciri boyunca aktarılır ve hareket ettikçe hücrelerin iş yapmak için kullandığı enerji birimi olan adenozin trifosfatın yapımına güç verir. Bu ışık reaksiyonudur.

Elektromanyetik radyasyondan yakalanan ve kimyasal formda depolanan enerji. Şimdi bitki o depolanmış enerjiyi neredeyse inanılmaz bir şey yapmak için kullanır. Tamamen kararlı olan ve parçalanmaya hiç niyeti olmayan CO2 molekülünü alır ve onu zorla açar. Karbonu söküp alır ve o karbonu formülü C6, H12, O6 olan basit bir şeker yani glikoz inşa etmek için kullanır. 6 karbon atomu hidrojen ve oksijen eklenerek birbirine bağlanır.

Glikoz bu süreçteki ilk katı şeydir. Görünmez atmosferik gazın, ağacın kullanabileceği gerçek bir fiziksel moleküle dönüştüğü ilk an. Sonra ağaç o glikozu alır ve daha da etkileyici bir şey yapar. Binlerce glikoz molekülünü selüloz adı verilen uzun tekrarlayan zincirler halinde birbirine bağlar.

Selüoz bitki hücre duvarlarındaki ana yapısal malzemedir. Ayrıca hücreler arasındaki boşlukları dolduran, oduna sertliğini ve dayanıklılığını veren lignini oluşturur. Selüloz ve lignin odunun asıl maddesidir ve tüm o molekülleri bir arada tutan kimyasal bağlar, dünya üzerindeki her ormandaki her ağaçta bulunan her selüloz zincirindeki her karbon atomu arasındaki o bağlar elektromanyetiktir. Aynı kuvvet her zaman aynı kuvvet.

Güneş ışığı yani elektromanyetik radyasyon bir yaprağa çarpar. Enerji yakalanır ve havadan çekilen karbon atomları arasında elektromanyetik kimyasal bağlar kurmak için kullanılır. O bağlar glikozu inşa eder. Glikoz selülozu inşa eder. Selüloz odunu inşa eder. Elektromanyetik enerji katı madde olur. Bu basitleştirilmiş bir versiyon değil. Gerçekten gerçekte olan budur.

Şimdi bunu alın ve bir adım daha ileri götürün. Çünkü sadece ağaçlarda bitmekle kalmıyor. Yemek yiyorsunuz. O yemekler çoğunlukla bitkilerdir. Ya doğrudan bitki yersiniz ya da o bitkilerle beslenen hayvanları hatta o hayvanları yiyen diğer canlıları. Sonuç değişmez. Tükettiğiniz her kalori havadan karbon çekerek büyüyen bir şeye dayanır. Bu da şu anlama gelir. Kaslarınızdaki, kemiklerinizdeki, [müzik] beyninizdeki karbon şu an vücudunuzdaki her hücredeki o karbon çok da uzun olmayan bir süre önce atmosferik CO2'ydi.

Biz topraktan yapılmadık veya sudan yapılmadık. Biz elektromanyetik bağlarla birbirine dikilmiş ve kadim güneş ışığıyla güçlendirilmiş, yeniden düzenlenmiş havayız.

Vücudunuzdaki her karbon atomunun bir geçmişi var. Atmosferde CO2 olarak süzüldü. Bir bitki onu içeri aldı, söktü ve glikoz olarak inşa etti. Bir şey o bitkiyi yedi. Başka bir şey onu yedi. Sonunda karbon yemeğinize girdi. Sonra vücudunuza geçerek bizi fiziksel olarak biz yapan molekülleri oluşturdu. Ve atmosferde olmadan önce o karbon başka bir organizmadaydı. O organizma öldü, çürüdü ve karbonu tekrar CO2 olarak serbest bıraktı ki bir sonraki bitki onu yakalayana kadar süzülsün.

Karbon milyarlarca yıldır canlılar ve atmosfer arasında döngü halindedir. Biz bizden önce sayısız başka şeyin parçası olmuş ve bizden sonra da sayısız başka şeyin parçası olacak atomların geçici bir düzenlemesiyiz. Bu felsefe değil. Bu kimyadır.

Feyman bir çiçeğin biyolojisini anladığınızda güzelliğini kaybetmediğinden bahsederdi. Aksine bir şeyler kazanır. Gerçekte ne olduğunu bilmek bir ağaca bakma deneyimini basitleştirmez. Onu derinleştirir. Çünkü artık bir meşeye baktığınızda bir şekilde ayağa kalkıp kabuk bağlamış bir toprak yığını görmüyorsunuz. Katılaşmış yüzlerce yıllık güneş ışığını görüyorsunuz. 150 milyon kilometre ötedeki bir yıldızdan yakalanan elektromanyetik enerjiyi görüyorsunuz.

İnce havadan çekilen karbon atomları arasında kimyasal bağlar kurmak için kullanılan atom atom üst üste dizilerek üzerine tırmanabileceğiniz, yontabileceğiniz ve altında oturabileceğiniz bir şeye dönüşmüş enerjiyi görüyorsunuz. Ağaç topraktan çekmiyor. Ağaç gökyüzünden, güneşten, havanın kendisinden çekiyor. Ve siz onun yanında durup ona bakan siz aynı sürecin bir parçasısınız. Farklı bir düzenleme, aynı mekanizma, yakalanan güneş ışığı, bağlanan karbon, inşa edilen madde.

Siz ve ağaç aynı temel numarayı sadece farklı yönlerde sergiliyorsunuz. Dünyayı olduğu gibi görmek istiyorsanız şunu bilmenizi isterim. Asla göründüğü gibi değil.


 🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳 🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳 🌳   🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳

İnsanları kontrol etmek istiyorsanız, CO2'yi kontrol etmelisiniz !

"İklim krizi" büyük bir aldatmacadır...


Kongre üyesi LaMalfa diğer kongre üyelerinin desteklediği iklim krizi panelinde onların sormak istemediği soruyu sorup bizim de sorgulamamıza teşvik ediyor...


LaMalfa: Atmosferimizin yüzde kaçı CO2 (karbondioksit)? En iyi tahmininizi yapın...

Cevap: Ben beş diyorum. Ulaşımın neden olduğu CO2 yüzde 49 olduğunu biliyoruz. Hepimiz enerji dönüşümü üzerinde çalışıyoruz.

LaMalfa; Peki sizce bu rakam nedir?

Cevap: Beş

LaMalfa: Siz bay Boyd?

Cevap: Sekiz

LaMalfa: Peki, bunu takdir ediyorum. Sizi kızdırmak istemiyordum, pek çok kişiye sordum. Çünkü panelde duyduğumuz tek şey iklim değişikliği, iklim değişikliği, CO2, CO2..

Elektrik şebekesi olmamasına rağmen araçlarımızı elektrikli hâle getirmek istiyorsunuz. Ben bir çiftçi olarak 300.000 - 500.000 milyon dolarlık ekipmanı , birileri elektrikli olmasını istiyor diye değiştirmekten gerçekten mutlu olmam.

(Atmosferdeki CO2 için) cevap yüzde 0,04. Yüzde bir değil, yüzde yarım değil... yüzde 0,04'tür.

Ve son birkaç on yılda 0,03'ten yukarı çıkmıştır. Bu küçük değişiklik için hepimizi zorluyorsunuz. EĞER 0,02'nin ALTINA İNERSEK BİTKİ YAŞAMI ÖLMEYE BAŞLAR ‼️ yani.... / link




Türk Sanatında Süreklilik


Latin Haçlılar döneminde İstanbul'dan çalınan ve günümüzde Troyes Hazinesi olarak isimlendirilen sandıkta

Türk Sanatı,10.-11. yy

(ya da Doğu Roma'nın Türk kökenli süvarileri)


Doğu Roma İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan: #Bardanes #Tourkos.

- İmparator Theofilos'un annesi Bardanes'in kızı Thekla, babası ise İmparator II.Mihail (Amoriumlu Michael)'di.

- Thekla 823'te ölünce Michael, VI.Konstantine'n kızı Euphrosyne ile evlendi. - VI.Konstantine'n babası ise Hazar lakaplı IV. Leo idi, annesi ise Atinalı İrene'ydi. Yani Euphrosyne'nin damarlarında da Hazar kanı dolaşmaktaydı.

- İmparator V.Leon ise Bardanes'in diğer kızıyla evlenmişti.


* Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi.



Türk Kültürü ve Sanatında Süreklilik

#art #Turks #sanat #Türks




Selçuklu, Kemer Tokası, 11.yy





Memluklar




Osmanlı Dönemi