piramit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
piramit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Begazı-Dandıbay Kültürü

 


Begazı-Dandıbay Kültürü (MÖ 1500-900)

Karasuk Kültürü gibi Türk Kültürü'ne aittir.

Ahmet Ziya Bayburt

*

Özet:

Begazı-Dandıbay Kültürü, Merkezî Kazakistan coğrafyasında Son Tunç Çağı’nda gelişim göstermiştir. Begazı-Dandıbay Kültürüne ait kompleksler, geçici yerleşim yerleri, sıradan mezarlar ve mozole tipi mezarlar olmak üzere üçe ayrılır. Mozoleler, güçlü bir sosyal organizasyona işaret eden elit mezar yapılarıdır. Mozole tipi mezarlarda I. grup kaplar yaygın olarak görülür. Özenle imal edilmiş I. grup kaplar ritüel amaçlı kaplardır, Sayan-Altay Coğrafyasıyla ve Karasuk Kültürüyle bağlantılıdır. Geçici yerleşim yerlerinde ve sıradan mezarlarda ise Alekseyev Kültürü ve onun geç evresi olan Dongal Kültürü evresi kaplarıyla ilişkili olan II. grup kaplar çoğunluktadır. II. grup kaplar Andronovo Kültürünün geç evresini temsil eder, daha çok gündelik kullanım amaçlı mutfak kaplarıdır. Bu yüzden Begazı Dandıbay Kültürünün tanımı konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bizim yaptığımız tanımlamalara göre bölgede I. grup kapların elit mezar yapıları olan mozolelerde çoğunlukta olması Karasuk göçleriyle açıklanabilir. Buna rağmen mozole tipi mezarlar Avrasya coğrafyasında yalnızca Begazı-Dandıbay Kültürüne özgüdür. Bu durumda Begazı-Dandıbay Kültürünü, Karasuk Kültürü etkili özgün bir kültürel oluşum olarak tanımlamamız gerekir. II. grup kaplar kültürün alt bileşenine işaret eder. Begazı-Dandıbay Kültürünün Erken Demir Çağı İskit Kültürleriyle ve özellikle Merkezî Kazakistan’daki Tasmola Kültürüyle olan bağlantıları önemlidir. Bu durum Begazı-Dandıbay Kültürünün mevcut etno-kültürel yapısını Erken Demir Çağına aktardığını gösterir. Etnografik dönemlere uzanan kültürel bağlantılar da Begazı-Dandıbay Kültürünü Türkçe konuşan halklarla ilişkilendirmemize olanak verir.




Sonuç:

Begazı-Dandıbay Kültürü, Son Tunç Çağında (M.Ö. 1500 – 900 yılları arasında) Merkezî Kazakistan bozkırında gelişen tipik bir step kültürüdür. Kültürün tanımı ve oluşumu üzerine pek çok farklı görüş ileri sürülmüştür. Ortaya koyduğumuz Begazı-Dandıbay Kültürü tanımına göre Sayan-Altaylar Kültür Coğrafyasında bulunan Karasuk kültürü ile ilişkilerinin başta keramik buluntular olmak üzere kuvvetli olduğu, bölgede kendisinden önce yer alan Andronovo Kültürü ile olan bağlantılarının daha zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Begazı-Dandıbay Kültürünü tanımlarken aynı coğrafyada bulunan Andronovo Kültürünün geç evresi Alekseyev Kültürüyle olan ilişkilerinin araştırılması bize Merkezî Kazakistan üzerinden Urallardan Altaylara uzanan geniş bir coğrafyada Son Tunç Çağında nasıl bir değişim yaşanmış olabileceğiyle ilgili ipuçları vermiştir. Başta Tasmola Kültürü olmak üzere Erken Demir Çağı İskit kültürleriyle olan ilişkileri Begazı-Dandıbay Kültürünün bozkır coğrafyasında oynadığı baskın rolü görmemizi sağlar.



Değerlendirme başlığı altında ayrıntılı biçimde tartıştığımız Begazı-Dandıbay Kültürü, Merkezî Kazakistan‘daki Alekseyev Kültürü ve Dongal evresi keramik komplekslerini içinde bir alt kültür olarak barındıran bölgenin baskın kültürüdür. Mozole tipi mezar kompleksleri yönetici bir sınıfa işaret eder. Toplumun ancak büyük bir kısmının katılımıyla meydana getirilebilecek olan mozole tipi büyük mezar yapıları, bölgenin kültürel gelişimde ortak hareket, duygu ve düşüncelerin bütününü yansıtır. Bu mezar yapılarının ortaya çıkış amacının diğer buluntu merkezlerinden farklı olduğunu, sıradan günlük ihtiyaçlara yönelik yapıtlar olmadığını, tam tersine bunların özel ritüel anlamlar barındırdığını düşünebiliriz.

Begazı-Dandıbay Kültürü, özellikle keramik buluntuların ışığında çağdaşı olan Karasuk Kültürüyle bağlantılıdır. Daha geniş bir bakış açısıyla Yenisey-Lena Neolitik Kültürlerinden Sayan-Altaylar Coğrafyasına uzanan kültürel sürekliliğin bir parçasıdır. Bu tür kap yapma tekniğinin etnografik dönemlerde bile Yakut ve Şor Türkleri tarafından sürdürüldüğü önemli bir veridir.

Son Tunç Çağında Batı Sibirya‘da geniş bir alana yayılan benzer keramikler, Karasuk göçlerinin etkisiyle açıklanabilir. Karasuk göçleriyle birlikte Orta Tunç Çağı Andronovo Kültürünün, mezar yapılarının basitleşmesi, kaplarda görülen özensiz ve sıradan yapıya evrilen değişim olgusu, kültürün Son Tunç Çağında (Alekseyev Kültürü) çöküş sürecine girdiğinin açık işaretleridir. Karasuk göçleri sonucunda Andronovo Kültüründe ortaya çıkan değişim, Begazı Dandıbay Kültürü üzerinden Merkezî Kazakistan Erken Demir Çağı kültürlerine aktarılmıştır.

Madeni kemik ve taş eserler, Karasuk Kültürü de dahil olmak üzere çevresindeki Son Tunç Çağı kültürleriyle benzerdir. Buna rağmen Erken Demir Çağında yaygın olarak kullanılacak Tunç ok uçları ve bileme taşı gibi nesnelerin bulunması, başta Tasmola Kültürü olmak üzere İskit Kültürleriyle doğrudan bağlantılar kurmamızı sağlayan verilerdendir.

Begazı-Dandıbay Kültürü evresinde mozoleler, dromos yapıları Doğuya uzanıyordu. Erken Demir Çağı İskit mezarlarında ise gerek dromos görevini üstlenmiş gibi görünen mezar girişleri ve ölü bireylerin yönlendirilmeleri gene Doğu-Batı yöndeydi. Bu uygulama Klasik Türk Dönemi sonuna kadar devam etti. Klasik Türk Dönemi mezarlarında da giriş Doğudadır. İnsan heykelleri (taş babalar) ve balbal dizileri daima Doğu yönde sıralanmıştır. Buradan, ölü gömme geleneklerinde önemli bir yer işgal eden yönlendirme konusunun yalnızca Demir Çağları ile Orta Çağlar arasında bile neredeyse iki bin yıl sürdürüldüğüne tanık oluyoruz. Bütün bunlar, bölge kültürlerinin pek çok bakımdan ciddi kesintilere uğramadan devam ettiğinin çarpıcı kanıtları niteliğindedir.

Mezar mimarisinde, ölü gömme adetlerinde, keramik üretim tekniklerinde görülen geleneklerin Tunç Çağlarından etnografik dönemlere kadar Avrasya coğrafyasında yalnızca Türkçe konuşan halklarda görülmesi, bölge kültürlerinin sürekliliğine işaret eder. Anılan süreç içinde incelenen antropolojik verilerin birbirleriyle olan uyumlu ilişkileri bu bağlantıları destekler.

Karasuk Kültürü Sayan-Altaylar coğrafyasında öncesi (Okunyev Kültürü) ve sonrasıyla (Tagar/İskit Kültürü) sıkı bağlantılar içindedir. Sayan-Altaylardaki kültürel devamlılık Klasik Türk Dönemi sonuna kadar devam eder. Bugün Karasuk Kültürünü, ―Türk-Altay Kültürü‖ olarak tanımlayabiliyoruz (Güneri, 2018: 671-701). Bu çalışmamızda Karasuk Kültürü ile Begazı-Dandıbay Kültürü arasındaki somut bağlantılar konusunda bir dizi kanıt ortaya koyuyoruz. Bundan başka, Begazı-Dandıbay kültürünü Türkçe konuşan halklarla ilişkilendiren birkaç çok kısa atıflar niteliğinde kayıtlara da rastlıyoruz (Kuzmina, 2007: 79, 364) (Smagulov ve Pavlenko, 1998: 147). Bu kayıtların, Avrasya arkeolojisinin en ünlü ve en çok bilim üreten araştırmacıları tarafından geliyor olması ayrıca değerlidir.

Diğer taraftan, Sayan-Altaylar Kültür coğrafyasından Avrasya‘da geniş bir alanı etkisi altına alan Son Tunç Çağı Karasuk Kültürü yayılması, Türk-Altay Kuramına göre üçüncü dalga göçlerdir. Karasuk Kültürü yayılması, Sayan-Altaylardan çıkan dördüncü dalga göçler olan İskit yayılmasının ve "hayvan stili" temelinde birleşen Erken Demir Çağı İskit Kültürlerinin ise oluşumunun hazırlayıcısıdır (Güneri, 2018: 74, 668).

Begazı-Dandıbay Kültürü, üçüncü dalga Karasuk göçleri ile birlikte Merkezî Kazakistan‘da oraya çıkmış ve Erken Demir Çağı Tasmola Kültürüne geçişte önemli rol oynamıştır. Buna rağmen Begazı-Dandıbay Kültürü, Karasuk Kültürünün yalnızca sıradan bir uzantısı veya yerel bir versiyonu değildir. Mozole tipi mezarlar, Begazı-Dandıbay Kültürünün bölgede özgün bir kültürel oluşum meydana getirmiş olduğunu bize gösterir. Elimizdeki bulgular, Begazı-Dandıbay Kültürünün Türkçe konuşan halklara ait bir kültür olduğuna işaret etmektedir.


Ahmet Ziya BAYBURT

MERKEZİ KAZAKİSTAN SON TUNÇ ÇAĞI BEGAZI-DANDIBAY KÜLTÜRÜ: ÇEVRESEL İLİŞKİLER VE KÖKEN SORUNU

Dokuz Eylül Üni. Yüksek Lisans Tezi, 2019, Danışman Dr. Öğr. Üyesi Semih Güneri














*Kapak; Dandıbay mozolesi kabı

Piramid mozole renkli görselleri için:

22 Kasım 2019 Cuma

Kadeş Savaşı'nda Türkler



II. Ramses - Kadeş Savaşı



Dünyanın ilk yazılı antlaşması. Hattuşa (Boğazköy)

Eşit şartlarla imzalanan ve tarihin bilinen ilk uluslararası olan Kadeş Antlaşması MÖ. 1269 yılında, Hitit Kralı III. Hattusilis ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılmış ve o devrin diplomatik dili olan Akadca ile yazılmıştır. Antlaşmanın Akad diliyle yazılmış üç kopyası bulunmaktadır. 1906 yılında Hugo Winckler ve Teodor Makridy tarafından birlikte yürütülen Türk-Alman kazılarında, başkent Boğazköy-Büyükkale’de bulunmuş olan kopyalardan bir tanesi Berlin’de bulunmakta, iki tanesi de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunmaktadır.


Antlaşmanın Mısırca’ya tercüme edilmiş kopyaları Karnak ve Ramesseum’daki Amon tapınaklarının duvarlarına kazınmıştır. Bunlar orjinalinden biraz farklı olarak antlaşmanın ehemmiyetini Mısır’a atfetmekte ve barışın bir lütuf olarak imzalandığını vurgulamaktadırlar. Antlaşmanın Hitit metni, resmen kabul edilmiş şartlara çok yakın bilgiler içermektedir.


2. Ramses’in saltanatı Hitit devletine düşmanca bir tavır takınmasıyla başlamasına rağmen, her iki süper güç de ilgi alanlarını başka hususlara çevirebilmek ve hepsinden önemlisi “Deniz Kavimlerinin” gizli saldırılarına karşı koyabilmek için birleşerek birlikte müdafaa ve saldırı şartlarında anlaşarak barış yapıyorlar. Antlaşmadan bazı bölümler: Mısır memleketinin kralı, büyük kral, kahraman Ramses’in Hatti memleketinin kralı Hattuşili ile iyi dostluklarının, kardeşliklerinin ve büyük krallıklarının devamı için yaptıkları antlaşmadır.”


Mısır kralı şu sözlerle devam etmekte: Aramızda daimi olarak iyi kardeşlik ve barış kurdum. Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki ilişkilerde iyi kardeşliğin ve iyi barışın kurulması için şunları söylüyorum: İşte, Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki ilişkiye gelince, öteden beri tanrı onlar arasında düşmanlığa izin vermediğinden antlaşma ebedidir... 
Eğer dış memleketlerden bir düşman Mısır kralı kardeşin Ramses ve Mısır memleketine saldırırsa ve onun kardeşi “bana yardıma gel” diye haber gönderirse, Hatti memleketi kralı, Büyük Kral Hattuşili piyadelerini, süvarilerini gönderecek ve benim düşmanımı öldürecek.” (arkeofili)




***

Kadeş Savaşı'na bir de aşağıdaki açıdan bakalım;


- Mısır, öncülü olmadan birden beliren yazıyı Sumerlilerden almıştır. Mısır'ın ilk sakinleri Türkler'dir.

- MÖ 1670 li yıllarda Kassitlerin de aralarında bulunduğu, karışık topluluklardan meydana gelen Hiksoslar (İkesus olarak da geçer, İke-Susa'dan gelenler; Mısırlılar 'Çoban Krallar' der) Mısır'ı işgal eder. Başkentleri Avaris'tir. Atı, arabayı, yayla birlikte birçok askeri malzemeyi Hiksoslar öğretmiştir. Atlı kurganlar Hiksoslar dönemindendir.

- Hititler savaşa giderken barış döneminde oldukları Kaşkalardan savaşçı almıştır. Hititlerle MÖ 17.yy'dan beri sürekli savaşmıştır. Hitit kralı Arnuwanda-kraliçe Aşmunikal metninde geçen Nerikka (Nerik), Hurşamadan, Gaştama (Kastamonu), Kammama, Tumamana, İşhara, Dankuşna, Tapaşawa, Taggasta, Şerissa, Tastaressa, Tarugga ülkelerinin Kaşkalar tarafından ele geçirildiğinden bahseder. Kaşkalar Muşki ve Urartu ile de ittifak kurup Asurlulara karşı da savaşmıştır. Kaşkalar Turovalıların da müttefiklerindendir. Karadeniz bölgesinde yerleşik olan Kaşkalar/Gaşgalar demir/çelik eşya üretimi ile ünlüdür. Kaşkalar ile Muşkiler Saka/İskit boylarındandır, bu yüzden Türk tarihi açsından çok önemlidir!

- Firavun unvan değil özel addır. Mısırlılar tarafından Mısırlıları tarif etmek için asla kullanılmamıştı. Firavun (Pharaoh) Hiksoslardan Beduin Jabarin hanedanına mensup, 15.yy da Mısır'ı yöneten kralın adıdır. Yahudiler Firavun'dan kaçtıktan sonra tüm kralları Firavun unvanıyla andı. (Mustafa Waziri, director-general of Luxor's Antiquities).

Ashraf Ezzat ise "Mısır ne Firavun ne de İsraillieri bilirdi (Egypt knew no Pharaohs nor Israelites)" der. Yapılan kazılarda da köle değil işçi kentleri bulunmuştur. "Piramitlerde çalışan onca işçiyi niye beslesin ki ödeme yapabiliyorken" der Adel Okasha, " Piramit işçileri Mısırlıydı ve köle değildi" der Mısır'ın baş arkeoloğu Zahi Hawass ((Egypt's Archaeology Chief)).

Ayrıca "Piramitler inşa edilirken Mısır'da Yahudi yoktur," der Kudüs İbrani Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü'nden Prof. Amihai Mazar.






- Mısır'da rahiplerden sonra savaşçılar (ordu) sınıfı gelir. Savaş zamanı ne Sami ne de Hami kökenli Mısırlılar savaşçı olarak katılmaz, askerlikten kaçardı. Firavunlar bu yüzden ordusunu Anadolulu savaşçılardan oluştururdu.





SARİSSA (Şerissa) - Kuşaklı/Sivas

Kadeş antlaşmasının imzalandığı yer olduğu iddia edilir:

"Sarissa´da yapılan arkeolojik kazılarda büyük bir tapınak, birçok tablet, tarihteki ilk yazılı anlaşma, çömlekten yapılmış ikiz boğa (Rhyton) heykeli ve çok sayıda eser çıkartıldı. Kazılarda bulunan MÖ 1285 yılında tabletlere işlenmiş tarihteki ilk yazılı anlaşmanın Mısırlılarla Hititler arasında yapılan Kadeş Barış Anlaşması´nın metni olduğu tespit edildi. Metinde, ‘Sarissa´nın Fırtına Tanrısı´nın şahitlik etmiştir‘ ifadelerinin yer aldığı ortaya çıkartıldı. Ayrıca kentte kralların konakladığı, dini bayramların yapıldığı düşünülüyor. Kazı ekibinin ‘C Binası´ dediği 76 metre uzunluğundaki tapınak binası MÖ 1525 tarihlendiriliyor ve ‘Hitit kentlerinde bulunanların en büyüğü´ olarak tanımlanıyor.  Kazılarda bulunan tabletler arasında 18 fal, 3 bayram metni, 12 dinsel kült dokümanı bulundu ve birçoğu Sivas Arkeoloji Müzesi´nde sergilenmekte." (Basın; İHA, 31.07.2018)


Aslında birçok anlaşmada Sarissa'nın Fırtına Tanrısı üzerine yemin edildiği yazmaktadır. Kadeş antlaşmasının Sarissa'da bulunmuş olması, onun orada imzalanmış olduğunu kanıtlamaz. Hitit kralı ile eşit seviyede olan Mısır Firavunu antlaşmayı imzalamak için Anadolu topraklarına gelmez, bu diplomasiye aykırıdır.


Sarissa adı; -ss-li yer adları Anadolulu olsa da Hititçe değildir, yani Hint-Avrupa dilinden değildir! Ayrıca 'Pelasgca' dedikleri Larissa yer adına da çok benzemektedir. Bu sebeple de Sarissa yer adının Hattilerden kalmış olması gerekir


Kızıl (Güney), Gök (Mavi-Doğu), Kara (Kuzey), Ağ (Ak-Batı) ve Sarı (Merkez)... 

Türklerde renk ile bildirilen yer adları mevcuttur; Sarıkamış, Sarıca, Sarıcalı, Hazarların Saraşen (Sarışın) kenti, Sarı Göl, Sarısu, Sarıdolama Tepesi, Sarıbaba Dağı gibi...

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu "Azərbaycanda coğrafi durumla bağlı güneyli boya qızıl, qızılanlı, orta və batılı boya sarı, sarıcalı, ağca, ağ xəzər, quzeyli boya qaralı, qara xəzər deyildiyi kimi, ağ qıpçaq-qara qıpçaq, ağ tatar-qara tatar, ağ hun-qara hun, ağ noqay-qara noqay, ağ mañğıt-qara mañğıt bölgüləri rəng-cəhət gələnəyinin türk toplumu içində davam etdiyini göstərir" demektedir. Hatta boy adları olarak da karşımıza çıkar: "Altay boyları daxilində belə bölgü önə çıxmışdır: qara almat-sarı almat, qara todoş-sarı todoş, qara d´ağıraq-sarı d´ağıraq, qara irkit-sarı irkit, qara sayoñ-sarı-sayoñ, qara toğus-sarı toğus" (Dokuz Bitik, cilt 2)

Semra Bayraktar







27 Ekim 2017 Cuma

Türk Mezar Kültü ; Kurgan




Pazırık kazılarında görüldüğü üzere; İskitlerde hem yakma hem de gömme gelenekleri birlikte görülür. İskitlerde bu geleneklerin varlığını Herodot belirtmektedir. Bu iki geleneğin Göktürklerde de varlığını Çinliler, (628 yılı dolayları olayları için) dile getirirken “bir zamanlar ölülerini yakma alışkanlığında olan Türkler, onları şimdi toprağa gömüyor ve onlara mezar dikiyorlar” demektedirler.

Çin yazılı kaynaklarında Göktürklerin ölüm gelenekleri ile ilgili birçok detay bulunmaktadır: 

“İçlerinden biri ölünce, cesedi çadıra konuluyordu. Ölen kimsenin çocukları, kadın erkek bütün akrabalarının her biri birer koyun ve at kesip, kurban olarak çadırın önüne koyuyorlardı. Sonra, atlarına binerek, çadırın çevresinde yedi kez dönüyorlar, çadırın önüne geldiklerinde ise bıçakla yüzlerini yaralıyorlardı. Sonra herhangi bir gün belirliyorlar ve o gün ölen kişinin atını, elbiselerini, kullandığı eşyayı, cesediyle birlikte yakıyorlardı. Sonra, bunları uygun bir zamanda toprağa gömmek üzere, küllerini topluyorlardı. Eğer biri, ilkbahar ya da yaz ayında ölmüşse, çimenlerle ağaçlardaki yapraklar sararıncaya kadar bekleniyordu, şayet sonbahar ya da kış aylarında öldüyse, bitkilerin tohumlanması ve açma mevsiminin gelmesi gerekiyordu. Sonra bir çukur kazılıyor, içine küller gömülüyordu. Defin günü akrabalar yine ellerinde kurbanlarıyla geliyorlardı, mezarın etrafında dönerek yüzlerine bıçakla çizik atıp yaralıyorlardı. Defin töreni de tıpkı ölüm günü yapılan törene benziyordu. Gömme işi bitince, üst üste dizdikleri taşlardan bir “hatıra direği” yapıyorlardı, taşların miktarı, ölen kişinin öldürdüğü insanların sayısı kadar oluyordu. Sonra kurban kestikleri bütün koyun ve ataların kafalarını taşlardan yapılmış direğin tepesine asıyorlardı.”.

I. Göktürk Devleti’nin Çinliler tarafından işgal edilip yok edildiği ve Türklerin esir edilerek Sarı Nehrin güneyine yerleştirildikleri sırada Türk Kağanı Hieli(İl Kağan)’nin ölüm törenini anlatan bir belgede ölüm tarihi, mezarın yeri ve şekli hakkında biraz daha fazla ayrıntı bulunmaktadır:

“8. yılda (634) Hie-li öldü. İmparator onu ölümünden sonra Kue-i (doğru yola geri dönmüş olan) prensi ilan etti ve ona ölümünden sonra Huang adını verdi. Onun kullarına onu gömmelerini emretti. Adetleri uyarınca cesedi yaktılar ve Pa Nehri’nin doğusunda bir höyük yaptılar” (29).

Bu olaydan kısa bir süre sonra esaret günlerinde, Çinlilerin kağan olarak Türklerin başına atadığı Hie-li Kağan soyundan A-şina Sse-mo (Ssu-mo), imparatordan rica ederek, Çin sarayındaki şiddetli muhaliflere rağmen, Sarı Nehrin kuzeyindeki eski yurtlarına yerleştirmeyi başarmıştı.

Bu olaydan söz eden Çin belgesinin devamında Türklerin yerleştirildiği coğrafya hakkında daha detaylı açıklamalar: Bölgenin kuzeyinde çöl ve Sie-yen-t’o halkı var. Anlatılan bölge şimdiki Gobi Çölü olarak bilinen Ordos bölgesi olup, Çin yönetimindeki İç Moğolistan olarak bilinen coğrafyadır. Son yıllarda gündeme gelen “Türk Piramitleri” adı ile söz edilen anıtların bulunduğu bölgedir. Çin kaynaklarında imparatorun Sse-mo ile diyalogunda şu şekilde dolaylı bilgiler bulunmaktadır:

İmparator,“...Ebeveynlerin mezarları (Sarı) Nehrin kuzeyinde bulunuyor. Şimdi sen eski çadır sarayına (otağ) dönüyorsun, bu nedenle seni yola çıkarken teselli etmek için bir ziyafet veriyorum.”

Daha sonra nehrin kenarına bir sunak kurulur ve Sse-mo’ya mazbatası ile birlikte davul ve sancak verilir. Sse-mo, 100 binden fazla adamı, 40 bin askeri ve 90 bin atıyla Sarı Nehri geçerek Ting-sianç’eng kentini kurmuştur. Ancak imparatora eşlik ettiği bir seferde bir kaza oku ile yaralanır, başkente dönünce de ölür. Ölümünden sonra imparator ona bir takım ordu bakanlığı başkanı ve askeri vali gibi unvanlar vererek, bir mezar yaptırır. Bu mezarın yapılış şeklinin anlatımında; bölgedeki mezarların mimarisi hakkında da ip uçları bulunmaktadır: “..mezar, Po-Tao-şan Dağı’nın bir kopyası olarak inşa edildi ve Hua-çov’da bir mezar taşı dikilerek üzerine gösterdiği hizmetler yazıldı” denilmektedir.



Prof. Dr. Hasan BAHAR
Avrasya’da Ölüm ve Türklerde Mezar Kültürü
SÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
(29) Mau-Tsai 2006:276: Bu belgenin devamında, Hie-li’yi çok seven bir yakının intihar etmesi üzerine, Çin İmparatorunun duygulanması ve emri ile onun da Hieli’nin mezarının yanına gömülmesi; aralarındaki dostluğun bir taş kitabeye yazılması emrinden söz edilmektedir. 






"Göktürkler döneminde Kıpçak boylarının bir kolu olan Aşinalar’a ait olduğu düşünülen mezarda, gömülen hakanın cesedinin de yakılmış olduğu anlaşıldı. Ahşap bir tabuttaki 80×30 santimetrelik bir kutuda, 
hükümdarın yakılan cesedinin külleri bulundu." 
Ötüken Ormanında Göktürk Kağan Mezarı/Kurganı



"Tarihçilikte Kurgan diye bilinen kültürün ön-şekli olarak kabul edilen ve bugüne kadar kökenleri pek çok tartışmaya maruz kalmış Seredniy stoh ve Yamnaya kültürlerinin yaratıcıları hususunda hakim olan bilimsel yargının onların bir Hint-Avrupa menşeine sahiptir görüşünü benimsemesine karşın gerçekte bu halkın etnik aidiyetleri çözülmüş olmaktan uzaktır. Bu çetrefilli meseleyi başka bir açıdan değerlendiren Stetsyuk kendi araştırmaları neticesinde sözkonusu kültürlerin asıl sahiplerinin Türk dilli halk olduğu sonucuna varmıştır. Bu makalede yazar bahsolunan kültürlerin en göze çarpan özelliklerine çok fazla ayrıntıya girmeden, yüzeysel bir şekilde değinmekte ve yazar, kesin bir şekilde Türkler’e atfettiği her iki kültürün ışığında Türk türeneğini Kuzey Karadeniz bozkırlarına yerleştirmektedir."
Valentyn Stetsyuk /Ukrayna



"Kurgan yığıntısının altında hayvan eşliğinde kremasyon gömüsü yapılmıştır"
Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu



Kurgan Culture is Turkish







"Beşiktaş’taki metro kazısında tarihi değiştirecek bir keşif yapıldı. Eski Türk ve Altay kültürüne ait 
3 bin 500 yıllık kurgan tipi 35 mezar bulundu." 
25.10.2017, basın



"Mezarların olduğu bölgeyi öğrencileriyle birlikte gezdiğini dile getiren Prof. Dr. Şevket Dönmez, "Eylül ayında bölgeye gittiğimde bu mezarların kurgan tipi mezarlar olduğunu anladım. Kurgan türü mezarlarda gömünün üzerine toprak ya da taş yığılarak bir tepecik oluşturulması. Bu tür mezarların İskit ve Türk halklarında kullanılmış olduğunu Ekim ayında bir tarih dergisinde dile getirmiştim. Dün ise bir gazete yazarı bu mezarların Türkiye'deki ilk Türk mezarları olduğunu yazdı. Ancak bu doğru değil. Hiçbir Türk kurganında yakma geleneği yoktur. Yakma geleneği genelde Traklara ait. 
Ben bunların daha çok Traklarla ilgili olabileceğini düşünüyorum. Bu aşamada bunların bir Türk mezarlığı olduğunu söylemek çok doğru değil. Bundan 3000 yıl öncesinden bahsediyoruz. 
O zamanlarda Türk adı bile yoktu." dedi."

"Yeditepe Üniversitesi, Tarih Bölümü Başkanı Prof Dr. Ahmet Taşağıl, Beşiktaş'ta gün yüzüne çıkarılan 
tarihi kalıntılarla ilgili konuşmak üzere Habertürk TV canlı yayınına katıldı.
Taşağıl, açıklamasında "Bu mezarlar Türklere ait olabilir" dedi. Moğolistan'daki MÖ 1100 yıllarına tarihlenen Tunç ve Bronz Dönemi'ndeki kurgan mezarlarıyla tip olarak aynı olduğunu belirten Taşağıl, oradaki cenin şeklindeki iskeletlerin 
aynısının Moğolistan'da bulunduğu bilgisini verdi.
Ölü yakma geleneğinin Türk gelenekleri arasında yer aldığını söyleyen Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, mezar tiplerine göre inceleme yaptığını ve bu sonuca vardığını belirtti. Taşağıl, kesin bir sonuca varmak için karbon 14 ve 
DNA testinin yapılması gerektiğini açıkladı. " basın/videolu



"Common personal, tribal and geographical names in these languages are evident enough to demonstrate 
the common roots of the Mediterranean and Turkic civilizations. 
The list below covers Thracian-Turkic onomastic parallels:"
"Thracian toponyms which correspond to mixed types of onomastic units in Turkic languages:"
by Prof.Dr.Cingiz Garaşarlı - from page 28 link 



Cengiz Özakıncı‏ "Leon Cahun 1873'te Fransa'nın Franklardan önceki halkı Türklerdi deyip kanıtlamış, Renan tarafından tehdit edilince görüşünü değiştirmiştir." demesi, Dönmez'in fikrini değiştirmesini de açıklar herhalde....
Çünkü bir kaç hafta önce farklı bir düşünceye sahipti!...










Öncelikle Kurgan kültürü Türk kültürü içinde yer alır. O dönem belki Türk olarak geçmiyor adımız ama Turukku, Turcae, ya da "Turki kralı İlşu Naili" deki gibi Turki diye geçiyor. Ayrıca Türklerin boy adlarıyla da anıldığı aşikardır, Kıpçak, Avar, Peçenek, Hun, Karluk, Avşar, İskit, vs. gibi, Türk soyadımızdır. Ne ki, SS ve Yamna kültürü de Türk içinde görülür ki Kafkaslardan, Ukrayna topraklarına kadar görülen kurganların hepsi de Türk kültürü içerisinde yer alır. Ölü gömme geleneği öyle kolay kolay başka kültürlerin kabullenip kopyalayıp kullanabileceği bir şey değildir. Gömülenler ya Türk kültürü içinde yaşamıştır, ya da bizzatı Türk soyadlı bir topluluktur. Ayrıca, her ne kadar Trakları Hint-Avrupa dil grubundan saysalar da, Trakların arasında Türkçe adlar görülür. Kimmer İskitlerle de iç içe yaşamış bir topluluktur. Türklerde hem yakmış hem de gömmüştür, yani Dönmez'in dediği gibi tek yönlü değildir ölü gömme geleneği. Batı, Türk kültürünü, sanatını, geleneğini ve de tarihini saklamaktadır, Anadolu onlara göre kendilerine aittir ve Türkler işgalci konumundadır bu sebeple de, onların düşüncelerine göre, geldikleri Orta Asya topraklarına geri dönmelidir. Göbeklitepe den çalınan o heykel nerededir? Çalınan heykelin Hakasya'da ki Okunev heykelleriyle aynılığı mı ürkütmüştür? ki Okunev Türk-Moğol kültürü içerisinde de görülür, lakin o heykellerin üzerinde Göktürk alfabesiyle yazılmış yazıtlar mevcuttur. Bir başka kültüre ait bir anıtın üzerine kendi yazısını vurmaz Türk, atalarına ait olduğunu biliyordu o topluluk, üzerinde yazı bıraktı. Türk dediğimiz zaman sadece Türkiye Türklerini kastettiğimizi sanıyorlar, halbuki biz tüm Türkleri kastediyoruz. Hint-Avrupa çalışmaları nasıl ırkçılık olarak algılanmıyorsa, Türkoloji çalışmaları da ırkçılık olarak algılanmamalıdır! Türkçe'nin Akadça üzerindeki etkisiyle Farsça ve Arapça'ya da etkisi vardır, bundan dolayı da Türkleri Göktürklerle başlatmak tarihin en büyük saçmalığıdır... Bugün bile, Hun, İskit, Avar, Peçenek, Kıpçak, Memluk, vs. diye yazdığımız zaman, bizden başka Türk olduğunu bilmeyen milyonlarca insan var !..

Kısaca, Kurgan Kültürü'nün Hint-Avrupalılar ile hiçbir ilgisi yoktur! DNA araştırmalarına gelince; Sagalassos için yan çizmişlerdi ya, Türk çıkınca, "işçiler çıplak elle kemikleri tuttu" diyerek sonuçların üstünü örtmüşlerdi... Kazak kızımızın da DNA sı Amazon'da çıkınca kestirip atmışlardı ki Türk diyememişlerdi! Yani, Beşiktaş kurganlarından çıkardıkları kemikler üzerinde yapılacak olan DNA testine, önümüzdeki örnekler ışığında ne kadar güvenebiliriz?...Ya Göbeklitepe'den çıkan kemikler? Ne yapacaklar bakalım, bekleyip görelim... İlaveten, akademisyenlerimiz niye sadece "batılıların" yazdıklarını kaynak olarak baz alıyor da, "doğuluların" (yani Azerbaycan'dan, Kazakistan'dan) kaynaklarına bakmıyor?... Sevgiler, SB.


Gerçekleri kim inkar ediyor ve üstünü örtüyorsa, 
bilin ki Türk ve Türkiye aleyhine çalışıyor...!





7 Temmuz 2014 Pazartesi

MISIR'IN İLK SAKİNLERİ TÜRKLERDİR.



18.Hanedan dönemi - MÖ.1400-1300 / Mısır. (Walters Museum)




...Bundan başka Mısır kral/allahlarına verilen eski isimler DEMİRCİ manasına olarak tercüme edilmiştir. Bunlar hem muharip hem maden sanatlarını yapan insanlardı....

Bugün muhakkaktır ki, ilk Mısır ahalisi milattan 5000 sene eveline doğru Asya'dan gelmiş olan beyaz ırktır; bu ırk Nil vadisinde yerleşti. Kabileler halinde kümeler teşkil etti. Herbir kümenin reisi, dini ve kanunları vardı.

Bu malumattan ve Türk tarihine methalde Türklerin umumi muhaceretlerine dair verilen tafsilatın ihtiva ettiği delillerden Mısır deltasına yerleşerek ilk Mısır medeniyerini kuranların Türkler olduğu anlaşılır.....

...Nil vadisinin delta kısmını ilk işgal edenler , Orta Asya'dan muhtelif yollarla ve birbiri ardısıra gelmiş olan Türk kabileleridir.....




*

Mısır; silindir mühür, tuğlalarla inşaat tekniğini, birçok sanatsal ögeyi ve özellikle de Birinci Hanedanın başlarında (y.MÖ.3000) birdenbire, hiçbir öncülü olmaksızın beliriveren yazıyı SUMER'den aldı.

Firavun tanrı olarak kabul edildiğinde veya giderek tanrıya dönüştüğünde....
Mezopotamya'da kralın yalnızca tanrının temsilcisi olduğunu.....bilelim.

Priamit Metinleri : MÖ.2500-2300
Lahit Metinleri : MÖ.2300-2000
Ölüler Kitabı : MÖ.1500 den sonra

Orta Krallık, aşağı yukarı hepsi 12.Hanedandan gelme bir dizi mükemmel hükümdar tarafından yönetildi. Onların egemenliğinde Mısır bir ekonomik büyüme ve uluslararası büyük saygınlık dönemi yaşadı. Firavunların taç giyme törenleri sırasında seçtikleri isimler, onların insanlara ve tanrılara karşı adaletle davranma isteğini yansıtmaktadır. 

Hermopolis'te tapılan sekiz tanrıdan biri olan Amon 12. Hanedan döneminde Amon-Re adıyla en üstün tanrı konumuna yükseldi. (Hanedanın kurucusunun adı Amennemhet "Amon en başta" idi). "Gizli" tanrı tam anlamıyla "görünür" tanrı olan güneşle özdeşleştirildi. Amon "güneşleştirilme" sayesinde İmparatorluk'un evrensel tanrısı oldu.

Bu imparatorluk - aslında bu adı almaya layık tek dönem - çelişkili gözükse de 12.Hanedanın sona erişinden sonra patlak veren ikinci bir krizin gecikmiş ama kaçınılmaz sonucuydu. Hyksosların MÖ.1674'teki istilasına kadar çok sayıda hükümdar hızla birbirini izledi. 

Devleti Hyksos saldırısında daha iki kuşak önce parçalanmasının nedenleri bilinmiyor. Ama her ne olursa olsun Mısırlılar, at, savaş arabası, zırh ve gelişmiş yaylar kullanan bu korkutucu savaşçıların saldırısına zaten uzun süre dayanamazlardı. Hyksosların tarihi yeterince bilinmiyor, ama Mısır'a doğru ilerlemelerinin MÖ.17.yüzyılda Yakındoğu'yu sarsan göçlerin bir sonucu olduğuna kuşku yok. 

(Bilinen isimlerin çoğu Sami kökenlidir, ama Hurri kökenli isimlere de rastlanmıştır. O çağa ait hiçbir Mısır belgesinde Hyksoslardan söz edilmemektedir. Müstahkem şehirleri Tanis'in adı 19.Hanedan dönemine ait bir metinde ve aynı döneme doğru yazılmış bir halk masalında geçmektedir. Tahmin edilebileceği gibi, fatihler - Mısırlıların gözünde "barbarlar"- Kaos'un simgesi yılan Apophis'le özdeşleştirilmişti.)

Mircea Eliade

Dinsel İnançlar Tarihi,cilt 1






A granite statue of Amon in the form of a Ram 
Protecting King Taharqa, was made in the 25th dynasty of ancient Egypt, 690-664 BC. 
The British Museum

KOÇ HEYKELLER TÜRK KÜLTÜRÜNDE GÖRÜLÜR


*



EGYPT

....The original civilising race came apparently from Asia, before the age of the Pyramids.....

.....(the carved slates, supposed to be as old as the 1st dynasty, represent hunting scenes, and wars with negroes ; and the writer regards them as showing invaders from Asia Minor; for they are armed with the double axe of Karians and Kretans, found also on Hittite monuments, and at Behistun as well as in Etruria as used by Turanians....)

....The people of Lukopolis (wolf town) propitiated the wolf that tore their sheep; other shepherds adored the bull and the ram.....

....5th dynasty , at Memphis (or at Elephanta) say 3950 to 3700 BC. The Turin copy of the Ritual belonged to this age, with various proverbial treatises. The skulls are long, like those of modern Egyptian peasants, whereas those of the first four dynasties are round, suggesting a Turanian race.....

....14th dynasty at Xois (Sakha) :say 2400 to 2000 BC. The Turanian fondness for confederacies of tribes instead of kingdoms (seen also among Hittites and Etruskans).....

....The Hyksos called themselves Min , coming from a country east of Syria and near Assyria. They appear therefore to have been Minni, or Minyas from near Lake Van: and the Minyans of this region (Matiene or Mitanni) in the 15th century BC. spoke a Turanian language, being apparently of the same stock with the Kassites of Babylon and the Hittites, which agrees with the worship of Sutekh. (Between the 12th and 18th dynasties also, foreign pottery like that found in Palestine, Kappadokia and on the shores of the Eagean Sea, appears in Egypt and is marked with emblems of the "Asianic syllabary" which was used by Hittites, Karians, Kretans and Kuprians......

...Thus for three generations, Semitic and Turanian influence began to reassert itself in Egypt....

...The Kassites were then ruling in Babylon and the whole Turanian power, from Asia Minor and Syria to Mesopotamia.....

....Kadesh and Karkemish are named with the Masu (Mysians) , Pidasa (Pedasos) Leka (Lycians or Ligyes) Dardani (Dardanos) and others. (The Kassites were then ruling in Babylon, and the whole Turanian power, from Asia Minor and Syria to Mesopotamia- perhaps aided by Aryans (see Rameses III,below)- was leagued against Egypt-ED)....

....Rameses II was a great builder, and constructed the Ramesseum at Thebes, and the beautiful rock temples of Abu Simbel. He completed the Hall of Columns at KArnak; and from its bas reliefs we learn much as to his conquest of Kadesh and other cities. He died in old age, and his mummu presents a very stiking countenance more Asiatic than Egyptian, with a powerful aquiline nose.....

.....(Among the names of tribes allied to the Libyans we find Akausha (supposed to be Achaeans) Tursba or Tulsha (people of Tros, Thrace or Tlos) Shartana (Sardians) and others "of the lands of the sea"....



Forlong - Faits of Man II




_____________/____________



This acoors with the westward drift of races in the earliest times and historic race of the Egyptians to the Lower Nile, for from its origin Egypt was rather Asiatic than African....(page 94)

We have seen indications that the mixture and even fusion of races, so characteristic of the Chaldaean country had extended itself in the tideway of migration through Mesopotamia, Syria, Canaan and even into the Delta. We shall not be surprised to find if so be, even a Turanian element in Egypt when we treat of the "shepherd-kings"....(page 104)

This is a most important contrast and would lead to the conclusion that the pristine Turanian religion of Chaldaea, in respect at least of the worship of elemental spirits ,had not formed any portion of the complicated system which grew up in Egypt....(page 118)

The best picture we can produce must be tessellated with fragments from the most various sources. We have already brought many together and arranged them in a rough outline. We have seen the western migration of different races, Turanian, Hamitci, Semitic ; have traced the line of their smouldering camp-fires from the Persian Gulf to the eastern branches of the Nile, the names of their stations, the titles of their gods, the records of their conquests and, last of all, their very presence with living tradition on their lips from point, along their old time-honoured highway....(page 131)

The name Hyksos, by which they were known to the Egyptian priestly historian Manetho is generally believed to be compounded of Shasu, the usual word for the Arab hordes, and hyk king ; and may have been a mere nickname used after their expulsion. But the Egyptians call them in their records Menti (Syrians), Sati ,the roving Asiatics armed with bows, or by a word of hatred or contempt. Manetho, says they wre of ignoble race, "some say Arabians ;" and also uses the term Phoenicians for the earlier monarchs. Africanus calls them Phoenicians.

It is clear enough from what quarter they came. As we have seen, the few sculptures yet discovered show a type, most strongly-marked common to all the royal heads. Mr.Lenormant has suggested more than once that this may display a Turanian element ; "a race which is not even purely Semitic, and must be pretty strongly mixed with those Truanian elements which science reveals to-day as having borne so large a part in the population of Chaldaea and Babylonia".... (page 143)

The subject of marriage in Egypt has been treated by Prof.Ebers. The wife held a very honourable place in the oldest times, as the monuments clearly show. This agrees well with the Pharaoh's view of the matter, which indeed was quite as characteristic of the old Turanian people of Chaldaea and also guided the conduct of Abimelech king of Gerar....(page 154)

The word used in Genesis xii, for the officers of Pharaoh's court, is the correct Egyptian title (Sar), which is in fact common to the Turanian and Semitic Babylonia, Egyptian and Hebrew languages...(page 155)

Studies on the times of Abraham - Henry George Tomkins, 
Member of the Society of Biblical Archaeology











Akrep Kral MENES..Firavunların ilki..(M.Ö. 3100)
Manas, yani Akrep Gözlü Er
Manas Kırgızların Destanında anlatılan 
Kahraman Arketipi
Campbell'ın dediği gibi, 
"Mitolojilerin Ne Zaman Oluştuğunu Ancak Tanrı Bilir"

"Firavunların gözlerine çektikleri sürmeler, çekik göze öykünmelerinden dolayıdır."
aktaran Nuray Bilgili








Mavi gözler : 
Tanrı gökyüzünde yaşar, gökyüzü mavidir, mavi koruyucudur.

"Mavi Gözlü ve Sarışın Türkler"







 The Early Neolithic Offering Tumuli from Sacred Mountain 
in Nabta (Western Desert of Egypt)...
On this all area 224 tumuli were noted ...



SAQQARA - SAKKARA (SAKA?!)

The earliest burials of nobles can be traced back to the 
First Dynasty, at the north side of the Saqqara plateau. 
During this time, the royal burial ground was at Abydos. 
The first royal burials at Saqqara, comprising underground galleries, date to the Second Dynasty









Fig 1. First-Third Dynasty cemetery on the plateau edge of North Saqqara (after Lehner 1997).

The Mastaba of Sabu (Tomb 3111, c. 3100-3000 BC) was excavated by Walter B. Emery on January, 10th of 1936 at the plateau edge of North Saqqara, approximately 1.7 km north of Djoser's Step Pyramid (Fig. 1). Sabu was a high official or administrator of a town or province possibly called "Star of the family of Horus" during the reign of the First Dynasty Kings Udima (Den) and Enezib (Anedjib) (Emery 1949).

General Description of Tomb 3111

   The superstructure of Tomb 3111 was surrounded by a palace facade made of mud brick, which exhibited the deeply recessed, niched walls indicative of Sabu's high social status (Fig. 2). Early 1st Dynasty mastaba facades were originally plastered and the recessed panels painted yellow to imitate wood, and the broadest forward faces painted in a variety of square, cross, and lozenge patterns to imitate woven reed-mats. This may have represented the wood frame and woven reed-mats structures of Predynastic shrines that became characteristic of archaic Upper and Lower Egypt (Lehner 1997). In the south corner of the superstructure was located a platform of roughly dressed limestone blocks. Emery (1949) suggests that this is likely a temporary structure possibly used during the funerary ceremony of Sabu.    The interior of the mastaba consisted of a seven roomed substructure located in a pit cut to a depth of 2.55 m into the gravel substrate and limestone bedrock (Fig. 2). The rooms were separated by mud brick walls. The mud bricks were made of a dark black earth mixed with straw and averaged about 0.26 by 0.12 by 0.07 meters in size.




Fig 2. Tomb 3111 (after Emery 1949).


Room A was found intact and exhibited walls with traces of mud plaster and a roof made of wooden planks. The room was filled with 96 pottery vessels, some of which had domed and conical seals bearing the names of King Den and Sabu.

Room B was similar in design to room A. The room contained many articulated ox bones and the remains of what was originally large pieces of meat in proximity to 5 pottery bowls.

Room C exhibited walls with traces of mud plaster and a roof made of wooden planks supported by a socketed wooden beam positioned on the east and west facing walls. The room contained 71 pottery vessels, some of which had conical seals, but none bore names or impressions.

Room D was similar in design to room C. The room was found to be almost empty, containing only a few fragments of stone vessels and pottery.


Room E was the burial chamber. The brick walls were covered in mud plaster, which also exhibited traces of white stucco. The roof of wood planks was supported by three wooden beams socketed into the east and west facing walls. The burial chamber contained the remains of Sabu, which was the first time a noble of the First Dynasty was found in the position that it was originally placed at the time of burial. His body was positioned on its right side in a slightly flexed position with the head in a northerly direction (Fig. 3). The tomb was ransacked at some time it its history, but still exhibited some semblance to the original placement of objects. These objects consisted of copper and flint implements, 77 pottery vessels, ivory boxes, bones of 2 oxen, arrows, and stone vessels.



Fig 3. Burial chamber of Sabu (after Emery 1949).


Most of the 48 stone vessels in the burial chamber were found broken and represented 20 different types of stone vessel forms. The material used for these vessels consisted of travertine (39), metasiltstone (7), and volcanic tuff (2). One of the stone vessels was the elaborately designed metasiltstone ornamental tri-lobe bowl (Fig. 4) which was originally found crushed and scattered around the center of the tomb. The flint implements consisted of many small knives (85) and a few triangular scrappers (5).

Room F and G are similar in design to rooms A and B. Room F contained pottery fragments and a number of sealings bearing the name of King Anedjib. Room G contained scattered fragments of stone vessels and pottery.The Ornamental Tri-lobed "schist" Bowl


   The ornamental tri-lobed bowl has a maximum diameter of 61 cm and a maximum height of 10 cm (Emery 1949). Since originally found crushed it has been restored, and is now on display in the Cairo Museum (JE71295, Fig. 4).



Fig. 4. Ornamental bowl from the 1st Dynasty tomb of Sabu (Tomb 3111). (d. 61 cm, Cairo Museum, Photograph by Jon Bodsworth The Egypt Archive)

The vessel consists of a flat, round-bottomed bowl with 3 thinly carved, curved lobes orientated at 120 degrees around the periphery. Very flat and wide bowls are known from the 1st to 3rd Dynasties, but none have been found from the Predynastic Period (El-Khouli 1978). The lobes are separated from the rim by 3 biconvex-shaped perforations . The center of the vessel contains a thinly carved tube approximately 10 cm in diameter . When viewed edge on the vessel's flat bowl shape does not show perfect symmetry .

In the past, some Egyptologists have use the term "schist" to describe this artifact (Emery 1949, Aldred 1981); others have identified the object as a slate (Smith 1981). The term schist was not being used in a modern geologic context (i.e. a medium- to coarse-grained foliated metamorphic rock), but was being used to describe a metasedimentary rock called a metasiltstone. This rock is essentially the sedimentary rock siltstone that has been very weakly metamorphosed. It still retains its clastic sedimentary texture and has no visible schistosity. Metasiltstone is similar to slate, but is more coarse-grained and has no fissisity or slaty cleavage, making it a solid rock that does not easily fracture along discreet planes when struck. The weak metamorphism of siltstone indurates the rock and increases the cohesiveness of the mineral grains (i.e. rock hardness), making the rock less susceptible to fracture during carving. This allows for fine detail and intricate shapes to be carved into vessels, statues, palettes, and other such objects. Metasiltstone as a material for vessel manufacturing came into use during the middle Predynastic and was used extensively during the Early Dynastic Period (Aston 1994). Besides the tri-lobed bowl there are a number of intricately carved metasiltstone objects known from the Early Dynastic, such as a very ornate toilet tray (Fig. 8), flower-shaped vessels (e.g. 1st Dynasty, UC37063 (Note: identified as greywacke but more likely metasiltstone, metagreywacke was not used until the Old Kingdom and not for vessels (Nicholson & Shaw 2000))), vessels shaped as leaves (e.g. 1st-2nd Dynasty, UC35653), vessels shaped to imitate basket-work (e.g. 1st-2nd Dynasty, UC35654), vessels shaped as hieroglyphic symbols (e.g. 1st Dynasty, libation dish), and even used to imitate metal vessels (e.g. a stone vessel with simulated rivet-heads (Lauer 1976, pl. 109). Many of these sophisticated and creative designs are unique to the Early Dynastic Period, showing a high degree of experimentation in artistic expression during this time. 


Possible Usage for Tri-lobed Bowl
   Emery (1972) suggests that the artifact may have been carved in the imitation of a metal vessel's form, with a center hole that was originally designed to fit on a pedestal. Possible competition between metal and stone vessel artisans may have been one of the reasons for the development of artistic expression in ornamental stone vessel forms during the Early Dynastic Period (El-Khouli 1978). William Kay (Link) has suggested that the vessel was a ritualistic tri-flamed oil lamp, in which bundles of rushes, immersed in oil, acted as the wicks. These bundles of rushes were held in place by the lobes, and the vessel was suspended on a pedestal inserted through the center. Whether it was actually used for this purpose is uncertain. The fragile nature of such an intricately carved stone object greatly limits is practical usage and suggests a purely ornamental function, being of a religious or other such ritualistic purpose.


   Although it has been suggested the vessel was meant to be held on a pedestal, the center tube may also have been used as a stand for holding another vessel or object. Smith (1981) has suggested that the center tube was a container. Tubes of rock were used by the ancient Egyptians to hold round-bottomed vessels, and there are many examples of these throughout the dynastic Egypt, including from the Early Dynastic Period (El-Khouli 1978).



The tomb of Sabu and the tri-lobed "schist" bowl 






SB.
________________________