hatti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hatti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2024 Pazartesi

Hitit İmparatorluğunda Dil

 


Hitit İmparatorluğunda Dil

Konuşulup yazılan dillerin sayısı ve çeşitliliği söz konusu olduğunda, Boğazkale-Hattuşa Tevrat'taki ünlü Babil kulesinden de kötüdür, keza bu metropolde en azından 8 adet dil yazılmış ve konuşulmuştur. Bunlar arasında Hititçe, çivi yazısı Luvicesi, resim yazısı Luvicesi, Palaca, Hattice, Hurrice, Sümerce ve Akadca en başta gelmekteydi. Belki bir de eski Mısır resim yazısı ile Girit ve kısmen Kıta Yunanistan'ında kullanılan Linear A ve Linear B yazıları da kullanılmakta, daha doğrusu tanınmakta idi

Yazıya geçirilmeyen eski Anadolu dillerinin ise neler olduğunu tespit etmek, olanak dışıdır; bunlar arasında en azından Kaşkaca, Arzawaca, Iştanuwaca, Hayaşaca ve Hurrice-Luvice karışımı bir dil olan Kizzuwatnaca'yı saymak gerekir.

Yukarda saydığımız yazıya geçmiş dillerden bazılarının neler olduğunu açıklama ve bunlar arasında en başta Hititçeyi ele almak gerekir. Hititçe, Hind-Avrupa dil ailesine mensup bir dildir. Ancak, yazıyla birlikte en başta Sümerce, Akadca ve Hurriceden ve en belirgin şekliyle Hattice olmak üzere birlikte yaşadığı yerli Anadolu dillerinden alınan çok fazla yabancı kelime yüzünden dil tamamen yabancılaşmıştır ve Hint-Avrupa kökenli sözcük dağarcığının sayısı çok azalmıştır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Hititçenin durumu, tıpkı Arapça ve Farsça kelimeler ile karmaşık terkiplerden oluşan Osmanlıca gibidir. Bundan dolayı nasıl ki iyi Arapça ve Türkçe bilen bir insan sathi de olsa Osmanlıcayı anlayabilirse, iyi Sümerce, Akadca ve Hind-Avrupa dillerden Grekçe ve Latince bilen bir insan, bir Hitit metninin içeriğini az çok anlayabilir. Zaten Hititçeyi çözmekle üne kavuşan B. Hrozny'nin yaptığı da bundan ibaretti. Kendisinden önceki araştırmacılar bunu başarmışlardı; örneğin Knudtson isimli bir bilgin, daha Boğazkale tabletleri bulunmadan önce Mısır'daki el Amarna' da bulunan iki adet Hititçe mektubu ana hatlarıyla tercüme edebilmişti.

Belirtmek gerekir ki, Osmanlıca tüm yabancılaşmalara rağmen nasıl özünde Türkçe kalabilmişse, aynı şekilde Hitit dilinin yapısı, yani grameri Hind-Avrupai kalmıştır. Diğer kültür dilleriyle kıyaslandığında, yüksek bir edebi seviyeye ulaştığı söylenemez. Askeri faaliyetlerin, dini ayinlerin anlatılmasında, birçok süslemeden, edebi ifadeden yoksun basit edebiyat türlerinin yazılmasında kullanılmış olmakla birlikte, hiçbir zaman Sümerce, Akadca ve Hurrice gibi yüksek bir edebiyat dili olamamış, hele Akadca gibi bir diplomasi dili hiç olamamıştır.

Dille ilgili yazılı belgeler, yani çivi yazılı tabletler en başta başkent Hattuşa olmak üzere, az miktarda Anadolu'nun diğer kentlerinde, Kuzey Suriye ve Mısır' da bulunmuş olup, en başta Ankara, İstanbul ve son zamanlarda Çorum olmak üzere yurtdışına kaçırılmış olanlar bugün dünyanın sayılı müzelerinde korunmaktadır. Tabletlerin toplam sayısı 30.000'i geçmekteyse de birçoğu kırık döküktür veya aynı tabletin kırılmış, kopmuş parçalarıdır, bunlar bir gün birbiriyle yapıştırıldığında (join) bu sayı tabiatıyla azalacaktır.


Prof.Dr. Ahmet Ünal / Hititler Devrinde Anadolu I 



Hint-Avrupalı Kavimlerin Anayurdu Tartışması - Hiç Bitmeyen Bir Senfoni

Prof.Dr.Ahmet Ünal

Hint-Avrupalı kavimler anavatanlarını terk etmeden önce yüksek bir kültür seviyesine ULAŞMAMIŞ olduklarından, anavatanları denilen ve nerede olduğu bir türlü anlaşılmayan topraklar üzerinde, mimari, seramik, sanat eserleri, mezar buluntuları ve yazılı kaynaklar vb. gibi elle tutulur maddi kalıntılar bırakmamışlardır. İşte bundan dolayı anavatanlarının lokalizasyonu bir türlü yapılamamaktadır. Tarihte her az bilinen konu gibi bu nokta da en başta milliyetçilik ve ırkçılık açısından spekülasyon ve suistimallere neden olmuştur ve hâlâ da olmaktadır.

19.yüzyılın sonlarından itibaren Avrupalı bilim adamları arasında Hint-Avrupalı kavimlerin anavatanı neresiydi konusu tartılmaya açıldığından beri, her nedense hep Orta Avrupa üzerinde durulmuş, Batı ve Güney Avrupa bakış açısının dışında bırakılmıştır. Avrupa'da, ataları Hint-Avrupalıların anavatanlarına sahip olabilmek pahasına alabildiğine bir yarış başlamıştı. (...) Koyu bir Alman milliyetçisi olan Kossinna Gustav ... onun 1902 yılında yayımladığı ^Die Indogermanische Frage archaologisch beantwortet^ başlıklı makalesi, hiç kuşkusuz uzun bir araştırmanın ürünüdür, ama ortaya koyduğu sonuç, tamamen ideolojiktir ve bilim açısından hiçbir değeri yoktur. Çünkü Kossinna, o zamana kadar anavatan tartışmalarında hiç dikkate alınmayan Kuzey Almanya ve Hollanda ovalarının Hint-Avrupalıların anavatanı olduğunu savunacak kadar kuzeye ve ileriye gitmiştir. Tekrar vurgulayalım, burada arkeolojik verilerden çok onun şovenizmi ve kullandığı bilim dışı linguistik kriterlerden hareket ediliyordu. Hiçbir gerekçe göstermeden ^bundseramik^ adı verilen kaba seramik türünün bu ovalarda çiftçilikle uğraşan Neolitik Devir Hint-Avrupalıların ürünü olduğunu söylemiştir.

Anavatanı Anadolu olarak kabul eden veya Hititler Anadolu'ya çok erken tarihlerde getirmek isteyen görüş sahiplerine göre, şimdiye kadar yerli Anadolu halkı Hattilere atfedilen Alacahöyük kral mezarlarında bulunan sanat değeri yüksek, derin ve köklü bir öbür dünya görüşünü yansıtan altın, gümüş, demir, tunç eserler, işte bu "öncü" Hitit prenseslerinin eseridir. Hiç de sağlam temellere oturmayan bu ÜTOPİK tezin amacı, çok değerli ve eşsiz Alacahöyük kral mezarları eserleri ile KURGAN ve MAİKOP kültürlerinin benzer değerdeki buluntularını, Hint-Avrupalı kavimlere mal etmektir ve ne yazık ki, GİZLİ ve SİNSİ bir İDEOLOJİNİN ürünüdür!

Defalarca vurguladığımız gibi ileri sürülen tezler ve yapılan kıyaslamalar inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Örnek olarak kısa bir süre önce Irene Gambaşidze'nin bir konferansında, Güney Gürcistan'ın Meşeti Bölgesi'ndeki Borzomi Vadisi'nde bulunan ve MÖ 18-16. yüzyıllara tarihlendirilen sahte kubbeli mezar anıtlarını, Hitit kralı Şuppiluliuma'ya ait yine kubbeli olan ve su veya yeraltı kültüyle ilgili olduğu sanılan Boğazköy Güneykale'deki yapılarla mukayese etmesi gösterilebilir. Bu kıyaslama yapılırken aradaki 300-400 senelik zaman farkı göz ardı ediliyordu.

Önemle vurgulamak isterim ki, duyarlı ve konuyu bilen araştırmacılar, Kafkasya ve Doğu Anadolu'da en geç MÖ IV.binyıldan beri oralarda Hint-Avrupalıların değil, bugün olduğu gibi Kafkas kavimlerinin oturduklarını, bu kavimlerin arasında en azından Hurriler ve belki de Hattiler'in olduklarını kabul etmektedirler. Unutmamak lazımdır ki, linguistik kriterler ve maddi kültür verileri de bu tezi bütünüyle desteklemektedir.

Böyle Pan-Indogermanist ideolojik görüşlere bilerek veya bilmeyerek bazı Türk araştırmacıların da katıldıklarını üzülerek gözlemlediğimizi zaten söylemiştik; şimdi kısaca bunlara değinelim. Bu insanların arasında bulunan bir araştırmacı popüler bir "boyalı" dergide yayımlanan yazısında kazmakta olduğu Bafra Ovası'ndaki İkiztepe'nin arkeolojideki rolünü büyütebilmek ve orada bulunan Alacahöyük eserleri kadar olmasa bile yine de çok değerli Eski Tunç çağı madeni silah ve takıları, Hint-Avrupalılara peşkeş çekebilmek için "Hint-Avrupalıların İkiztepe'deki Ataları" başlığı altında şöyle yazmaktadır: ... 

Bu araştırmacı, hocası Renfrew'ya destek veren, Anadolu'nun yerli halkını Proto-Hint-Avrupalıların oluşturduğu, Hattilerin ise sonradan Anadolu'ya geldikleri görüşünü başka yerlerde de defalarca tekrar edip durmuştur. Ama biz bu görüşü asla ciddiye alamadığımızdan dolayı, burada kesinlikle daha fazla üzerinde durmak istemiyoruz; ama yeri geldiğinde başka bir yerde ayrıntılarıyla bu tezleri de tıpkı yıllarca bilim dünyasını boş yere uğraştıran Zalpa = İkiztepe tezini sildiğimiz gibi temizleyeceğiz.

Bir başka Türk mitoloji uzmanı araştırmacı da genel modaya uyarak Maikop kültürünü ve Alacahöyük kral mezarlarını Hint-Avrupalılara, daha doğrusu Hititlere mal etmek istemektedir. Bu yazara göre Alacahöyük standartları ve güneş kursları Maikop buluntularına benziyormuş. Maikop kültürü ise zaten Hint-Avrupa asıllı olduğundan, onlar da aynı kökendenmiş...!

Prof.Dr. Ahmet Ünal, "Hititler Devrinde Anadolu"


*

NOT:

Ahmet Ünal kitabında ismini vermese de biz kim olduğunu bilelim !

Çünkü her sakallı "dede" değildir. Bir unvana sahip olması "ona saygı gösterilmeli" anlamına da gelmez! İkiztepe Höyüğü'nü kazan kişi Önder Bilgi'dir... ve "Hattilerin göçmen, Hititlerin ise Yerli" olduğunu iddia etmiştir. Oysa Ahmet Ünal'ın da dediği gibi Anadolu'yu Hint-Avrupacıcılara "peşkeş" çekmektedir!...(Önder Bilgi, link) Ayrıca Aktüel-Arkeoloji dergisinin 64.sayısında da Önder Bilgi'nin "Hint-Avrupalıları Anadolu'nun yerlisi" olarak gösteren bir makalesi yayınlanmıştır!

İkiztepe ile Kırım Kimmerlerini kıyaslayalım
Tengri Tamgalı Kimmer Türk Taşbabası





Bazılarının bize Pan-Turancı, Pan-Türkçü diyerek aşağıladığını sananlar, asıl karşı tarafın, yani Pan-İranist ve Pan-Hint-Avrupacıcıların neler yaptığını, neler yaptırdığını görsün!.. Kavgamız işte bu kendilerine "biliminsanı" diyenlere, Hint-Avrupacı-Renfrewcu sahtekarlara karşıdır. Bunu Prof. Dr. Semih Güneri de söyler ve "Türk-Altay Kuramı" kitabını Hint-Avrupacıcılara karşıt yazmıştır. Ayrıca, Çatalhöyük kazı başkanlığı oldu bitti ile Sayın Çiler Çilingiroğlu'ndan alınarak A.Türkcan'a verilmiştir ki Türkcan'ın da "Hint-Avrupacı-Renfrewcu"  (YT-dk 1.17.38) olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız !..


SB

Anadolu Hint-Avrupalıların anavatanı değildir !

Hattiler Yerli , Hititler işgalcidir.

27 Nisan 2021 Salı

Kapadokya "Güzel Atlar Ülkesi" mi demek?




Kapadokya bölgesi de dahil tüm İç Anadolu MÖ 13.yy Mısır yıllıklarında "Hatti Ülkesi" anlamında "Khita" ya da "Khatti" olarak geçer. II.Ramses ile II.Muvatalli arasında yaklaşık MÖ 1274 yılında gerçekleşen Kadeş Savaşı'nı kaydettiren II.Ramses Hititlerin ülkesinden "Khita-ülkesinin kralı.." diyerek bahsettiği Hatti Ülkesi'dir. Anadolu'nun yerlisi olan Hattilerin ülkesini 1700'lerde işgal eden Hititler bile ülkelerinden bahsederken Hatti sözünü kullandığı gibi Hattilerin başkenti Hattuşa'dan türetilmiş kral adları almışlardı. Hitit sözünün bile Khita/Khetta sözünden 20.yy'da uydurulduğu bilinmekle birlikte, Hititler kendilerine asla Hitit dememiş, "Nesili, Nesi dili konuşanlar, Neşalılar" demişti.


Hititlerin MÖ 12.yy'dan sonra tarih sahnesinden silinmeleriyle Kapadokya bölgesinde, MÖ 9.yy Asur kaynaklarına göre, Tabal Krallığı bulunmakta. Anadolu'dan ayrılan bazı Taballar da önce Kafkas İberya'ya, oradan da İber Yarımadası'na giderek bugünkü Baskların (Euskara) atalarını oluştururlar. Hatta İber sözünü de İber Yarımadasına onlar götürmüştür. Taballar, Kaşka ve Muşkilerle de soydaş gösterillir. Kaşkaların Hattilerin Ay Tanrısı Kaşku'dan dolayı Hattilerin devamı oldukları düşünülür ki bu hiç de mantıksız değildir. Çünkü Hititlerin gelmesiyle Hattiler yok olmamış ve birçok Hattili kuzeye yerleşmiştir. Hitit döneminde ise bu topluluğa Kaşka denilmiştir.


Bugün Kafkas halklarının kökenini Hatti, Kaşka, Muşki olarak gösterenler bir bakıma haklıdır. Ancak Kafkas akademisyenlerin dile getirdiği gibi bunlar (Ata Hatti, Ata Kaşka, Ata Muşki) özünde Kafkas topluluklarından değildir. Sonradan Abhaz-Çerkes ve Laz topluluklarının atalarından biri olmuşlardır. Hattilerin dili Türkçe gibi eklemeli dil sınıfındansa Kaşkaların da aynı dili konuştuklarını varsaymak yanlış değildir. Kaşkalar ile Muşkiler aynı zamanda Sak-Türk boylarından kabul edilir ki adları Kaşka-y (Gaşgay) ve Meşe-Mişer olarak bugün dahi Türk dünyasında yaşatılmaktadır.


Hattilerin ülkesi MÖ 13.yy Mısır kaynaklarında Khita-Khata olarak anılırken MÖ 5.yy'da Katpatuka'ya dönüşmüş. Bu aradaki 800 yılda kültür ve gelenek gibi çok şey değişir, dil bile... Pers kralı Darius tarafından 3 dilde yazdırılan Behistun yazıtında Kapadokya'nın Persecesi "Katpatuka", Elamcası ise "Ka-at-ba-du-kaš" olarak geçmektedir. Ancak, Katpatuka sözünün anlamı "Güzel Atlar Ülkesi" değildir. Çünkü Persce "Güzel Atların Ülkesi"nin karşılığı Huwaspadahyu olarak verilir ki Huwaspa- ile Katpa- arasında sesdeşlik bile yoktur. Ahamenişler de tıpkı Hititler gibi işgal ettikleri toprakların önceki adlarını kullanmıştır.



Pers (Ahameniş, MÖ 550-330) öncesinde bölgede at-katır ticareti yapılmakta olduğundan Katpatukka sözünün anlamına da "Güzel Atlar Ülkesi" yakıştırması yapılmış. Oysa bölgenin adındaki Kat (Khatti/Khita) Hatti anlamındadır, yani bu adı ve "Güzel Atlar Ülkesi" anlamını veren Persler değildir, çünkü...


MÖ 7.yy'da bölgeye yerleşen Kimmerlerin at ve katır ticareti yaptıkları Eski Ahit'te anlatılır. Bölgenin Bey'i olan Togarma aslında Kimmer Türklerindendir. Çünkü Togarma, Gomer (Kimmer)'in oğlu olarak geçer. Yani Perslerden 250-200 yıl önce Kimmerlerin at ve katır yetiştirmelerinden kaynaklanan bir anlamlandırmadır "Güzel Atlar Ülkesi". Strabon (11.13.2) Perslere ödenen verginin bile at, katır ve koyun olduğunu belirtmekte ki Kapadokya halkı Roma İmparatorluğu döneminde de vergisini at ile ödemeye devam etmiştir.


Kapadokya'ya yerleşen Kimmerlerle birlikte bölge Kimmerlerin Ülkesi anlamında Gomer ya da Gamirk olarak da birçok kaynaklarda yer alır. Bu sebeple de Eski Ahit'te Kapadokya olarak değil, Togarma Ülkesi anlamında "Beyttogarma (Bit=Ülke + Togarma)" olarak geçer. Demir Çağ döneminin Tabal (Tubal) ve Kaşkaları (Chalybs) ile bölge "Demircilerin/Madencilerin Ülkesi" anlamında da kullanıldı. Çünkü Taballar ile Kaşkalar (Chalybs) demir-çelikten silahlarla madeni eşyalar üretip ticaretini yapmaktaydı. Hatta Komana (Gümenek-Tokat) kenti çelik silahlarıyla ünlüydü ki, kentin içinde bulunduğu Pontus bölgesi (ki Kaşkaların da yaşadığı bölge) bile bu sebeple "Cappadokia Pontus" olarak anıldı.



Okçu İskit-Türkü ve Teke - MÖ 330-322 / Kapadokya
Not "Phrygian Cap", but Scythian-Turk Cap, because early examples are among Central Asia's Saka(Scythians), and Goat represents the high dynasty


Özetle, Katpatukka'dan türetilen Kapadokya "Güzel Atlar Ülkesi" anlamında değildir. Bölgenin adı Hattiler'den gelir, ancak adını MÖ 7.yy'da at yetiştiren Kimmerlerle birlikte "Atların Ülkesi" olarak ün yapmıştır ki Katpatuka sözcüğünün atlarla hiçbir ilişkisi yoktur. Ayrıca kronolojiye göre Kimmerler Perslerden önce bölgede yerleşik yaşamaktadır.


Semra Bayraktar


Kaska (Gaska-Kaskian) - Togarma (Tegarama) - Cimmerian - Scythian > Turks



EK:

Tabal Krallığı'nın vergilerini at ve katır ile ödemesine dair yazıt




20 Şubat 2021 Cumartesi

Minos - Hatti İlişkisi

 


Görsel 1- Knossos - MÖ 1450-1400 / MİNOS - GİRİT

Görsel 2- Hüseyindede Vazosu - MÖ 16.yy / HATTİ - ÇORUM


"MÖ 16. yüzyıl sanatının gelişmiş bir örneğini temsil eden Hüseyindede Vazosu’nda, Orta Anadolu HATTİ GELENEĞİNİ SÜRDÜREN, içerisinde birçok mahalli festivali barındıran ilkbahar ya da tarım yılının başlangıcındaki önemli bayramlardan birinde gerçekleştirilen törenler anlatılmış olmalıdır." (aktüelarkeoloji)


* MİNOS = Ne Hint-Avrupalı, ne de Grek, Linear A hala çözülemedi! (Türkçe içinde aramadıkları için, hatta H-A sınıfına dahil ettikleri Luvicede ararlar ! Oysa Minoslular H-A değildir!) 

[non-indoeuropean Minoans]




* HATTİ = Ne Hint-Avrupalı, ne de Semitik (tabii ki ne de 'Grek') 

[non-indoeuropean Hattians. Even the sun disc, which they named "Hittite sun disc", is not Hittite, but Hattian. Because Alacahöyük kurgans belongs to the Hattians, and at the time 2500 BC there was no Hittite in Asia Minor,i.e. Türkiye.)




Bu spor/eğlence betinlemenin aynısı Mısır'da, Hiksosların (İke-Sus) başkenti Avaris'teki Tell-el-Dab Tapınağı'nda da var. Bazılarına göre Hiksos, bazılarına göre ise Thutmose 18.Hanedanlık döneminde 'Giritli' sanatçılar tarafından yapılmış.


Semra Bayraktar




14 Aralık 2020 Pazartesi

Luviler Abartılmaktadır...

 

MÖ 13.yy'a tarihlendirilen Mira mührü üzerindeki yazıtta "Tarkasnawa, king of Mira (Mira Kralı Tarkas-nawa)" yazar.
Bu sözcük Luvice ise, niye Hint-Avrupalılar "Tarkas - Tark(As) - Tarku/Tarqu - Tarkan" kelimelerini/adlarını kullanmıyor da, Türk dünyası kullanıyor?
Israrla sormak gerek.
Peki ya Troy VIIb2'de bulunan o Turova mührüne ne demeli?
Tek bir mühür ile Turovalılar "Luvi dilli" ilan edilebilinir mi? Turova'da ikamet eden İç Anadolulu bir çift olamaz mı?
Tüccar, elçi, danışman olamaz mı? Üstelik, yazıt tam manasıyla da çözülemedi!



Prof.Dr. Ahmet Ünal "Hititler" kitabından


" Arzawa'da.... Birkaç kaya kabartması, tek tük hiyeroglif yazıt, mühürler ve bazı seramik parçaları dışında bir Hitit veya araştırmalarda pek abartılan Luwi varlığının izleri de pek zayıftır."

"Eğer Hitit Kanunlarında karşımıza çıkan değişik yazılış biçimi gerçeği yansıtıyor ise, Eski Hitit Çağında Hititler Arzawa'ya Luwiya Ülkesi diyorlardı, keza kanunların Eski Hititçe nüshasında (A), Arzawa yerine Luwiya denmektedir. Söz konusu 19.maddede herhangi bir Luwilinin Hattuşa'dan bir erkek veya kadını çalarak Arzawa'ya götürmesi konu edilmektedir. Burada Kanunların bir başka nüshasının Arzawa yerine Luwi yazması, herhalde insan hırsızlığı yapan kişinin Luwili olması dolayısıyla bir "dil sürçmesi" olarak kabul edilebilir; böylece sayısız araştırmalarda haddinden fazla abartılan bu Arzawa-Luwi eşitlemesinin de basit bir katip hatası olduğu anlaşılır. Buna ilaveten en başta I.Hattuşili'nin metinleri olmak üzere niye bu ülkeye Luwiya denmemesi de çok önemlidir ve bir çelişki söz konusu olduğunun açık seçik kanıtıdır.

Tüm bunlara rağmen Pan-Luwist araştırmalarda, metinlerde yüzlerce kez karşılaştığımız bu katip hatasına dayalı olarak akıl almaz görüşler öne sürülür ve sanki etnik kökenleri hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımız tüm Arzawa Ülkeleri halkları Luwi asıllıymış ve bütünüyle tek bir dil Luwice konuşuyorlarmış gibi yanlış sonuçlar çıkarılır. Eğer Arzawa halkı gerçekten tümüyle Luwi, yani Hititler'le kardeş bir kavim idiyseler, ta Eski Hitit devrinden beri her iki kavim arasında da sürdürülen amansız mücadeleyi, savaşları, yağmaları, sürgünleri, tutsaklar, dökülen kanları nasıl açıklayacağız?

Gene bu yanıltıcı haberden hareketle Pan-Luwist nazariyeler geliştirilmiş, şahış ve yer isimleri de göz önünde bulundurularak Güneydoğu Malatya, hatta Fırat hattından başlamak üzere Kommagene, Kilikya, Kappadokya, Lykaonia, Psidya, Likya, Karia ve Lydia, Misiya ve Troad hududuna kadar olan geniş bir bölgelerde yaşayan insanların sadece Luwice konuştukları iddia edilmiştir. Bu ve buna benzer savlara göre MÖ 1200'lerde Hitit Devletinin yıkılmasında sonra tıpkı Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'de olduğu gibi eski Hitit-Luwi gelenekleri ve kültürü ölmemiş, yok olup gitmemiştir, yani bir "devamlılık" söz konusudur. Yani burada düpe düz MÖ 1200'lerde sönüp giden "büyük İndogermen Hitit meşalesi"nin yerine, gene başka bir İndogermen "Luwi meşalesi" ateşlenmektedir!

Bu devamlılığın kanıtlarından en önemlisi, Homeros'un İlias Destanında bir kökenleri Hititler devrine kadar geri giden birçok Anadolu unsurlarının bulunmasıdır. Bu yerli unsurların hepsinin de yerli Troia'lılarla ilgili olduğu, buna karşın Anadolulu olmayan Akalar'ın destanlarda başka türlü tasvir edildikleri ve bundan dolayı Homeros'un şimdiye kadar zannedildiği gibi sadece "bir tek dünyası" değil, aynı zamanda bir de "Anadolu dünyasını" tasvir ettiği ileri sürülmüştür.

Sözü edilen Anadolu halkı ise MÖ 800'lerde Batı Anadolu'da varlıklarını sürdüren ve eski Hitit geleneklerini devam ettiren Luwiler'den başkası değildir. Hatta Troia'da ele geçen o meşhur mühürü MÖ 1200'lerden sonraki devire tarihleme çabalarının arkasında bile Hititler sonrası Luwi varlığı için ipuçları bulma eğilimi saklıdır. ama daha da önemlisi, Eski Doğu'nun kültür verilerini ve nimetlerini Yunanistan'a, Hellas'a aktaranlar da Fenikeli Samiler değil, işte bu İndogermen Luwilerdir! Bu kültür verilerinin en önemlileri arasında alfabe yazısı vardır ve işte bu yazıyı Hellas'a taşıyanlar da Fenikeliler değil, İndogermen Luwilerdir. Yakında İyonia Mucizesini yaratanların da Luwiler olduklarını işitirsek, şaşmayalım !

Burada mantığın kabul etmesi imkansız olan bir hata yapılmıştır: Öğrenilmesi ve yazılması çok zor hiyeroglif yazısı kullanan Luwiler acaba kendilerinin öğrenip kullanmadıkları Fenike yazısını nasıl olup da Grekler'e aktarabilmişlerdir?

Burada kültür sömürücülüğü açısından Luwiler için çıkarılan arslan payına zemin hazırlamak üzere Homeros'u bile yerli Anadolu muhtevası içinde görmek isteyen aşırı Pan-Anatolist görüşü savunanlara şöyle bir taviz verilmiş ve onların susturulması sağlanmıştır: Eski Doğu kültür verilerinin Batı'ya taşındığı yer deniz yolu değil, Anadolu'dur; taşımacılığı yapanlar ise yerli Anadolular, yani İndogermen Luwiler'dir. Görüldüğü gibi burada tıpkı Troia kültürünün yerli Anadolu ilişkilerinde olduğu gibi, bir elin verdiğini, diğer elin alması söz konusudur. Açıkça belirtmek gerekirse, Sami-Fenike-İbrani tarih yazıcılığıyla Pan-İndogermenist ideoloji arasında bir koz paylaşılması söz konusudur. Bu aşırı Pan-Luwist görüşü bizim kabul etmemiz söz konusu olamaz.

Bir kaç yerde belirttiğimiz gibi Luwiler Hititler'le akraba bir kavimdir ve dilleri Hititçe'ye oldukça benzer, yani Hintavrupa kökenlidir. Dillerinin Troia bölgesi de dahil bu kadar geniş bir alana yayıldığı iddialarının ortaya atılmasının temelinde zaten bu dil akrabalığı vardır. Troialılar ve Wiluşalılar'ın da Luwice konuşmuş oldukları iddialarının temelinde de bu ideolojik görüş saklıdır. Prensip olarak MÖ 1. ve 2. yüzyıllarda doğuda Fırat hattından batıda Troad'lara kadar geniş bir bölgede Luwice konuşulmuş olduğunu iddia etmek büyük bir cesaret ister. Bir defa Anadolu'nun partikularist coğrafi yapısı içerisinde böyle lengüistik bir dil birliği Türkler devri hariç, hiçbir dönemde olmamıştır. Sonra, Anadolu'nun Grekler öncesi devri için henüz lengüistik bir haritası çıkarılmış değildir.

Gerçekte ise 'Luwi Ülkesi' veya 'Devleti' diye kendi içinde tutarlı bir coğrafi bölge veya politik oluşum YOKTUR."

"Hititlerin çivi yazısı yanında bir de Luwi hiyeroglif yazısı kullandıklarını görmüştür. Ancak, bu dille ve yazıyla yazılmış edebi eser YOKTUR. Hititler bu yazıyı mühürlerde, madeni eserlerde, çanak çömlek ve kaya anıtlarında kullanmışlar, bazı durumlarda isim ve şecere yanında tarihi olayları da kısaca yazmışlardır."


Prof.Dr. Ahmet Ünal, "Hititler"

****

Sorguluyorum...: 


1 - Hintavrupa dilli ilan edilen Luvicede neden Türkçe kökenli sözcüklerin kullanıldığı sorgulanmalıdır !

2 - Luvice ilan edilen sözcüklerin neden Hintavrupa dilli halklar arasında değil de Türk Dünyasında kullanıldığı sorgulanmalıdır ! (Örnek: Ana / Ene, Ata, Ataman / Adaman, Oba / Uba, Urtta / Jurtta / Yurt, Taşei / Taşı,  Tarhunt / Tarhun / Tarkun / Tarkan /Tarqu, Erman / Arman / Arma, gibi. Ya da "Frigce" dedikleri OVA sözcüğünün de Türkçe kökenli olması gibi...) [Luvice Sorunu]

3 - Pelasgların Grek öncesi Batı Anadolu, Adalar ve Kıta Yunanistan'ın yerli halkı olmakla birlikte, Pelasgcanın Hintavrupa dil sınıfında değil, Türkçe gibi eklemel dil sınıfında olduğu kanıtlanmışken, neden araştırmacıların "Pelasgca/Luvice" diyerek iki farklı sınıfta yer alan dilleri birleştirdikleri sorgulanmalıdır !

4 - Birçok Pelasgca sözcüğün Luvice ilan edilip edilmediği sorgulanmalıdır ! Hatta neden Pelasgların ısrarla "Luvi" ilan edilmek istendiği sorgulanmalıdır !

5 -  Neden ilk dönemdeki araştırmalarda "Hittite-Moschi (Muşki)" yazarken şimdi "Hitit-Luvice" yazdıkları sorgulanmalıdır !

6 - Her bölgenin kendine göre hiyeroglif yazıtı olduğuna göre, neden tüm hiyerogliflerin "Luvice" ilan edildiği sorgulanmalıdır !

7 - Hititler döneminde 8 farklı dilin kullanıldığı; yazıtlarda Hattice (özellikle hatırlanmalı ki Hitit öncesi, Anadolu'nun yerlileridir), Sumerce gibi Türkçe gibi eklemeli dil sınıfından ve Hurrice gibi Kafkas dil sınıfından sözcüklerin bulunması; üstüne yine Kaşka (Hatti ve Muşkilerle soydaş oldukları) ve Muşki (Saka Türkleriyle soydaş oldukları) gibi Hintavrupa topluluğu ve dillerinden OLMAYAN toplulukların varlığı ortada iken Anadolu'yu neden ısrarla Hintavrupalıların "anavatanı" yapma çabasında oldukları sorgulanmalıdır !

8 - Neden bu tip (sahte) araştırmaların daha fazla finansal destek aldığı, diğerlerinin ise desteklenmediği sorgulanmalıdır !

9 - Luvici Eberhard Zangger'i Turova eski kazı başkanı Prof. Manfred Korfmann'ın neden kovduğu, neden ona sahtekar dediği, Zangger'in bilim camiasında ciddiye alınmadığı, ancak "bazı çevrelerce" neden "parlatıldığı" da sorgulanmalıdır !

10 - Yurtdışını bırakın, Türkiye'de bile Luviler/Luvice üzerine araştırma yapan, kitap, makale yazıp konferans veren ve de "Luvileri süsleyip püsleyip parlatanları" kimlerin desteklediği de sorgulanmalıdır !


Semra Bayraktar (SB)

***

Luvi-Luvice üzerine yaptığım araştırmalarımdan çıkardığım sonuçlar:

Luvi diye bir halk / etnik yok.

Luvi diye bir devlet / uygarlık yok.

Luvice diye bir dilin olma olasılığı var mı? Olabilir de olmayabilir de! Hitit yazıtları Sumerce, Hattice, Akadca, Asurca, Nesice (Hitit dili) kökenli kelimeler barındırır. Yani Hititler bile 2 kelime buradan, 3 kelime oradan alıp yazıya geçirmiş. Bugün film endüstrisi için bile dil üretebiliyorlar! Ne ki,  Islık Dili gibi bir dil UNESCO Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alındı. [Hürriyet, 06.12.2017] 

Batı Anadolu'yu, özellikle de Turova'yı Luvice dil sınıfından göstermek için büyük çaba sarf ediyorlar. Tek bir mührün bulunmasıyla (- yazıtı Luvice olarak açıkladılar-)  Turovalılar 'Luvice konuşan halk' olarak ilan edilemez! Bölgenin bir ticari yol üzerinde olduğunu unutmayalım. Luvice dedikleri birçok kelime Pelasgcadır ve Pelasgca kesinlikle Hint-Avrupa dil sınıfına girmezken, Luvice Hint-Avrupa dil sınıfından gösterilir.

Luvileri İtalya'ya kadar götürdüler bile. Hint-Avrupa bakışlı araştırmacılar Etrüskleri Luvice dili sınıfından göstermektedir ki Etrüsklerin Hint-Avrupa dil sınıfından olmadığı defalarca ortaya konulmuştu. Daha da ileri giderek, yerlisinin Pelasglar olduğunu birçok antik kaynak belirtirken, Luviciler "anakara Yunanistan'da bile Luvice konuşuluyor"du demektedirler. Oysa hiçbir anitk kaynak Luvilerden bahsetmez!

Luvice dedikleri dilin Muşki, Kaşka, Saka, Kimmer, hatta ondan öncesi Pelasg ve Hatti olma olasılığı çok yüksektir. Çünkü H.Sayce "Hitit-Moşki" derken makalesinin başlığına, ne olduysa ( ki biliyoruz! )  ondan sonra gelenler makalelerini Hitit-Luvi başlığı altında yazmaya başlamıştır. Eğer Luvice dedikleri bir dil varsa, ki o da M.Ö. 1,400-800 arasında Orta ve Güney Anadolu bölgesinde konuşulmuştu. 

Bunlarla birlikte, Lulubi Türkleri'nin adındaki Lullu/Lulu sözü ile Luvi sözü arasında da ciddi bir ilişki olabilir. Lullu sözü etnik bir ad belirtmediği gibi, Luvi sözü de etnik bir ad değildir. 

Luvi sözünün etnik bir ad olmadığını da "Soros" bursuyla okumuş, Rockefeller'in kurmuş olduğu Chicago Üniversitesinde akademisyenlik yapmış ve Luvi dili araştırması yapan akademisyenin kendisi söylemektedir ; İlya Yakubovich: "Ne Luvi İmparatorluğu diye bir oluşumun gerçekte var olduğuna, ne de Luvice konuşanların tek bir devlet ile bağdaştırıldığına dair hiçbir ipucu yok. Luvi İmparatorluğu diye bir olgunun aslında var olmayışı ve Luvi etnik kökeninin tanımlanmasında ortaya çıkan tüm bu sorunlar hayal kırıklığı yaratmamalıdır" (!)  demektedir... 

Demek ki, hayal kırıklığı yaşamamak için, olmasını arzuladıkları "şeyi" "yaratmak" zorundalar !

Luvi ve Luvice üzerine yapılan araştırmacıları ile üniversitelerini, kitaplarını basan yayınevlerini, makalelerini yayınlayan "hakemli" dergilerini ve hatta onları destekleyen kardeş örgütleri 2 kere, hatta 4 kere kontrol etmeliyiz. Çünkü kurucuları ve sponsorları, ki bu çok önemlidir, basın ve kitaplardan öğrendiğimiz yeni dünya düzencileridir. Nasıl bir ağın içinde olduğumuzu anlamak için Mustafa Yıldırım'ın "Sivil Örümceğin Ağında" ve "Ortağın Çocukları" kitapları sanırım bir fikir verecektir. Güler Sabancı'ya Rockefeller ödülünün verilmesi gibi ya da "Tarih Vakfı"na Rockefeller desteği gibi. Veya Bilderberg üyesi olan Koç Hanedanına ait Koç Üniversitesi'nin bünyesindeki Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi'nin ( ANAMED) Luvice'yi araştırmalarına katması gibi.

1994'ten beri Luvi-Luvice araştırmaları yapan Luvi Araştırma Ensititüsü'nün kurucusu E.Zangger'ın doktora yaptığı Stanford Üniversitesi'nin Rockefeller Vakfı'yla yakından ilişkisi vardır! Propaganda  Üniversitelerinden olan Cambridge'de araştırmacı olarak çalışmıştır. Zangger'ın çalıştığı ya da başkan veya üye olduğu dernek veya sivil toplum örgütlerinin arkasına baktığımızda da Rockefeller'ı görürüz.

Kısaca demem o ki, okuduğumuz her şeyi sorgulayalım, araştıralım, çünkü "bilim dünyası" birkaç elitin kuklası durumundadır ki "bilim dünyası"nın "hakemli" dergileri de işine gelmeyen hiçbir makaleyi, doğruları gösterseniz bile zorluk çıkarır, hatta yayınlamaz.


SB.


EK:

* "Aratta'dan sonra M.Ö. 2,300' lerde ortaya çıkan Lulu boyları, ikinci Türk Eli. Enkidu lullu-awilu(Lulu-kişi), yani Lulu soylu verilir, ama etnik manada değil, yabanı anlamındadır. Lulu ve Gut dağılınca, küçük boylara ayrıldı."

Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu, Lulu Eli, Ön Asya'da Kurulan Türk Devletleri, Dokuz Bitik 3

* "Asur topraklarında yaşayan Kutlar (Gut)/Kut-Lulubi adıyla anılan boylar. Hurrice Lulu dağlı, Urartuca düşman demekti. Lulubiler, Elamlar, Gutiler, Kassiler ve Mannalara kök ve dil bakımından yakındı. Lulubi sözüne MÖ 3000'lerde rastlanıyor."

Prof.Dr. M.Taki Zehtabi, İran Türklerinin Eski Tarihi

* "Lulubi etnonimi Türk kökenlidir, Lu>insan, bi>çoğul eki = Lulubi > insanlar, ulus, halk"

Prof.Dr. Aləkbər Ələkbərov, Lulubi Etnoniminin Kökeni


İlk kez 27 Şubat 2020 de yayınlanmıştı:

***

EK:

Bergama'nın eski Belediye Başkanı (kitapları da var!) Sefa Taşkın'ın Luviler konferansını izleyin ve şimdiye dek öğrendiğimiz bilgilerle kıyaslayalım!

Video 1 ; Video 2 ; Video 3 ; Video 4 ; Video 5

Ayrıca Sefa Taşkın hakkında daha fazla bilgi isteyenler

Necip Hablemitoğlu'nun "Alman Vakıfları: Bergama Dosyası" adlı kitabını okumalı.


Taşkın'ın gösterdiği bölgelere, tarihlere bakınız ve Hatti-Kaşka kronolojisi ve Hitit-Kaşka mücadelesini hatırlayınız. Verdiği isim ve kelimelere, Luvilerin yayıldığı coğrafyaya dikkat ediniz. Peki ya 3.bölümde anlattığı tuz-ekmek hakkına ne demeli?**

MÖ 1700lerde siyasi hayatı başlayan Hititlerden önce yerlisi olan Hattilerin hepsi katledildi mi? Hayır.

Hititlerin ezeli düşmanı Kaşkalar ve Muşkilerin MÖ 11.yy'da Anadolu'da hem batıda hem de doğuda görülmesine ne demeli?...

Daha ne diyebilirim ki?...

"Luviciler" yeni "Turova Atları"dır...


SB


** Tuz-Ekmek Hakkını daha önce paylaşmıştım ( 8.12.2017 )... 

"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)

Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir. (Türkmen Deyimi)



Modern Lawrence’lar Arazide: Anadolu’dan Anavatan Yaratma Fikri ve Luviler
Arkeolog Sergen Çirkin, Mart 7, 2019 Asım Us takma adıyla Bilimdilindeki makalesi


Son yıllarda Avrupa merkezli bazı vakıflar, Anadolu’da yeni bir “Luvicilik” akımı başlattılar… Bu vakıfların finans ve idare merkezleri Avrupa’da yer almaktadır; ancak aktif çalışma sahaları Anadolu’dur…

Yabancı vakıfların ilgi odağı olan Luviler, Batı Anadolu’da Tunç Çağı boyunca yaşamış bir uygarlıktır. Peki bu yoğun ilginin ve aktarılan Avrupa kaynaklı finansal desteğin sebebi nedir?

Söz konusu vakıflar, Hint-Avrupa kültürünün temelleri Anadolu’da atılmıştır diyorlar. Yani “Avrupa” için bir kültürel “Anavatan” yaratma çabası güdülüyor, ancak bu çaba daha edebi söylemler ile perdeleniyor…

Bu doğrultuda Halikarnas Balıkçısı gibi 40’lı yılların ünlü yazarlarınca oluşturulan “Mavi Anadoluculuk” akımından dahi besleniyorlar… “Batı uygarlığının temeli kadim Anadolu toprağıdır.” gibi cümleler kurarak, esas düşünceyi daha edebi bir söylemle sunuyorlar…

Atatürk Tehdidi Görmüştü

Bu teoriler elbette yeni değil, bir asırdan beri var… Atatürk de zamanında söz edilen teoriler ile yaratılmak istenen tehlikeyi görmüş ve Anadolu’nun en eski uygarlığını arama işlerine girişmişti.

Atatürk,  Hint-Avrupacı teoriler karşısında “Hatti” kültürüne sarılmış ve Alacahöyük kazılarını yaptırmıştı. Çünkü Anadolu’nun merkezindeki en eski devleti Hattiler kurmuştu ve bu insanlar Asyalıydı. Bugün modern arkeoloji Hattilerin Asyalı bir dil kullandıklarını, uzantılarının Kafkasya sahasına kadar yayıldığını, dil ve kültür yönünden Hint-Avrupalılarla veya Samiler ile hiçbir bağlarının olmadığını ortaya koymuştur.

Üstelik en eski yazılı Hint-Avrupa dili olan Hititçeye ve Hititlere dahi ismini verenler, Anadolu’nun bu kadim halkı Hattilerdir. Pek çoğumuzun Hitit Güneş Kursu olarak bildiği kült sembolü de, aslında bir Hatti sembolüdür ve Atatürk’ün yaptırdığı kazılarda gün yüzüne çıkmıştır.

Aleviler ve Luviler: Işık Halkı Sahtekarlığı

Söz konusu Avrupalı vakıflar işin daha akademik yanları ile ilgileniyorlar. Ancak bu vakıflar ile resmi bağları olmasa da görüş olarak onları destekleyen bazı yerel gruplar mevcut. Bu grupların ilgi odağında ise Aleviler var.

Alevi inançlarının kökeni, Anadolu Luvi inançlarına dayandırılıyor. Hatta bu köken ilişkisi, bazı absürt etimolojik benzerlikler ile destekleniyor…

Luvi kelimesi “Işık” anlamına gelmektedir. Birçok Hint-Avrupa dilinde de ışık kelimesi bu kökten türemiştir: İngilizce light, Almanca licht, İspanyolca Luz, İtalyanca Lure ve Latince lux gibi…

Alevi isminin aslında “Alev” kelimesinden geldiği ve antik ışık halkı Luviler ile ilişkili olduğu belirtilerek, Alevilerin Luvilerin torunları olduğu düşüncesi yerleştiriliyor.

Halbuki bilindiği gibi Anadolu’da Alevi zümreler modern dönem öncesinde Kalenderi, Bektaşi, Kızılbaş, Tahtacı gibi farklı isimlerle anılıyorlardı. Alevi sözcüğü son birkaç yüzyılda yaygınlık kazanıp diğerlerinin yerini almıştır.

Peki, neden Aleviler ve Luviler arasında bir bağlantı kurulmak istenmektedir? Çünkü, “Anadolu” Avrupa’nın “Anavatanı” olarak görülüyor ve Aleviler de aslında bu kültürün, Anadolu’da yaşayan mirasçılarıdır deniliyor. Alevi toplumunun köklerinde kültürel bir yozlaşma sağlanarak, Anadolu’da yeni bir nüfus mühendisliği yaratılmak isteniyor… Çoğunlukla yarı göçer Türkmenlerden oluşan, Asyalı eski Şamanik inançlarını bir şekilde yaşamaya devam eden, İslam’ı dahi medrese usulünce tanımayan bu insanları, Luviler gibi marjinal bir tarihi uygarlığa dayandırmak tek kelimeyle “saçmalıktır.”

Bu vakıflar yukarıda söz ettiğimiz görüşler dâhilinde çok çeşitli kitaplar, broşürler ve kısa filimler hazırlıyorlar… Hatta bu görüşleri savunan araştırmacılar, Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinde konferanslar düzenliyorlar… Bu sayede arkeoloji ve Eski Çağ alanlarında öğrenim gören öğrenciler üzerinde, bir etki yaratmaya çalışıyorlar…

Sosyal Medya

En iyi çalıştıkları alan sosyal medya, üstü örtülü köken teorilerini, edebi kılıflar ile kitleler arasında yaygınlaştırıp bir algı yönetimi oluşturuyorlar… Atatürk’ün neden birer Dil ve Tarih Kurumu kurduğunu ve ömrünün sonuna dek bu işlerle uğraştığını anımsarsanız, tehdidin farkına belki varsabilirsiniz..!

Asım US


Türkçe kökenli olan Trqqas'ı "Luvice" yapanları
Yedikleri Tuz Çarpsın!

25 Temmuz 2020 Cumartesi

Kaşka ve Muşki


* Hitit Devleti ve komşuları - MÖ 16.yy
Kaşkalar Doğu Karadeniz bölgesinde

* Hititler ve komşuları - MÖ 13.yy
Kaşkalar Batı Karadeniz ve Orta Anadolu'ya kadar uzanmış
Bu arada Marmara'nın güneyinde Masalara dikkat

* Hitit sonrası Anadolu - MÖ 12.yy - 8/7.yy
Kaşkalar Orta Karadeniz'de iken Masaların bölgesinde Muska Phrygia, yani Muşkiler
Frig mi? O sadece Grek kaynaklarında ve ancak 8.yy sonrasında görülür ki Asur kaynaklarında Frig yoktur. Ayrıca Frig dedikleri birçok sanat eseri İskit-Türklerinin sanat eserleriyle birebir benzerlik gösterir.
Ayrıca Taballar, H.Zübeyr Koşay'a göre Baskların atası ve Türklerle akraba.

[Dr.Phil. Hâmit Zubeyr Koşay, "Dil Mukayeselerine Göre Basklarla Türklerin Temasları, Göç Yolları ve Zamanı Hakkında",
Belleten Cilt XXI, Sayı 84, Türk Tarih Kurumu, 1.Baskı Ekim 1957 (2.Baskı 1995)
Dr.Ph. Hâmit Zübeyr Koşay, "Bask Dili ile Türkçe Arasındaki Münasebetlere Dair Yeni Deliller",
Belleten Cilt XXIII Sayı 92, Türk Tarih Kurumu, Ekim 1959]

* Kaşkalarla Muşkiler çözümlenmeden ne (sözde) Frig'ten bahsedilir, ne de (sözde) Hint-Avrupa dilinden.
Anadolu'nun yerlisi (Hint-Avrupalı olmayan) Hattileri de unutmayalım!

Semra Bayraktar






* Hittites and its neighbors - 16th century BC
Kaskians (Gasga/Kaška) in the Eastern Black Sea region

* Hittites and their neighbors - 13th century BC
Kaskians extended to the Western Black Sea and Central Anatolia,
meanwhile, attention to the Masa in the south of Marmara

* Anatolia after the Hittite collaps - 12th century BC - 8 / 7th century
Moschian-Phrygia. Actually only Moschians
Phrygian? Only in Greek sources, and also after the 8th century, Assyrian sources never used the word Phrygia.
And also the art of the Phrygians are one-to-one resemblance with the Scythian-Turks.
According to H.Zübeyr Koşay, Tabals are the ancestor of the Basques (Euskara) and relative with the Turks.

* We can not talk about the (supposedly) Phrygians nor the (supposedly) Indo-European language in Asia Minor, before solving Kaşkians and Moschians, which are both non-Indo-European tribes.
Let's not forget also the non-Indo-European Hattians, the indigenous of Asia Minor (Türkiye), before Hittites.

SB








10 Nisan 2020 Cuma

Doğu Roma Hakkında Notlar



Kalıplaşmış ezber tarihçilikten çıkmak ve bize dikte edilenleri sorgulamak zorundayız.
Arkeofili'nin (link) Bizans hakkında çıkarmış olduğu listeyi sorgulayalım o zaman:



Arkeofili : 
Bizans İmparatorluğu Hakkında Bilmiyor Olabileceğiniz 25 Bilgi
Yazar: Büşra Balcan on 19 Haziran 2017

Yanlış: 
Arkeofili (25.) Bizans aslında bir Antik Yunan şehri.
Bizans, MÖ 657 yılında Megara’daki Yunan sömürgecileri tarafından kurulan antik bir Yunan şehridir. Şehir MS 330 yılında İmparator Constantine tarafından yeniden inşa edilip Bizans İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak ilan edilmiş ve akabinde onun onuruna Constantinople ismini almıştır.


Tanrıça Thetis "Büyük" Konstantine'yi Taçlandırırken
Konstantin "Yunan" kökenli değildi.
Babası İlliryalı, annesi ise Bitinyalıydı (Yalova).



Doğrusu: 
Hayır, sömürgeci Grekler tarafından kurulmamıştı.

"... Bugüne değin tümüyle mitolojik hikâyeler temel alınarak çalışılmış “Byzas – Megaralılar - Byzantion – MÖ 669/658” kurgusunun eski ya da güncel hiçbir arkeolojik bulgu ile desteklenemediği, İstanbul’un erken dönemleri ile uğraşan bilim adamlarınca özellikle Yenikapı, Sirkeci ve Sultanahmet Eski Cezaevi kazılarından sonra fark edilmeye başlanmıştır. Mitolojik hikâyelerde kentin kurucusu olarak aktarılan şahsın (Byzas) Thrak kökenli bir isim taşıması, Afif Erzen tarafından Kolonizasyon Dönemi için bir sorun olarak tanımlanmışsa da (Erzen 1954: 131-154), bugüne değin bu konu maalesef göz ardı edilmiştir.. Byzantion’un MÖ 658’de Megaralılar tarafından kurulduğuna ya da İstanbul’un tarihsel dönemlere bir eski Yunan yerleşmesiyle girdiği gibi birtakım eski hipotezlere artık şüpheyle yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir...

Buraya değin tanıtılan ve değerlendirilen güncel arkeolojik bulgular, Byzantion’un MÖ 658’de Megaralılar tarafından kurulduğuna ya da İstanbul’un tarihsel dönemlere bir eski Yunan yerleşmesiyle girdiği gibi birtakım eski hipotezlere artık şüpheyle yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Arkeoloji devam eden bir öğrenme sürecidir. İstanbul arkeolojisi süreci, bugüne değin Megara kolonizasyonunu kanıtlayan herhangi bir bulgu sunamamıştır. Gelinen süreç, bu duruma karşıt olarak kentin Sultanahmet – Ayasofya düzlüğünün Thrakialılar tarafından MÖ13 – 12. yüzyıllardan itibaren iskân edilmeye başlandığını göstermektedir...."

Şevket Dönmez
Byzantion’un (İstanbul) Kolonizasyonu Üzerine Yeni Değerlendirmeler/New Evaluations on Byzantion's (Istanbul) Colonization”, Vakıf Restorasyon Yıllığı 8. Restorasyon, Konservasyon, Arkeoloji, Sanat, İstanbul 2014: 48-54.


***

Yanlış:
Arkeofili (24.) Batı Roma yıkıldı, Doğu Roma kaldı
MS 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu düşerken Doğu Roma bugün Bizans İmparatorluğu dediğimiz ismiyle devam etmiştir.

Arkeofili (22.) Kendilerine Romalı diyorlardı
Bununla birlikte, ”Byzantine (Bizanslı)” terimi, modern tarihçilerin bu kültüre ithaf ettikleri bir 19. yüzyıl terimidir. Bizanslılar ise, MS 330 yılındaki Bizans İmparatorluğu’nun başlangıcından 1453’te Osmanlılara yenilmelerine kadar geçen zamanda kendilerine ”Romalı” demişlerdi.


Çelişkili;
Hem "476'dan sonra Bizans dediğmiz ismiyle devam etmiştir" diyor, hem de "MS 330-1453 arasında kendilerine ”Romalı” demişlerdir". Bizans adını da "bir 19.yy terimi" olduğunu belirtiyor.

Doğrusu:
476'dan sonra adı Bizans DEĞİL, Doğu Roma İmparatorluğu idi. Evet kendilerine Romalı derler [bknz. Alexiad, 12.yy] ve bildiğiniz gibi imparatorluğun "Bizans" adı da Hieronymus Wolf tarafından 16.yy'da verilmişti, yani bir "19.yy terimi" değildir!


***

Yanlış:
Arkeofilli (23.) İsmini sömürgecilerin lideri Byzas’tan alıyor
”Byzantion’un” ismini Megaralı sömürgecilerin lideri ve şehrin kurucusu Byzas’tan aldığı söylendir. ”Byzantium (Bizans)” ise Yunanca Byzantion kelimesinin Latinceleşmiş halidir.


Doğrusu:
Byzas sözü tartışmalıdır, hatta Yunanca bile değildir.

* "Byzantion ismi G. Curtius‟a (1879, 291) göre, Βπδα-λη-; Βπδα-ελη- kökünden türemiş olup „kartal yuvası‟ anlamına gelmektedir (ayrıca bk. L. Grasberger 1888, 110; 278). Pape-Benseler (1863-1870, 232b), Byzantion‟un isminin „su yurdu/ülkesi‟ anlamı içerdiğini iddia eder. K. Ostir‟e (1929, 23 vdd) göre ise Byzantion adı, Hint-Avrupa kökenli dil grubuna ait değildir. Pre-Trakya kökenli olup, βπδ- kökünden türemiştir. Su ile ilişkilidir. Bu durum benzer şeklilde Βύδε, βπδία, Βύδεξεο, Βαξβύδεο örneklerinde de görülmektedir. K. Ostir‟i izleyen N. Zupanić (1939, 337) ise, Byzantion isminin Kafkas ya da Etrüsk kökenli olduğunu düşünerek, Βπδάληηνλ‟un „su kenti‟ anlamına geldiğini ileri sürmüştür. W. Kubitschek (19702, col. 1127); W. Tomaschek (19702, col. 1158) ve J. Miller‟e (19702, col. 1158) göre de Byzas ve Byzantion isimleri, Βύδεο, Βύδνο, Βαξβύδεο gibi Trakya kökenlidir. P. Kretschmer (1935, 217 vd.) ise, Byzantion ismini gerek etimolojik gerekse filolojik bakımdan açıklamaya çalışırken, kelimenin sonuna getirilen –ηνλ son eki ihtiva eden isimlerin iyelik/mülkiyete işaret ettiğini ifade etmiştir. Benzer örneklere Phrygia Bölgesi‟ndeki yer adlarında [Μίδαο‟tan Μηδάηνλ; Γόξδηνο‟tan Γνξδίεηνλ; Μάλεο‟ten Μαλήζηνλ; Γαζθπινο‟tan Γαζθύιεηνλ etc.] rastlandığını belirtmiştir. Yazar (1934-1935; 385; 1935, 217) ayrıca Hellenler tarafından Byzas, Byzant şeklinde okunan, Illyria‟lıların Beuzas- Beuzant isimlerinden türetilmiş Byzantion isminin Illyria ve Trakya öğeleri içerdiğini ileri sürmüştür. Zira Βπδ- hem Illyria hem de Trakyalılar tarafından kullanılan bir isim köküydü (ayrıca bk. Etym. Magn. s.v. Βπδάληηνλ=Byzantion; s.v. Βύδαληεο=Byzantes). Bu bakımdan İÖ. VII. yüzyılın ilk yarısında buraya yerleşen Dor kolonistlerin kentin yerel ismini Hellence‟ye uyarlayarak Byzantion şeklinde kullandıklarını belirtmiştir. Bu durum E. Schwyzer (1939, 66; 526); H. Krahe (1937, 287 dn. 20) ve F. v. Duhn (1939, 3) tarafından kabul görmüştür. [Daha detaylı bilgi için ayrıca bk. Georgicas 1947, 350 vdd.; Erzen 1954, 136 vdd.] Bununla birlikte G. Semerano (1994, sv. Byzantion) ise, Byzantion adının Byzas ya da Byzia‟dan kaynaklanmadığını ileri sürmüş ve byssos‟un Sümerce kökenine kadar ulaşmıştır."

Murat Arslan,
İstanbul'un Antikçağ Tarihi: Klasik ve Hellenistik Dönemler (s. 10-11)


* Wikipedia ("Byzantium; Name" başlığı altında) bile "etimolojisi bilinmiyor" dedikten sonra... ;)

- "The etymology of Byzantium is unknown. It has been suggested that the name is of Thraco-Illyrian origin. [Janin, Raymond (1964). Constantinople byzantine. Paris: Institut Français d'Études Byzantines]
- It may be derived from the Thracian or Illyrian personal name Byzas. [Georgacas, Demetrius John (1947). "The Names of Constantinople". Transactions and Proceedings of the American Philological Association. The Johns Hopkins University]
- Ancient Greek legend refers to King Byzas, the leader of the Megarian colonists and founder of the city. [Room, Adrian (2006). Placenames of the World: Origins and Meanings of the Names for 6,600 Countries, Cities, Territories, Natural Features, and Historic Sites]


ANCAK...;

İstanbul Boğazı adını mitolojide nasıl almıştı?...
Boynuzlu bir ineğe dönüştürülen İO'dan almıştı....

Byzas sözündeki -y- eskiden -U- olarak okunurdu; Byzas > Buzas olur.
Türk lehçelerinde Buzagu = Buzağı demektir.

"ürüng esri ingek buzagulaçı bolmiş... Ürüng esri irkek buzagu kelürmiş"
= Ak benekli inek doğurmak üzereymiş... Ak benekli bir erkek buzağı dünyaya getirmiş.

Az. = Buzov
Kazak = Buzav
Başkırt = Bizav
Özbek = Buzaq

Boğa : Az. Buğa ; Kazak/Kırgız. Buka ; Başkırt. Ügiz ; Özbek. Buqa ; Uygur. Buka
İnek-Sığır : Az. İnak ; Türkm. Sığır ; Kazak. Sıyır ; Kırgız. Uy, İnek ; Başkırt. Hıyır, Özbek. Siğir ; Uyg. İnak/İnek, Siyir

Mitolojide Kral Byzas'ın anneannesini İO olarak verirler.
İneğin yavrusuna da Buzağı denildiğine göre...

Mezopotamya'da Boynuzlu İnek ya da Boğa'nın sembolü Ay'dır, boynuzları ayın hilal haliyle betimlenir.
Ve İO, io olarak değil, EYO ya da AYO olarak okunur!



***

Yanlış: 
Arkeofili (21.) Yemek yapımında safran kullanan ilk halk
Bizanslar kızartılan kuzuyu tatlandırmak için biberiyeyi deneyen ilk halktı. Ayrıca yemek yapımında safranı da ilk onlar kullandı. Antik dünyada ünlü olan bu güzel kokular daha önce yemek malzemesi olarak düşünülmemişti.


Doğrusu:
Safran, Doğu Romalılar'dan önce de, Mezopotamya ve Asya'da ilaç, gıda, büyü ve boyamada kullanılmıştır.

***

Eksik:
Arkeofili (15.) İstanbul’u en görkemli şehir yaptı
Bizans İmparatorluğu’nu büyük bir güce kavuşturan imparatorun Justinian olduğu düşünülür. Justinian Batı İmparatorluğu’nun Afrika, İtalya ve İspanya’da kaybettiği bölgeleri yeniden fethetmiş ve eski Roma kanunlarını tek bir belgede toplamıştı. Yarım milyondan fazla sakiniyle Constantinople’u dünyanın en görkemli ve zengin şehri haline getirmişti. Ayrıca Ayasofya’yı inşa ettiren imparator da kendisidir.


İlave:
Doğu Roma döneminin İstanbul'unda yaşayan Türkler de vardı, en başta da Hun ve Avar Türkleri. Justinian döneminde Hunlarla müttefiklik kuran ve düşmanlarına karşı Hun askerlerinden oluşan birliklerini komutan Belizer ile İtalya seferine göndermiştir. (bknz. Yonca Anzerlioğlu,Bizans İmparatorluğu'nda Türk Varlığı, Türkler Cilt 6) Yani, "Bizans" kendi başına güçlenmemiştir.

"Doğu Roma imparatorluğundaki etnik mozaik içinde Türk varlığının sayısı, hiç de küçümsenmeyecek kadar çoktu"
Işın Demirkent (Mikhail Psellos'un Khronographia'sı / Türk Tarih Kurumu)


"Evet, Bizans'ta Türkler vardı"
Prof.Dr.Levent Kayapınar


"Menandros’un naklettiğine göre Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da 575-576 yıllarında 106 Türk yaşamaktadır."
Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan: Bardanes Tourkos ve İsyanı
Talat Koçak


550 yılında Justinian 2000 Kutrigur Türk ailesini Trakya'ya yerleştirmiştir. (Yonca Anzerlioğlu)


Doğu Roma İmparatoru II.Mihail (Michael, 820-829) Bardanes Turkos'un kızı Thekla ile evlenmiştir. Oğulları Theofilos da 829-842 arasında Doğu Roma'nın imparatoru olmuş, altıncı ve son ikonaklastcı, yani put kırıcıdır. Thekla 823'te ölünce II.Mihail  VI.Konstantine'nin kızı Euphrosyne ile evlenir. VI.Konstantine'nin babası ise Hazar lakaplı IV.Leo'dur. IV.Leo'nun babası V.Konstantine, annesi ise Hazar Türkü Çiçek'tir. Çiçek kelimesi Tzitzak olarak telaffuz edilip yazılmış ve erkekler arasında kabul gören Hazar kökenli kaftan modasına da Tzitzakion denilmiştir.


Anadolu'da "Yunan" millet olarak değil, Kilise çatısı altında bütünleşmiş ve bir topluluk oluşturmuştu. Bu sebeple, bütün Hristiyanlara "Yunan" gözüyle bakılmamalı !




"Doğu Roma Döneminde İstanbul'da Türkler -M.Balivet"

"Türk kökenli Tatikios, Aleksios Komnenos döneminde megas primmikerios unvanını almış, Türk kökenli Aksoukh’a [Aksuh] ise II. İoannes Komnenos tarafından şarkın ve garbın megas domestikos’u unvanı verilmişti."

"... İyi asimile olmuş Türkler dahi kökleri ile bağlarını koruyorlardı ve genel kanı bu konuda pek yanılmıyordu: Biraz önce bahsedilen İoannes Aksoukh ve ailesi herkes tarafından kabul görmemişti. İoannes Aksoukh’un oğlu Aleksios Aksoukh’un imparatora karşı kışkırttığı başarısız ayaklanmadan sonra onu çekiştirenlerden biri köklerine gönderme yaparak: “Türk ırkı her zaman Romalıların düşmanı olmuştur. Bu İsmail’in dölü, imparatorla akrabalığına ve iyi ilişkilerine rağmen bir yılan gibi davranmıştır. Türk ve Türk kalacak” demiştir. Aynı zamanda Kilikya valisi olan Aleksios, oldukça Bizanslılaşmış olmasına rağmen, eski soydaşları ile ilişkilerine devam ediyor ve onların kültürüne hayranlık duyuyordu..."

"Bizanslaşmış Türkler dillerini de unutmayabiliyorlardı."

Konstantinopolis'te Türkler (11.-15.yüzyıllar) - Michel Balivet


Buradaki Aksoukh adı Türkçedir; Aksu, soyu Kıpçak Türklerinden gelir.

"Vazelon manastırı kayıtlarından anlaşıldığı kadarı ile, bölgedeki Hıristiyanların % 52.7 si Rum kökenli değildir. Bunların büyük bir kısmının Hıristiyan Kıpçak Türkleri olduğuna dair çeşitli kayıtlar vardır. Grek kayıtlarından Komnenosların doğusundaki Kıpçak unsuruyla akrabalık münasebeti kurduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu evlilikler sonucu doğan çocukların ikinci isimleri hep Türkçedir.
Komnenos krallarından I. Jean’ın (1235-1238) diğer adı Aksuh (Aksu),26 Kral II. Aleksios’un (1297-1330) çocuklarının ikinci isimleri Michel Azahutlu (Atakutlu), Georges Ahpugas (Akboğa), Anna Anahutlu (Anakutlu)’dur."

Doç. Dr. İbrahim Tellioğlu
Doğu Karadeniz Bölgesinin Türk Yurdu Haline Gelmesi Hakkında Bir Değerlendirme


* Vardar Nehri'nin eski adı da Aksu'dur.
İngilizce İlyada'da "Axius" iken, Yunancasında Axioú (Ἀξιοῦ) olarak geçer.... Ne hazindir ki Türkçesinde "Aksios" demişlerdir!..

"Pyraikhmes komuta eder kıvrık yaylı Paionlara,
onlar ta uzaklardan gelmişler, Amydon'dan,
uzun kıyılarından Aksios'un,
Aksios yayılır tatlı bir suyla toprağa." (İl.2:848/50)

Bazılarının da iddia ettiği gibi kökeni Hint-Avrupa dilinden değil, Türkçeden gelir.

Kapadokya ancak MS 4.yy'dan sonra Hellenleşmeye başladı.


***

Eksik:
Arkeofili (14.) Caesar unvanını kullanan son imparator
Justinian ayrıca Sezar (Caesar) unvanını kullanan son imparatordur.

İlave:
Peki, BASİLEUS unvanından niye bahsetmiyorsunuz? 
Türkçe BAŞ İL > İL BAŞI/BEYİ'nden geldiği için mi?
Bu ne demek biliyor musunuz? Türkçe konuşan İskit/Sakalardan öğrendikleri bu unvanı Milattan önceki dönemde aldıkları için, Grek-Türk ilişkilerinin Anadolu ve kıta Yunanistan'da, sıkı fıkı olduğunu gösterir!...

Doğudaki Hellenli liderler resmi dökümanlarda Basileus olarak kaydedilmiştir ve bu liderler aslında halkın değil, toprakların başıdır, yani tapulu arazilerinin, ya da prensliklerin/ülkenin Başı'dır, bugünkü tabirler Toprak Ağası'dır. Bu da demek oluyor ki "İl Başı > Basileus" Türkçeymiş, çünkü ancak Türkçe ile anlamı açıktır! Batılıların anlamlandırdığı gibi "Kral" demek değildir. Her ne kadar milattan önceki dönemde de kullanılmış olsa da ki BASİL İskit sikkelerinde görülür, Doğu Roma İmparatorları "Basileus" unvanını ancak MS 7.yy'dan sonra kullanmıştır.


***

Eksik:
Arkeofili (13.) Resmi dil Latince’den Yunanca’ya değiştirildi
641-610 yılları arasındaki Heraclius hükmü altındaki imparatorluğun ordusu ve yönetimi yeniden düzenlenmiş ve İmparator devletin resmi dilini Latince’den Yunanca’ya değiştirmiştir. Heraclius ayrıca Bizans’ın en başarılı imparatorlarından biri olmuş ve imparatorluğun sınırlarını önemli ölçüde geliştirmiştir.


Doğru ama İlaveten: 
Heraklius ile Latinceden Yunancaya geçtiler. Peki bu ne demek? Doğu Romalılar Yunanca değil Latince konuşuyordu ve dinin dilini kullanmaya başladılar. Peki bu Yunanca konuşmaya başlayanların hepsi de Grek miydi? Kesinlikle Hayır...

Ayrıca niye Heraklius'un Sasanilerle olan savaşına Türklerin de destek verdiğini eklemezler? Türkleri de Doğu Roma tarihinin içine katmak bu kadar ağır gelmektedir? Batı Göktürk Kağanı Tong Yabgu'nun Heraklius ile ittifak kurduğu, 40 bin atlıyla (40 bin büyük bir sayı!) ona destek vereceğini, bunu pekiştirmek için Tong Yabgu oğlunu Heraklius'un kızı Eudokia Epifaneia'yla evlendirmek istediğini, ancak ölünce (628) bu evliliğin gerçekleşmediğinden niye bahsetmezler?... [Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire]


***

Eksik: 
Arkeofili (12.) Bulgar erkeklerini kör etti.
Saltanatı en uzun süren Bizans hükümdarı 2. Basil Bulgaroktonos’tur (976-1205). İmparator, hakkındaki en bilinen hikayede, Bulgarları kesin olarak yenip Yunanistan’ı onlardan geri almış ve yalnızca her yüzüncü erkeğin bir gözünü bağışlayıp diğer bütün esirleri kör etmiştir. Her gruptaki doksan dokuz adam bir araya bağlanmış ve tek gözlü adam da onları evlerine geri götürmüştür.


İlave:
Sadece Bulgar erkekleri değil, "Political mutilation in Byzantine culture" başlığı altında ararsanız soylu birçok kişinin de sakat bırakılarak cezalandırıldığını göreceksiniz. Bir uzvunu kaybetmiş, ya da sakatlanmış kişi imparator olamazdı. İmparator II. Jüstinyen ise burnu sakat olsa da Hazar Türklerinin yardımıyla tekrar tahta oturmuştur.


***

Eksik:
Arkeofili (11.) Yunan bir kadın imparatorları vardı. İmparator Atinalı Irene (797-802) ve oğlu VI. Konstantine (780-797)
İmparator Atinalı Irene (797-802) tüm zamanların en güçlü kadınlarından biriyken annelik sevgisinden nasibini almamıştır. Tahttaki gücünü güvenceye almak için oğlu VI. Constantine’i (780-797) kör ettirmiş ve ömrü boyunca doğduğu odaya mahkum etmiştir. Irene imparatorluğa tek başına hükmeden ilk Yunan kadındı ve özellikle İmparatoriçe değil İmparator unvanını kullanmıştı. Harun Reşit ve Şarlman gibi muhteşem çağdaşlarıyla aynı zamanda hükmünü sürmüş ve Şarlman onla evlenmek istese de kabul etmemiştir.


İlave:
Türk tarihi açısından bilinmesi (ve Grekler nasıl gurur duyuyorsa, bizim de gururlanmamız) gerekirken neden eksik bilgi verirler?
Atinalı İrene'nin (İreni-İrini olarak da geçiyor) kocası IV.Leon'un babası V.Konstantinos iken, annesi Hazar Türk Hakanı Bihar'ın kızı Çiçek'tir (Tzitzak, vaftiz adı İrini). Yani Atinalı İrene'in oğlu VI.Konstantine'nin damarlarında Hazar Türk kanı da dolaşmaktadır. Bununla birlikte, Atinalı İrene ülkesinin ekonomisini alt-üst etmişti. Ayrıca Atinalı İrene'nin döneminde üst makamlara gelen bir Türk komutan vardı; Bardanes. İrene'nin tahttan düşmesiyle ardından gelen Arap asıllı Nikephoros'un Abbasilere (Harun Reşit) meydan okumasıyla savaşa hazırlanan Doğu Roma İmparatorluğu, Türk komutan Bardanes Tourkos'u olağanüstü yetkilerle donattı...

Aynı şekilde II.Justinian (669-711)'in eşinden de bahsetmezler ! "Hazarlı Theodora" Hazar Türk Kağanı Bişar'ın kızkardeşidir. Oğulları Tiberios, sonradan imparator olan Philippikos (Filippikos Bardanes, 711-713) emriyle Blaherne (Blakernai) semtindeki Meryem Ana Kilisesi (Church of St. Mary of Blachernae) dışında öldürülmüştür.



General Bardanes, Türk kökenli komutan
(Filippikos Bardanes değil)

"Bizans İmparatorluğu’nda Türk asker ve bürokratların sayısı oldukça fazladır. Fakat erken ve orta devirleriyle ilgili çalışmalarda Türk kökenli tarihi şahsiyetlerin takibi oldukça zordur. Çünkü Ortodoks olmadan bu devlette görev almak imkânsızdır. Din değiştirmiş, Grek olmayan bir kişi ya İncil’de geçen bir isim almakta, ya da ismi Grekçe söylenişe göre telaffuz edildiği için bozulmaktadır. Bizans tarihi kaynaklarında da bu şekilde isimler zikredildiği için köken tespit etmek içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Bazı durumlarda şahsiyetin milliyetine dair direkt ifadeler bulunması tarihçilerin işini kolaylaştırmaktadır. Fakat bu durum “Türk Vartan” örneğinde olduğu gibi önyargılara takılmaktadır. Tarihi hafızalara Bizans-İslam, Bizans-Türk ezeli iki düşman olarak kaydedilmiştir. Hıristiyanlığı kabul edip Helenleşmişse de, bir Türk’ün Bizans’ta imparator olmak için isyana kalkışması oldukça sıra dışı bir durumdur. Her ne kadar isyan Bizans Tarihi’nde gözle görülür bir etki yaratmamış olsa da ezber bozan bir durum olması hasebiyle önemlidir. Bardanes Tourkos isyanı Bizans darbe geleneğinin bir sonucudur. Tahtın çok sık el değiştirmesi imparatorluğu her alanda sıkıntıya soktuğu aşikârdır. Bizans Devleti yönetimde istikrarı Bardanes’in birlikte darbeye kalkıştığı yakın arkadaşı Amoriumlu Mikhael’in (II. Mikhael) tahta geçmesiyle sağlayacaktır."

"Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi...."

Talat Koçak
Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu'nda Türk Kökenli Bir Komutan: Bardanes Tourkos ve İsyanı



(Türk sözünü Hazar'la birlikte özellikle kullanıyorum, çünkü hiç kimse ağzına almıyor!)


***

Eksik: 
Arkeofili (7.) Dini resimler yasaklandı
8. ve erken 9. yüzyıllarda, Bizans İmparatorları 730 yılında III. Leo ile başlayarak, ikonların ve dini resimlerin kutsallığını reddeden bir harekete öncülük ettiler ve tapınılmasını yasakladılar. İkonoklazm (ikon düşmanlığı) olarak bilinen bu hareket çeşitli hükümdarlar altında güçlenip zayıfladı ama 843 yılında, İmparator III. Michael’ın emrindeki bir Kilise konseyinin dini resimleri sergileme lehinde aldığı karara kadar tam olarak sona ermedi.


İlave:
"İkonoklazma; Kelime kökeni ‘ikon’, Grekçe ‘eikon’ ‘imge’ anlamında. Grekçe ‘klao’ ‘kırmak, yok etmek’ anlamında" verilir.

Ancak, İkon sözü Türkçe kökenlidir, ayrıca Batılılar kökenini bilmemektedir.
"which is of uncertain origin" (etymonline link)
Ayrıca Aykon diye okunur (oxfordlearnersdictionaries link)
ve "Gerçeği Söyle" demektir.

// Ayt = Tr., söylemek, demek, telaffuz etmek, beyan etmek, okumak, şarkı söylemek, adlandırmak.
Ayıt, ay(ı)t = Orhun yazıtlarında Söylemek anlamında

// Kön, köni = Tr., gerçek, doğru, hakikat
Könilik = Tr., doğruluk

Hasan İsi
"Gerçek" ve "Hakikat" Sözcükleri üzerine Felsefi ve Dilbilimsel İnceleme"

// Aymak: "Sözcüğün kenine gelmek anlamına bağlı olarak bilinçlenmek, uyanmak, ayılmak, aydınlanmak içeriği bulunur. Ayrıca söylemek, konuşmak, demek ve gezmek, seyahat etmek, yaratılmak, oluşmak anlamları da görülmektedir."
Aylatmak : "Haber vermek veya Rapor vermek anlamındaki kavram ayrıca Tur attırmak demektir. Birbirinden so nderece uzak olan bu farklılaşma Ay kökünün hem haber verme (Ey/Ay/Hay) hem de döndürme, eğme, çevirme (Ay/Yay) içeriğini barındırması ile ilgilidir."

Deniz Karakurt,
Türkçe Sözcük İncelemeleri, Türk dillerinden Alıntılarla - Etimolojik


// ay
OA: ay-: söylemek, demek, konuşmak, haber vermek, hükmetmek, hükümran olmak, idare etmek. “Bilge Tonyuḳuḳḳa basa aydı.” (T.K.7)

DS: ay-: gözetmek, nezaret etmek. (Güvenç-Konya)

ayt
OA: ayt-: de-, söyle-,arz et-. “Asar aytıp bir atlıġ barmış tiyin ol yolun yorısar unç tidim.” (T.D.7)
DS: ayt- (1): söyle-, anlat-, naklet-, konuş-. (*Nazilli, Aydın; Bergaz *EzineÇanakkale; *Ilgın, Karaçay Aşireti, Başhoyuk *Kadınhanı-Konya, Orhaniye *Marmaris-Muğla)

OA. : Orhun Abideleri
DS. : Derleme Sözlüğü


Fatih Özek - Aslıhan Aytaç
Orhun Yazıtlarındaki Söz Varlığının Türkiye Türkçesi Ağızlarındaki İzleri


Yani Aykon (İkon) "Gerçeği söylemek" anlamındadır, ki bunu Murad Adji seneler önce ortaya koymuştu. Adji "dürüstce konuş","ruhunu aç" anlamında gelen Aykon'u Yunancada "görüntü, resim, betimleme" anlamında kullandıklarını, ancak olguyu tam olarak ifade etmediğini belirtmektedir. İbrahim Tellioğlu'nun da dediği gibi, Kıpçak Türkleri tamamıyle anlaşılmadan, Anadolu'daki Hıristiyanları çözümleyemeyiz.

Tengriizm and Christianity - Murad Adji


***

Eksik ve yanıltma: 
Arkeofili (6.) Klasik edebiyat Bizans tarafından korundu.
Birçok insanın farkında olmadığı ya da göz ardı ettiği şey günümüze kadar kalmayı başarmış klasik edebiyatın çoğunluğunun Bizans İmparatorluğu tarafından korunmuş olmasıdır. Aristo ve Platon gibi filozofların çalışmaların büyük bir kısmı, Yunanistan ve Roma’nın tarihi metinleri eski edebiyat ve öğrenim geleneklerini sürdüren Bizanslı alimler tarafından korunmuştur. Batı’da yüzyıllardır kayıp olan çalışmalar Bizanslılar tarafından tekrar gün yüzüne çıkarılmıştır.


İlave ve düzeltme:
Klasik edebiyat eserleri Bizans tarafından değil Arap, Fars ve Türkler vasıtasıyla korundu! Bizans'ta intihal da önemli değildi. Yazarlar başkalarına ait cümleleri, paragrafları kopya eder ve kendileri yazmış gibi eserlerine ilave ederdi.

İlyada'nın bile en az 4 sürümü vardı; Mısır, Suriye, Makedon ve Pergamon ve herkes kendi variantlarını yazdı. Anna Komnena dönemine gelinildiğinde ise Homer İlyada'sı değil 'Frigyalı, yani Turovalı Dares' ile 'Giritli Dictys'in İlyada'sı okunuyordu! Hatta, 9.yy sonu 10.yy başında tek bir kopya asıl kabul edilip, herkes ondan kopya yapmaya başlamıştı. Ortçağ'a gelinildiğinde Homer'e atfedilen eserler çoktan bozulmuştu, zaten İlyada'yı da 15.yy'da alıntılardan, kalan parçalardan biraraya getirdiler. [the medieval tradition of the Homeric poems has also proved to be heavily contaminated]

Ayrıca, Latin Haçlıların (1204) İstanbul'u yağmalayıp yakmasıyla da eserlerin birçoğu kaybolmuştur.


***

Yanıltma ve eksik: 
Arkeofili (5.) Batı’nın Kalkanı olarak biliniyor.
Birçok modern tarihçiye göre Bizans medeniyeti olmasaydı modern Batı dünyası da olmazdı. Bizans Batı medeniyetinin temellerini birçok durumda İslam istilasından korumuştur. Bu yüzden birçok alim Bizans’a hala Batı’nın Kalkanı demektedir.


Düzeltme ve ilave:
Batı'nın kalkanı olabilmek için Hazar Türklerinin yardımını almış ve Arap-İslam dünyasının yayılmasını engellemiştir. Hazarlar olmasaydı yapamazlardı! Ayrıca Batı (Vatikan) İstanbul'u düşman olarak görürdü!


***

Yanıltma: 
Arkeofili (2.) Yunan Ateşi denen korkunç bir sıvı kullanırlardı.
Bizans donanması, deniz savaşlarında ”Yunan Ateşi” dedikleri korkutucu bir sıvı kullanan ilk donanmaydı. Sıvı, Bizans gemilerinin burunlarına yerleştirilen büyük sifon borularıyla düşman gemilere ve taburlara gönderilirdi. Sıvı deniz suyuna değdiği gibi tutuşur ve çok büyük zorluklarla söndürülebilirdi.

Doğrusu: 
Bu "ateşli sıvıları" MÖ 9.yy'da Asurlular da kullanıyordu, yani Doğu Romalılar ilk kullanan değildi.


***

Yanıltma: 
Arkeofili (1.) Büyük Bölünme
1054 yılında, imparatorluk tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biri yaşandı: Büyük Bölünme (the Great Schism). Latin Roma Kilisesi ve Yunan Ortodoks Kilisesi birbirlerinden ayrıldı. Latinler Bizanslılara ”Yunan” demeye başladı ve bu terimi imparatorluğun 1453’de yıkılmasına kadar kullanmaya devam ettiler. Bu durum Bizans İmparatorluğu’nun mirasının modern tarihçilere göre Yunan kültürüne daha çok yöneldiğini ve Latin Roma Kilisesi’nden çok Ortodoks Hıristiyanlığı tarafından karakterize edildiğini gösterir.


Düzeltme:
Grek adını, MS 800'lerde Şarlman kendisini Kutsal Roman-German Devletinin unvanı olan İmparium Romanium'un tek sahibi olduğunu söyleyerek İstanbul'daki imparator için Grek (Grecorium) sözünü kullanmıştır. Grek'in anlamı "hizmetkar, köle" idi ! Tüm sözlüklerde bu yazarken Yunanistan bağımsızlıktan sonra mahkeme kararıyla tüm ansiklopedi ile kitaplardan bu anlamı kaldırtmıştır....

["Fransız Larousse'nin 1930 baskısı, 3.cilt, 867. sayfasında Grek: kurnaz, sinsi, düzenbaz, dümenci, edepsiz, üçkağıtçı... yazmaktaydı... Aydın Taneri Yunan Hükümeti'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra müracaatı üzerine Grek kelimesinin anlamında düzeltme yapıldığını yazar.... (Necdet Sevinç, Pontus'ta Hesaplaşma)


Sonlandırmadan...

EK:

"Anadolu'nun yerli ahalisi, daha önceki devrelerde olduğu gibi Roma hakimiyeti zamanında da çok heterojen, karışık idi. Yer yer Ege kıyıları hariç tutulacak olursa, Anadolu'da bir yerli Grek unsurunun varlığından bahis olunamaz....

Çünkü Bizans yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir Grek Devleti değildi..."

Prof.Dr.Işın Demirkent
1071 Malazgirt Savaşı'na kadar Bizans'ın Askeri ve Siyasi Durumu
Tarih Dergisi, sayı 33
Bizans Tarihi Yazıları (Kitap)


SB

NOT:
Grek, Roma ya da Hitit, farklı kültürleri ben de seviyorum, ancak insan kendi tarihine bu kadar da yabancı olmaz ki, benliklerini kaybetmişler resmen... Milattan önceki Türk tarihiyle ilgili hiçbir konuyu ele almıyorlar, gelişmeleri takip etmiyorlar, sanki Anadolu sadece Grek ve Roma tarihinden ibaretmiş gibi davranıyorlar. Türkçe gibi eklemeli dil ailesine giren Hattilere ait Alacahöyük kral kurganlarından çıkan Güneş Kurslarını, "Hint-Avrupa dil" sınıfına giren ve Alacahöyük'ten 350 yıl sonra Anadolu'ya giren, ancak siyasi hayatı MÖ 1700'lerde başlayan "Hitit"lere aitmiş gibi de sunabiliyorlar! Bir de utanmadan Türkoloji ve Türk tarihine ilgi duyanlar hakkında 1 nisan şakasına sığınarak alay ediyorlar!.. Biraz edep!...



Çorum'da Hitit kralına ait tablet çözüldü!
...Ben Hatti ülkesi kralı Oyt-hun Er-bash! Egemen Kral, Büyük Kral. Sözlerim demirdendir. Kırılamaz, bükülemez. Tutsaklar vebayı Hatti ülkesine taşıdı.
O günden beri veba yüzünden sarı ırk olmayan insanlar ölmekte.
1nisan.....
!!!!


 ("Melih Gökçek’in Amblem Olarak İstemediği Hitit Güneş Kursu Heykelinin Boynuzu Kırıldı" haberindeki gibi . Yazar: Erman Ertuğrul, 25 Nisan 2015


Aynı yanlışı Aktüel Arkeoloji de yapmaktadır!
Hatti/Hitit YOKTUR...
Hatti başka, Hitit (Nesiler) başkadır! Çünkü dilleri farklıdır.


Oysa bu Güneş Kursu Hititlere DEĞİL, HATTİLERE AİTTİR, ki....

Ankara Üniversitesi en doğrusunu söylemektedir.


Sorgulayın...
SB