hellenleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hellenleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Büyük İskender ve Terhis Edilen Ordu

 



Gavgamela muharebesi ve Ön Asya ülkelerinin zaptı

... İskender 330 İlkbaharında İran'ın uzey bölgelerine girerek Ekbatana şehrini işgal etti. Ordusunda bulunan Yunan erlerini terhis etmek, bunları birçok para ve armağanlarla yurtlarına göndermek suretiyle "Panhellen öç seferi"nin sona erdiğini resmen ilân etti. O andan başlayarak İskender öç seferinin komutanı olmaktan çıkmış "Asya Kralı" olarak fetihlerde bulunmaya başlamıştır....


Doğu İran ve Orta Asya Ülkelerinin zaptı

İskender'in MÖ 330 ile 327 yılları arasında doğu İran ve Orta Asya'da yaptığı savaşlar Pers krallığının doğu satraplıklarını ele geçirmek amacını güdüyordu. Bütün bu savaşlar çok güç koşullar altında yapılmıştır. Çünkü bu ülkelerde oturan insanlar son derece cenkçi idiler. Bunlar pek erken kabullendikleri Zaratuştra dininden ötürü dinsel ve ulusal duygularını pekiştirmişlerdi.

İskender çok engebeli olan bu ülkelerde ağır silâhlı büyük ordularla iş görülemiyeceğini, ancak çete harbi yapmakla başarıya ulaşabileceğini takdir ederek ordu teşkilâtında büyük değişiklikler yaptı, süvarı alaylarını daha küçük birliklere (lohos'lar, 329'dan sonra hipparhia'lar) ayırdı; düşman süvarilerini örnek alarak ok ve kargı atan süvari kıtaları meydana getirdi. Piyade, mümkün olduğu kadar çabuk manevra yapabilmesi için, hafif silâhlar verdi; ağır silâhları ise kalelerin ve ülkelerin işgali işlerinde kullandı. Diğer taraftan ordusunun ikmalini pek uzakta kalan anayurttan sağlayaman İskender Med'leri, Pers'leri ve Orta Asya'nın bazı cenkçi kavimlerini silâh altına aldı.


Ord.Prof.Dr. Arif Müfid Mansel. / Ege Ve Yunan Tarihi, Türk Tarihi Kurumu, 1999








Büyük İskender'in komutanları da kendisi gibi Makedon kökenliydi. Prof.Dr. Mansel'in de dediği gibi, eğer Grek savaşçılar terhis edilip geri gönderildiyse ve de orduya doğulular alındıysa, o zaman doğuda bir Grek varlığından bahsedilemez. Olsa olsa "Hellen kültürünü içselleştirmiş Makedonlular ile Doğulu kavimler" olarak adlandırılabilinir. Ayrıca, birçok kaynakta "Grek savaşçıları" "mercenaries", yani "paralı asker" olarak geçer.

Bu doğu seferinde, her ne kadar yeri geldiğinde savaşmış olsalar da Sakalar ile Erpatalar da hem savaşçı olarak, hem de at tedarik ederek, İskender'in ordusuna katılmıştır.


SB



Büyük İskender ve İskit kralının kardeşi "Carthasis"

Büyük İskender ve Amazonlar

Büyük İskender Tarzı Sakal Traşı





10 Nisan 2020 Cuma

Doğu Roma Hakkında Notlar



Kalıplaşmış ezber tarihçilikten çıkmak ve bize dikte edilenleri sorgulamak zorundayız.
Arkeofili'nin (link) Bizans hakkında çıkarmış olduğu listeyi sorgulayalım o zaman:



Arkeofili : 
Bizans İmparatorluğu Hakkında Bilmiyor Olabileceğiniz 25 Bilgi
Yazar: Büşra Balcan on 19 Haziran 2017

Yanlış: 
Arkeofili (25.) Bizans aslında bir Antik Yunan şehri.
Bizans, MÖ 657 yılında Megara’daki Yunan sömürgecileri tarafından kurulan antik bir Yunan şehridir. Şehir MS 330 yılında İmparator Constantine tarafından yeniden inşa edilip Bizans İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak ilan edilmiş ve akabinde onun onuruna Constantinople ismini almıştır.


Tanrıça Thetis "Büyük" Konstantine'yi Taçlandırırken
Konstantin "Yunan" kökenli değildi.
Babası İlliryalı, annesi ise Bitinyalıydı (Yalova).



Doğrusu: 
Hayır, sömürgeci Grekler tarafından kurulmamıştı.

"... Bugüne değin tümüyle mitolojik hikâyeler temel alınarak çalışılmış “Byzas – Megaralılar - Byzantion – MÖ 669/658” kurgusunun eski ya da güncel hiçbir arkeolojik bulgu ile desteklenemediği, İstanbul’un erken dönemleri ile uğraşan bilim adamlarınca özellikle Yenikapı, Sirkeci ve Sultanahmet Eski Cezaevi kazılarından sonra fark edilmeye başlanmıştır. Mitolojik hikâyelerde kentin kurucusu olarak aktarılan şahsın (Byzas) Thrak kökenli bir isim taşıması, Afif Erzen tarafından Kolonizasyon Dönemi için bir sorun olarak tanımlanmışsa da (Erzen 1954: 131-154), bugüne değin bu konu maalesef göz ardı edilmiştir.. Byzantion’un MÖ 658’de Megaralılar tarafından kurulduğuna ya da İstanbul’un tarihsel dönemlere bir eski Yunan yerleşmesiyle girdiği gibi birtakım eski hipotezlere artık şüpheyle yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir...

Buraya değin tanıtılan ve değerlendirilen güncel arkeolojik bulgular, Byzantion’un MÖ 658’de Megaralılar tarafından kurulduğuna ya da İstanbul’un tarihsel dönemlere bir eski Yunan yerleşmesiyle girdiği gibi birtakım eski hipotezlere artık şüpheyle yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Arkeoloji devam eden bir öğrenme sürecidir. İstanbul arkeolojisi süreci, bugüne değin Megara kolonizasyonunu kanıtlayan herhangi bir bulgu sunamamıştır. Gelinen süreç, bu duruma karşıt olarak kentin Sultanahmet – Ayasofya düzlüğünün Thrakialılar tarafından MÖ13 – 12. yüzyıllardan itibaren iskân edilmeye başlandığını göstermektedir...."

Şevket Dönmez
Byzantion’un (İstanbul) Kolonizasyonu Üzerine Yeni Değerlendirmeler/New Evaluations on Byzantion's (Istanbul) Colonization”, Vakıf Restorasyon Yıllığı 8. Restorasyon, Konservasyon, Arkeoloji, Sanat, İstanbul 2014: 48-54.


***

Yanlış:
Arkeofili (24.) Batı Roma yıkıldı, Doğu Roma kaldı
MS 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu düşerken Doğu Roma bugün Bizans İmparatorluğu dediğimiz ismiyle devam etmiştir.

Arkeofili (22.) Kendilerine Romalı diyorlardı
Bununla birlikte, ”Byzantine (Bizanslı)” terimi, modern tarihçilerin bu kültüre ithaf ettikleri bir 19. yüzyıl terimidir. Bizanslılar ise, MS 330 yılındaki Bizans İmparatorluğu’nun başlangıcından 1453’te Osmanlılara yenilmelerine kadar geçen zamanda kendilerine ”Romalı” demişlerdi.


Çelişkili;
Hem "476'dan sonra Bizans dediğmiz ismiyle devam etmiştir" diyor, hem de "MS 330-1453 arasında kendilerine ”Romalı” demişlerdir". Bizans adını da "bir 19.yy terimi" olduğunu belirtiyor.

Doğrusu:
476'dan sonra adı Bizans DEĞİL, Doğu Roma İmparatorluğu idi. Evet kendilerine Romalı derler [bknz. Alexiad, 12.yy] ve bildiğiniz gibi imparatorluğun "Bizans" adı da Hieronymus Wolf tarafından 16.yy'da verilmişti, yani bir "19.yy terimi" değildir!


***

Yanlış:
Arkeofilli (23.) İsmini sömürgecilerin lideri Byzas’tan alıyor
”Byzantion’un” ismini Megaralı sömürgecilerin lideri ve şehrin kurucusu Byzas’tan aldığı söylendir. ”Byzantium (Bizans)” ise Yunanca Byzantion kelimesinin Latinceleşmiş halidir.


Doğrusu:
Byzas sözü tartışmalıdır, hatta Yunanca bile değildir.

* "Byzantion ismi G. Curtius‟a (1879, 291) göre, Βπδα-λη-; Βπδα-ελη- kökünden türemiş olup „kartal yuvası‟ anlamına gelmektedir (ayrıca bk. L. Grasberger 1888, 110; 278). Pape-Benseler (1863-1870, 232b), Byzantion‟un isminin „su yurdu/ülkesi‟ anlamı içerdiğini iddia eder. K. Ostir‟e (1929, 23 vdd) göre ise Byzantion adı, Hint-Avrupa kökenli dil grubuna ait değildir. Pre-Trakya kökenli olup, βπδ- kökünden türemiştir. Su ile ilişkilidir. Bu durum benzer şeklilde Βύδε, βπδία, Βύδεξεο, Βαξβύδεο örneklerinde de görülmektedir. K. Ostir‟i izleyen N. Zupanić (1939, 337) ise, Byzantion isminin Kafkas ya da Etrüsk kökenli olduğunu düşünerek, Βπδάληηνλ‟un „su kenti‟ anlamına geldiğini ileri sürmüştür. W. Kubitschek (19702, col. 1127); W. Tomaschek (19702, col. 1158) ve J. Miller‟e (19702, col. 1158) göre de Byzas ve Byzantion isimleri, Βύδεο, Βύδνο, Βαξβύδεο gibi Trakya kökenlidir. P. Kretschmer (1935, 217 vd.) ise, Byzantion ismini gerek etimolojik gerekse filolojik bakımdan açıklamaya çalışırken, kelimenin sonuna getirilen –ηνλ son eki ihtiva eden isimlerin iyelik/mülkiyete işaret ettiğini ifade etmiştir. Benzer örneklere Phrygia Bölgesi‟ndeki yer adlarında [Μίδαο‟tan Μηδάηνλ; Γόξδηνο‟tan Γνξδίεηνλ; Μάλεο‟ten Μαλήζηνλ; Γαζθπινο‟tan Γαζθύιεηνλ etc.] rastlandığını belirtmiştir. Yazar (1934-1935; 385; 1935, 217) ayrıca Hellenler tarafından Byzas, Byzant şeklinde okunan, Illyria‟lıların Beuzas- Beuzant isimlerinden türetilmiş Byzantion isminin Illyria ve Trakya öğeleri içerdiğini ileri sürmüştür. Zira Βπδ- hem Illyria hem de Trakyalılar tarafından kullanılan bir isim köküydü (ayrıca bk. Etym. Magn. s.v. Βπδάληηνλ=Byzantion; s.v. Βύδαληεο=Byzantes). Bu bakımdan İÖ. VII. yüzyılın ilk yarısında buraya yerleşen Dor kolonistlerin kentin yerel ismini Hellence‟ye uyarlayarak Byzantion şeklinde kullandıklarını belirtmiştir. Bu durum E. Schwyzer (1939, 66; 526); H. Krahe (1937, 287 dn. 20) ve F. v. Duhn (1939, 3) tarafından kabul görmüştür. [Daha detaylı bilgi için ayrıca bk. Georgicas 1947, 350 vdd.; Erzen 1954, 136 vdd.] Bununla birlikte G. Semerano (1994, sv. Byzantion) ise, Byzantion adının Byzas ya da Byzia‟dan kaynaklanmadığını ileri sürmüş ve byssos‟un Sümerce kökenine kadar ulaşmıştır."

Murat Arslan,
İstanbul'un Antikçağ Tarihi: Klasik ve Hellenistik Dönemler (s. 10-11)


* Wikipedia ("Byzantium; Name" başlığı altında) bile "etimolojisi bilinmiyor" dedikten sonra... ;)

- "The etymology of Byzantium is unknown. It has been suggested that the name is of Thraco-Illyrian origin. [Janin, Raymond (1964). Constantinople byzantine. Paris: Institut Français d'Études Byzantines]
- It may be derived from the Thracian or Illyrian personal name Byzas. [Georgacas, Demetrius John (1947). "The Names of Constantinople". Transactions and Proceedings of the American Philological Association. The Johns Hopkins University]
- Ancient Greek legend refers to King Byzas, the leader of the Megarian colonists and founder of the city. [Room, Adrian (2006). Placenames of the World: Origins and Meanings of the Names for 6,600 Countries, Cities, Territories, Natural Features, and Historic Sites]


ANCAK...;

İstanbul Boğazı adını mitolojide nasıl almıştı?...
Boynuzlu bir ineğe dönüştürülen İO'dan almıştı....

Byzas sözündeki -y- eskiden -U- olarak okunurdu; Byzas > Buzas olur.
Türk lehçelerinde Buzagu = Buzağı demektir.

"ürüng esri ingek buzagulaçı bolmiş... Ürüng esri irkek buzagu kelürmiş"
= Ak benekli inek doğurmak üzereymiş... Ak benekli bir erkek buzağı dünyaya getirmiş.

Az. = Buzov
Kazak = Buzav
Başkırt = Bizav
Özbek = Buzaq

Boğa : Az. Buğa ; Kazak/Kırgız. Buka ; Başkırt. Ügiz ; Özbek. Buqa ; Uygur. Buka
İnek-Sığır : Az. İnak ; Türkm. Sığır ; Kazak. Sıyır ; Kırgız. Uy, İnek ; Başkırt. Hıyır, Özbek. Siğir ; Uyg. İnak/İnek, Siyir

Mitolojide Kral Byzas'ın anneannesini İO olarak verirler.
İneğin yavrusuna da Buzağı denildiğine göre...

Mezopotamya'da Boynuzlu İnek ya da Boğa'nın sembolü Ay'dır, boynuzları ayın hilal haliyle betimlenir.
Ve İO, io olarak değil, EYO ya da AYO olarak okunur!



***

Yanlış: 
Arkeofili (21.) Yemek yapımında safran kullanan ilk halk
Bizanslar kızartılan kuzuyu tatlandırmak için biberiyeyi deneyen ilk halktı. Ayrıca yemek yapımında safranı da ilk onlar kullandı. Antik dünyada ünlü olan bu güzel kokular daha önce yemek malzemesi olarak düşünülmemişti.


Doğrusu:
Safran, Doğu Romalılar'dan önce de, Mezopotamya ve Asya'da ilaç, gıda, büyü ve boyamada kullanılmıştır.

***

Eksik:
Arkeofili (15.) İstanbul’u en görkemli şehir yaptı
Bizans İmparatorluğu’nu büyük bir güce kavuşturan imparatorun Justinian olduğu düşünülür. Justinian Batı İmparatorluğu’nun Afrika, İtalya ve İspanya’da kaybettiği bölgeleri yeniden fethetmiş ve eski Roma kanunlarını tek bir belgede toplamıştı. Yarım milyondan fazla sakiniyle Constantinople’u dünyanın en görkemli ve zengin şehri haline getirmişti. Ayrıca Ayasofya’yı inşa ettiren imparator da kendisidir.


İlave:
Doğu Roma döneminin İstanbul'unda yaşayan Türkler de vardı, en başta da Hun ve Avar Türkleri. Justinian döneminde Hunlarla müttefiklik kuran ve düşmanlarına karşı Hun askerlerinden oluşan birliklerini komutan Belizer ile İtalya seferine göndermiştir. (bknz. Yonca Anzerlioğlu,Bizans İmparatorluğu'nda Türk Varlığı, Türkler Cilt 6) Yani, "Bizans" kendi başına güçlenmemiştir.

"Doğu Roma imparatorluğundaki etnik mozaik içinde Türk varlığının sayısı, hiç de küçümsenmeyecek kadar çoktu"
Işın Demirkent (Mikhail Psellos'un Khronographia'sı / Türk Tarih Kurumu)


"Evet, Bizans'ta Türkler vardı"
Prof.Dr.Levent Kayapınar


"Menandros’un naklettiğine göre Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da 575-576 yıllarında 106 Türk yaşamaktadır."
Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan: Bardanes Tourkos ve İsyanı
Talat Koçak


550 yılında Justinian 2000 Kutrigur Türk ailesini Trakya'ya yerleştirmiştir. (Yonca Anzerlioğlu)


Doğu Roma İmparatoru II.Mihail (Michael, 820-829) Bardanes Turkos'un kızı Thekla ile evlenmiştir. Oğulları Theofilos da 829-842 arasında Doğu Roma'nın imparatoru olmuş, altıncı ve son ikonaklastcı, yani put kırıcıdır. Thekla 823'te ölünce II.Mihail  VI.Konstantine'nin kızı Euphrosyne ile evlenir. VI.Konstantine'nin babası ise Hazar lakaplı IV.Leo'dur. IV.Leo'nun babası V.Konstantine, annesi ise Hazar Türkü Çiçek'tir. Çiçek kelimesi Tzitzak olarak telaffuz edilip yazılmış ve erkekler arasında kabul gören Hazar kökenli kaftan modasına da Tzitzakion denilmiştir.


Anadolu'da "Yunan" millet olarak değil, Kilise çatısı altında bütünleşmiş ve bir topluluk oluşturmuştu. Bu sebeple, bütün Hristiyanlara "Yunan" gözüyle bakılmamalı !




"Doğu Roma Döneminde İstanbul'da Türkler -M.Balivet"

"Türk kökenli Tatikios, Aleksios Komnenos döneminde megas primmikerios unvanını almış, Türk kökenli Aksoukh’a [Aksuh] ise II. İoannes Komnenos tarafından şarkın ve garbın megas domestikos’u unvanı verilmişti."

"... İyi asimile olmuş Türkler dahi kökleri ile bağlarını koruyorlardı ve genel kanı bu konuda pek yanılmıyordu: Biraz önce bahsedilen İoannes Aksoukh ve ailesi herkes tarafından kabul görmemişti. İoannes Aksoukh’un oğlu Aleksios Aksoukh’un imparatora karşı kışkırttığı başarısız ayaklanmadan sonra onu çekiştirenlerden biri köklerine gönderme yaparak: “Türk ırkı her zaman Romalıların düşmanı olmuştur. Bu İsmail’in dölü, imparatorla akrabalığına ve iyi ilişkilerine rağmen bir yılan gibi davranmıştır. Türk ve Türk kalacak” demiştir. Aynı zamanda Kilikya valisi olan Aleksios, oldukça Bizanslılaşmış olmasına rağmen, eski soydaşları ile ilişkilerine devam ediyor ve onların kültürüne hayranlık duyuyordu..."

"Bizanslaşmış Türkler dillerini de unutmayabiliyorlardı."

Konstantinopolis'te Türkler (11.-15.yüzyıllar) - Michel Balivet


Buradaki Aksoukh adı Türkçedir; Aksu, soyu Kıpçak Türklerinden gelir.

"Vazelon manastırı kayıtlarından anlaşıldığı kadarı ile, bölgedeki Hıristiyanların % 52.7 si Rum kökenli değildir. Bunların büyük bir kısmının Hıristiyan Kıpçak Türkleri olduğuna dair çeşitli kayıtlar vardır. Grek kayıtlarından Komnenosların doğusundaki Kıpçak unsuruyla akrabalık münasebeti kurduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu evlilikler sonucu doğan çocukların ikinci isimleri hep Türkçedir.
Komnenos krallarından I. Jean’ın (1235-1238) diğer adı Aksuh (Aksu),26 Kral II. Aleksios’un (1297-1330) çocuklarının ikinci isimleri Michel Azahutlu (Atakutlu), Georges Ahpugas (Akboğa), Anna Anahutlu (Anakutlu)’dur."

Doç. Dr. İbrahim Tellioğlu
Doğu Karadeniz Bölgesinin Türk Yurdu Haline Gelmesi Hakkında Bir Değerlendirme


* Vardar Nehri'nin eski adı da Aksu'dur.
İngilizce İlyada'da "Axius" iken, Yunancasında Axioú (Ἀξιοῦ) olarak geçer.... Ne hazindir ki Türkçesinde "Aksios" demişlerdir!..

"Pyraikhmes komuta eder kıvrık yaylı Paionlara,
onlar ta uzaklardan gelmişler, Amydon'dan,
uzun kıyılarından Aksios'un,
Aksios yayılır tatlı bir suyla toprağa." (İl.2:848/50)

Bazılarının da iddia ettiği gibi kökeni Hint-Avrupa dilinden değil, Türkçeden gelir.

Kapadokya ancak MS 4.yy'dan sonra Hellenleşmeye başladı.


***

Eksik:
Arkeofili (14.) Caesar unvanını kullanan son imparator
Justinian ayrıca Sezar (Caesar) unvanını kullanan son imparatordur.

İlave:
Peki, BASİLEUS unvanından niye bahsetmiyorsunuz? 
Türkçe BAŞ İL > İL BAŞI/BEYİ'nden geldiği için mi?
Bu ne demek biliyor musunuz? Türkçe konuşan İskit/Sakalardan öğrendikleri bu unvanı Milattan önceki dönemde aldıkları için, Grek-Türk ilişkilerinin Anadolu ve kıta Yunanistan'da, sıkı fıkı olduğunu gösterir!...

Doğudaki Hellenli liderler resmi dökümanlarda Basileus olarak kaydedilmiştir ve bu liderler aslında halkın değil, toprakların başıdır, yani tapulu arazilerinin, ya da prensliklerin/ülkenin Başı'dır, bugünkü tabirler Toprak Ağası'dır. Bu da demek oluyor ki "İl Başı > Basileus" Türkçeymiş, çünkü ancak Türkçe ile anlamı açıktır! Batılıların anlamlandırdığı gibi "Kral" demek değildir. Her ne kadar milattan önceki dönemde de kullanılmış olsa da ki BASİL İskit sikkelerinde görülür, Doğu Roma İmparatorları "Basileus" unvanını ancak MS 7.yy'dan sonra kullanmıştır.


***

Eksik:
Arkeofili (13.) Resmi dil Latince’den Yunanca’ya değiştirildi
641-610 yılları arasındaki Heraclius hükmü altındaki imparatorluğun ordusu ve yönetimi yeniden düzenlenmiş ve İmparator devletin resmi dilini Latince’den Yunanca’ya değiştirmiştir. Heraclius ayrıca Bizans’ın en başarılı imparatorlarından biri olmuş ve imparatorluğun sınırlarını önemli ölçüde geliştirmiştir.


Doğru ama İlaveten: 
Heraklius ile Latinceden Yunancaya geçtiler. Peki bu ne demek? Doğu Romalılar Yunanca değil Latince konuşuyordu ve dinin dilini kullanmaya başladılar. Peki bu Yunanca konuşmaya başlayanların hepsi de Grek miydi? Kesinlikle Hayır...

Ayrıca niye Heraklius'un Sasanilerle olan savaşına Türklerin de destek verdiğini eklemezler? Türkleri de Doğu Roma tarihinin içine katmak bu kadar ağır gelmektedir? Batı Göktürk Kağanı Tong Yabgu'nun Heraklius ile ittifak kurduğu, 40 bin atlıyla (40 bin büyük bir sayı!) ona destek vereceğini, bunu pekiştirmek için Tong Yabgu oğlunu Heraklius'un kızı Eudokia Epifaneia'yla evlendirmek istediğini, ancak ölünce (628) bu evliliğin gerçekleşmediğinden niye bahsetmezler?... [Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire]


***

Eksik: 
Arkeofili (12.) Bulgar erkeklerini kör etti.
Saltanatı en uzun süren Bizans hükümdarı 2. Basil Bulgaroktonos’tur (976-1205). İmparator, hakkındaki en bilinen hikayede, Bulgarları kesin olarak yenip Yunanistan’ı onlardan geri almış ve yalnızca her yüzüncü erkeğin bir gözünü bağışlayıp diğer bütün esirleri kör etmiştir. Her gruptaki doksan dokuz adam bir araya bağlanmış ve tek gözlü adam da onları evlerine geri götürmüştür.


İlave:
Sadece Bulgar erkekleri değil, "Political mutilation in Byzantine culture" başlığı altında ararsanız soylu birçok kişinin de sakat bırakılarak cezalandırıldığını göreceksiniz. Bir uzvunu kaybetmiş, ya da sakatlanmış kişi imparator olamazdı. İmparator II. Jüstinyen ise burnu sakat olsa da Hazar Türklerinin yardımıyla tekrar tahta oturmuştur.


***

Eksik:
Arkeofili (11.) Yunan bir kadın imparatorları vardı. İmparator Atinalı Irene (797-802) ve oğlu VI. Konstantine (780-797)
İmparator Atinalı Irene (797-802) tüm zamanların en güçlü kadınlarından biriyken annelik sevgisinden nasibini almamıştır. Tahttaki gücünü güvenceye almak için oğlu VI. Constantine’i (780-797) kör ettirmiş ve ömrü boyunca doğduğu odaya mahkum etmiştir. Irene imparatorluğa tek başına hükmeden ilk Yunan kadındı ve özellikle İmparatoriçe değil İmparator unvanını kullanmıştı. Harun Reşit ve Şarlman gibi muhteşem çağdaşlarıyla aynı zamanda hükmünü sürmüş ve Şarlman onla evlenmek istese de kabul etmemiştir.


İlave:
Türk tarihi açısından bilinmesi (ve Grekler nasıl gurur duyuyorsa, bizim de gururlanmamız) gerekirken neden eksik bilgi verirler?
Atinalı İrene'nin (İreni-İrini olarak da geçiyor) kocası IV.Leon'un babası V.Konstantinos iken, annesi Hazar Türk Hakanı Bihar'ın kızı Çiçek'tir (Tzitzak, vaftiz adı İrini). Yani Atinalı İrene'in oğlu VI.Konstantine'nin damarlarında Hazar Türk kanı da dolaşmaktadır. Bununla birlikte, Atinalı İrene ülkesinin ekonomisini alt-üst etmişti. Ayrıca Atinalı İrene'nin döneminde üst makamlara gelen bir Türk komutan vardı; Bardanes. İrene'nin tahttan düşmesiyle ardından gelen Arap asıllı Nikephoros'un Abbasilere (Harun Reşit) meydan okumasıyla savaşa hazırlanan Doğu Roma İmparatorluğu, Türk komutan Bardanes Tourkos'u olağanüstü yetkilerle donattı...

Aynı şekilde II.Justinian (669-711)'in eşinden de bahsetmezler ! "Hazarlı Theodora" Hazar Türk Kağanı Bişar'ın kızkardeşidir. Oğulları Tiberios, sonradan imparator olan Philippikos (Filippikos Bardanes, 711-713) emriyle Blaherne (Blakernai) semtindeki Meryem Ana Kilisesi (Church of St. Mary of Blachernae) dışında öldürülmüştür.



General Bardanes, Türk kökenli komutan
(Filippikos Bardanes değil)

"Bizans İmparatorluğu’nda Türk asker ve bürokratların sayısı oldukça fazladır. Fakat erken ve orta devirleriyle ilgili çalışmalarda Türk kökenli tarihi şahsiyetlerin takibi oldukça zordur. Çünkü Ortodoks olmadan bu devlette görev almak imkânsızdır. Din değiştirmiş, Grek olmayan bir kişi ya İncil’de geçen bir isim almakta, ya da ismi Grekçe söylenişe göre telaffuz edildiği için bozulmaktadır. Bizans tarihi kaynaklarında da bu şekilde isimler zikredildiği için köken tespit etmek içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Bazı durumlarda şahsiyetin milliyetine dair direkt ifadeler bulunması tarihçilerin işini kolaylaştırmaktadır. Fakat bu durum “Türk Vartan” örneğinde olduğu gibi önyargılara takılmaktadır. Tarihi hafızalara Bizans-İslam, Bizans-Türk ezeli iki düşman olarak kaydedilmiştir. Hıristiyanlığı kabul edip Helenleşmişse de, bir Türk’ün Bizans’ta imparator olmak için isyana kalkışması oldukça sıra dışı bir durumdur. Her ne kadar isyan Bizans Tarihi’nde gözle görülür bir etki yaratmamış olsa da ezber bozan bir durum olması hasebiyle önemlidir. Bardanes Tourkos isyanı Bizans darbe geleneğinin bir sonucudur. Tahtın çok sık el değiştirmesi imparatorluğu her alanda sıkıntıya soktuğu aşikârdır. Bizans Devleti yönetimde istikrarı Bardanes’in birlikte darbeye kalkıştığı yakın arkadaşı Amoriumlu Mikhael’in (II. Mikhael) tahta geçmesiyle sağlayacaktır."

"Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi...."

Talat Koçak
Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu'nda Türk Kökenli Bir Komutan: Bardanes Tourkos ve İsyanı



(Türk sözünü Hazar'la birlikte özellikle kullanıyorum, çünkü hiç kimse ağzına almıyor!)


***

Eksik: 
Arkeofili (7.) Dini resimler yasaklandı
8. ve erken 9. yüzyıllarda, Bizans İmparatorları 730 yılında III. Leo ile başlayarak, ikonların ve dini resimlerin kutsallığını reddeden bir harekete öncülük ettiler ve tapınılmasını yasakladılar. İkonoklazm (ikon düşmanlığı) olarak bilinen bu hareket çeşitli hükümdarlar altında güçlenip zayıfladı ama 843 yılında, İmparator III. Michael’ın emrindeki bir Kilise konseyinin dini resimleri sergileme lehinde aldığı karara kadar tam olarak sona ermedi.


İlave:
"İkonoklazma; Kelime kökeni ‘ikon’, Grekçe ‘eikon’ ‘imge’ anlamında. Grekçe ‘klao’ ‘kırmak, yok etmek’ anlamında" verilir.

Ancak, İkon sözü Türkçe kökenlidir, ayrıca Batılılar kökenini bilmemektedir.
"which is of uncertain origin" (etymonline link)
Ayrıca Aykon diye okunur (oxfordlearnersdictionaries link)
ve "Gerçeği Söyle" demektir.

// Ayt = Tr., söylemek, demek, telaffuz etmek, beyan etmek, okumak, şarkı söylemek, adlandırmak.
Ayıt, ay(ı)t = Orhun yazıtlarında Söylemek anlamında

// Kön, köni = Tr., gerçek, doğru, hakikat
Könilik = Tr., doğruluk

Hasan İsi
"Gerçek" ve "Hakikat" Sözcükleri üzerine Felsefi ve Dilbilimsel İnceleme"

// Aymak: "Sözcüğün kenine gelmek anlamına bağlı olarak bilinçlenmek, uyanmak, ayılmak, aydınlanmak içeriği bulunur. Ayrıca söylemek, konuşmak, demek ve gezmek, seyahat etmek, yaratılmak, oluşmak anlamları da görülmektedir."
Aylatmak : "Haber vermek veya Rapor vermek anlamındaki kavram ayrıca Tur attırmak demektir. Birbirinden so nderece uzak olan bu farklılaşma Ay kökünün hem haber verme (Ey/Ay/Hay) hem de döndürme, eğme, çevirme (Ay/Yay) içeriğini barındırması ile ilgilidir."

Deniz Karakurt,
Türkçe Sözcük İncelemeleri, Türk dillerinden Alıntılarla - Etimolojik


// ay
OA: ay-: söylemek, demek, konuşmak, haber vermek, hükmetmek, hükümran olmak, idare etmek. “Bilge Tonyuḳuḳḳa basa aydı.” (T.K.7)

DS: ay-: gözetmek, nezaret etmek. (Güvenç-Konya)

ayt
OA: ayt-: de-, söyle-,arz et-. “Asar aytıp bir atlıġ barmış tiyin ol yolun yorısar unç tidim.” (T.D.7)
DS: ayt- (1): söyle-, anlat-, naklet-, konuş-. (*Nazilli, Aydın; Bergaz *EzineÇanakkale; *Ilgın, Karaçay Aşireti, Başhoyuk *Kadınhanı-Konya, Orhaniye *Marmaris-Muğla)

OA. : Orhun Abideleri
DS. : Derleme Sözlüğü


Fatih Özek - Aslıhan Aytaç
Orhun Yazıtlarındaki Söz Varlığının Türkiye Türkçesi Ağızlarındaki İzleri


Yani Aykon (İkon) "Gerçeği söylemek" anlamındadır, ki bunu Murad Adji seneler önce ortaya koymuştu. Adji "dürüstce konuş","ruhunu aç" anlamında gelen Aykon'u Yunancada "görüntü, resim, betimleme" anlamında kullandıklarını, ancak olguyu tam olarak ifade etmediğini belirtmektedir. İbrahim Tellioğlu'nun da dediği gibi, Kıpçak Türkleri tamamıyle anlaşılmadan, Anadolu'daki Hıristiyanları çözümleyemeyiz.

Tengriizm and Christianity - Murad Adji


***

Eksik ve yanıltma: 
Arkeofili (6.) Klasik edebiyat Bizans tarafından korundu.
Birçok insanın farkında olmadığı ya da göz ardı ettiği şey günümüze kadar kalmayı başarmış klasik edebiyatın çoğunluğunun Bizans İmparatorluğu tarafından korunmuş olmasıdır. Aristo ve Platon gibi filozofların çalışmaların büyük bir kısmı, Yunanistan ve Roma’nın tarihi metinleri eski edebiyat ve öğrenim geleneklerini sürdüren Bizanslı alimler tarafından korunmuştur. Batı’da yüzyıllardır kayıp olan çalışmalar Bizanslılar tarafından tekrar gün yüzüne çıkarılmıştır.


İlave ve düzeltme:
Klasik edebiyat eserleri Bizans tarafından değil Arap, Fars ve Türkler vasıtasıyla korundu! Bizans'ta intihal da önemli değildi. Yazarlar başkalarına ait cümleleri, paragrafları kopya eder ve kendileri yazmış gibi eserlerine ilave ederdi.

İlyada'nın bile en az 4 sürümü vardı; Mısır, Suriye, Makedon ve Pergamon ve herkes kendi variantlarını yazdı. Anna Komnena dönemine gelinildiğinde ise Homer İlyada'sı değil 'Frigyalı, yani Turovalı Dares' ile 'Giritli Dictys'in İlyada'sı okunuyordu! Hatta, 9.yy sonu 10.yy başında tek bir kopya asıl kabul edilip, herkes ondan kopya yapmaya başlamıştı. Ortçağ'a gelinildiğinde Homer'e atfedilen eserler çoktan bozulmuştu, zaten İlyada'yı da 15.yy'da alıntılardan, kalan parçalardan biraraya getirdiler. [the medieval tradition of the Homeric poems has also proved to be heavily contaminated]

Ayrıca, Latin Haçlıların (1204) İstanbul'u yağmalayıp yakmasıyla da eserlerin birçoğu kaybolmuştur.


***

Yanıltma ve eksik: 
Arkeofili (5.) Batı’nın Kalkanı olarak biliniyor.
Birçok modern tarihçiye göre Bizans medeniyeti olmasaydı modern Batı dünyası da olmazdı. Bizans Batı medeniyetinin temellerini birçok durumda İslam istilasından korumuştur. Bu yüzden birçok alim Bizans’a hala Batı’nın Kalkanı demektedir.


Düzeltme ve ilave:
Batı'nın kalkanı olabilmek için Hazar Türklerinin yardımını almış ve Arap-İslam dünyasının yayılmasını engellemiştir. Hazarlar olmasaydı yapamazlardı! Ayrıca Batı (Vatikan) İstanbul'u düşman olarak görürdü!


***

Yanıltma: 
Arkeofili (2.) Yunan Ateşi denen korkunç bir sıvı kullanırlardı.
Bizans donanması, deniz savaşlarında ”Yunan Ateşi” dedikleri korkutucu bir sıvı kullanan ilk donanmaydı. Sıvı, Bizans gemilerinin burunlarına yerleştirilen büyük sifon borularıyla düşman gemilere ve taburlara gönderilirdi. Sıvı deniz suyuna değdiği gibi tutuşur ve çok büyük zorluklarla söndürülebilirdi.

Doğrusu: 
Bu "ateşli sıvıları" MÖ 9.yy'da Asurlular da kullanıyordu, yani Doğu Romalılar ilk kullanan değildi.


***

Yanıltma: 
Arkeofili (1.) Büyük Bölünme
1054 yılında, imparatorluk tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biri yaşandı: Büyük Bölünme (the Great Schism). Latin Roma Kilisesi ve Yunan Ortodoks Kilisesi birbirlerinden ayrıldı. Latinler Bizanslılara ”Yunan” demeye başladı ve bu terimi imparatorluğun 1453’de yıkılmasına kadar kullanmaya devam ettiler. Bu durum Bizans İmparatorluğu’nun mirasının modern tarihçilere göre Yunan kültürüne daha çok yöneldiğini ve Latin Roma Kilisesi’nden çok Ortodoks Hıristiyanlığı tarafından karakterize edildiğini gösterir.


Düzeltme:
Grek adını, MS 800'lerde Şarlman kendisini Kutsal Roman-German Devletinin unvanı olan İmparium Romanium'un tek sahibi olduğunu söyleyerek İstanbul'daki imparator için Grek (Grecorium) sözünü kullanmıştır. Grek'in anlamı "hizmetkar, köle" idi ! Tüm sözlüklerde bu yazarken Yunanistan bağımsızlıktan sonra mahkeme kararıyla tüm ansiklopedi ile kitaplardan bu anlamı kaldırtmıştır....

["Fransız Larousse'nin 1930 baskısı, 3.cilt, 867. sayfasında Grek: kurnaz, sinsi, düzenbaz, dümenci, edepsiz, üçkağıtçı... yazmaktaydı... Aydın Taneri Yunan Hükümeti'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra müracaatı üzerine Grek kelimesinin anlamında düzeltme yapıldığını yazar.... (Necdet Sevinç, Pontus'ta Hesaplaşma)


Sonlandırmadan...

EK:

"Anadolu'nun yerli ahalisi, daha önceki devrelerde olduğu gibi Roma hakimiyeti zamanında da çok heterojen, karışık idi. Yer yer Ege kıyıları hariç tutulacak olursa, Anadolu'da bir yerli Grek unsurunun varlığından bahis olunamaz....

Çünkü Bizans yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir Grek Devleti değildi..."

Prof.Dr.Işın Demirkent
1071 Malazgirt Savaşı'na kadar Bizans'ın Askeri ve Siyasi Durumu
Tarih Dergisi, sayı 33
Bizans Tarihi Yazıları (Kitap)


SB

NOT:
Grek, Roma ya da Hitit, farklı kültürleri ben de seviyorum, ancak insan kendi tarihine bu kadar da yabancı olmaz ki, benliklerini kaybetmişler resmen... Milattan önceki Türk tarihiyle ilgili hiçbir konuyu ele almıyorlar, gelişmeleri takip etmiyorlar, sanki Anadolu sadece Grek ve Roma tarihinden ibaretmiş gibi davranıyorlar. Türkçe gibi eklemeli dil ailesine giren Hattilere ait Alacahöyük kral kurganlarından çıkan Güneş Kurslarını, "Hint-Avrupa dil" sınıfına giren ve Alacahöyük'ten 350 yıl sonra Anadolu'ya giren, ancak siyasi hayatı MÖ 1700'lerde başlayan "Hitit"lere aitmiş gibi de sunabiliyorlar! Bir de utanmadan Türkoloji ve Türk tarihine ilgi duyanlar hakkında 1 nisan şakasına sığınarak alay ediyorlar!.. Biraz edep!...



Çorum'da Hitit kralına ait tablet çözüldü!
...Ben Hatti ülkesi kralı Oyt-hun Er-bash! Egemen Kral, Büyük Kral. Sözlerim demirdendir. Kırılamaz, bükülemez. Tutsaklar vebayı Hatti ülkesine taşıdı.
O günden beri veba yüzünden sarı ırk olmayan insanlar ölmekte.
1nisan.....
!!!!


 ("Melih Gökçek’in Amblem Olarak İstemediği Hitit Güneş Kursu Heykelinin Boynuzu Kırıldı" haberindeki gibi . Yazar: Erman Ertuğrul, 25 Nisan 2015


Aynı yanlışı Aktüel Arkeoloji de yapmaktadır!
Hatti/Hitit YOKTUR...
Hatti başka, Hitit (Nesiler) başkadır! Çünkü dilleri farklıdır.


Oysa bu Güneş Kursu Hititlere DEĞİL, HATTİLERE AİTTİR, ki....

Ankara Üniversitesi en doğrusunu söylemektedir.


Sorgulayın...
SB



21 Haziran 2019 Cuma

Komana Mezar Taşı ile Kıpçak Mezar Taşları



Komana antik şehirden mezar taşı
"Doğu Roma Dönemi", Ballıdere/Tokat.





Doğu Roma dönemine tarihlendirilen Ballıdere/Tokat'ta bulunan 'Grek' alfabesiyle yazılmış mezar taşı. (en solda)

Arkeoloji okuyanların mutlaka Türkoloji eğitimi de alması gerekiyor. Çünkü bu mezartaşı Kıpçak mezartaşları ile birebir benzerlik gösteriyor. Kafkaslardan (antik dönemde diğer adı İber olan) İspanya'ya (İber Yarımadası) giden ve antik dönemde Anadolu'da 'Tabal' halklarından olabileceği düşünülen (Prof.Zübeyir Koşay) Baskların mezar taşlarıyla da birebir benzerlik göstermektedir.

Tüm bunlara antik kentin adını kanıt olarak ekleyebiliriz: "Komana" adının Kuman Türklerinden kalma olduğu Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu tarafından kanıtlanmıştır. Ve bilinir ki Doğu Roma döneminde Hıristiyanlığı seçmiş birçok Kıpçak-Kuman Türkleri bu bölgeye yerleşmiştir. Biraz daha dikkatli bir çalışma ve eğitimle Komana'da bulunan bu mezar taşının Türklere ait olduğu ortaya çıkar.

Milattan önce ve sonra olmak üzere; Türk arkeolojisini, Türk kültürünü, Türk dilini, Türk geleneğini ve Türk sanatının devamlılığını görmezden gelmeyin! "Hellen ve Roma akıl tutulması"ndan lütfen kurtulun ! İonlar bile "Grek" değil !

SB




solda : Komana "Doğu Roma Dönemi", Ballıdere/Tokat.
ortada: Kıpçak/Alban, Güney Azerbaycan.
sağda: Basklar, İber Yarımadası.



Kazı alanından yapılan açıklama:

"Komana Arkeolojik Araştırma Projesi, Orta Karadeniz Bölgesi, Klasik Çağ kenti Komana’nın lokasyonunu belirlemek ve kentsel dokusunu anlamak amacı ile 2004 yılında başlamıştır. Komana, Mitridat Krallığı’nın idaresinde önemli bir kült merkezi olmuş Roma İmparatorluk Dönemi’nde de özerkliğini korumuştur. Anadolu tanrısı Ma’ya adanmış olan kutsal alan, aynı zamanda çevre bölgeler için bir ticaret merkezi ve olasılıkla Mitridat Krallığı için banka görevi görmüştür. Kutsal alanda düzenlenen festivaller, zengin pazar yeri, kutsal fahişeleri ve kenti çevreleyen verimli arazisi ile Anadolu’nun tüm bölgelerinden ziyaretçi akınına uğramış olmalıdır. Komana ilk olarak 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından ziyaret edilmiş ve Tokat’ın 9 km kuzeydoğusunda, İris nehri (Yeşilırmak) yanında bulunan Hamamtepe höyüğü antik kentin merkezi olarak tesbit edilmiştir.

Karadeniz Bölgesi’nin içkesimlerinde, günümüz Tokat sınırları içerisinde, Hellenistik Dönem’de faaliyet gösteren iki tane tapınak devleti bulunmaktaydı. Bunlardan daha büyük olan? Komana, ana tanrıça Ma’ya ithafen yapılmış, Kapadokya tipi bir mabeddi (Wilson 1960, 228). Mabed çevresindeki topraklar tapınağa ait olup 6000 adet serf tarafından işleniyordu (Strabo 12.3.34). Komana tapınak devleti aynı zamanda polis statüsünde bulunmakta ve yıl boyunca çevreden gelen ziyaretçiler tarafından bir ticaret merkezi olarak da kullanılmakta idi. 
Komana’daki kutlama ve ibadet yöntemleri Kapadokya’daki Ma mabedindekiler ile benzerlik göstermekte idi. Hatta Strabo’ya göre (12.3.32) Komana Pontika Kapadokya’daki mabedin bir kopyasıydı: 

"…ve orada neredeyse aynı türde dini törenler bulunur; kehanet alma şekli aynıdır; özellikle de ilk kralların yönetiminde olduğu gibi, rahipler aynı şekilde saygın bir yere sahiplerdir; yılda iki kere, tanrıça heykelinin kentte gezdirildiği Exodi olarak anılan festivalde rahip tanrıçanın tacını giyerek kraldan sonraki en saygın şereflere tabi olur."

Pontus Krallığı döneminde Komana ve diğer tapınak devleti Zela kendi topraklarını işleyen, ve festival zamanlarında sayısız ziyaretçiye ev sahipliği yapan bağımsız devletler niteliğindeydiler. Bu bağımsızlıklarına rağman Pontus Krallığı döneminde diğer kentlerle aynı tipte şehir sikkeleri basmışlardır....

Tümülüsler: 
Geçmiş yıllarda olduğu gibi birçok tahrip edilmiş tümülüse rastlanmıştır. 2007 çalışmaları sırasında, tümülüslerin sadece kuzeyde ve güneyde bulunan tepelerin üzerlerinde değil ovada da yer aldıkları anlaşılmıştır.

Maltepe Tümülüsü:
Dağlık bölgedeki tümülüslerden birincisi Gaziosmanpaşa köyünün doğusunda bulunan Maltepe tümülüsüdür. Tümülüsün çevresi ortalama 170-180m çapı ise 60 m’dir. Tümülüs tahrip edilmiştir ancak üzerinde ve etrafında az miktarda seramik, kiremit kırıkları ve harç kalıntıları görülebilmektedir.

Kemiktepesi :
İkinci tümülüs Tokat-Niksar yolu üzerinde, Şenköy köyünün doğusunda yolun hemen kuzey tarafında Kılıçtepesi veya Kemiktepesi olarak bilinen hakim bir tepede bulunmaktadır. Tümülüs uzaktan kolaylıkla algılanabilmektedir. Bu tümülüsde de yaklaşık 5-6 metrelik bir çukur kazılarak kaçak kazılar yapılmış, tümülüs tahrip olmuştur. Arkeolojik herhangi bir malzeme görülmemektedir.

Poligon Tümülüsü:
Yine tepe üzerinde bulunan bir diğer tümülüs ise Tokat’ın hemen doğusunda bulunan Dedeli köyü ve kuzeyindeki Yelpe köyü arasında yeralır. Tamamı kazılarak tahrip edilmiştir.

Tokat’ın batısı ve doğusundaki ovalık alanlarda da 3 adet tümülüs tesbit edilmiştir. 

Bekçitepe Tümülüsü: 
Bu tümülüslerden Tokat’ın batısında Taşlıçiftlik köyünün girişinde yeralan Bekçitepe Tümülüsü Tokat Müzesi tarafından daha önce sit alanı olarak tescillenmiştir. Tümülüs üzerinde ve etrafında tarım faaliyetinin devam ettiği ve kaçak kazıların tümülüsü tahrip etmekte olduğu görülmüştür. Kaçak kazılarda bir duvar ortaya çıkarılmıştır.

Karakaya Tümülüsü:
Tokat’ın doğusunda, Karakaya köyünün kuzeyinde, Tokat-Niksar karayolunun hemen güneyindeki tarlaların arasında bir tümülüs görülmüştür. Bu tümülüsün neredeyse yarısı ağır bir şekilde, olasılıkla iş makinalarıyla tahrip edilmiştir. Tümülüsün ve kazılmış alanların yüzeyinde bol miktarda Geç Antik Çağ’a ait seramik ve insan kemikleri bulunmaktadır.

Us Tümülüsü:
Son olarak Tokat’ın batısında bulunan Kemalpaşa kasabasının yolunun girişinde üzerinde poligon noktası ve Lokantacı Osman Us ve ailesine ait modern mezarlar bulunan bir tepe görülmüştür. Üzerinde arkeolojik herhangi bir malzeme bulunmamasına rağmen bu tepenin bir tümülüs olması gerektiğine karar verilmiştir.... "


* Haritada gösterilen yer bir zamanlar Kaşka, Kimmer ve Hun Türklerinin bölgesiydi, yani milattan önce de Türkler Karadeniz bölgesinde yaşıyordu.

* Kapadokya'daki tapınak ile benzerlik göstermesi gayet doğal, çünkü Kapadokya'da bir zamanlar Kimmer Ülkesi olarak (Gmirra) anılıyordu.

* Harita gösterilen Armenia Minor bir coğrafi terimdir, devlet değil! Aslı Hayk olan bugünün Ermenileri hiçbir zaman devlet olmamış, sadece prenslik-beylik gibi siyasi varlıkları vardır. Armen kelimesi Türk boyu Erman'dan gelir. (bknz. Ermen Boyları ve Pseudo-Ermeni Haylar (Milattan Önce Türk -Ermeni İlişkileri) / Prof. Dr. Firidun Ağasıoğlu Celilov)

* Yabancıların (Türk özelliğini saklamak için) özellikle "tümülüs" dediği "Kurganlar" Türk kültürüne aittir.

* Arkeoloji okuyanların mutlaka Türk boylarını, tarihi, geleneğini, kültürünü, dilini ve sanatını bilmesi gerekiyor!

* Anadolu'da görülen her şey Yunan, Roma, Pers veya Doğu Roma değil!

SB





Slovakya'da da Kıpçak-Kuman benzeri mezar taşı var. (link)


Kuman Türk Beyliği - Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu







19 Ağustos 2018 Pazar

HELLENIZM TUTKUSU




HELLENIZM TUTKUSU
HALİKARNAS BALIKÇISI - HEY KOCA YURD


20. Yüzyılın özelliği —hele ilk dünya savaşından sonra bilim ve tekniğin hızla ilerlemesinden ötürü— eleştiriciliğidir. I. Dünya Savaşından önce yerleşmiş inançların çoğu didik didik edilmiş, iler tutar yerleri bırakılmamıştır. Ama çocuklardan başlayarak kuşaktan kuşağa tekrarlanan duygu aşılamalarının ussal (aklî) nitelikleri yok ki. eleştiriden etkilensinler! Batıda, "O şan ki, Hellenistan idi” sözleri ile açıklanan batı romantizminin kökünde de dinsel bağnazlık vardır. O bağnazlığın kaynağı Sokrates’le Platon'dur. Bizde bile Sokrates için, "Bir gerçek uğruna canını feda eden Sokrates” denir. Kimse çıkıp da "Hangi gerçek uğrunda?’’ diye sormaz. Çünkü Sokrates’in bir gerçek uğrunda canını feda ettiği kanısı, bir eleştiri sonucu varılan bir gerçek değil, bir "moda" dır.

Bir çeşit karınca vardır: O karıncanın yuvasının bir karıncası bir besi yedi miydi, bir kısmını sindirir (hazmeder), sindiremediği kısmını başka bir karıncaya ciro eder. Nasıl ciro ettiğini anlatmanın gereği yok. Yuvanın birkaç karıncasına mavi bir besi verildikte, tüm yuva karıncaları masmavi olur. 

Batılılar, Sokrates'in ölümünü, İsa'nın haç üzerinde ölümüne benzettiler. Bu nedenle Sokrates, İsa'dan önce gelen, İsa'nın bir öncüsü sayıldı. Hellenler de Hıristiyan’dı. Batıkların Hellenistan'a ilk bağlantıları buydu. Bundan epeyce sonra, ozanların romantik Hellenistan tutkusu başlar. Ozanların romantizminin derininde de yukarıda anlatılan dinsel duygu uyumaktadır. Bu ozanların başlıcaları şunlardır: Almanlardan Goethe ve ne kadar İtalyan ozanı varsa, İngilizlerden Byron, Shelley, Keats ve öteki Ingilizler. Fransızlardan Victor Hugo ve öteki Fransızlar. Bunlar Hellenlerin bağımsızlık ve özgürlük tutkularından tutturdular. Marathon ve Thermophil dendi de başka şey denmedi. ...

Marathon'la Thermophil'e gelince; iki bin beş yüz yıldan beri batının okullarında öğrencilere Marathon çatışmasının ve Thermophil savunmasının ululuğu anlatılır. O günlerden bu yana, Marathon, Thermophil, Salamis ve Platea'dan kat kat daha çetin kurtuluş savaşları oldu. Günümüzde Anadolu, Küba, Çin, Cezayir, Vietnam vb. özgürlük savaşları oldu. Ama batılı ozanların, Hellenistan savaşlarından başka savaşlar için Thermophil savaşı konusunda olduğu gibi heyecan saralarına tutuldukları görülmedi. Yazılanlar ise ya insansal heyecanı alevlendirecek içtenlik gücünden yoksundu ya da seslendiği batılılarda alıcı bir gönül sıcaklığı yoktu.

Çünkü insanı insandan ayıran, yüz metrelik bir uzaklıksa ve o iki insandan biri ötekine doğru candan olarak elli metre koşarsa, öteki insan, gönül gözü ve kulağı ile kendisine doğru .koşulduğunu anlar da kendisine gelene doğru koşarak, onu bütün bir gönülle kucaklar. Hele bu hızlanma, ozan gönlünde olursa... Bu olmazsa, o zaman, "Batılı batılıdır, doğulu doğuludur... Bunlar hiç birleşemez!" olur. Doğulu denilenler de, batılıdan başka olsalar bile, tüm insandırlar. Ama batılılara göre, tüm eski sömürgelerin insanları... Bilinir a; Britanya İmparatorluğu üzerinde güneş hiç batmazmış.

20. Yüzyılın en belirgin özelliklerinden birinin, usa dayanan eleştiricilik olduğu yukarıda yazılmıştı. Ama bunca ozanın içten gelen romantizminin pek etkili afyonu ile eleştiricilik adamakıllı uyuşturuldu. Asıl tuhafı, bu ozanların hiçbirinin —Byron’un dışında— Hellenistan'a gitmemiş olmalarıdır. Bundan dolayı, düşlerindeki Hellenistan’ları objektif bir gerçeğe dayanmaz.

Shelley. İtalya’nın Adriyatik kıyılarında iken, kendisine bir gün, karşı Hellenistan kıyılarından bir Hellen gemisinin limana uğradığını bildirdiler. Tam o zaman da Hellenlerin Türklere karşı açtıkları savaşın en ateşli günleri idi. Shelley heyecanla limana koşar ve Hellen kaptanı ile tayfalarının Türklerle, kurtuluşları uğrunda nasıl kahramanlık ve ateşle savaştıklarını kendisine anlatmalarını bekler. Kaptanla tayfaların ağlamaklı bir halle, savaştan ötürü ticaretin durduğunu, kesatlık dolayısıyla açlıkla karşılaştıklarını; "Nereden çıktı bu Tanrı’nın belası savaş" diye yakındıklarını duyunca acı bir düş kırıklığına uğrar. İngiltere'ye yazdığı bir mektupta, bu olayı olduğu gibi anlatır.

Adlarını yukarıda andığımız ve adlarını anmadığımız daha birçok ozan, şiirlerinde Hellenistan’ı göklere çıkarmakla uğraşıyordu. Ama bu işte en etkili ozan, Lord Byron'du. Shakespeare'den sonra batıda en çok okunan ve batıyı en etkileyen Byron’du. Aristokrattı Byron. Yalnız sanatı ile değil, efsanesel yaşamı ile de Ingiltere’yi ve batıyı büyüledi. Doğrusu şiir dizeleri, efsanesel yaşamından da büyüleyici idi. 1814’e doğru basılan “Gâvur", "Abidos'un Gelini", "Korsan" ve “ Lara" şiirleri, batıyı alev gibi sardı. Dizeleri herkesin dudaklarında idi. Birkaç kuşak süresince gençlik onun «poz»larını taklit etti, hatta hafif topallığını bile!... Bir, iki yıl Türkiye’de, İzmir’in Buca’sında yaşadı. Arnavutluk’u gezdi. Yanya’lı, Ali Paşa macerasına karıştı ve Hellenistan’da, Missolonghi’de öldü. Byron’dan önce Hellenistan kültürüne tapınırcasına hayran kalmak ve buna karşın doğuyu, “Üçüncü Dünya” denilen koca bir âlemi hor görmek batının dinsel, romantik ve sömürgesel bir akımı iken, Byron’dan sonra ve onun sayesinde batının bir modası da oldu.

Modanın çirkinlikleri, gülünçlüğü, moda geçtikten iki ay sonra göze çarparmış. Moda sürdükçe, herkes onun etkisinde bulunur. İnsanlar “sürü”den ayrılmayı pek istemez. Bir de moda, gücünü, insanın doğal eğilimi olan değişme, yenilenme ve ilerleme isteğinden alır. ...

Modanın çirkinliğinin ve gülünçlüğünün moda geçtikten sonra göze battığı söylenmişti. Gelgelelim Goethe’ler, Victor Hugo’lar ve Byron’lar moda endüstrisinin figür ressamları ve mankenleri, moda ticaretinin propagandacıları değildiler. Ortaya bir sanat yapıtı koyan, bir şiir koyan ozanlar, sanatçılardı onlar. Bir sanat yapıtı on para etmez. Aynı zamanda o sanat yapıtı milyonlar eder. Sanat yapıtı ile para arasında ilişki yoktur. Onların çirkinliği ya da gülünçlüğü zaten olamaz. Olsa da bir moda matahı gibi, mevsim sonunda meydana vurmaz. Onların, olsa olsa, amaçlarında yanılmış olmalar sözkonusu olabilir. Amaçlarındaki yanılgı, ancak yüzlerce yıl sonra sezilebilir, görülebilir. Gene de yapıtları okunur. 

Evet, Hellenleri olağanüstü varlıklar, insanüstü yaratıklar saymışlardır. Hellenler ne olağan, ne de olağanüstü idiler. Onun için, batıkların yazdıkları dizeler canlı kaldıkça, insanlar tarafından okunacaktır. Ama batıkların son iki yüz yıl kültürünün kökü bilimsel inceleme ve eleştiri olmasına karşın son iki, üç yüz yılın ozanları —farkında olarak ya da olmayarak— içinde bulundukları batı toplumlarının sömürgeciliğine ve statükoculuğuna yardım etmişlerdir. Bu statüko, batının üstünlüğü, doğunun da altınlığı (Türkçe’yi yapanlar üstün demişler de altın dememişler. Burada altın, üstün karşıtı olarak söylendi) üzerine kuruludur. Batı, doğunun ya da Üçüncü Dünya’nın aydınlanmasından pek korkar. Doğulularda bir aşağılık duygusunun, gönüllerinde dağlarca kurulması için elinden geleni yapar.

Hikâye, Ida Dağı’ndaki bir güzellik yarışması ile başlayıp, Anadolu ve Hellenistan’ın estetiklerinin karşılaşması ve eleştirisi ile sona erdi. Böyle bir eleştiri yapmanın, batıkların akıllarının kıyısından bile geçmeyişinin nedenleri de yukarıda anlatıldı.

HELLEN HAYRANLIĞI

Orpheus'un TrakyalI olduğu, tartışılacak bir konu değildir. Ama Anadolu'da peyda olan her önemli insan, batıklarca mutlaka Hellen sayılır. Örneğin Profesör Guthrie, "Hellenler ve Tanrıları" adlı kitabında, doğrudan doğruya Orpheus’un AtinalI olduğunu yazar. Euripides tarafından, Anadolulu olduğu ısrarla söylenen Dionysos’u Hellen sayar; hatta bin dereden su getirerek, Euripides'i yalanlamaya bile kalkar. Profesör D.F. Kitto, Hellen mimarlığının Minos uygarlığınınki ile karşılaştırılınca, Hellen mimarlığının entelektüel olduğu için, o zamana kadarki bütün uygarlıkların mimarlığından üstün olduğunu ileri sürer. Bunlar rasgele alınan birkaç inceleme kitabıdır. Prof. VV.K.C. Guthrie’ye söylenecek söz yoktur! Kendisinin iddiası, aynı zamanda kendine cevap demektir.

Prof. D.F. Kitto’ya ise şu söylenebilir: Önceden tapınak yoktu. Ormanın bir parçası kutsal ya da tekinsiz sayılırdı. Sonradan, o orman parçası hangi tanrıya kutsal ise, orada, o tanrı ya da tanrıçaya kurban adanacak ve dua edilecek bir mihrap yükseldi. Git zaman gel zaman, mihraplar büyüdü, ormanların ortalarında bir tapınak oldu. Tapınak ormana öykünüyordu. Düz ağaç kütüklerinin üstü dallarla ve yapraklarla örtülü olacaktı. Yani ormanı ve ağaçları öykünen Gotik mimarlığındaki gibi... 

Ama Gotik mimarlık çok sonra, taş ve taşı oyacak aletlerle avadanlık bulunduktan sonra yapıldı. Hellen ve Anadolu mimarlığında, yalnız ağaç kullanılıyordu. Çünkü o zamanın âlemi orman âlemiydi. Ağaç da yuvarlak ya da dolamlı kesilemiyor, düz kesiliyordu. Bundan dolayı o zamanın mimarlığı yalnız düz çizgiler ve açılar karışımıydı. Tapınağın altı ağaç kütüklerinden —yani direk— olacaktı. Kütük toparlak olduğu için, ancak orada yuvarlaklık olabilirdi. Ormanın ve ağacın üstünün —yani dallı yapraklı yanı— ise, önce düz bir tavan, sonra da üçgen bir tavan olması zorunluydu. 

Bunun entelektüelliği mentelektüelliği yoktu. Sanki Sümer ve Babilon ziguratlarının entelektüellik bakımından neleri eksik? Batıda tapınağı ormanın bir köşesine benzetmiş, tapınağı da sonradan bir Olympos dağına oturtmuşlar. Örneğin, Atina'nın Akropolis tepesine. Sümer’de daha iyisini yapmışlar; ormanıyla, tepesiyle tüm olarak mimarileştirerek, yapma bir Olympos yaratmışlar.

Anadolu, hiçbir mimarlık yapıtını tepeye oturtmak gereğini duymamış. Efes'in Artemis Tapınağı hemen hemen su üstündedir. Menderes Manisası'nın ve Sardis’in Artemis tapınakları da tepelerde değildir. Bir batılının, nalıncı keseri gibi habire kendine yontusuna, insan usunun doğal eleştiriciliğinden vazgeçip sömürge olmaya alışmış eski doğu kafasıyla "lebbeyk" diyemeyiz.

HOMEROS'A DOĞRU

Yukarıda sözü edilen karanlık, yüzyıllarca sürdükten sonra, Anadolu'nun İzmir kentinde Homeros adlı bir ozan doğmuş. O ozanın adı Homeros değil se bile, ortada bir İlyada ile bir Odisseia vardır. Onları yazan da —her kimse— Homeros'tur. İlyada ve Odisseia, sonradan Grekçe ve Hellence diye adlandırılan bir dilde yazılmıştır. Homeros, kendinin Grek ya da Hellen olduğunu söylemez; Anadolulu Troya’lılardan ve onları istila etmeye gelen Akhalardan (Akalardan), Mirmidonlardan, Argoslulardan ve Danaelerden söz eder. Bunlar ulusların değil, kentlerin adlarıdır. Barbar sözünü de bir kez kullanır "barbarafon"; yani anlaşılmayan bir yabancı dilden 'Vırvır edenler” diye... Çünkü yani "v ita " harfi “ b " değil, ‘V " okunur. (bu kanı yanlıştır, çünkü ilk zamanlarda "b" olarak okunuyordu, ki basileus örnektir: Başil -SB)

Hititlerin Anadolu’ya girişlerinden, Homeros’un doğuşuna dek Yakındoğu, halkların ve dillerin karıştığı bir yer olmaya devam etti. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman burada, yirmiden fazla dil konuşulduğunu gördüler. Bunların dördünü beşini resmi dilleri olarak kabul ettiler. Bu arada Hellence diye bir dil de Anadolu'ya geldi. Güçlü bir dildi bu. Ta önceden, Girit'in parlak Minos uygarlığının etkisinde kalarak, kendi eksikliklerini Girit dilinden aldığı sözcüklerle kapatmaya çalıştı.

Bütün arkeologlar bilirler ki; "in th'', "enth’’, "sos" vb. ile biten ne kadar sözcük varsa, hepsi unutulmuş bir Anadolu dilindendir ve Hellence değildir. Hellenler bunları ve birçok Giritçe sözleri almadıkça, uygarlığa uygun bir dile sahip olamayacaklardı.

Girit dilinden Hellenceye alınan sözlerin birkaçı aşağıda verilmektedir.
Meropes: Adam ya da erkek; Sitos: Buğday: Mintha: Nane; Oine: Asma; Elaia: Zeytin; Olinthos: Taze incir; Sikon: Kuru incir; Oinos: Şarap; Elaion: Zeytinyağı; Spinks: Balansı; Simbelos: Arı kovanı; Sirintho: Balmumu; Rothon: Gül; Yakintho: Sümbül;
Vissos: Keten; Sisira: Deri Giysi; Sandalon: Sandalet ayakkabı; Solni: Lâğım; Kados: Testi; Depas: Bardak; Asamintho: Banyo; Kassideros: Teneke; Molibdos: Kurşun; Korisos: Altın; Sideros: Demir; Tirsis: Kule; Thalassa: Deniz; Nisos: Ada; Zali: Fırtına; Zefiros: Serin yaz rüzgârı; Sitharo: Yelken; Kuvernao: Dümen kullanmak; Sakkös: Çuval; Vasileos: Kral; Anaks.- Prens; Laos: Halk; Labiris: Çift ağızlı balta...

Homeros, İyada ve Odisseia'da "insan” yerine “meropes" sözcüğünü kullanır. Bardak ya da kupa yerine de "depas" der. Ama Homeros'tan sonra bu sözcükler pek kullanılmaz. Hem sonra “ İlyada" ve "Odisseia” sözcükleri de Girit dilindendir. Olympos sözcüğü de öyle. Hellence, İ.Ö. 7. Yüzyılda genel dil, bir "Lingua Franca” olmuştur.

Homeros yapıtlarında Girit'ten söz ettikçe güçlü bir heyecana kapılır. Girit'in özlemini çeken bir âşık sanki. “Yüz kentli Girit” diye yazar. Oralı bir saz sanatçısının nasıl çaldığını, genç ve güzel Giritlilerin ne güzel dans ettiklerini, dans havalarını anlatır da anlatır. Hiçbir zaman Akhaların cümbüşlerini anlatırken böylesine içten ve candan değildir. Eski Minoen uygarlığının şunusunu-bunusunu anlatırken, yüreğinin ”Cızz” ettiği duyulur. “ Girit, şarap renkli denizin ortasında bir adadır" dediği zaman, "Uzakta, büyülü, ona yakın, mutlu bir adadır" demek için dudaklarının derin bir yurtsama ile tir tir titreye koyulduğu anlaşılır. Çünkü bu eski Anadolu ozanının yüreğinin, eski Ege ve Akdeniz uygarlığı ve yurdu lonya ile birlikte çarptığı bellidir.

Delos Apollon'undan söz ederken —Delos Apollonu İlâhisinde— çocuklarıyla gemiler dolusu gelen upuzun giysili lonyalıları şöyle tanımlar.- " Bunlar olağan insanlardan çok ölümsüz tanrılara benziyorlardı. Uyurken gözlerde zaman kalmıyordu.” Homeros, böyle demekle, "Bunlar yaşlanmaz, sevinç ve mutluluklarıyla..." demek istiyor. Apollon’a yazılmış İlâhi, böylece daha çok İonya'ya yazılmış bir İlâhi oluyor. Sonra, Phythla İlâhisinde, Girit’ten Mora yarımadasında Pilos’a gitmekte olan bir Girit gemisine Apollon, yunusbalığı olarak görünüyor. Gemiye çıkınca, tanrı yunusbalığı kılığında çıkıp, gene müzik, ışık ve güneş tanrısı, korkunç okçu tanrı Apollon oluyor. Kayığa o komuta ediyor. Mora yarımadasının batı kıyılarını dolandıktan sonra, Korent Körfezine giriyorlar. Karaya çıkıp Delphoi'ye doğru yürüyorlar. Başta Apollon elinde liri, sırtında da ta yerlere dek sürünen harmaniyesi; onun arkasında da bütün Giritli gemiciler Delphoi’de tapınağa giriyorlar. Orada Apollon, gemi tayfası Giritlilerin hepsini tapınağa papaz tayin ediyor. Tayin eden Apollon ama, Delphoi biliciler evinin tanrıya kurban sunacak papazlarını hep Giritlilerden yapan "Delos llâhisi”ni ve Delphoi llâhisi'ni yazan Homeros’tur.

Neye Apollon’a kurbanları sunacak olanlar hep Giritli olsun? Unutulmamalı ki; Girit’in Minos uygarlığını kuranlar, hep Rodos ve Karparos yoluyla Anadolu'dan gelen Anadolulular'dır.

HOMEROS

Homeros İçin birçok tartışmalar yapıldı. İlk önce, Homeros diye bir ozanın varlığı tartışıldı. Kimi, “Öyle bir ozan yoktu” dedi, kimi, "Vardı" dedi. Ortada bir yapıt vardı ve bunu bir insan yapmıştı, donunda bu yapıtları, (llyada ve Odisseia'yı) Homeros adlı bir ozanın yazdığına oybirliğiyle karar verildi. Bu kez llyada'da anlatılan Troya savaşının düşsel olduğu ve Troya diye bir kentin hiçbir zaman varolmadığı ileri sürüldü. Schliemann Troya’yı kazınca, bir yerine dokuz Troya çıktı ortaya. Derken, bu Troya’ların hangisinin Homeros'un Troya'sı olduğu tartışılmaya başlandı. Uzun süren tartışmalardan sonra, İki yıl öncesine dek, VI. Troya, Homeros’un anlattığı Troya olmakta devam etti. İki yıl önce oturaklı bilginler VII. Troya’nın asıl Homeros Troyası olduğunu buyurdular!

Ondan sonra da Homeros’un nereli olduğu sorunu ortaya çıktı. Homeros’un sürüne sürüne sokaklarında ekmeğini dilendiği yedi kent, bu kez onun doğduğu yer olmak onuruna sahip çıkıyorlardı. Bu yedi kent şunlardır: İzmir, Sakız, Rodos, Kolophon, Salamis, Argos ve Atina. Homeros’un Atina, Rodos, Salamis ve Argos kentlerinde doğmuş olduğu kesinlikle' kabul edilemez. Çünkü Homeros, sütbesüt İon lehçesinde yazdı İlyada'yı da Odisseia'yı da. Bu dört kentte İonya lehçesi konuşulmazdı. Yalnız Kolophon, İzmir ve Sakız’dadır ki lon lehçesi konuşuluyordu. Bundan ötürü, Homeros bu üç kentten birinde doğmuş olacaktı.
Başka yerde değil!

Sakız adasında horoz ötünce Anadolu'dan da duyulur. Ada, Anadolu açığında ve hemen hemen bitişiğindedir. Kolophon ise, Anadolu kıyısında, İzmir’in az güneyindedir. Homeros'un İzmir, Sakız ve Kolophon kentlerinden hangisinde doğmuş olduğu sorusuna, "İzmir' de" karşılığının verilmesi zorunludur. Çünkü llyada ve Odisseia baştan aşağıya lon lehçesinde olmakla birlikte, yer yer Aiol lehçesine çalan sözcükler de vardı. Oysa Kolophon ile Sakız değil, yalnız İzmir, İonyalı olmadan önce Aioliyalı idi.

Çok tuhaftır ama, Homeros'la ilgilenen ilk Türk, İstanbul fatihi Sultan II. Mehmet’tir. Montaigne’e göre, Fatih, Papa’ya yazdığı bir notada, Yunanistan'a yardımını anlayamadığını çünkü İtalyanların Troya’lı Eneas soyundan ve bu nedenle Trakofriglerden oldukları için, Hektor’un öcünü almakta Papa’nın kendisine yardım etmesi gerektiğini yazmış. (Bunu Sabahattin Eyuboğlu "Montaigne-Denemeler” çevirisinde veriyor.) 

Fatih, bu sözleri söylemişse, bunlar boş sözlerdi... Çünkü batı ya da Papa, Hellenlere Hıristiyan oldukları için yardım ediyordu. Fatih bunu pek iyi biliyordu. Onunki bir Bizans Vasileosluğu, bir "Rum İmparatoru" taşlaması olmalı. İstanbul’da Bizantizmin gelişmesine yardımı —hiç olmazsa göz yummasıyla— esnaf yardımlaşma kurumlarını —Ahileri— (* Din ve mezhebe bakmayan ekonomi ve zanaatçi birlikleri) kaldırmakla, sayısız hizmetlerinin yanısıra İmparatorluğun gerileyip kokuşma tohumlarını atmıştır. İstanbul’da, Saraçhane'de yalnız saraçları alıkoyması, ordunun güçlü bir bölümü olan süvarisipahilerin atlarına eyer ve koşum yaptırmak içindi.

Osman’dan başlayarak ilk sultanlar kılıç kuşanmazlar; bir mesleğin çırağı olduklarını gösteren emekçi setini, yani önlüğünü kuşanırlar; "set çekerler’’ di. Fatih ise kılıç kuşandı.

HOMEROS TOKSÖZLÜLÜĞÜ

İlyada'nın 24. kitap ya da bölümü, "Akhilleus’un Öfkesi" denilen bir şiirden doğar. Konusu, tutsak edilen prenseslere sahip çıkmak isteyen Akhilleus İle başkomutan Agamemnon arasındaki kavgadır. Bunlar birbirlerine "köpek-möpek" diyerek çıkışırlar. Yapıtta Hellenistan liderleri öyle alçakça, hoyratça ve öylesine bir ikiyüzlülükle davranırlar; onlara karşın Troya’lılar o denli efendice ve doğrulukla davranırlar ki; Homeros'un bütün gönlünün, sevgi ve sempatisinin hangi tarafta olduğu, kör kör parmağım gözüne dermişcesine belli olur. Homeros, eski Anadolu ozanlarındandı. Gönlünün ve yüreğinin yurdu, bu barbarların çadırlarında ve kamp ateşlerinde değil, Ege uygarlığı denilen, zamanın şanlı gelişimindeydl. Barbar, açgözlü, saldırganların bağrışıp çağrıştıkları ordugahta yeri yoktu Homeros'un! 

O yapıtında, derebeylerinin hayatlarını, tam bir sanatçı bağlılığıyla anlatır. Kabile papazçalarıyla evlenerek, onların inandıkları tanrıların ekadlarını gaspederek ortada böbürlenip duranlar için, ’‘İyidirler, kahramandırlar; filan talandırlar" der ama, onların ne haltlar işlediklerini de bir bir anlatır; onlardan nefret ettiğini belli eder. Onların yalnız kılıç ve zor gücüyle yaşadıklarını; sevgi ile arkadaşlığı, candan dostluğu, söz erliğini ve güzel sanatları umursamak şöyle dursun, hor gördüklerini iyice belirtir. Adları üzerine ant içip durdukları Olymposlu tanrılara o kahramanların hiç de bağlı olmadıklarını bilmeseydi Homeros, Akha'ların önünde, tanrıların yaygaracılıklarıyla, kargıcılıklarıyla, kahpelikleriyle, o sulu şehvetleriyle alay edercesine yazmaya cesaret eder miydi?

İnsan Homeros'un eski Ege uygarlığına ait ve o uygarlığın yurdu Anadolu’nun, orada da Troya'nır. gizli bir âşığı olduğunu kendi yapıtından şiddetle duymazsa, onu, bir şeye candan inançtan yoksun, bomboş bir adam sayar; ona "Boşver, gitsin!” der... Onun yurt sevgisi, sımsıcak insan duygusu, Troya’daki aile yaşamını, orada şunda-bunda insancıl duyguları anlatırken, Homeros'un kendi duyguları ortaya çıkar.

Acaba dünya edebiyatında Andromakhe'nin kocası Hektor ile konuşmasından daha dokunaklı bir parça yazılmış mıdır? Dünyanın en büyük sevgi şiiri, Hz. Süleyman'ın "Neşideler Neşidesi’dir" denir. Homeros’un söz konusu parçası da kendi çeşidinde, İnsanoğlunun yazdığı en dokunaklı sözlerdir. O denli böyledir ki; Romalılar Troya aslından olduklarını ileri sürerler. Evet, Eneas masalı vardır ama, Eneas masalı da önemini, Troya'lılar hakkında yazılmış olmasından, bir de Troya'lılar ağzından söylettiği sözlerden kazanır.

Venediklilerin, hatta 16., 17. yüzyıla değin İngilizlerin Londra’ya "Troynovant" adını vererek, kentin Hektor tarafından kurulduğunu öne sürmeleri, hep Homeros'un Troya'yı ve Hektor’u sevimli göstermiş olmasındandır. Homeros’un Troya'yı ve Troya’lıları anlatışının uyandırdığı insancıl sempatinin sonucudur hep bunlar...

Patroklos'un ölümünü duyunca, Akhilleus'un o hafakanları tutan yaşlı, sinirli kadınlara yakışır çıldırışı nedir? Eski deyimiyle bunca "canhıraş" parlayışlar ise, hiçbir duygu uyandırmamış; yarı acır yarı alay eder, horlayıcı bir gülümseme yaratmıştır olsa olsa. Homeros duygulansaydı neler yazmazdı şu Patroklos'un ölümüne değgin? Akhilleus’un isterik kadın yaygaralarını Homeros hiç hoş karşılamamıştır. Homeros bu sahneyi yapmacık, tumturaklı ve ulu gümbürtülü sözlerle süslemeye çabalamıştır. Çünkü biliyordu ki; meşe odunu kafalı derebeyleri yerginin keskinliğinin farkına varamazlar ve davul patlatıcı gümbürtüler duyunca onları övgü sayarak koltuk kabartırlar!

Homeros bu işte, İspanyol ressamı Goya’ya hemen hemen üç bin yıl önceden önderlik etmiştir. Goya, İspanya Krallık ailesinin —babalı, analı, çocuklu ve torunlu— karikatürü denecek kadar maskara ettiği yüzlerini öyle güzel ve cafcaflı renklerle boyamıştı ki; grup halindeki Krallık Ailesi, maskaraya dönmüş resimlerin —renkler dolayısıyla— kendilerine benzediğini kabul zorunda kalmıştı. ...

İlyada ve Odisseia'nın, o zamanki Sümer ve Mezopotamya geleneklerine nasıl bağlı kaldığı, heksametr konusu anlatılırken ele alınacaktır. Hiçbir şey durup dürürken yoktan varolmaz. Olympos tanrıları Hellenistanlı değillerdir; Anadolu'dan oraya geçmişlerdir. 

Batılıların sandığı gibi, Homeros, arkası doğuya dönük, olarak Hellenistan'a bakan bir kimse değil, doğuya ve Anadolu’ya bakan, Hellenistan'a arkası dönük bir sanatçı idi....



Truva I MÖ 2920-2350 : Taşbaba 7.-8.yy Kazakistan
 'Luvi Dilinde' Hitit Mührü MÖ 12.yy : Kazakistan Aşiret Tamgası
not: Luvi dilinde olması , iddia ettikleri gibi 'Truvalıları' Luvi dilli yapmaz !



Manfred Korfmann - Traum und Wirklichkeit Troia,seite 13

"Hatten wir es bisher mit drei Epen vor angeblich historischem hintergrund zu tun, der İlias, der Odyssee un der Aeneis, so berufen sich die mittelalterlichen Troiaromane - Rittergeschichten des 12.und 13.Jhr.n.chr. - vorrangig auf zwei angeliche augenzeugen des Troianischen Krieges: auf den Kreter Diktys (zwischen 1.und 3.Jhr.n.chr.) und den Phryger Dares (zwischen 2.und 5.Jhr.n.chr.). Natürlich wusste man auch im mittelalter über sekundörquellen von der İlias des Homer. Die shrift selbst stand aber zunachst noch nicht zur verfügung. Sie gelagte erst spater von Konstantionopel - İstanbul nach İtalien, und zwar in form "der brühmten İlias handschrift aus Venedig", einer kopie des 10.Jhr.n.chr. 1360 n.chr. verfasste petrarca eine kurzfassung in lateinischer sprache, 1488 n.chr. wurde die İlias zum ERSTEN mal gedrucht.

Ausgehend von den Texten der beiden gananten Troia veteranen Dares und Diktys, wurde erschlossen, dass viele Völker in der welt eigentlich von Troia herstammten. Eine solche Ableitung war insbesondere für Europaer, dann aber auch für die in Anatolien eigenwanderten Türken nötig; denn weder in mitteleuropa, noch im fernen zentralasien, dem ursprungsgebiet der Turkervölker (SB), konnte man sich ansonsten glaubhaft auf eine noble mythische vergangenheit berufen. Diese brauchten die jeweils Herrschenden, um sich gegenüber dem einfachen volk abheben zu können."


* (SB : Es ist falsch, die Türken sind nicht nur auf dem Mittelasien. Die Königin Tomris, sogar in das Buch von Herodot, und Skythen oder Agatharsi, sind die Türken.  Abaris-Wort zeigt zu Avarische Türken an. Türken haben viele Stammesnamen ! Und nur die Türken trinken Koumiss (Stutenmilch), in der BC-Zeit gab es keine Mongolenstämme im Mittelmeerraum! Trojanen nannten sich TEUCER- TEUKROS, dass ist Türkisch: TÜRKER (Türkische Mann), und immer noch als männlicher Vorname - Nachname verwendet !)



"Up until now we had to deal with three epics in front of supposedly historical background, the İlias, the Odyssey and the Aeneid, so the medieval Troiaromans - knight stories of the 12th and 13th century. - primarily on two eyewitnesses of the Trojan War: on the Kreter Dictys (between the 1st and 3rd century) and the Phrygians Dares (between the 2nd and 5th centuries). Of course, in the Middle Ages, it was also known about secondary sources from the İlias of Homer. The manuscript itself was not yet available. She arrived later from Constantionopel - İstanbul to İtaly, in the name of "the famous İliad manuscript from Venice", a copy of the 10th century. 1360 AD Petrarca wrote a short version in Latin. The İliad was for the first time in 1488 AD printed. Based on the texts of the two Troia veterans Dares and Dictys, it was revealed that many peoples in the world actually came from Troy. Such a derivation was necessary, in particular, for Europeans, but also for the Turks, who had entered the country Anatolia; For neither in central Europe nor in distant central Asia, the origin of the Turkic peoples (SB), could anyone else credibly refer to a noble mythical past. These needed the respective rulers to stand out against the common people. " page 13


* (SB: It is wrong, Turks are not only from Central Asia. Even in the book of Herodotus, Queen Tomris, Scythians or Agatharsi are the Turks. Abaris word comes from Avar Turks. So, Turks have many tribal names. And only the Turks drinks koumiss (mare's milk), in the BC times there were no Mongolian tribes in the Mediterranean Basin! Trojans called themselves TEUCER - TEUKROS, that is Turkish: TÜRKER (Turkish Man), and still in use as male name and surname!)