Translate

27 Kasım 2018 Salı

Asur ve Muşkilerin Anadolu'ya Hükmetme Çabaları



Çivi Yazılı Kaynaklar Işığında Asur ve Muškilerin Anadolu’ya Hükmetme Çabaları



öz:
MÖ. 1200 yılında meydana gelen Egeli Kavimler Göçü sonucunda Hitit Devleti’nin yıkılmasıyla Anadolu’da Geç Hitit Beylikleri dönemi başlamıştır. Bu beylikler zaman zaman değişen siyasi güçlerine göre Muški, Urartu ve Asur’un hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Asurlular’ın Anadolu’ya hâkim olma sürecinde en büyük rakiplerinden biri olan Muškiler, pek çok kez bölgedeki kavim ve devletlerle Asurlular’a karşı ittifaklar kurarak,  onların Anadolu’da bir güç olmasını önlemeye çalışmıştır.  Asur’un Anadolu’ya hükmetme çabası sırasında Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya gelen İskit ve Kimmerler Asur için büyük tehdit unsuru olmuşlardır.  Hatta bu kavimlere karşı Asur’a yaklaşması tehlikenin ne denli güçlü olduğunun da göstergesidir.  Bu çalışmada,  dönemin çivi yazılı kaynaklarındaki bilgiler ışığında,  Asur ve Muškilerin Anadolu’ya tek başlarına hükmedebilme adına aralarındaki mücadeleler ele alınacaktır.



GİRİŞ

MÖ. XIV. yüzyılda Hitit Devleti’nin Hurrri Mitanni Devletine son vermesinden sonra güçlenen Asurluların,  MÖ.  XIII.  yüzyıldan itibaren Anadolu’ya siyasi olarak hükmetme gayreti görülmektedir.  Bu dönemin sonlarında Trakların hâkimiyeti altında bulunan Balkan Yarımadası’nın güney batı bölgeleri İlliryalılar tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal sonucunda yerlerinden oynayan Trak kabileleri en çok da Brigler ya da Frigler,  boğazlar üzerinden Anadolu’ya geçerek ülkenin batısında ve kuzeyinde bulunan bazı savaşçı kabileleri de yanlarına alarak tarihe Deniz Kavimleri Göçü ya da Egeli Kavimler Göçü olarak geçecek bir hareketi başlatmışlardır  (Mansel, 1971: 88;   Memiş ve Bülbül,  2014: 108,  109)


Ekonomik nedenlerden dolayı gerçekleşen  Egeli  Kavimler  Göçü  neticesinde  Asur’un  en  güçlü rakiplerinden  Hitit  Devleti  yıkılırken,  Mısır  da eski  gücünü kaybetmiştir. Hitit  Devleti’nin yıkılması  Anadolu’da  büyük  bir  kargaşa dönemini  de  beraberinde  getirmiştir.  Bu süreçte Mitanni ve III. Babil (Kaslar) devletleri de tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Ön Asya’daki bu siyasi karışıklık Anadolu’ya hükmetme arzusunda olan Asur Devleti için bulunmaz bir fırsat olmuştur.  Ancak Akdeniz ve Anadolu ticaretine  hâkim  olmak  isteyen  Asur’un  amacına ulaşması o  kadar  da  kolay olmayacaktır.  Çünkü bu defa yeni bir tehdit  olan Arami göçleri başlamıştır.  Sami  kökenli  kavimlerden  biri  olan  Aramilerin  ana  yurtlarının  neresi  olduğu konusunda da kesin bilgilere sahip değiliz. İlk zamanlar Arabistan yarımadasında yaşadıkları daha sonra Kuzey Suriye bölgesine göç ettikleri düşünülmektedir. Sami kavimlerinin üçüncü büyük  göçünü  teşkil  eden  Arami  Göçleri  aralıksız  asırlarca  devam  etmiştir.  Bu  da  Asur Devleti’nin zaman  zaman  ilerlemesine zaman  zaman  da  güç kaybetmesine  neden  olmuştur. Özellikle MÖ. XI ve X. yüzyıllar bir Arami Çağı olmuştur (Memiş ve Bülbül, 2014: 135-137; Bülbül, 2014: 22; Memiş,  2012a: 128). MÖ. XII. yüzyılın  başlarından  itibaren Asur, Arami tehdidini  yakından  hissetmeye  başlamıştı.  Zira  Aramiler  ülkeye  baskınlar  yapıyor, kentleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve  hayvan sürülerini alıp gidiyorlardı.  Bu akınlar MÖ. X. yüzyılda  azalmaya  başladı.  Yavaş  yavaş  eski  gücüne  kavuşan  Asur  MÖ.  IX.  yüzyılda Aramiler üzerine seferler düzenleyerek onları itaat altına aldı. Ancak bu göç hareketleri güç kaybetmesine sebebiyet verdi ve Anadolu  üzerindeki emellerine tam  anlamıyla ulaşmalarını engelledi (Diakov ve Kovalev, 2008: 198).


MÖ.  I.  bin  yıla  gelindiğinde,  Anadolu’da  Frig  ve Urartu  Devleti;  Hitit  Devleti’nin yıkılmasından  sonra  ise  Geç  Hitit  Beylikleri  adı  verilen  yeni  siyasi teşekküller  dönemi başlamıştır  (Memiş, 2013).  Hitit  Devleti’nin  yıkılmasından  sonra  kurulan  beylikler  zaman zaman  değişen  siyasi  güçlerine  göre  Muški,  Urartu  ve  Asur’un  hâkimiyetini  kabul  etmek zorunda  kalmışlardır.  Asur’un Anadolu’ya  hâkim  olma  sürecinde  en  büyük  rakibi  olan Muškiler,  pek  çok  kez  bölgedeki  kavim  ve  devletlerle  Asur’a  karşı  ittifaklar  kurarak, Asurluların  Anadolu’da  bir  güç  olmasını  önlemeye  çalışmıştır.  Ayrıca  Muškilerin,  ticaret yollarının  kavşak  noktasında  bulunması,  Ege  ve  Ön  Asya  ülkeleri  arasında  bağlantıyı sağlaması çevresindeki  devletlerle olan  ilişkilerinde de belirleyici bir rol  oynamıştır  (Sevin, 1982: 230; Memiş, 2012a: 129; Memiş, 2012b: 217).



MÖ. VIII. yüzyılda Gordion merkez olmak üzere Gordios’un liderliğinde devlet kuran Friglerin aslında Anadolu’ya ilk girişleri Hitit Devleti henüz yıkılmamışken IV. Tuthalya’nın krallığı  sırasında,  MÖ.  1240’lardan  önce  Frig-Troya  ittifakının  Amazonlara  karşı  Sakarya Nehri  kıyısında  verdikleri  savaş  sırasında  gerçekleşti  (Memiş  ve  Bülbül:  2014:  147). Homeros, bu kavmin daha sonra MÖ. XIII. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Troya savaşı sırasında,  Troyalıların  yanında Akalara  karşı  savaştığını  belirtmektedir  (Ayrıntılı  bilgi  için Homeros’un  İlyada  Destanı’na Bakınız.  Homeros,  İlyada:  184  vd.).  Friglerin  kimliği araştırmacılar arasında  tartışa  konusu olmuştur.  Bir kısım  bilim  adamı  bu  krallığın çeşitli konfederasyonlardan oluştuğunu  ileri  sürmektedir.  Bu  ihtimale  göre batıda  Gordion  merkez olmak  üzere  Frigler,  Doğu  ve  Güneydoğu  kanadında  ise Muškiler  ve  Tabal  krallığı bulunmaktadır.  Bazı  bilim  adamları  ise,    Mita  adının  Grek  kaynaklarında  geçen  Frigyalı Midas’ın  Asurcası  olduğunu  ve  bölgedeki  konfederasyonları  bir  araya  getirerek  devleti kurduğunu  söylemektedirler.  Bu  fikirlerini,  Asur  kaynaklarında  Frig  adından  hiç  söz edilmemesine  ve  Muški  ile  Tabal’ın ayrı  topluluklar  olarak  belirtilmesine,  ayrıca  Asur kaynaklarında  geçen  Muškili  Mita  ile  Grek  kaynaklarında  geçen  Frigyalı  Midas  hakkında anlatılanların uyuşmasına,  bu  iki  kralın egemenlik  yıllarının  tutmasına dayandırmaktadırlar. Dolayısıyla  Muškilerin  Frigler,  kralları  Mita’nın  da  Midas  olabileceği  konusunda  görüşler ortaya atılmıştır (Yıldırım, 1996: 128, İplikçioğlu, 1994: 77,  Çapar, 1986: 342,  Muşkiler’in kökeni hakkında tartışma ve görüşler için bkz. Sevin, 1991: 87 vd.;  Fiedler, 2005: 395-396,  Sevin, 2003: 240; Summers, 1994: 246; Memiş, 2012b: 219; Desti, 2009: 119)


M. J. Mellink, Midas ile Mita’nın aynı kişi olduğunu bu kralın hem Frigler hem de Muškileri yönettiğini ileri sürmektedir (Mellink, 1965: 317-325). Bu görüşü ilk öne süren ise Hugo Winckler’dir. D. G. Hogart, bu görüşlerden farklı olarak Mita kelimesinin Hititler’in Labarna’sı veya Romalıların Sezar’ı  gibi  bir  şahıs  ismi  iken  daha  sonra  bir  unvan  haline  geldiğini  ileri  sürmektedir (Hogarth, 1970: 503).  Veli  Sevin, Ege  Göçlerinden sonra Anadolu’ya  Kafkaslar üzerinden gelip Elazığ bölgesine yerleşenlerin Muški, batıdan Makedonya’dan gelenlerin ise Frig adıyla anıldığını belirtmektedir (Sevin, 2003: 239). Recep Yıldırım da bu kavmin I. Tiglath-pileser (MÖ.  1114-1074)  döneminde  Elazığ,  Muş,  Bingöl  bölgesinde  olduklarını  ifade  etmektedir (Yıldırım,  1996:  126).    Ekrem  Memiş  ise,  Gaškalar’ın  bir  kısmının Hitit  Devleti’nin yıkılmasını  takip  eden  yıllarda  Orta  Anadolu’ya  indiklerini  ve bazı  Hitit  şehirlerini işgal ettiklerini, bir kısmının ise doğuya doğru hareket ederek, kendilerine yeni yurtlar bulduklarını ileri  sürerek,  Doğu Anadolu Bölgesi’ne  göç  eden  Gaškalar’ın  Asur  metinlerinde  zikredilen Muškiler olabileceğini ifade etmektedir. Salih  Çeçen’de bu  konuda  Ekrem  Memiş ile  aynı görüşü  taşımaktadır (P.  Bülbül,  2010:  87;  Memiş  ve  Bülbül,  2014:  152).  Diğer  yandan Gordion kazılarında biri  tek renkli,  diğeri  boyalı  olmak  üzere iki  çeşit seramiğin bulunması bunların  iki  ayrı kavme  ait  olduğunu,  buna  göre  gri  renkli  seramiklerin  Muškilere,  boyalı seramiğin de Friglere ait olduğu kanaatini uyandırmıştır (P. Bülbül, 2010: 87).


Biz de bu çalışmamızda Friglerle Muškilerin kökeni kesin olarak ispat edilinceye kadar Asur  ve  Muškilerin  Anadolu’daki  faaliyetleri  hakkında  bilgi  verirken  Asur  krallarının bırakmış oldukları çivi yazılı kaynaklara dayanarak Frig yerine Muški, Midas yerine ise Mita isminin kullanılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.



Orta Asur Döneminde Asur-Muški Mücadelesi

MÖ. 1500 yıllarından itibaren Hurri-Mitanni Devleti’nin hâkimiyeti altında kalan Asur Devleti  uzun  bir  süre  uluslararası  ilişkilerden  uzak  kalmıştır.  Ancak  MÖ.  XIV.  yüzyıldan itibaren  Hititlerin,  Hurri-Mitanni  Devleti’ni  zayıflatmaları  Asur’un  yeniden  Anadolu’daki emellerini elde etmek için siyasi arenada yer almasını sağlamıştır. Orta Asur krallığı I. Adad-nirari  döneminden itibaren  Mezopotamya’nın  en  güçlü  devleti  olmuştur.  Bu  dönemin  son güçlü kralı I. Tiglath-pileser (MÖ. 1114-1074) tahta geçtikten sonra Asur, Mezopotamya’daki siyasi üstünlüğü geçici bir süre için elinde tutmuştur  (Köroğlu, 2010: 131-136). Bir taraftan Fırat’ın ötesinde Aramilerle savaşırken, bir taraftan da Urartu ve Muški kabileleriyle savaşan Asur kralı  I.Tiglath-pileser  (Memiş,  2012a:  129;  Sever, 2008:  72),   Muškilere karşı  yaptığı savaşları anlattığı çivi yazılı kaynaklarında şöyle söylemektedir:  “50  sene  önce  Alzi  (Hitit  dönemi  Alşe-Elazığ)  ve  Kutmuhki  (Klasik  Kommagene) memleketlerine kadar  sokulan  Muškilerin  20  bin  kişilik ordusunu  mağlup  ettim  ve 5  Muški kralını esir aldım”  (ARAB I, No. 221).


Asur  kralı  I.  Tiglath-pileser’e  ait bu  yazıtta ilk  kez Asur  kaynaklarında Muškilerden bahsedilmektedir. İki taraf arasındaki savaşın nedeni ise Muškilerin göçebe kabileler halinde Anadolu’yu  kat  etmeleri  ve  Fırat’ı  geçerek  Kutmuhki  (Kommagene)  bölgesini  istila etmeleridir. Yapılan savaş neticesinde Muškiler büyük bir bozguna uğratılmış ve kralları esir edilmiştir  (İplikçioğlu,  1994:  77).  Bu  dönemde  Urartular  henüz  siyasi  birliklerini kuramamışlardı.  Fakat  MÖ.  IX.  yüzyıla  kadar  Asur  Devleti’nin  bütün  gücünü  Arami kabileleriyle mücadeleye  harcaması ve  Doğu Anadolu  bölgesindeki  kavimleri  ihmal  etmesi Urartuların giderek güçlenmelerine ve II. Asurnasirpal zamanında (MÖ. 884-859) merkezi bir devlet kurmalarına fırsat  vermişti. Asur’un  kuzey bölgesinde kurulacak  olan bu  devlet  daha sonraki  dönemde  Geç  Hitit  Beylikleri  ve  Orta  Anadolu  bölgesinde  bulunan  Muškiler  ile ittifaklar  kurarak  Asur’un  Anadolu’ya  hâkim  olma  sürecinde  karşısındaki  en  güçlü rakiplerinden biri olacaktı  (Memiş, 2012a: 129).


Muškiler, I. Tiglath-pileser ile yaptıkları savaşı kaybetmişler ancak yok edilmemişlerdi. Yeni  Asur  döneminde  zaman  zaman  Friglerle  adları  anılan  bir  toplum  olarak  varlıklarını devam  ettirmişlerdir.  Orta  Asur  döneminin  son  güçlü  kralı  I.  Tiglath-pileser  bir  yandan Aramilerle  diğer  yandan  Muškilerle  savaşarak  Asur  ülkesinin  karşı  karşıya  kaldığı  büyük sorunları çözüme kavuşturmak istemiştir. Ancak bu çalar yetersiz kalmış ve onun iktidarından sonra Asur Devleti hızla güç kaybetmeye başlamıştır (Köroğlu, 2010: 137).



Yeni Asur Döneminde Asur- Muški Mücadelesi

I.Tiglath-pileser’den  sonra  tahta  geçen  II.  Adad-Nirari  (MÖ.  911-891)  dönemine tarihlenen  anallar,  kralın  inşaat  faaliyetleri  hakkında  bilgi  verirken,  “Kırık  Obelisk”  adı verilen belgede Muškilerle mücadelesinden bahsetmektedir. Asur Devletinin en güçlü olduğu dönemlerden  biri  II.  Tukulti-Ninurta  döneminde  yaşanmıştır.  Kral  anallarında  Muškilerle yaptığı savaşta onların sığırlarını, koyunlarını ve her türlü mallarını  yağmaladığını, insanları esir  aldığını,  şehirlerini  ve  ekinlerini  ateşle  yaktığını  anlatmaktadır.  Ayrıca  Muškilerin kendisine ödedikleri  vergiyi iki katına  çıkardığından bahsetmektedir.  Aynı  yazıtta  ikinci bir sefer  daha  düzenlediğini  belirten  kralın,  maalesef  yazıt  kırık  olduğu  için  bu  seferindeki icraatları hakkında  bir  bilgimiz  bulunmamaktadır (ARAB  I,  No. 132.  Adı  geçen  bölgelere yapılan seferler Grayson, 1991: 176-178’de anlatılmaktadır).


Daha sonraki dönemde Asur tahtına geçen II. Asurnasirpal (MÖ. 884-859) döneminde de  Asur’un  Muškilerle  mücadelesi  devam  etmiştir.  Kralın  Kalah’taki,  (Nimrut)  Urta Mabedi’nin giriş kısmında yer alan taşlar üzerine yazılan kitabesinde büyük tanrılar Assur ve İštar’ın  isteği  üzerine  Ninive’den  yola çıktığını,  Dicle  nehrini  geçip  Kutmuhi  memleketine yaklaştığını, Kutmuhi  ve  Muški  memleketlerinden  bakır  kaplar,  sığırlar, koyunlar  ve şarabı vergi olarak aldığını ifade etmektedir  (ARAB I: No. 143,144).


Asur ülkesinde III. Salmanassar döneminden itibaren yaşanan iç problemlerden dolayı Asur  güç  kaybetmeye  başladı.  III.  Adad-nirari  tahta geçtikten  sonra, MÖ.  826-820  yılları arasında  da  isyanlar  devam  etti.  Bu  dönemde  valiler  güç  kazanmışlardı.    Hatta  bazıları krallardan bile daha etkin rol oynamışlardı. Bu valilerin en  güçlüsü, baş vezir Šamši-ilu’ydu (Grayson, 1996:203  vd.;    Özkaya,1995:  9.  Şamşi-İlu’nun  batı  seferleri  için  bkz..  Hawkins, 2008: 404-405). Fırat kıyısındaki Kar-Šulmanu-ašerid'den (eski Til Barsip), Asur krallığının batı kesimini yöneten Šamši-ilu,  seferlerini  anlatan kayıtlarda kraldan hiç  söz etme gereğini bile duymamıştır.  Anallarında pek  çok kez  Hatti  memleketine sefer  yaptığını,  bir  yıl  içinde Amurru ve Hatti coğrafyalarını zapt ettiğini, onlardan  gümüş, bakır, demir ve çeşitli giysiler aldığını  ve  onları  vergiye  bağladığını  belirten  Šamši-ilu,  Muškilerden  düşman  bir  kavim olarak bahsetmektedir (Grayson, 1996: 232. III. Adad-Nirari’nin seferleri için bkz. Grayson, 1996: 200-235).


III. Tiglath-pileser (MÖ. 745-727) döneminde Anadolu’ya düzenlenen seferler Muškili Mita’nın  ülkesine  yakın  bir  tehlike  oluşturdu.  Bu  sebeple  Mita,  Asur’la  mücadeleden kaçınarak  Frigya’nın  doğusundaki  tampon  bölgelerdeki  çeşitli  küçük  devletlerle,  Asur’un ezeli  düşmanı  Urartu gibi,  ittifaklar kurarak onların  daha sonraki dönemde  Sargon’a karşı isyan etmelerine zemin hazırladı. Bu devletler, Asur’a düşman olan büyük güçler arasında bir savaş  alanı  haline  geldi  (Grayson,  1987:  33;  Kınal,  1998:  253;  Çilingiroğlu,  1977:  237; Lunckenbill,  II, 1926: 7). Yeni Asur devrinin en güçlü krallarından biri olan II. Sargon (MÖ. 721-705)’un anallarında da yukarıda bahsettiğimiz Muškili Mita’dan söz edilmektedir. Tahta geçtikten sonra babasının fetih politikasını aynen devam ettiren II. Sargon dış politikada farklı bir yol daha  çizdi (Memiş,  2013:  207;    Çilingiroğlu,  1997:  41.  Babasının  fetih  politikasını aynen  devam  ettiren  Sargon,  dış  politikada  da  hedef  büyüterek,  Ön  Asya’nın  en  büyük imparatorluğunu oluşturmayı amaçlamıştır).  


Bu döneme kadar Asurlular Anadolu’ya ganimet elde  etmek  ve  ticaret  yollarının  denetimini  elinde  tutmak  amacıyla  seferler  düzenliyordu. Ancak Sargon, Kuzey Mezopotamya, Suriye, Anadolu,  Filistin ve Mısır’ı elde ederek bütün Yakın Doğu’yu  hâkimiyeti altına  almak ve  büyük  bir  Asur imparatorluğu  kurmak istiyordu (Grayson, 1987: 131; Bing, 1987: 63). Bu politika değişikliği neticesinde  hâkimiyet kurmak istediği alanın  merkezinde  Güney Anadolu  ve  Toroslar  bölgesi yer  almaktaydı.  Dolayısıyla bölge büyük mücadelelerin yapıldığı bir alan haline geldi (Kurt, 2010b: 69-88).


MÖ. XII. yüzyılda Anadolu’ya geldikleri kabul edilen Muškiler, II. Sargon zamanında bölgedeki Asur çıkarlarına zarar veren önemli bir güç durumuna gelmişti. Güney Anadolu ve Toroslar  bölgesi  jeopolitik  konumu  ve  zengin  maden  yatakları  nedeniyle Asur,  Muški  ve Urartular  arasında  mücadele  sahasını  oluşturmuştur.  II.  Sargon  bölgede  kendi  aleyhine ittifaklar  kuran  bu kavimlerin  etkisini  azaltmak  için  seferler  düzenlemiştir.  Tabal,  Que ve Hilakku’nun bulunduğu coğrafya Asur’un  Anadolu  ile iletişimini  sağlayan  önemli  bir yerdi. Ayrıca  bölgenin  orman  zenginlikleri,  maden  kaynakları  ve  iyi  cins  atları  ve  Bulgarmaden gümüşü  dönemin  uluslararası  ticaretinde  oldukça  önemliydi.  Tüm  bunlar  II.  Sargon döneminden  itibaren  Anadolu  politikasının  öncelikli  hedefini  oluşturuyordu.  Bölgenin zenginliklerine hükmetme  isteği  Muškiler,  Urartular  ve  İonyalılar  ile  Asur’u  karşı  karşıya getirdi (Kurt, 2010b: 71, 72).


Geç Hitit Beylikleri içerisinde en batıda yer alan Tabal ülkesinin jeopolitik konumu ve zengin  doğal  kaynakları  sebebiyle  Asur,  Muški  ve  Urartu  devletlerinin  mücadele  sahasını oluşturması sınırlarının belirlenmesini güçleştirmiştir (Kurt, 2010a: 128). Bu nedenle özellikle de Asur sürekli olarak bölgeye müdahale etmiştir. Sargon’un ilk saltanat yıllarında Geç Hitit Beyliklerinden Hilakku, Tabal kralı Hulli’nin oğlu Ambaris’e verilmişti. Asur kralı kızı Ahat-abişa’yı  Ambaris  ile  evlendirmiş,  Hilakku’yu  da  çeyiz  olarak  vermişti.  Daha  sonra  ise Ambaris  vefasız  çıkmış  ve  Asur’a  karşı  isyan  etmiştir.  Bu  dönemde  Anadolu’nun  güçlü devletleri  olan,  Batı  ve  Orta  Anadolu’da  hüküm  süren  Muški  kralı  Mita,  Doğu  Anadolu bölgesinde  hüküm  süren  Urartu  kralı  Rusa  ile  birleşerek Asur’a  karşı  ittifak  kurmuştur (Mellink, 2008: 622;  Akkuş, 2011: 262;  Kurt, 2009a: 330;  ARAB II, No. 8;  Weeden, 2010: 42; Macqueen, 2013: 172).  


MÖ. I. bin yılda bölgedeki büyük güç olan Asur’un Anadolu’daki yayılmacı politikasına karşı engel olmaya çalışan krallıklara Tabal’ın da tam destek verildiği görülmektedir.  Bu  ittifağa  Sinuhtu  kralı  Kiakki  ve  Kargamış  kralı  Pisiris’te katılmıştı.  II. Sargon kendisine  karşı oluşturulan  düşman birliğine  MÖ. 718  yılında  yaptığı bir  seferle  ilk darbesini  vurdu.  Kral  Kiakki’nin şehri  Sinuhtu (Aksaray)’yu, Atuna  (Tyana/Kilise-hisar)’lı Matti’ye verdi.  II.  Sargon  asıl seferini  MÖ.  717 yılında Urartulu  Rusa ve Muškili  Mita ile ittifak yapan ve kendisine karşı isyan eden Kargamışlı Pisiris üzerine yaptı (ARAB II, No. 8; Smite,1970:  54;  Çilingiroğlu,  1977:  237; Kurt,  2009b:  10).  Ancak Pisiris  müttefiklerinden yeterince  yardım  alamadığı  için  Asurla  mücadelesini  kaybetti. Mezopotamya,  Akdeniz ve Anadolu ile  önemli ticaret  bağlantıları olan  Kargamış,  demir işçiliğinde  oldukça önemli  bir yer  olan  Maraş  bölgesini  de  kontrol  ediyordu.  Asur  buraya  hâkim  olursa  hem  Akdeniz ticaretinde  önemli  bir  noktayı  kontrol  edebilecek  hem  de  batıya  giden  yolları denetleyebilecekti  (Çilingiroğlu,  1977:  237;  Delaporte,  1936:  328).  Sargon,  bu  seferi neticesinde  Kargamış’ı  ele  geçirerek  kralını  tahttan  indirip  Asur’a  bağlamıştı.  Daha  sonra bölgeye çok sayıda Asur’dan getirdiği insanları yerleştirdi.


İnsan  yerleştirme  politikası  da  aslında  Asur’un  önemli  politikalarından  birini oluşturmaktadır. Fethedilen bölgelerdeki insanları  sürgüne  gönderip bu  bölgelere  Asurluları yerleştirmesi aslında  bir nevi  fethedilen  yerlerin tamamen  Asurlaştırılmaya çalışıldığının da göstergesidir  (Cancik-Kırscbaum,  2004:  86).   Zaten  Sargon  dönemiyle  birlikte  Asur’un Anadolu politikası  tamamen değişmişti.  Artık seferler  bölgedeki kavim  ve  devletleri  haraca bağlayarak  ganimet  elde  etmek  için  değil,  bölgede  büyük  bir  Asur  imparatorluğu  kurmak istiyordu.  Ayrıca  II.  Sargon’un  Kargamış’ı  ele  geçirmesi  sırasında  müttefiklerinin  yardım gönderememeleri  Asur  ordusunun  merkezden  uzakta  olmasına  rağmen  ne  denli  güçlü olduğunun da göstergesidir (Smite, 1970: 56;  Kurt, 2010b: 74, 75;  Bing, 1987: 63;  Memiş, 2012b: 242;  Macqueen, 2013: 173).


II.Sargon’un Korsabatta bulunan yazıtında bu seferi ile ilgili şöyle söylemektedir:

"Krallığımın başlangıç yılından 15. yılına kadar………Assur boyunduruğunu reddeden ve tributunu vermeyen Sinuhtu şehrinden Kiakkiyi 30 savaş arabası ve 7350 askeri ile birlikte ganimet olarak aldım. (Kiakki'nin) kralî şehri Sinuhtu'yuTunni ülkesinden Mattî'ye verdim ve önceki tributa at ve katır ekledim ve bunları ödemekle onu yükümlü kıldım. Hullû'nun tahtına getirdiğim,  kızımı  babasına  verdiğim  Tabal'lı Ambaris,  babasının sınırları  dışında olan  ve sınırlarını  genişleten  Hilakku  ülkesi  ile  birlikte,  - Urartu'lu  Ursâ  ve Muški'li  Mitâya  benim topraklarımı ele geçirmek (teklifini ileten) bir haberci gönderdi. Ambaris'i, ailesi akrabaları, baba  ocağının  soyu ve  ülkesinin  soyluları ve  100 savaş  arabası  ile birlikte Asur'a  taşıdım. Oraya  benim  yönetimimden  yılan  (korkan)  Asurluları  yerleştirdim,  onların  başına  benim memurlarımı ve yöneticilerimi getirdim ve onlara tribut ve vergiyi yükümlü kıldım. Hate'li bir hain,  tahta  geçme  konusunda  hiçbir  iddiası  olmayan  karargâh  erkânından  Hamat'lı  îa'u-bi'di'nin kalbine  Hamat  kralı  olma  düşüncesini  soktu  ve  Arpad'da,  Simirra,  Damaskus  ve Samaria  şehirlerini  bana  karşı  ayaklandırmak  üzere  birleştirdi  (hepsinin  bir  ağızdan konuşmasını  sağladı)  ve  (onları)  savaş  için  hazırladı.  Ben  Assur'un  askerî  kuvvetlerini topladım  ve  önemli  şehri  Karkar'da  onu  askerleri  ile  birlikte  kuşattım  ve  ele  geçirdim. Karkar'ı yaktım. Onun derisini yüzdüm, İsyancıları bu şehirlerin ortasında öldürdüm, düzeni sağladım.  Hamat  halkı arasından  200 savaş  arabası  ve 600 süvari  ayırdım  ve  onları  karlı teçhizatıma kattım." (ARAB, II, No. 55)


Ayrıca Asur kralı  II. Sargon MÖ.713  yılında Tabal’ı,  Muškilerden kopararak Asur’un bir  eyaleti  haline  dönüştürerek  Anadolu’da  kendisine  karşı  oluşturulan  ittifağa  büyük  bir darbe daha vurmuştur. Daha sonra Ambaris’i tüm sülalesi ile birlikte Asur’a sürgün etmiştir (Delaporte,1936:  325;    Lemaire,  1991:  273.  Tabal  için  bkz:  Pullu,  2013).  Muškiler  ve Urartular  da  Asur  saldırılarından  paylarına  düşeni  almışlardır.  II.  Sargon  kendisine  karşı ittifak  girişiminde  bulunanlara  son  derece  sert  davranmıştır (Yıldırım,  1996:  128;  Akkuş, 2011: 262; Mellink, 2008: 622). Düşmanlarına karşı  ciddi  önlemler de alan  Asur kralı MÖ. 712-711 yıllarında Urartu ve Muški topraklarıyla olan sınırlarında, düşmanlarının ilerlemesine engel  olmak  amacıyla  savunma  amaçlı  şehirler  inşa  etti.  Beş  tane  şehir  Urartulara  karşı kurulurken, Usi, Usian ve Uargin Muškilere karşı inşa edilmişti (Kurt, 2010b: 80). Asur kralı Anadolu’daki düşmanlarını sadece askeri yollarla değil aynı zamanda diplomatik yollarla da alt  etmeyi  amaçlıyordu.  Tüm bu  yaşananlar  Anadolu’daki  devletlerin  Asur  karşısında duramayacak kadar güçsüz olduklarının da göstergesiydi (Lanfranchi, 2000: 18).



II. Sargon Kargamış üzerine yaptığı seferi anlattığı yazıtında şöyle söylemektedir:

Saltanatımın 5. Yılında Kargamış’lı  Pisȋri yüce tanrılara verdiği yemine karşı  günah işledi  ve  Muški  ülkesinden  Mita’ya  Asur’a  karşı  düşmanca  davranması  için  haberler gönderdi.  Ellerimi  efendim  Aššur’a  kaldırdım,  onu  ve  ailesini  zincire  vurarak  şehrinden çıkardım. Altın, gümüş ve sarayının zenginliklerini ve onunla birlik olan isyankâr Kargamış halkını malları ile  birlikte  aldım ve Asur’a getirdim.  Onların  arasından 50 arabacı, 200  at, 300  yaya askeri  seçtim  ve  krali  orduma  kattım.  Kargamış’a  Asur  halkını  yerleştirdim  ve onları efendim Aššur’un boyunduruğuna soktum(ARAB II, NO.8).



Aslında  MÖ.  718  yılında  Tabal’da  Sinuhtu’ya,  MÖ.  717  yılında  Kargamışlı  Pisiris üzerine sefer yapmasının asıl nedeni bölgede büyük bir tehdit olarak gördüğü ve bu krallarla ittifak  yapan  Muškili  Mita’ya  bir  darbe  vurmak  içindi.  Çünkü  Mita  M.Ö.  717  yılında Karkamış  kralı  Pisiris’in Asur’a  karşı  başlatmış  olduğu  isyanı  desteklemiş,  bölgedeki Asur karşıtı faaliyetleri ve III. Salmanassar’dan beri Asur’a bağlı olan Que şehirlerini ele geçirmişti (Zoroğlu, 1994:303;  Sever, 2008:  104; Desti, 2009: 119). Que, Asur’un Orta Anadolu’daki egemenliğinin devamını sağlamak için oldukça önemliydi. Tabal ülkesine düzenlenen seferler de bile üs olarak kullanılmaktaydı. Que’nin Kilikya Geçitlerini kontrol edebilecek konumda olması, zengin ormanlık alanları önemini daha da artırmaktaydı ( Kurt, 2008: 125)


Bu  dönemde  Anadolu’da  Muškiler  ve  Urartular  Sargon’un  en  büyük  iki  rakibiydi. Bölgede  önemli  bir  güce sahip  olan  bu  iki  devlet  Asur’un  Anadolulu kavimler  üzerindeki etkisini kırmak için sürekli olarak Asur aleyhine gizli anlaşmalar yapmaktaydılar (Bing, 1987: 63). Bunun üzerine Sargon  MÖ.  715 yılında bölgeye bir sefer  düzenlemiştir.  Nimrud’da ele geçirilmiş, MÖ. 710-709  yıllarına tarihlenen Asur  kralına yazılmış  mektupta (Ayrıntılı  bilgi için bkz: Saggs, 1958: 182-184; Posgate, 1973: 22-25)


Muški topraklarında Urartu ile Asur’a karşı  işbirliği  yapmak  için  gönderilen  Que’li  on  dört  elçinin  yakalandığından bahsedilmektedir. Muški  kralı Mita’nın  bölgedeki Asur  karşıtı  tavırları  ve  Asur’a  tabi  olan bazı  Que  şehirlerini  ele  geçirmesi  nedeniyle  iki  taraf  Pozantı  yakınlarında  karşılaşmıştır.  Krallığının yedinci yılında Que’de yeniden hâkimiyeti tesis eden Asur kralı, Ušnani, Qumasi ve Harrua şehirlerini ele geçirmişti. Asur bu zaferiyle bölgedeki orman ve maden kaynaklarını ele  geçirerek  önemli  bir  ekonomik  kazanç  elde  etti.  Ayrıca  Muškilerin  Akdeniz  ile  olan bağlantılarını da kesmişti ( Kurt, 2008: 126, 127;  Hawkins, 2000: 42; Kurt, 2009a: 331). Asur tarafından bozguna uğratılan Muškiler, Akdeniz’e ulaşmak için Asur etkisinin olmadığı Gülek Boğazı,  Göksu  Vadisi’nin  doğusu  ve  Laranda  (Karaman)  yoluyla  yani  Bozkır-Hadim-Ermenek  rotasını  deneyerek  Akdeniz’e  ulaşmaya  çalışmıştı. Bu  nedenle  de  bölgede  Asur aleyhine ittifaklar kurmuş ve isyanları desteklemiştir (Kurt, 2009a: 330;  Bahar, 1999: 14 vd.; Desideri  ve  Jasink,1990:125;    Kurt,  2010b:  74,  75;  Bing,  1987:  63;   Memiş,  2012b:  242;  Zoroğlu, 1994: 302, 303). Sargon’un, Tabal ve onun kuzeydoğusundaki Kammanu krallığını Asur’a bağlaması üzerine Muški kralı Mita, dış politikasını Asur lehine değiştirmek zorunda kaldı. Hatta bu dönemde Que’nin sürgün edilmiş eski kralı Urikki’nin Asur’a karşı Urartu ile ittifak yapmak için  gönderdiği  elçilerin yolu  Mita’nın  topraklarında kesilir  ve Asur’a teslim edilir (Macqueen, 2013: 173).


II.Sargon’un hükümdarlığının  13. yılında  (M.Ö. 709)  Que  üzerinden Muški’ye  sefer düzenlemesinden  sonra,  Muški’li  Mita,  Sargon  ile  ittifak  kurmak  için  bir  elçilik  heyeti gönderdi.  Nimrud  mektupları  Muški  kralı  Mita  ile  Asurlular  arasında  dostluğun  olduğunu belgelemektedir.  Mita, M.Ö.  707’den  itibaren  Sargon’a  vergi  veren  hükümdarlar  arasında sayılır.  Böyle  bir  politika değişikliğinin  temelinde, Kimmer  tehdidine  karşı  korunmak  için Asur yardımını  sağlama  düşüncesi  yatmalıdır  (Kurt, 2007: 168;   Sevin,  2003: 241;  Memiş, 1999: 71, 72). II.  Sargon,  anallarında Muškilerle  ciddi  sıkıntılar  yaşadığını  belirtmiştir.  Bu sıkıntıları, askeri seferler ve diplomatik yollarla çözüme kavuşturan Sargon M.Ö. 705 yılında Kafkaslar  üzerinden  Anadolu’ya  gelen Kimmerlerle,  Tabal’da  yaptığı  savaş  sırasında ölmüştür.  Bunun  üzerine  Asur’un  desteğini  yitiren  Mita,  Kimmerlerle  karşı  karşıya  kaldı (Uçankuş, 2002: 17; Sevin, 2003: 242; Lemaire,1991:274). 


II.Sargon’un  hükümdarlığının  sonunda  Anadolu’da  isyanlar  çıkmış  ve  Asur’un Anadolu’daki  hâkimiyeti sarsılmıştır. Daha  sonra  tahta  çıkan  Sanherip  döneminde  Asur’un dış politikasında bir kez daha değişiklik yapılmıştır. Sanherip daha önceki Asur kralları gibi her  yıl  düzenli  olarak  Anadolu’ya  sefer  düzenleme  faaliyetine  son  vermiştir.  Bu  politika değişikliği  Asur’un  Anadolu’daki  egemenliğini  zayıflatmıştır.  Böylece  Que  ve  Hilakku muhtemelen Muški ve  Urartulara  güvenerek Asur’a  karşı isyan  etti.  Sanherip  MÖ.  703-702 yıllarında bölgeye bir sefer düzenleyerek isyanları bastırdı (Lemaire,1991:274. Sanherip’e ait “Rakipsiz Saray” isimli  yazıtta Amanos  Dağlarından  getirilen keresteden  bahsedilmektedir. Yazıttan  anlaşıldığı  kadarıyla  Amanosların  orman  zenginlikleri  bu  dönemde  de  Asur  için önemini korumaktadır. Kurt, 2008: 127). Ancak Anadolu’da İskit ve Kimmerlerin saldırıları sonucunda  Urartu  Devleti  zayıf  düşerken,  Muškilerin  hâkimiyeti  de son  bulmuştu.  Bozkır kavimlerinin istilası Asur’un, Anadolu’daki ilerleyişini de önemli ölçüde yavaşlattı.



SONUÇ

Egeli Kavimler Göçünden sonra başta Asur Devleti olmak üzere Muškiler, Urartular ve Geç Hitit Beylikleri, Hitit Devleti’nin yıkılması ile birlikte Anadolu’da meydana gelen siyasi boşluğu  doldurma  arzusu  taşımışlardır.  Geç  Hitit  Beylikleri,  zaman  zaman  değişen  siyasi güçlerine  göre Muški,  Urartu  ve  Asur’un  hâkimiyetini  kabul  etmek  zorunda  kalmışlardır. Ayrıca Anadolu’nun orman zenginlikleri, maden kaynakları ve iyi cins atları ve Bulgarmaden gümüşü dönemin uluslararası ticaretinde oldukça önemliydi. Tüm bunlar Asur için II. Sargon döneminden  itibaren  Anadolu  politikasının  öncelikli  hedefini  oluşturuyordu.  Bölgenin zenginliklerine  hükmetme  isteği  Muškiler,  Urartular  ve  İonyalılar  ile  Asur’u  karşı  karşıya getirdi. Anadolu’da büyük bir güç olarak ortaya çıkan ve hırsı ile dikkati çeken Mita’nın inişli çıkışlı bir politika izlediği görülür. Bu dönemde oluşturulan birçok koalisyonun arka planında da  Muşki’li Mita vardır.

Asur’un Anadolu’ya hâkim olma sürecinde en büyük rakibi olan Muškiler, pek çok kez bölgedeki kavim ve devletlerle Asur’a karşı ittifaklar kurarak, Asurluların Anadolu’da bir güç olmasını  önlemeye  çalışmıştır.  Anadolu’ya  hükmetme  arzusunda  olan  Muškiler’in  bu politikasına  karşı,  Asur ise düşmanlarına  gözdağı  vermek  için geçtiği  yerleri  yakıp  yıkarak ilerliyor,  uygulamalarıyla  komşu  ülkelerde  de  korku  yaratıyordu.  Dönemin  çivi  yazılı kaynaklarında  düşman  birliklerinin  koyun  gibi  boğazlandığı  yazılarak  ileride  yapılacak seferler için de düşmana gözdağı veriliyordu. Kendine karşı ittifak yapanlara da oldukça sert davranıyordu. Asurluların bir başka politikası ise boyunduruk altına almış oldukları bölgelerin halklarını  sistematik  bir  şekilde  başka  yerlere  nakletmeleridir.  Böylece  bir  yandan  bölge Asurlaştırılmaya  çalışılmış,  diğer  yandan  Asurlu  kralların  emrinde  çalışacak  işçiler kazanılmıştır.  İnsanların  yurtlarından  uzaklaştırılmaları  aynı  zamanda  bir ceza  yöntemi  idi. Asurlu  krallar  bu  yöntemle  kendilerine  karşı  isyan  edenlerin  sonlarına  katlanmaları gerektiğini  ve  cezalandırılacaklarını  hatırlatan  bir  uygulama  idi.  Tüm  bu  uygulamalara rağmen, Asur, Anadolu’da büyük bir güç haline gelmiş ancak tamamına hâkim olamamıştır. Çünkü  bu  dönemde  Kafkaslar  üzerinden  Anadolu’ya  gelen  İskit  ve  Kimmerler  Asur  için büyük  tehdit  unsuru  olmuşlardır.  Hatta  Muškilerin  bu  kavimlere  karşı  Asur’a  yaklaşması tehlikenin ne denli güçlü olduğunun da göstergesidir.


Dr.Suzan Akkuş
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı: 51, Eylül – Ekim 2015
Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi,
Türk Dünyası  Kırgız – Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat – KIRGIZİSTAN 




Fırtına tanrısı TARHUNZAS (MÖ 8.yy), Karatepe (Azatiwadaya)
Heykelin üzerindeki Fenike alfabesi ile yazılmış yazıtta Muşkiler ile mücadeleleri ve Tarhunzas'ın yardımıyla Azatiwadas'ın hizmetine girdikleri  anlatılır.
TARHUN - TARHAN - TARKAN / Türkçe




NOT: 
Tüm akademisyenlerin dikkatinden kaçan tarihi yanlış; MÖ 12.yy’da geldi dedikleri Frigler henüz devlet aşamasında olmadığından ve de MÖ 8.yy’a kadar da adı sanı duyulmadığından, MÖ.8’yy’da Homer tarafından yazıldı denilen, ama asıl MÖ 6.yy’da sansürlenip ve de düzenlenip Attika dilinde yazıldığından, Frigya’nın o dönem için, yani MÖ 6.yy’da coğrafi olarak kullanılan bir terim olmasından dolayı, MÖ 12.yy ila MÖ 8.yy arası için kullanılamıyacağının olması durumu söz konusudur. İlyada ya da Odyssey’de Frigya yazıyor olabilir, ama bu iki eserde MÖ 6.yy’da yazıya geçirilmiş, ve ondan sonra da bir çok kez diğer antik dönem yazarları tarafından elden geçirilmiştir. Frigya diye bir devlet veya bir millet MÖ 12.yy ila MÖ 8.yy’da tarih sahnesine çıkacak kadar güçlü değildir, yani henüz devlet olarak varlığı yoktur. Hatta Friglerin kralı Midas dedikleri kişi Muşkili Mita ise, babası Gordios da bir Muşkilidir ve Friglerle hiçbir bağları yoktur. Ayrıca bu iki kral dışında hiçbir antik kaynaktan başka “Frig” kral çıkaramazlar, yoktur çünkü. Lakin kral çıkaramamış, yani  hükümdarları olmasa dahi “Frigya” bir “coğrafi” terim olarak, milattan sonra bile kullanıla gelmiştir. Belki de kasten "Frigyalılaştırılmaktadır" !


Muşkiler İskit Boyudur, bu durumda Türk'tür. H.Sayce'ın "Muşki-Hitit yazıtı (The Moscho-Hittite İnscription)" adlı makalesinde geçen OUA kelimesi için "Frigce" derler ama o aslında Türkçe'dir ve OVA kelimesinin kendisidir. Frigya coğrafyasında birçok Kimmer kurganları da bulunmuştur. Bir "Frig" dedikleri kurgandan ayrıca ATA yazıtlı toprak kaplar çıkmıştır, Türkçe'deki anlamıyla aynıdır. Ayrıca, Kaşka dedikleri bir başka İskit-Türk boyunun buluntuları da Friglerinkinden ayırt edilmemektedir... Kim ne derse desin, gerçekler bir gün açığa çıkacaktır.

SB.








6 Kasım 2018 Salı

Yunan-Roma Tarih Öğretisi Nasıl Türk Milli Eğitimin Temeli Oldu?



"Bütün Batı gazetelerinin günü gününe İngilizceden veya Fransızcadan, hangi dille yayınlanıyorsa Türkçe olarak okumak isterim. Günü gününe. Bütün Batı, Yunan-Roma klasiklerini de Türkçe olarak okumak isterim. Bütün doğu klasiklerini de okumak isterim. Arapçasını, Çincesini... FAKAT, bu bir şey, çevrilmesi zararlı demiyoruz, FAKAT siz bunu ATATÜRK'ÜN TARİH TEZİNİN YERİNE ikame ederseniz (-- Levent Yıldız 'O başka bir şey' --) sizi Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal etmiş olan, Megali İdea'nın dayanmış olduğu 'bütün insanlığı aydınlatan Yunanlılardır' tezini, kendi tarih kitaplarımızda okutursanız, demi, TÜRKLERİ BARBAR OLARAK NİTELEYEN BİR TARİH TEZİNİ TÜRK ÇOCUĞUNA tarih dersi diye okutursanız... ZARARLI OLAN BUDUR..."
Cengiz Özakıncı




YUNAN-ROMA TARİH ÖĞRETİSİ NASIL TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN TEMELİ OLDU ?
Tarihin Bilinmeyen Yüzü / 06.10.2018
Cengiz Özakıncı ve Levent Yıldız


Levent Yıldız:
Cengiz Özakıncı ile 'Tarihin Bilinmeyen Yüzü'nden İyi Akşamlar...

Büyük Atatürk'e göre kendi öz değerlerinden uzaklaşan milletlerin kurduğu devletler yıkılmaya mahkumdur. İşte bu yüzden Büyük Önder düşman postalını anayurttan kovar kovmaz daha zorlu bir mücadeleye girmiş, bir taraftan Arap, bir taraftan da Batı'dan dayatılan "Kültür Emperyalizmi"ne de savaş açmıştı. Onun Önderliğinde dil, tarih, edebiyat, sanat, müzik gibi, mimari gibi, pek çok alanda kendi öz kültürümüze dönüş çalışmaları hızlanmıştı, taa ki 10 Kasım 1938'e kadar. Peki sonra ne oldu? Örneğin emperyalist batının Yunan-Roma Tarih öğretisi okullarımıza nasıl sokuldu? Atatürk'ün Türk Tarih Tezi niçin ortadan kaldırıldı? Biz soracağız Sayın Özakıncı, ekranlarınızda ilk kez göreceğiniz belge ve bilgilerle anlatacak... 

Hocam iyi akşamlar, bir dizi program yaptık, bu altıncısı. Atatürk, Tarih, Türkleri uygarlıktan tarihinden dışlamaya yönelik çabalara Atatürk'ün yanıtı Türk Tarih Tezi, bilimsel temelleri nelerdir? Atatürk bu Türk Tarih Tezi'ni nasıl yazdığını belge ve bilgilerle ekranlara taşıdınız ve paralelinde okullarda okutulan tarih ve medeni bilgiler kitaplarını da konuştuk. Şimdi geldik Niçin kaldırıldı? Tabi neden kaldırıldığıyla ilgili de bir takım belge ve bilgileri geçen programda ele almıştık. Bugün daha ayrıntılı olarak, nasıl kaldırıldı, Türk Tarih eğitiminin temeline emperyalist dayatmalar nasıl oturtuldu, bunları yine ilk kez sizden göreceğimiz belge ve bilgilerle sizden dinleyeceğiz. Buyrun...


Cengiz Özakıncı:
Şimdi tabi bilen bilir, anlattığımız şeyleri. Ekrana belki ilk kez getiriyoruz. Atatürk'ün Tarih Tezi'ne karşı , emperyalist Batı'nın işgalleri için gerekçe olarak, yani dünyadaki egemenliği için, haklılık, hani kendisine "böyle yapıyorum ama haklıyım, neden, çünkü şundan" demek için ürettiği bir tarih tezi var. Bu tarih tezi uygarlığın, bütün insanlığın borçlu olduğu, bütün uygarlık değerlerinin eski Yunanın kafasının altında çıktığı, eski Yunanın da Avrupalı olduğu, yani Doğu'ya ait olmadığını, Avrupa'ya ait, hem coğrafi olarak Avrupa'ya ait, hem de eski Yunan düşünürleri Avrupa düşüncesini oluşturmuştur. Üstünlük de buradan kaynaklanmıştır. Avrupa üstün ya !.. O üstünlüğün kaynağı da budur işte.. gibi bir tez üretiyor.

"Biz, bütün insanlığı insan yapan biziz, Avrupa, temelimizde de eski Yunan var, Roma var" diyor. Şimdi bu tezin bir uzantısı daha var, Anadolu ve Karadeniz "Grek"di "Yunan"dı, Türkler işgal etti.... (Levent Yıldız: "Türkler İşgalcidir!")... Türkler İşgalcidir... Uygarlığı siyasete taahhüt ederek dönüştürüyor ve siyasi talep haline getiriyor: Megali İdea denilen şeye...işte Büyük Hedef dedikleri şey... (Levent Yıldız: "Hala geçerli olan, okullarında okutuyorlar")... Ama onun temelinde Megali İdea'nın ikiz kardeşi ve temeli, bütün uygarlık Yunan kafasının altından çıkmıştır, Yunan'ın eseridir : Demokrasi, matematik, coğrafya, şu-bu, gökbilim, tarım... her şey, her şeyi eski Yunanlılar icat etmiştir. Ama uygardır, bir tek onlar uygardır ve uygarlığı da onlar yaymışlardır. Ama Türkler "barbardır"!... (Levent Yıldız: "Onlar da yıkmışlardır!")... Bu saldırının gerekçesi oldu bize... Saldırılar bu tekerlemeyle başlatıldı. İnsanları bu tekerleme ile silahlarına davrandırdılar, askere bu laflarla yazıldılar : "Uygarlığı barbarlarından elinden kurtaracağız"...diye...

Şimdi Atatürk, tabi bu tezi dünyada fena tokatlayan, ilk "Bilge Kişi". Devlet adamı demedim, komutan da demedim, onları biliyoruz, ama bir de bilgeliği var: Türk bilgesidir Atatürk. İşte bu Tarih Tezini geçen programlarda anlattık, yine batılı, ama namuslu bilim adamlarının ürettikleri somut deneyli bilgilere dayanarak oluşturdu, ki Yunan "o topraklar bizimdi" dediğinde Atatürk'ün cevabı şu oldu: "Hayır, biz sizden evvel buradaydık! Ne? Hititler, Hititler siz değildiniz ki biziz!"... [Hitit değil ama Hatti Biziz. Hatti Hitit öncesidir, ki bu ikisini çok karıştırdılar, çünkü birbirine karıştı halk. Ama bir bakıma doğru, ne Hitit, ne de Hatti Yunan'dır!- SB]... 

Bugün Etiler diye bir semtimiz var değil mi? Etibank diye bir banka var. Sümerbank diye bir banka var. İşte Atatürk'ün Tarih Tezleri aynı zamanda unutulmasın diye, yani bu yaptığımız Tarih Tezi unutulmasın diye bir yerlere ad vererek, yani Türk Tamgası taşıyan uygarlıklardan iki tanesini bankalara ad vermiştir. Sorsun istiyor gelecek kuşaklar: Niçin Sümerbank denmiş acaba? Araştırınca bulacak ki, Atatürk Sümer Uygarlığını Türk olarak nitelediğinden bu adı bu bankaya vermiştir. Yani koca bir tarihi bir cümleyle özetleyecek bilgiyi, bankaya Sümer adı vererek, Eti adı vererek yaşatıyor. Unutulmasını istemediğinden dolayı.

Şimdi bakın, Batılıların Türk Tarih Tezine nasıl baktıklarına, nasıl yorumladılar acaba? Bunun için, 1938'de Atatürk'ün ölümünden önce hazırlanmış, fakat ölümünden sonra basılmış "Yabancı Gözüyle Cumhuriyet Türkiye'si, İçişleri Bakanlığı Basın Yayın, Ankara 1938" kitabına bakalım. Sayfa 26:

Burada, Atatürk Büyük Bir Öğretmendir, başlığı altında, yazarı Hester D.Jenkins, Felsefe Doktoru.. diyor ki:

"Atatürk bütün memlekette nefse güvenmek eğitimini vermek işini üzerine almıştı... Atatürk, aralarında birtakım yabancılar da bulunan bilginlerden mürekkep bir komisyona Türklerin orijini ve eski medeniyetler üzerinde ne gibi tesirleri olduğunu tetkik edip yazmaları için emir verdi. Bu çalışmaların sonunda dört cilt tarih kitabı meydana geldi ki yabancı mektepleri de dahil olmak üzere bugün bütün mekteplerde bunlar okutulmaktadır. Bu eser, Turanlıların eski ve uzun mazilerini meydana çıkarmakta ve zeki bir hesapla milli gururun uyanması için faydalanmaktadır. Bu eser, pedagojinin bir şaheseridir. Gerçekten, Atatürk büyük bir öğretmendir. O, milletini eski Turanlı ecdatlarına bağlanmak suretle Arap nüfuz ve tesirinden de kurtarmıştır. Bu maksatla o, dil üzerinde de, bunu 'mükemmel ve muntazam bir milli dil' haline sokmak için, çalışmıştır."

Bu görüş bir Amerikalı uzman bir pedagog profesörünün görüşüdür. Bu pedagog bu görüşlerini basına da yazdı, bu okuduğumu New York Herald'da, bu görüşlerini New York Times'a da yazdı, 5 Temmuz 1936 New York Times'a girenler bu yazıyı bulacaktır.

Bu Türk Tarih Tezi batıya bir tokat, ama aynı zamanda İslam dinini insanları Araplaştırmak için, amacı dışında kullanan Araplara da bir tokattır. Çünkü biz İslamdan önce de Uygardık

Bir de Herbert Melzig'in "Atatürk" adlı 1937 yayınlanmış kitabından bir bölümde Türk Tarih Tezi'ne değiniliyor, burada da:

"Atatürk, Türk milletine kendi milli tarihini öğretmeye başlamakla, esasen bilinen bir tarihi yeni bir ışık altında göstermeye girişmemiştir. O, Türk tarihinin bilinmez kalmış ve Osmanlı hakimiyeti devrinde tetkikine hiç heves edilmemiş olan, islamiyetten önceki dönemlerini açmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda milletin tarihi, hanedanın tarihiyle başlardı. Bundan maksat, halka Türk kudretinin kaynağı ve dayanağı Osmanlılık ve İslamlık olduğunu öğretmek ve milleti daima hanedanına bağlı bulundurmaktı. Esas Türk Tarihi Osmanlı ders kitaplarında hiç yer bulmamıştı. Mustafa Kemal Türk Tarihinin meçhul, bilinmez dönemlerini, bugünkü politika savaşı için tarihi haklar bulmak maksadıyla açmış değildir. O, halkı yalnız, milli şuuruna çağırmıştır. (Ulus bilincine çağırmıştır). Millet evvelce tam bir açıklıkla böyle bir şuura sahip değildi. Kendisi bizzat Asya tarihinin yeni bir bölümünü yazdırmış ve emperyalist Avrupa'nın dünya tarih anlayışını reddetmiştir. (Bakın, emperyalist Avrupa'nın dünya tarihini reddetmiştir!) Türk milletinin islamiyetten önceki tarihi aynı zamanda Asya tarihinin de bir kılavuzudur. Atatürk, Türk Tarihi tetkikleri ile Türk milletine yeni ve modern ilim usullerine dayanan bir tarihin, milli kuvvetin, yalnız genişliğini değil, aynı zamanda hududlarını da gösterdiğini öğretmiştir. Avrupa, siyasi düşüncelere tesir yapan başka bir tarih anlayışına dayanarak bütün Asya'yı kendisine bağlamaya çalışmışsa bunun sebebi Asya üzerinde hakim olabilmek için dünya tarihinin akışı arasında kendisine manevi bir hak çıkarmak istemesidir. (yani Avrupa kendine öyle bir tarih yapıyor ki bütün işgallerini haklı gösteriyor!)... Türk İstiklal Mücadelesi ile bu hakimiyet Ön Asya'da bozulmuştur; fakat bu, Avrupa milletlerinin artık kendi tarih anlayışlarına bağlı kalmaktan vazgeçecekleri manasını ifade etmezdi. Atatürk Avrupanınki ile tezat halinde (zıt) olan ve fakat hakikate dayanan Türk Tarih Tezini ileri sürmek için Avrupa ilminin riyazi bir katiyeti haiz olan metodlarından istifade etmiştir." diyor. Bu da bir Almanın bakış açısı... ve kısaca şöyle devam ediyor:

"Avrupa tarih kitapları vaktiyle "barbar" Türklerin Altay dağlarının yüksek ovalarından şarka (Doğuya), garba (Batıya) nasıl akın ederek, milletleri ve kültürleri tahrip eylediklerini hikaye eder. İncil'de ve Ortaçağ literatüründe Türkler, (Gog ve Magog) diye fevkalede ve korkunç hayaletler olarak tasvir edilmiştir. Onlar uyuşturucu medeniyetinin buzları içinde bir ateştiler. Ve Türk korkusu hala bugün bile dünyanın yarısının uzuvlarında yaşamaktadır. Şimdi modern bilim, milattan evvel tarihin binlerce yıllık perdesini açarak batmış milletlerin kaybolmuş izlerini keşfetmektedir. Bu sırada birdenbire Türk ırkını da tarihin aydınlıkları içinde görüyoruz ve onun şark ve garb arasında nasıl bir köprü kurmuş ve nasıl devletler ve kültürler yaratmış olduğunu anlıyoruz. (Dikkat) Avrupanın birçok alimleri bunu reddediyorlar.! Fakat Atatürk'ün hayatı ve Türk milletinin tekrar uyanış ve kalkınışı Türk milletinin ruhunun ilk evini henüz yirminci asırda kurmuş olmadığı kanaatini gösteriyor."

Avrupa bunu kabul eder mi?.. 


Levent Yıldız
Kabul ederler mi? Avrupalı alimler kabul etmez de, bizim peşinde olduğumuz.. içimizdeki İrlandalılar demiyor muyuz?


Cengiz Özakıncı:
Onlar da Avrupalı.... Şimdi içimizdekileri göreceğiz.


Levent Yıldız:
Biz kimseyi hainlikle itham etmiyoruz. Atatürk'ün çapında değiller, diyebiliriz değil mi? Nasıl yorumlayabiliriz?


Cengiz Özakıncı:
Yorgun olabilir. Mesela, "Yorgun Demokrat" olabiliyor da, demi... "Yorgun Ulusalcı", "Yorgun Atatürkçü" olmuyor mu? Mesela insanlar yarışı bir noktaya kadar götürüp, nefesi yetmezse yığılıp kalabilir. Yani onun amacı ipi göğüslemektir ama yetmemiştir gücü, değil mi? Onun için haindi başka, teslim oldu başka, teslimiyetçi başka, çapı yetmedi başka... fakat yarı yoldan da dönmüşse o dönüşün sebepleri bir değil... sadece ihanet tohumlarının nedenini araştırıp ortaya koyarsa bir daha o toplumun çökmemesi için önlemler alma haline getirir.


Bu konumuz açısından çok önemli bir kitap, şimdi göreceğiz zaten. Farkında mısınız burada birlikte kitap okuyoruz, hani televizyon nedeniyle kitap okunmuyor eleştirisine, bizim programımız, televizyon üzerinden, bir yönüyle de kitap okuma. Bu kitap 1500 tane basılmış: Yayıncılık Kongresi... Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel açılış konuşmasını yapıyor. Bu kitap kongre bittikten sonra basıldı. Burada Hasan Ali Yücel'in önemli bir sözü var: "Türk aydınlanma tarihinin istikbaline/geleceğine tevdi ediyoruz.", yani bu yayıncılık kongrenin tutanak ve zabıtları için. Demek ki bu kongrede "aydınlanma" söz konusu.

Yine Hasan Ali Yücel'in kongre açılışı konuşması var, diyor ki: "Garp kültür ve tefekkur camiasının (yani batı kültür ve düşünce topluluğun) seçkin bir uzvu (ögesi) olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye, medeni dünyanın eski ve yeni fikir mahsullerini kendi diline çevirmek ve alemin duyuş ve düşünüşü ile (kendi) benliğini kuvvetlendirmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor. Bunu nasıl yapacağız?".  Bu yayıncılık kongresinin özünün, yayınlanması gereken kitapların neler olduğu ve bunların çevirisinin nasıl yapılacağını anlatıyor.

Ahmet İhsan Tokgöz, yayıncı, diyor ki: " Kağıt pahalı deniyor, doğrudur. Kağıt çok pahalıdır, kağıdın pahalılığın sebebi İzmit'te kurulan fabrikadır. İzmit'teki fabrika kurulunca gümrüklere yüksek tarife tatbik olunmuştur. Bu fabrikamız ancak sarfiyatımızın onda birini karşılar. Maliyeti de fazladır. " Yani yerli kağıt üretmemiz kağıdın pahalılığına sebepmiş! Çok ilginç! Oysa biz bugün pahalılığın yerli kağıt üretmediğimiz için olduğunu biliyor ve söylüyoruz. 

Asıl konumuzla ilgili olarak; 75.inci sayfada tanıdık simalar var, Sabahattin Ali, bu neşriyat kongresinde o da var. Görüş ve bildiri sunmuş. Ve yine orada çatışmalar olmuş. Sayfa 81, bakın burada devletin, çocuklarımızın hangi masalları okuyacağı vesayeti var. Diyor ki görüşlerden biri, çocuk kitapları encümeni, "Gençlik ve Çocuk Edebiyatı Encümenin Raporu"nda : " Resimli kitaplar hususunda İngilizler'den Crukshank, Caldecott, Wolter Crane, Sir Jahn Tenniel, Kate Green tarafından tanzim (düzenlenmiş) olunmuş olan resimli kitaplar bilhassa çocuk edebiyatında yer alabilmek vaziyetindedir. Masallar için, İngilizler'den Sana Cone Bryant'ın bütün eserleri, Olcott'ın çocuk kitapları, Almanlar'dan resimli kitaplar ve mektepten evvelki (okuldan önce) devrenin edebiyatı için çocuk bakımı ve terbiyesine ait aylık mecmua olan "Kleine Kinder" neşriyatı, iki yaşındaki çocukların edebiyatına nümue olarak ta bildiğimiz en mükemmel eser Almanlardan Struvvel Peter'dir."


Levent Yıldız: "Güzel!"


Cengiz Özakıncı
Yani çocuklarımıza Alman İngiliz masalları anlatacağız!.. Bugün mesela çok önemli konulardan bir tanesi, Ethem Menemencioğlu gündeme getirmiş. Diyor ki: " Cumhuriyeti çocuklara sevdirmek, onları Cumhuriyete alıştırmak için acaba Osmanlı İmparatorluğunun geri işleriyle mi mukayene etmek lazımdır, yoksa yapılacak bu mukayese de yine Osmanlı İmparatorluğunun büyükler ile mi mukayese edilmelidir? Ondan sonra mı Cumhuriyet devrine geçmek lazımdır? Zannederim raporun bir yerinde bu mukayese mevcuttur. Başka bir yerinde Osmanlı imparatorluğunun yüksek işleriyle mukayasesi mevzuu bahsoluyor..." Burada anlattığı şey;... ya eğitimimizde hani cumhuriyeti sevdirmek için Osmanlıyı kötülemek zorunda mıyız? Yani öyle mi yapmalıyız? Bu mu uygun, uygunsa yapalım...; gibi bir görüş de var. Mesela bu bugün için önem taşıyor! 

Pertev Nail Boratav var : "Çocuk edebiyatı konusunda masal üzerinde söz söyleyeceğim. Ve arkadaşım Nurettin Artam'ın teklifine cevap vereceğim. Masallarda padişah, sultan, şehzade gibi isimler çok defa masalın iskeletini teşkil eder. .." 

Demek istediği "masallarda padişah, sultan geçiyor, halbuki biz cumhuriyetiz!"... Çocuklarımıza, kraldı, padişahtı, prensti, işte ne bileyim bilmem ne prensi, gibi masallar var, bunlar da ters bir iş yapmıyor muyuz acaba? Yıkılması gereken ve yıkılmış bir rejimi, çocuğun beynine biz masal aracılığı ile sokmuş olmuyor muyuz acaba? 

Görüşüne Pertev Boratav cevap veriyor : "Masallardan şehzade, sultan, padişah isimlerinin mevzulardan kaldırılması ile işi başarmış olmayız. Öyle masal mevzuları vardır ki orada sultan, padişah, şehzade geçer amma bu, sultanlığı ve feodalite sistemini propaganda için değildir. Çok defa masal yazanlar bunu anlamışlardır. Masallar umumiyetle padişahın ve sultanın zulmü karşısında halkın isyanını ve bu suretle yaptıkları kahramanlıktan bahsederler. Padişah, sultan ve şehzade isimlerini celfel-kalem tayyedecek olursak doğru olmaz. Bu isimleri zikrederken ekseriya gayemiz sultanlıkla, feodalite ile mücadele mahiyetini tebarüz ettirmektir. Maksadı böylece göstermemiz lazım. Yoksa, isimlerin zikrinden birşey olmaz. Bunun bu şekilde tefsir ve izahını rica edeceğim."

Grek edebiyatına da geleceğiz... Tercüme encümenin raporu, sayfa 125: Burada diyor ki; " Listedeki eserler arasında (yani çevrilmesi istenen eserler), ümanist kültüre taalluku (dayananlara) olanlara bilhassa ehemmiyet verilmesi, umumiyetle eserlerin tam olarak ve mümkün oldukça aslından tercüme ettirilmesi tavsiye olunur.

Hümanist dediği ne? Eski Yunan ve Roma ile bağlantılı bir kavram, rönesansla bağlantılı bir kavram. Yani Avrupa rönesansla Avrupa olmuş, doğuya tur bindirmiş uygarlıkta ve teknikte, rönesansı da Yunan ve Roma edebiyatının, yazılarının okunması doğurmuş! Diyor ki, bu çevirilerde madem Avrupa Yunan ve Roma edebiyatını okuyarak kalkındı, biz de aynısını yapalım, biz de kalkınalım, diyen bir görüş! Tabi masa başında öyle!...

Ömer Lütfü Barkan, bu da önemli aydınlardan : "..geniş bir programla garbe (batıya) ait şaheserlerin tercümesidir, Büyük ilmi eserler tercüme edilecektir."... Batıya ait şaheserler dediği Homeros, Heredot gibi eserler... Bakalım, kongre oluyor bitiyor, daha kongre başlayacağı ilan edildiğinde Türk basınında ne kadar köşe yazısı çıkmışsa burada (kitapta) toplanmış. Yayıncılık Kongresi ile ilgili köşe yazarlarının, ki içlerinde çok tanınmış aydınlar var, onlar neler yazmışsa bu kitabı bu bölümünde artık o var. Şimdi bakalım aydınlar ne yazmışlar.


Levent Yıldız : "Dönemin aydınları"...


Cengiz Özakıncı:
Evet, sadece konumuzla ilgili olanları okuyalım. Sayfa 141, Ulus gazetesinde :"...batı uygarlığının temelini teşkil eden başlıca şaheserler dilimize çevrilmiş değildir." çevrilmesini istiyoruz diyor...

Sayfa 155: İkdam gazetesi: "... Bir neşriyat kongresi ve teşkilatı düşünülürken Avrupa klasiklerinin tercümesi işini başa almak yanlış olmaz sanırız. Klasikler ve şaheserler bize o kadar az tercüme edilmiştir ki, bunları kale almamak ve işe yeni başlamak mümkündür. Dünyanın bütün lisanlarına tercüme edilmiş eserlerin yüzlercesine henüz bizde el süren olmamıştır." diyor....


Levent Yıldız: "Şimdi hocam, bir şey sorabilir miyim size? Şimdi bu görüşe karşı, bu görüşle birlikte Dede Korkut 'tan da bahsetse, dersin ki doğru. 


Cengiz Özakıncı: Hayır, Dede Korkut olur mu?..


Levent Yıldız: Dede Korkut'a hiç değinilmiyor demi? Ya da ne bileyim bizim milli hikayelerimiz Karagöz ile Hacivat'a, mesela, hiç bunlara değinilmeden direk Avrupa'yı alalım, kendimize tercüme edelim ve bunu okutalım çocuklarımıza...!


Cengiz Özakıncı:
Şimdi bir süpriz var, neşriyatı kongresi ile ilgili görüş, o Ahmetağaoğlu, Türkçü!, şimdi bakalım o ne yazmış, neler istiyor, önerileri var, okuyoruz, nerde yazmış? İkdam Gazetesi, 21 Nisan 1939'da ... : "Hele yabancı dillerinden tercüme meselesi, fevkalade ehemmiyeti haizdir. Bugün Avrupa ve Amerikada bir tek medeni millet yoktur ki lisanına kadim Yunan ve Latin edebiyatının şaheserleri bugün yaşayan Avrupa milletlerinin edebiyatlarındaki ana eserler tercüme edilmemiş olsun. Ve hatta bir defa değil, birkaç kere! Halbuki bizde? Bu bakımdan ne kadar geriyiz biliyor muyuz? Daha Avrupanın on yedinci asrına bile varamadık! Vakıa son zamanlarda gerek Maarif Vekaleti ve gerekse şahıslar tarafından bu yolda takdire değer gayretler sarfolunmaktadır. Fakat ne çare ki işin içinde metot ve sistem ve hatta bir dereceye kadar ciddiyet olmadığı için yapılan tercümeler bilmem ki ne derece tatminkardır?... (...) Hele eski Yunan ve Latin eserlerini hiç zikretmiyorum. Keza yaşıyan Avrupanın klasik edebiyatları. Halbuki kültürümüzün kuvvetlenmesine bilhassa bu kaynaklar hizmet edeceklerdir. Bugün Batı alemi - doğrudan doğruya - 'Rönesans' ve 'Reformasyon' devirlerinin birleşmeleri mahsulüdür. yine Greko-Romen edebiyatı ve genellikle kültürü ile doğrudan doğruya temasa gelmeliyiz. Bütün Avrupada olduğu gibi bizde de yunanca ve latince bilgiçler yetişmelidir ve bunun için de hiç olmazsa İstanbul liselerinin birisinde bu diller okutulmalıdır. Ergeç bu mukadder gerçekleşecektir. Neden şimdiden olmasın? Bay Hasan Ali Yücel böyle şerefli bir teşebbüsü neden üzerine almasın? Bizde Homeri olduğu gibi okuyacak ve onu bize kendi anlayışlarına göre açıklayacak insanlar yetiştirmeliyiz. Sonra bu tercüme edebiyatının gençliğin yetişmesinde dahi azim tesiri vardır.... İşte muhterem Milli Eğitim Bakanımızın teşebbüsünün memleket için ne kadar hayırlı ve feyizli olabileceğini gösteren mütalalar. Fakat biz bu meseleye yakında bir daha temas edeceğiz.Ahmet Ağaoğlu

Şimdi sayfa 177, bu da önemli, ve asıl süprize geliyoruz. Siz dediniz ya az önce (Levent Yıldız'a diyor), Dede Korkut'tan falan söz edilmedi diye...


Levent Yıldız: Etseydi...


Cengiz Özakıncı: Etmiş, ama nasıl etmiş... Bursa Gazetesi bir yazar, R.P.Yücel diye tanınmamış bir yazar diyor ki: 

"Fakat Türk halkını, sayısı sekizi onu geçmiyen bir sayısal kısırlığı içinde bırakamayız. Bozkurt efsanelerinden itibaren tarihin en yakın sahifelerine kadar uzayan canlı, şanlı bir mazi içinden, Türk halkına verilecek şaheserler bulmakta güçlük çekiyorsak, bu branştaki çalışmalarımızı hiç işletmediğimizi kabul etmek mecburiyetindeyiz. Türk okuruna eski kahramanlıkları olduğu kadar, yeni Çanakkaleleri, yeni İstiklal Harplerini,  onun istediği şekilde verebildiğimizi kim iddia edebilir? O, soyunun tarihinde sıra sıra yiğitlikler göstermek suretle, kanının ve ırkının yeni destanlarını meydana getirdi. Fakat bunları yazmak onun vazifesi değildir. Halk için yapılan neşriyatın mühim bir kısmı bu kaynaktan çıktığı zaman, (Halk okumuyor) iftirasına da lüzum kalmayacaktır."

Doğru düzgün yazarsanız halk okur diyor.... İlginç bir tepki değil mi? Ama Neşriyat Kongresinde değil, Basında!.... Kongreye çağrılanlar arasında böyle bir görüş öne süren yok!


Levent Yıldız: Hocam, şimdi o dönemde yaşamak lazım, nasıl bir atmosfer varmış? Bu kadar yani...


Cengiz Özakıncı: Gelelim Halide Edib Adıvar'a...


Levent Yıldız: Yani bütün aydınlar, köşe yazarları, yani kimse mi yazmıyor, kimse mi demiyor ki 'Kardeşim birazcık da özümüze bakalım. Atatürk daha yeni ölmüş, mirası ortada bize'... Çok entresan bir atmosfer var, yani bir anda herkesin birden dönüp Greko-Romen tarih konusunda bu kadar çabalaması çok entresan...


Cengiz Özakıncı: Mantık, Avrupa üstünlüğünü Rönesansa borçlu, Rönesans da Yunan ve Roma masallarını eğitime sokmasına borçlu. Biz de Avrupa gibi olmak istemiyor muyuz? Evet, öyleyse Avrupanın yaptığını yapıp, o uygarlığın temeli olan eski Roma ve Yunan edebiyatını ve kültürünü alalım! Bu...


Levent Yıldız: Şimdi hocam Halide Edib Adıvar'da mıyız, orada kalalım...


Cengiz Özakıncı: Kırılma noktası, sürgündeydi, 1939'da bu kongrenin yapıldığı tarihten bir ay önce Türkiye'ye gelmişti. Ayağının tozuyla kongreye davet edildi ve orada bir görüş savundu, savunduğu görüşe bakalım ne savundu?...


Şimdi Halide Edib Adıvar 6 Mart 1939'da Türkiye'ye döndü, bir mualif olarak yurtdışında yaşarken. Atatürk'ün ölümüyle birlikte ülkeye döndü!.. İpek Çalışlar'ın bir çalışması var, Atatürk'le sürtüşmeleri ile ilgili (İpek Çalışlar- Halide Edib) olarak. Yani Atatürk ile Halide Edib hangi konularda sürtüştüklerini en iyi anlatan kitaplardan bir tanesidir. Atatürk'e aykırı bir durumda var bu kitapta!.. Yani, niçin bu kitabı öğütlüyorsunuz demesin izleyecilerimiz, bu kitabı şundan dolayı öğütlüyoruz 'Halide Edible Atatürk arasındaki çelişkileri anlamak için bu kitabı okumak lazım'... Halide Edib'i kayıran bir bakış açısı olabilir yazarın, ama çelişkileri görüyoruz.

Halide Edib Amerikan Kız Kolejinde okumuş yetişmiş. Sultan Ahmet Mitinginde, işgal döneminde halkı direnişe çağırmış. Daha sonra onbaşı Halide olarak Kurtuluş Savaşı'na katılmış. Bu anlaşmazlıklar nedeniyle yurtdışına çıkmış ve 6 Mart 1939 tarihli gazeteler, Atatürk öldükten sonra ülkeye döndüğünü yazmışlar.... Burada da (kitaptan) Halide Edib Birinci Türk Neşriyat Kongresine katılmak için Ankara'ya gittiği yazıyor. Bildiri de sunmuş, sadece gazeteci olarak değil.. ve 1940 yılında da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bağlı İngiliz Filolojisi bölümü açılınca başına Halide Edib getirilmiş... Ve Demokrat Partiden Menderes'in partisinden de milletvekili oldu. Yani bu kitap İpek Çalışlar'ın Halide Edib, biyografisine sığmayan kadın...

Şimdi Halide Edib Adıvar'ın Birinci Neşriyat Kongresi'nde neler önerdiğini okuyalım, çünkü Türkiye'ye Greko-Romen, Türk Tarih Tezi'nin bırakılıp,  yani eski Yunan ve Roma kültürlerine giden kırılma noktasında o rayların makas değiştirdiği noktada çok önemli bir görüş öne sürüyor. Etkiliyor yani. O da şu :

Akşam gazetesi 4 Mayıs 1939, Klasikler ve Tercüme başlıklı bir yazısı : " Klasik kelimesinden kapsamlı olarak üç anlam anlaşılır. Birincisi ve asıl anlamı batı kültürünün temellini yapan meşhur Yunan ve Latin eserleridir...." diyor ve devamında:

"Asıl klasikler batı milletleri tarafından çok eski zamanlarda tercüme edilmiştir. Yunanca klasikler latincelerine kıyas kabul etmiyecek derecede üstün ve orjinaldir. Fakat onların umumi tercümesi Bizans dağılıp bilginleri batıya yayıldıktan sonra, yani on beşinci asır ortalarına doğru metot dahilinde ve topluca yapılmaya başlandı."...

Cengiz Özakıncı: Bu yanlış bir görüştür. Bu batının kendisi için uydurduğu bir masaldır. 1453 yılında İstanbul Fatih tarafından fethedilince Bizans'da bulunan bilginler kitaplarını kapıp kaçırmışlar batıya ! Batıdaki Rönesans böyle olmuş!.. Bu tamamen uydurma bir rönesans tanımıdır.  Daha önceki programlarımızdan birinde söyledik, 1204 yılında İstanbul Latinler tarafından işgal edildiğinde bütün kitaplar yakılmıştı! 1453'te Bizans'ın batıya kaçıracağı kitabı yoktu! Eski Yunan ve Roma klasikleri Arapların çevirisiyle, önce Süryaniceye  ve sonra Arapçaya çevrilerek batıya ulaşmıştır. Neyse devam edelim Edib'e:

" Özetle batının orta devirlerinden medrese zihniyetinden softalığından kurtulmasına, Yunan klasiklerinin tercümesi çok yardım etmiştir."

Yani batının aydınlanması Eski Yunan ve Roma klasiklerinin, edebiyatının, özcesi Homeros, Heredot, Hesiod, Platon, Aristotoles, vs. bunların çevrilmesiyle Batı hop diye aydınlanmış! Bunlar ilaçmış yani aydınlanma ilacı! Geliyor ve tak aydınlanıyorsun, ortalık pırıl pırıl oluyor yani. Böyle bir mantık olabilir mi? Gülünç... devam edelim :

" 19.yüzyılda kuvvetini biraz kaybetmiş görünen klasikler, son on senedir bilhassa tiyatroda dirilmeye başladı. Fransız ve İngiliz sahnelerinde klasikler son senelerde dikkati çekecek şekilde çoğaldı.  (C.Ö. Niye bizde çoğalmasın?) Amerika'da en 'ahir' zaman, tarzı olan 'Ojen Oneyi', 'Elektraya Matem Yaraşır' oyunlarıyla klasikler uslüp ve tekniğini Amerikan bir mevzua tatbik etti."... falan falan anlatıyor Batıda nasıl olduğunu....

"Batılılar klasikleri asıllarından tercüme etmişlerdir.

Cengiz Özakıncı: Haha...Klasiklerin asılları mı varmış? Ben size Aristotoles'in metafizik kitabının aslını arayışımın öyküsünü daha sonra anlatayım bir programda ! Ve sonunda ne bulduğumu. O asıl dedikleri şey parça parça küçük (fragman) kalıntılar. Koca sayfadan küçücük. Yok öyle bir şey. Neyse, ama tabi batı bunu kendi uydurmuş durumda. Asıllarından tercüme olmamıştır, Arapçalarından tercüme olmuştur.

H.Edip:"Bazıları hala ünlü olmakla beraber tercümanların bazen yanlış bir el yazısı kopyasından almış olması, onlar hakkında münakaşayı fikir dünyasında hala idame ettiriyor. Fakat yanlışları da dahil olduğu halde bu tercüme batı lisanlarını hiç şüphesiz daha gelişmiş ve daha kapsamlı bir ifade etme aracı haline sokmuştur. Klasik dediğimiz zaman içinde sanat ve edebiyat olduğu kadar fikir ve felsefe hatta ilim de olduğunu kabul etmek lazımdır." (bilim yoktur ! C.Ö.) Bunları bizim eski üniversitemize etkisi olmamış değildir... beş asır gecikmiş olan eksikliği giderirken hiç bir etkiye kapılmadan geniş bir sahada kalacağımıza ümit ediyorum.... çünkü eski yunancayı ve latinceyi su gibi bilen yazıcılarımız olduğunu farzetmek dahi, batı klasiklerinin yarattığı hava, anane ve kültüre varis değildirler. ... Bu hususta otorite olan birkaç batılı klasik uzmanının fikrini almak lazımdır. Fakat alalade herhangi batı üniversitesinde, onlar okutandan ziyade, onları tercüme etmiş, kendi diline klasik bir güzellikle çevirmiş milletler arasında tanınmış olanlardan, Mesela Oxford'un meşhur Gilbert Murray derecesinde olanların fikrini almak lazımdır. Üç beş sene, hülasa ilk tayin edilecek müddet zarfında listeyi tesbit ettikten sonra hangi lisandan çevirmeli meselesi kalır." imza Halide Edib... diyor


Cengiz Özakıncı: Şimdi, kimi önerdi, eski yunan ve roma eserleri çevrilmeli, fakat kim çevirmeli, bir de önerdi. Kimmiş o? Gilbert Murray, İşte onu geçen programda da gördük. 1939'da öneriyor, 1940'da Gilbert Murray çevriliyor (Yunan Medeniyeti Niçin Ebedidir? çeviren: Osman Derinsu). Halide Edib'in önerisi ile Ders Kitabı oldu! Eski Yunanlıların dehası! "Yunanlıların yazdıkları eserleri aynı tazelikle bin, iki bin sene payidar kıldıran harikülade bir dehaları vardı. Şunu da tebarüz ettirmek isterim ki Yunanlılar aynı harikülade ruhi hayatiyeti, ilim ve fennin akımı olarak kabili imha olmayan ve pek tekamül etmiyen fakat aşağı yukarı sabit ve ebedi olan faaliyet nevilerine de mezcetmişlerdir... Helenizm denilen şey bunlara değil, fakat insanlık hasletinin inceliğine dayanıyordu."

Bayağı övgüler var!... Yani Türkiye'yi işgal eden Yunan ordusunun ideolojisi 'insanlık' (ha,ha) özelliğinin inceliğine dayanıyormuş!


(G.Murray kitabından yine) "Eski Yunanda batıl itikatlar, yani hurafeler, hemen tamamen sökülüp atılmıştı"

Yani, Eski Yunanda hurafe diye bir şey yokmuş!..Tamamen sökülüp atılmış, hepsi pırıl pırıl aydın insanlarmış... Zaten öyle görüşler var, Eski Yunanlılar eleştirel, akılcı düşünce sahibi insanlarmış! Asla öyle batıl inançları yokmuş!... Bunların tamamı uydurmadır. İlerki programlarda her birini göstereceğiz. Hangi batıl inançlara sahiptiler.

(G.Murray kitabından devam): "Eski Yunanda mecburi ortodoksluk, yetkili makamların sansür usulü mevcut değildi."

Bakar mısınız? Yani, Eski Yunanda doğru yol şudur diyip, onun dışındakileri eleştirmek diye bir şey yokmuş veya sansürlemek diye bir şey yokmuş. O kadar demokratmışlar yani!.. Düşünce ve fikir özgürlüğü varmış bir de onlarda, hatta ilahları bile eleştirirlermiş... devam edelim... Eski yunan düzenlemesi, felsefe yunan eseridir... gibi...


Şimdi, Birinci Neşriyat Kongresi 1-5 Mayıs 1939 tarihleri arasında gerçekleşen bu Yayıncılık Kongresi Türk Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenmiş olup, işte bu kongreye yapılan aydınların, davet edilen aydınların bu kongreye yaptıkları önerilerden, en konumuzu ilgilendireni Grek ve Roma, Yunan ve Roma eski klasiklerinin bütün dünyada, Avrupayı aydınlatan, ve Avrupanın aydınlamasını borçlu olduğu ebedi yapıtlar olduğu iddiası, kemikli iddia, herkes diyor ki Homeros, Heredot, Aristo, Platon okudular aydınlandılar, biz de bunları okursak aydınlanırız... Bu ! Bu genel yargı Milli Eğitimimize de yansıdı, klasiklerin çevirisi yapıldı, burada öneriler de var, hangileri çevrilsin, hangileri çevrilmesin diye, doğu klasikleri de çevrildi , Yedi Askı gibi Arap şiirleri falan, fakat asıl Grek ve Roma klasikleri çevrildi. 

Mesela Lucianos'un Seçme Yazıları çevrildi (gösteriyor), Nurullah Ataç çevirmiş, serinin her kitabı da, her çeviri kitabın baş sayfasında bu var, yani yüzlerce kitapta var

"Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz. 1-8-1941 İsmet İNÖNÜ"

Eski Yunanın çevrilmesiyle aydınlanma arasında direk bağ kuruluyor, önceki programlarda İlyada Odyssey çevirisinden 1941 bahsettik Ahmet Cevat Emre. Daha önceki programda İngiliz Maarif Etüdleri adlı kitabı örneklemiştik. Ve bu kitaptan uzun alıntılar verdik, 1939'da Türk-İngiliz İttifak Antlaşmasıyla hemen Türkiye'de halk evlerine yayılan İngiliz propagandist akademisyenlerinin İngiliz düzenini Türkiye'ye propaganda ettikleri ve yine Yunan-Roma klasiklerinin okullarda okutulmasıyla biz İngilizler aydınlandık sizde öyle yapın önerisinde bulunduklarını belgeleriyle anlattık. 

Halk Evlerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Konferanslar Serisi kitabı "Bir Shakespeare Tradejisi - İngiliz Köyü" gibi konferanslar verildiğini anlattık. Ve Atatürk döneminde Türk Tarih Kurumunda üye olan Saffet Engin'in "Kemalizm İnkilabının Prensipleri" kitabında, burada ben size hemen göstereyim, hemen başlıyor bu Avrupa olayı, sayfa 23:

"Avrupalılık olmamak bu asırda yaşamamak, hayatı bilmemek, manen ölmek demektir. .. Avrupalıların, hele Anglo-Saksonların bugünkü üstünlüğünü hümanizme borçlu... Hümanizm denilen bu sosyal ve hayata müteveccih terbiye, inkilab terbiyesinin esasıdır. İşte Cumhuriyet maarifi, milli, layik ve ümanist olmakla bize en büyük müjdeyi vermektedir."

Yani, Hümanist deyince Grek-Roman lakabı oluyor. Hemen başlıyor 1939'da ve 1949'a gelince Atatürk döneminin, bir izleyici soru sormuştu, Nilüfer Hanım bir soru sormuştu "ya ne oldu Atatürkcüler hiç mi ses çıkarmadılar bu Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin rafa kaldırılmasına", demişti... 


Levent Yıldız: Bir başka izleyicide, sayın Günsel de sormuş; Atatürk bu yunan masallarına muhteşem klasikler diye yutturmaya çalışan bu aydınlara ne derdi acaba? diye


Cengiz Özakıncı: İşte, Eski Yunan Masalları çeviren Şükrü Kaya, yayın tarihi 1949, burada bakın çok önemli :"Rönesans döneminin Hümanizma denilen irfan doktrini, Yunan, Roma ve diğer klasik lejandların (efsaneleri) yeniden tetkik ve taklidiyle başlar.

Yani, Eski Yunan Taklid edilince aydınlanılmış!... Şükrü Kaya öyle tanıtıyor...

"Şimdi dünya edebiyatının her safhasında ve her sahifesinde, bu efsanelere, tanrılarına, müzlerine, KAHRAMANLARINA, imalar, telmihler, teşbihler vardır. Onları anlayabilemek için, YAHUDİLERİN mukaddes kitabının (bible) MASUM bir eda ve üslüpla anlattığı İSRAİL PEYGAMBERLERİNİN hikayelerini, Homer, Zerdüşt, Virgil, Firdevsi" !!!!

devam ediyor, Atatürkçü, bakanlığını yapmış adam, ne diyor burada:

"Avrupada rönesans devri Yunan ve Roma edebiyat ve felsefesinin Avrupa dillerine tercümesiyle başlamıştır. Homer, Hesiod, Virgil tercüme edilen klasiklerin başında gelir. Yunan efsanelerindeki KAHRAMANLARIN hayatları eski ve yeni bir çok meşhur ve maruf trajedilere mevzu olmuştur!"

Bir defa inanmış, bunlar tercüme edilince Avrupa aydınlanmış! Bunlar tercüme edilmeden önce karanlık bir Avrupa varmış! Bu Virgil'i falan çevirince sihirli bir değnek oluyor çıt diye aydınlanıyoruz!.. Diyor ki:

"Bazı öğretmen ve edebiyatçı dostlarım, neşrinin gençlerimize faydalı olacağını ve zahmete değeceğini ısrarla tekrar ettiler. Türkçeye çevrilmesi bir vakitler bana zevkli bir iş olmuştu. Memleketin irfanına az da olsa bir faydası dokunursa hizmet şerefi bu tercümeyi bastırmak cesaretini veren o dostlarındır."

Neymiş bu "Eski Yunan Masalları", yani bunu okuyan aydınlanıyor.


Levent Yıldız: Bir izleyicimiz diyor ki, Engin Bey, sizin kitapları da büyük bir dikkatle okuduğunu ifade ediyor. Peki hocam klasikleri dilimize çevrilmesi bize niçin katkı sağlamadı?


Cengiz Özakıncı: Onu söyleyeceğim. Bütün Batı gazetelerinin günü gününe İngilizceden veya Fransızcadan, hangi dille yayınlanıyorsa Türkçe olarak okumak isterim. Günü gününe. Bütün Batı, Yunan-Roma klasiklerini de Türkçe olarak okumak isterim. Bütün doğu klasiklerini de okumak isterim. Arapçasını, Çinçesini... FAKAT, bu bir şey, çevrilmesi zararlı demiyoruz, FAKAT siz bunu ATATÜRK'ÜN TARİH TEZİNİN YERİNE ikame ederseniz (-- Levent Yıldız 'O başka bir şey' --) sizi Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal etmiş olan, Megali İdea'nın dayanmış olduğu 'bütün insanlığı aydınlanlatan Yunanlılardır' tezini, kendi tarih kitaplarımızda okutursanız, demi, TÜRKLERİ BARBAR OLARAK NİTELEYEN BİR TARİH TEZİNİ TÜRK ÇOCUĞUNA tarih dersi diye okutursanız... ZARARLI OLAN BUDUR...


Levent Yıldız: Kitapları okumak değil, özelliği bu...


Cengiz Özakıncı: Bakın 2 tür cahil var. Biri hiç bir şey okumamış. Okuma yazması yok, o biliyor cahil olduğunu ve diyor ki 'size sorabilir miyim' o sorar. Ondan zarar gelmez. Eğitilerek cahil bırakılmış olan kötüdür. Yani, yanlış eğitimden kaynaklanan, öğretilmiş cehalet vardır ki, bütün ülkelerin öğretilmiş cahilleri , o ülkelerin başına beladır. Yani yanlış okutulmuş, eğitim yoluyla yanlış yargılara saplanılmışlıktır tehlikeli olan.  İşte bende Türk Tarih Tezini, Atatürk'ün Türk Tarih Tezini, uygarlık, insanlık tarihinde Türklerin uygarlığıa katkılarını bilimsel temelli ortaya koyan bir tezi okuyan, okuyarak aydınlanmış, islam öncesi  ve sonrası uygarlıkların da Türk Damgasını arayıp bulup ortaya koymuş bir TÜRK, yabancının en korktuğu TÜRK'tür, yani saldırgan yabancının en korkacağı TÜRK odur işte. Öyle insanlardan oluşursa Türkiye, zordur başka şeyleri ona yutturmak.

İşte siz bu ATATÜRK'ün Türk Tarih Tezini çelik gibi savunma oluşturan, ideolojik saldırıya cevap oluşturan bu tarih tezini kaldırır, onun yerine Atatürk'ün mücadele ettiği, red ettiği bir tarihi, uygarlık tarih anlayışını okullarımıza ders olarak koyarsanız, bu başka bir şeydir.


Levent Yıldız : En azından Atatürkçülük diye adlandırılamaz. Ben Atatürkçüyüm diyemezsiniz... Filiz Debreli demişki: Halide Edib, Ali Kemal, Refik Halit gibi işbirlikçilerle birlikte Türk Solcular Birliği adına bir dernek kurmuşlar, ABD Başkanı Woodrow Wilson'a bir mektup yazarak, 5 Aralık 1918'de Amerikanın Türkiyeyi manda yönetimi altına almasını istemişlerdi... demiş.


Cengiz Özakıncı: Evet...


Levent Yıldız : Buyrun hocam devam edin...


Cengiz Özakıncı: Atatürk'ün naaşı Etnografya müzesinden alınıp Anıtkabir'e götüreleceği gün Türkiye'deki bütün gazeteler Atatürk eki verdiler. 10 Kasım 1953. İşte Falih Rıfkı Atay'ın gazetesi -Dünya- böyle bir Atatürk Eki verdi.  Birinci sayfada Rüşen Eşref Ünaydın Atatürk'ü yazdı. Bu yazıdan okuyoruz: anlatıyor şunlar, şunlar, bunlar O'nun eseridir.

" Bunlar O'nun eseridir! Ne Fidyas Partenondaki fildişi ve altın Atena'sına, ne Praksitesl, Hermes'le tanrılaştırdığı mermere, ne Mikel Angelo Meryemin rahiym kucağına yatırıp dinlendirdiği İsa ile canlandırdığı Piyeta'ya, ne alnının taşkın tümseklerinden akıl saçan ve Rabbinin yüzünü görmüş ak sakallı Musa'ya, ne Golliatı deviren imanının bütünlüğü çıplak pazısına vurmuş delikanlı Davud'a, ne Sistin duvarında ayaklandırdığı mahşer gününe, ne Roden onunla boy ölçüşecek tunçtan düşüncesinde...." yani onlardan hepsinden üstündü diyor. 

Kıyasladığı şeylerin içinde bir tane Türk yok, ya Atatürk'ü övecek de neyle övüyor!.. Eski Yunan-Roma ve Hıristiyan kavram ve deyimleriyle... Yani, şu yazıyı okuyan benim köylü vatandaşım 'O kim ya?' der. 'Ha, Atatürk bir yabancıymış' !.. der, bir defa şunu okuyan. Bir gazete, günlük gazeteden söz ediyoruz. Ve Atatürk'ü övüyorsun, neyle övüyorsun Atina'daki parthenonla, Hermesle, Mikel Angelo'nun Meryemiyle, bilmem neyle övüyorsun!

Devam ediyor, çoşmuş... "Paşam, senin huzurın insanın içine bir kale emniyeti ve mehabeti verirdi. Senin yalçın dağ başları gibi sert rüzgarlı ikliminde ancak sakat ruhlar rahatsızlık duyarlardı. Olimposundan boralar ve şimşeklerle nazil olmuş Zeus hışmını sen yalnız öylelerine gösterirdin. Sağlam ruhlar senin dağ başının diriltici havasında kemale ermişlerdir."

Ne Allah aşkına bu? Atatürk övgüsü, Atatürk'ün cenazesi Etnografya Müzesinden alınıp Anıtkabir'de toprağa verilecek...


Levent Yıldız: Olimpos, Zeus...


Cengiz Özakıncı: Şimdi aynı gazetede Rüşen Eşref'ten Atatürk'e daha yakın kim var? Yani Atatürk'ün sofrasını en fazla konuk olmuş insanlardan bir tanesi Falih Rıfkı Atay... Dahası 1918'de Çanakkale ile ilgili ilk röportajını yapmış kişidir Rüşen Eşref... Aynı gazeteden Falih Rıfkı Atay'ın yazısı, Ölüm Yılı diye yazmış, bu yazının içinde ne diyor  bakalım: 

"Baba Atatürk, arkadaş Atatürk, karındaş Atatürk, varlığı bir hava gibi içini kaplayan, daha on yıl önce en güzel tanrılardan daha güzel Omiros'un (Homeros) kahramanlarından daha destankari, altın saçlı, çevik ve kıvrak, o 48 yaşındaki gencin hatırası, bir asırlık eski ve uzak bir hayale dönmüştü."

Yani kıyasladıkları hep bu eski Yunan ve Romanın kahramanları (Levent Yıldız : "Mitolojisi"), yani Sezarla karşılaştırıyor, Homerosla karşılaştırıyor, şunla bunla... Ya ATATÜRK'ün karşılaştırabileneceği TÜRK YOK MU? BİLGE KAĞAN YOK MU? TUĞRUL YOK MU? ATİLLA YOK MU? .. yok... Onlar yok, Atatürk onların bir devamı olarak anılabilirdi, değil mi bu yazılarda? Ama kimler var? Homerosun kahramanları, Olimpos Zeus, Athena, tanrılar şu bu...

Atatürkçülerin, Atatürk öldükten 15 yıl sonra ne hale geldiğinin belgesidir. Neyle? İşte 1939 yılındaki Neşriyat Kongresinde Halide Edib'in vs.vs. görüş sahiplerinin tamamının, işte Avrupa Eski Yunan ve Roma'daki edebiyat yapıtlarını çevirerek aydınlandı, biz de madem ki aydınlanmak istiyoruz, batının okuyup aydınlandığı kitapları çevirelim aydınlanalım, mantığıdır. Mantığın Türkiye'yi getirdiği yeri gösterdim.

Ve az önce kitabını gösterdiğimiz kişi, 1970'lerde bu defa, bakalım .. Atatürkçülüğün bayraktarı "Yükseliş Savaşımızda Jüpiter, 1971".. ne diyor... "Milli Eğitimin ricasıyla benden istenilen eğitim bildirisinde (raporda) bu konularda özetlemeler açıklanmıştır." ... kendisini tanıtıyor Dr. Arın Engin, Türk Tarih Kurumu ve Eski Kültür Bakanlığı Ulusal Öğretim ve Eğitim Kurulu Üyelerinden, Kolombiya Bilgitayı (Üniversitesi) Onursal Arkadaşı... diyor ve daha hemen bu kapaktan giriyor, diyor ki:

"Greko-Latin kültürünün eğitimimize almadıkça gerçek batılılaşma olanağı yoktur.".. daha kapaktan giriyor. Bu kişi sıradan birisi değil! FORD VAKFININ desteklediği bir eğitimci!


Levent Yıldız : Neden vurguladınız o vakfı?


Cengiz Özakıncı:  Şimdi geleceğiz. (Levent Yıldız : Peki) ... ve diyor ki:

"Greko-Latin kültürü eğitimimize alınmadıkça gerçek batılaşma olanağı yoktur"... imza Yakup Kadri Karaosmanoğlu. 1970 de gelinen nokta da bu. Devam ediyor.. "Greko-Latin kültürünü benimsemek zorundayız."... "Atatürkçülük Türk bütünlüğü (Pan-Türkism) ülküsünü tüm genişliğiyle içine almaktadır."

Greko-Romen eğitimi vereceksin, ama Pan-Türkist olacaksın!... Allah-allah nasıl oluyor bu iş? Bilmiyoruz.... 

Yine aynı kişinin 'Atatürk Bildirisi'... Yine "Greko-Romen kültürünü almadıkça batılaşma olamaz".... şimdi geliyoruz FORD VAKFINA... "Greko-Latin batı kültürü bu eğitimin temelidir. Ummet Osmanlı kafasını söküp atmalı, ulusalcı müslümanlık gerçek dinimizdir. Ezan ve ibadet Türkçe olmalıdır. Kur'an anlamak gerektiğini buyuruyor.".... Herşey birbirine karışmış durumda.... 

"Greko-Latin kültürü de hem Türkleşmenin, hem de çağdaşlaşmanın o eşsiz etkilerini verir."... "FORD VAKFINCA yapılan 92 bin dolarlık bağış, geçtiğimiz dönemde alınan son taksitle ödenmiştir... Önümüzdeki 5 yıl içinde Ford Vakfı 78 bin dolarlık yeni bir bağış yapmayı benimsemiş ve bu bağışın 7 bin dolarlık ilk iki taksidin toplamı 14 bin dolar vakfımıza verilmiştir."...


Levent Yıldız: Tamam hocam son cümle...


Cengiz Özakıncı: 1938'den sonra Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin rafa kaldırılması silah bırakmaktır. İdeolojik savaşı bırakmaktır. Çünkü Atatürk'ün Türk Tarih Tezi, emperyalizmin yayılma aracı olarak Grek ve Roma tarih tezinin panzehiridir. Ve bunu elden bıraktığınız zaman  ona teslim olmuş olursunuz. İdeolojik teslimiyet.


Levent Yıldız: Devamı haftaya kaldı ....
06 Ekim 2018  




*

Önceki programlar:
8 Eylül 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ'NİN BİLİMSEL DAYANAKLARI

15 Eylül 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ NEDEN TERKEDİLDİ?

22 Eylül 2018
ATATÜRK TÜRK TARİH TEZİNİ NASIL YAZDI ?

29 Eylül 2018
TÜRK TARİH TEZİ İLE TARİH VE MEDENİ BİLGİLER DERS KİTAPLARI NİÇİN RAFA KALDIRILDI?

6 Ekim 2018
YUNAN-ROMA TARİH ÖĞRETİSİ NASIL TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN TEMELİ OLDU ?
[video 1] [video 2[video 3] yukarıda transkripsiyonu olan programdır. SB

13 Ekim 2018: 
TÜRK TARİH TEZİ YERİNE BENİMSENEN "YUNAN-ROMA TARİH TEZİ'NİN" TEMELİ VE YERLİ SAVUNUCULARI

20 Ekim 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ'NE YÖNELİK ELEŞTİRİLERE YANITLAR...

27 Ekim 2018
GREK-ROMA TARİH TEZİ, HİTLER VE MUSSOLLİNİ FAŞİZMİNİN TEMELİ Mİ?

3 Kasım 2018
GREKO-ROMEN VE İNDU ARYAN TARİH TEZİNİN IRKÇI TEMELLERİ
Levent Yıldız: "... Ülkemizde Greko-Romen ve İndo-Aryan Tarih Tezini savunanlar, hep büyük Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin ırkçı olduğu propagandasını yürütmüşlerdir, ama aslında, tarih üzerinden Türk ulusuna yönelik psikolojik savaş yürütenlerin savunduğu bu tezler, aslında bu tezler ırkçı temeller üzerine inşa edildi..."



Bu programlar devam edecek (Her Cumartesi)...
Gerçekleri öğrenmek istiyorsanız kaçırmamanız gerek! Tekrar tekrar izleyerek, not alarak izlemeli, hatta lise öğrencilerine tavsiye etmeliyiz. 
Kültür & Eğitim Soykırımı/Emperyalizmine karşı topyekün savaşmalıyız!
SB



NOTLAR:

1 - Kitap Adı: Kemal Atatürk - Osmanlı'nın Çöküşü, Türkiye'nin Dirilişi
Yazar:  Herbert Melzig / Çeviri:  Ahmet Arpat
Yayınevi Alfa Yayıncılık, İlk Baskı Yılı 2011

"Mustafa Kemal, yeryüzünün bu bölgesindeki, başkalarına kul olmuş bütün uluslara özgürlüğe giden yolu göstermiştir. O, Nil'in kıyılarından Çin ülkesinin akar sularına kadar toplumlar için bir efsanedir. Şimdi O kendi insanlarının ortasında durmuş, çevresine ışıklar saçıyor. Bir yaşlının bütün bilgeliği ve bir gencin sonu gelmeyen enerjisi ve kararlılığı ile gerçekleştirdikleri, bütün dünyanın hayranlıkla seyrettiği etkileyici bir oyundur. Yüce bir insanın milletine ve insanlığa olan aşkıdır..." - Herbert Melzig

Herbert Melzig, Ortadoğu'yu çok iyi tanıyan bir Alman tarihçiydi. Kitaplarında ve araştırmalarında özellikle İran'ı ve Türkiye'yi ele almıştır. Daha çok Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamı ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Herbet Melzig'in ilgisini çekmiştir. Oldukça iyi Türkçe konuşan ve 1937-1947 yılları arasında Türkiye'de yaşamış olan tarihçi Melzig, Atatürk'ün misafiri olma ve masasında oturma şerefine de erişmiştir. Herbert Melzig'e göre Mustafa Kemal Atatürk ile Anadolu'da binlerce yılın derinliklerinden kahraman bir ruh doğmuş ve aydınlığa yükselmiştir. Herbet Melzig'e göre Atatürk, Doğu'nun tarihinde yepyeni bir döneme imzasını atan ve emperyalist Avrupa'nın anlayışlarının yanlış olduğunu kanıtlamayı başaran kişidir. Osmanlı'nın sonunu, Türklerin İstiklal Savaşı'nı, düşmanı Anadolu'dan atmalarını, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve devrimlerin tasarlanıp gerçekleştirilmesini yaşamış olan Herbert Melzig'in gözünde Mustafa Kemal, tarihten gerçekten bir şey öğrenmiş olan ender devlet adamlarından biridir. Bütün mücadele ve kavgaları milleti içindir. Herbert Melzig, Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından şunları söylemişti: "O'nun peşinden gittiği güç, sevginin gücüydü! Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk'ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar."


2 - FORD VAKFI neden önemli :... 
I.ve II.Dünya Savaşı'nı finanse edenlerdendir, Hitleri ve Nikaragua Contra'yı destekleyenlerdendir... NWO yani Yeni Dünya Düzencilerdendir !.... SB.

* 1949'da "Free Europe Committee"nin kurucuları:
Allen Welsh Dulles - Cia kurucusu ; J.K.Grew - Japonya B.Elçisi ; D.C.Pale - OSS üyesi ; Lawrence Gianni - Bank of America Dir. ; Gen.Eisenhower ; AFL-CİO temsilcileri. Propaganda projeleri üretildi. Projeciler arasında, 1968 Baharının ünlü filozofu Herbert Marcuse da bulunuyordu. 1950'de Radio Free Europe yayını başlatıldı. Bütçesi: 10 milyon dolar. Para kaynağı: American Sulphur corporation, Buffola Rochester to Pittsburg Railroad Co., Clark McAdamas Clifford (National Bank Yönetmeni), C.Rodnay (Pan-Am Bşk.), C.D.Jackson (Time and Life yayıncısı), Henry Ford II (General Motors), Chrysler, Rockefeller. [syf 371]

NDI 'National Democracy Institute for International Affairs', yani Uluslararası İşler Milli Demokrasi Enstitüsü.
İşin içinde uluslararası ilişkiler olunca, ABD dış politikasını yürüten resmi, yarı-resmi kişilerle bağlantılı özel dernek, fon ve elbette uluslararası şirketler ve şirket vakıfları dünya demokrasisine katkıda bulunmak üzere hazırdırlar. NDI'nin NED dışında kurduğu, DCF (Democracy Century Fund) adlı fonunun para kaynakları bu ilişkiyi gösteriyor. Bir fikir verebilir ya da tanıdık gelebilir, diyerek ulusal demokrasilerin parasal destekçilerinin tümünü ekler arasında bulabilirsiniz. Ünlü olan kartellerden ve ünlü kişilerden birkaçını burada sıralayalım: AT&T, Amoco, Chevron Overseas Petroleum Inc. ; The Coca-Cola Company ; Consolidated Natural Gas ; Daimler Chrysler Corporation ; Enron Corporation ; Ericsson Ins. ; Ernst & Young LLP ; Exon Mobil Corporation ; Ford Motor Company ; Lockhead Martin Corporation.

Listedeki şirketlerin ve öteki kuruluşların adlarına NDI'nin yönetiminde ve danışma kurulunda yer alan birçok kişinin çalışma yeri olarak rastlıyoruz. Bu ad çakışmaları ve para ağı şöyle bir digeyi gösteriyor: Amerikan devletini temsil eden görevlilerle karteller, sendikalar, şirketler, SOROS gibi bankerlerin örgütleri amaçlarda birleşerek dış ülkelerdeki sivil toplumcuları güdüleyip, o ülkelerin koşullarını göz ardı ederek Amerikan tipi seçkinler demokrasisini kurmaya karar veriyorlar. ABD'nin derinliklerinden esinlenmiş ve hayranlık duygularıyla kendinden geçmiş kişilerin bile, kolayca anlayacağı bir nedeni var bu kararın: Halkın, paranın gücü karşısında ilkesizliği, eğilip bükülmeyi eleştiren deyişinde olduğu gibi 'PARAYI VERİP DÜDÜĞÜ ÇALMAK'. [syf 354]

Cia projelerinde çalışan öğretim elemanları ve memurların en azından % 60'ı yaptıkları işle ilgili tüm gerçekleri bilmekteydiler. Uluslararası politak için bunca kişiyi devşirmeyi göze alanların arkasında elbette önemli şirketler bulunacaktır. Bir küçük örnek alalım: 1978'de ABD eski Hazine Bakanı William E.Simon ve yeni muhafazakarlardan Irving Krsitol'un kurucu olarak göründükleri IEA (Eğitim İşleri Kurumu) yabancı gençlerin devşirilmesinde eşgüdümü sağlayacaktır. 100.000 bin dolarlı kbağışla işe başlanır. İlk aşamada tutucu vakıflar ağının dörtlüsü olarak bilinen The john M.Olin Foundation, The Scaife Family Trust, The JM Foundation ve Smith-Richardson Foundation destek verirler. Daha sonraları adı Madison Center for Educational Affairs olarak değiştirilen örgüte, Bechtel, Coca-Cola, Dow Chemical, FORD Motor Co., General Electric Co., K-Mart, Mobil ve Nestle para akıtırlar. Akıtaln para çok büyük olur. Olin Foundation yalnızca 1989'da 200 ayrı eğitim kurumu ve 'think-thank'e 15 milyon dolar vermiştir. Türkiye projelerini de destekleyen Smith Richardson Foundation 'Siyaset Programı' için 4,8 milyon dolar; Scaife Foundation, başta Heritage Foundation ve hudson İnstitute olmak üzere birçok kuruluşa yılda 8 milyon dolar vermektedir. Graham Fuller'in Türkiye'deki Nurculuk araştırmalarını RAND üstünden para ile destekleyen Earhart Foundation, yılda 2 milyon verirken, tek tek profesörlere yılda 100 biner dolar ödemektedir. Bu profesörler çoğu ekonomi, felsefe ve siyaset bölümlerinde görevlidirler. [syf 378-9]

Mustafa YILDIRIM
SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA



________________________
________________________