türk boyu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk boyu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2018 Salı

Asur ve Muşkilerin Anadolu'ya Hükmetme Çabaları



Çivi Yazılı Kaynaklar Işığında Asur ve Muškilerin Anadolu’ya Hükmetme Çabaları



öz:
MÖ. 1200 yılında meydana gelen Egeli Kavimler Göçü sonucunda Hitit Devleti’nin yıkılmasıyla Anadolu’da Geç Hitit Beylikleri dönemi başlamıştır. Bu beylikler zaman zaman değişen siyasi güçlerine göre Muški, Urartu ve Asur’un hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Asurlular’ın Anadolu’ya hâkim olma sürecinde en büyük rakiplerinden biri olan Muškiler, pek çok kez bölgedeki kavim ve devletlerle Asurlular’a karşı ittifaklar kurarak,  onların Anadolu’da bir güç olmasını önlemeye çalışmıştır.  Asur’un Anadolu’ya hükmetme çabası sırasında Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya gelen İskit ve Kimmerler Asur için büyük tehdit unsuru olmuşlardır.  Hatta bu kavimlere karşı Asur’a yaklaşması tehlikenin ne denli güçlü olduğunun da göstergesidir.  Bu çalışmada,  dönemin çivi yazılı kaynaklarındaki bilgiler ışığında,  Asur ve Muškilerin Anadolu’ya tek başlarına hükmedebilme adına aralarındaki mücadeleler ele alınacaktır.



GİRİŞ

MÖ. XIV. yüzyılda Hitit Devleti’nin Hurrri Mitanni Devletine son vermesinden sonra güçlenen Asurluların,  MÖ.  XIII.  yüzyıldan itibaren Anadolu’ya siyasi olarak hükmetme gayreti görülmektedir.  Bu dönemin sonlarında Trakların hâkimiyeti altında bulunan Balkan Yarımadası’nın güney batı bölgeleri İlliryalılar tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal sonucunda yerlerinden oynayan Trak kabileleri en çok da Brigler ya da Frigler,  boğazlar üzerinden Anadolu’ya geçerek ülkenin batısında ve kuzeyinde bulunan bazı savaşçı kabileleri de yanlarına alarak tarihe Deniz Kavimleri Göçü ya da Egeli Kavimler Göçü olarak geçecek bir hareketi başlatmışlardır  (Mansel, 1971: 88;   Memiş ve Bülbül,  2014: 108,  109). 


Ekonomik nedenlerden dolayı gerçekleşen  Egeli  Kavimler  Göçü  neticesinde  Asur’un  en  güçlü rakiplerinden  Hitit  Devleti  yıkılırken,  Mısır  da eski  gücünü kaybetmiştir. Hitit  Devleti’nin yıkılması  Anadolu’da  büyük  bir  kargaşa dönemini  de  beraberinde  getirmiştir.  Bu süreçte Mitanni ve III. Babil (Kaslar) devletleri de tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Ön Asya’daki bu siyasi karışıklık Anadolu’ya hükmetme arzusunda olan Asur Devleti için bulunmaz bir fırsat olmuştur.  Ancak Akdeniz ve Anadolu ticaretine  hâkim  olmak  isteyen  Asur’un  amacına ulaşması o  kadar  da  kolay olmayacaktır.  Çünkü bu defa yeni bir tehdit  olan Arami göçleri başlamıştır.  Sami  kökenli  kavimlerden  biri  olan  Aramilerin  ana  yurtlarının  neresi  olduğu konusunda da kesin bilgilere sahip değiliz. İlk zamanlar Arabistan yarımadasında yaşadıkları daha sonra Kuzey Suriye bölgesine göç ettikleri düşünülmektedir. Sami kavimlerinin üçüncü büyük  göçünü  teşkil  eden  Arami  Göçleri  aralıksız  asırlarca  devam  etmiştir.  Bu  da  Asur Devleti’nin zaman  zaman  ilerlemesine zaman  zaman  da  güç kaybetmesine  neden  olmuştur. Özellikle MÖ. XI ve X. yüzyıllar bir Arami Çağı olmuştur (Memiş ve Bülbül, 2014: 135-137; Bülbül, 2014: 22; Memiş,  2012a: 128). MÖ. XII. yüzyılın  başlarından  itibaren Asur, Arami tehdidini  yakından  hissetmeye  başlamıştı.  Zira  Aramiler  ülkeye  baskınlar  yapıyor, kentleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve  hayvan sürülerini alıp gidiyorlardı.  Bu akınlar MÖ. X. yüzyılda  azalmaya  başladı.  Yavaş  yavaş  eski  gücüne  kavuşan  Asur  MÖ.  IX.  yüzyılda Aramiler üzerine seferler düzenleyerek onları itaat altına aldı. Ancak bu göç hareketleri güç kaybetmesine sebebiyet verdi ve Anadolu  üzerindeki emellerine tam  anlamıyla ulaşmalarını engelledi (Diakov ve Kovalev, 2008: 198).


MÖ.  I.  bin  yıla  gelindiğinde,  Anadolu’da  Frig  ve Urartu  Devleti;  Hitit  Devleti’nin yıkılmasından  sonra  ise  Geç  Hitit  Beylikleri  adı  verilen  yeni  siyasi teşekküller  dönemi başlamıştır  (Memiş, 2013).  Hitit  Devleti’nin  yıkılmasından  sonra  kurulan  beylikler  zaman zaman  değişen  siyasi  güçlerine  göre  Muški,  Urartu  ve  Asur’un  hâkimiyetini  kabul  etmek zorunda  kalmışlardır.  Asur’un Anadolu’ya  hâkim  olma  sürecinde  en  büyük  rakibi  olan Muškiler,  pek  çok  kez  bölgedeki  kavim  ve  devletlerle  Asur’a  karşı  ittifaklar  kurarak, Asurluların  Anadolu’da  bir  güç  olmasını  önlemeye  çalışmıştır.  Ayrıca  Muškilerin,  ticaret yollarının  kavşak  noktasında  bulunması,  Ege  ve  Ön  Asya  ülkeleri  arasında  bağlantıyı sağlaması çevresindeki  devletlerle olan  ilişkilerinde de belirleyici bir rol  oynamıştır  (Sevin, 1982: 230; Memiş, 2012a: 129; Memiş, 2012b: 217).



MÖ. VIII. yüzyılda Gordion merkez olmak üzere Gordios’un liderliğinde devlet kuran Friglerin aslında Anadolu’ya ilk girişleri Hitit Devleti henüz yıkılmamışken IV. Tuthalya’nın krallığı  sırasında,  MÖ.  1240’lardan  önce  Frig-Troya  ittifakının  Amazonlara  karşı  Sakarya Nehri  kıyısında  verdikleri  savaş  sırasında  gerçekleşti  (Memiş  ve  Bülbül:  2014:  147). Homeros, bu kavmin daha sonra MÖ. XIII. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Troya savaşı sırasında,  Troyalıların  yanında Akalara  karşı  savaştığını  belirtmektedir  (Ayrıntılı  bilgi  için Homeros’un  İlyada  Destanı’na Bakınız.  Homeros,  İlyada:  184  vd.).  Friglerin  kimliği araştırmacılar arasında  tartışa  konusu olmuştur.  Bir kısım  bilim  adamı  bu  krallığın çeşitli konfederasyonlardan oluştuğunu  ileri  sürmektedir.  Bu  ihtimale  göre batıda  Gordion  merkez olmak  üzere  Frigler,  Doğu  ve  Güneydoğu  kanadında  ise Muškiler  ve  Tabal  krallığı bulunmaktadır.  Bazı  bilim  adamları  ise,    Mita  adının  Grek  kaynaklarında  geçen  Frigyalı Midas’ın  Asurcası  olduğunu  ve  bölgedeki  konfederasyonları  bir  araya  getirerek  devleti kurduğunu  söylemektedirler.  Bu  fikirlerini,  Asur  kaynaklarında  Frig  adından  hiç  söz edilmemesine  ve  Muški  ile  Tabal’ın ayrı  topluluklar  olarak  belirtilmesine,  ayrıca  Asur kaynaklarında  geçen  Muškili  Mita  ile  Grek  kaynaklarında  geçen  Frigyalı  Midas  hakkında anlatılanların uyuşmasına,  bu  iki  kralın egemenlik  yıllarının  tutmasına dayandırmaktadırlar. Dolayısıyla  Muškilerin  Frigler,  kralları  Mita’nın  da  Midas  olabileceği  konusunda  görüşler ortaya atılmıştır (Yıldırım, 1996: 128, İplikçioğlu, 1994: 77,  Çapar, 1986: 342,  Muşkiler’in kökeni hakkında tartışma ve görüşler için bkz. Sevin, 1991: 87 vd.;  Fiedler, 2005: 395-396,  Sevin, 2003: 240; Summers, 1994: 246; Memiş, 2012b: 219; Desti, 2009: 119). 


M. J. Mellink, Midas ile Mita’nın aynı kişi olduğunu bu kralın hem Frigler hem de Muškileri yönettiğini ileri sürmektedir (Mellink, 1965: 317-325). Bu görüşü ilk öne süren ise Hugo Winckler’dir. D. G. Hogart, bu görüşlerden farklı olarak Mita kelimesinin Hititler’in Labarna’sı veya Romalıların Sezar’ı  gibi  bir  şahıs  ismi  iken  daha  sonra  bir  unvan  haline  geldiğini  ileri  sürmektedir (Hogarth, 1970: 503).  Veli  Sevin, Ege  Göçlerinden sonra Anadolu’ya  Kafkaslar üzerinden gelip Elazığ bölgesine yerleşenlerin Muški, batıdan Makedonya’dan gelenlerin ise Frig adıyla anıldığını belirtmektedir (Sevin, 2003: 239). Recep Yıldırım da bu kavmin I. Tiglath-pileser (MÖ.  1114-1074)  döneminde  Elazığ,  Muş,  Bingöl  bölgesinde  olduklarını  ifade  etmektedir (Yıldırım,  1996:  126).    Ekrem  Memiş  ise,  Gaškalar’ın  bir  kısmının Hitit  Devleti’nin yıkılmasını  takip  eden  yıllarda  Orta  Anadolu’ya  indiklerini  ve bazı  Hitit  şehirlerini işgal ettiklerini, bir kısmının ise doğuya doğru hareket ederek, kendilerine yeni yurtlar bulduklarını ileri  sürerek,  Doğu Anadolu Bölgesi’ne  göç  eden  Gaškalar’ın  Asur  metinlerinde  zikredilen Muškiler olabileceğini ifade etmektedir. Salih  Çeçen’de bu  konuda  Ekrem  Memiş ile  aynı görüşü  taşımaktadır (P.  Bülbül,  2010:  87;  Memiş  ve  Bülbül,  2014:  152).  Diğer  yandan Gordion kazılarında biri  tek renkli,  diğeri  boyalı  olmak  üzere iki  çeşit seramiğin bulunması bunların  iki  ayrı kavme  ait  olduğunu,  buna  göre  gri  renkli  seramiklerin  Muškilere,  boyalı seramiğin de Friglere ait olduğu kanaatini uyandırmıştır (P. Bülbül, 2010: 87).


Biz de bu çalışmamızda Friglerle Muškilerin kökeni kesin olarak ispat edilinceye kadar Asur  ve  Muškilerin  Anadolu’daki  faaliyetleri  hakkında  bilgi  verirken  Asur  krallarının bırakmış oldukları çivi yazılı kaynaklara dayanarak Frig yerine Muški, Midas yerine ise Mita isminin kullanılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.



Orta Asur Döneminde Asur-Muški Mücadelesi

MÖ. 1500 yıllarından itibaren Hurri-Mitanni Devleti’nin hâkimiyeti altında kalan Asur Devleti  uzun  bir  süre  uluslararası  ilişkilerden  uzak  kalmıştır.  Ancak  MÖ.  XIV.  yüzyıldan itibaren  Hititlerin,  Hurri-Mitanni  Devleti’ni  zayıflatmaları  Asur’un  yeniden  Anadolu’daki emellerini elde etmek için siyasi arenada yer almasını sağlamıştır. Orta Asur krallığı I. Adad-nirari  döneminden itibaren  Mezopotamya’nın  en  güçlü  devleti  olmuştur.  Bu  dönemin  son güçlü kralı I. Tiglath-pileser (MÖ. 1114-1074) tahta geçtikten sonra Asur, Mezopotamya’daki siyasi üstünlüğü geçici bir süre için elinde tutmuştur  (Köroğlu, 2010: 131-136). Bir taraftan Fırat’ın ötesinde Aramilerle savaşırken, bir taraftan da Urartu ve Muški kabileleriyle savaşan Asur kralı  I.Tiglath-pileser  (Memiş,  2012a:  129;  Sever, 2008:  72),   Muškilere karşı  yaptığı savaşları anlattığı çivi yazılı kaynaklarında şöyle söylemektedir:  “50  sene  önce  Alzi  (Hitit  dönemi  Alşe-Elazığ)  ve  Kutmuhki  (Klasik  Kommagene) memleketlerine kadar  sokulan  Muškilerin  20  bin  kişilik ordusunu  mağlup  ettim  ve 5  Muški kralını esir aldım”  (ARAB I, No. 221).


Asur  kralı  I.  Tiglath-pileser’e  ait bu  yazıtta ilk  kez Asur  kaynaklarında Muškilerden bahsedilmektedir. İki taraf arasındaki savaşın nedeni ise Muškilerin göçebe kabileler halinde Anadolu’yu  kat  etmeleri  ve  Fırat’ı  geçerek  Kutmuhki  (Kommagene)  bölgesini  istila etmeleridir. Yapılan savaş neticesinde Muškiler büyük bir bozguna uğratılmış ve kralları esir edilmiştir  (İplikçioğlu,  1994:  77).  Bu  dönemde  Urartular  henüz  siyasi  birliklerini kuramamışlardı.  Fakat  MÖ.  IX.  yüzyıla  kadar  Asur  Devleti’nin  bütün  gücünü  Arami kabileleriyle mücadeleye  harcaması ve  Doğu Anadolu  bölgesindeki  kavimleri  ihmal  etmesi Urartuların giderek güçlenmelerine ve II. Asurnasirpal zamanında (MÖ. 884-859) merkezi bir devlet kurmalarına fırsat  vermişti. Asur’un  kuzey bölgesinde kurulacak  olan bu  devlet  daha sonraki  dönemde  Geç  Hitit  Beylikleri  ve  Orta  Anadolu  bölgesinde  bulunan  Muškiler  ile ittifaklar  kurarak  Asur’un  Anadolu’ya  hâkim  olma  sürecinde  karşısındaki  en  güçlü rakiplerinden biri olacaktı  (Memiş, 2012a: 129).


Muškiler, I. Tiglath-pileser ile yaptıkları savaşı kaybetmişler ancak yok edilmemişlerdi. Yeni  Asur  döneminde  zaman  zaman  Friglerle  adları  anılan  bir  toplum  olarak  varlıklarını devam  ettirmişlerdir.  Orta  Asur  döneminin  son  güçlü  kralı  I.  Tiglath-pileser  bir  yandan Aramilerle  diğer  yandan  Muškilerle  savaşarak  Asur  ülkesinin  karşı  karşıya  kaldığı  büyük sorunları çözüme kavuşturmak istemiştir. Ancak bu çalar yetersiz kalmış ve onun iktidarından sonra Asur Devleti hızla güç kaybetmeye başlamıştır (Köroğlu, 2010: 137).



Yeni Asur Döneminde Asur- Muški Mücadelesi

I.Tiglath-pileser’den  sonra  tahta  geçen  II.  Adad-Nirari  (MÖ.  911-891)  dönemine tarihlenen  anallar,  kralın  inşaat  faaliyetleri  hakkında  bilgi  verirken,  “Kırık  Obelisk”  adı verilen belgede Muškilerle mücadelesinden bahsetmektedir. Asur Devletinin en güçlü olduğu dönemlerden  biri  II.  Tukulti-Ninurta  döneminde  yaşanmıştır.  Kral  anallarında  Muškilerle yaptığı savaşta onların sığırlarını, koyunlarını ve her türlü mallarını  yağmaladığını, insanları esir  aldığını,  şehirlerini  ve  ekinlerini  ateşle  yaktığını  anlatmaktadır.  Ayrıca  Muškilerin kendisine ödedikleri  vergiyi iki katına  çıkardığından bahsetmektedir.  Aynı  yazıtta  ikinci bir sefer  daha  düzenlediğini  belirten  kralın,  maalesef  yazıt  kırık  olduğu  için  bu  seferindeki icraatları hakkında  bir  bilgimiz  bulunmamaktadır (ARAB  I,  No. 132.  Adı  geçen  bölgelere yapılan seferler Grayson, 1991: 176-178’de anlatılmaktadır).


Daha sonraki dönemde Asur tahtına geçen II. Asurnasirpal (MÖ. 884-859) döneminde de  Asur’un  Muškilerle  mücadelesi  devam  etmiştir.  Kralın  Kalah’taki,  (Nimrut)  Urta Mabedi’nin giriş kısmında yer alan taşlar üzerine yazılan kitabesinde büyük tanrılar Assur ve İštar’ın  isteği  üzerine  Ninive’den  yola çıktığını,  Dicle  nehrini  geçip  Kutmuhi  memleketine yaklaştığını, Kutmuhi  ve  Muški  memleketlerinden  bakır  kaplar,  sığırlar, koyunlar  ve şarabı vergi olarak aldığını ifade etmektedir  (ARAB I: No. 143,144).


Asur ülkesinde III. Salmanassar döneminden itibaren yaşanan iç problemlerden dolayı Asur  güç  kaybetmeye  başladı.  III.  Adad-nirari  tahta geçtikten  sonra, MÖ.  826-820  yılları arasında  da  isyanlar  devam  etti.  Bu  dönemde  valiler  güç  kazanmışlardı.    Hatta  bazıları krallardan bile daha etkin rol oynamışlardı. Bu valilerin en  güçlüsü, baş vezir Šamši-ilu’ydu (Grayson, 1996:203  vd.;    Özkaya,1995:  9.  Şamşi-İlu’nun  batı  seferleri  için  bkz..  Hawkins, 2008: 404-405). Fırat kıyısındaki Kar-Šulmanu-ašerid'den (eski Til Barsip), Asur krallığının batı kesimini yöneten Šamši-ilu,  seferlerini  anlatan kayıtlarda kraldan hiç  söz etme gereğini bile duymamıştır.  Anallarında pek  çok kez  Hatti  memleketine sefer  yaptığını,  bir  yıl  içinde Amurru ve Hatti coğrafyalarını zapt ettiğini, onlardan  gümüş, bakır, demir ve çeşitli giysiler aldığını  ve  onları  vergiye  bağladığını  belirten  Šamši-ilu,  Muškilerden  düşman  bir  kavim olarak bahsetmektedir (Grayson, 1996: 232. III. Adad-Nirari’nin seferleri için bkz. Grayson, 1996: 200-235).


III. Tiglath-pileser (MÖ. 745-727) döneminde Anadolu’ya düzenlenen seferler Muškili Mita’nın  ülkesine  yakın  bir  tehlike  oluşturdu.  Bu  sebeple  Mita,  Asur’la  mücadeleden kaçınarak  Frigya’nın  doğusundaki  tampon  bölgelerdeki  çeşitli  küçük  devletlerle,  Asur’un ezeli  düşmanı  Urartu gibi,  ittifaklar kurarak onların  daha sonraki dönemde  Sargon’a karşı isyan etmelerine zemin hazırladı. Bu devletler, Asur’a düşman olan büyük güçler arasında bir savaş  alanı  haline  geldi  (Grayson,  1987:  33;  Kınal,  1998:  253;  Çilingiroğlu,  1977:  237; Lunckenbill,  II, 1926: 7). Yeni Asur devrinin en güçlü krallarından biri olan II. Sargon (MÖ. 721-705)’un anallarında da yukarıda bahsettiğimiz Muškili Mita’dan söz edilmektedir. Tahta geçtikten sonra babasının fetih politikasını aynen devam ettiren II. Sargon dış politikada farklı bir yol daha  çizdi (Memiş,  2013:  207;    Çilingiroğlu,  1997:  41.  Babasının  fetih  politikasını aynen  devam  ettiren  Sargon,  dış  politikada  da  hedef  büyüterek,  Ön  Asya’nın  en  büyük imparatorluğunu oluşturmayı amaçlamıştır).  


Bu döneme kadar Asurlular Anadolu’ya ganimet elde  etmek  ve  ticaret  yollarının  denetimini  elinde  tutmak  amacıyla  seferler  düzenliyordu. Ancak Sargon, Kuzey Mezopotamya, Suriye, Anadolu,  Filistin ve Mısır’ı elde ederek bütün Yakın Doğu’yu  hâkimiyeti altına  almak ve  büyük  bir  Asur imparatorluğu  kurmak istiyordu (Grayson, 1987: 131; Bing, 1987: 63). Bu politika değişikliği neticesinde  hâkimiyet kurmak istediği alanın  merkezinde  Güney Anadolu  ve  Toroslar  bölgesi yer  almaktaydı.  Dolayısıyla bölge büyük mücadelelerin yapıldığı bir alan haline geldi (Kurt, 2010b: 69-88).


MÖ. XII. yüzyılda Anadolu’ya geldikleri kabul edilen Muškiler, II. Sargon zamanında bölgedeki Asur çıkarlarına zarar veren önemli bir güç durumuna gelmişti. Güney Anadolu ve Toroslar  bölgesi  jeopolitik  konumu  ve  zengin  maden  yatakları  nedeniyle Asur,  Muški  ve Urartular  arasında  mücadele  sahasını  oluşturmuştur.  II.  Sargon  bölgede  kendi  aleyhine ittifaklar  kuran  bu kavimlerin  etkisini  azaltmak  için  seferler  düzenlemiştir.  Tabal,  Que ve Hilakku’nun bulunduğu coğrafya Asur’un  Anadolu  ile iletişimini  sağlayan  önemli  bir yerdi. Ayrıca  bölgenin  orman  zenginlikleri,  maden  kaynakları  ve  iyi  cins  atları  ve  Bulgarmaden gümüşü  dönemin  uluslararası  ticaretinde  oldukça  önemliydi.  Tüm  bunlar  II.  Sargon döneminden  itibaren  Anadolu  politikasının  öncelikli  hedefini  oluşturuyordu.  Bölgenin zenginliklerine hükmetme  isteği  Muškiler,  Urartular  ve  İonyalılar  ile  Asur’u  karşı  karşıya getirdi (Kurt, 2010b: 71, 72).


Geç Hitit Beylikleri içerisinde en batıda yer alan Tabal ülkesinin jeopolitik konumu ve zengin  doğal  kaynakları  sebebiyle  Asur,  Muški  ve  Urartu  devletlerinin  mücadele  sahasını oluşturması sınırlarının belirlenmesini güçleştirmiştir (Kurt, 2010a: 128). Bu nedenle özellikle de Asur sürekli olarak bölgeye müdahale etmiştir. Sargon’un ilk saltanat yıllarında Geç Hitit Beyliklerinden Hilakku, Tabal kralı Hulli’nin oğlu Ambaris’e verilmişti. Asur kralı kızı Ahat-abişa’yı  Ambaris  ile  evlendirmiş,  Hilakku’yu  da  çeyiz  olarak  vermişti.  Daha  sonra  ise Ambaris  vefasız  çıkmış  ve  Asur’a  karşı  isyan  etmiştir.  Bu  dönemde  Anadolu’nun  güçlü devletleri  olan,  Batı  ve  Orta  Anadolu’da  hüküm  süren  Muški  kralı  Mita,  Doğu  Anadolu bölgesinde  hüküm  süren  Urartu  kralı  Rusa  ile  birleşerek Asur’a  karşı  ittifak  kurmuştur (Mellink, 2008: 622;  Akkuş, 2011: 262;  Kurt, 2009a: 330;  ARAB II, No. 8;  Weeden, 2010: 42; Macqueen, 2013: 172).  


MÖ. I. bin yılda bölgedeki büyük güç olan Asur’un Anadolu’daki yayılmacı politikasına karşı engel olmaya çalışan krallıklara Tabal’ın da tam destek verildiği görülmektedir.  Bu  ittifağa  Sinuhtu  kralı  Kiakki  ve  Kargamış  kralı  Pisiris’te katılmıştı.  II. Sargon kendisine  karşı oluşturulan  düşman birliğine  MÖ. 718  yılında  yaptığı bir  seferle  ilk darbesini  vurdu.  Kral  Kiakki’nin şehri  Sinuhtu (Aksaray)’yu, Atuna  (Tyana/Kilise-hisar)’lı Matti’ye verdi.  II.  Sargon  asıl seferini  MÖ.  717 yılında Urartulu  Rusa ve Muškili  Mita ile ittifak yapan ve kendisine karşı isyan eden Kargamışlı Pisiris üzerine yaptı (ARAB II, No. 8; Smite,1970:  54;  Çilingiroğlu,  1977:  237; Kurt,  2009b:  10).  Ancak Pisiris  müttefiklerinden yeterince  yardım  alamadığı  için  Asurla  mücadelesini  kaybetti. Mezopotamya,  Akdeniz ve Anadolu ile  önemli ticaret  bağlantıları olan  Kargamış,  demir işçiliğinde  oldukça önemli  bir yer  olan  Maraş  bölgesini  de  kontrol  ediyordu.  Asur  buraya  hâkim  olursa  hem  Akdeniz ticaretinde  önemli  bir  noktayı  kontrol  edebilecek  hem  de  batıya  giden  yolları denetleyebilecekti  (Çilingiroğlu,  1977:  237;  Delaporte,  1936:  328).  Sargon,  bu  seferi neticesinde  Kargamış’ı  ele  geçirerek  kralını  tahttan  indirip  Asur’a  bağlamıştı.  Daha  sonra bölgeye çok sayıda Asur’dan getirdiği insanları yerleştirdi.


İnsan  yerleştirme  politikası  da  aslında  Asur’un  önemli  politikalarından  birini oluşturmaktadır. Fethedilen bölgelerdeki insanları  sürgüne  gönderip bu  bölgelere  Asurluları yerleştirmesi aslında  bir nevi  fethedilen  yerlerin tamamen  Asurlaştırılmaya çalışıldığının da göstergesidir  (Cancik-Kırscbaum,  2004:  86).   Zaten  Sargon  dönemiyle  birlikte  Asur’un Anadolu politikası  tamamen değişmişti.  Artık seferler  bölgedeki kavim  ve  devletleri  haraca bağlayarak  ganimet  elde  etmek  için  değil,  bölgede  büyük  bir  Asur  imparatorluğu  kurmak istiyordu.  Ayrıca  II.  Sargon’un  Kargamış’ı  ele  geçirmesi  sırasında  müttefiklerinin  yardım gönderememeleri  Asur  ordusunun  merkezden  uzakta  olmasına  rağmen  ne  denli  güçlü olduğunun da göstergesidir (Smite, 1970: 56;  Kurt, 2010b: 74, 75;  Bing, 1987: 63;  Memiş, 2012b: 242;  Macqueen, 2013: 173).


II.Sargon’un Korsabatta bulunan yazıtında bu seferi ile ilgili şöyle söylemektedir:

"Krallığımın başlangıç yılından 15. yılına kadar………Assur boyunduruğunu reddeden ve tributunu vermeyen Sinuhtu şehrinden Kiakkiyi 30 savaş arabası ve 7350 askeri ile birlikte ganimet olarak aldım. (Kiakki'nin) kralî şehri Sinuhtu'yuTunni ülkesinden Mattî'ye verdim ve önceki tributa at ve katır ekledim ve bunları ödemekle onu yükümlü kıldım. Hullû'nun tahtına getirdiğim,  kızımı  babasına  verdiğim  Tabal'lı Ambaris,  babasının sınırları  dışında olan  ve sınırlarını  genişleten  Hilakku  ülkesi  ile  birlikte,  - Urartu'lu  Ursâ  ve Muški'li  Mitâya  benim topraklarımı ele geçirmek (teklifini ileten) bir haberci gönderdi. Ambaris'i, ailesi akrabaları, baba  ocağının  soyu ve  ülkesinin  soyluları ve  100 savaş  arabası  ile birlikte Asur'a  taşıdım. Oraya  benim  yönetimimden  yılan  (korkan)  Asurluları  yerleştirdim,  onların  başına  benim memurlarımı ve yöneticilerimi getirdim ve onlara tribut ve vergiyi yükümlü kıldım. Hate'li bir hain,  tahta  geçme  konusunda  hiçbir  iddiası  olmayan  karargâh  erkânından  Hamat'lı  îa'u-bi'di'nin kalbine  Hamat  kralı  olma  düşüncesini  soktu  ve  Arpad'da,  Simirra,  Damaskus  ve Samaria  şehirlerini  bana  karşı  ayaklandırmak  üzere  birleştirdi  (hepsinin  bir  ağızdan konuşmasını  sağladı)  ve  (onları)  savaş  için  hazırladı.  Ben  Assur'un  askerî  kuvvetlerini topladım  ve  önemli  şehri  Karkar'da  onu  askerleri  ile  birlikte  kuşattım  ve  ele  geçirdim. Karkar'ı yaktım. Onun derisini yüzdüm, İsyancıları bu şehirlerin ortasında öldürdüm, düzeni sağladım.  Hamat  halkı arasından  200 savaş  arabası  ve 600 süvari  ayırdım  ve  onları  karlı teçhizatıma kattım." (ARAB, II, No. 55)


Ayrıca Asur kralı  II. Sargon MÖ.713  yılında Tabal’ı,  Muškilerden kopararak Asur’un bir  eyaleti  haline  dönüştürerek  Anadolu’da  kendisine  karşı  oluşturulan  ittifağa  büyük  bir darbe daha vurmuştur. Daha sonra Ambaris’i tüm sülalesi ile birlikte Asur’a sürgün etmiştir (Delaporte,1936:  325;    Lemaire,  1991:  273.  Tabal  için  bkz:  Pullu,  2013).  Muškiler  ve Urartular  da  Asur  saldırılarından  paylarına  düşeni  almışlardır.  II.  Sargon  kendisine  karşı ittifak  girişiminde  bulunanlara  son  derece  sert  davranmıştır (Yıldırım,  1996:  128;  Akkuş, 2011: 262; Mellink, 2008: 622). Düşmanlarına karşı  ciddi  önlemler de alan  Asur kralı MÖ. 712-711 yıllarında Urartu ve Muški topraklarıyla olan sınırlarında, düşmanlarının ilerlemesine engel  olmak  amacıyla  savunma  amaçlı  şehirler  inşa  etti.  Beş  tane  şehir  Urartulara  karşı kurulurken, Usi, Usian ve Uargin Muškilere karşı inşa edilmişti (Kurt, 2010b: 80). Asur kralı Anadolu’daki düşmanlarını sadece askeri yollarla değil aynı zamanda diplomatik yollarla da alt  etmeyi  amaçlıyordu.  Tüm bu  yaşananlar  Anadolu’daki  devletlerin  Asur  karşısında duramayacak kadar güçsüz olduklarının da göstergesiydi (Lanfranchi, 2000: 18).



II. Sargon Kargamış üzerine yaptığı seferi anlattığı yazıtında şöyle söylemektedir:

“Saltanatımın 5. Yılında Kargamış’lı  Pisȋri yüce tanrılara verdiği yemine karşı  günah işledi  ve  Muški  ülkesinden  Mita’ya  Asur’a  karşı  düşmanca  davranması  için  haberler gönderdi.  Ellerimi  efendim  Aššur’a  kaldırdım,  onu  ve  ailesini  zincire  vurarak  şehrinden çıkardım. Altın, gümüş ve sarayının zenginliklerini ve onunla birlik olan isyankâr Kargamış halkını malları ile  birlikte  aldım ve Asur’a getirdim.  Onların  arasından 50 arabacı, 200  at, 300  yaya askeri  seçtim  ve  krali  orduma  kattım.  Kargamış’a  Asur  halkını  yerleştirdim  ve onları efendim Aššur’un boyunduruğuna soktum” (ARAB II, NO.8).



Aslında  MÖ.  718  yılında  Tabal’da  Sinuhtu’ya,  MÖ.  717  yılında  Kargamışlı  Pisiris üzerine sefer yapmasının asıl nedeni bölgede büyük bir tehdit olarak gördüğü ve bu krallarla ittifak  yapan  Muškili  Mita’ya  bir  darbe  vurmak  içindi.  Çünkü  Mita  M.Ö.  717  yılında Karkamış  kralı  Pisiris’in Asur’a  karşı  başlatmış  olduğu  isyanı  desteklemiş,  bölgedeki Asur karşıtı faaliyetleri ve III. Salmanassar’dan beri Asur’a bağlı olan Que şehirlerini ele geçirmişti (Zoroğlu, 1994:303;  Sever, 2008:  104; Desti, 2009: 119). Que, Asur’un Orta Anadolu’daki egemenliğinin devamını sağlamak için oldukça önemliydi. Tabal ülkesine düzenlenen seferler de bile üs olarak kullanılmaktaydı. Que’nin Kilikya Geçitlerini kontrol edebilecek konumda olması, zengin ormanlık alanları önemini daha da artırmaktaydı ( Kurt, 2008: 125)


Bu  dönemde  Anadolu’da  Muškiler  ve  Urartular  Sargon’un  en  büyük  iki  rakibiydi. Bölgede  önemli  bir  güce sahip  olan  bu  iki  devlet  Asur’un  Anadolulu kavimler  üzerindeki etkisini kırmak için sürekli olarak Asur aleyhine gizli anlaşmalar yapmaktaydılar (Bing, 1987: 63). Bunun üzerine Sargon  MÖ.  715 yılında bölgeye bir sefer  düzenlemiştir.  Nimrud’da ele geçirilmiş, MÖ. 710-709  yıllarına tarihlenen Asur  kralına yazılmış  mektupta (Ayrıntılı  bilgi için bkz: Saggs, 1958: 182-184; Posgate, 1973: 22-25). 


Muški topraklarında Urartu ile Asur’a karşı  işbirliği  yapmak  için  gönderilen  Que’li  on  dört  elçinin  yakalandığından bahsedilmektedir. Muški  kralı Mita’nın  bölgedeki Asur  karşıtı  tavırları  ve  Asur’a  tabi  olan bazı  Que  şehirlerini  ele  geçirmesi  nedeniyle  iki  taraf  Pozantı  yakınlarında  karşılaşmıştır.  Krallığının yedinci yılında Que’de yeniden hâkimiyeti tesis eden Asur kralı, Ušnani, Qumasi ve Harrua şehirlerini ele geçirmişti. Asur bu zaferiyle bölgedeki orman ve maden kaynaklarını ele  geçirerek  önemli  bir  ekonomik  kazanç  elde  etti.  Ayrıca  Muškilerin  Akdeniz  ile  olan bağlantılarını da kesmişti ( Kurt, 2008: 126, 127;  Hawkins, 2000: 42; Kurt, 2009a: 331). Asur tarafından bozguna uğratılan Muškiler, Akdeniz’e ulaşmak için Asur etkisinin olmadığı Gülek Boğazı,  Göksu  Vadisi’nin  doğusu  ve  Laranda  (Karaman)  yoluyla  yani  Bozkır-Hadim-Ermenek  rotasını  deneyerek  Akdeniz’e  ulaşmaya  çalışmıştı. Bu  nedenle  de  bölgede  Asur aleyhine ittifaklar kurmuş ve isyanları desteklemiştir (Kurt, 2009a: 330;  Bahar, 1999: 14 vd.; Desideri  ve  Jasink,1990:125;    Kurt,  2010b:  74,  75;  Bing,  1987:  63;   Memiş,  2012b:  242;  Zoroğlu, 1994: 302, 303). Sargon’un, Tabal ve onun kuzeydoğusundaki Kammanu krallığını Asur’a bağlaması üzerine Muški kralı Mita, dış politikasını Asur lehine değiştirmek zorunda kaldı. Hatta bu dönemde Que’nin sürgün edilmiş eski kralı Urikki’nin Asur’a karşı Urartu ile ittifak yapmak için  gönderdiği  elçilerin yolu  Mita’nın  topraklarında kesilir  ve Asur’a teslim edilir (Macqueen, 2013: 173).


II.Sargon’un hükümdarlığının  13. yılında  (M.Ö. 709)  Que  üzerinden Muški’ye  sefer düzenlemesinden  sonra,  Muški’li  Mita,  Sargon  ile  ittifak  kurmak  için  bir  elçilik  heyeti gönderdi.  Nimrud  mektupları  Muški  kralı  Mita  ile  Asurlular  arasında  dostluğun  olduğunu belgelemektedir.  Mita, M.Ö.  707’den  itibaren  Sargon’a  vergi  veren  hükümdarlar  arasında sayılır.  Böyle  bir  politika değişikliğinin  temelinde, Kimmer  tehdidine  karşı  korunmak  için Asur yardımını  sağlama  düşüncesi  yatmalıdır  (Kurt, 2007: 168;   Sevin,  2003: 241;  Memiş, 1999: 71, 72). II.  Sargon,  anallarında Muškilerle  ciddi  sıkıntılar  yaşadığını  belirtmiştir.  Bu sıkıntıları, askeri seferler ve diplomatik yollarla çözüme kavuşturan Sargon M.Ö. 705 yılında Kafkaslar  üzerinden  Anadolu’ya  gelen Kimmerlerle,  Tabal’da  yaptığı  savaş  sırasında ölmüştür.  Bunun  üzerine  Asur’un  desteğini  yitiren  Mita,  Kimmerlerle  karşı  karşıya  kaldı (Uçankuş, 2002: 17; Sevin, 2003: 242; Lemaire,1991:274). 


II.Sargon’un  hükümdarlığının  sonunda  Anadolu’da  isyanlar  çıkmış  ve  Asur’un Anadolu’daki  hâkimiyeti sarsılmıştır. Daha  sonra  tahta  çıkan  Sanherip  döneminde  Asur’un dış politikasında bir kez daha değişiklik yapılmıştır. Sanherip daha önceki Asur kralları gibi her  yıl  düzenli  olarak  Anadolu’ya  sefer  düzenleme  faaliyetine  son  vermiştir.  Bu  politika değişikliği  Asur’un  Anadolu’daki  egemenliğini  zayıflatmıştır.  Böylece  Que  ve  Hilakku muhtemelen Muški ve  Urartulara  güvenerek Asur’a  karşı isyan  etti.  Sanherip  MÖ.  703-702 yıllarında bölgeye bir sefer düzenleyerek isyanları bastırdı (Lemaire,1991:274. Sanherip’e ait “Rakipsiz Saray” isimli  yazıtta Amanos  Dağlarından  getirilen keresteden  bahsedilmektedir. Yazıttan  anlaşıldığı  kadarıyla  Amanosların  orman  zenginlikleri  bu  dönemde  de  Asur  için önemini korumaktadır. Kurt, 2008: 127). Ancak Anadolu’da İskit ve Kimmerlerin saldırıları sonucunda  Urartu  Devleti  zayıf  düşerken,  Muškilerin  hâkimiyeti  de son  bulmuştu.  Bozkır kavimlerinin istilası Asur’un, Anadolu’daki ilerleyişini de önemli ölçüde yavaşlattı.



SONUÇ

Egeli Kavimler Göçünden sonra başta Asur Devleti olmak üzere Muškiler, Urartular ve Geç Hitit Beylikleri, Hitit Devleti’nin yıkılması ile birlikte Anadolu’da meydana gelen siyasi boşluğu  doldurma  arzusu  taşımışlardır.  Geç  Hitit  Beylikleri,  zaman  zaman  değişen  siyasi güçlerine  göre Muški,  Urartu  ve  Asur’un  hâkimiyetini  kabul  etmek  zorunda  kalmışlardır. Ayrıca Anadolu’nun orman zenginlikleri, maden kaynakları ve iyi cins atları ve Bulgarmaden gümüşü dönemin uluslararası ticaretinde oldukça önemliydi. Tüm bunlar Asur için II. Sargon döneminden  itibaren  Anadolu  politikasının  öncelikli  hedefini  oluşturuyordu.  Bölgenin zenginliklerine  hükmetme  isteği  Muškiler,  Urartular  ve  İonyalılar  ile  Asur’u  karşı  karşıya getirdi. Anadolu’da büyük bir güç olarak ortaya çıkan ve hırsı ile dikkati çeken Mita’nın inişli çıkışlı bir politika izlediği görülür. Bu dönemde oluşturulan birçok koalisyonun arka planında da  Muşki’li Mita vardır.

Asur’un Anadolu’ya hâkim olma sürecinde en büyük rakibi olan Muškiler, pek çok kez bölgedeki kavim ve devletlerle Asur’a karşı ittifaklar kurarak, Asurluların Anadolu’da bir güç olmasını  önlemeye  çalışmıştır.  Anadolu’ya  hükmetme  arzusunda  olan  Muškiler’in  bu politikasına  karşı,  Asur ise düşmanlarına  gözdağı  vermek  için geçtiği  yerleri  yakıp  yıkarak ilerliyor,  uygulamalarıyla  komşu  ülkelerde  de  korku  yaratıyordu.  Dönemin  çivi  yazılı kaynaklarında  düşman  birliklerinin  koyun  gibi  boğazlandığı  yazılarak  ileride  yapılacak seferler için de düşmana gözdağı veriliyordu. Kendine karşı ittifak yapanlara da oldukça sert davranıyordu. Asurluların bir başka politikası ise boyunduruk altına almış oldukları bölgelerin halklarını  sistematik  bir  şekilde  başka  yerlere  nakletmeleridir.  Böylece  bir  yandan  bölge Asurlaştırılmaya  çalışılmış,  diğer  yandan  Asurlu  kralların  emrinde  çalışacak  işçiler kazanılmıştır.  İnsanların  yurtlarından  uzaklaştırılmaları  aynı  zamanda  bir ceza  yöntemi  idi. Asurlu  krallar  bu  yöntemle  kendilerine  karşı  isyan  edenlerin  sonlarına  katlanmaları gerektiğini  ve  cezalandırılacaklarını  hatırlatan  bir  uygulama  idi.  Tüm  bu  uygulamalara rağmen, Asur, Anadolu’da büyük bir güç haline gelmiş ancak tamamına hâkim olamamıştır. Çünkü  bu  dönemde  Kafkaslar  üzerinden  Anadolu’ya  gelen  İskit  ve  Kimmerler  Asur  için büyük  tehdit  unsuru  olmuşlardır.  Hatta  Muškilerin  bu  kavimlere  karşı  Asur’a  yaklaşması tehlikenin ne denli güçlü olduğunun da göstergesidir.


Dr.Suzan Akkuş
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı: 51, Eylül – Ekim 2015
Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi,
Türk Dünyası  Kırgız – Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat – KIRGIZİSTAN 




Fırtına tanrısı TARHUNZAS (MÖ 8.yy), Karatepe (Azatiwadaya)
Heykelin üzerindeki Fenike alfabesi ile yazılmış yazıtta Muşkiler ile mücadeleleri ve Tarhunzas'ın yardımıyla Azatiwadas'ın hizmetine girdikleri  anlatılır.
TARHUN - TARHAN - TARKAN / Türkçe




NOT: 
Tüm akademisyenlerin dikkatinden kaçan tarihi yanlış; MÖ 12.yy’da geldi dedikleri Frigler henüz devlet aşamasında olmadığından ve de MÖ 8.yy’a kadar da adı sanı duyulmadığından, MÖ.8’yy’da Homer tarafından yazıldı denilen, ama asıl MÖ 6.yy’da sansürlenip ve de düzenlenip Attika dilinde yazıldığından, Frigya’nın o dönem için, yani MÖ 6.yy’da coğrafi olarak kullanılan bir terim olmasından dolayı, MÖ 12.yy ila MÖ 8.yy arası için kullanılamıyacağının olması durumu söz konusudur. İlyada ya da Odyssey’de Frigya yazıyor olabilir, ama bu iki eserde MÖ 6.yy’da yazıya geçirilmiş, ve ondan sonra da bir çok kez diğer antik dönem yazarları tarafından elden geçirilmiştir. Frigya diye bir devlet veya bir millet MÖ 12.yy ila MÖ 8.yy’da tarih sahnesine çıkacak kadar güçlü değildir, yani henüz devlet olarak varlığı yoktur. Hatta Friglerin kralı Midas dedikleri kişi Muşkili Mita ise, babası Gordios da bir Muşkilidir ve Friglerle hiçbir bağları yoktur. Ayrıca bu iki kral dışında hiçbir antik kaynaktan başka “Frig” kral çıkaramazlar, yoktur çünkü. Lakin kral çıkaramamış, yani  hükümdarları olmasa dahi “Frigya” bir “coğrafi” terim olarak, milattan sonra bile kullanıla gelmiştir. Belki de kasten "Frigyalılaştırılmaktadır" !


Muşkiler İskit Boyudur, bu durumda Türk'tür. H.Sayce'ın "Muşki-Hitit yazıtı (The Moscho-Hittite İnscription)" adlı makalesinde geçen OUA kelimesi için "Frigce" derler ama o aslında Türkçe'dir ve OVA kelimesinin kendisidir. Frigya coğrafyasında birçok Kimmer kurganları da bulunmuştur. Bir "Frig" dedikleri kurgandan ayrıca ATA yazıtlı toprak kaplar çıkmıştır, Türkçe'deki anlamıyla aynıdır. Ayrıca, Kaşka dedikleri bir başka İskit-Türk boyunun buluntuları da Friglerinkinden ayırt edilmemektedir... Kim ne derse desin, gerçekler bir gün açığa çıkacaktır.

SB.








15 Aralık 2016 Perşembe

Karacadağ Türkmenleri



Atlas dergisinin 154.sayısında (2006 Ocak ayı), Faik Bulut imzasıyla “Karacadağ Kürtleri” adlı bir gezi yazısı yayımlandı. Bol resimli bu gezi notlarının arkasındaki bazı gerçekleri pek çoğumuz bilmediğimiz için, bu kıraç dağ başında yaşayan ‘Kürtler’ için üzülür, ağıtlar düzebiliriz. Ama bu yöre insanlarının atalarının yüzlerce yıl önce bu yöreye göçüp yerleşen Oğuz boylarından olduğunu, yüzyıllar içinde Kürtleşerek Türkçeyi unuttuklarını öğrendiğiniz zaman da şaşırıp kalırsınız. 


Evet, ne yazık ki Türk tarihinin Anadolu’daki bin yıldan fazla süregelen uzantısı şaşırtıcı belge ve bilgilerle dolu.Yazı, pek çok insan için bilinmeyenleri anlattığından dolayı ilgi çekici ama bilimsel bir niteliği yok. Neden mi, çünkü yörenin yerleşim tarihi hakkında hiçbir belgeye dayanılmadan yalnız ‘O şöyle dedi, bu böyle dedi’ ile geçiştirilmiş. Halbuki, rahmetli Faruk Sümer Hoca’nın ‘OĞUZLAR- Türkmenler-’ adlı büyük eseri; Osman Turan Hoca’nın ‘Selçuklular Tarihi’, ‘Doğu Anadolu Türk Devletleri’, Cengiz Orhonlu Hoca’nın ‘Anadolu’da Türk Boylarının İskânı’, C. Cahen’in ‘Anadolu’nun Türkleşmesi’ adlı eserleri okunup, yapılan gözlemlerle birleştirilseydi bu yazı daha bilimsel, daha kalıcı olurdu. 


Araştırıcının yalnız gözlemlerine dayanarak verdiği bilgileri şöyle bir irdeleyecek olursak, pek çok gerçeğin Türkler ve Türklük adına atlanmış olduğu görülmektedir. Bu yazının en önemli özelliği yöre halkının Kürt değil, Türk kökenli olduğunu vurgulayan şu paragrafıdır (s. 104-105): 


‘Ö.Yöre aşiretinin başını Tırkanlar çeker. Derikten Çıkrık köyüne kadar yayılmışlardır. Çoğu mürit takımıdır. Bunları, beyaz poşularından tanımak mümkündür. Dördüncü Murat, Bağdat seferi sırasında Tırkanları buraya yerleştirmiştir. Kejan aşiretinin altı, yedi kolu var. Kıvrarlar, Hop köyünden gelmişler. Arap aşiretleri daha daha aşağıda yerleşiktir. Kırvarlar Zaza, Bucaklar Çermik kökenlidir. Dağın kuzeydoğusu ve güneyi silme Kürttür.’ 


Ayrıca (s. 112, 113), ‘Çıkrıklılar, Tırkan aşiretine mensup. Kökenleri konusunda farklı fikirler var. Bazıları Orta Asya Türkmenleri oldukları ve sonradan Kürtleştikleri görüşünde. Salih Işık gibi gençler ise dedelerinin anlatımına dayanarak söyle diyor: “Biz Suriye’den geldik. Kürtçe adımız Teyrikan’dı, sonradan Tırkan’a dönüştü. Türk olduğumuz iddiası bu isim benzerliğinden kaynaklanıyor.” 


Gerçeğin bilimsel yanı yukarıda belirttiğim gibi tarihî belgelere dayanmakta. Yöre halkının yaşlıları bu tarihî gerçekleri daha yakından bildikleri için, Kürtçe konuşsalar da kendilerinin Türk kökenli olduklarını iyi biliyorlar. Ama, ne yazık ki, biz gençlerimize bu tarihî gerçeği anlatamamış, öğretememişiz. Şimdi, Tırkan ve Teyrekan sözcüklerine bir bakalım. 


Önce TÜRK ve buradan türetilmiş TÜRKÅN sözcüklerini inceleyelim. Türk, bir kavim adı olup ilk defa Orhun/Köktürk yazıtlarında (anıtlarında/abidelerinde) geçmektedir. O günden bu güne kadar da tarih sahnesinden silinmemiştir. Araplar Türkçe TÜRK sözcüğünü ETRÅK biçiminde Arapçalaştırmışlar, TÜRKÅN biçimini de türetmişlerdir. Her ikisi de ‘TÜRKLER’ demektir. Anadolu kürmançisinde genellikle u/ü sesleri ı’ya dönüşür. Bu yüzden TÜRKÅN adı önce TEYREKAN sonra da TIRKAN’a dönüşerek, yörede yaşan bir Türk aşiretine ad olmuştur. 


Bir de yörede yaşayan aşiretlerin saç+göz+yüz+burun+çene gibi antropolojik özelliklerine de bakmak gerekirse, bunların kesinlikle Kürt ırkından gelmedikleri, ne Barzani’ye, ne Talabani’ye, ne de Mehdi ve Leyla Zana’ya, Sırrı Sakık’a, Ümit Fırat’a, Haşim Haşimi’ye Ö benzemedikleri görülür. Atlas’ın 110.sayfasındaki sarı saçlı+mavi gözlü beyaz tenli çocuğun Kürt DNA’sından farklı olduğu görüldüğü halde, ‘Karacadağ Kürtlerinin belirgin özelliklerinden biri de çocukların sarı saçlı, renkli gözlü olması. Dört yaşındaki Hazal da bunlardan biri.’ diye yazılması, acaba bilimsel hangi gerçekleri değiştirebilir. 


Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Avrupalıların Polovest (= sarışın) adını verdikleri Peçenek, Kuman ve Kıpçak Türklerinin sarışın, mavi ve yeşil gözlü olduklarını tarih kitapları yazmaktadır. Bugün Karadeniz’in kuzeyindeki Türk kavimlerinden olan Çuvaşların %90’ı sarışın ve mavi gözlü; Kırgızların Narın bölgesinde yaşayanlarının da aynı şekilde mavi gözlü, beyaz tenli oldukları bilinmektedir. 


Ayrıca, Kazan, Başkurt, Kırım, Nogay, Özbek, Türkmen Türklerinden pek çoğu mavi ve yeşil gözlü olup, sarışındır. Ama Kürtlerden sarışın ve renkli gözlü (= mavi) kimse YOKTUR. Varsa, mutlaka soyunda Türklük vardır. Sayfa 100-101’de, çadırın içindeki iki erkek, beş kadın ve yirmi üç çocuğun (kız ve erkek) hiç birisinin Kürtlükle ilgisi yoktur. Bunlar Oğuz boylarından birisine mensup, ne yazık ki, ilgilenmediğimiz için zamanla Kürtleşmiş Türklerin torunlarıdır. 



BİZ TÜRKMENİZ 
sitesinden altındır.



Güneydoğu Anadolu'da sönmüş yanardağ olan Karacadağ Diyarbakır, Şanlıurfa ve Mardin illerini kapsar.






“Tırkanlar”, Orta Asya’dan önce Erzurum civarına, oradan da Siverek’in Çıkrık köyüne geliyorlar. Tırkan kelimesi, bölgedeki insanların ifadesine göre, “Türkmen” kelimesinin “Kurmançca” ifade ediliş şeklidir. Zamanla Tırkanların bir kısmı Karacadağ’dan ayrılarak Ceylanpınar, Hil- van, Siverek, Viranşehir, Şanlıurfa, Gaziantep ve Nizip merkezine, Suriye’deki Derezo (Derezor), Söğüt, Domaniç gibi yerlere dağılıyorlar. Söğüt- tekiler OsmanlInın kuruluşunda önemli rol oynuyorlar. Karacadağ’da 58 Tırkan köyü vardır. Büyüklerimizden öğrendiklerimize göre “BeydilliBaydilli” aşiretiyle akrabayız. - Mustafa Aksoy'un araştırması/link







Saddam rejimi Arap olmayan özelikle Türkleri ezmek, yok etmek, onları Irak haritasından silmeye çalışarak, başaramadı, tarihiyle bu büyük milletim tüm rejimlerinin uğramasına rağmen her zaman Irak Türkleri varlıklarını koruyarak canlarını toprakları uğrunda vererek uygarlığı yaratarak devletler büyük devletler kurmuşlardır, ve dünyanın neresine bakarsanız ve Irak’ın genel olarak, Aşiret, oymakları aile, boyları Türk oldukları karşınıza çıkacaktır.

Eskiden Arapların baskısıyla Araplaşan birçok Türk topraklarımız ve Arap yazan oymak, Aşiretler, Bugünde Kürtler Dünya gücüyle, Saddam rejiminin politikasını yöneterek, Avrupa, batı müttefik güçlerden, karşılık güç alarak, Türk toprak, bölgeleri Kerkük, Erbil, Musul, Diyala, Vasit, Celevla, Telafer, Altunköprü, Tuzhurmat ve tüm Türk köylerinin, Kasaba, yerlerini Kürtleştirmeye kalkarak, yerlerin bölgelerin adlarını Kürtçeye çevirmektedir.

Öte yanda İran, Suriye, Mısır, Libya, Filistin, Colan, Cenin, Lübnan, Türkiye’nin birçok şehirlerinde binlerce Türkmen oymak aşiretleri, oymakları, boyları Araplaşarak, Kürtleşerek kimliklerini ne yazık ki unutmuşlardır.

Umarız tüm kan kardeş, soydaşlarımızdan ne olursa olsun bu hakikatleri bilmelidirler ve kendi Türk dillerini 
Türk milletlerine bir an önce dönmelidirler belgelerle araştırmalıdırlar.


Bu yazımı 1994 yılında Siyasi Abu Garip Hapishanesinde Arapça olarak tüm yaşlı aydın insanlardan yararlanarak bir bölüm kendi bilgilerime dayanarak ve her türlü belgelere baş vurarak yazmıştım birçok yerde yayınlanmıştır.
Şimdide bir bölüm kaynaklara dayanarak Türkçe olarak tüm Türk dünyasına sevgilerimle armağan ediyorum.


Av.Sadun KÖPRÜLÜ - 12 Nisan 2012
(d.Altunköprü-Kerkük 1957 - ö.2014)
Irak Türkmen Cephesi-Türkmen Araştırmaları ve Projeleri Koordinatörü olarak çalışmıştır.


"Türklük uğrunda kurban, tarih burhanımız var,
Güzel Kerkük’e karşı, içten hayranımız var."
1970









GERÇEKLER ve YALANLAR




2 Mart 2016 Çarşamba

Kadim Türk Eli - Saka-Kimmer Boyları


Av Sahneleri ve Koçlar 
İskit - Kısmen yaldızlı Gümüş Kap - MÖ.4.yy
Solocha Kurganı - Ukrayna


Ön Asiyadan Azaq yaxalarına gedən və minil boyunca orada izləri itməyən saqa boylarının zaman-zaman müxtəlif bəylikləri və çarlıqları qurulub sonra dağılmışdır. Balkanlar üstündən yunan şəhərləri və Qara dəniz yaxalarında yunan kaloniyaları ilə bağlantısı olan saqalar antik dövrün mədəniyəti ilə yaxın təmasda olmuş, burada Abar, Toksar və Anaxars kimi filosoflar yetişmişdir. Hətta saqa elbəyinin yunan qızından olan oğlu Anaxars antik dövrdə “7 müdrik” sırasına düşmüşdür.

Saqaların antropoloji tipi və bu şəkildə olduğu kimi. qab-qacaq, bəzək əşyaları üzərində əks olunmuş görkəmləri türk tipindən seçilmir. Baxmayaraq ki, Herodotdan üzübəri antik çağ və Bizans qaynaqları Azaq saqaları haqqında xeyli bilgi vermişdir və son iki əsrdə bu bilgilər əsasında yüzlərlə tədqiqat əsəri yazılmışdır, ancaq hələ saqa problemlərinin əsas düyünləri açılmamışdır. Belə ki, bu düyünlər sırasında saqaların dili, etnik kökü və ilkin yurdu məsələləri öndə durur.

Əslində, bu problemləri saqalar və qədim tarixçilər deyil, sonrakı tədqiqatçı alimlər yaratmışlar. Belə ki, saqa boyları ilə təmasda olmuş və Saqa eli çağında yaşamış tarixçilərdən və min illik Bizans mənbələrindən tutmuş XVII əsrə qədər saqalardan danışan müəlliflər onlardan türk ulusu kimi bəhs etmişlər. Lakin sonrakı dövrlərdə saqaları monqol, finuqor, german (qot), slav (rus), hindiran (oset) və qafqazdilli xalq sayan yazarlar ortaya çıxmış, bu və ya digər adı çəkilən xalqın kökünü bütövlükdə saqalara bağlamağa çalışıb, saqaşünaslıqda qurama problemlər yaratmışlar.

Saqaların etnik mənsubiyəti ətrafında başlanan ajiotaj əsasən bütün dünyanı heyrətə salan Kerç yaxınlığındakı Kül-oba kurqanının, onun ardınca Oğuz, Solox, Çertomluk və digər kurqanların açılması ilə başlansa da, bundan qabaq da saqalar yalnız bu və ya başqa bir etnosun sələfi kimi təqdim olunur, belə mövqe daha çox rusofil və iranofil alimlərin yazılarında ortaya çıxırdı. Hətta, skit məsələsinə bu cür yanaşmaya dözməyən A.Şletser hələ XIX əsrin ilk illərində yazmışdı ki, üç minillik nağıl və əfsanəvi tarixdənsə rusların 600 illik gerçək tarixi öyrənilməli və nəhayət, ruslar skitlərdən əl çəkməlidir. Çertomluk kurqanını açan E.İ.Zabelin isə skifləri monqol və irandilli boylara bağlayan alimlərin fikrini qəti rədd edirdi.

Yuxarıda deyildiyi kimi, antik dövr müəllifləri, Bizans mənbələri, çinhind qaynaqları saqa//skit tayfalarından həmişə türk boyu kimi bəhs etmişlər. Andrey Lızlovun 1692-də yazdığı “Skiflərin tarixi” adlı əsərində skitlər yalnız türk kimi təqdim olunmuş, XIX əsrin son illərində Herodotu, о cümlədən digər qədim müəlliflərdən bir neçəsini tərcümə edən və elbəyi saqaları (царские скифы) türk sayan görkəmli filoloq F.Q.Mişşenko, macar alimlərindən “Kodeks Kumanikus” abidəsini incələyib çap edən G.Kuun, “Bizantino- Turkika” əsərinin müəllifi G.Moravçik, həmçinin tanınmış altayşünaslar həmin mövqedə dayanmışlar.

Z.V.Toğan, M.Z.Zəkiyev, M.A.Xabiçev, İ.Durmuş, Q.Qeybullayev və başqa türkoloqlar da saqa (skit) - türk paralellərinə aid xeyli misallar vermişlər. Saqaların miqrasiyası, etnik mənşəyi, elbəyi saqaların türklüyü, onların şəcərəsi, filosofları, mifologiyası, təsviri sənəti və xalı-xalçası haqqında bizim də müəyyən araşdırmalarımız olmuşdur.

E.H. Mins saqaları türk və irandilli boyların türk dominantı ilə qarışığı sayır.  XX əsrin bəzi iranşünasları (V.F.Müller, M.İ.Rostovtsov, J.Dümezil, V.İ.Abayev və b.) saqa boylarının yalnız irandilli (osetlər) olduğunu yazırlar. İ.Əliyevin başçılığı ilə bəzi Azərbaycan tarixçiləri də ölkəmizdə yalnız irandilli saqa (skit) izini axtarırlar.  Halbuki bütün böyük dövlətlərin, imperiyaların içində müxtəlif dilli xalqların olması və bunların çox vaxt dövləti quran boyun adı ilə tanınması normal haldır. Məsələyə bu yöndən yanaşanda gerçək mənzərə ortaya çıxır. Bunun üçün öncə qədim tarixçilərin saqa etnoniminə hansı mənanı yüklədiyini və bununla bağlı hansı şərhi verdiyini nəzərə almaq lazımdır.

Saqalar haqqında ən geniş məlumatı verən Herodot doğuda saqa kimi tanınan xalqa batıda skuth (Σ ςϑ αη) deyildiyini və burada “baş eli” təşkil edən saqa boyunun “oı βασηι ηοη Σ ςζαη” (basilei skuthlar) adlandığını, “elbəyi skuth” boylarının toplumuna özlərinin skolot (Σ οιοτοη) dediyini yazır.  Belə ki, yunanlar Azaq yaxasına gələn boyları saqa adı ilə deyil, skuth adı ilə tanımışlar. Sonrakı qaynaqlarda skuth ~ skith formasında işlənən bu etnonimi raslar ilk dönəmlərdə skuf şəklində yazırdılar, sonralar isə onu skif şəklinə saldılar və indi elmi ədəbiyatda bu son variant işlənir. Türk alimləri də bu adı iskit şəklinə salmışlar. 

Göründüyü kimi, həm skif, həm də iskit formaları yanlış yazı ilə ortaya çıxıb geniş yayılmışdır. Əslində, belə yanlış yazı ilkin skuth formasında da vardır, belə ki, yunan yazarları Mada adını Midiya şəklinə saldıqları kimi, ilk dəfə eşitdikləri Sakat adını da Skith-ə çevirmişlər. Bəlkə də, bunu Misir ölkəsində onlara əvvəldən tanış olan Skit gölünün adına oxşatmaq istəmişlər. О dönəmdə saqa toplumunda bəzi boyların adının öz dillərində çoxluq bildirən formada saqat (skuth) və ya saqaelat (skolot) kimi işlənməsi də təbii idi.

Skitlər kimi tanınan massaqet (baş-saqet), tissaqet (dışsaqet) və skit çarının qardaşı kimi verilən Marsaqet (Bar-saqet) adlarında da saqet hissəsi görünür. Buradaca qeyd edək ki, saqa elatı ifadəsindəki bənzər modelə sonralar Anadoluda sekatelli (saqat elli) əşirətinin adında rast gəlmək olur. Skit forması qədim Dağıstanda Siqit-min şəhərinin adında qaldığı kimi, Saqat formasının da müxtəlif bölgələrdə izi vardır. Bunu da nəzərə alaq ki, İranda hələ də 9 kəndi əhatə edən Saqat və 16 kəndi əhatə edən Saxeli adlı dexes-tan (rayon) vardır.

Asur mənbələrində aşquza//işquza, yəhudi mənbələrində aşkenaz kimi yazılan bu etnonim birinci halda saqath > *squtha >aşquδa // işquδat əvəzlənməsi ilə, ikinci halda isə R.Frayın dediyi kimi, sadəcə SKWZ formasının səhvən ʻ ŞKNZ şəklində yazılıb yayılma ənənəsi ilə bağlıdır. Avropaya gedən saqatların içində saqa etnonimi də vardı. O.N.Trubaçyova görə, təkcə Dneprin doğu tərəfində Saqa adlı 4 çay vardır və bunlardan ikisi “əski” (старая) və “uzun” (долгая) təyinləri ilə işlənir.

Saqatların bir qismi doğuda qalmışdı; saqat (saqait) boyuna dayanan fateh Çingiz xanın çin mənbələrində qara tatar soyundan törədiyi söylənirdi.  Azərbaycanda da saqatların xeyli izi vardır: Pir-Saqat, Saxat çuxuru, Sahatlı və sair. Minillər boyunca qaynaqlarda Asiya saqaları ilə Azaq saqaları (skitlər) birbirindən fərqləndirildiyi üçün biz də müvafiq məqamlarda saqa, saqat (skit) və Saqatya (Skitiya) deyimlərini işlədirik.

Saqatyada m.ö. VIII əsrin sonlarında toplumun içindən hakim mövqeyə çıxmağa cəhd edən saqat boyları ətraf bölgələrə təzyiq və hücumlar edirdilər. Görünür, belə təzyiqlərdən biri də qamər (kimmer) boylarının yaşadığı bölgədə baş vermiş və qamər boylarının xeyli hissəsi yerlərini tərk edib, Güney Qafqaza və Kiçik Asiyaya köçmüşlər. Azaq bölgəsində nüfuz dairəsini genişləndirən saqat boyları artıq VII əsrin sonunda qamər, aqatirs, budin və sair türk boyları ilə yanaşı, slav, hindiran, finuqor, qafqaz-dilli boyların da yaşadığı bəzi bölgələrə nəzarət edirdi və bütün bu bölgələr Saqatya adlanırdı. Saqalar türk törəsinə uyğun olaraq, ildə bir dəfə elbəyin oturduğu bölgədə toya yığışırdılar. Qədim qaynaqların qeyd etdiyi Böyük Saqatya bəzən geniş anlamda Karpatdan İtilə qədərki Qara dəniz, Azaq dənizi və Xəzər dənizi arası bozqırları və Kuban düzünü də əhatə edən ölkə kimi, bəzən də dar anlamda yalnız Azaq yaxası bölgələri əhatə edən ölkə kimi verilir. Bu son anlamda işlənən Kiçik Saqatya isə əvvəllər Kimmeriya adlanırdı, çünki saqatların sıxışdırıb yerindən çıxartdığı qamər boyları öncə bu bölgədə yaşayırdı.


Herodot və digər tarixçilərin vaxtilə saqat elbəyləri haqqında yazdıqlarını əfsanə sayanlar da vardı, lakin bu çarlardan bəzilərinin adına kəsilmiş sikkələrin tapılması belə şübhələrə son qoydu və həmin çarların hakimiyət illərini müəyyənləşdirməyə kömək etdi. Tarixdən bəllidir ki, m.ö. IV əsrdə Qara dəniz quzeyində saqa boylarını birləĢdirib, qısa müddətdə ətraf bölgələri özünə tabe etdirən çar Atey 90 il ömür sürmüş, Makedoniyalı İskəndərin atası Filiplə döyüşdə (m.ö. 339) ölmüşdür.

Azaq bölgəsində türkcə olan saqat toponimlərini, qapı, balıq, əppək, qardaş kimi mənası aydın olan sözlər və şəxs adlarını bura əlavə etmək olar. Belə şəxs adlarını saqat elbəyləri (çarları) və bəyləri arasında görmək olur.

Qədim tarixçilərin qeyd etdiyi və tam dəqiqləşdirilməmiş yuxarıdakı soy şəcərəsindən də göründüyü kimi, bəzən yunan qızları ilə evlənmiş saqat elbəylərinin oğlanlarının bəzisi yunan adı daşıyır. Bunu nəzərə alsaq, buradakı şəxs adlarından çoxunun türkcə olması aydın seçilir. Belə seçilmə tarixi mənbələrdə və xüsusilə, Azaq bölgəsindən tapılmış anıt yazıları (epiqrafiyalar) içində də vardır:


Kadanaq(os) Azark
Kapanaqos Mouqisaq
Sanaq(os) Skunxa
Arzamok Amizok
Peyoxnaq(os) Asar(os)
Kokounaq(os) Badaq
Arqovanad(os) Metak
Somax Atta Baksaq
Ospinmaz(os) Marsaqet
Olkabas Atamaz(os)
Okoziaq(os) Pinmaz(os)
Oyziaq(os) Boropsaq
Oyaraq(os) Toksar(is)
Oyazaraq(os) Attamaz(os)
Qadın adları: Opoy, Parmatta, Xarmata


Saqa elbəy sülaləsində olan adların bir qismi təmiz türkcədir: Qnur (Qonur), Savlı, Palak, Sariak, Atey (Ata), Tanuz. Bəzi adlara qoşulan yunan dili şəkilçisini (-os, -is) çıxandan sonra saqat adlarında -maz//-məz inkarlıq şəkilçisi ilə (Ospinmaz, Pinmaz, Attamaz, Atamaz), bas feili ilə (Ölkə-bas), isim düzəldən -aq şəkilçisilə (Sanaq, Badaq, Somax) və sair türk dili morfemlərilə düzələn şəxs adı modelləri açıq görünür. Saqat şəxs adlarında dilimizdəki tozanaq, döyənək, bacanaq tipli isim düzəldən qədim  anaq//-ənək şəkilçisi öz aktivliyilə diqqəti çəkir (Arqovanaq, Kadanaq, Kokounaq, Kapanaq), lakin bu adların bəzisi bu gün azər dilində işlənən anlamından fərqlənir. Belə ki, Kapanaq şəxsadı kəpənək “yapıncı” anlamında olmayıb, qap - feilindən düzələn “qapağan” və “qapıcı” anlamında işlənmişdir. 




Buradakı adların üzərində geniş dayanmağa imkan yoxdur, güman edirik ki, dcyilənlər saqat dilinin təmiz türkcə olmasına şübhə yeri qoymur. Xersones şəhərində üzə çıxan keramik qablar üzərində bəzi dulusçuların qoyduğu imzaları araşdıran R.B.Axmarov bunların sırasında Hrakl, Askl və Ata kimi yazılmış ustaların özəl adlarının, bəzilərində isə (№87 Σθςζηθόν, №89 Ταςπηθόν) etnik mənsubiyətin qeyd olunduğunu yazır.


QƏDİM TÜRK ELİ: SAQA-QAMƏR BOYLARI
Firidun Ağasıoğlu, 2006





Av Sahneleri ve Koçlar 
İskit - Kısmen yaldızlı Gümüş Kap - MÖ.4.yy
Solocha Kurganı - Ukrayna




23 Ekim 2015 Cuma

OĞUZ BOYLARI





"Batı Hunları çağında M.Ö. 5. Asırda Aral Gölü bölgesinde ülke 
ve kavim adı olarak Çin kaynaklarında Tü-kü-mön adı geçmektedir."






Eski zamanlarda Oğuz boylarının toylarda yiyeceği koyun etinin kısımları da belli bir kaideye bağlanmıştır. Bu kısımlara sünük (kemik) denir. Ongunlar gibi her dört boyunda müşterek sünüğü vardır. Yıldız Han Oğulları’nın (Afşar, Bey-dili, Karkın, Kızık) sünüğü de sağ umaca yani kalça (sağırı) kemiği kısmıdır.


Ebulgazi Bahadır Han şöyle anlatmaktadır. 


“Altın çadırın baş köşesinde Kün Han oturdu. Koyunun başını ve arkasını, kuyruk sokumunu ve bağrını önüne koydular. Her kim Hakan olursa payı bu olsun dediler. İç eşiğinde Irkıl Hoca oturdu, göğsünü pay verip vezirlerin payı bu olsun dediler. Sağ kolda birinci çadırda Kün Han’ın büyük oğlu Kayı’yı oturttular, sağ aşıklı iliği pay verdiler, Bayat onu doğradı, Sorkı atlarını tuttu. İkinci çadırda Alka-evli’yi oturttular, sağ kol iliğini pay verdiler, Kara-evli onu doğradı, Lala atlarını tuttu. Üçüncü çadırda Ay Han’ın büyük oğlu Yazır’ı oturttular, sağ yanbaşı pay verdiler, Yıpar onu doğradı, Kumı atlarını tuttu. Dördüncü çadırda Dodurga’yı oturttular, sağ uyluğu pay verdiler, Döğer onu doğradı, Murdaşuy atlarını tuttu. Beşinci çadırda Yulduz Han’ın büyük oğlu Avşar’ı oturttular. Sağ uyluğu pay olarak verdiler. Kızık onu doğradı, Torumçı atlarını tuttu vd...” 


Görüldüğü gibi Oğuz töresinde protokol bakımından Avşar önde gelen boylardandır. 24 boy arasında hükümdar çıkarmış 5 boydan birisi olması ve henüz İslam öncesi dönemlerde Oğuz rivayetlerinde Avşarlardan “El” (devlet kurma gücü) olarak bahsedilmesi onların Türk tarihindeki önemini ortaya koymaktadır.


......


Eski Kaynaklarda Avşarlar


Afşarlar, İslamiyet öncesi de varlıklarını hissettirebilen büyük ve geniş bir boy olarak karşımıza çıkmaktadır. En eski Oğuz rivayetlerinde, Afşarlar hakkında şu bilgiler vardır :


“Oğuz İli’nin Hakanı Köl Erki’nin bir kızı vardı. Çok güzel, baba ve anasının bütün işlerine muktedir. Korkut, Köl Erki ile Tuman’a söyleyip yedi gece-gündüz düğün yapıp padişahlara layık esbap ve çeyiz ile Köl Erki’nin kızını Tuman’a verdi.


Aynı zamanda Ayna Han diye Avşar İli’nin Han’ı vardı. Ayna Han bu kızı oğluna istemişti. Köl Erki’de kabul edip kızı verecek olmuştu. Ayna Han kızı Tuman’a verdiğini işittikten sonra asker çekip Köl Erki’nin üzerine yürüdü. Köl Erki de büyük bir ordu ile karşı varıp vuruşup Ayna’yı mağlûp etti. Ayna’nın oğlunu öldürdü ve Avşar’ın askerini kırdı. Ayna’yı kovalayıp yurduna vardı. Yurdunu alıp altı ay orada oturdu. Ayna kaçıp başka bir ile gitti. Köl Erki ant içip, Ayna’ya adam gönderip dedi ki; “Bu kötülüğü yapan sen değildin, oğlun idi. O da cezasını buldu. Şimdi seninle kardeşiz, gel yurduna sahip ol, ben dönüyorum”. Elçi varıp bu sözlerin hepsini söyledi. Ayna inanıp gelip, Köl Erki’yi gördü. Köl Erki’de yurdunu teslim edip dönüp kendi yurduna indi.”


Bir başka yerde de şöyle bir hadise anlatılmaktadır :


“Buğra Han evlenmek istemektedir. Beyler “Han’a münasip odur ki evlensinler” deyince Han oğluna; “öyle münasip hatun nereden bulunur ki gelip annenin yerini tutsun” dedi. Kuzı Tekin “annem gibi olmazsa ondan daha aşağı olsun” dedi. Han “katiyen evlenmem” dedi ama oğlu Kuzı Tekin onun arzusuna bırakmadı. Avşar ilinde Eğrençe denilen zatın görülecek iyi, yurtta ün yapmış güzel bir kızı vardı. Onu Han’a alıverdi.


O bedbaht kızın gönlüne bu fikir geldi ki: “Kuzı Tekin’in bana meyli var. Onun için beni babasına bahane ile alıyor, ta ki kendisi benimle gizlice sevişsin. Yoksa ihtiyar adama benim gibi güzelliğe sahip bir kızı niçin alıversin” dedi. Bir gün Kuzı Tekin babasını göreyim diye gelince, Han uyumuş, kadın oturmuştu. Kadın Kuzı Tekin’in yanına gelip yüzünü ve gözünü elleyip okşamıştı. Kocası ile oynaşırken kadınlar nasıl yaparlarsa öyle yapmaya başladı. Kuzı Tekin gönlünden bu annem yerinde olup bana muhabbet gösteriyor dedi.


Yine birkaç gün sonra yalnız kalmak fırsatı bulup Kuzı Tekin’e “Hiç benim halimden haberin var mı ? Ben sana aşığım, geceleri uykum ve gündüzleri kararım yok. Benim halime bakmazsan niçin beni ihtiyar adama alıverdin” dedi. Kuzı Tekin “sen benim annemsin bu huyunu bırakmazsan seni parça parça edip her parçanı bir yere koyarım” dedi. Kadın olanları kendi kardeş karılarına danışınca onlar “Kuzı Tekin bu sözü Han’a, halka söylemeden önce söylemek gerek. Yoksa ölüme gidersin” diyerek bir kadın gönderdiler. O kadın varıp Kuzı Tekin’in evinden çizmesini çalıp, Buğra Han’ın evine geldi, sonra dönüp gidip çizmeyi yerine koydu.


O gece Han evde yoktu, ava gitmişti. Seher vakti kadın bağırmaya, yüzünü yırtıp her yerini kanatmaya başladı. Halk toplanıp vardı, kadın “Bu gece Kuzı Tekin gelip koynuma girdi. Sana aşığım, babama aldım ki gündüz babamın olursan gece benim olacaksın, yoksa yaşlı babam kadını ne yapsın. Anasına böyle iş nerde var diye bağırdım o da kaçıp gitti” dedi. Diğer kadınlar şahitlik ettiler. Gece kar yağmıştı yerde ayak izleri vardı. Kuzı Tekin’i çağırıp ayak izine baktılar, aynı. Buğra Han avdan gelince ona da söylediler. Han, beyleri de toplayıp Kuzı Tekin’i çağırdı. Bu ne iş, gece ne yapmışsın ? dediler. Kuzı Tekin kadından görüp işittiklerini anlattı. “Kadını babama ben almıştım utandım ve halk içinde rezil olmayalım dedim kadın önce davrandı” dedi. Halk ikiye bölündü. Kimi Kuzı Tekin’e, kimi de kıza inanıyordu. Han Kuzı Tekin’i dinleyip kadının yanında kalan hizmetçileri şiddet kullanıp sıkıştırınca gerçek ortaya çıktı. Buğra Han bunun üzerine “bu kadını istemiyordum, fitne çıkar diye, beni kendi arzuma bırakmadın şimdi ne yapacağını sen daha iyi bilirsin” dedi. Kuzı Tekin beş yabani tay getirtip kızı iki eli, iki ayağı ve boynunu bağlayarak, parçalayıp öldürdü.”


Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre Afşarlar, İslam öncesinde de Oğuz Eli içerisinde büyük ve kuvvetli bir boy olarak görülmektedir. Çok kalabalık ve müstakil bir yurtlarının olduğu, başlarında da kendi soylarından bir hanlarının bulunduğu anlaşılıyor. Afşar ili hanının asker çekip, Oğuz ili hanı ile savaşabilecek kadar güçlü ve cesaretli oldukları ve bu gücün bir göstergesi olarak Oğuz Han’ının kızını istemesi önemlidir. Burada şu hususu da belirtelim, eski çağlarda kız istemek güç gösterisi demekti. Eğer kral kızını verirse muhatabı bir güç olarak kabul ediyor, vermiyorsa dikkate almıyor anlamına gelirdi. Göktürk Devleti de böyle bir olayla kurulmuştur. Bumun Kağan, emrinde yaşadığı Avar Hakanının kızını istemiş vermeyince de savaşarak Avarları yıkıp, yerine kendi devletini kurmuştu.


Yukarıda Avşar adına ilk defa miladdan önceki asırlarda Kafkasya civarında rastlandığından bahsetmiştik. Bunun gelişimine baktığımızda şu bilgilere ulaşıyoruz. M.Ö. 680 yılında Kimmerler’i yurtlarından atan Sakalar, Kafkasya, Doğu Anadolu ve Batı İran’a hakim oldular. Fetihlerini genişleterek bir ara Mısır’a kadar dayanmışlarsa da M.Ö. 624’te Alp Er Tunga’nın haince öldürülmesiyle zayıflayarak tekrar Kafkasya’ya çekildiler. Bu fetih esnasında Saka Türk birliğine dahil bir çok Türk boyu vardı ve bunlar buralarda yurt tutarak yerleşmişlerdir. Buralarda yurt tutan boylar arasında Salur, Döğer, Yazır, Karkın, Peçenek, Bügdüz, Afşar gibi Oğuz boyları vardır.


Afşarlar da Saka Türk Birliği’ne dahil olarak M.Ö. 680’li yıllarda Kafkasya’ya gelerek, Gürcistan, Azerbaycan ve Van bölgesine yerleşmişlerdir. Avşar ismine ilk defa M.Ö. 500’lü yıllarda rastlandığını yukarıda belirtmiştik. Artvin’in Hopa İlçesi’nin yerinde bulunan kasaba ve yakındaki ırmağın bu dönem yazarlarınca Absaros diye tanıtıldığını anlıyoruz.


M.Ö. 249 yılında devlet kuran Oğuzlar, Saka Türk Birliğine bağlı boylarla birleşerek Arsaklar (Partlar) adıyla İran tahtına geçtiler. Doğu Anadolu, Batı İran ve Kafkasya’da hakim oldular. M.Ö. 53 yılında Harran civarında Romalıları yenerek, anılan bölgelerde Büyük Arsaklılara bağlı Küçük Arsaklılar devletini kuran Val-Arsak, Kafkaslardan ve Bizans’tan gelecek saldırılara karşı perde vazifesi görüyordu.


M.S. 226 yılında Sasanlı sülalesinin kurucusu I. Ardeşir, Büyük Arsaklı Devletini yıktıktan sonra Azerbaycan ve Doğu Anadolu’daki Küçük Arsaklılar’a saldırdı. Romalıların yardımıyla ancak 60 yıl sonra (287’de) ülkelerine tamamen hakim olan Küçük Arsaklılar, III. Tridat zamanında (305-10) resmen Hıristiyanlığı benimsediler. 337’de yine Sasanlıların istilasına maruz kaldılar. Hz. Ömer’in Sasanlıları yıkışına kadar (642’de) 300 yıl İranlılar (Sasanlı), Gürcüler ve Bizanslılar ile savaşan Küçük Arsaklılar M.S. 429 yılında yıkıldı. 


Bu devlet yıkıldıktan sonra 16 beyliğe ayrıldı ki bunlardan birisi de Dede Korkut hikayelerinde geçen Avşar Bey (Gence, Cavat bölgesi)[51] sülalesinden Ardzer-uni (Kartal Taşıma Hanedanı - Küçük Arsaklıların kurucusu Val-Arsak (M.Ö. 147-129) tarafından devletin avcıbaşılığı vazifesi verilip Ardviz = Av kartalı taşıma, Uni = Hanedan unvanı verildiği için böyle anılan) beyliğidir ki toprakları Van-Urmiye arası idi (Bu bölgenin eski adı Vaspurakan’dır. Urmiye şehrinin yeni adı ise Rızaiye’dir).


908 tarihinde Abbasilerin Azerbaycan valisi Türk komutanı Sac-oğlu Yusuf, Ardzer-uni Kralı Haçik Gagık’a (908-938) taç giydirerek Melik unvanı ile kendisine bağlamıştır. Ardzer-uniler, eski Türk sistemi olan İkili Sistemi uyguluyorlardı. Ülkenin doğusunda Gurgen Haçik, batısında ise kardeşi Senekerim hüküm sürüyordu. Haçik’in 1004’te ölümü üzerine ülkenin tamamı Senekerim’in eline geçmişti. Van ile Vastan (Gevaş) kalelerini çifte başkent (Eski Türk Töresi) olarak kullanan Gagık’ın torunu Kral Senekerim Hovhannes (1003-1021), 1018 yılında Selçuklu Başbuğu Çağrı Beyin akınlarında, “uzun saçlı” atlı kuvvetinin “geniş yaylar”ından attıkları okların karşısında kılıçla bir şey yapamadan iki kez yenilen askerlerinin bozgunluğunu Peygamber Yeşua ile Partlı Aziz Katolikos Büyük Nerses’in okuyup inandığı kehanetlerine bağlamış, yurdunu koruyamayacağını anlayıp zaten bu bölgeleri ele geçirmek ve hakimiyetini pekiştirmek için büyük bir orduyla yola çıkan Bizans Kralı II. Basil ile anlaşarak 1021’de Van bölgesini Sivas ile değişmişti. Ancak bu prenslik, 1080 yılında Anadolu’yu fetheden Selçuklular tarafından kesin olarak ortadan kaldırıldı. 9. Yy sonu ile 10. Yy başlarında yaşamış olan Kuzey Kafkasya’da geziler yapan Ermeni tarihçisi rahip Artsrunili Thomas, bu soydan gelir.


Arran-Albanya-Avganya bölgesinde Afşar Cevanşir kabilesinin hakim olduğunu görüyoruz ki Gürcistan da bunların sınırları içindeydi. Hatta Müslüman-Arap orduları Gürcistan’ı fethe geldiklerinde (642 yılı) tahtta Hıristiyanlaşmış bir Türk olan Prens Cevanşir vardı (681’de öldü- Cevanşirler adını bu hükümdardan almıştır). 


Yine bu dönemlerde Hazar Kağanlığı’nın Kafkaslara akınlar yaptığını görüyoruz ki bu akınlarda bir çok Kafkas dağlı kavmi itaat altına aldıktan sonra 683-689-693 senelerinde Gürcistan ve Ermenistan’a saldırmışlardır. Gürcü Kralları Yuvan ve Cevanşirler zamanında (718 senesini takiben) Hazar Hakanı, Gürcü Kralı Cevanşir’in hemşiresi Suzan ile evlenmeye talip oldu ancak muvafakat cevabı alamayınca Blucan adlı baş komutanını Kaheti ve Kartalın mıntıkasına sevk etti. Civanşir, bu saldırılara karşılık vermiş ancak yenilmiş, kız kardeşi Suzan ile birlikte esir düşmüş ve dönerken yolda Daryal’a geldiklerinde Suzan ölmüş Prens Cevanşir ise 7 yıl esaret altında kalmıştır.


Görüldüğü üzere Afşar’lar özellikle Arran (Karabağ) bölgesini yurt tutarak, Selçuklu fethine kadar burada kalmışlardır. Buradaki Cevanşirler, İlhanlı hükümdarı Hülagu Han zamanında Anadolu’ya getirilen ve Timur zamanında ise Karabağ nakledilen Avşarlar’la birleşerek bölgede güçlü bir konuma yükseleceklerdir. Daha sonra bu Avşarlar, bazı Türk boylarına mensup teşekkülleri de bünyesine alarak Otuz-İki Cevanşir (32 boydan müteşekkil) adını almışlardır.


Osmanlı arşiv belgelerinde Cevanşirlerin bölgedeki varlığının İslamiyetten önceki dönemlere kadar uzandığı açıkça belirtilmektedir.


Henüz İslam öncesi dönemlerde anılan bölgelerde yerleşen ve 305-10 yıllarında Aziz Greguvar Lusavoriç (Dede Korkut) tarafından Hıristiyanlığın Gregoryen mezhebine dahil edilen bu Türklerin ve tabii olarak bunlar arasında bulunan Avşarların, özellikle Aran (Karabağ) civarında yaşadıklarını ve Aranyan Ermenileri olarak tanındıklarını ve varlıklarını son yıllara kadar devam ettirdiklerini görmekteyiz. 1721-30 yıllarında Rus istilasında, Ruslara din birliğinden dolayı yardım eden bu Hıristiyan Türkler, Zengezur’da Karaçorlular ve ardından Cevanşirlerle savaştılar. 250 kişilik bir çete ile savaşa katılan Papas Avşar, bunlardan biriydi. Bu Hıristiyanların adları da Türkçe idi (Avan, Saruhan, Kaplan, Bayındur, Dilençi, Şah-kulu oğlu Bagri, Parsadan, Aslamaz-kulu, Vardan, Bali, Karagöz, Kıcı, Turunç, Sarı vs..).





Adnan Menderes Kaya