11 Şubat 2024 Pazar

İstanbul Boğazı'nı Atlarla Yüzerek Geçmek

 

Türk Süvarisi - Turkish Cavalry


Doğu Roma ordusundaki Peçenek süvarilerinden* Selçuklular ile karşılaşmadan ayrılanlar da vardı. Peçenek başbuğlarından Katalim (1049) boğazı atlarıyla yüzerek geçiyor ve diğer taraftaki Peçeneklerle birleşiyor. Öyle ki II.Murat döneminde (1416) Amasyalı Bayazıt Paşa da atları yüzdürerek boğazı geçirtmiş...

Akdes Nimet Kurat - Peçenek Tarihi



* "1049 yılında Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Bizans'ın Anadolu'daki topraklarını yeni saldırılarla tehdit edince Ermenistan sınırında bulunan Bizans ordusuna yardım etmek üzere 15 Bin kişilik bir Peçenek süvari birliği yola çıkarılmıştır. Bu ordunun başına başbuğ olarak İstanbul'da bulunan Peçenek büyüklerinden dördü, Sülçe (Sulçu), Selte, Karama ve Kataleym (Katalim) tayin edilmişlerdir." (Mualla Uydu Yücel, "Doğu Avrupa Türk Tarihi" içinde)

📚


Swimming across the Bosphorus with Horses

Some of the Pecheneg-Turks cavalry* in the Eastern Roman army left without meeting the Seljuk-Turks. Katalim (1049), one of the Pecheneg chiefs, swam across the strait with his horses and united with the Pechenegs on the other side. So much so that during the reign of Murat II (1416, Ottoman-Turks), Bayazıt Pasha of Amasya had his horses swim across the strait...

Akdes Nimet Kurat - Pecheneg History

* "In 1049, when the Seljuk Sultan Tugrul Beg threatened the Byzantine territories in Anatolia with new attacks, a Pecheneg cavalry unit of 15 thousand men was sent to help the Byzantine army on the Armenian border. Four of the Pecheneg elders in Istanbul, Sulçe (Sulçu), Selte, Karama and Kataleym (Katalim) were appointed as the chiefs of this army." (Mualla Uydu Yücel)


Turks - Tarbagatay Petroglyphs / Kazakhstan



6 Şubat 2024 Salı

İki Hazar Kurganı

 

İki Hazar Mezarından Çıkarılan DNA / LİNK

Anatole A. Klyosov (1,2), Tatiana Faleeva (3)

1) DNA Genealogy Akademisi, Boston, ABD.

2) DNA Genealogy Akademisi, Moskova, Rusya.

3) Ulusal Adli Tıp Merkezi, Rostov-on-Don, Rusya.


Özet:

Rusya'nın güneyindeki Aşağı Don bölgesinde kazılan iki Hazar kemik kalıntısının biyolojik kabile bağlantısını (Y-kromozomal haplogruplar, alt sınıflar ve haplotipleri açısından) anlamak için DNA'larını çıkardık ve analiz ettik ve her ikisinin de R1a haplogrubuna ve Z93 alt sınıfına ait olduğunu gösterdik. Bu model tipik olarak "Türk" kabul edilebilir ve bir Yahudi DNA soyu olarak kabul edilemez. Haplotipleri de tespit edilmiş ve burada rapor edilmiştir. Haplotipler, her iki Hazar'ın da, ortak atalarının kendilerinden 1500-2500 yıl kadar önce, MÖ II. binyılın ortalarında - MÖ I. binyılın başlarında, tipik olarak İskit dönemlerinde ya da biraz daha öncesinde yaşamış olmaları anlamında birbirleriyle akraba olmadıklarını göstermektedir. Haplotipleri, haplogrup R1a'nın iyi bilinen Yahudi haplotipleri ile ilişkili değildir.

İlki 1994'te, ikincisi 2004'te kazıldı. İlk cenaze töreni geçmişte soyulmuştu. İnsan iskeleti 40+ yaşında bir erkeğe aitti, insan kemikleri soyguncular tarafından taşındı ve orijinal mezar yeri belirsizdi. Mezar, VII. yüzyılın sonundan MS VIII. yüzyılın başına tarihlendi. Mezardan elde edilen DNA örneği indeks 1251 tarafından atandı.

İkinci mezar soyulmadı ve tamamen korundu. İnsan iskeleti 35-45 yaşlarında bir erkeğe aitti, kafatası Batı'ya doğru sırtüstü uzanmış olarak konumlandırılmıştı. Mezar, VIII. yüzyılın ikinci yarısından MS IX yüzyılın başlarına tarihlenmiştir. Mezardan elde edilen DNA örneği 1986 indeksi tarafından atandı.

IX yüzyılın ilk yarısında kare hendekli kurganlar ele geçirilmiştir. Arkeolojik kültür yok oldu. Görünüşe göre Hazarlar bu süre zarfında aşağı Don bozkırlarını terk etmişler; bu nedenle, Kuteiniki ve Talovo mezarları, Don bozkırlarındaki varlıklarının sırasıyla erken Hazar ve geç Hazar zamanlarını işaret eder.

Her iki durumda da DNA, eski iskeletlerin dişlerinden çıkarıldı. Dişler bir titreşim değirmeninde temizlendi ve öğütüldü, DNA fenol ekstraksiyonu ile izole edildi ve izole edilen DNA'nın kantitasyonu için polimeraz zincir reaksiyonu gibi diğer rutin prosedürler kullanıldı. Her iki durumda da eski Hazarların Y-kromozomal haplogrubu R1a olarak tanımlandı ve SNP mutasyonları R1a-Z280 ve R1a-Z93'e özgü primerler, her iki örneğin de negatif Z280 ve pozitif Z93 mutasyonları gösterdiğini ortaya koydu. Böylece, her iki eski Hazar'ın DNA'sının R1a-Z93 "imzası" olduğu yorumlandı. Bu, günümüz etnik Rusları, Ukraynalıları, Polonyalıları ve diğer Slav erkek popülasyonlarında çok nadir görülen bir SNP'dir ve bunların yaklaşık% 50'sinin R1a haplogrubunu taşıdığı tahmin edilmektedir. Öte yandan, R1a-Z93, Kafkas Karaçay-Balkarları, ayrıca Tatarlar, Başkurtlar, Kırgızlar ve görünüşe göre İskitlerin soyundan gelen ve ortak ataları 1500 - 2500 yıl öncesine dayanan R1a-Z93 alt sınıfında bulunan diğer topluluklar gibi günümüz Türkçe konuşan halklarında çok yaygındır.

Biri erken Hazar, diğeri geç Hazar dönemine ait iki Hazar mezarından keşfedilen alt grupların (R1a-Z93) ve haplotiplerin, MÖ II. binyılın ortalarından MS I. binyıla ve biraz daha sonrasına kadar Orta Asya (ve özellikle Altay bölgesi) ile Karadeniz bölgesi arasında göç eden Türk göçebe kabilelerine ait olması muhtemeldir. Görünüşe göre farklı kabilelere ve farklı haplogruplara (aralarında haplogrup C, G, Q, R1a, R1b) aittiler, ancak şimdiye kadar İskitlerin ve ilgili kabilelerin antik kazı DNA'ları arasında sadece haplogrup R1a keşfedilmiştir.

İki Hazar'ın ortak atası, "klasik İskit zamanları" ile ilişkilendirilen MÖ II. binyılın ortalarında-MÖ I. binyılın başlarında (hatta biraz daha öncesinde) yaşamıştır. Açıkçası, bu iki haplotip birbiriyle yakından ilişkili değildir, her ikisi de Y-kromozomunda R1a-Z93 haplogrubunu taşımasına rağmen muhtemelen iki farklı kabileyi temsil etmektedir. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü R1a-Z93 alt grubu yaklaşık 5000 yıl önce oluşmuştur (SNP-mutasyonlarının analizi ile belirlendiği üzere). Bu haplogrup, antik kereste-mezar arkeolojik kültürünün yanı sıra Potapov, Sintashta, Andronovo, Karasuk ve diğer arkeolojik kültürlerde (Haak vd., 2015; Allentoft vd, 2015); günümüz Hintlilerinde, özellikle Hint üst sınıflarında (Sharma vd., 2009) , Karaçay-Balkarlar, Başkurtlar, Tatarlar, Peştunlar, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar ve diğer birçok halkta (Klyosov & Saidov, 2015) yüksek oranda haplogrup R1a-Z93 bulunmaktadır.

Bu çalışma, günümüzden yaklaşık 1200 ve 1300 yıl öncesine tarihlenen iki Hazar iskeletindeki (önceki ve sonraki Hazarlar) antik R1a haplogrubunu tanımlamaktadır, ancak bu iki iskelet oldukça uzak DNA soylarına aittir ve ortak ataları onlardan yaklaşık 1500-2000 yıl önce yaşamıştır. Hem Hazarlar (R1a-Z93) hem de günümüz etnik Rusları, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar, Polonyalılar ve diğer Slav halklarının haplogrup R1a (baskın alt sınıflar R1a-Z280 ve R1a-M458; Rozhanskii & Klyosov, 2012) ve haplogrup R1a İskandinavlarının (baskın alt klad R1a-Z284; a.g.e.) atalarıyla akraba değildir. Bununla birlikte, Türk dillerini konuşan ve kazılan Hazarların DNA soylarıyla oldukça yakın akraba görünen R1a-Z93'ün oldukça büyük bir payına sahip birçok halk vardır (bunların bazıları Kafkasya'da, bazıları eski İskit ve Hazar topraklarında ve Tatarlar ve Başkurtlar gibi Volga nehri bölgesinde yaşamaktadır. DNA şecere verilerine göre, iki eski Hazar'ın hiçbirinin Yahudi YDNA (Y-kromozomal DNA) soyuna ait olmadığı belirtilmelidir.


Hazar - 8.-9.yy / The Morgan Library & Museum


Kıbrıs Hece Yazısı - Mehmet Turgay Kürüm

 

"Unutturulan Kıbrıs Türklüğü, MÖ 1000-300"

Mehmet Turgay Kürüm

* "Bu çalışmanın amacı Fransız arkeolog Olivier Masson'un 'Kıbrıs Hece Yazıları, Kritik ve Yorumlama' isimli eserde mevcut olan yazılar üzerinde, Türk Runik Alfabesi ve okuma kuralları ile Türkçe okuma çalışması yapmaktır."

* Münih Üniversitesi profesörlerinden Hommel :

"Minos sarayında keşfedilen yüzlerce toprak kitabe tamamen Eti (Hitit) yazısı tarzındadır. Bunlar Girit dilinin abideleri olmak gerektir. Girit yazısından çıkma olan Kıbrıs Hece Yazısı da buraya aittir. Girti'te bulunan kitabelerdeki yazı ile (bilhassa çift ağızlı balta işareti) Elam yazısı arasında da bir benzerlik tespit edilmiştir."

Atatürk'ün buna notu:

"Bu uygarlığı kuranların Avrupa'dan gelmediklerinde ve Sami olmadıklarında en tanınmış bilim insanları mutabıktır. O halde, bunlar Orta Asya'dan gelen Türklerden başka kimler olabilir?" [Atatürk'ün Bütün Eserleri, C 25, Kaynak Yayınları 1998]


* Aşkelon'da Demir Çağı'ndan kalma kemiklere yapılan DNA araştırmasına göre R1b ve M269'ın varlığı.

"Antik DNA Erken Demir Çağ Filistin'in Genetik Kökenine Işık Tutuyor" adlı bilimsel çalışmada, Aşkalon kentindeki kazılarla ortaya çıkarılan 5 iskelet üzerinde yapılan araştırmada Deniz İnsanları Filistin'e Ege'den geldi, bunlar R1b ve M269 taşıyor.... Bu Türkler'de de görülüyor; Başkırt, Kıpçak, Kazak ve Tatar boyları... "


Mehmet Turgay Kürüm

"Unutturulan Kıbrıs Türklüğü, MÖ 1000-300"

26 Ocak 2024 konferansı YT link:


________

EK: DNA Araştırmaları


* Norm Kisamov:

Arbinler izlerini sadece modern ve eski insanların damarlarında değil, aynı zamanda kökenleri ve tarihleriyle birleşen çok sayıda etnik grupta da bırakmıştır; bunlardan en belirgin olanı, coğrafyaları örtülü Arbinlerin Avrasya'nın bir ucundan diğerine, kuzeye ve güneye gezileriyle yayılmasına paralel olan çok sayıdaki Türk halkı ve onların yakın ve uzak kardeşleridir. ...

Yaklaşık 9.000 yıl boyunca Kurgan gömme kültürünü sürdüren Arbinler, ölülerini Tengri'ye enkarnasyon için yolculuğa gönderirken, yiyecek malzemeleri de dahil olmak üzere tüm seyahat gereçlerini ellerinden geldiğince iyi bir şekilde donatmışlardır. Kurgan gömme geleneği okuryazarlık tarihine kadar uzanmış ve bize sadece Çin'den İrlanda'ya kadar uzanan fiziksel kalıntıları değil, aynı zamanda ayinlerin ve yorumların çok sayıda görgü tanığı anlatımını da bırakmıştır. Kurgan ekonomisi yerleşik tarımsal üretim ekonomisinden büyük ölçüde etkilenmemiş, başlangıçtaki avcı-toplayıcı ekonomilerini hayvancılık üreten bir ekonomiye dönüştürmeyi ve bu ekonomiyi günümüze kadar taşımayı başarmıştır. Kurgan göçebe kültürü, askeri yetenek, cinsiyet eşitliği, bağımsızlık ve eşitlikçilik, eşyalar ve insanlar üzerinde hakimiyet kurma teknikleri ve benzersiz özgüven gibi doğuştan gelen birçok etkiyi teşvik etmiştir. Sadece geçmiş dini doktrinlerde derin izler bırakmakla kalmayan, aynı zamanda çok sayıda biçim değiştirmiş formda hala bizimle olan etiyoloji üretti. Halklarının biyolojik yapısını etkilemiş, süt ve et diyetine, hareketli yaşam tarzına, sosyal ve etnik streslere ve henüz anlaşılmamış hastalıklara uyum sağlayamayanları ayıklamıştır.

Üstün uyum yeteneğinin sayısız örneği yakın tarih hafızamıza yansımıştır: Hunlar devletlerini Ordos kıvrımından Aral'a ve oradan da Pannonia'ya taşımış, Kangarlar devletlerini Balkaş gölünden Adriyatik'e taşımış, Tele's Seyanto devletini Moğolistan'dan Güney Sibirya'daki Kimak Kağanlığına ve Doğu Avrupa'daki Kıpçak Hanlığına taşımıştır, Suvarlar devletlerini Kafkasya'dan Ukrayna'ya ve İtil-Kama kavşağına, Oğuz Türkleri devletlerini Balkaş'tan Aral'a, Mezopotamya'ya ve Anadolu'ya taşımışlardır. ...

Bu, Dr. A. Klyosov'un Türkolojide yeni keşiflere ve buluşlara kapı açacak bir başka çığır açıcı analizidir. Dilbilimsel manzarada esnek IE dilleri ve sondan eklemeli Fennik, Türki ve Çin dilleri vardır, bunların etkileşimleri henüz terra incognita'dır. Yaklaşık olarak 10-8 mil. MÖ "Aranlar", "Aryanlar" ya da "Aryan olmayanlar", Balkanlar'a giden ya da gitmeyen R1a göçmenleri arasında çok sayıda Türki ve Fenni dil konuşan etnisite bulunmaktadır.


* Anatole A. Klyosov:

Bu çalışmanın sonuçları, haplogrup R1b'nin Orta Asya'da, görünüşe göre Güney Sibirya'da veya komşu bölgelerde, günümüzden yaklaşık 16.000 yıl önce ortaya çıktığı teorisini desteklemektedir. Haplogrubun önceki tarihi, (Klyosov, 2011d)'de öne sürüldüğü gibi, muhtemelen Batı Avrupa'dan doğudaki Doğu Avrupa Ovası'na ve güneydeki Levant'a kadar uzanan geniş üçgende ~58.000 ybp Europeoidlerin (Kafkasyalılar) ortaya çıkışıyla doğrudan ilişkilidir. Doğuya, Güney Sibirya'ya göçleri sırasında Y kromozomunda birbirini izleyen SNP mutasyonları dizisi, NOP ~48.000 ybp ve P ~38.000 ybp haplogruplarının ortaya çıkmasını sağlamıştır, Sonunda R haplogrubu ~30.000 ybp ve R1 ~26.000 ybp ve ardından R1a/R1a1 haplogrubu ~20.000 ybp (R1a ve R1a1'in ortaya çıkışı arasındaki zaman dilimi belirsizdir) ve R1b ~16.000 ybp'ye yol açmıştır.

İlgili hecelere dayanarak, R1a taşıyıcılarını Aryanlar (Arans'tan, Arbins ile aynı formatta) ve R1b taşıyıcılarını Arbins olarak adlandırıyoruz. İlk durumda, R1a haplogrubu taşıyıcıları ~3500 ybp'de Hindustan ve İran Platosu'na gelen efsanevi Aryanlar olduğu için bu isim haklıdır. Başka bir deyişle, bu Aryanlar R1a haplogrubuna mensuptu, dolayısıyla Aryanlar teriminin çift anlamı (çakışıyor olsa da) buradan gelmektedir. Arbinler, tekrardan kaçınmak için uygun bir ortak terimdir: "R1b haplogrubu taşıyıcıları".

"Arbinler" güneye doğru göç etmiş, yaklaşık 6000 ybp'de bir kısmı Kafkasya üzerinden Anadolu'ya (R1b haplogruplarını ve ilgili haplotiplerini geride bırakarak); Küçük Asya'nın geri kalanına ve Orta Doğu'ya göç etmiştir. Görünüşe göre, Arbinler Sümer kültürünü ve devletini kurmuş ve esas olarak R-M269 alt grubunu ve onun alt kolu olan L23 alt grubunu taşıyarak batıya, Avrupa'ya çeşitli yollardan göç etmişlerdir. Bu rotalardan biri ~4600 - 4400 ybp'de Doğu Avrupa Ovası'ndan batıya doğru uzanan kuzey rotasıydı; aynı iki alt kladın yer aldığı eşzamanlı bir diğer rota ise Küçük Asya ve Orta Doğu boyunca batıya doğru uzanıyordu; Avrupa'yı en çok dolduracak olan bir diğer rota ise Kuzey Afrika-Akdeniz boyunca eski Mısır üzerinden Pireneler'e göç ederek ~4800 ybp'ye ulaşıyordu. Bu rota üzerinde R1b-V88 kabilesi ayrılarak güneye, nihayetinde Orta Afrika'ya (bugünkü dağılımlarına bakılırsa esas olarak Kamerun ve Çad'a) gitmiş ve mevcut R1b-V88 haplotipinin ortak atası ~4400 ybp'de yaşamıştır.

İberya'ya varış zamanında ~4800 ybp, M269 altkolu M51 sınıfından ve kısa bir süre sonra L11 sınıfından ve onun altkuşaklarından ayrıldı. Bell Beaker kabileleri haline geldiler ve P312'den birkaç yüzyıl sonra ortaya çıkan yeni alt klanlar P312 ve L21 ile birlikte kuzeye doğru hareket ettiler. Bu alt kladlar (sınıflar) ve onların alt kladları, Atlantik'ten Balkanlar'a, Karpat Dağları'na, günümüz Polonya'sına, Doğu Avrupa Ovası'nın batı sınırına ve R1b haplotiplerinin kesintisiz çoğalmasına tanıklık eden pürüzsüz haplotip ağaçlarının kanıtladığı Baltık Denizi'ne kadar Avrupa'yı etkili bir şekilde ve büyük kesintiler olmadan doldurmuştur.

Adalar, R1b haplotipleri ve soyları açısından farklı bir geçmişe sahipti. L11, P312 ve L21 taşıyıcıları, 4000 ila 2500 ybp arasında Avrupa'da yaşayan Arbinlerle eş zamanlı olarak kara ve deniz yoluyla Adalara taşınmış ve Adalarda büyük ölçüde yaşayan P314, M222, L226 gibi kendi "yerel" altklaslarını oluşturmuşlardır. Sonuç olarak, Adaların önemli bir kısmı neredeyse sadece alel frekansı popülasyonda %92 - %96'ya ulaşan Arbinler tarafından doldurulmuştur. Genel olarak, Batı ve Orta Avrupa'da Arbinlerin sıklığı - tek tip olmasa da - nüfusun yaklaşık %60'ına ulaşmaktadır.

Bu çalışma esasen insanlık tarihi üzerine yapılan çalışmalar için DNA Soyağacı uygulamasının bir örneğini sunmaktadır. Bu örnek, tarih ve dilbilimin bazı gizemli bulmacalarına da değinen karmaşık ve zorlu bir çabadır. Bu bulmacalardan biri, Arbinler tarafından 16.000 ila 3000 yıl önce hangi dil ya da dillerin konuşulduğudur ve bu dil ya da dillerin, dinamikleri itibariyle Hint-Avrupa dışı bir dil olduğu neredeyse kesindir. Varsayımsal olarak, bu diller dilbilimciler tarafından proto-Türkçe, Sümerce, Kuzey-Kafkasça, Dene-Kafkasça, Baskça ve 5000-2000 ybp Avrupa'sındaki pek çok Hint-Avrupa öncesi dil ve bazı sonraki diller gibi çeşitli ve birbirinden kopuk "ölü" ve çok da ölü olmayan diller olarak kabul edilmektedir (M. Gimbutas bu dilleri "Eski Avrupa" olarak adlandırmış ve yerleşik çiftçi nüfusa atfetmiştir; ne yazık ki "Eski Avrupa "nın, "Eski Avrupa" öncesi avcı-toplayıcı ve çiftçi nüfus ile Balkanlara yaklaşık M.Ö. 10-8 bin yıllarında ulaşan R1a1 ile işaretlenmiş Asyalı avcı-toplayıcı göçmenlerin bir karışımından oluştuğunu net bir şekilde algılayamamıştır. MÖ ve diğer yeniliklerle birlikte Pra-Mama Tanrıçası ile Kurgan öncesi etiyolojilerini (=nedenin incelenmesi) de getirmişlerdir). Arbinlerin dili başlangıçta binlerce yıl boyunca ve Avrasya boyunca kolayca akan tek bir dil olabilir. Ancak bu başka bir çalışmanın konusudur.


Overview of Türkic genetics / LİNK

Anatole A. Klyosov

Ancient History of the Arbins, Bearers of Haplogroup R1b,

from Central Asia to Europe, 16,000 to 1,500 Years before Present

Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.2, 87-105 Published Online May 2012 in SciRes: LİNK


_______________


26 Ocak 2024 Cuma

Han Hanedanlığında Hun Türkleri

 

İçi boş tuğla mezar karoları, Luoyang, Henan Eyaleti, Çin

Doğu Han Hanedanı, MS 25-220


Han dönemi deseler de süslemeler Türk Sanatına aittir. Bu da sahibi Hun-Türk mü, sorusunu akla getirir. Çünkü Ho-han-yeh Tanhu döneminde (MÖ 1.yy) Güney Hun Türkleri Hanlara karışıp zamanla Çinleşmişti. Ancak mezar karolarında görüldüğü gibi Hun-Türkleri Çinleşmiş olsa da Hun-Türk kültür ve sanatını devam ettirmiş. Bu betimlemeler diğer Türk boyları ve özellikle Anadolu Türkleriyle de devam ettiği için, kim ne derse desin, Türk Sanatı binlerce yıl sürekliliğini korumuştur. 

SB

NOT: 2016'da aynı damgayı Arizona'da bulmuştum


Liderliğini Ho‐han‐yeh’in kardeşi Sol Bilge Eligi Çi‐çi’nin yaptığı istiklal taraftarlarının fikirleri şöyleydi: “Hunlar cesareti ve kuvveti takdir ederler. Bağımlı olmak ve kölelik onlara en adi bir şey olarak gelir. At sırtında savaşmak ve mücadele etmek süratiyle devlet kuruldu. Kavimler arasında kuvvet ve otorite kazanıldı. Yiğit cengâverler ölünceye kadar savaşmalı ki, varlığımızı devam ettirebilelim. Şimdi iki kardeş, taht için mücadele etmektedir. Sonunda ya büyüğü ya küçüğü devlete sahip olacaktır. Gerçi şimdi, Çin bizden daha güçlüdür; fakat (bu durumda bile) Hun ülkesini ilhak edemez! Niçin kendimizi Çin’e bağımlı kılalım? Atalarımızın devletini niye Çinlilere devredelim? Bu, ölmüş atalarımıza büyük hakaret olur. Böylece, komşu devletler arasında gülünç duruma düşeriz. Evet, bu suretle (Çin’e bağlanmak) sükûnet tekrar tesis edilebilse bile, kavimler arasında yeniden üstünlüğümüzü elde edebilir miyiz? Biz ölsek de kahramanlığımızın şöhreti artacak. Oğullarımız ve torunlarımız daima devletin hâkimi olacaklar."

Ali Ahmetbeyoğlu // Hun Devletlerinin Kuruluş ve Çöküş Süreçleri, 2007




Turkish Warrior; "Turkish Shot" and Horse with "Knotted Tail"

Left: Tarskii Northern Ossetia,catacomb 6 (8th-9th c AD)

Right: Sulek- Khakasia (Hakasya)

Khazar Turkish Warrior - Belt, 8th-9th c.

"Turkish Shot" and his Horse with Knotted Tail.




Art and Culture of the Turkish Tribes.

South Hun-Turks

The Southern (Eastern) Hun-Turks assimilated and became Chinese over time.



A Turkish Warrior; "Turkish shot" and his Horse with Knotted Tail.

Tang Period, 7th c / Metropolitan Museum

(not a phoenix, but a rooster, and not China Culture! / Link for Seljuk Turks Period)



All hope of the resurrection of the Hunnish power, however, was completely wrecked by the internal revolutions which broke out in the Hunnish Kingdom just at this time. The Shanyu who ruled from 60-58 B.C., himself a usurper though belonging to the imperial family, proved so brutal and so unpopular a ruler that civil war broke out on all sides. Even after this particular ruler had been forced to commit suicide and the legitimate claimant (whose name, Huhansie, it is necessary for us to remember since he was later to play a very important part in history) was placed on the throne in 58 b.c., order was very far from being restored. By this time the Huns had become so accustomed to bloody battles between rival pretenders that it was difBcult for them to settle down once more under a unified rule. In fact, during the period 58-55 b.c., we find no less than five of the Hunnish princes setting themselves up as Shanyus and conducting bloody campaigns against one another.

By 55 B.C. Huhansie had succeeded in eliminating his four rivals; but no sooner had this been done than his own brother, Jiji by name, rose in revolt and succeeded in causing Huhansie untold embarrassment. Neither of the two brothers could win a really crushing victory over the other. Consequendy, for the next two decades Mongolia was divided into two separate kingdoms, which are usually known as the Northern and Southern Kingdoms. Jiji’s main strength was in the north, in what is now Outer Mongolia, while Huhansie was able to maintain control in the south or what is now known as Inner Mongolia.

The great cleavage of the Huns into northern and southern divisions reacted enormously to the advantage of China. As was to be expected, the Huns were kept so busy fighting among themselves that they had no chance to attack the Celestial Empire. Far more important was the fact that in 53 b.c. Huhansie, the lord of the Southern Huns, felt so hard pressed by his brother’s hordes that he convened a grand council of his nobles to discuss with them the question of seeking safety and protection by formally submitting to Chinese jurisdiction.

Most of the Hunnish nobles violently opposed the idea. “It has always been the custom of the Huns,” they said, “to admire spirited action and to despise servility. Mounted on their horses, they have always been ready to rush into battle without fear of death. For this reason their name and fame has been spread far and wide.

"At present, to be sure, there is a battle between older brother and younger brother for control of the Kingdom, but what matter is it if one or the other perishes as long as the imperial house goes on and provides rulers for our Empire.? Though China is strong, she has never been able to crush the Huns. For what reason, therefore, should we submit to Chinese rulership.? To do so would mean a break with all our traditions, would be insulting the spirits of our former rulers, and we would become an object of ridicule among all nations.”

One or two of the most intimate advisers of the Shanyu, however, spoke warmly in favor of offering homage to the Celestial Empire, approaching the matter from a realistic point of view. “Each country has a period of prosperity and a period of decline. At present we see that Chinese influence is everywhere predominant, reaching even to the Wusun and the city states of Kashgaria. For many decades the Huns have been on the decline, and at present there is no chance of restoring their fallen fortunes. In spite of all our exertions, we have experienced scarcely a single day of tranquillity. If we now bow to the inevitable and subject ourself to China, we shall have peace and quiet; if not, we shall continue in a state of danger and uncertainty.”

Although the notables in favor of the project were definitely in the minority, Huhansie himself was quite won over by their arguments and forced the others to agree to the plan. Moving southward at the head of his horde, he eventually came near to the Great Wall. From this point an envoy was sent to the Chinese court to announce the formal submission of the Huns and to ask that a time be appointed when the Shanyu might appear in person at the court to do obeisance.

When this envoy reached the Chinese court, there was much fuss and excitement. There was universal jubilation but also much controversy as to the treatment to be accorded the Shanyu when the time came for him to make his personal appearance. Should the Shanyu be forced to prostrate himself or be allowed merely to bow.? Should the Shanyu be ranked above or below the rulers of the various principalities into which China proper was still divided ? These and a hundred similar questions caused the ritual-loving Celestials great mental perturbation. At length the Emperor decided the matter to his own satisfaction. The Shanyu was to be treated as a friendly vassal, enjoying the privilege of a guest, and not as a conquered enemy. He was to be accorded precedence over all the other vassal princes; but, in addressing the Emperor, he had to speak of himself as “Your Servant.” He was not, however, to speak of himself by name. With reference to the last stipulation it should be remarked that in Chinese etiquette the use of one’s personal name in place of a personal pronoun is considered a sign of complete submission to the interlocutor.

As soon as all these weighty matters had been settled, it was possible for Huhansie to make his ceremonial visit to China. This visit took place during the New Year’s festivities in 51 b.c. and occasioned the display of much pomp and power on the part of the Chinese. The Shanyu was treated with every consideration in order to induce him to remain in vassalage to China. In addition he and his followers were given a large number of valuable presents. After all, the Huns had to be shown that it was well worth their while to submit to the Son of Heaven.

The question now naturally arises—what, in the meantime, had become of the rival Shanyu, Jiji, who had so long lorded it over Northern or Outer Mongolia? The answer to this query is an interesting one and throws much fight on contemporary events in many different parts of Central Asia. Ever since his brother and rival, Huhansie, had thrown himself upon the mercy of China (53 b.c.), Jiji had been in a quandary as to the best course of action to pursue. As long as Huhansie received Chinese support and protection, Jiji felt that his rival could not be really crushed in a military campaign. At first he hoped, by diplomatic means, to be able to loosen the tie between Huhansie and the Chinese. With this end in view, Jiji also entered into friendly relations with the Chinese court; and, though he would not formally declare himself a vassal nor come in person to the Chinese capital to do obeisance to the Dragon Throne, he sent his son to serve half as hostage and half as page in the Chinese court. Moreover, for several years thereafter he continued to send, at intervals, tributary presents to the Celestial Emperor.

But though Jiji’s son and other envoys from the Northern Huns were received in a friendly manner by the Chinese, the latter showed quite plainly that Huhansie and the Southern Huns, as avowed vassals, were their favorites. By 49 b.c. Jij'i had begun to realize that he would have to rely upon something other than diplomacy if he were to create for himself a really great empire. He determined to be a great conqueror even if he could not be a great diplomat.

Although Jiji’s original domain had been Northeastern Mongolia, it would seem as if he made no attempt to extend the boundary of his kingdom eastward. Common sense prevented him from marching southward and attacking the combined armies of China and his rival, Huhansie. Following an old ancestral urge, he determined to march westward and establish his headquarters in Zungaria and Turkistan. (...)

The westward migration of Jiji and the northern migration of Huhansie brought about a curious situation. For several years, the Huns had been divided into two kingdoms which we have called the Northern and Southern Kingdoms. After all this shifting of population, the two rival Hunnish Kingdoms continued to exist; but they can no longer be called the Northern and Southern Kingdoms but must now be referred to as the Western and Eastern Kingdoms, the one in Zungaria and Turkistan, the other in Mongolia.

McGovern,William Montgomery // Early Empires of Central Asia 1939



The Southern (Eastern) Hun-Turks

Footnote: Even in the 6th century Turks among Chinese

Empress Ashina (551–582), empress of the Chinese/Xianbei dynasty Northern Zhou. She was the daughter of Göktürk's (Turkish Khaganate) Muqan Khagan (Reign: 553-572) son of Bumin Khagan. Her brothers are Apa Qaghan and Yangsu Tegin/Tigin (Prince). Her husband was Emperor Wu. 


Book; "They were Once Turk. Chinese Families of Turkish Origin" bu Kürşat Yıldırım, 2018

"The Effects of Turks on the Political and Cultural History of the Far East" by Prof. Dr. Alimcan Inayet (Journal of Turkish World Studies, Volume: VIII, Issue 1,2008)

"The number of Uighur Turks settled in different regions of the Tang/T'ang Dynasty reached hundreds of thousands. Thousands of Uighur Turk families settled in the capital Chang-an. Turks and Chineseized Turks had a great influence on many political and military activities during the Sui and Tang dynasties. Therefore, the lineage of the ruling dynasty of the Tang/T'ang Dynasty was also mixed with Turks. Of the 369 viziers in the dynasty, 36 were of Turkish descent. Tang/T'ang power relied heavily on foreign power."


"About Several Hun Ruler Kurgan and Tombs in China in the IV-V. Centuries" by Tilla Deniz Baykuzu, Ege Uni.TID,vol.XX,no:2, 2005

"The oldest Turkic kurgans found as a result of archaeological excavations are the Pazyryk and Noin-ula kurgans. Pazyryk dates to the III century BC and Noin-ula to the I century BC. The Huns lived and established states in vast territories from Southern Siberia to the steppes of Mongolia and from there to the interior of China. Therefore, it would be correct to look for the kurgans of the later periods of the Huns in these geographies."


SB


14 Ocak 2024 Pazar

İndo-Aryan Biziz

 Doç.Dr. Tuğrul Kihtir,

"Kuşanlar, Kızıl Hunlar, Ak Hunlar, MS 2.-6.Yüzyıllarda Hindistan'da Türkler" konferansından


 "Bu bölüm bizim tarihimizin üvey evladı muamelesi görmüş bir bölümüdür. Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar, Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar, ... say say bitmez bizim tarihimizin kavimleri, boyları, ama bu Ak-Hunlar, Kızıl-Hunlar ve Kuşanlar bizim tarihimizin güney ucudur. Bugün Güney-Asya'da eğer Türk Devleti'nin dostları varsa bu insanlara borçludur... Tarihimiz, bırakın başka tarihlere örnek olmayı, artı, çalınıyor. 15.yüzyıldan itibaren başlayan bu hareket, 18.yüzyılda Avrupa'nın kendisine köken aramasında; ve son zamanlarda da daha eski, Antik Yunan'dan da eski kültür de gerekiyor; çünkü dünya MÖ 500'lerde başlamadı, ondan öncesi de olması gerekti; ve Avrupa toplumları Hint-Avrupalı teorisiyle; Avrupa'dan beyazların MÖ 4000 - 5000 yıllarında , 3000 yıllarında 1500 yıllarında gelerek Sibirya'da yaşayan insanlara medeniyet öğrettiklerini; Afanasyeva kültürünü, Andronova kültürünü, hatta Tagar, Taştık kültürlerini kendilerine ait olduklarını iddia ediyorlar.


Ancak görebildiğimiz bir şey yok, Asya'da Avrupalı yok. Ve atlı arabalarıyla gelip Güney-Sibirya'ya kadar, yani o kadar sistematik bir şekilde söyleniyor ki bu, sadece Uralların batısından doğu kenarlarına değil, taa bizim ilk anavatanımız Yenisey'in çıkış noktalarındaki, oraya Yukarı Havza denir, oysa güneydedir, Baykal Gölü'nün hemen yanındaki bölgeye bile Avrupalılar gelmişler orada yaşayan Sibiryalılara kültür getirmişler. Fakat o zaman at bir binek aracı olarak kullanılmıyor. Atın bir binek aracı olarak kullanılması MÖ 2000'li yıllar. Ve çekici araç olarak kullanılıyor at. Ayrıca Avrupalıların mezarlarında at yok. Bizim kurganlarımız at dolu. Hatta Atlı-Kavim anlamında Tegrek, Kangılı, Tiyele kavimlerinin isimleri Türk Kavimleri. Çinlilerin verdiği. Adında tekerlek geçen bir kavim Uralların batısında yok. Tekerlek, at, demir ve pantolon o zamanki Bozkır kültürünün temel unsurlarıdır.


Herkes yerleşik hayatın daha üst düzey bir medeniyet olduğunu düşünür; "Şehirli". Oysa göçer hayat Di-Cosmo'nun dediği gibi, ki bir Sinolog'tur kendisi, Bozkır hayatındaki dinamik yaşam, üretim tarzı, insanlarda feodal sisteme giden yolu daha önce açan bir yoldur. Ve üretim ilişkilerinde de aşama kaydetmiştir. Çinlilerin kuzey komşuları; Mustafa Kemal Atatürk'ün de çok sevdiği ve konferanslara da davet ettiği Sinolog Eberhard bu konuları çok yazmıştır; MÖ 3000 yılından önce Çin'de tanrılar tarım tanrılarıdır. Gök Tanrı yoktur. Tien-Shan = Tanrı Dağları deniliyor ya işte tanrının oğlu oluyor Çin hükümdarı, ama Çin tarihine bakarsak eğer, efsanevi bir Shia Hanedanı var, bulgusuz, sonra Shan Hanedanı var, sonra da Zhou Hanedanı var.


Zhou Hanedanı'nın başlangıçı MÖ kimilerine göre 1200'ler, kimilerine göre de 1050'liler. O devirden önce tarım tanrıları var, gök tanrı yok. Gök Tanrı kuzeyden gelir. Semavi din kuzeyden gelir. Ve Orhun Abideleri'nde olduğu gibi tanrı tarafından kutsanmak, kutsanmak, kutlu olmak, kut almak, şad olmak, bunları hep kuzeyli kavimlerin kültürleridir. Çin'e demir kullanmayı da Türkler öğretmiştir. Çin'in ilk petroglifleri de yine Güney-Sibirya kökenli insanların çizdiği ve tarzda petrogliflerdir. Çin MÖ 200'lü yıllara kadar şuanki hacminin onda biri kadar. Sürekli ondan sonra genişlemiş.


Esas alan, coğrafya, üretim, hareket, Tekerlekli Kavimler diyor, (yani bunlar uzaylı mı der gibi), tekerlek yok yani. Tekerliği icat eden Türk kavimleri. Evcilleştirilen atı binek hayvanı olarak binen Türk kavimleri. Demiri işleyen Türk kavimleri. Ve Romalılar etekle ata binerken, Çinliler yumuşak ayakkabı kullanırken, Türkler pantolon, çizme giyiyor ve atların üzerinde ipe geçirdikleri üzengiyi kullanıyor. Türkler üzengiyi icat etmiştir. Ata daha iyi yön verebiliyor, atına daha çok hakim oluyor. Demir kuzeyden girer Çin'e. Bunlar kesin şeyler. Ben bunları bir bilim adamı, bir akademisyen olarak, objektif olarak konuşuyorum. Milli duygularla konuşmuyorum. Yalan ortay çıkar. Zaten binlerce kitap var. Kitaplarımın hepsi dipnotludur ve uluslararası kabul görmüş akademisyenlerin, ki çoğu da yabancıdır, referanslarıdır.


Medeniyetin çeşitli aşamaları var. Demir çok önemli bir aşama. İnsanlık tarihine bakarsanız, son kitabım, Ön-Türkler tarihini yazdım, tarih uygarlık ve genetiği ile beraber, göç yolları çok önemli çünkü, batıdan mı doğudan mı, hangi genler nereye gitmiş, bunlarla kanıtlıyoruz, gizlenmemiş araştırmaları o da, doğu araştırmaları Kore ve Japonya'dan geliyor, batıdan gelen araştırmalar genellikle farklı oluyor. Haplogruplar artık bilinen şeyler. Hangi insanlar hangisini taşıdığı biliniyor. Kızıl Hunların ki adları Kidarit'tir aynı zamanda, bu Kızıl Hunların yaşadığı yerden alınan gen araştırmasına göre aynı bölgede yaşıyorlar. Benim soyadım da Kihtir'dir.


Özetle, medeniyetin aşamaları açısından, Türkiye Cumhuriyeti'ne gelmeden önce, MS 16.yüzyıla kadar bir Türk Çağı var. Ortaçağ bir Türk Çağı'dır. Bunlar tesadüf mü oldu? Yani bize batıdan gelmişler, Güney-Sibirya'da seramiği falan öğretmişler, ama hepsini Türkler yenmiş. Madem o kadar üstün medeniyetli insanlar batıda, doğudakiler onları nasıl yenmiş? Biz ırkçılık yapmıyoruz, biz mantık konuşuyoruz. Demiri işlediğiniz zaman, ata bindiğiniz zaman, atın üstüne pantolonla bindiğiniz zaman, o demirden silah yaptığınız zaman ve demirden üzengi yaptığınız zaman, işte süper güçsünüz. O zamanın şartlarında süper güç olmak bu.


İnsanlık tarihine bakarsanız, devletleşme süreci demir çağının sonlarında başlar. Paleolitik dönemde herkes balık tutar, avcılık yapar. Sonraki dönemler, Neolitik, Kalkolitik (Bakır Çağ) ve Tunç Çağı dönem. Neolitik dönem MÖ 8000 -5000, Bakır Çağ MÖ 5000 - 3000, Tunç Çağ MÖ 3000 - 1200 ve binden sonra Demir Dönemi. Yani MÖ 1000'den önce demir yok. Zaten MÖ 12000'lere kadar her yer buzul. Demirle vuran tuncu kırıyor. Demirle vuran süper güç oluyor. Olay bu kadar basit. Türklerin ata mesleği demirciliktir. Zaten Göktürkler'in efsanesinde de Avarlara demircilik yaparlar. Sonra onlar yenerler ve bağımsız olurlar. Atı da var, o da mesafe demek. Ticaret yollarını kontrol etmek demek. Böylece süper güç oluyor.


Batıda güçlü devletler yok, Roma haricinde. Roma'nın da kökeni zaten Etrüskler. Etrüsklerin baş-tanrıçasının adı Turan (Venüs). Bunları biz söylemiyoruz. Bunları Roma'nın kuruluş efsanesini anlatan Vergili Aeneas destanında söylüyor. Turovalıların kim olduğunu söylüyor.


Ve eski zamanlarda Türk kavimleriyle Avrupa kavimleri savaşsalar da bir ortak kültürdeler. Daha henüz dinler girmemiş devreye. Dinler girince insanlar ayrışıyor. Dinden önce ufak çatışmalar, sonra barışmalar. Zaten demir de bulunmamış. Genelde kontrol altında bir yaşam var kavimler arasında. Ama ne zamanki demir bulunuyor, bir taraf üstün geliyor, her tarafı alıyor, öbür taraf da ona düşman oluyor ve kültüründen çıkartıyor. İşte Türkler batının efsanelerinden, İskandinav sagaları dahil, çıkartıldılar. İskandinavların baştanrısı Odin Tyrkialı'dır. Uralların güneyinden geldiğini yazar sagalar. Ve alfabeyi de Odin beraberinde getirmiştir. Runik alfabeyi. Ancak İskandinav runik alfabesinin Türk, Göktürk alfabesiyle benzerliği ortaya çıkınca runik araştırmalar duruyor. Çünkü direk oraya varacak sonu. Şuanda yıllarca runik alfabe çalışması yok. Çünkü her şey ortada. Odin'in runik yazıyla beraber Uralların güneylerinden İskandinavya'ya gelmiş olması, Tyrkland'dan (=Türk Yurdu. SB.) gelmiş olması ortaya çıkacak.


İstanbul'un 1453'deki fethinden sonra Papa II.Pius, önce kardinaldi, 1458'de Papa oldu, bütün Avrupa efsanelerinden İzlanda, İskandinav, Turova hikayelerinden Türklerle ilgili bölümleri kodekslerden çıkarttı. Turova Savaşı'na bakarsanız zaten orada savaşan iki Yunan kavmi değildir. Nasıl ki şuan Ege'nin iki tarafında kıta sahanlığı ve nimetlerinin paylaşılamamasından dolayı yıllardır iki taraf savaşıyorsa, bu Turova Savaşı da aslında Anadolulu halklarla Egeli bir kavmin savaşı. Şimdi Akhalar'dan önce de Pelasglar var. Nitekim Herodot Pelasglar'dan göçer, ata binen (??- SB), savaşçı bir kavim olarak bahsediyor. Sanki Kimmerleri tarif ediyor, İskitleri tarif ediyor, eski Türkleri tarif ediyor. Kimmerler, ki Annemarie v.Gabain dahil, birçok tarihçinin artık üstünde hem fikir olduğu üzere Avrasya kökenli, ortak Türk kökenli kavimler bunlar. Kimmerler, Traklar ki onlarda da kurgana gömme var. Batılılar tümülüs diyor ama bildiğimiz kurgan onlar. Kültür, dil Altay Dil Grubu ya da Hint-Avrupa Dil Grubu olmasıyla her şey apaçık anlaşılıyor. Bir de genetik analizler girdi ki artık çarpıtmaktan, gizlemekten ya da kabul etmekten başka dördüncü bir seçenek yok. 


Türkler kimdir? Asya'dan geldik Moğol'a benzemiyoruz.

Türkler Asyalı beyaz ırktandır. İndo-Aryan aramaya gerek yok, İndo-Aryan biziz."

Doç.Dr. Tuğrul Kihtir

"Kuşanlar, Kızıl Hunlar, Ak Hunlar, MS 2.-6.Yüzyıllarda Hindistan'da Türkler" İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü konferansından bir kesit. TDAV, 18 Kasım 2023, devamı için YT linki:





1 Ocak 2024 Pazartesi

Kitap



"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavar var karşımızda ve korkmaya başladılar.
Ama sen Korkma, çünkü çok derin ve çok zengin bir tarihin parçasısın ve
sana ait olanı da geri alıyorsun."


Sözlü destan geleneğinden gelen İlyada ile Odysseia baz alınarak "milâttan önce Türkiye'de Türk ve Türkçe yoktu" yalanına cevap arayan elinizdeki bu eser bilim dünyası da dahil bazılarını rahatsız edecektir. Ancak "dayatılan" öğretilerden ve önyargılardan kurtulmalı ve sorgulamalıyız. Çünkü dikkatli bir araştırmayla bu iki söylence/destanda Saka Türklerinin birebir etkisi görüldüğü gibi Türkçe sözcüklerle de karşılaşırız. Örneğin, Eke Tur (Ektur / Hektor), Eke Aba (Ekuba / Hekuba), Pirim (Priamos), Ölüg Ene (Polyksene), Korkut (Gorgütyon / Gorgythion), Doruk (Dorüklos / Doryklos) ve Oğuz (Ogyges / Ochus) gibi özel adlarla uğur (augur) ve bediz (beuvdos) gibi sözcükler öz Türkçedir. Öyle ki Kabar (Kabeiri / Kabeiroi) gibi Türk boylarının varlığından da bahsedebiliriz. Antik dünyanın edebiyat tarihine öncülük eden İlyada ile Odysseia sadece Grek dünyasını değil Türk dünyasını da anlatır. Acaba bu iki destan Türklere mi aittir, yoksa birebir ödünçlenmeyle birlikte Grek söylencelerinin derlenip yazıya geçirilmiş hali midir? Asıl açıklağa kavuşması gereken de budur. Ne de olsa İlyada Saka Türkleri Anadolu'da yaşarken sözlü olarak anlatılmış ve ancak MÖ 6.yy'da yazıya geçirilmiştir.

Eserde mitoloji, söylence, coğrafya, filoloji ve tarih üzerine birçok veriyle karşılaşacaksınız. Öyle ki eser sadece Turovalıları değil, çok daha fazlasını sunmakta ve sorgulamaya teşvik etmektedir. Kral Çıplak'tır.



Yazmaya teşvik eden, uzak ve yakın diyarlardan kaynak sağlayan ve yol gösteren, annem ile babama, eşime, oğullarıma, arkadaşlarıma ve büyüklerime, Teşekkür Ederim, Sağolun.

Yayın sürecinde emeği olanlar da dahil, Altınordu Yayınlarından Murat bey ile Turgay Tüfekçioğlu'na da yardımları için Teşekkür Ederim.

Tarihimize birazcık da olsa katkımız olduysa ne mutlu bana.

Sevgiler, Saygılar.

SB


Turovalı prensesimize Polyksena/Polyxene dedik hep...
Ama, bu onun adı değil...







Yeni Yıl Hediyem
Sağlık, başarı ve mutlu bir yıl dilerim.


21 Aralık 2023 Perşembe

Grekçe Değil

 


"Yunan mitolojisindeki birçok isim de Yunan kökenli değildir ve diğerleri yalnızca kusurlu bir şekilde Grekçeye dönüştürülmüştür. Akhilleus, Odysseus, Agamemnon, Klytaimestra, Rhadamanthys ve Bellerophontes Grek öncesi popüler geleneğin (destan) bir repertuarından, değilse, 'saray' edebiyatından aktarılmış gibi görünüyor." - Arthur Evans

*

"Many names also in Greek mythology, are not of Greek origin, and others have only been Graecized imperfectly Achilleus, Odysseus, Agamemnon, Klytaimestra, Rhadamanthys and Bellerophontes seem to have been tansmitted from a pre-Hellenic repertory of popular tradition (saga), if not, of 'palace' literature." Arthur Evans



SB


Scythian Turks

 


SOCIAL AND CULTURAL VALUES OF THE SCYTHIANS:ANCIENT ASHGUZS / ISHKUZS / GUZS

Zaur HASANOV*


Chapter I is devoted to the research of Iranologists. Social and cultural versions of the myth of “the Scythian descent from Tagitaus” (described byHerodotus) have been studied by many Iranologists. Basing on the analyses of heir research it can be concluded that: 

1) the names of the four Scythian tribes – Auchatae, Catiaroi, Traspi and Paralaltai (which represent social categories) cannot be reconstructed on the basis of Iranian linguistic and mythological tradition. 

2) Iranologists (Miller, Tokhtasev) point out that plural suffix -t- (in the Scythian ethnic names Auchatae, Paralaltai, Scolotoi) originates from the languages of the Altaic language family. 

3) Abaev assumes that in the ancient Iranian languages there is no phoneme -l- , which appears in the individual’s names “Lipoxais” and “Colaxais” and in the names of ethnic groups “Paralaltai” and “Scolotoi” from the myth of the Scythian descent from Tagitaus. 

4) As far as the text of Protogenes inscriptions is concerned, it becomes clear that “aksai/oksai” in the names of the first Scythians (Lipoksai, Arpoksai, Kolaksai) is not a single word, as Iranologists try to present it, but two separate roots ok/ak and sai. Thus it can be concluded that these two words are not associated with the Iranian title hšaya-. For the reasons mentioned above, it may be concluded that the myth of the Scythian descent from Tagitaus (in which, according to many researchers, the social structure of the Archaic Scythian society is described) is not genealogically connected with the Iranian world.

5) According to V.Miller and V. Abaev traces of the Iranian languages were virtually not present in the names of the Royal Scythians at the time of Herodotus. They believe that Iranisation of the Scythians had started in the later (Sarmatian) period.

6) In order to prove Iranian origin of the Scythians and Sakians Iranologists use the “circular argument”, which means that “conclusions of the researcher depend on his/her original assumptions”. This “circular” approach has been criticized by the Indo-European researchers.

7) Written sources (Herodotus) evidence of the existence of seven different languages in the Scythian Empire. These facts do not allow us to accept the false concept of the Iranian mono-ethnic origin of the Scythian society. The issue of the origin of different languages of the Scythian Empire remains relevant in the current research.


Chapter II. 

1) The correct Ancient Greek transcription of the Scythian(Σκυθαι) ethnic name is “Skuthai”. The identical Assyro-Babylonian (Ashguzai, Ishkuzai) and Ancient Greek (Skuthai) forms of the Scythian ethnic name suggest that this was the real name of this people.

2) The name of the Scythian tribes is identical with the name of the Turkic tribal union Oghuz, Guz.

3) The comparative research of the Herodotus’ information about the Royal Scythians and Rashid al-Din’s information about ancient Oghuzs shows parallel details, concerning their military campaigns, migrations and even historical period (7th century BC). 

4) Archaeological sources of the Archaic Scythian period reveal that the information of Rashid al-Din about migrations of the ancient Oghuzsis correct.

5) The information about division of Oghuz tribes into İç Oğuz (Inner Oghuz) and Taş Oğuz / Aş Oğuz (Outer Oghuz) can be found in Assyro-Babylonian written sources, where Scythians are named Ishkuzai and Ashguzai. In general the Turkic sources allow us to reveal structure virtually identical with the social, military and geographical organization of the Scythian society.


Chapter III.

The souces prove that Scythians and Turko-Mongolian nations (Xiongnu, Hunns, Tuchue, Mongols, Oghuz, Kipchaks etc.) had analogical traditions of:

1) burial , 2) horse sacrifice, 3) blood oath, 4) cult of defeated enemy skull, 5) sword worship, 6) views about Earth and 7) anti-assimilation attitude.


Chapter IV.

Iranologists cannot explaine etymological meanings of all of the eight gods of the Royal Scythians Pantheon.

1) The research on the basis of the ancient Turkic languages, and its comparison to the Shamanism and Tengrianism of the Altaic language family, allows us to establish clear etymological meanings of all eight Royal Scythian gods and to reveal a clear structure of the Pantheon.

2) Study of the names of the Royal Scythian gods on the basis of the ancient Turkic languages allows us to reveal their polisemous etymological meanings. Multifunctional images of the Scythian gods are identical with multifunctionalimages of the Greek gods (that were identified with the Scythian gods by Herodotus).

3) In this chapter some additional evidence is brought to support the argument about sameness of the Royal Scythian and Turkic gods.


Chapter V.

The images of goddesses in the Scythian art are analysed and compared to the information in written sources and traditions of Shamanism in the Altaic language family. It allows us to establish that:

1) Scythian depictions of a female deity with big feet, a fire and a mirror refer to the Scythian goddess Tabiti.

2) Scythian images of a female creature with zoomorphic limbs, wings, surrounded by animals, holding a severed male’s head in her hand, are depicting Scythian goddess Argimpasa.

3) The Cimmerain, Scythian and Sakian archaeology discoveries, its comparison to the written sources, ethnographic materials, and Shamanism of the people of Altaic language family, allows us to determine the semantic meanings of series of the archaeological finds and funeral ritual, which is reflected in the construction materials and stratigraphy of the burial mounds.

4) The research of the cross-shaped (romb-shaped) Cimmerian, Scythian and Sakian ornament reveals that its semantic meaning originates from the concept of the Centre of Universe in the Uralo-Altaic shamanism. In general it should be stated that the comparative research leads to the conclusion that Cimmerian, Scythian and Sakian shamanic practices were identical with to those of the Siberian shamans.


Chapter VI.

Describing the myth of the “Scythian descent from Tagitaus” Herodotus cites the names of the first Scythians (Lipoxais, Arpoxais, Colaxais), their tribes (Auchatae, Catiaroi, Traspi, Paralaltai) and golden objects that had fallen from the sky (a plough, a yoke, a battle-axe, a drinking-cup).

1) Etymology on the basis of ancient Turkic languages helps to determine that the functions of the golden objects were reflected in the names of the first Scythians and their tribes. 

2) The names of the first Scythians and their tribes reflected their social and economic functions, which were associated with the semantic value of the golden object that they received from the sky.

3) The names of the tribes reflected actions performed by the golden object: a battle-axe (sword) - to cut , a plough –to hoe, a yoke –to conquer, a drinking-cup (cauldron) – to hang over the fire.

4) The myth of the “Scythian descent from Tagitaus” reflected the social structure of the Scythian society in the Archaic Scythian period.


in Russian

* PhD, Senior research associate at The Department of Antique Archaeology at The Institute of Archaeology and Ethnography of the Azerbaijan National Academy of Sciences. Author of more than sixty papers published in Azerbaijan, Russian Federation, Ukraine, Kazakhstan, USA, Hungary, Poland, Czech Republic, Turkey and Iran. Author of the monograph “The Royal Scythians” published in four languages and reviewed by many researchers. The monograph offers a new insight into the ethnic and religious composition of the Scythian Empire. Hasanov Zaur is a member of the ISSR (International Society for Shamanistic Research). He has participated innumerous international conferences in different countries.


__________________________


3 Aralık 2023 Pazar

Yakar, Iakar, Iachus (ıακχος) : TÜRKÇE

 

"Yakus bir meşale tutuyor"

"Iacchus holding a torch."

Paus. 1.2.4

Kibele-Attis kültüne adanan bir altarda meşale taşıyan Yakus (İacchus), Roma dönemi MS 4.yy (Atina Arkeoloji Müzesi)
Kibele daha sonra Demeter olarak anılır.


Iakar - Iachus (ıακχος)

 - I -'nin İngilizce okunuşu - J - iken Türkçe okunuşu - Y - 'dir (Tr, jag-mur=yağmur, janak=yanak, gibi)

Yani sözcük Yakarmak'tır, Yakmak'tır, Türkçedir.

Ancak araştırmacılar onun sadece ağlamak, bağırmak anlamında olduğunu iddia ederler ki eksiktir. Çünkü Yakarlar ellerindeki "meşale"lerle bağırarak yani Yakararak alaya katılırlar. Sözcüğün anlamı da sadece bağırmaları değildir, ellerindeki ateştir, meşaledir, yakılmıştır, yakandır aynı zamanda.


Başlangıçta anlamdırdıkları şekilde devam etmişler ve kökenini tam olarak vermiyorlar.
Hatta meşale tutucu olarak LAMPADEİON kelimesini kullanıyorlar.





j-y

*

Carl Kerenyi

"Knossos'ta, Yunanca okunuşu 'Iakos', 'Iachos' ya da 'Iakchos' olabilen i-wa-ko ismine rastlarız; Knossos ve Pylos'ta çoğunlukla i-wa-ka halini almaktadır. Yunanca için tamamıyla yabancı gibi görünen bir Sirius ismi 'Iakar', aslında o kadar da yabancı olmayabilir. Bir Mısır hikâyesi, Minos isimleri 'Iakar' ve 'Iachos' ile bağlantılı olarak ifade edilebilir. 'Iachen' veya 'Iachim', söylentiye göre Mısır'da Kral Senyes'e tabi yaşayan akıllı ve dindar bir adamın ismiydi. Bu adam aynı zamanda kutsal bir figür olabilirdi. Erkenden doğuşu sırasında Sirius'un kızgın gücünü zayıflattığı ve böylece o zamanlarda şiddetlenmiş olan salgınları yok ettiği söylenmekteydi.

Ölümünden sonra bir tapınak mezarlığına gömüldü ve uygun kurban törenleri yapıldığında, rahipler onun sunağından ateş alıp, yıldızın yıkıcı ateşine karşı düzenlenen sihirli bir ritüelde bu ateşi taşıyorlardı.

Dionysos'ta bu ateş 'yaz ortasındaki saf ışığa' dönüştürülmüştü. Gök tanrısının oğlu şahsında 'Zeus'un ışığı' olarak kabul edilmişti. Hesychios (MS 5./6.yy), Yunanca sözcük iachron - lügatından bildiğimiz bir sıfat - 'zarif Zeus'un ışığında yıkanmış' olarak dahası 'eudieinon' olarak tanımlar. Böyle bir ışık, somut şekilde Dionysos'un bir eşi olduğu düşünülen kutsal bir figürün eline yerleştirilmişti.

Yukarıda bahsedilen iki Minos ismiyle aynı kökten gelen bu figürün ismi muhtemelen törenlerde yinelenen ısrarlı bağırıştan son şeklini 'Iakchos' olarak almıştı. Yalnızca bağırışın yüceltilmesi söz konusu olamaz. Yunanlılara göre, Iakchos'un iki özelliği vardı: ismi yüksek sesle sonsuz kereler tekrarlanırdı ve meşale taşıyıcısıydı. Iakchos figüründe, Dionysos'un ışık ve ateşle olan bağlantısı korunmaktaydı. Lucian, 'Ateş bir Dionysos silahıdır' der. Baküs rahibeleri saçlarında alev taşıyabilirlerdi.

Sophocles'in Antigon eserinde koro Dionysos'u, hasta Thebai kentini iyileştirecek 'alev saçan yıldız kümelerini yöneten kişi' olarak çağırmaktadır. Bu açılardan gökyüzündeki gerçek bir yıldızı çağrıştırmış olabilir; ancak onu, karşılaştığı yıllık Dionysos hazinelerin koruyucusu anlamında 'Iakchos, hazine muhafızı' (tamian Iakchon) olarak çağırır. Dionysos bu özelliği, Sirius yılının alevli doğuşuyla bağlantılı olduğu günlerden, Minos kökeninden getirmekteydi. Atina'da meşale taşıyan Iakchos heykelinin taşındığı tören, opora'nın sonunda düzenlenirdi.

Eleusis Gizemlerinde, yeraltı dünyasında Kutsal bir Çocuğun doğduğu bağ bozumu sırasında yer alırdı. Yüksek sesle çağrılan Iakchos 'gece gizemlerinin ışık getiren yıldızıydı'. Bu yüzden Aristophanes, Elysium'da kutsanmış bir ölü töreni olarak değiştirilmiş şekilde töreni sahnelediği Kurbağalar eserinde ona seslenir: İki elinde de savurarak, yanan meşaleleri alevlendiriyor, Iakchos, ey Iakchos! Gece gizemlerinin parlayan yıldızı."

Carl Kerenyi, Dionysos


*


"Musalar'a ve her şeyden önce Demeter'e, orgiastik, Bacchic ya da koral nitelikteki her şeye ve inisiyasyonlardaki mistik unsura; ve sadece Dionysos'a değil, aynı zamanda Demeter'in dehası olan gizemlerin baş liderine de "Iacchus" adını verirler. Ve dal taşıma, koro dansı ve inisiyasyonlar bu tanrılara tapınmanın ortak unsurlarıdır. Musalar ve Apollon'a gelince, Musalar korolara başkanlık ederken, Apollon hem korolara hem de kehanet ayinlerine başkanlık eder. Ama tüm eğitimli insanlar, özellikle de müzisyenler, Musaların hizmetkârlarıdır; hem bunlar hem de kehanetle ilgili olanlar Apollon'un hizmetkârlarıdır; inisiyeler, meşale taşıyıcıları ve hiyerofantlar ise Demeter'in hizmetkârlarıdır." Strabon. 10.3.10


Herodot : "Theokydes oğlu Dikaios, ki o zamanlar Atina sürgünü olarak Med'lerin yanında bulunuyor ve onlardan büyük saygı görüyordu: Kserkes (Serhas) birlikleri, Atinalıların bırakıp kaçmış oldukları Attika'yı yakıp yıktıkları sırada, bir gün, Lakedaimonlu Demaratos ile birlikte Thria ovasında bulunuyorlarmış, Eleusis yörelerinden doğru, en az otuz bin kişilik kadar bir ordunun kaldırabileceği gibi bir toz bulutunun yükseldiğini görmüşler; şaşırmışlar, bu tozu kim kaldırabilir acaba, diye sormuşlar kendi kendilerine ve derken sesler işitmeye başlamışlar, bu sesler ona İakhos onuruna okunan mistik ilahi sesleri gibi geliyormuş."


M.Ökmen'in buna dipnotu: İakkhos, tanrıçalarla aşıkları arasında aracılık yapan tanrısal çocuktur, meşalelerin titrek ışıkları arasında Eleusis'e doğru yapılan alayı yöneten odur. İakkhos mistik ilâhisinin nasıl bir şey olduğu hakkında Aristophanes bir fikir vermektedir: "İakkhos, ulu tanrı, sesimize koş... Kullarının kutsal korosunu yönet... Özgür ve sevinçli oyunumuza senin usta adımların da katılsın, seslerimizin yarattığı bu kutsal oyuna. Azra Erhat, İakkhos'un Dionysos'la olan benzerliğini belirtiyor; "Öyle ki, İakkhos Anadolu'dan gelme tanrı Dionysos'un Yunanistan'da ve özellikle Eleusis'de yaratılmış bir tıpkısı sayılabilir."



Iacchus is Turkish of etymology.

"Elindeki meşaleyi yaktı." (He lit the torch in his hand.); Yakmak = Burn

"Yakararak ağladı." (He cried imploringly/shouting.); Yakarmak = Supplicate



"Muses, and above all to Demeter, everything of an orgiastic or Bacchic or choral nature, as well as the mystic element in initiations; and they give the name "Iacchus" not only to Dionysus but also to the leader-in-chief of the mysteries, who is the genius of Demeter. And branch-bearing, choral dancing, and initiations are common elements in the worship of these gods. As for the Muses and Apollo, the Muses preside over the choruses, whereas Apollo presides both over these and the rites of divination. But all educated men, and especially the musicians, are ministers of the Muses; and both these and those who have to do with divination are ministers of Apollo; and the initiated and torch-bearers and hierophants, of Demeter." Strab. 10.3.10