12 Şubat 2026 Perşembe

Kibirli ve Küstah Alman Arkeologlar 2

 


Arkeolog Ahmet Semih Tulay'ın bir anısı

2-0 GALİBİZ


1992 yılında Didim Alman kazı evini gezerken daha önce oluşturulan depo-müzede ve depolarda bir çok müzelik eser gördüm ve yasa gereği bunların müzeye taşınması gerektiğini kazı başkanına bildirdim. Kazı başkanı umursamaz bir tavırla bunların neredeyse 30 yıldır kazı evinde olduğunu söyledi. Ben taşınmasında ısrar ettim. Devreye Kültür ataşeleri girdi, Üniversiteden bir hocamı araya koydu ancak kararımdan dönmedim.

Kazı bitimi yaklaşmıştı nedense kazı başkanı eserleri müzeye teslim etmiyordu. Başkana eserleri müzeye teslim etmezse kazı evi depolarını kapatmayacağımı söyledim. İstemeye, istemeye eserlerin büyük bir kısmını müzeye taşıdılar. Başkan da hemen Didim’i terk etti. Kazı kapatılmadan bir kazı başkanının son gün ayrılması görülmüş şey değildi. Demek ki kazı başkanına bu iş çok feci dokunmuştu. Ama sonuçta kazı yaptığı ülkenin yasalarına uymak zorundaydı. Fakat kimi yabancı kazı başkanında olduğu gibi onda da bir kayıtsızlık vardı.

Genel müdürlükle görüşme yapıp kapıları mühürledim.

Kısa bir süre sonra Ankara’ya çağrıldım. Genel müdürün odasına girdiğimde, Genel müdür, İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü, Bergama kazı başkanı ve bir başka Alman kazı başkanın oturduklarını gördüm. Anlaşılan topluca beni şikayete gelmişler. Genel müdür beni de oturttu. Didim kazı evindeki depoları mühürlemediğim konusunda şikayet olduğunu söyledi. Ben kazı başkanı olmadığı halde mühürlediğimizi, tutanakların bir suretini Genel müdürlüğümüze ilettiğimi söyledim.

Genel müdür telefonla tutanakları istedi ve gelen tutanakları üstüne basa, basa oradakilere okudu. Sonra “Kazı başkanınız olmadığı halde müze müdürüm kapıları mühürlenmiş daha ne istiyorsunuz? Biz 2-0 galibiz.” dedi. Adamlar bozuldular.

Bir kaç yıl içinde Didim kazı evindeki bütün eserleri Milet Müzesi’ne taşıttım. Kazı Başkanı ölünceye değin bana kırgın kaldı.


11 Şubat 2026

ANTİKA ANILAR (7) adlı makalesinden /link



SB* Semih Tulay adını vermese de biz öğreniriz:

       Prof. Dr. Klaus Tuchelt (1931-2001)


Kibirli ve Küstah Alman #Arkeologlar



Kibirli ve Küstah Alman Arkeologlar 1

 

Arkeolog Ahmet Semih Tulay'ın bir anısı

BİZE GÜVENİN

Lidar höyük kazısında ne heyetteki kazı başkan yardımcısı şişman adamı, ne de onların işçi çavuşluğunu yapan adama ısınamadım. Özellikle ikisi kazı çukurlarını gezmemden rahatsız. Bir gün kazı çukurunun içindeyken adam benim oraya inmem konusunda bir iki laf edecek oldu ama ağzının payını aldı.

Kazı sabah erken başlıyor, öğleden sonra üç gibi bitiyordu. Bir gün kazı bitimine yakın şişman adamın açmasına indim. Çavuş da orada. Bir şeyleri kazdırıyorlar. Madeni bir objenin kenarı çıkmış ama belli değil. Çavuş bitiş düdüğünü çaldı. Herkes dağıldı ama çukurdaki kişilerde kıpırtı yok. Ben de oturup beklemeye başladım. Şişman adam da oturdu. Karşılıklı bekleşiyoruz. Sonunda dayanamadı sordu. “Semih Bey, siz yemeğe gitmiyorsunuz?”  “Siz” diye sordum. “Hayır, biz biraz çalışacağız” dedi. “Çalışacaksanız ben de gitmiyorum” dedim. Adam kızardı bozardı “ama bize güvenin” dedi. Bensiz çalışamayacaklarını söyledim. Bunun üzerine çalışmaktan vazgeçtiler.

Sonraki birkaç gün içinde o açmadan bronzdan yapılma nefis dört kulplu bir lahit/tekne içinde bir iskelet ve yanında asası, ceylan işlemeli nefis bir altın yüzük ve diğer hediyeler çıktı.


27-01-2026

ANTİKA ANILAR (5) makalesinden / link

EK:

Fırat Nehri'nin sol kıyısında yer alan Lidar Höyük (Urfa), Samsat yerleşimiyle Kommagene'deki Toros Dağları arasındaki geçitte önemli bir ticaret yolu üzerindeydi. Böylece Suriye ile Anadolu arasındaki bağlantılardan birini sağlıyordu. 1979-1987 yılları arasındaki kazılar Aşağı Fırat Kurtarma Projesi'nin bir parçasıydı. Atatürk Barajı'nın su seviyesinin yükselmesiyle daha fazla kazı yapılamamıştır. Lidar Höyük'ün yerleşim tarihi, MÖ 3.binyıl Erken Tunç Çağı'ndan MS 13. yüzyıla kadar uzanıyordu.


SB* Norşun Tepe ile Lidar Höyük kazılarını Prof. Harald Hauptmann (1936-2018) yapmıştı.

SB* Göbekli Tepe'yi kazan Klaus Schmidt onun öğrencisiydi.

Lidar Höyük


***

TÜRK BAYRAĞI

Ahmet Semih Tulay

1983 yazında Bakanlık Temsilcisi olarak gittiğim, Şanlıurfa’nın Bozova ilçesindeki Lidar Höyük Kazısı’nın ilk günleri. Bir gün çalışma mekanı olarak kullanılan salona girdim. Etrafı incelerken köşede duvara yapıştırılmış küçük bir harita gözüme ilişti. Yakından bakınca beynimden vurulmuşa döndüm. Haritada Doğu Anadolu’nun bir bölümü Ermenistan olarak gösteriliyordu. Kazı başkanını bularak salona getirdim ağzıma geleni söyledim. Ardından da kazıyı kapatacağım tehdidini savurdum. Kazı Başkanı özür üstüne özür diliyor, kendini bilmez bir münasebetsizin yaptığını söylüyordu. O kızgınlıkla akşam yemeğini mutfakta yedim.

Sabah erkenden kapım çalındı. Kapıda kazı başkanı duruyordu. “Benimle salona gelir misiniz” dedi. Salona girdik. Haritanın olduğu duvarı gösterdi. Duvarda kaldırılan haritanın yerine yepyeni bir Türk Bayrağı asılmıştı.

20 Ocak 2026 tarihli makalesinden / link


SB* Bayrakla birlikte Türkiye haritasını da asmalıydı. Bu yabancı arkeologların birçoğu küstahtır, efendilik taslar, ters tepince alttan alır, ama düşünceleri ve eylemleri değişmez. Saygıyı hak etmeyenler yüceltilmesin.



Kibirli ve Küstah Alman #Arkeologlar

______________________________


A.Semih Tulay'ın Miletli Aspasia kitabı



11 Şubat 2026 Çarşamba

Luvi Aldatmacası

  


LUVİ ALDATMACASI 

Ahmet Semih Tulay

23 Temmuz 2024 / link


Son birkaç yıldır yazılı basında ve şu günlerde de sıklıkla sosyal medyada yer alan ve tartışılan bir konu var. Luviler….. Bu konuyu gündeme getiren ve sürekli gündemde tutmaya çalışan kişi kendini doğa bilimci, arkeolojik peyzajların rekonstrüksiyonu uzmanı ve aynı zamanda kaşif olarak nitelendiren Alman kökenli İsviçre vatandaşı Dr. Eberhard Zanger adında biridir. Kendi söylemiyle arkeoloji konusunda bilgisi olmadığı için İsviçre’de yaşayan arkeolog Serdal Mutlu’yu yanına alarak iddialarını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Kendisinin Luvi dili ve uzmanı olduğu iddiasında bulunan Eberhard, 1994 yılından bu yana MÖ 2. binyılda Batı Anadolu’da Luvi adında bir uygarlığının var olduğunu öne sürmektedir. Aslında Luvi terimini ilk kez ortaya atan 1920 yılında İsviçreli Emil Forrer adında bir dilbilimci ve 1950’li yıllarda İngiliz prehistoryen James Mellaart adındaki şaibeli bir bilim adamıdır. 2017 yılında İngiliz “Independent” gazetesince haber yapılan ve buna bağlantılı olarak bizim basınımızda da yoğun ilgi gören “Beyköy Yazıtı” gündeme oturmuştu.

Habere göre; 2012 yılında J. Mellaart öldükten sonra bu yazıtın kopyası onun evinde bulunmuş ve Afyonkarahisar-İhsaniye-Beyköy köy camisinin temelinde olduğu iddia edilen bu taşın üzerindeki Luvice yazılar çözülmüştü? 10/15 metre uzunluğunda 35 cm enindeki kireçtaşı bir blok üzerine kazınan bu yazıt gömülü ise yazılara nasıl ulaşılmıştı? İddiaya göre 1878 yılında köylüler yazıtı caminin temelinde inşaat malzemesi olarak kullanmadan önce, Fransız arkeolog George Perrot dev kitabenin üzerindeki yazıları bir kağıda kopyalamıştı.

Gazete haberi üzerine Beyköy Camisi’nde yapılan incelemede temelin zemindeki ana kaya oturduğu saptanmıştır. Böylelikle bunun bir yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Şubat 2018’de Mellaart’ın evinde Beyköy yazıtı ve kimi taslak metinler üzerinde yapılan inceleme sonunda bunların tamamının sahte olduğu ve gerçekte Mellaart’ın yirmi yıl boyunca bu belgeleri kendisinin oluşturduğu anlaşılmıştır. Yani bilime sahtekarlık karıştırılmıştır. Beyköy Yazıtı’nın sahte olduğunu kanıtlayan İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nden Hititolog Doç. Dr. Hasan Peker, yazıtı çözdüğünü iddia eden Dr. Fred Woudhuizen ve Dr. E. Zangger’i eleştirerek, “olmayan bir şey üzerine bilimsel çalışmalar yapmak gerçeğin üstünün örtülmesi ve yok sayılmasıdır.” demiştir. 

Zangger’in ilgi görmeyen bir başka uçuk iddiası da Truva’nın Atlantis olduğu iddiası gibi Truvayı Luvi uygarlığının bir parçasıymış gibi göstermesidir. Bu arada Bilge Umar adlı iktisatçı bir kişi yazmış olduğu “Türkiye’de Tarihsel Adlar” adlı kitapta Anadolu’daki kent adlarının neredeyse tamamına yakınını Luvi diliyle ilişkilendirip bu akıma hizmet ettiğini söylemem gerekir.

Peki, E. Zangger ve yandaşları neden bu işi gündeme getirmişlerdir? Yanıtı gayet açıktır.  Bunun altında uluslararası siyasi ve politik planlar vardır. Batılılar önceleri batı uygarlığının temelini Eski Yunan uygarlığında aramışlar, ancak Anadolu’nun bu konuda daha baskın olduğunu anlayınca bu kez gözlerini bu topraklara dikerek kökenlerini Anadolu uygarlıklarına dayandırmak istemişlerdir. Örneğin, Almanlar kökenlerini Galatlara dayandığını kanıtlamak için Anadolu’da çok sayıda arkeolojik kazı yapmışlardır. Sonuç: Kocaman bir sıfır. 

Genel olarak Avrupalılar Anadolu’nun günümüzden 10.000 yıldan beri Hint-Avrupai halkların ana vatanı olduğu iddiasındadırlar. Bunlara göre Anadolu Tunç Çağı kültürü ve sanatının yaratıcısı  “Hint-Avrupalı halklar”dır. Bu halkların öncüleri Hititli, Luvili, Palalı halklar ve henüz adı bilinmeyen Hint-Avrupalı topluluklardır. Yani Anadolu Hint-Avrupalı halkların da anavatanıdır. Bu topraklarda konuşulan dil ise “Proto Anatolian languages”tir. Yani Hint-Avrupacadır. Hititlerin ve Hattilerin Asyalı oldukları kesinleştikten sonra bu kez bu iddia sahipleri Luvi yalanına sarılmışlardır. Ancak Luvi dili diye savundukları dil incelendiğinde karşımıza Hattice ve Hititçe çıkar. Hatti dili ise Asya kökenli bitişken bir dildir. Yani Luvi dili dedikleri aslında Hatti ve Hitit dilinin bir lehçesi olmaktan öteye gidemez.

Zangger ve yandaşları Anadolu’da yaşamış ancak hiç bir devlet kuramamış, dili tam olarak çözülememiş Luviler üzerinden yeni bir kök arayışına girerek sahte belgelerle, önce Hititlere, sonra Truva ve öteki krallıklara ait her şeyi Luvilere aitmiş gösterme çabasına giriştiler. Zangger planını daha rahat uygulamak için 2014 yılında “Luvian Studies” adlı bir vakıf kurdu. E. Zangger ve yurt dışındaki Luvian Studies Vakfı’nın ve Türkiye’deki işbirlikçileri uydurma tezlerinin yaymak için sosyal medyada yoğun bir çalışma içine girmişlerdir. 

Zangger’in görüşlerini aktaran bir makaleyi Türkiye’nin değişik yerlerindeki gazetelerde ve sosyal medyada noktasına virgülüne dokunmadan değişik yazar adlarıyla yayınlatırken bu konuda Zangger ve S. Mutlu birlikte yazdıkları hatalarla dolu bir kitap ile Luviler yalanını yaymaya çalışmışlardır. “Luvi Uygarlığı” adlı bu kitapta arkeolojik kazıların yeterince derinliğe ulaşmadığını, bu nedenle de Luviler hakkında ayrıntılı bilgi edilemediği iddiasındadırlar. Ne kendisinin ne de yardımcı S. Mutlu’nun demek ki Anadolu’daki kazılar konusunda da hiç bir bilgileri yoktur. 

Bir başka konu söz konusu Luvi kitabının kaynakça bölümünde bir tek Türk bilim adamının adı yoktur. Kanımca tüm arkeoloji dünyasının tanıdığı Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, Prof. Dr. Bahadır Alkım, Prof. Dr. Muhibbe Darga, Prof. Dr. Halet Çambel, Prof. Dr. Refik Duru Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Prof. Dr. Tahsin Özgüç gibi Anadolu uygarlıkları hakkında otorite olan daha onlarca Türk bilim adamını duymamışlar. Bu arada not düşeyim az önce adlarını saydığım öğrencisi olduğum hocalarımdan Luvi diye bir şey duymadım.

Avrupa merkezli kimi vakıfların Anadolu’dan vatan yaratmak için başlattıkları ve Türkiye’deki kimi kuruluş ve kişiler tarafından da desteklenen “Luvicilik” akımında bir de Luviler’den Aleviliğe ve Kürtlere bir kök yaratma çabası içine girdikleri de gözlemlenmiştir. Bunların düşüncesinde Alevi inançlarının kökeninin Luvi inançlarına dayandığı gibi saçma bir düşünce vardır. Luvilerden “ışık ülkesinin halkı” gibi söz edenlere bir notum var. Işık ülkesi Luvi değil, tüm maddi uygarlık ögeleriyle bildiğimiz gerçekten ışıklar içindeki Likyadır.

Prof. Dr. Ahmet Ünal, Luvilerin iddia edildiği gibi Anadolu’nun geçmişinde önemli bir yeri olmadığı, abartıldığını, birkaç kaya kabartması, tek tük hiyeroglif yazıt, mühürler ve kimi seramik parçaları dışında araştırmalarda Luvi varlığı izlerinin çok zayıf olduğunu; gerçekte ise Luvi Ülkesi ya da Devleti diye kendi içinde tutarlı bir coğrafi bölge olmadığını belirtmektedir. Prof. Dr. Semih Güneri ise Luvi dili, Luvi kültürü diye tanımlanmış bir süreç olmadığını söyleyerek şu soruları sormaktadır. Hangi Luvi? Luvi hangi arkeolojik kültürü niteler? Nerede Luvi tarzı çanak-çömlek? Luvi mimarisi? Luvi tasvir sanatı? Nerede Luvi’ce tarihsel metinler? Ki Luvi coğrafyasını bize tanımlasın, Luvi tarihinin ana hatlarını bize anlatsın.

Sonuç:  Luvi halkı ve dili ile ilgili olarak kadim belgelerde herhangi bir kayıt yoktur. Luvilerin hiçbir zaman bağımsız bölgeleri olmamıştır. Bir tane Luvi kralının adı yoktur. Luvi mitolojisi, söylemleri yoktur. Luvi uygarlığına ait özgün maddi eserler yoktur. Luviler Batı Anadolu’da Hititlerin gölgesinde yaşamış yerli basit bir topluluktur. Bu gerçeğe karşın Anadolu’da bir Luvi uygarlığının olduğunu gündeme getirmek batılılarca kotarılan tam bir toplum mühendisliği, Anadolu kronolojisini değiştirme sevdasıdır. Luvi uygarlığı kocaman bir yalan ve bir aldatmacadır. E.Zangger ve yandaşları tarafından Anadolu kültürü üzerinde acemice planlanmış, kurgulanmış ve siyasal politik amaçlı oyunlardan biridir.


Ahmet  Semih Tulay

(Arkeolog, Milet Müzesi'nin eski müdürü)

________________


SB



"U-ba-ti = arazi, hibe edilen saha" anlamında olan ve "kesinlikle Luviceden Hititlere geçmiştir" denilen UBATİ sözündeki
"ba'nın Hatti kökenli olması" denilmesiyle ;
UBATİ'nin
2- Hattilerin Türkçe konuştuğu, (Ba > Uba > Oba]
3- Arazi anlamından çıkarılan sonuca göre> UBA(-ti) sözünün OBA olduğu,
4- Sumercede "yaşam yeri, saha" anlamında UB sözünün kullanıldığı,
5- Türkçede aynı anlamda OBA (kökü OB) olarak hâlâ kullanıldığı,
Bu sebeple de;
1- Kesinlikle Luvice kökenli OLMADIĞI ...!

Frigce diye açıkladıkları "OUA"  da Türkçedeki OVA sözünün kendisidir.
Aynı zamanda Lukka (Likya) ve Karia yazıtlarında da UBA (OBA) olarak geçer!

Luvice de, Frigce de yok, Türkçe var!

En büyük luvici İlya Yakuboviç bile Turovalıların dili için "luvice en olası aday değil" derken, "bir takım kişiler" hangi cesaretle "Turovalılar Luvi dilli" diyebiliyor? Vahiy mi gelmiş? "Yaz kızım/oğlum...."

Valla sıkıldım bu luviperestlerden!

"Homeros Destanı'nda Troya'nın öne çıkan, hatta en önemli rolü, Troyalıların Grek etnik kökenine dair ikna edici bir argüman teşkil eder mi? İlyada'nın Hektor'u ve diğer bazı Troyalı karakterleri büyük bir sempatiyle tasvir etmesine ve Akhaların Troyalı düşmanlarıyla tercüman olmadan konuştukları bir dizi sahneye rağmen cevap olumsuzdur. Watkins'in (1986: 62) ölçülü sonucuna katılmak için daha da fazla neden vardır: “Luvilerin Wilusa hakkında bir şarkısı ya da destanı varsa, bu Wilusa'nın Luvice konuştuğu anlamına gelmez”.

Benim iddiam, “Troyalıların dili” tartışmasında çivi yazılı kaynaklardan elde edilen yetersiz onomastik kanıtlar kullanılmak istendiğinde, Luvicenin en olası aday olarak ortaya çıkmadığını ileri sürmekten öteye gitmiyor."

Ilya Yakuboviç, Sociolinguistics of the Luvian Language, Vol 1, 2008


Hititolog Prof.Dr. Ahmet Ünal bile "abartıldığını" söyler ve yazar. / link


Prof.Dr. Semih Güneri
"Sahte Luvi hiyeroglif yazıları ve James Mellaart" makalesi


Prof.Dr. Semih GÜNERİ (FB hesabından):

"Son birkaç yıl içinde 'Luvi' diye bir sözde kültür uyduruldu. Anadolu'nun yerli kültürüymüş. Hint Avrupalıymış. Birkaç resim yazısı işaretiyle nasıl anladılarsa Hint Avrupalı olduklarını? 

Bütünüyle uzmanlık alanıma girdiği için yazdıklarıma güveniniz. 'Luvi', ...şunlar..., ...bunlar..., ...onlar... gibi Hitit tarihi metinlerinde anılan etnik gruplardan biridir. Kim oldukları, ne konuştukları belli değildir. Hiçbir şekilde arkeolojik kültürünü bilmediğimiz, bilinmeyen, tamamen önemsiz bir topluluktur. Anadolu'nun Güneyinde bulundukları düşünülür. 

Her şeyden önce bir bölgede konuşulan dili belirleyen, bölgenin baskın arkeolojik kültürdür. Neolitik Çağlardan Demir Çağlarına, Anadolu'da baskın arkeolojik kültürü belirleyen Hurri ve Hatti etnik kültürüdür. Hurri'nin de ve Hatti'nin doğrudan ve dolaylı yazılı belgeleri vardır. Bu iki baskın etnik kültürün arkeolojik kültürleri de yukarıda anlattığım gibidir. Hurri arkeolojik kültürü Hitit sanatı diye uydurulan Anadolu Tunç Çağı sanatını temsil eden arkeolojik belgelerin toplamıdır.  Yakında çıkacak kapsamlı Hurri (çift 'r') kitabım bu konuya son noktayı koyacak. 

Hatti sanatı nedir sorusunun yanıtı ise, Alaca Höyük Kral Mezarlarında bulunan tunçtan Güneş Kurslarıdır, altın kadın heykelcikleridir, altından kap kacak süs eşyalarıdır. Hitit Luvi hiyeroglifi denilen hadisenin böyle bir arkeolojik karşılığı yoktur. Kesinlikle yoktur. 

Yazıya gelince, Mısır resim yazısından türetilmiş ve sadece mühürler üzerinde birkaç tekil işaretten ibarettir. Yani herhangi bir olayı anlatan tam bir hiyeroglif metin yoktur. Bunların tersini yazan anlatan hiçbir bilgiye inanmayınız. Ve sıkı durunuz: Hattice ve Hurrice eklentili dillerdir, Asyalı dillerdir, bu iki etnik grup Anadolu'ya eklentili dillerin kaynak bölgesi olan Kuzey Asya'dan gelmiştir."


Ataman is not Luwian, but Turkish !
Even "Karian armon" is Turkish ; Erman/Arman.

ER = Tr., Man, soldier, male.

suffixes -man -men ; from the Sumerian period always in use in Turkish;
- Declares the multitude (kocaman = huge),
- Creates names (Ataman, Alpman, Arman, Erman, Yalman, Öymen),
- Declares few / more (küçümen = small),
- Made profession names (eğitmen = instructor),
- Generates item names (yayman = big sack ; elemen = sieve); ılıman = mild,
- Produces title word [Ataman = ancestor leader; Kölemen = slave man /or tribe name of Turkish Mamluks (Kipchak Turks), who established a state in Egypt- Syria] or Turkish tribe name Kuman (Cuman),
- Generates words related to human physics (Şişman = Fat),
- Generates place names (Kağızman, Adıyaman, Dalaman)




Lukkaca (Likce) dedikleri URT(T)A,  tanrısal ad ARMA ve ERMMENENİ sözcükleri Türkçe kökenlidir.
URTTA < YURT - YURDU
ARMA(n) < ARMAN - ERMAN
ERMMENENİ < ERMAN + ENİ/ENE (ANA)
ARMAN URTTA = ERMAN YURDU

NOT: Ermen/Arman kelimesinin Türkçe olduğuna dair bakınız:
Ermen Boyları ve Pseudo-Ermeni Haylar / Prof.Dr. Firudn Ağasıoğlu




"Bu gün Hint-Avrupa medeniyet ve dillerinin yayıldığı bütün yerlerin altında bir Türk katı bulunmaktadır...
Roma-Latin dilinin altında Etrüsk,
Yunan dilinin altında Pelasg, Sami dillerinin altında Sümer... "
Sabir Rüstemhanlı-Gök Tanrı.



Dil ve köken çalışmaları yapanlar araştırmalarına Türkçeyi dahil etmediği sürece
yaptıkları o çalışmalar bilimdışıdır.
Ve
'Sözde' akademisyenler Hititçe- Luvice diyerek masal anlatmaya devam ediyor...

Ais = Ağız ; Hititçe değil TÜRKÇE



ilgili






23 Aralık 2025 Salı

Güneşi Karşılama ve Nar

 



GÜNEŞİ KARŞILAMA BAYRAMI - YILBAŞI

GÜN YANIRGAN - GÜN CANIRGAN

YENİLENMİŞ GÜN BAYRAMI

Akay Kine (Kynyev)


“İlk bayram olan Yılbaşı, Güneş’in durumuna göre ayarlanır. Bu bayramın gününün belirlenmesinde Ay’ın döngüsü dikkate alınmaz. En uzun gecenin ve en kısa günün olduğu zamana denk getir. Bu bayrama Yılbaşı Bayramı ya da Güneşi Karşılama Bayramı denir. Bu dönemde Altay soğuk ve karlıdır. 21 Aralık'ı 22 Aralık'a bağlayan gece en uzun gece, en kısa gün yaşanır. Daha sonra Güneş artık çıkmaya, Gün-Güneş uzamaya başlar. Günün uzamaya başlamasına biz "Güneş yenilendi" diyoruz. Gün-Güneş uzamaya başlayıp gün yenilenince yılbaşı olur.

Güneşi Karşılama Bayramı ailevi bir bayramdır, çünkü onu herkes kendi ailesiyle kutlar. Bu bayramda Erlik Bey'e şükran sunulur ve dua yapılır. Ayrıca Gök, yer ve ev hayvanlarına dua yapılır, onlar yüceltilir, onlara teşekkür edilir, onlara alkış yapılır. Bu bayramdaki neredeyse tüm semboller yeraltına ait göstergelerdi.

Yılbaşında Güneş’e karşı bir köknar ağacı dikilir, onu ortaya alıp Güneş’in dönüşünün tersi yönde 7 kere bu ağacın etrafında hep beraber dönülür Ağacın etrafinda, Güneş’e karşı, hep birlikte yapılan 7 kere dönme ritüeli, Erlik Bey’e ulaşmak içindir. Çünkü yeraltı 7 kattır. Sembolik olarak 7 kere alkış yaparak dönülüp her dönüş, (her bir katın aşılması anlamındadır) ona ulaşılır. Dönülerekve ağacı değişip şekerleme ve yiyeceklerle süsleyerek toprak ile suyun maddi başlangıcına güç verilir. Toprak ve suyun üzerinde Erlik Bey’in gücü ve hâkimiyeti vardır. Yılbaşında ağaç dikmek geleneği şu anda Hıristiyanlarda devam etmektedir. Bu adet onlara bizden gitmiştir.

Yılbaşı ağacı için neden tören yapılmıştır? Bunu değişik yerlerde değişik şekillerde anlatırlar. Tarih boyunca bu tören farklı açıklamalarla yapılmıştır. Bu tören dünyanın yaratılışıyla da alakalı bir şeydir.

Gök Tanrı diye anılan Üç Kurgustan, 3 çocuğu arasında dünyayı paylaştırırken, büyük oğlu Erlik Bey 'Ben en büyük ve güçlü çocuk olarak bize bakan toprak ve suyun tüm gücünün sorumluluklarını kendimde taşıyacağım' demiştir. Çünkü toprağın gücü, tüm maddi başlangıçtır. Bu nedenle, toprağa Toprak Ana diyoruz. Toprağı, kadın olarak doğurgan kabul ediyoruz. Çünkü Gök'ten inen o ak tohum, toprağa girmiş ve orada 9 ay kalmış ve 9 ay boyunca gelişmiştir. Bu anlayış bizim dedelerimizle, bizim ritüellerimizde kendisi korumuştur. Doğum, ölüm, nikah zamanlarındaki ritüellerimizde kendisini korumuştur. Doğum, ölüm, nikah zamanlarındaki ritüellerde günümüzde de hâlâ yaşatılmaktadır. Erlik, Kurbustan'dan sadece bir kazığın açacağı delik kadar küçük bir toprak istemiştir. Gök Tanrı bu isteği kabul etmiştir. Erlik Bey yere bir kazık koymuş ve derin bir delik oluşturmuştur.

Tanrı, Türk töresine uygun düşecek şekilde Gök'ü küçük kardeşe, yani Bay Ülgen'e vermektedir. (Çünkü Türk töresine göre miras ev, ocak küçük çocuğa devredilir). Erlik Bey de Gök'de zorluk olmadığını düşündüğü için 'yukarıdaki gök başlangıcını, küçük kardeşim alsın' demiştir. Yerin ortasını da ortanca oğul alır. Yani erkek başlangıcı olan 9 kat Gök'ü Bay Ülgen'in 9 oğlu, 9 kardeş, 9 katmanda yönetir. Dişi başlangıç olan yedi kat toprağı Erlik Bey'in 7 kızı, 7 katmanda yönetir. Bu iki başlangıç bir yerde birleşerek, orta dünyayı oluşturur.

Biz de yılbaşında, Erlik Bey'in toprağın derinliklerine çaktığı kazık gibi yerin dibine gitsin, aşağıya ulaşsın diye Aşağı Dünya'ya ait olan köknar ağacını (Yılbaşı ağacının adı köknardır) dikerek toprağın altına nüfuz edip toprak ve suyun gücünü davet ederiz ve onların gücünden kendimize güç alırız. Toprak ve suyun üzerinde Erlik Bey'in hâkimiyeti var. Yılbaşında diktiğimiz köknar ağacı Erlik Bey'e ait ağaçlardandır. Sembolik olarak, Erlik Bey'in bir parmak ucu kadar sahip olduğu yere ve açtığı deliğe o ağaç dikilir. Yeni yılda hediyelerle bu ağaç süslenir ve bu ağaca değişik ödüller verilir. Ağaca asılan hediyeler genelde yiyecek türü olmuştur.

Gök Tanrı İnancının Bilinmeyenleri
Akay Kine'nin Bilgileri Işığında
Günnur Yücekal Arpacı

***

Nar'ın anavatanı Orta Asya'dıri bu da Sumerliler vasıtasıyla Mezopotamya'ya geldiğini gösterir. Nar'ın karşılığı Sumercede > Nur // Akadcada > Nurmu*. "Nur" Arapçada ışık, Moğolcada (нар = nar) güneş anlamındadır. Macarcada da güneşe (güne) "nap" derler. Hindistan'da ise 'nar'a "anaar (अनार)" denir.

Türkçe > nar; Berekettir, bolluktur, anatanrıçadır, dişildir. Güneş (ışık) ve 'ana' olmasaydı bolluk-bereket olabilir miydi?

Antik kentimiz Side'nin kelime anlamı da Nar'dır. Nar meyvesi kentin sembolü olarak kullanılmıştır. Kentin baş tanrıçası Athene, Atina Athene'sinden farklı olarak atribüsü Nar'dır ve bereketi simgeleyen anatanrıça kültü ile birleştirmiştir. Ayrıca Athene'nin ne kendisi ne de adı Grekçe değildir. Pelasg kökenli olduğunu söylerler ama adının Ak-Ene'den geldiğini ve Türkçe olduğunu söylemezler... ;)

SB



*Arapçanın atası Akadcaya Türkçenin etkisi için Elşad Alili'nin makalesi ile Naim Onat'ın makale ve kitaplarına bkz.


22 Aralık 2025 Pazartesi

Geçmişimizi kim yazacak ve nasıl olacak?


 Tarihi Kendi Ellerinize Alın

Kazakistan Tarihi: Geçmişimizi kim yazacak ve nasıl olacak?

Bakytzhan Bolatbekuly


Tarih, bir ders kitabındaki tarihlerden çok daha fazlasıdır. Ulusal kimliğin ve ortak bir geleceğin inşa edildiği temeldir. Peki bu tarihi kim ve hangi kurallara göre yazmalı? Devlet Danışmanı Erlan Karin ile yakın zamanda yapılan bir röportaj, Kazakistan'ın geçmişine başkalarının gözünden bakmayı bırakıp kendi nesnel ve etkileyici tarihçesini nasıl oluşturabileceğine dair net bir strateji sunuyor.


Adım 1: Tarihi Kendi Ellerinize Alın

Erlan Karin'in dile getirdiği temel fikir basit ama temeldir: Ulusal tarih, Kazakistan halkı tarafından yazılmalıdır. Geçmişimiz onlarca yıl boyunca dış ideolojilerin - Çarlık ve ardından Sovyet - prizmasından incelendi. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak tabloyu çarpıttı, vurguyu değiştirdi ve özgün kültürümüzün ve devlet yapımızın tüm katmanlarını gölgede bıraktı.

Tarih biliminde "kendi sesinizi" bulmak bir heves değil, acil bir ihtiyaçtır. Komşunuzun ailenizin tarihini yazdığını düşünün. İyi niyetli olsa bile, sizin için önemli olan ayrıntıları atlayarak kendi tarzında anlatacaktır. 

Bir ülkenin tarihi için de aynı şey geçerlidir: İçten yazıldığında, öz-bilginin bir aracı haline gelir. Bu, başkalarının değerlendirmelerine bakmadan, kendi yolunuz hakkında egemen bir bakış açısı oluşturmanızı sağlar.


Adım 2: "Altın standart" yaratın - yeni bir akademik çok ciltli baskı

Tarih anlayışımızın güvenilir olması için sağlam bir bilimsel temele ihtiyacı vardır. Yeni akademik, çok ciltli Kazakistan tarihi, böyle bir temel oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu, sadece eski kitapların yeniden basımı değil, geçmişin kapsamlı, nesnel ve ideolojiden arındırılmış bir analizini sunmayı amaçlayan büyük ölçekli bir projedir.

Sahteliklerin ve tarihi çarpıtmaların yaygınlaştığı bir dünyada, bu tür çalışmalar stratejik öneme sahip hale geliyor. Her türlü tartışmanın ana argümanı ve eğitim ve kültür sistemleri için bir dayanak noktası olacak. Özünde, ülkenin entelektüel egemenliğinin bir teyidi niteliğinde.


Adım 3: Nesnel Tarihin Üç Temel Direği

Herkesin bahsettiği o nesnelliğe nasıl ulaşabiliriz?

Erlan Karin, kaliteli tarih çalışmasının "tarifi" olarak adlandırılabilecek üç temel ilkeyi şöyle tanımlıyor:

Birincil kaynaklara güvenmek. Başkalarının fikirlerini yeniden anlatma dönemi sona erdi. Gerçek bilim, ofislerin sessizliğinde değil, tozlu arşivlerde doğar. Bilgiyi mitlerden ve sonraki katmanlardan arındırmanın tek yolu, belgeler, eserler ve mektuplarla derinlemesine çalışmaktır.

Disiplinlerarası yaklaşım. Tarih boşlukta incelenemez. Tam bir resim elde etmek için yalnızca tarihçilere değil, aynı zamanda arkeologlara, etnograflara, siyaset bilimcilere ve diğer uzmanlara da ihtiyacımız var. Ancak böyle bir sinerji, geçmiş olayları her açıdan ele almamızı ve tek taraflı yorumlardan kaçınmamızı sağlar.

Kolektif çalışma ve açık tartışma. Tarih, tek bir yazarın veya kapalı bir grubun ürünü olmamalıdır. Bu, öznelliğe ve kişisel hırslara karşı koruma sağlar. Açık bilimsel tartışmalar, meslektaş dayanışması ve karşılıklı değerlendirme, nihai çalışmanın değerlendirilip dengelenmesini garanti eden zorunlu koşullardır.


4. Adım: Hikayeyi herkes için ilgi çekici hale getirin

En parlak bilimsel çalışma bile rafta ölü bir şekilde duruyorsa ve yalnızca dar bir akademik çevre tarafından anlaşılıyorsa işe yaramaz. Son ve belki de en önemli tez, tarihin popülerleştirilmesi gerektiğidir. Bu, kuru gerçeklerin modern ve ilgi çekici formatlarda sunulması gerektiği anlamına gelir:

Yüksek kalitede belgeseller ve diziler.

YouTube'da ilgi çekici podcast'ler ve videolar.

Sosyal ağlarda etkileşimli web siteleri ve projeler.

Kamuya açık konferanslar ve açık tartışmalar.

Tarih günlük hayatın bir parçası haline geldiğinde, sıkıcı bir okul dersi olmaktan çıkıp her vatandaş için yaşayan bir gurur ve ilham kaynağına dönüşür.


Sonuç: Geleceğe bir yatırım

Ulusal tarih üzerine çalışmak sadece geçmişe bir bakış değil, aynı zamanda Kazakistan'ın geleceğine bir yatırımdır. Dürüst, profesyonel ve ilgi çekici bir tarihçe oluşturarak, gelecek nesiller için sağlam bir temel oluşturuyoruz. Kim olduklarını, nereden geldiklerini ve nereye gittiklerini tam olarak bilecek nesiller.

        

Bakytzhan Bolatbekuly

Автор: Бақытжан Болатбекұлы, 21 07 2025

История Казахстана: кто напишет наше прошлое и каким оно будет?





Tarih Hırsızlığı

 


Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz.

Jack Goody


Klasik geleneğin siyasetinin, çağdaşı diğer toplumlardan farklı olan ve Batı Avrupa'ya aktarılmış gibi görünen üç yönü vardır: demokrasi, özgürlük ve hukukun egemenliği. 

Demokrasi, Greklerin bir niteliği ve Asyalı komşularının "despotizmi" veya "tiranlığı"nın karşıtı olarak kabul edilir. Bu varsayım, çağdaş siyasetçiler tarafından dünyanın "barbar rejimlerine" karşı Batı'nın çok uzun süreli bir özelliğini temsil ediyormuşçasına dile getirilir... 

Demokrasi tartışmasında Finley, "demokrasinin, örneğin, kabile demokrasileri adı verilen veya Asur bilimcilerin izlerini bulduklarına inandığı, erken dönem Mezopotamya'daki demokrasiler gibi daha önceki örnekleri de vardı," diyordu. "Fakat olgular ne olursa olsun," diye sürdürüyordu gözlemlerini, "daha sonraki toplumlar üzerindeki etkileri küçüktü.... O anlamda demokrasiyi Grekler, yalnızca  Grekler keşfetti; tıpkı Amerika'yı bazı Viking denizcilerinin değil de Kristof Kolomb'un keşfetmesi gibi... 18. ve 19. yüzyılın okuduğu, Atina deneyiminin ürettiği Grek eserleriydi." 

Açıkçası durum buydu, ama bu iddia tarihin, Avrupa'nın ve edebiyatının demokrasinin "keşfi"ni topyekun sahiplenmesini temsil eder. Madem ki, örneğin İbn Haldun'un yazdıklarından kabile demokrasilerinin başka yerler de var olduğunu öğreniyoruz, o halde bunlar 19. yüzyıl Avrupalıları için oluşturmadılarsa da, başka halklar için kesinlikle birer model oluşturmuşlardı. Kuşkusuz Grekler "demokrasi" sözcüğünü icat ettiler (SB* eklere bkz.), herhalde bu terime başkalarının da okuyacağı yazılı şekli ilk veren onlar oldu, ama demokrasinin uygulanmasını onlar icat etmediler....

Antik Yunanistan'da, demokrasi kavramı "halkın yönetimi" ne gönderme yapıyordu ve otokrasinin, hatta "tiranlık" yönetim şeklinin karşıtı olarak duruyordu. Halkın iradesi seçimlerle belirleniyordu; ama bu halk "özgür" erkeklerle sınırlı olup köleleri, kadınları ve yabancı sakinleri dışlıyordu. Böylelikle siyasi bağlamda Avrupa'daki demokrasi geçmişte de sıklıkla kısıtlanmıştı. Bugün, "tam demokrasi" olarak görülen şey de her kadın ve erkeğin tek bir oyu vardır ve seçimler düzenli, keyfi bazı aralıklarla yapılır. Gerçi araştırmalar karı-kocanın aynı şekilde oy kullanma eğiliminde olduğunu gösterse de artık hane halkı veya soy çizgisinde oy kullanılmamaktadır ve temsilde bir "bireyselleşme" vardır. 

Bu şekliyle demokrasi uygulaması yenidir. İngiltere'de oy hakkı ancak 1832'de erkek hane reislerini içerecek biçimde genişletilirken, kadınlar Birinci Dünya Savaşı'na kadar oy vermeyi başaramadılar; Fransa'da bu daha da geç gerçekleşti. Tocqueville'in gözünde modern demokrasinin zirvesi olan ABD'de bile George Washington seçimlere katılımı beyaz "beyefendilerle", yani toprak sahipleri ve kolej mezunlarıyla sınırlamak taraftarıydı.

Örneklerin her birinde oy hakkı daha önceleri şiddetle kısıtlanmıştı. Oy sandığı ve onun gerektirdiği tercihin kullanımı, seçimin özgür ve engellenmemiş olduğu görüşüne bağlıdır; Fransızlar başlangıçta kadınların oy hakkını, onların din adamlarının kendilerine telkin ettiği şekilde oy vermeye çok eğilimli olduğu gerekçesiyle reddetmişlerdi....

...Avrupa, uygarlaşma sürecinin fikir ve uygulamasını çalmıştır. Fakat kağıdı Araplardan, dolayısıyla onlar aracılığıyla da Çin'den almadan önce Avrupa ne kadar uygardı?...

...Roma sonrası çağda pek çok alanda antikçağdan önemli bir kopuş, Batı'da -ama kent kültüründe böyle muazzam bir uçurumun oluşmadığı Doğu'da değil- bir yeniden doğuşu, bir Rönesans'ı zorunlu kılan bir kırılma olmuştu. Aslında, Batı'nın restorasyonuna yalnız ticari olarak değil, sanat ve bilimlerde de yardım eden Doğu'ydu. 

Endülüs'teki İslam'ın söz gelimi Brunetto Latini (Dante'nin hocası) üzerindeki etkisi, Batı'daki kullanımı Papa II. Sylvester tarafından yaygınlaştırılan Arapça sayıların önemi vardı. Bir de tıp örneğini düşünün. Batı'da tıp çalışması kısmen diseksiyon (teşrih) yasağı, yani insan bedeninin parçalara ayrılmasının yasaklanması, kısmen de örneğin Galenus'unkiler gibi tıp metinlerinin yokluğu yüzünden çok gerilemişti. Bu metinler, Monte Cassino'da (Salerno tıp okulu yakınındaki) Afrikalı Konstantin'in ve Montpellier'de diğer birçoklarının Müslüman dünyadan yaptıkları çeviriler aracılığıyla Batı tıbbına geri getirildi. Asıl sorun, tıbbı sadece klasik ilmin dirilişi temelinde görürken, bu ilmin ve önemli Müslüman katkıların bize dolaylı bir yoldan geldikleri gerçeğini dışlama eğiliminde olmamızdan kaynaklanıyor.

Rönesans'ı harekete geçiren, Roma İmparatorluğu'nun Batı'daki çöküşünü yaşamamış olan Doğu'nun ta kendisiydi; çünkü Doğu, Batı Avrupa "kültürü"nün uğradığı felaket niteliğindeki çöküşten geçmemişti ve başlangıçta İtalyan kentleri, özellikle de Venedik çok önemli olduğu ortaya çıkacak bağlarını yenilerken, Doğu bir ticaret ve kültürel aktarım odağı olarak kalmayı sürdürmüştü. Asya'nın hiçbir yerinde Doğu aynı yeniden doğuşa ihtiyaç duymadı, zira aynı ölüme uğramadı. Çin'in bilimde 16. yüzyıla, ekonomideyse (Bray ve diğerlerine göre) 18. yüzyıl sonuna kadar Batı'nın önünde olmasının nedeni de budur....

...Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden veya belki de Akdeniz'de Müslüman hakimiyetinden sonra, mülkün yerel yönetimden çok kiliseye devredildiği Hıristiyanlığın gelişimiyle bağlantılı olarak, Batı'da ticarette bir gerileme ve kent kültüründe bir çöküş olduğu gerçektir....

...Seylan'da, Güneydoğu Asya'da, Yakındoğu'da, Hint Okyanusu'nda ticaret ağları bronz çağından itibaren genişlemeye devam etmişti. Sonunda Hıristiyan Avrupa, örneğin matbaa, kağıt, ipek dokumacılığı, pusula ve barut, turunçgiller ve şeker gibi yiyecekler, pek çok çiçek türünde yaptıkları gibi, sıklıkla Doğu'dan intihal yaparak "modernleşme" sürecine yetişti; sınai imalat sürecini onlar başlatmasa da, daha sonra etkileyici bir karşılaştırmalı avantaja sahip oluncaya kadar, bu süreci (ayrıca gemi ve silah imalatını) geliştirdi - sanayide ve üretim süreçlerinin gelişiminde tersane özellikle önemliydi....

Bu "modernleşme" süreçleri Avrasya'daki bazı önemli toplumlarda diğerlerinden daha hızlı ilerlemekle birlikte, bütüncül hareket çok yaygın olmuştur. Arkeologlar, söz gelimi mezolitik çağdan neolitik çağa doğru değişimde olduğu gibi, aynı silsile içinde ama farklı dönemlerde gerçekleşen bu türden genel değişimlerle uğraşmaya alışkındır. Açıklama arama eğilimi gösterirler; o zaman da, ya dışsal iletişim ya da içsel olarak koşut bir başlangıçtan doğan yapısal benzerlikleri dikkate alırlar. Öte yandan antropologlar çoğu zaman kültürel değişimin, tarihçilerse "zihniyetler"in müphem belirtilerine başvururlar.

Benim görüşümce, bu sonuncusu akademisyenler için tehlikeli sulardır; ellerinde dayanabilecekleri daha az veri olan arkeologlar için tehlike daha da artar. Kültüre veya zihniyetlere dayalı açıklamalar, kaçınılmaz olarak, uzun ömürlü bir çerçevede pekala geçici olabilecek bir farklılığın tespitine yol açması halinde, yanıltıcı olabilir. 

Göz önüne aldığımız bazı gelişmeler çeşitli bronz çağı sonrası kültürlerinde, biraz farklı hızda ama uzun vadede koşut bir güzergahta akmışlardır. Bu süreç, sıklıkla sanıldığı gibi, bugün Batılılaşma demek olan bir küreselleşme meselesi değildir. Bunun yerine, Childe'ın yazmakta olduğu dönemden beri, kısmen birbiriyle etkileşim ve mübadele, kısmen de bir tür içsel "mantık" sonucu sürekli olarak gelişen, kentli burjuva toplumlarının büyümesini temsil eder....

Geçerli bir karşılaştırma yapmak antikçağ, feodalizm, kapitalizm gibi önceden belirlenmiş kategorileri kullanmayı değil, karşılaştırılacak muhtemel çeşitlemelerin yerleştirileceği sosyolojik bir analiz çerçevesi oluşturmak üzere bu kavramların terk edilmesini gerektirir. Batı'daki tarihsel söylemin büyük bölümünde eksik olan budur. Tarihçiler bunun yerine kendileri açısından arzu edilebilir ve "ilerici" özellikleri iddia etmekle yetinmişlerdir. Tarihi, kendi kategorilerini ve olay dizilerini dünyanın geri kalanına dayatarak, çalmışlardır.

Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz. Gerek İngiliz gerekse Amerikan varyantlarında kültürel araştırmalar alanı kaotiktir. 

İkincinin metinsel temeli neredeyse sadece Batılı yazılar, genellikle filozoflar, çoğunlukla da Fransız filozoflardır. Bunlar da çoğu zaman kendi içsel tefekkürleri ve hepsi de modern, kent toplumlarının temsilcisi olan öteki filozoflar üzerine yorumlarından başka pek veri sunmaksızın yaşam hakkında yorum yaparlar. Bu tür yorumlar o kadar geneldir ki, sohbete girmek isteyen kişinin gerçek anlamda bilgi sahibi olmasına gerek bile yoktur.

Son olarak, bu kitap dünya tarihi hakkında olmaktan çok, Avrupalı araştırmacıların onu kavrama şekliyle ilgilidir. Sorun, Avrupa'nın yakaladığı göreli avantajın arka planını açıklamaya çalışmaktır. Tarihte geriye dönük araştırma yapmak, ister açık isterse üstü kapalı olsun, neredeyse kaçınılmaz olarak teleolojik bir eğilimi davet eder. Kişi, kendi "modernleşme"sine yol açan şeye bakarken, öteki insanların, bu farkı yarattığı düşünülen Protestan ahlaktan, girişimci ruhtan, değişme yeteneğinden yoksun olduğuna dair yargılara varır.

Bu tarihteki temel bir zorluk, Avrupa'nın daha sonraki üstünlüğünün belirtilme tarzıdır. Eğer Avrupa kıtası benzersiz bir ekonomi biçimini, "kapitalizm" denilen şeyi geliştirmiş olarak görülürse, o zaman bunun köklerini "mutlâkîyetçilik"e, "feodalizm"e, antikçağa dek izlemek, onu koşutu bulunmayan kurumlar, erdemler ve duygular, hatta dinden oluşan bir demetin sonucu diye görmek meşrulaştırılır.

Öte yandan insan toplumunun bronz çağından itibaren gelişimi, farklı bir şekilde, "kapitalizm" teriminin düşündürdüğü türden kategorik ayrımları içeren hiçbir keskin kırılma olmaksızın kentsel ve merkantilist kültürün sürüp giden olgunlaşması olarak da kabul edilebilir. Muazzam araştırmasında Braudel aslında bu tür bir etkinliğin, ele aldığı toplum dizisinin her yerinde, Avrupa'da olduğu gibi Asya'da da bulunduğunu kabul eder. Ne var ki, "gerçek kapitalizm" kavramını, tıpkı Needham'ın bilimin tersine "gerçek bilim" için yaptığı gibi, sadece modern Batı'ya atfeder.

TARİH HIRSIZLIĞI




SB* Demokrasi kelimesi Grekçe değil Sumercedir.
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2007
Anlatılacak daha çok şey vardı Ünal Abi...
 Aralık 2014'te kaybetmiştik, Işıklar içinde ol, Saygıyla...











Begmurat Gerey de "dumu" sözcüğünün "doğma, çocuk, oğlan" anlamında olduğunu söyler.





Grekçede demos = halk anlamına geliyordu. Oysa sözcük Sumerce oğul demekti. Demek ki "dumu/oğul" Greklerde "demo/halk" anlamına dönüşmüştü. Aslında kendilerince haklıydılar. Halk olarak kabul ettikleri sadece "oğullar"dı, kadınlarla kölelerin "hakları" yoktu, bu sebeple de Greklerin "halk" dedikleri Sumercedeki anlamıyla sadece "oğulları" temsil ediyordu.

Turova ve Saka Türkleri (TST), adlı kitabımdan ilgili bir başka konuyu buraya alalım ;

- Turova’daki 1995 kazılarında bulunan ve MÖ 13.yy’a tarihlendirilen mührün üzerindeki yazıtı da Luvice (!) ilan ediyorlar, ancak tam manasıyla çözemiyorlardı. Hatta Hint-Avrupacı Joachim Latacz bile, “elbette, Truvalıların Luvice konuştuğu sonucuna doğrudan atlamamalıyız!”, demekteydi. (380) Buna rağmen son yıllarda Turovalıları da Hint-Avrupalı bir topluluk olarak dünyaya kabul ettirme çalışmaları hızla devam ediyordu. Anadolu Akademisi’nin başkanlığını yapmış olan Hyde Clarke, Turovalı Dardanus’u "Tarkandemos" ile ilişkilendiriyor ve Schliemann’ın bulduğu bir keramik parçasının üzerindeki yazıtın da "Tako/ Tago" olarak okunduğunu belirtiyordu. (381) Aklıma takılan ise şu oluyordu; Tarhunt Luvilerin (!) en büyük tanrısı ise, o zaman Luviler Türkçe konuşuyordu ve Batılılar Türkçe dememek için Luvice diyordu. Çünkü Tarhunt ve türevleri sadece Türkler arasında kullanılan bir isimdi ve kökeni Türkçeydi. "Tar" sözü de Türkçede "Tanrı" anlamında kullanıldıysa, "Tarkondemos / Tarkandemos > Tar-Khan(-demos)" oluyordu, yani sözcük "Tanrı Kağan" anlamına geliyordu. (382) Burada kullanılan "demos" sözcüğünün de "halk" anlamında değil de "demirci" anlamına gelen "demiurge – dimiourgos" sözcüğünden geldiği aşikârdı. Çünkü tanrı Tarhunt bir yaratıcı olması dışında madeni demir olan bir zanaatkârdı. Beekes’e göre demiurge "el sanatları ustası" anlamındaydı. Ancak kökeni için Grekçe dese de "proto (ön)-Hind-Avrupa" olup olmadığından emin değildi. (383) Oysa Türkçemizde kullandığımız demirci sözcüğüne bakılsaydı, "demiurge/dimiourgos (*)" sözcüğünün kökeni de bulunurdu! Yani, Tarkandemos adında "Tar-khan-dimiour (Tanrı Kağan Demirci)" okunuyordu. Bu da sözcüğün hem anlamını, hem de görevini ancak Türkçe olarak açıklanabildiğini gösteriyordu. Demek ki Luvice (!) dedikleri dil, batıda Hint-Avrupalı olmayan Pelasglara, doğuda ise Saka-Muşkilere aitti ve her ikisinin de Türk ve Türkçeyle bağı vardı. Ancak şunu da hatırlamak gerekir ki Hititler döneminde Hint-Avrupa dilli topluluklar ile Hint-Avrupa dilli olmayan topluluklar bazı bölgelerde birbirleriyle karışmıştı ve bu da çok doğaldı. Çünkü Hitit bir imparatorluktu ve bünyesinde birçok farklı etnikten ulus barındırıyordu. Resmi yazışmalarında sekiz farklı dil kullanırlarken, dini törenlerini Hattice yapıyorlardı. Ama Luvice (!) diye bir etnik ya da millet yoktu. O sadece "insan, yabancı, dağlı çoban", yani "göçer" anlamına gelen Sumerce bir sözcüktü; "Lu". (384)


(*) Dimiourgos: İngilizce karşılığı artificer “usta, zanaatkâr” olarak verilir.
Kaynaklar ve dipnotlar için TST'ye bkz.

İşte "Tarih Hırsızlığı" budur!

SB





20 Aralık 2025 Cumartesi

Sarpedon

 


Ermes'in (Hermes) emriyle Lukkalı (Likya) Sarpedon'un cesedi Hypnos (Uyku) ile Thanatos (Ölüm) tarafından taşınıyor. MÖ 515

Turova’da ortak düşmana karşı göğüs gerip, Eke Tur’a (Hektor) bile “nereye gitti senin eski gücün,” diyebilecek kadar da cesur olan yiğit Sarpedon, Kurtların Ülkesi’nden geliyordu.

Karaçay-Malkar Türkçesinde parlak tüylü kurt anlamına gelen Sarpuru sözcüğünün bulunması ise ilginçti.


SB

Kaynaklar Turova ve Saka Türkleri'nde 📕


8 Aralık 2025 Pazartesi

Kadmos

 

Kadmos ejder-yılanla savaşıyor. Euboea'dan (Ayboğa), MÖ 560–550. Louvre Müzesi


Tyr (Tur) oğlu Kadmos, Zeus tarafından kaçırılan kız kardeşi Europe’yi ararken yorulmuş ve bir yerlere yerleşmeye karar vermişti. Delphi’deki kehânet merkezine danıştıktan sonra Thebes’e geldi. Suyu koruyan Ares’in ejderini öldürdüğü için Ares’e yedi yıl boyunca hizmet etti. Sonra da Thebes’e kral oldu ve Thebalıların atası sayıldı.

* Ares Yunanca değildir. Türkçedir. Alp Er Tonga’nın oğlu Alp Arız ile Sakaların soyundan gelen Alban-Türklerindeki Oroiz (Oruz) adları Ares ile ilgilidir. Oğuz Han’ın sol kanat komutanı Urum Kağan’ın kardeşi Uruz Bek’in adında da Ares görülür. Savaş tanrısı Ares ismi ve sıfatıyla Saka Türklerinden Greklere geçmiş bir tanrıdır. Günümüzde kullandığımız vuruşmak fiili (vuruş, uruş) savaşmak, dövüşmek, kavga etmek anlamlarına gelir ki Başkırt Türklerinde İreş (savaş, kavga) ve Kırgız Türkçesinde Araz (savaş, kavga)’dır.(kaynaklar kitabımda) Ares adının kökenini Gut Türklerinde Ariis/Aries Kan, yani Aris Kağan özel isminde de buluruz.

* Türk Kültüründe Ejder-Yılan suyun koruyucusudur.

* Kadmos Yunanca değildir. "Yazıyı Fenike'den getiren Kadmos" diyen Herodot'a (2.49) istinaden "Fenikeli" sanılan Kadmos Hint-Avrupalı olmayan Pelasg boyu Kar'lardan. Kadmos Mısır'a gidip dönenlerden olduğu için Mısırlı, hatta Fenikeli  sanıldı. Bu durumda yazı da Fenike kökenli değil, Pelasg kökenliydi.

* Tur (Tyr), Pelasgların diğer adı olan Tyrrhen'den türetildi. İtalya'da Etrüsk olarak adlandırılanlar da Pelasglardı.

* Kadmos'un "kaçırılan" kızkardeşi Europe'nin (Ayrope) adı da Hint-Avrupa dillinden olmadığı gibi ne Yunanca, ne de Fenikece. Makedonya'da Europa adında bir yerleşim vardı. Zaten sadece Trakya bölgesi Europa olarak anılıyordu. Avrupa kıta adını ise MS 8.yy'dan sonra aldı, ancak 11.yy'da genelleşti.

* Europe ile Kadmos genellikle Boeotia bölgesiyle ilişkilendirilmiştir. Boeotia (Boğa), Thebai/Thebes (Tepe) ile Euboea/Euboia (Ay Boğa) yer adları Türkçe kökenlidir. Ayrıca bölgenin en eski kralı olarak Ogyges gösterilir ki o da Oğuz'dur. Tepe'de geçen diğer Türkçe isimler; Atamaz (Athamaz), Ergin/Erkin (Erginos), Orhan/Orhun (Arrhon), Az/As (Azeus), Buzağı (Buzyge). Ayboğa (Euboia) Grek ağızlarında "Euboia"dan > Europe"ye dönüşmüş gibi duruyor. Ataları olan İo'nun adı da Türkçe Ay'dır. Ben ona Ay Kız demeyi tercih ediyorum. Ay Kız'ın babasının adı da İnachos olarak geçer, yani Türkçe İnag/k, tıpkı Hazar Türklerinden İnak et-Türkî (9.yy) adındaki gibi.


Boğa donuna girmiş Zeus Europe'yi kaçırırken.
MÖ 7.-6. yy, Selinunte Arkeolojik Site / Sicilya
Palermo Arkeoloji Müzesi


Zeus'un boğa kılığına girerek Europe'ye musallat olması da bir fikir verebilir. Bu arada Grek kültüründe "şamanizm" kültürü yoktur. Yani Zeus'un boğa donuna girmesi Greklerin kültürüne terstir. Ayrıca Europe'nin çocuklarının adları: Rhadamantus, Minos ve Sarpedon... bunların adları da ne Hint-Avrupa ne de Grekçedir. Minos ile Manas, Sarpedon ile Sarp Türkçedir. Rhadamantus'u ise çözemedim. Zaten "Minos Uygarlığı" da Grek uygarlığı değildir. Denizli'deki Baba Dağı'nın eski adı da Kadmos'tur. Ayrıntılar "Turova ve Saka Türkleri" adlı kitabımda.


SB


Hiçbiri "Grek" ya da HA değildi.


EK

Kökenleri Belirsiz Olanlar

Ejder

Sardesli Artemis

Boğa Başlı İnsan

Orat - Ortak