10 Nisan 2026 Cuma

Ağaç

 

Karbon yaşam demektir, o yoksa canlılar da yok olur!

#Ağaçları koruyun, çünkü 🌳sizin havanız & gıdanızdır.


"Küresel ısınma var, #karbon ayak izi vergisi getireceğiz"diyenler/isteyenler; Cahilsiniz! Siz bile birer karbonsunuz!


Richard Feynman'dan Ağaçlar ve CO2:

"Bir ağacın neredeyse tüm fiziksel kütlesi, gövdesi, kabuğu, kökleri, dalları hepsi atmosferde yüzen görünmez bir gazdan geliyor; Karbondioksit CO2

Şu an etrafınızdaki havanın %0,04'ünü oluşturan o şey. Ağaçlar işte bundan yapılmıştır.

Ağaçlar yapraklarındaki stoma adı verilen minicik gözenekler aracılığıyla atmosferden karbondioksit çekerler. CO2 içeri akar. Ağaç onu parçalar. O molekülden karbonu söker alır ve karbon atomlarını birbirine bağlayarak uzun karmaşık moleküller oluşturup ham yapı malzemesi olarak kullanır ve o moleküller her şey olur. Glikoz, selüloz, lignin, odunun o sert lifleri. Karbon söküldükten sonra geriye kalan oksijen havaya geri bırakılır ki bu yine sizin oksijen kaynağınızdır.

Tükettiğiniz her kalori havadan karbon çekerek büyüyen bir şeye dayanır. Bu da şu anlama gelir. Kaslarınızdaki, kemiklerinizdeki, [müzik] beyninizdeki karbon şu an vücudunuzdaki her hücredeki o karbon çok da uzun olmayan bir süre önce atmosferik CO2'ydi. Biz topraktan yapılmadık veya sudan yapılmadık. Biz elektromanyetik bağlarla birbirine dikilmiş ve kadim güneş ışığıyla güçlendirilmiş, yeniden düzenlenmiş havayız.

Karbon milyarlarca yıldır canlılar ve atmosfer arasında döngü halindedir. Biz bizden önce sayısız başka şeyin parçası olmuş ve bizden sonra da sayısız başka şeyin parçası olacak atomların geçici bir düzenlemesiyiz."

videolar

Ağaçlar Topraktan Büyümez/Feynman Yolu YT

Her Gün Bir Ağaca Dokunmak/Feynman Yolu YT



 🌳  🌳  🌳

Ağaçlar Topraktan BÜYÜMEZ
Richard Feynman

Ağaçların nereden geldiğini bildiğinizi sanıyorsunuz. Tabii ki biliyorsunuz. Binlerce kez gördünüz. Toprağa bir tohum ekersiniz, su verirsiniz. Aradan biraz zaman geçer ve sonunda yeşil bir şey yüzeyi delip gökyüzüne doğru uzanmaya başlar.

Ağaçlar topraktan gelir. Bunu herkes bilir. Bu soru sormaya bile değmeyecek bir sorudur. Tabii bir istisna dışında. Çünkü burada kimsenin durup düşünmediği bir gerçek var. 
Yetişkin bir meşe ağacı yaklaşık 5.000 kilogram ağırlığındadır. Bazı ağaçlar çok daha fazla ağırlıktadır. Bu bir asır önce var olmayan tonlarca odun, kabuk, kök ve dalın artık var olması demektir.

Peki soru şu: Tüm bu kütle nereden geldi?

Öyle belirsizce ya da şairane değil. Fiziksel olarak o 5.000 kilogramlık katı madde nereden geldi? Bariz cevap topraktır. Kökler derine iner. Ağaç bir şeyler çeker ve o şeyler ağaç olur. Bu kulağa doğruymuş gibi geliyor. Bu bariz hissettiriyor. Öyleyse test edelim.

1600'lü yıllarda Baptist Van Helmond adında Flemeng bir bilim insanı tarafından yapılan ünlü bir deney var. 2 kilogram ağırlığında bir söğüt ağacı aldı ve onu 90 kilogramlık kurutulmuş toprağa dikti. 5 yıl boyunca suladı ve büyümesini izledi. Sonunda ağaç 76 kilogram geliyordu. 74 kilogramlık yeni bir kütle kazanmıştı. Sonra toprağı tekrar kuruttu ve tarttı. Toprak 60 gramdan daha az kaybetmişti. Sadece 60 gram. Ağaç 74 kilogram kazandı ve toprak neredeyse hiç değişmedi.

Peki diğer 70 3 kilogram 940 gram nereden geldi? Topraktan değil. O herkesin dilinde olan cevap artık yok. Sayılar bu cevabı öldürdü. Bu çoğu insanın omuz silkip geçtiği andır. Anlamadıkları teknik bir açıklama, besinler veya kimya ile ilgili bir şey olduğunu düşünürler. Konuyu rafa kaldırıp unuturlar. Ama durun, geçmeyin. Çünkü az önce olan şey olağanüstüdür.

74 kilogramlık katı fiziksel maddenin neredeyse hiçlikten ortaya çıkışını izlediniz ve bunun nereden geldiğine dair hiçbir fikriniz yok. Bu bilginizdeki küçük bir boşluk değil. Bu fiziksel dünyanın nasıl işlediğine dair anlayışınızdaki devasa bir deliktir. Ve cevap onu gerçekten gördüğünüzde ağaçlar hava ve maddenin kendisi hakkındaki düşünce biçiminizi sarsacak.

İzin verin göstereyim. Buraya kadar tamam. Toprak bunu açıklamıyor ama su açıklıyor. Öyle değil mi? Ağaç sürekli su içer. Galonlarca su. Büyük bir meşe sıcak bir günde yaklaşık 400 litre su çeker. Bu bir asır boyunca sistemden geçen muazzam miktarda su demektir. Yani kütle sudan gelmeli. Bir sonraki belirgin cevap budur ve topraktan bile daha tatmin edici hissettirir. Çünkü bunu gerçekten hayal edebilirsiniz. Kökler suyu içer, su yukarı çıkar, ağaç büyür. Net, basit ve mantıklı. Bir istisna dışında.

Aslında bu da işe yaramıyor. Nedeni şudur. Su H2O'dur. İki hidrojen atomu ve bir oksijen atomu. Bir ağaç suyu işlediğinde onu parçalar ve hidrojeni kullanır. Oksijen ise havaya geri bırakılır. Ki şu an soluduğunuz tüm oksijen aslında buradan gelir. Ancak hidrojen var olan en hafif elementtir. Kayda değer bir kütle oluşturmak için ondan inanılmaz miktarda toplamanız gerekir. Ve bunun ötesinde odun hidrojenden yapılmaz.

Odun karbondan yapılır. Karbon her organik molekülün, her hücre duvarının, her ağaç lifinin omurgasıdır. Karbon hem ağırdır hem de yoğundur ve karbon herhangi bir ağacın kuru ağırlığının yaklaşık %50'sini oluşturur.

Sorun şu: Toprakta yeterince karbon yok, suda yok. Bir ağacın kökleri topraktan mineraller emer. Azot, fosfor, potasyum gibi şeyler. Ve bunlar biyolojik fonksiyonlar için önemlidir. Ancak tüm bu mineraller birlikte ağacın toplam kuru kütlesinin belki %1 ila %2'sini oluşturur. Bir ağacın gövdesini oluşturan o devasa kütlenin çok büyük bir kısmını topraktan çıkan hiçbir şeyle açıklayamayız.

Her şey ortada. Matematik bu durumu kurtarmıyor. İstediğimiz kadar köklerin su içtiğini düşünsek de o kütleyle topraktan çekilenler arasındaki uçurumu hiçbir rakam kapatamıyor.

Böylece sizi gerçekten rahatsız hissettirmesi gereken bir problemle başa kalıyorsunuz. Önünüzde 5.000 kilogramlık bir nesne duruyor. Onun 150 gramlık bir tohumdan büyüdüğünü biliyorsunuz ve kütlesini açıklayamıyorsunuz. Topraktan değil, sudan değil, yere giren ve görebildiğiniz hiçbir şeyden değil.

Cevap tamamen başka bir yerde. Çoğu kişinin bakmayı hiç düşünmediği bir yerde ve nerede olduğunu bulduğunuzda gördüğünüz her ağaca tamamen farklı bir gözle bakmanıza neden olacak. Kütle havadan geliyor. Hepsi bu. Cevap bu. Toprak değil, su değil, mineraller değil. elinizde tutabileceğiniz veya yere girdiğini görebileceğiniz hiçbir şey değil.

Bir ağacın neredeyse tüm fiziksel kütlesi, gövdesi, kabuğu, kökleri, dalları hepsi atmosferde yüzen görünmez bir gazdan geliyor: Karbondioksit CO2

Şu an etrafınızdaki havanın %0,04'ünü oluşturan o şey.

Ağaçlar işte bundan yapılmıştır.

5.000 kilogramlık bir meşe en gerçek fiziksel anlamıyla katılaşmış havadır. Van Helmond deneyini yapıp kütlenin nereye gittiğini bulamadığında cevap tüm o süre boyunca gözünün önündeydi. Sadece göremedi çünkü görünmezdi.

Gerçekte olan şudur: Ağaçlar yapraklarındaki stoma adı verilen minicik gözenekler aracılığıyla atmosferden karbondioksit çekerler. CO2 içeri akar. Ağaç onu parçalar. O molekülden karbonu söker alır ve karbon atomlarını birbirine bağlayarak uzun karmaşık moleküller oluşturup ham yapı malzemesi olarak kullanır ve o moleküller her şey olur. Glikoz, selüloz, lignin, odunun o sert lifleri. Karbon söküldükten sonra geriye kalan oksijen havaya geri bırakılır ki bu yine sizin oksijen kaynağınızdır. Ağaç temel olarak ince hava üzerinde bir söküm hattı çalıştırıyor. Görünmez molekülleri parçalara ayırıyor. Karbonu tutuyor ve oksijeni dışarı atıyor ve o karbon odun oluyor. Dokunabildiğiniz, kesebildiğiniz ve yakabildiğiniz katı yoğun fiziksel odun.

Bu bir mecaz değildir. Bu gerçek moleküler mekanizmadır.

Bir saniye durun ve bunun ne anlama geldiğini düşünün. Her ahşap kalas ve şimdiye kadar inşa edilmiş her ev bir gaz olarak başladı. Her ahşap masa, her gemi, her orman, dokunduğunuz her kağıt parçası bir zamanlar atmosferde süzülen görünmez CO2'ydi.

Ağaçlar havaya uzanıp oradan maddeyi çeken ve enerji kaynağı olarak güneş ışığından başka bir şey kullanmadan onu katı formda üst üste dizen makinelerdir. Van Helmond kafasının karışmasında haklıydı. Sadece havayı tartmayı düşünmedi. Ve dürüst olmak gerekirse neden düşünsün ki? 

Katı bir şeyin görünmez bir şeyden geldiği fikri maddenin nasıl işlediğine dair tüm sezgilerinizi ihlal [müzik] eder. Ama tam olarak budur. Gördüğünüz her ağaç kristalleşmiş atmosferdir. Bunu bir sindirin. Sonra size nasıl olduğunu göstereyim.

Okulda fotosentez kelimesini öğrendiniz. Muhtemelen güneş ışığı, klorofil ve oksijen hakkında bir şeyler hatırlıyorsunuzdur. Sınavı geçtiniz ve devam ettiniz ama size gerçekten ne olduğu hiç gösterilmedi. Ve gerçekte olan şey bilinen evrendeki en sıra dışı fiziksel süreçlerden biridir.

Üzerinden düzgünce geçelim. Güneş ışığı bir yaprağa çarpar. O güneş ışığı sadece sıcaklık veya parlaklık değildir. O saniyede 300 milyon metre hızla hareket eden elektromanyetik radyasyondur. Salınan elektromanyetik alanlardır. Atomlarınızı bir arada tutan aynı temel kuvvet mıknatısların, elektriğin ve kimyanın arkasındaki aynı kuvvet.

O elektromanyetik dalgalar yaprağın hücresindeki bir klorofil molekülüne çarptığında dikkat çekici bir şey olur. Işıktan gelen enerji klorofil molekülündeki bir elektron tarafından emilir ve o elektronu daha yüksek bir enerji seviyesine fırlatır. O enerjilenmiş elektron daha sonra elektron taşıma zinciri adı verilen bir molekül zinciri boyunca aktarılır ve hareket ettikçe hücrelerin iş yapmak için kullandığı enerji birimi olan adenozin trifosfatın yapımına güç verir. Bu ışık reaksiyonudur.

Elektromanyetik radyasyondan yakalanan ve kimyasal formda depolanan enerji. Şimdi bitki o depolanmış enerjiyi neredeyse inanılmaz bir şey yapmak için kullanır. Tamamen kararlı olan ve parçalanmaya hiç niyeti olmayan CO2 molekülünü alır ve onu zorla açar. Karbonu söküp alır ve o karbonu formülü C6, H12, O6 olan basit bir şeker yani glikoz inşa etmek için kullanır. 6 karbon atomu hidrojen ve oksijen eklenerek birbirine bağlanır.

Glikoz bu süreçteki ilk katı şeydir. Görünmez atmosferik gazın, ağacın kullanabileceği gerçek bir fiziksel moleküle dönüştüğü ilk an. Sonra ağaç o glikozu alır ve daha da etkileyici bir şey yapar. Binlerce glikoz molekülünü selüloz adı verilen uzun tekrarlayan zincirler halinde birbirine bağlar.

Selüoz bitki hücre duvarlarındaki ana yapısal malzemedir. Ayrıca hücreler arasındaki boşlukları dolduran, oduna sertliğini ve dayanıklılığını veren lignini oluşturur. Selüloz ve lignin odunun asıl maddesidir ve tüm o molekülleri bir arada tutan kimyasal bağlar, dünya üzerindeki her ormandaki her ağaçta bulunan her selüloz zincirindeki her karbon atomu arasındaki o bağlar elektromanyetiktir. Aynı kuvvet her zaman aynı kuvvet.

Güneş ışığı yani elektromanyetik radyasyon bir yaprağa çarpar. Enerji yakalanır ve havadan çekilen karbon atomları arasında elektromanyetik kimyasal bağlar kurmak için kullanılır. O bağlar glikozu inşa eder. Glikoz selülozu inşa eder. Selüloz odunu inşa eder. Elektromanyetik enerji katı madde olur. Bu basitleştirilmiş bir versiyon değil. Gerçekten gerçekte olan budur.

Şimdi bunu alın ve bir adım daha ileri götürün. Çünkü sadece ağaçlarda bitmekle kalmıyor. Yemek yiyorsunuz. O yemekler çoğunlukla bitkilerdir. Ya doğrudan bitki yersiniz ya da o bitkilerle beslenen hayvanları hatta o hayvanları yiyen diğer canlıları. Sonuç değişmez. Tükettiğiniz her kalori havadan karbon çekerek büyüyen bir şeye dayanır. Bu da şu anlama gelir. Kaslarınızdaki, kemiklerinizdeki, [müzik] beyninizdeki karbon şu an vücudunuzdaki her hücredeki o karbon çok da uzun olmayan bir süre önce atmosferik CO2'ydi.

Biz topraktan yapılmadık veya sudan yapılmadık. Biz elektromanyetik bağlarla birbirine dikilmiş ve kadim güneş ışığıyla güçlendirilmiş, yeniden düzenlenmiş havayız.

Vücudunuzdaki her karbon atomunun bir geçmişi var. Atmosferde CO2 olarak süzüldü. Bir bitki onu içeri aldı, söktü ve glikoz olarak inşa etti. Bir şey o bitkiyi yedi. Başka bir şey onu yedi. Sonunda karbon yemeğinize girdi. Sonra vücudunuza geçerek bizi fiziksel olarak biz yapan molekülleri oluşturdu. Ve atmosferde olmadan önce o karbon başka bir organizmadaydı. O organizma öldü, çürüdü ve karbonu tekrar CO2 olarak serbest bıraktı ki bir sonraki bitki onu yakalayana kadar süzülsün.

Karbon milyarlarca yıldır canlılar ve atmosfer arasında döngü halindedir. Biz bizden önce sayısız başka şeyin parçası olmuş ve bizden sonra da sayısız başka şeyin parçası olacak atomların geçici bir düzenlemesiyiz. Bu felsefe değil. Bu kimyadır.

Feyman bir çiçeğin biyolojisini anladığınızda güzelliğini kaybetmediğinden bahsederdi. Aksine bir şeyler kazanır. Gerçekte ne olduğunu bilmek bir ağaca bakma deneyimini basitleştirmez. Onu derinleştirir. Çünkü artık bir meşeye baktığınızda bir şekilde ayağa kalkıp kabuk bağlamış bir toprak yığını görmüyorsunuz. Katılaşmış yüzlerce yıllık güneş ışığını görüyorsunuz. 150 milyon kilometre ötedeki bir yıldızdan yakalanan elektromanyetik enerjiyi görüyorsunuz.

İnce havadan çekilen karbon atomları arasında kimyasal bağlar kurmak için kullanılan atom atom üst üste dizilerek üzerine tırmanabileceğiniz, yontabileceğiniz ve altında oturabileceğiniz bir şeye dönüşmüş enerjiyi görüyorsunuz. Ağaç topraktan çekmiyor. Ağaç gökyüzünden, güneşten, havanın kendisinden çekiyor. Ve siz onun yanında durup ona bakan siz aynı sürecin bir parçasısınız. Farklı bir düzenleme, aynı mekanizma, yakalanan güneş ışığı, bağlanan karbon, inşa edilen madde.

Siz ve ağaç aynı temel numarayı sadece farklı yönlerde sergiliyorsunuz. Dünyayı olduğu gibi görmek istiyorsanız şunu bilmenizi isterim. Asla göründüğü gibi değil.


 🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳 🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳 🌳   🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳

İnsanları kontrol etmek istiyorsanız, CO2'yi kontrol etmelisiniz !

"İklim krizi" büyük bir aldatmacadır...


Kongre üyesi LaMalfa diğer kongre üyelerinin desteklediği iklim krizi panelinde onların sormak istemediği soruyu sorup bizim de sorgulamamıza teşvik ediyor...


LaMalfa: Atmosferimizin yüzde kaçı CO2 (karbondioksit)? En iyi tahmininizi yapın...

Cevap: Ben beş diyorum. Ulaşımın neden olduğu CO2 yüzde 49 olduğunu biliyoruz. Hepimiz enerji dönüşümü üzerinde çalışıyoruz.

LaMalfa; Peki sizce bu rakam nedir?

Cevap: Beş

LaMalfa: Siz bay Boyd?

Cevap: Sekiz

LaMalfa: Peki, bunu takdir ediyorum. Sizi kızdırmak istemiyordum, pek çok kişiye sordum. Çünkü panelde duyduğumuz tek şey iklim değişikliği, iklim değişikliği, CO2, CO2..

Elektrik şebekesi olmamasına rağmen araçlarımızı elektrikli hâle getirmek istiyorsunuz. Ben bir çiftçi olarak 300.000 - 500.000 milyon dolarlık ekipmanı , birileri elektrikli olmasını istiyor diye değiştirmekten gerçekten mutlu olmam.

(Atmosferdeki CO2 için) cevap yüzde 0,04. Yüzde bir değil, yüzde yarım değil... yüzde 0,04'tür.

Ve son birkaç on yılda 0,03'ten yukarı çıkmıştır. Bu küçük değişiklik için hepimizi zorluyorsunuz. EĞER 0,02'nin ALTINA İNERSEK BİTKİ YAŞAMI ÖLMEYE BAŞLAR ‼️ yani.... / link




Türk Sanatında Süreklilik


Latin Haçlılar döneminde İstanbul'dan çalınan ve günümüzde Troyes Hazinesi olarak isimlendirilen sandıkta

Türk Sanatı,10.-11. yy

(ya da Doğu Roma'nın Türk kökenli süvarileri)


Doğu Roma İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan: #Bardanes #Tourkos.

- İmparator Theofilos'un annesi Bardanes'in kızı Thekla, babası ise İmparator II.Mihail (Amoriumlu Michael)'di.

- Thekla 823'te ölünce Michael, VI.Konstantine'n kızı Euphrosyne ile evlendi. - VI.Konstantine'n babası ise Hazar lakaplı IV. Leo idi, annesi ise Atinalı İrene'ydi. Yani Euphrosyne'nin damarlarında da Hazar kanı dolaşmaktaydı.

- İmparator V.Leon ise Bardanes'in diğer kızıyla evlenmişti.


* Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi.



Türk Kültürü ve Sanatında Süreklilik

#art #Turks #sanat #Türks




Selçuklu, Kemer Tokası, 11.yy





Memluklar




Osmanlı Dönemi





12 Mart 2026 Perşembe

Herkül ve Altın Elmalar

 


HERKÜL (ERKLE) ve ALTIN ELMALAR


Hesperideslerin, yani Batı Kızlarının Altın Elmalarını çalmak Erkle’nin onbirinci görevidir. Yola koyulan Erkle gökyüzünü taşıyan Atlas’la karşılaşınca görevinden bahseder. Titan Atlas ona yardım edebileceğini, çünkü Hesperidesler ki onlara Atlandites de denilir, onun kızlarıdır. Ancak Erkle karşılığında bir süre gökyüzünü taşımak zorundadır. Erkle bu görevi kabul eder ve Atlas da elmaları almaya gider. Bazı kaynaklara göre de bu çalma işini bizzat Erkle yapmıştır. Elmalarla dönen Atlas’ı kandıran Erkle gökyüzünü ona vererek elmalarla kaçar. Atlas da gökyüzünü tekrar omuzlarına almak zorunda kalır.

Buradaki önemli nokta ise bu elmaların ejder Ladon’un koruması altında olmalarıdır ki Erkle onu öldürmüştür. Aslında bu elmalar ejderin koruması altında değildir. O dönemin insanları hayal güçlerine göre duyduklarını anlamlandırmak istemiştir. Öyle ki bu elmalar bizzat Ejder Ağacı’nın meyveleridir. Ancak araştırmacılar bu bahçenin Fas açıklarındaki Kanarya ya da Cape Verde Adaları olduğunu varsayar. Oysa Ejder Ağacı’nın meyveleri Yemen’e bağlı Sokotra Adası’ndan gelir.

Odissey destanı ile Herodot’ta Etiyopya adı geçer ki bu durumda Erythraean, yani Kızıldeniz’i bildiklerini varsayabiliriz. Sokotra’daki Ejder Ağacı da biliniyor olmalıdır. Bu ağaç ve meyveleri hakkında anlatılanlar Greklere egzotik gelmiş ki üstüne hikâyeler uydurmaktan kaçamamışlar. Ancak bu meyveler Grekler tarafından değil, Fenikeli tüccarlarla batıya taşınır. Hatta Kızıldeniz’in adı olan Erythraen de bu şekilde batıya göçer. Ayrıca Aeneas destanında bahsedilen Hesperia İtalya’nın kendisidir ki Grekler de İtalya’yı Hesperia olarak tanımlar. Böylece Hesperidesleri Fas açıklarında ya da Cape Verde’de aramak yersizdir. Pliny de Kızıldeniz açıklarında Gorgonların yaşadığı Gorgades adasından bahseder ki bu ada Diodorus’un aktardığı Erpata boyu olan Gorgonlara ait olabilir. 

Hesiod’un “sonra Hesperidler de doğdu, bu kızlar Okeanos’un diğer tarafında yaşarlar, altın elmalar taşıyan ağaçlardan sorumludurlar,” demesi de Akdeniz’i değil Kızıldeniz’i ifade eder. Çünkü Hesiod MÖ 8.yy’da yaşamıştır ve Grekler henüz Batı Akdeniz’i keşfetmemiştir. Oysa Fenikeli kolonilerin bu dönemde Akdeniz’in batısına doğru hareketleri görülür. Üstelik bu görevler Erkle’ye çok sonradan eklenmiştir ki Erkle Bilgameş’in bir kopyasıdır.


SB  Turova ve Saka Türkleri

Kaynaklar kitapta. 










Yorgun Herkül ve detayı, MS 2.yy, Perge

Antalya Arkeoloji Müzesi

Kulakovsky Kurganları- Kırım

 

İskit MÖ 6.-5.yy

Kulakovsky Kurganları- Kırım

_________________________

Geç Arkaik döneme ait İskit yerleşimleri arasında Kulakovsky Kurganı özel bir yere sahiptir. 1895 yılında Kiev Üniversitesi profesörü Yu. A. Kulakovsky tarafından eski Simferopol bölgesinde kazılan bu kurgan, bir İskit savaşçısının mezarını içeriyordu. Kurganda İskit hayvan tarzında işlenmiş eşsiz bronz objeler anında bilimsel dolaşıma sokuldu. Ancak, yerleşim yeri hala tartışma konusu olmaya devam ediyor ve keşif tarihine dair çok az şey biliniyor. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sovyet İskitologlar bu yerleşim yerine "Kulakovsky Kurganı" adını verdiler ve bu adı bugün de kullanmaya devam ediyorlar.

Yu. A. Kulakovsky (Ю. А. Кулаковский), 1895 yılında Kaça Nehri'nin (Yenisey'in sağ kolu/ adı Kaç/Kaas Türklerinden kalma) sağ kıyısındaki vadide İskit kurganları üzerine bir çalışma başlattı. Burada dört kurgan kazdı. İlk kurganda Orta Çağ'a ait kırık başlı bir erkek taşbabası bulunuyordu.

Bölgenin ayrıntılı bir topografik haritası, 1890 ile 1892 yılları arasında askeri haritacılar tarafından derlenmişti, ancak kazılar sırasında araştırmacının elinde yoktu. Bu nedenle Kulakovsky, bulunan kurganları araziyle hizalamak için P. I. Köppen'in haritasını kullandı. Haritadaki işaretlere dayanarak, kazılan mezar höyüklerinin Dolinnoye köyünün 3,5 km kuzeybatısında bulunduğu varsayılabilir.

II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, kazılardan önce zaten mütevazı bir yüksekliğe (yaklaşık 0,7 m) sahip olan 1 numaralı kurgan, topografik haritalarda artık işaretli değildi. Kalıntıları muhtemelen sürülmüştü. Daha sonra kaşifin adıyla anılan ikinci kurganın yeri, 1990'larda S. G. Koltukhov tarafından belirlendi. Geri kalan kurganların yerleri kesin olarak belirlenmemiştir. Bu bölgenin aktif olarak tarım amaçlı kullanıldığı göz önüne alındığında, bunların da sürülmüş olduğu varsayılabilir.

Yu. A. Kulakovsky'nin açıklamasına göre, ortaya çıkarılan dört kurganın tamamı Bronz Çağı'nda inşa edilmiş olup İskit, Geç İskit ve Orta Çağ dönemlerine ait kurganlardır. Kurganların kazı yöntemleri hakkında kesin bir bilgi günümüze ulaşmamıştır. Bununla birlikte, kurganların orta kısmında büyük bir "kuyu" veya bir hendek kazılmış olması muhtemeldir. Hendek kazma yöntemiyle kurganların kazılması, 1831'den 20. yüzyılın başına kadar klasik Rus arkeolojisinde kullanılmıştır.

Kurgan-2 / "Kurgan Kulakovsky (Курган Кулаковского)" yaklaşık 3,5 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 18 metre çapındaydı. Kazı alanında altı kurgan keşfedildi. Ne yazık ki, bu kurganlardan elde edilen buluntuların, bazı İskit mezar eşyaları dışında, hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Bu nedenle, bu kurganların kültürel bağlantısıyla tarihlendirilmesi yalnızca Yu. A. Kulakovsky'nin kısa açıklamasına dayanır.

Kurgan 1 : Kazı ekibi tarafından Bronz Çağı'na ait olduğu belirtilen bu kurgan, kurganların orta kısmındaki doğal toprağa gömülmüş olarak bulunmuştu. Mezarın kenarları ve üstü meşe kirişlerle döşenmişti. İskelet sırtüstü yatmış, başı kuzeydoğuya dönük ve bacakları altına kıvrılmış haldeydi. Bu duruş, Yamnaya ve Kemi-Oba (Kırım) kültürlerinin karakteristik özelliğidir ve Orta ve Geç Bronz Çağı'nda son derece nadirdir.

Bronz Çağı'na tarihlenen Kurgan-2, kurganların batı kesiminde, merkezine yakın inşa edilmiş taş levhalardan oluşan bir mezar odasıydı. Levhaların iç yüzeyi siyah ve kırmızı renkte boyanmış doğrusal bir süslemeyle dekore edilmişti. İskelet, küçük nehir taşlarından oluşan bir yatak üzerinde başı güneydoğuya dönük şekilde çömelmiş pozisyonda sol tarafına yatıyordu. Başının altına bir Şam kumaşı yerleştirilmişti. Bu mezar şüphesiz Kırım'ın Kemi-Oba kültürüne aittir. Rapordaki kısa açıklamalara dayanarak, ilk iki kurgan güvenle Erken Bronz Çağı'na atfedilebilir. Dahası, her iki kurgan da ana mezarlar olarak kabul edilebilir.

Kurgan-3'te İskit hayvan motifli orijinal bronz eşyalarla birlikte bir İskit savaşçısının kalıntıları bulunmuştur. Kurgan-4'te toprak setinin merkezinde yer almakta olup, geç Orta Çağ döneminden bir göçebenin mezarıdır. Kurgan-5 ise kurganların doğu alanında yer alır. Yerinden oynatılmış insan kemiklerine bakılırsa yağmalanmış olduğu anlaşılıyor. Burada sadece iki bronz ok ucu ve bronz eşya parçaları bulunmuştur.

Kurgan-6 muhtemelen daha önceki veya aynı döneme ait üçüncü bir mezarın üzerinde yer alıyordu. Kazıda insan kemiklerinin yanı sıra bronz ok uçları ve demir parçaları bulundu. Bronz ok uçlarının İskit dönemine ait bir mezara, demir parçalarının ise İskit veya Orta Çağ mezarına ait olduğu varsayılabilir. Ancak bu varsayım doğrulanamamıştır.

Bu İskit mezarlığındaki en ünlü buluntular, Kurgan-3'ten elde edilenlerdir ve bunların incelenmesi bir yüzyılı aşkın bir süreyi kapsar. 1895'te yayınlanan İmparatorluk Arkeoloji Komisyonu Raporu'nda (Yu. A. Kulakovsky'nin kazılarına ilişkin bireysel raporu)- üç bronz nesnenin aynı fotoğraflarını içeriyordu: hayvan tarzında işlenmiş iki levha ve bir asa. Ancak asa, yanlışlıkla bir yanak parçası olarak tanımlanmış.

Daha sonra M. I. Rostovtsev, Kulakovsky Kurganlarını, MÖ 6.-5. yüzyıllara tarihlendirdiği Tomakovka ve Zolotoy Kurgan gibi önde gelen İskit yerleşimleri arasına dahil etti. Aynı zamanda, A. A. Spitsyn, Kırım'daki İskit yerleşimlerinin dönemlendirilmesi üzerine detaylı bir makalede, Kulakovsky bronz levhasını MÖ 5. yüzyıla tarihlendirdi. Hemen hemen aynı anda, P. D. Rau, Kulakovsky Kurgan'dan bronz üç bıçaklı temel bir ok ucu yayınladı. Böylece, 20. yüzyılın ilk üçte birinde, Kulakovsky Kurgan'daki İskit mezarından elde edilen en dikkat çekici buluntular bilim camiasında geniş çapta bilinir hale geldi ve nispeten doğru bir şekilde tarihlendirildi.

II.Dünya Savaşı'ndan sonra T. N. Troitskaya arşiv verilerine ve yapısal özelliklere dayanarak MÖ 6.-5.yüzyıllara ait bir grup kurgan olarak sınıflandırdı. Daha sonra, Dinyeper ve Kuban bölgelerindeki İskit yerleşimlerinden elde edilen benzer buluntulara dayanarak, araştırmacı tarihlemeyi MÖ 6. yüzyılın sonlarına kadar da daralttı. Böylece, Kulakovsky Kurganları araştırmacılar tarafından MÖ 6. yüzyılın ikinci yarısından 5. yüzyıla kadar uzanan, iyi kurulmuş bir döneme dayandırıldı. 20. yüzyılın son yıllarında S. G. Koltukhov, Kulakovsky Kurganlarındaki defin işlemine tamamen adanmış bir makale yayınladı. Bulunan eşyalara bakıldığında, zengin olmayan ancak açıkça sıra dışı olan bu kurganın, "askeri-klan soylusunun" veya "askeri lider" işlevlerine sahip soylulardan birisine aitti.

Rusça link :




Görsellerde kıyaslama yapabilmek için Kulakovsky dışında Tuva ve Büklükale/Kırıkkale'den (ki buna Kimmer dediler) de "Hayvan Stili" buluntuları ekledim. Hermitage müzesi ise Kulakovski için "İskitlerin Sarmatlardan ödünç aldığı sanat" olarak bilgi vermekte ki "Sarmatlar MÖ 7.yy'larda var mıymış, ya da Tuva'da mıydılar?", diye sormak gerek.





Gordion Kurganları: Frig mi İskit-Saka Türkleri mi?

 


Gordion Kurganları "Frig" mi "İskit/Saka Türkleri" mi?


Mellink'in 1964'teki makalesinden;

Pazırık'ın bize gösterebildiği kadarıyla, orijinal "göçebe" repertuarı zamansızdır. Antik dünyanın bilinen kültürlerinden bağımsızdır ve metalurjiden önce gelen ve bozulabilir olmalarına rağmen, ayrıntılı ve tutarlı bir sanatsal üslup için uygun araçlar olan malzemelerde yer bulmaktadır.

Eğer bozkırda yaşayan çeşitli kabilelerin erken zamanlarda kendilerine özgü sanat stillerine sahip olduklarını kabul edersek -ki Pazırık öncesi bozkır sanatı buluntularından bazıları bunu doğrulamaya meyillidir- antik dünyanın daha iyi bilinen bölgelerindeki sanatın bazı yönlerini yeni bir ışık altında anlamak mümkün olabilir. Bayan Kohler, Gordion'dan gelen ahşap oymalar üzerine yazdığı makalesinde Frig repertuarında ve stilinde "göçebe" özelliklerinin ilginç bir gösterimini sunmuştur. Bu özellikler oryantal, Hitit veya Batı Anadolu kökenli değildir ve yalnızca Frig göçmenleriyle birlikte Anadolu'ya girmiş olabilirler; muhtemelen sahipleri tarafından taşınan ve kabilenin gittiği her yerde yapılmaya devam eden ahşap oymalarda somutlaşmıştır. 


*SB* - Evet, Hitit veya Batı Anadolu kökenli değil, ancak, "yalnızca Frig göçmenleriye Anadolu'ya girdiler" ifadesi tamamiyle yanlış bir algı yaratma projesidir. Çünkü ahşap oymalar Gordion'dan daha eski olan Tuva'da var ve bize Anadolu'ya Saka Türkleriyle geldiğini gösterir. Ahşap odalı kurgan yapımı bile birebir aynıdır.*




Birçok örneğin korunduğu dönemde Frigler, repertuarlarına oryantal esintiler eklemeye başlamışlardır; aslan ve aslan-boğa grubu açıkça Mezopotamya (veya Hitit) kökenlidir. Ancak bu gruptaki geyikler ve ilgili hayvanların antik Doğu ile hiçbir ilgisi yoktur. En güçlü benzerlikleri Pazırık'taki "göçebe" unsuruna dayanmaktadır. Burada da göçebe unsuru zamansızdır.

Bunu ancak tesadüfi koruma, bize ahşap veya diğer bozulabilir malzemelerden yapılmış bitmiş ürünler sunduğunda izleyebiliriz. Gordion'daki kazılar, özellikle P kurganından ahşap oymalar ve şehir höyüğünden bazı kömürleşmiş ahşap kabartmalar kurtarma konusunda şanslı olmuştur.

Bu sanatsal kategoride, Friglerin kültüründe "göçebe" bir unsur buluyoruz. [SB* - Göçebe kültürü?!] Daha önce de kabul edildiği gibi, göçebe olan bir sanatsal özellik için "göçebe" etiketini korumak belki de haksızlık olur, ancak Frigler örneğinde bu, yarı göçebe dönemden yerleşik döneme taşınmış olmalıdır. Öte yandan, "hayvan stili"nin bazı yönlerinin kendine özgü kalıcılığı, bu sanatsal kompleksin kökenlerine atıfta bulunan göçebe etiketini haklı çıkarır. 

Pazırık ve Gordion tipi erken buluntuların eksikliği nedeniyle, hayvan stilinin yaşı spekülasyon konusudur. [SB* - Hiç de spekülasyon değil.]  Şu anda elimizdeki en iyi belgeler, Kuban bölgesindeki Ulski [SB* - İskit, MÖ 6.yy], Kelermes [SB* - İskit, MÖ 7.yy] ve Kostromskaya [SB* - İskit, MÖ 7.yy] kurganlarından çıkan yedinci ve altıncı yüzyıllara ait bronz ve altın eserlerdir. Bu eserler, tamamlanmış formlarında yerleşik prototiplere olan bağımlılıklarını ortaya koymaktadır. Yüzeylerinin eğimli işlenmesi, sanatçıların aşina olduğu bir malzeme olarak ahşabı işaret etmektedir. Ne Kuban buluntuları ne de Ziwiye kompleksi, Gordion'daki ahşap oymalar kadar eski değildir. 


*SB* - Siz öyle sandınız ve hâlâ aynı hatayı dayatıyorsunuz. Ziwiye, Kelermes ve Tuva (MÖ 9.yy) kurgan buluntuları aynı kültüre aittir ve Gordion'dan ya eskidir ya da çağdaşıdır.*




Frigya'dan elde edilen kanıtlar, "göçebe" sanatının bu kategoriye ait eserlerin antik çağlara ait olduğunu kanıtlamaya yardımcı olacaktır; bu sanat türünün MÖ sekizinci yüzyılda var olduğu kanıtlanmıştır, ancak potansiyel olarak çok daha eski bir döneme ait olabilir. 


*SB* -  Gordion'dan daha eski -geldikleri göç yolu üzerinde - "Frig Sanatı" bulamadınız. Zaten burada bahsettiğiniz sanat Friglere ait değildi, önce bu gerçeği anlamalısınız.*



Ziwiye ve Gordion kıyaslaması




Tuva'dan ahşap sanatı



Tunç Çağı Anadolu ve Yunan arkeolojisi, göçebe sanat kompleksinde varsayımsal bir aydınlatma kaynağı bulmuştur. Yerleşik kültür kalıpları, nihayetinde göçebe kökenli istilalar tarafından tekrar tekrar kesintiye uğratılmıştır.

Tunç Çağı'nın Hint-Avrupa göçmenleri, ister Yunan ister Hititler olsun, genellikle istila ettikleri topraklardaki halkların kültürel ve sanatsal seviyesinin çok altında olan yıkıcı unsurlar olarak (arkeolojinin de haklı olarak savunabileceği gibi) sahneye çıktıkları düşünülmektedir. Daha spesifik olarak, Yunanlıların sanat alanında çok az şey getirdikleri, bunun yerine daha sonra Miken sanatının "tektonik" eğilimlerinde sergilenen bir zihniyet ve eğilim getirdikleri düşünülmektedir. (Mellink)


*SB* - O zaman sormazlar mı, madem Yunan kavimlerinin hiçbir sanatsal özgünlüğü yok (buna Hititler de dahil), o zaman sanatsal açıdan İskitleri/Sakaları nasıl etkilemiş oluyorlar ki bu Batı İskitleri de Doğu İskitlerini etkileyebilsin?.. *


Sorgulama zamanı ;)

Gordion'daki Kurganlar Frig olmadığı gibi sanatı da Frig değil. Bölge halkı Saka Türkleriyle karışmış ki yazıtlarında bile Türkçe kökenli kelimeler var.

SB


EK:

Arkeolog Machteld Johanna Mellink (1917-2006) "Türkiye'deki Amerikalı kazıcıların Dekanı" olarak anılıyordu. 

* Amsterdam, Utrecht ve Chicago Üni. Prof.;

* Casus-Arkeolog Hetty Goldman ile 1947 Tarsus kazıları;

* 1949-1988 Bryn Mawr Koleji Klasik ve Yakındoğu Arkeoloji;

* 1950-1965 Pennsylvania Üni adına Casus-Arkeolog Rodney Young ile Gordion kazıları;

* Likya Karataş-Semayük kazıları;

* 1991'de Cincinnati ile Tübingen Üniversitesi'nin ortaklaşa yürüttüğü Truva'da yeniden açılan kazılarda danışmanlık;

* Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi, Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi, Alman Arkeoloji Enstitüsü, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü, Pennsylvania Üni. Müzesi ve Türk Tarih Enstitüsü üyelikleri.

1991 yılında Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün Seçkin Arkeolojik Başarı Altın Madalyası'nı ve 1994 yılında Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'nin Lucy Wharton Drexel Arkeolojik Başarı Madalyası'nı aldı. Türkiye Kültür Bakanlığı onu 1984 yılında Kıdemli Amerikalı Kazı Uzmanı ve 1985 yılında Kıdemli Yabancı Arkeolog olarak ödüllendirdi.

Profesyonel hizmetleri arasında 1988-91 yılları arasında Türkiye'deki Amerikan Araştırma Enstitüsü Başkanlığı (ARIT, kuruluşunda Rodney Young vardı), 1980-84 yılları arasında Amerikan Arkeoloji Enstitüsü Başkanlığı, Amerikan Doğu Araştırmaları Derneği Mütevelli Heyeti Üyeliği, 1955-83 yılları arasında Bryn Mawr Koleji Klasik ve Yakın Doğu Arkeolojisi Bölümü Başkanlığı ve 1979-80 yılları arasında Bryn Mawr Koleji Sanat ve Bilimler Yüksek Lisans Okulu Dekan Vekilliği görevleri yer almaktadır.


*SB* Bu kadar unvan, ödül ve üyeliği olan bir arkeoloğun söylediklerini, yazdıklarını (dayattıklarını) tabi ki sorgulamadan (sanki bu bir kuralmış gibi) kabul ettiler! Oysa kurganlar ile buluntular Grek kaynaklarındaki Frigleri değil de başka bir topluluğu işaret ediyordu. *



Pazırık'tan ahşap sanatı




Ve





17 Şubat 2026 Salı

Sözde Frig

 

Sözde Frig coğrafyasında Sözde Frigce dedikleri Bediz ve Sözde Frig Kurganları;

Bartomeu Obrador-Cursach'a "Eski Frigce olarak kabul ettiğiniz Beudos/Bevdos kelimesi Türkçe kökenlidir; Bet/Bediz/Bedizci" diyerek yıllar önce bir mail atmıştım, hâlâ geri dönüş yapacak. Akademisyenler hata yaptıklarını kolayca kabul etmez ki Türkçeye karşı da soğuk bir yaklaşımları var, yok hükmünde sayıyorlar sanki. Dil çalışmalarında Türkçeyi dahil etmedikleri için de ortaya çıkardıkları çalışma eksik oluyor. MÖ 6.yy'da Frig coğrafyasında kullanılan bu "Bediz" sözcüğünü arkeolojik buluntuyla da destekleyebiliyoruz; Gordion Kurgan B ve çevresinde bulunan "Balballar". O dönem için bölgede yaşayan Saka Türklerinin bu balbalları "Bediz" olarak adlandırması en mantıklı açıklamadır ki Gordion kurganlarının sahipleri de aslında Saka Türkleridir.

Matchteld J.Mellink, “Friglerin önde gelen bir kişinin cesedini barındırmak için ahşap bir oda inşa etmesi ve odayı bir taş yığını ve tümülüsle örtme geleneği, Kurgan W, P ve MM ile birlikte K-III ve K-IV ‘ün incelenmesiyle daha iyi anlaşılır hale gelmiştir. MM, P, K-III ve K-IV komplekslerinin güney ve batısındaki mezarlıkta halktan insanların basit inhumasyonları ve daha sonra da kremasyon uyguladıklarını biliyoruz. Kurganlar ise soylular, ya da yönetici ailenin akrabaları olsun, ayrıcalıklı sınıfa ayrılmıştı. Standart tipte düz çatılı, alçak mezar odası, W kurganında tamamen gelişmiş görünmektedir. W kurganını MÖ sekizinci yüzyılın başlarına veya dokuzuncu yüzyılın sonlarına tarihlendirsek bile, iyi gelişmiş bir ölü gömme geleneğinin Batı Anadolu’ya ani bir girişi olarak görünüyor. Friglerin Gordion’a (ve Ankara’ya) gelmeden önce bu gömme geleneğini nerede uyguladıklarını ve Anadolu’nun, Avrupa’nın veya Asya’nın hangi bölgesinde, bu Gordion mezarlarının ve içindekilerinin yakın atalarını tanımamız gerektiğini bilmiyoruz. Güney Rusya ve daha sonra İskit ölü gömme gelenekleriyle genel bağlantı kabul edilmelidir. Ancak Anadolu’ya giriş şekli belirsizdir”, demektedir. (*)

Ayrıca şunu da söyler; "Young, Midas'ın hüküm sürdüğü Gordion'un, anıtsal "megara"lar ve etkileyici büyüklükte ve organizasyonda bitişik binalardan oluşan, iyi inşa edilmiş, ağır şekilde tahkim edilmiş bir kale olduğunu vurgulamıştır. Gordion'daki bu sekizinci yüzyıl sonu katmanı, şüphesiz Friglerin işgal ettiği ülkede yaygın olarak bulunan uzun süredir devam eden Batı Anadolu yapı geleneğinin bir uyarlamasıdır. Gelecekteki araştırmalar, işgalcilerin Avrupa'daki ilkel varoluşlarından Gordion'da görülen yarı kentleşmiş mimari organizasyona nasıl geçiş yaptıklarını açıklamak zorunda kalacaktır. Midas Gordion'u inşa edilmeden önce, hayatta kalan Bronz Çağı Anadolulu halklarıyla neredeyse dört yüzyıl boyunca simbiyoz halinde yaşamış olabilirler ve Batı Anadolu'nun bazı bölgeleri, merkezi platoya kıyasla yerleşim kesintilerinden daha az etkilenmiş olabilir. Frigler, Küçük Asya'ya girmeden önce kelimenin tam anlamıyla göçebe miydiler? MÖ 1200 öncesinde Avrupa'da yaşayan Friglerin göçmen veya yarı göçmen bir evresine dair hiçbir kanıtımız yok. Öte yandan, Gordion'daki Friglerle ilgili önceki iki makale, Frig kültürünün bazı "göçebe" özellikler sergilediğine işaret etmiştir. Friglerin göçebelerle paylaştığı ilk önemli arkeolojik özellik, gömme gelenekleridir. Önemli ölülerini kişisel eşyaları, mobilyaları ve hediyeleriyle birlikte bıraktıkları kütük evler veya daha basit ahşap yapılar inşa ederler. Bu ahşap mezar odaları daha sonra bir kaya ve toprak yığınıyla örtülür; bu sistemin en etkileyici örneği Gordion'daki en büyük tümülüs olan "Midas Kurganı"dır. Herodotos'un İskit mezar geleneklerine dair açıklamasıyla ve özellikle Altay'daki Pazırık'ta kazılan İskit liderlerinin mezarlarıyla olan paralellikler açıktır. Pazırık'ta, Gordion'daki "Midas" mezarının çift duvarlı korumasına ayrıntılı paralellikler oluşturan iç ve dış yapılar mevcuttur. "

Bu "sözde Frig" kurganları bu sebeple tekrar incelenmelidir. Çünkü Kurgan sahipleri yönetici sınıfa aittir ve bu yönetici sınıf Saka Türkleridir. 24 yıl boyunca kazı başkanlığı yapmış olan Rodney Young bile "Kurgan Z'nin, "kafesli" odalar inşa eden Altay halkıyla aynı soydan gelen birine ait olduğu şüphesizdir," diyordu. (*) Mellink ve Young Grek kaynaklarında bahsedilen bu "Frigler" üzerinden yorumlar yapıyor ve bölgede farklı bir budun olabileceğini akıllarına getirmiyor. Oysa Asur kaynaklarında "Phryg" kelimesi geçmez, Muşkiler olarak anılırlar ve Muşkiler bir Saka boyudur.

Mellink aynı zamanda Gordion'un Pazırık'tan daha eski olduğunu (oysa kıyaslamak için daha eski olan Tuva Kurganları var) belirtir ve "Frig gömme geleneklerinin prototiplerinin Güney Rusya ve Sibirya bozkırlarına doğru ilerledikçe daha kolay bulunur" demektedir.


Bu bölgelerde kim "Ahşap odalı kurgan" yapıyordu peki?.. İşte bunu dile getirmezler.

Gordion'daki Kurgan KY atlı bir mezarken, Kurgan P "İskit sanatıyla" doldurulmuş bir çocuk/tigin mezarıdır. Ramsay Frigya’da bulunan bir yazıtta geçen "knouman (κνουμανει)" sözcüğünün anlamını "mezar (tomb)" olarak verir. (*) Bu sözcük "korugan (kurgan)" sözü ile sesteş ve anlamdaştır, yani "knouman" sözcüğü de "beudos/bevdos" gibi Türkçedir. Kısaca Gordion, Ankara kurganları, Pazarlı ve Kerkenes gibi bölgelerdeki "Frig Uygarlığı/ Kültürü"nü sorgulamamız gerekiyor.

Türk Tarihi ve Türk Dili üzerine çalışan ve "Batılıların dayattığı" değil de gerçekleri açığa çıkaranlara saygıyla...


SB

Not: (*) "Turova ve Saka Türkleri" adlı 📕kitabımda kaynaklarıyla.

* "Frigler de Türk" yorumu yapılıyor ki hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü Avrupa'dan gelen Frig/Bryg Türk değildir! Mellink'in "...prototiplerinin Güney Rusya ve Sibirya bozkırlarına doğru ilerledikçe daha kolay bulunur"  yorumu gayet açıktır. Frigler kurgan yapmıyordu. Çünkü bu kurganlar Saka Türklerine aitti. Bu durumda da şu gerçek ortaya çıkıyordu: Yönetici sınıf Frig değil, Saka idi. Öyle ki mitolojik kurucuları Gordios'un (Goroğlu) adı bile Türkçeydi.


Mellink'ten inciler;

Frigya'nın "kurgan içinde kereste mezar" şeklindeki gömme geleneği, Güney Rusya kökenli olarak yorumlanmalıdır. Bu gelenek Asya'nın göçebe bozkır sakinlerinde de görülür, ancak kendi başına göçebe yaşamın bir göstergesi değildir."

[SB* Evet değildir, ancak ahşap odalı kurgan yapanlar Türk boylarıdır. Bu Hun Türklerine ait Noin-Ula kurganıyla, Tuva, Altay ve Kazakistan'daki da İskit/Saka Türklerinin kurganlarıyla, ya da MS dönemine ait Türk Kağanlığı, Hazar ve Kuman Türklerine ait kurganlarla da desteklenir.]

Sanatta göçebe özellikler sorusu belki de benzer bir niteliktedir. Geniş bozkır rezervuarı, bozkır sakinleri Yakın Doğu'nun yerleşik ve belirgin kültürleriyle temasa geçmeden önce belirli görsel sanat zevklerinin ve stillerinin geliştiği bir alan olarak yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Nihai ve melez ürünleri en iyi biliyoruz. Eski Yakın Doğu ve Yunan esintileriyle harmanlanmış İskit ve Sarmat sanatı, bilinen antik sanat dünyasından ödünç alınmamış belirli biçim ve konu özelliklerini hala korumaktadır. Birçok sanat tarihçisi, özellikle Rostovtzeff ve Minns tarafından incelenen "hayvan stili"nin özellikleri, Bayan Kohler tarafından önceki makalede vurgulanmıştır.

Hayvan seçimleri ve özel hayvanlar (kuşlar, geyikler, atlar), katlanmış pozlara olan tercih, hayvan formlarının ve unsurlarının fantastik manipülasyonu, zoomorfik birleşim ve zoomorfik çıkıntılar, ahşapta olduğu kadar metalde de modellemenin açısallığı, abartılardan duyulan kaligrafik zevk ve organik prototipinden ilham alan ancak ondan uzaklaşan formun serbest oyunu: tüm bu özellikler, Yunanistan ve Doğu ile olan çatışmasıyla alt edilemeyecek kadar inatçı bir sanatsal zihniyet veya üslup oluşturmaktadır. Güney Rusya'da Greko-İskit metal işçiliğinin nasıl geliştiği bilinmektedir; Ziwiye hazinesinin [SB* İskit MÖ 7.yy] İskit repertuarından ilham unsurları içerdiği de giderek daha fazla bilinmektedir. Ziwiye'deki altın işlemelerde, senkretik bir oryantal üslup (esas olarak Asur, Urartu) bazı durumlarda hazır İskit formlarıyla zenginleştirilmiş ve eklektik bir şekilde kullanılmıştır.

Bu durum, İskit ve daha önceki "göçebe" sanat biçimlerini, Yakın Doğu ve daha sonra Yunanistan'ın repertuarına maruz kalmadan önceki saf hallerinde izleme gibi ilginç bir görevi ortaya çıkarıyor. Artık, yaşamın ilkel ve göçebe bir aşamasındaki toplulukların sanat biçimlerinin varlığını veya kurtarılma olasılığını inkar edemeyiz. Göçebe bozkır sakinlerinin ve yarı göçebe veya yerleşik akrabalarının mezarları, bağımsız "göçebe üslubunun" kanıtlandığı yerlerdir.

Altay bölgesindeki Pazırık'ın donmuş kurganlarında bulunan mezarlar ve mezar ekipmanlarına dair dikkat çekici keşifler, nesneler geç ve karışık olsa da, kronolojik sınırlamaya tabi olmayan bir kanıt sunmaktadır. Ahşap, deri, keçe, tekstil, insan derisi gibi normalde bozulabilir malzemelerin, "hayvan üslubu"nun özel bir biçiminde, açık ve tutarlı sanatsal ifadenin taşıyıcıları olduğu gösterilmiştir. Pazırık'tan çıkan birçok süs oyma eseri, MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllara ait olsalar da, tamamen "göçebe" sanatına aitken, diğer eserler Yunan, Ahameniş ve Mezopotamya esintileri taşımaktadır." 

[SB* Hayır, Yunan, Ahameniş ve Mezopotamya esintileri taşımıyor, çünkü karşımızda bunlardan etkilenmemiş Tuva Arjaan kurganlarından çıkan benzer sanatsal örnekler var.]

"Pazırık'ın bize gösterebildiği kadarıyla, orijinal "göçebe" repertuarı zamansızdır. Antik dünyanın bilinen kültürlerinden bağımsızdır ve metalurjiden önce gelen ve bozulabilir olmalarına rağmen, ayrıntılı ve tutarlı bir sanatsal üslup için uygun araçlar olan malzemelerde yer bulmaktadır. Eğer bozkırda yaşayan çeşitli kabilelerin erken zamanlarda kendilerine özgü sanat stillerine sahip olduklarını kabul edersek -ve Pazırık öncesi bozkır sanatı buluntularından bazıları bunu doğrulamaya meyillidir- antik dünyanın daha iyi bilinen bölgelerindeki sanatın bazı yönlerini yeni bir ışık altında anlamak mümkün olabilir. Bayan Kohler, Gordion'dan gelen ahşap oymalar üzerine yazdığı makalesinde Frig repertuarında ve stilinde "göçebe" özelliklerinin ilginç bir gösterimini sunmuştur. Bu özellikler oryantal, Hitit veya Batı Anadolu kökenli değildir ve yalnızca Frig göçmenleriyle birlikte Anadolu'ya girmiş olabilirler; muhtemelen sahipleri tarafından taşınan ve kabilenin gittiği her yerde yapılmaya devam eden ahşap oymalarda somutlaşmıştır. 

[SB* Hitit veya Batı Anadolu kökenli değil, evet, ancak, "yalnızca Frig göçmenleriye Anadolu'ya girdiler" ifadesi yanlıştır, çünkü Saka Türkleriyle geldi.]

Birçok örneğin korunduğu dönemde Frigler, repertuarlarına oryantal esintiler eklemeye başlamışlardır; aslan ve aslan-boğa grubu açıkça Mezopotamya (veya Hitit) kökenlidir. Ancak bu gruptaki geyikler ve ilgili hayvanların antik Doğu ile hiçbir ilgisi yoktur. En güçlü benzerlikleri Pazırık'taki "göçebe" unsuruna dayanmaktadır. Burada da göçebe unsuru zamansızdır. Bunu ancak tesadüfi koruma bize ahşap veya diğer bozulabilir malzemelerden yapılmış bitmiş ürünler sunduğunda izleyebiliriz. Gordion'daki kazılar, özellikle P kurganından ahşap oymalar ve şehir höyüğünden bazı kömürleşmiş ahşap kabartmalar kurtarma konusunda şanslı olmuştur.

Bu sanatsal kategoride, Friglerin kültüründe "göçebe" bir unsur buluyoruz. Daha önce de kabul edildiği gibi, göçebe olan bir sanatsal özellik için "göçebe" etiketini korumak belki de haksızlık olur, ancak Frigler örneğinde bu, yarı göçebe dönemden yerleşik döneme taşınmış olmalıdır. Öte yandan, "hayvan stili"nin bazı yönlerinin kendine özgü kalıcılığı, bu sanatsal kompleksin kökenlerine atıfta bulunan göçebe etiketini haklı çıkarır. Pazırık ve Gordion tipi erken buluntuların eksikliği nedeniyle, hayvan stilinin yaşı spekülasyon konusudur. Şu anda elimizdeki en iyi belgeler, Kuban bölgesindeki Ulski [SB* İskit, MÖ 6.yy], Kelermes [SB* İskit, MÖ 7.yy] ve Kostromskaya [SB* İskit, MÖ 7.yy] kurganlarından çıkan yedinci ve altıncı yüzyıllara ait bronz ve altın eserlerdir. Bu eserler, tamamlanmış formlarında yerleşik prototiplere olan bağımlılıklarını ortaya koymaktadır. Yüzeylerinin eğimli işlenmesi, sanatçıların aşina olduğu bir malzeme olarak ahşabı işaret etmektedir.

Ne Kuban buluntuları ne de Ziwiye kompleksi, Gordion'daki ahşap oymalar kadar eski değildir. Frigya'dan elde edilen kanıtlar, "göçebe" sanatının bu kategoriye ait eserlerin antik çağlara ait olduğunu kanıtlamaya yardımcı olacaktır; bu sanat türünün MÖ sekizinci yüzyılda var olduğu kanıtlanmıştır, ancak potansiyel olarak çok daha eski bir döneme ait olabilir.

[SB* İşte burada yanılıyorsunuz. Daha eskileri Tuva'da, Ahameniş öncesi İran coğrafyasında. Ve Gordion'da daha eski Frig Sanatı aramayınız, hüsrana uğrarsınız, yoktur. Çünkü Frig öncesine aittir o sanat.]

Tunç Çağı Anadolu ve Yunan arkeolojisi, göçebe sanat kompleksinde varsayımsal bir aydınlatma kaynağı bulmuştur. Yerleşik kültür kalıpları, nihayetinde göçebe kökenli istilalar tarafından tekrar tekrar kesintiye uğratılmıştır. Tunç Çağı'nın Hint-Avrupa göçmenleri, ister Yunan ister Hititler olsun, genellikle istila ettikleri topraklardaki halkların kültürel ve sanatsal seviyesinin çok altında olan yıkıcı unsurlar olarak (arkeolojinin de haklı olarak savunabileceği gibi) sahneye çıktıkları düşünülmektedir. Daha spesifik olarak, Yunanlıların sanat alanında çok az şey getirdikleri, bunun yerine daha sonra Miken sanatının "tektonik" eğilimlerinde sergilenen bir zihniyet ve eğilim getirdikleri düşünülmektedir.

[SB* Sormazlar mı, madem Yunan kavimlerinin hiçbir sanatsal özgünlüğü yok, o zaman nasıl İskitleri sanatsal açıdan etkilemişler? ;) ]


Sorgulama zamanı 🧐


Kurgan B'de bulunan 4 balbal. 33 nolu balbal yukarıda daha net görülmekte.






BEUDOS - BEVDOS is TURKiSH; BET, BEDiZ.

"bädiz, bädizçi". Kül Tigin Monument south-11,12,13

“bet ‘face’, beti ‘form of beings in painting and sculpture’, bediz ‘ornament, relief or sculpture’.”

The claims about "Old Phrygian and PIE" origins for this word is complete nonsense.

“The rare Greek word bevdos ‘sumptuous woman’s dress’ is a borrowing from Old Phrygian bevdos ‘statue, image (of a goddess), which goes back to PIE *bheudh-os-  ‘perception’.”  (Alexander Lubotsky, 2008) and (Bartomeu Obrador-Cursach, 2020). 

Alexander Lubotsky and Bartomeu Obrador-Cursach should conduct more realistic studies and include Turkish in their work. Otherwise, their studies will be unscientific and inconsistent with "Academic İntegrity". Because, even "PIE *bheudh-os-" does not exist. 

More to read TR/ENG an excerpt from my book as pdf