25 Şubat 2021 Perşembe

Özek Betimlemesi

 

Özek/Alem/Koç Boynuzu/Eli Belinde
* MÖ 5.-4.yy Pazırık, Duvar Keçesi
* "Sarmat Altınları Sergisi (MÖ.4.yy-MS 4.yy)"nden altın süsleme, 2014 Moskova
* Selçuklu-Anadolu /N.Kırzıoğlu


Özek Motifi

Çağatay Türkçesinde "bir şeyin içi, çekirdek, göbek" anlamındaki "Özek" deyimi dillerde "Ö" sesi yerine "Ü" kullanan Kazan Türkleri ile Başkırtlar'da aynı anlamlardan başka "öz, özek, ağacın özü, ilik, iç, kalb, merkez"e de "Üzek" deniyor. Ayrıca "Alem" motifi de "Üzek" olarak biliniyor.

Pazırık'taki V.Kurgan'dan çıkan ve duvara asılan büyük (4,5x6,5m) bir Keçe'de: Taht'ında oturmuş ve elinde Hayatağacı tutan Tanrıça karşısında, ona yaklaşan bir Atlı figürü işlenmiştir. Her iki figür, dönüşümlü olarak Keçe boyunca sıralar halinde yerleştirilmiş. Figür sıralarını ayıran ince şeritler üzerinde, küçük bir çemberin karşılıklı dört tarafına Özek/Alem yanışları işlenmiştir. Bu dörtlü Özek motifleri ile kare şekilleri de, dönüşümlü olarak sıralanmıştır. Karelerin içinde dallı, çıkıntılı şekiller vardır.

Pazırık II.Kurgan'ından Benekli Deri ve Kürk ile aplike işlenmiş bir parça bulunmuştur. İçindeki peynir kalıntılarından bir Peynir Tulumu olduğu anlaşılan bu parçanın üzerindeki Renkli Süsler'de de Özek/Alem motifinin işlenmiş olduğu görülür.

Özek/Alem motifi, bazen bir Çiçek gibi, bazen iki tarafı kıvrık Koçboynuzu biçiminde, bazen de orta kısım uzun ve yuvarlak yapılmış, kenarlarının kıvrıklığı ile Elibelindekız motifine benzetilmiş. Bu örnekleriyle yüzyıllar boyunca çeşitli elsanatlarımızda kullanılagelmiştir. Halı, Keçe ve Mimarî'de kullanılmış; bilezik, küpe ve gerdanlık gibi çeşitli takılara işlenmiş, kenar şeridi halinde de giysileri süslemiştir.

Özek/Alem motifi, Pazırık Kurganı'ndan çıkan duvar süsü Keçe ile Deri ve Kürk'ten yapılmış renkli aplike Peynir Torbası'ndaki örneklerin aynısı veya varyantları olarak Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'da halı ve keçelere, ayrıca küpe, yüzük, bilezik ve gerdanlık gibi takılara, giysilerdeki nakışlara ve mimarî eserlerde işlenmiştir.

Moğolistan'da Buda Tasviri elişleri ve kitap süslemelerinde kullanıldığı literatürden öğrenilmiştir.

Neriman Görgünay-Kırzıoğlu
Altaylar'dan Tuna Boyu'na Türk Dünyası'nda Ortak Motifler, 1995




Ana Tamgası ve Özek



Frig değil, Saka Türkleri (MÖ 4.yy)

İtalya'da bulunan " Daunia mezar stellerinin", yani Taşbabaların üzerindeki betimleme Türk sanat-kültürüne aittir. Ya Etrüsklere ait ya da Etrüsk etkisinde olan müttefiki Daunialıların yaptırdığı taşbabalar (MÖ 6.yy) / link



Sarmatlar


Türk Dünyasında Tamgaların-Betimlemelerin Sürekliliği
SB






20 Şubat 2021 Cumartesi

Mark Twain'in Türkiye Macerası

 



Mark Twain ve yanındakiler, kopardıkları cami süslemeleriyle Efes harabelerinden aldıkları "hatıra eşyaları" yanlarında götürmek isterlerken.... ki hikayesini Jerry Toner'den okuyalım;


Efes, "kadim dönemin en mağrur şehri", "Diana tapınağının tasarımı çok asil, işçiliği mükemmeldir." Efes "değerli kalıntıların bozulmuş ve sakatlanmış cevherlerinin dünyası". Bir mağarada iki yüzyıl uyuyan yedi uyurların öyküsü hatırlatınca, Twain "kadim insanlar bir hikayeye öylesine inanıyorlardı ki sekiz veya dokuz yüzyıl önce bile seyyahlar ondan boş inançlara dayalı bir korku duydular," diye açıklar. Bu gibi kadim inançları anlayışla karşılaşsak bile modern yerlilerin hiç ilerlemediği görülür: "Bugün bile çevre bölgelerin sakinleri orada uyumamayı yeğler".


Twain ve yolculuk arkadaşları yanlarında tek bir eski eser götüremezler. Heykellerin kırılmış mermer bölümlerini veya camilerden kopmuş süsleme parçalarını toplamışlardı ama İstanbul'dan "bizim grubumuza dikkat etmesi ve bir şey götürmemize engel olması" emredilen bir devlet görevlisi tarafından el konuldu. Amerikalılar özellikle de saraydan gelen emri taşıyan zarfın "İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'nun armasını taşıdığını, bu nedenle Kraliçe'nin temsilcisi tarafından esinlendiğini öğrenince buna çok sinirlenirler".


Twain "Bu kötü oldu" diye sözünü sonlandırır. "Çok kötü." Eğer "Emir yalnızca Osmanlılar'dan gelmiş olsaydı bu sadece Osmanlılar'ın Hıristiyanlara karşı duyduğu nefrete ve bunu kibar bir yöntemle ifade etmesini bilmeyenlerin kaba tarzına bağlanabilirdi ama Hıristiyanlaştırılmış, eğitim görmüş, politik anlamda düzgün İngiliz Misyonundan gelmesi bizlerin izlenmesi gereken tipte beyefendiler ve hanımefendiler olduğumuzu ima etmiş oluyordu!"


Jerry Toner, Homeros'un Türkleri


SB NOT:

1 - Mark Twain ve yanındakilerin sanki doğal bir şeymiş gibi "cami süslemelerini koparmaları", Efes eserlerinden çalıp götürebileceğini sanmaları...

2 - Osmanlı Devleti'nin değil de "Kraliçe"nin sözünün geçmesi !...

3- Mark Twain'in "Osmanlı"nın Hıristiyanlardan nefret ettiğini iddia etmesi ve sanki Amerikalı olmalarından dolayı 'Osmanlı'ya üstünlük taslayabilecek yetkilerinin olduğunu sanması...

4 - "Kraliçe"nin emrine şaşması ve "çok kötü, çok kötü" dediğinde Bir Amerikalı olarak Queen'den çekinmesi...

5 - Osmanlı'nın değil de "Kraliçe"nin emriyle [her ne kadar kazı heyeti İngiliz (British Museum adına J.T.Wood) olsa da!] durdurulmalarının bizdeki utancı !

6 - "Osmanlı'nın izniyle" British Müzesi'nin gemilerle eserleri İngiltere'ye götürmesi !..


İlginç ve ibretlik!...

SB


EK: Mark Twain, The Innocents Abroad, 1869




Minos - Hatti İlişkisi

 


Görsel 1- Knossos - MÖ 1450-1400 / MİNOS - GİRİT

Görsel 2- Hüseyindede Vazosu - MÖ 16.yy / HATTİ - ÇORUM


"MÖ 16. yüzyıl sanatının gelişmiş bir örneğini temsil eden Hüseyindede Vazosu’nda, Orta Anadolu HATTİ GELENEĞİNİ SÜRDÜREN, içerisinde birçok mahalli festivali barındıran ilkbahar ya da tarım yılının başlangıcındaki önemli bayramlardan birinde gerçekleştirilen törenler anlatılmış olmalıdır." (aktüelarkeoloji)


* MİNOS = Ne Hint-Avrupalı, ne de Grek, Linear A hala çözülemedi! (Türkçe içinde aramadıkları için, hatta H-A sınıfına dahil ettikleri Luvicede ararlar ! Oysa Minoslular H-A değildir!) 

[non-indoeuropean Minoans]




* HATTİ = Ne Hint-Avrupalı, ne de Semitik (tabii ki ne de 'Grek') 

[non-indoeuropean Hattians. Even the sun disc, which they named "Hittite sun disc", is not Hittite, but Hattian. Because Alacahöyük kurgans belongs to the Hattians, and at the time 2500 BC there was no Hittite in Asia Minor,i.e. Türkiye.)




Bu spor/eğlence betinlemenin aynısı Mısır'da, Hiksosların (İke-Sus) başkenti Avaris'teki Tell-el-Dab Tapınağı'nda da var. Bazılarına göre Hiksos, bazılarına göre ise Thutmose 18.Hanedanlık döneminde 'Giritli' sanatçılar tarafından yapılmış.


Semra Bayraktar




Amerika Yerlilerinde Kımız Kültürü

 


Navaho ve Apaçiler'de Kımız

Amerika Yerlileri uzun zaman önce nasıl liderlik edeceklerine dair bir model olarak hep atları örnek aldılar. Bir Navaho veya Apaçi annesi oğlunun atlara hakim olabilmesi için göbek bağını atın kuyruğuna veya yelesine bağlardı. Yerli mitlerinin anlatıldığı "Atların Şarkısı" adlı eserine göre de, bir Apaçi annesi oğlunun göbek kordonunu bir atın toynak izine gömerdi. Böylece oğlu her zaman çalışkan olacak ve kendini atların bakımına adayacaktı. Ayrıca Yerlilere göre kısrak sütü inek sütünden daha sağlıklıydı. Kısrak sütünün kemik, diş ve kasları sağlam ve güçlü kıldığına inanılıyordu. Bu sebeple de tüm bebeklere sık sık kısrak sütü içirilirdi.


Mary D. Midkiff, She Flies Without Wings: How Horses Touch a Woman's Soul

Çev. SB


Kımız (Koumiss = Mare's Milk is a Turanian Culture)




"Karaayaklar grup halinde avlanmayı kurtlar ve köpeklerden öğrenmişti. Kurtları makoi-yohsokoyi, Kurt Yolu (Wolf Trail) ya da Samanyolu, olarak gökyüzünde hala görürüz ve bize bir arada nasıl çalışacağımızı hatırlatırlar.

Kurtların öğrettiği bir başka şeyse toynaklı ve boynuzlu hayvanların yemek için uygun olduğu ancak pençelilerden uzak durulması gerektiğiydi. Atlar bu hususta hiç de hevesli görünmeseler de Karaayaklar ponokaomitai-ksi ya da geyik-köpek dedikleri büyük atlar beslemeye başladıklarında, atlar bu isimden hoşnut kalmış, geyik boynuzlarının kutsal ayinlerde kullanılmasından onur duymuşlardı."

"Karaayaklar, kadim hısımlarının -Orta Asya kabileleri- bundan binlerce yıl önce ilk kez ata binip bozkırlar boyunca göçebe medeniyetleri kurduğu zamandan kalma bir yaşam tarzını aniden kaybediyorlardı. Karaayaklar ve diğer ova Yerlileri bu hayat tarzının emanetçileriydiler."

J.Edward Chamberlin, At 




Türkler  ve  Amerika Yerlileri






İsviçre'deki Taşbabalar

 

İsviçre'den bir Taşbaba, aynısı Okunev-Türkler'de...


İsviçre'nin "Petit-Chasseur - Sion" da bir inşaat sırasında Temmuz 2019'da iskeletlerle beraber bir mezarlık ortaya çıkarıldı. 1960 yılında da çevrede yapılan kazı çalışmalarında da 30 adet taşbaba bulunmuştu. Sion'a yerleşenlerin Akdeniz bölgesinden geldikleri söylenmekte. MÖ 2500'lere tarihlendirilen Sion'daki mezarlıktan altı adet taşbaba çıkarıldı. Bunlar kemer ve kamasıyla Kimmer, güneş ile Okunev gibi Türk taşbabalarına benzemekte. (link 1 ; link 2 ; link 3)

SB






Ana tamgası ile bir Taşbaba /İsviçre

Atalar Kültü

İsviçre'de bulunan Taşbaba, Kaması yerine Yayıyla tipik Kimmer, İskit, Göktürk Taşbabaları 

Taşbaba = Tashbaba means Stone father/ancestor, they are gravestones of leaders.  (link)




İsviçre




Şövalyelilik Kültüründe Türk Etkisi

 

Bir Şövalye - 13.yy sonları 14.yy başları, bakırla karışık altın plaket. Bulunduğu yer Batı Avrupa / Metropolitan Müzesi.

Ve Pazırık kurganından çıkartılan At Başlığı - MÖ 4.yy / Hermitage Müzesi


"Avrupa'da büyük destanlarla romanların, aşklarla şiirlerin doğduğu dönem Şövalyelik Çağı'dır. Yaklaşık olarak 500'lerde Kral Arthur ve Nibelung destanlarıyla başlar, ancak bu destanlar da eski motiflerle işlenmiş tarihi olaylara dayanır ki bunlar "Bozkır Binicilerinin" uzun soluklu epik geleneklerine kadar geriye gider. Sanatta çok önemli bir yer tutan Şövalye kültüründe karşılaştığımız şiir, destan, roman, duvar halıları ile hanedanlık armalarında da eski göçebe geleneği kendini hissettirmektedir. Gotlar bile silah ile ekipmanlar da dahil at kültürünü komşuları "barbar göçebeler"den almıştır. " - Helmut Nickel, Metropolitan Müzesi


Met müzesi "muhtemelen İngiliz" dese de, "Türk" sanatından etkilendiği görülmekte. Sanatta zırhlı süvari ve zırhlı at örnekleri Avrupa'dan önce İskit (Altın Elbiseli gibi), Hun, Göktürk (Demir Kurtlar, 8.yy), Avar, Hazar, hatta süreklilik açısından Selçuklu'da Osmanlı'da (sipahiler) bile görülmekteydi. 13.yy'da Pazırık kurganları henüz açığa çıkartılmadığına göre, bu "giydirme geleneğini" "muhtemelen İngiliz" olan kimden almış olabilir? Çünkü atı Pazırık'taki gibi "geyik boynuzlarıyla" süslenmiş. Atın üzerindeki örtünün altından çıkan düğümlü kuyruğu da gözden kaçmıyor. Hatta plaketteki şövalye "muhtemelen İngiliz" bile olmayabilir...


Helmut Nickel'in bahsettiği "Bozkır Binicileri"nin kim olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Ancak, Helmut Nickel İskitleri "en iyi süvariler" olarak tanımlasa da "Pers" olduklarını söyler ki yanlıştır. Met müzesi gibi diğer bütün Batı müzeleri de (British müzesi de İskit sergisi sırasında sürekli İranî vurgusu yapmıştır!) İskitleri, kaynaklar tersini söylese de, ısrarla İranî olarak tanıtmaktadırlar! Bu tavır "bilim insanıyım" diyenlere yakışmamaktadır, çünkü bu "ayıp" kompleksi-aşağılık ve efendilik duyguları ile önyargılarından kaynaklanır! Hatta aralarında para ve kürsü için bilime sahtekarlık bulaştıranlar da bulunmaktadır!

[Scythians are not "Persians" and "Steppe Riders" are Turks ! To the museums, don't misinform the people! - SB].


Kral Arthur ve Nibelung Destanları da "Türk" destan ve boylarına dayanır. Nibelungen Destanı'ndaki Etzel Atilla'dır. MS 6.yy'da Germen dedikleri toplulukların bırakın edebi eserlerinin varlığını, alfabeleri, yazıtları, hatta soy şecereleri bile yoktu ki yasalarını bile krallarının emriyle yaşlıların "hafızalarından" Latince okuma-yazma bilen katiplere yazdırmışlardı. Kral Arthur'un kılıcı Excalibur İskitlerin-Hunların "kutsal kılıç" efsanesine dayanıyordu ki kılıcın adı bile Türk boyu olan ve Karadeniz bölgesinde hüküm sürmüş, MÖ 15.yy'dan beri yazıtlarda bahsedilen (ki öncesi de var!) Kaşkalardan (Chalub) gelmekteydi (link). Kral Arthur'un en yakın arkadaşı olarak tanıtılan Lancelot'un adında bile Türk vardı: Lancelot < Alan of Lot = Lot gölünden bir Alan-Türkü. Batılı bir araştırmacı destanı da Nart Destanı'na dayandırıyordu ki Nart destanı da Karaçay-Malkar/Balkar Türklerine aitti (link).


Yani, batıda savaşçılıklarıyla ün salmış olan İskitler, Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Kumanlar gibi Türk toplulukları da dikkate alınırsa net bir şekilde ;  Avrupalıların "Şövalyelilik Kültürü"nde "Bozkırın Efendileri" olan Türklerin etkisi vardı ; diyebiliriz.


Semra Bayraktar (SB)



İskit/Saka - Türk Bronz Plaka, MÖ 7.yy-5.yy

Yakın zamanda kuzeydoğu Çin'deki bir kurganda bu tip zırh parçaları bulunduğundan dolayı savaşçılar tarafından kullanılan kol/bacak korumalığı olduğu varsayılıyor. (link)


Güney Sibirya Şövalyeleri Türkler

"Demir Kurtlar" Türk Savaşçılar / Temsili

"Iron Wolves" Turkish Warriors


Basından;

Türk Kağanlığı dönemi (8.yy) asker zırhının kopyası Putin'e hediye edilmek için, gümüş, deri, keçe ve Şahin tüyleri kullanılarak yapılmış.

"Büyük Türk Kağanlığı önderliğinde, göçebe imparatorluğunun merkezi 6.yy'da Altay'dı. Bu devlet savaş sanatı bakımından çok güçlüydü. Ordusunun temel çarpışan gücü, atları bile zırhlandırılmış, ağır mızraklar ve ağır silahlı zırhlı süvarileriydi. Onlara "Buri" ya da "Demir Kurtlar" deniliyordu. Aslında onlar 'Güney Sibirya Şövalyeleri'ydi. Dövüş sanatı alanındaki fikirleri birçok komşuları tarafından kabul edildi ve daha sonra Doğu Avrupa şövalyeleri tarafından kullanıldı." (Siberiantimes,2014) (15 Mart 2017-link)


* ZIRH < TUMAR

"Türkçede muska, nazarlık ve tılsım kelimelerinin günümüzde Türk lehçelerinde karşılığı “tumar” olarak geçiyor. Muska ve tılsım için “zırh”, “zırhlı” tabiri de kullanılıyor. Bu durumda zırhın karşılığı “tumar” oluyor."


Prof.Dr. İlhami Durmuş

Kazakistan'da Sakalar, Asya Araştırmaları Dergisi, Cilt 3, Sayı 2.




Saka Türkü Buda / Saka Turk Buddha

"Scythians or Sakans and Kushans were of Turki origin"

Dr.Nabi Bakhsh Khan Baloch




Not:

FB adresimTw adresim

Hesabım olsa da İnstagram'da paylaşım yapmıyorum, ama Hatti-Turan (link) adlı arkadaş #semrabayraktar olarak birçok paylaşımımı aktarmış.

Buradan kendisine teşekkür ederim.



19 Aralık 2020 Cumartesi

Salgın

 



Marcus Aurelius ve Lucius Verus Dönemlerinde

M.S. 165-180 Yılları Arasında Görülen Büyük Salgın

Prof.Dr. Mustafa Hamdi Sayar*



M.S. 162 yılında Roma imparatorluğu uzun zamandır savaşmakta olduğu Parth krallığına karşı yeni bir askeri harekata başladı. Roma imparatorluğunu M.S. 161 yılında ölen imparator Antoninus Pius’un yerine geçen imparator Marcus Aurelius ve tıpkı onun gibi Antoninus Pius tarafından evlat edinilmiş olan Lucius Verus birlikte yönetmekteydiler.


162 yılında başlayan Parth seferinin komutasını Lucius Verus üstlenmişti. Verus’un harekatın komuta merkezi olarak kullandığı Antiokheia’dan (=Antakya) yönettiği harekât büyük ölçüde başarılı oldu. Ren ve Tuna sınırlarından Anadolu’ya sevk edilen üç lejyon, Kappadokia valisi Statius Priscus’un komuta ettiği Legio V Macedonica, Legio II Adiutrix ve Legio I Minervia, Romalılar ve Parthlar arasında tampon bölgeyi işgal ederek ve özellikle Elegeia (4) ile stratejik Artaxata şehirlerini (5) ele geçirerek daha sonra Parth ülkesinin merkezine yapılacak harekatın kuzeyden güvenceye alınmasını sağladılar.


164 yılında Antiokheia’da bulunan Lucius Verus, ileri harekâtı başlatmaya karar verdi ve Avidius Cassius komutasında taarruza geçen Roma lejyonları Edessa (=Urfa) ve Carrhae (=Harran) şehirlerini ele geçirdiler. Edessa’dan doğuya doğru ilerleyen Roma birlikleri o dönemde ormanlık bir arazi içinde bulunan Nisibis’e (Nusaybin) ulaşarak büyük stratejik önemi olan Nisibis’i uzun süren çatışmalar sonucunda ele geçirebildiler. Nisibis yüzyıllar boyunca Parthlar ile Romalılar arasında sık sık çatışmalara sahne olan bir sınır garnizonu oldu.


Avidius Cassius Parth kralı Vologaeses’i yenerek bölgeden geri çekilmek zorunda bıraktı. Roma birlikleri güneye doğru ilerleyerek Fırat nehri batı kıyısındaki stratejik öneme sahip Dura-Europos şehrini ele geçirdiler. Böylece Babil’den Palmyra’ya ve oradan da Suriye’ye uzanan ticaret yolunun denetimi Roma ordusuna geçmiş oldu. Daha güneyde Birtha üzerinden Sura kalesine ulaşan Roma birlikleri burada gemilerden oluşturdukları bir köprü ile Fırat nehrinin doğu kıyısına geçtiler. Bugün Bağdat şehrinin bulunduğu bölgenin güneyinde Dicle ırmağı batı kıyısında yer alan ve Seleukos krallığının eski başkenti olan Seleukeia şehrine vardılar. Seleukeia şehri ile karşı kıyıda nehrin doğu yakasında bulunan Parth’ların başşehri Ktesiphon Roma birlikleri tarafından ele geçirildi. Parth kralı IV. Vologaises’in karargâh olarak kullandığı kaleyi yakarak tahrip etmişlerdi.


Bu sırada Romalı askerler bir Apollon Komaeos tapınağına girmişler ve Apollon heykelini ganimet olarak alıp Roma’daki Apollon tapınağına sunmak üzere beraberlerinde götürmüşlerdi. Ayrıca yağma sırasında tapınağın adyton kısmında buldukları dar bir açıklıktan girdiklerinde uzun zamandır açılmamış olan ve içinde niteliği bilinmeyen bir madde olan eski bir mahfaza (= labes primordialis) kırılmış ve içinden spiritus pestilens = salgın ruhu olduğuna inanılan bir duman havaya yayılmıştı. Bu maddeden yayılan mikropların bulaştığı askerlerin ölümcül bir hastalığı Roma’ya ve İtalya’ya yaydıkları ve oradan da Gallia’ya ve Britannia’ya kadar bu hastalığın yayıldığı iddia edilmektedir. Oysa bu yağmalama öncesinde Seleukeia’da salgının zaten başlamış olduğu öne sürülmektedir.


Bu önemli askeri başarıları kazanan Roma ordusu salgın hastalık ve açlıktan kırılmasına rağmen güçlükle Suriye’ye geri dönebildi. 165 yılı sonbaharında sona eren Parth seferinin muzaffer komutanı Lucius Verus doğu cephesini büyük ölçüde güvene almış olarak 166 yılı yazında İtalya’ya geri döndü ve 12 Ekim günü Marcus Aurelius ile birlikte görkemli bir zafer alayıyla Roma şehrine girdi. Roma devleti Parthlara karşı kazandığı zaferle büyük bir güç olduğunu göstermişti. Ancak Romalıların hesaba katmadıkları bir olumsuzluk vardı. Kazandıkları bu büyük Parth zaferi için çok büyük bir bedel ödeyeceklerini zaman gösterecekti. 


Parth seferine katılan askeri birliklerin mensuplarında ağır hastalık belirtileri görülmeye başladı (21). Hastalanmaya başlayanların sayısının hızla artmasıyla birlikte Roma ordusundaki askeri doktorlar bu durumun nedenini araştırmaya başladılar ve yayılan hastalık ile Parth seferi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirlediler (22). Aslında salgının ilk belirtileri Nisibis’te (=Nusaybin/Mardin) konuşlanmış olan lejyon birliğinin askerleri arasında bir yıl önceden, 165 yılında görülmeye başlamıştı. Parth seferine katılan lejyonların Ren ve Tuna sınırlarındaki asli karargahlarına dönmeleriyle birlikte salgın Avrupa’ya taşındı.


162 yılından 166 yılına kadar süren Parth seferine katılan askeri birlikler, imparatorluğun çeşitli bölgelerinde konuşlanmışlardı. Tamamı Parthlara karşı gönderilen legio I Minervia (Germania inferior), legio II adiutrix (Pannonia inferior), legio V Macedonica (Aşağı Moesia) dışında birçok lejyonun içinden bir kısım birlik vexillatio olarak alınarak doğu cephesine gönderilmişlerdi. Parth seferine mevcudlarının bir bölümüyle katılan Pannonia superior eyaletinden legio X Gemina, Tuna sınırından legio VII Claudia, Suriye’den legio III Gallica ve diğer Suriye lejyonları ile Filistin’den legio VI Ferrata ve Mısır’dan bazı birliklerin yanı sıra sayıları tam olarak bilinmeyen çok miktarda yardımcı birliğin de (=auxiliarii) katılmış oldukları anlaşılmaktadır. Sefer bitince bu birliklerin kara yoluyla geri dönüşleri sırasında geçtikleri yerlere hastalığı taşımış oldukları kuvvetle muhtemeldir (24). 


Hastalığın Roma lejyonları tarafından önce Anadolu sahiline doğru yayıldığı (25) ve kısa süre sonra Atina’da etkili olmaya başladığı görülmektedir. Salgın Balkan yarımadasına ve İtalya’ya yayılarak Roma’da hastalanmalara neden olmaya başladı. Bu salgının hangi hastalık olduğu konusunda araştırmacılar farklı görüşler taşımaktadırlar. Asya’dan fareler tarafından taşınılan veba (26) ile kolera, tifüs veya çiçek hastalığı bu kavramlarla ifade edilmekteydi.


Kaynaklarda salgın hastalık eskiçağ grekçesinde loimos, phthora ya da nosos latin dilinde ise lues, pestis, pestilentia veya plaga kavramlarıyla ifade edilmektedir. Tıp tarihçilerinin yorumlarına göre bu sözcükler her türlü salgın hastalığı tanımlamak için kullanılan kavramlardır. Neredeyse her dört kişiden biri ölmekteydi. Salgın İtalya’dan Gallia’ya (Fransa) ve Hispania (=İspanya) ve hatta deniz aşırı coğrafi konumuna rağmen Britannia’ya kadar yayılmıştı. Tarihi kaynakların bildirdiğine göre birçok bölgenin nüfus yapısı oralarda yerel yönetim birimlerinde görev yapacak uygun aday bulunamayacak kadar bozulmuş ve bu nedenle yerel yönetim görevlerine aday olacaklarda aranılan şartlar kolaylaştırılmıştı. Salgının gerçek boyutlarına ilişkin en kapsamlı bilgileri Mısır papyrusları vermektedir. Salgın öncesi ve salgın sırasında toplanan vergileri belgeleyen listelerin incelenmesi sonucunda da nüfusun dörtte birinin hayatını kaybettiği saptanabilmektedir.


M.Ö. 166 yılında Akdeniz’in tümüne ve Batı Avrupa kadar yayılan salgın eskiçağın en büyük küresel salgınıydı. Daha önceki yüzyıllarda oluştuğu bilinen salgın hastalıkların hiçbiri bu kadar geniş bir coğrafi alanda etkili olmamıştı. Ancak daha önceki ve daha sonraki salgınlarda çıkış yeri olarak kaynaklarda hep Avrupa toprakları dışındaki bölgelerin gösterilmesi ilginçtir. M.Ö. 5. yy. sonunda Atina’da görülen salgında, M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda görülen ve yıllarca süren salgınlarda da çıkış bölgelerinin Etiopya gibi Avrupa ve Akdeniz havzası uzağındaki bölgeler olarak belirtilmeleri dikkat çekicidir.


Marcus Aurelius ve Lucius Verus’un Roma devletini birlikte yönettikleri dönemde ortaya çıkan ve esasen eskiçağın küresel salgını (=pandemisi) olarak da tanımlanabilecek olan bu salgının hızla yayılmasında Roma imparatorluğunun egemenliği altındaki bölgelerin M.S. 2. yy. da ulaştığı yüksek refah düzeyinin büyük rolü vardı. Roma devleti M.Ö. 1. yy.ın son çeyreğinden başlayarak tüm Akdeniz bölgesini ve komşu coğrafyaları Roma şehrinden yönetecek merkezi bir yönetim sistemi kurmuş ve imparatorluğun her tarafında hayatın temelini oluşturan şehirleşmeye, ticareti desteklemek amacıyla limanlara ve şehirleri birbirine bağlayan yolların yapımına büyük önem vermişti. O dönem için yoğun nüfusa sahip olan şehirlerde insanlar dar alanda birlikte yaşamaktaydılar. Şehirleri birbirine bağlayan mükemmel birer mühendislik eseri olan yollar ve köprüler ile deniz üzerinden limanlar arasında ulaşımı sağlayan gemiler, bölgelerarası hareketliliği arttırmış ve hızlandırmıştı.


Roma imparatorluğu sınırları içinde yaşayan insanların refahı için yapılmış olan bu yatırımlar Roma devletinin egemenliği altında yaşayanlar için ölümcül sonuçlara yol açmaya başlamıştı. Eskiçağın en kapsamlı merkezi yönetim sistemine sahip Roma devleti sağlam eyalet yapısına rağmen bölgelerüstü boyuttaki salgın hastalık karşısında çaresiz kalmıştı. Çünkü bu boyutta geniş bir coğrafyaya yayılan salgınla insanlık daha önce karşılaşmamıştı.


Milattan önceki yüzyıllarda İtalya yarımadasında bazı bölgelerde salgın hastalıkların ortaya çıktığını tarihi kaynaklar yazmaktadır (31). M.S. 2.yy. ın ikinci yarısında ortaya çıkan salgın hastalık sırasında gerçi önce tanrıların öfkesini neden Romalılara yöneltmiş olduğunun nedenleri araştırıldı (32). Tanrıların topluma huzur sağlaması aynı zamanda baş rahip olan Roma imparatorunun göreviydi (33). Ancak hemen sonrasında hastalığın kaynağı somut verilere dayanılarak araştırıldığında bu hastalığın ilk olarak Parth’ların Bağdat yakınlarındaki başşehri Ktesiphon’u yağmalayan Romalı lejyon askerlerine bulaşmış olduğu anlaşıldı.


M.S. 4. yy.da Ktesiphon’un Romalılar tarafından ele geçirilmesini anlatan Ammianus Marcellinus, Romalı askerlere bu hastalığın Parth kralının ikametinin de bulunduğu yerdeki Apollon Komaeos kutsal alanının yağmalanması sırasında kutsal sayılan bir mahfazanın kırılması ve içindeki ölümcül maddenin yayılmasıyla bulaştığını yazmaktadır. Bu olayın gerçek olup olmadığı bilinmemektedir (35). Belki Roma’da hastalıktan kırılan Roma halkı bu öyküyü uydurmuş olabilir. Belki de Parthlardan kaynaklanan bir lanetleme hikayesi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu hastalık nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, çok hızlı yayılmaktaydı ve daha önceki salgınlarda uygulanan tanrılara yakarma, kurbanlar ve çeşitli hediyeler sunma herhangi bir yarar sağlamıyor ve hastalık hızla yayılıyordu.


Roma’da 12 Ekim 166 tarihinde Marcus Aurelius ile Lucius Verus’un birlikte yaptıkları zafer alayından önce başkentte salgın belirtilerinin görüldüğü ve 163 yılından beri Roma’da imparatora çok yakın olan ünlü Bergamalı hekim Galen’in, kölelerinin birbiri ardına ölmeleri nedeniyle Lucius Verus’un Roma’ya ulaşmasından önce salgın nedeniyle Roma’dan ayrılmış olduğu bizzat kendi yazdıklarından anlaşılmaktadır.


Galen (M.S. 129-199) Bergamalı bir mimarın oğluydu. Bergama’dan sonra Smyrna ve İskenderye’de iyi bir tıp eğitimi aldıktan sonra 157 yılında döndüğü memleketi Bergama’da gladyatör okulunda doktor olarak görev yaptığı sırada anatomi ve özellikle yaralanmalara cerrahi müdahaleler konusunda önemli deneyim kazanmıştı. 163 yılında Roma’ya giden Galen kısa zamanda ünlü bir hekim oldu. Sıklıkla hastalıklar yaşayan ve aynı zamanda bir filozof olan imparator Marcus Aurelius, Galen’in tedavi yöntemlerinden başka Hippokrates’in tıp öğretisini daha geliştiren yazılarını da yakından takip etmekteydi (38). Galen hem Hippokrates’in (M.Ö. 460-370) sistemli hale getirdiği teşhis ve tedavi yöntemlerine sadık kalmakta ve hem de yaşadığı dönemdeki hastalıkların seyrine göre kendine özgü yeni teşhis ve tedaviler geliştirmekteydi. 


M.S. 166 yılında salgın başladığında yaklaşık 37 yaşında olan Galen Roma’da imparatorun en güvendiği hekimlerin başında gelmekteydi. Ancak imparatorluğun merkezinde birdenbire çok sayıda insan ölmeye başlayınca ve neredeyse yanındaki tüm kölelerini salgın nedeniyle kaybedince Roma’da kalmak yerine hızla başkentten ayrılıp daha güvenli olmamasına rağmen memleketi Pergamon’a (=Bergama) gitti. Fakat Galen’in bu olaya ilişkin anlatımları incelendiğinde onun, Roma’dan salgın başlaması nedeniyle Verus’un Roma’ya gelmesinden önce ayrıldığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık iki yıl kaldığı Bergama’dan 168 yılında imparator Marcus Aurelius’un derhal kuzeydoğu İtalya’da Venedik yakınlarında bulunan Aquileia şehrine gelmesini emretmesi üzerine ayrıldı. Marcus Aurelius’un Markoman savaşını yönettiği ana karargâhın bulunduğu Aquileia’ya ulaşan Galen hem imparatoru tedavi etti ve hem de orada hastalığın belirtilerini ve insan vücudundaki tahribatını ayrıntılarıyla gözlemledi.


Hastalığın belirtileri olarak ateş, ishal, boğazda iltihap ve hastalığın bulaşmasından dokuz gün sonra deride görülen kabarıklıkları saptadı. Bu saptamaları nedeniyle Marcus Antonius dönemindeki büyük salgın Galen salgını olarak da tanımlanmaktadır. Bazı tıp tarihçileri, Galen’in saptamalarını yorumlayarak çağdaş tıp verileri doğrultusunda bu salgın hastalığın tifüs ya da veba değil daha çok çiçek hastalığı belirtileri olarak yorumlanabileceğini tahmin etmektedirler. Galen ise o dönemdeki tıp bilgisi doğrultusunda solunan havanın kalitesinin bozulmasıyla bu hastalığın oluşmuş olabileceğini tahmin etmektedir.


Galen, Aquileia’da imparatorun, ordugâha birlikte gidip orada revirde yatan hastalanmış olan askerleri ayrıntılı bir şekilde tedavi etmesi isteğini rüyasında tanrı Asklepios’un kendisine görünerek askeri seferlere katılmasını yasakladığı gerekçesiyle reddetti. Marcus Aurelius bu gerekçeyi kabul etti ve birlikte Roma’ya giderek imparatorun oğlu Commodus’un boğazındaki iltihaplanmayı tedavi etti.


Galen, Roma’daki ağır havanın hastalığın nedenlerinden biri olabileceğini düşünmektedir. Marcus Aurelius’un da solunan havanın çok kirli ve ağır olduğunu söylemiş olduğunu tarihi kaynaklar yazmaktadır. Marcus Aurelius’un oğlu Commodus, hekim Galen’in bu değerlendirmesinin o kadar etkisinde kalmıştır ki Roma’daki ikametgâhını terk etmiş ve Latium bölgesinde bulunan Laurentum’daki villasına giderek orada temiz havada defne ağaçlarının kokusunun kendisine iyi geleceğini düşünmüştür. Roma şehrinde yaşayanların ise böyle bir imkanları yoktu. Sadece kulak ve burunlarına sürdürdükleri güzel kokulu merhemlerle kendilerini korumaya çalışmaktaydılar. Bu yöntemin hiçbir faydasının olmadığı, çaresiz bir şekilde insanların ölümlerini izlemekten başka doktorların ellerinden bir şeyin gelmediği anlaşılmaktadır.


Sadece Roma şehrinde kaç kişinin öldüğü tam olarak bilinmese de sayının çok yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Kimsesizlerin ve kölelerin ölmeleri halinde cesetleri yolun kenarına atılmakta ve yeni bulaşıcı hastalıkların oluşması tehlikesi yaratmaktaydılar. Durumu iyi olanlar yüksek toplumsal tabakaların mensupları ise onurlandırılarak törenle defnedilmekteydiler. Marcus Aurelius üst toplumsal tabakalarla ve senatörlerle gerginlik yaşamamak için onlardan ölenleri Roma devleti hizmetinde ölmüş gibi yücelterek devlet töreniyle defnedilmelerine imkân tanıyan düzenlemeler yapmıştır. Yakınlarını kendi imkanlarıyla ve geniş katılımla defnedemeyenlere devletin yardım etmesini, defin ekipleri kurarak yollarda defnedilemeden bırakılanları özel yapılmış arabalarla taşıtarak bu definler için belirlenmiş yerlere defnedilmeleri için yasal düzenlemeler yapmıştı. Definlerin Roma çevresinde tarıma elverişli arazilere yapılmasına izin verilmemekteydi. Marcus Aurelius bunlardan başka imparatorluğun her tarafında rahiplerin tanrılara yardım etmeleri için yakarmalarını, arınma törenleri düzenlemelerini ve Roma dini dışındaki dinlerin inanç dünyasından da yararlanılabilecek ritüellere başvurmalarını emretmiştir.


Salgının yayıldığı coğrafi alanın genişliği ve yıllarca sürmesi Roma imparatorluğu sınırları içindeki nüfus yapısını önemli ölçüde değiştirmiş olmalıydı (52). Salgının Roma dışında eyaletlerde ne kadar can kaybına sebep olduğu bilinmemektedir. Galen’in memleketi Bergama’da da ağır kayıplar olduğu ve Asklepion’da 17 yıl tedavi gördükten sonra 181 yılında hayatını kaybeden ünlü Mysia’lı hatip Aelius Aristides’in de Anadolu’da bu salgının devamı kabul edilen salgınlardan birinde ölmüş olabileceği tahmin edilmektedir. Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların da salgından etkilendikleri bildirilmektedir. Atina’da da ağır kayıplar olduğu anlaşılmaktadır.


Tarihi kaynakların kaydettiği M.S. 2. yy.ın son çeyreğinde ortaya çıkan salgınların 166 yılında başlayan bu salgının devamı mı yoksa bu salgından bağımsız mı geliştikleri de bilinmemektedir (54). Kesin olan ise; bu salgının 166 yılından 170 yılına kadar şiddetini azaltmadan devam etmiş olduğudur (55). Yedi yıl boyunca yoğunluğu oldukça azalan salgının 177 yılında yeniden hızlanarak kitlesel ölümlere yol açtığı ve bunun 180 yılından sonra azalmaya başladığı düşünülmesine rağmen bazı tarihçiler 189 yılında Commodus döneminde çok büyük bir salgının Roma’ya kadar yayıldığını yazmaktadırlar. Roma şehrinde salgın döneminde günde 2.000 kişinin hayatını kaybettiğinden Nikaia’lı (İznik) tarihçi Cassius Dio bahsetmektedir.


M.S. 162 ile 166 yılları arasında yapılan Parth seferini yöneten Lucius Verus M.S. 169 yılı başında Aquileia’dan Roma’ya giderken Altinum’da 39 yaşında öldü. Marcus Aurelius ise Tuna sınırını korumaya çalışırken M.S. 180 yılında Sirmium yakınlarında Bononia’da -bazı tarihçilere göre Vindobona’da (=Viyana’da)- 60 yaşında öldü (58). Her iki imparatorun da salgın hastalık nedeniyle ölüp ölmedikleri halen sorgulanmaktadır (59).


Salgının sosyal ve ekonomik etkileri ise Roma imparatorluğu için çok yıkıcı oldu. Büyük insan kaybı nedeniyle işgücü eksilmesiyle şehirlerdeki ekonomik hayat ve kırsal kesimdeki zirai faaliyetler olumsuz etkilendi. Bölgelerarası ticari hareketlilik büyük ölçüde kesintiye uğradı. M.S. 2. yy.ın ikinci yarısındaki bu salgının Roma imparatorluğunun tüm eyaletlerine yayıldığı, hatta Barbaricum olarak tanımlanan Roma sınırları dışındaki bölgelerde de etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu bölgelerde yoğun yerleşim ve fazla insan hareketliliği olmamasından ötürü can kayıplarının fazla olmadığı tahmin edilmektedir. Tarih boyunca görülmüş büyük salgınlardan hiçbiri Marcus Aurelius dönemindeki kadar büyük bir coğrafyayı bu kadar ağır kayıplarla etkilememişti (60).


Marcus Aurelius’un salgın nedeniyle giderek sayıları azalan askeri birliklerin kayıplarını gidermek için aldığı askere alma önlemleri ile Atina’da Areopag’a seçilebilmek için üç yıl önce getirmiş olduğu üç nesil öncesine kadar ailesinin fertlerinin özgür vatandaş olmalarının aranması için kendi yaptığı düzenlemeyi kaldırmak zorunda kalması hem askeri birliklerde ve hem de sivil halkta çok ciddi kayıpların olduğunu, birçok kimsenin ailesinin üç nesil oluşturmasının salgın nedeniyle oluşan kayıplardan ötürü mümkün olamadığını göstermektedir. Bu durum Marcus Aurelius dönemindeki salgında oluşan kayıpların kesinlikle abartılmadığını oldukça yüksek can kaybı olduğunu, imparatorluğun sınırları içerisindeki demografik yapının önemli ölçüde etkilendiğini ve hastalığın yarattığı tahribatın dönemin kaynaklarında da belirtildiği gibi yıllarca sürdüğünü ortaya koymaktadır.


Ne M.Ö. 430/429 yılında Atina ve çevresinde görülen salgının ve ne de M.S. 248 yılında Roma imparatorluğunda görülen ve Decius ya da Kyprianos salgını olarak tanımlanan hastalığın yayıldığı alan bu kadar büyük değildi ve bu kadar yüksek sayıda can kaybı yoktu. 6. yy.da Justinianus döneminde dalgalar halinde yayılan ve Justinianus vebası olarak tanımlanan veba salgını yıllarca kitlesel ölümlere neden olmuş ve neredeyse Ortaçağda görülen büyük veba salgınları gibi o zaman için bilinen dünyanın nüfus yapısının değişmesine neden olacak ağır can kayıpları meydana gelmişti. 19. yy.da bazı eskiçağ tarihçileri bu salgının yarattığı yıkıcı etkinin Roma imparatorluğunun 3. yy.da yaşadığı, siyasi, askeri ve iktisadi krizin hazırlayıcısı olduğunu hatta eskiçağın bitimi olarak yorumlanabileceğini öne sürmektedirler (62). Ancak Roma imparatorluğunun 3. yy.da yaşadığı krizin 2. yy.ın ikinci yarısındaki büyük salgının yarattığı olumsuzluklardan başka nedenleri de vardı. Nitekim 20. yy. tarihçileri tüm yıkıcı etkilerine rağmen Marcus Aurelius dönemindeki salgının Roma imparatorluğunun ve eskiçağın sonu olarak yorumlanamayacağını belirtmektedirler.



Dipnotlar:

4-) Erzurum'un batısında yer alır.

5-) Erivan’ın yaklaşık 20 km güneyinde Artaşat ören yeri.

21-) Hatip Aelius Aristeides’in de hieroi logoi (=kutsal sözler) eserindeki nutuklarından birinde (oratio 48, 38) bahsettiği Smyrna (=İzmir) salgını büyük ihtimalle bu salgın olmalıydı; “Yazın en yakıcı günlerini Smyrna’nın kenar semtlerinden birinde geçirdiğim bir sırada tüm komşularım bir bulaşıcı hastalığa yakalandılar. Önce iki ya da üç hizmetçim hastalandı, daha sonra da bir diğerleri. Sonunda genç-yaşlı herkes yatağa düştü. En son hastalanan kişi bendim. Şehir merkezinden gelen hekimler yakınlarına bile hastabakıcılık yaptırdılar. Hatta benimle ilgilenen hekimler de birer hizmetçi gibi çalıştılar. Bu arada hayvanlar da hastalanmıştı. Hastalardan herhangi biri yürümeye kalksa kapıya bile varamadan düşüp ölüyordu. Her yere bir umutsuzluk, feryat, inilti ve çözümsüzlük hakimdi. Şehir merkezinde de aynı korkunç hastalık hüküm sürmekteydi”, çeviri Hasan Malay.

22-) Roma ordusunda görev yapan askeri doktorlar hakkında en kapsamlı bilgileri Augustus dönemi yazarı olan Gaius Iulius Hyginus’tan (M.Ö. 64 - M.S. 17) öğrenmekteyiz. Hyginus, De munitionibus castrorum 4, 35. Marcus Aurelius bir yasal düzenlemeyle askeri doktorlara vergi muafiyeti getirmiştir.

24-) Parth savaşına katılan birlikler ve bunların doğu sınırına intikal etmeleri ile doğudan tekrar karargahlarına dönüşleri sırasında temas ettikleri sivil yerleşim yerleri ve bu yolla hastalığın hızla yayılması...

25-) Manisa’nın Gördes ilçesine bağlı Çiçekli ile Dutluca köyleri arasında bulunan Hyssa adındaki eskiçağ köyünde M.S. 2. yy.da yaşamış olan Flaccus isminde bir köylü kendisini ölümcül bir salgından kurtaran tanrıya orada kaya yüzeyine yazdırdığı bir adak yazıtı ve armağanlar sunmuştu; Hasan Malay.

26-) Veba hastalığının fareler tarafından taşındığı arkaik dönemden beri bilindiğinden Apollon sağlık ve veba  tanrısı olarak Akdeniz kültürlerinde tapınım görmüş ve bu nedenle yan isimlerinden biri sminthos = fare olarak tanımlanmıştı.

31-) İmparator Augustus döneminde yaşamış olan tarihçi Titus Livius (M.Ö. 59 - M.S. 17) M.Ö. 3. yy. da İtalya’da bir salgın hastalığın ortaya çıktığını yazmaktadır; bkz. Livius 10, 47, 6. Ancak bu salgının ve diğer yayılan hastalıkların İtalya yarımadası dışına yayılıp yayılmadığı bilinmemektedir. Bu tür çaresiz kalınan durumlarda Roma’da Kapitol tepesindeki tapınakta muhafaza edilen kehanet kitaplarına başvurulmakta ve kehanet kitaplarının tavsiyesi doğrultusunda genellikle Epidauros’ta (Epidauros, Yunanistan’da Mora yarımadası üzerinde Argolis bölgesinde ve Naphlion şehri yakınlarındadır) bulunan sağlık tanrısı Asklepios’un kutsal alanına bir heyet gönderilerek salgının ortadan kalkması için tanrıya yakarılırdı. Livius’un anlattığı M.Ö. 292 yılındaki bu olay sırasında da Romalılar çare olarak hemen senatör Quintus Ogulnius Gallus başkanlığında bir heyeti Epidauros’a yolladılar. Heyet sağlık tanrısının sembolü olan bir yılanı alarak Roma’ya döndü. Yılan serbest bırakılınca yüzerek Tiber nehri üzerindeki adacığa çıktı. Bu olayı Romalılar tanrının kendilerine verdiği bir işaret olarak kabul edip Tiber üzerindeki adada sağlık tanrısı için bir tapınak yaptırmaya karar verdiler. Bu olay Romalıların salgınları tıpkı diğer Akdeniz kavimleri gibi tanrılar tarafından üzerlerine gönderilmiş olumsuz olaylar olarak yorumladıklarını ve bu olumsuzluğun ortadan kalkmasını da ancak tanrıların sağlayacağına inandıklarını göstermektedir. M.Ö. 3. yy. başlarında Romalılar henüz tıp ilmine ve tıbbi yöntemleri kullanarak insanları iyileştirmeye çalışanlara güvenmek yerine tanrıların bağışlayıcılığına sığınmayı tercih etmekteydiler.

32-) Tanrıların öfkesini Roma’ya yöneltenlerin başında tahta göz diken Avidius Cassius olduğu öne sürülmüştür. 

33-) Bazı bilim insanları Marcus Aurelius ile Lucius Verus arasındaki rekabetin bu salgına sebep olduğuna inanların sayısının o dönem Roma toplumunda oldukça fazla olduğunu yazmaktadırlar; Salgın sırasında Apollon’a yapılan adakların dikkat çekecek düzeyde arttığı görülmektedir.

35-) Klinkott Ktesiphon’da kutsal bir mahfazanın açılmasıyla yayılan madde anlatımının Pandora mythosuyla özdeşleştirilen uydurulmuş bir öykü olduğu düşüncesindedir. Buna karşın Adams salgının doğudan başladığı tezine katılmaz ancak bu düşüncesinin gerekçesini de belirtmez.

38-) Galen’in bizzat yazdığı tahmin edilen içerikleri tıbbi, felsefi ve tıp etiğine yönelik 441 eseri vardır.

52-) Bazı araştırmacılar salgının şiddetinin abartıldığını düşünmektedirler.

54-) Bazı araştırmacılar birbirlerinden bağımsız gelişen yerel salgınların tüm Roma imparatorluğuna yayılmış olduğunu düşünmektedirler.

55-) Duncan-Jones 1996 yılında yazdığı bir makalede salgının 165 yılından sonra da devam ettiğini insanların ihtiyaçlarının temin edilmesi için gerekli tedarik zincirinin ve üretimin düşmesini pişmiş toprak kapların üretim yoğunluğu ve sikkeler üzerinden yorumlamaya çalışmaktadır. Bazı araştırmacılar bu sonucun amphora buluntularının farklı bölgelerde farklı yoğunluklar göstermesi nedeniyle gözden geçirilmesi gerektiğini yazmaktadır.

58-) Cassius Dio, imparator Marcus Aurelius’un salgın hastalığa yakalanması nedeniyle öldüğünü yazar; Cassius Dio 72. 33. 4; Scriptores Historiae Augustae’da Marcus Aurelius hayatını anlatan anonim biograf, imparatorun ölümünden çok sayılamayacak kadar çok insanın ölmesine üzülmek gerektiğini yazmaktadır.

59-) Marcus Aurelius’un hastalığının 166’da başlayan ve yıllarca devam eden salgınla bağlantılı olduğu öne sürülmektedir. Marcus Aurelius’un ölüm döşeğinde kendisinin ölümüne değil salgının kurbanlarına ağlamaları gerektiğini söylerken, kendisinin onlardan biri olmadığını ifade etmesi doğrudan salgınla ilişkili bir hastalıktan ölmediğinin belgesi olarak kabul edilmektedir.

60-) Marcus Aurelius’un asker mevcudunun salgın nedeniyle hızla azalmasına karşı aldığı önlemlerin gerekliliğinin ve ne ölçüde faydalı olduklarının mezar yazıtları, askeri birliklerin onurlandırma listeleri ve askeri diplomalar vasıtasıyla belirlenmeleri hakkında bkz. Eck, “Die Seuche unter Marc Aurel: Ihre Auswirkungen auf das Heer”, s. 68-76.

62-) Bu görüşler hakkında bkz. B. G. Niebuhr, Vorträge über Alte Geschichte II (1825), 1848, s. 65; O. Seeck ise imparatorluğun nüfusunun neredeyse yarısının hayatını kaybettiğini belirterek ordunun mevcudunun da büyük ölçüde azaldığını ve askeri gücünü kaybeden Roma devletinin çöktüğünü düşünmektedir, O. Seeck, Geschichte des Untergangs der antiken Welt, Stuttgart I, 1895, s. 398.


*İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü

Tarih Dergisi - Turkish Journal of History, 71 (2020/1): 15-28/PDF



PART TÜRKLERİ