Translate

29 Ağustos 2017 Salı

Osmanlı İmparatorluğu'nda İNGİLİZ SANAYİ CASUSLARI











*Kraliçe I. Elizabeth'in İstanbul'a gönderdiği Büyükelçi W. Harborne'a Türkiye'den iki genç dokuma boyama ustasını İngiltere'ye getirmesini isteyen buyruğu.
*Kraliçe I. Elizabeth'in Türk dokumacılığının sırlarını öğrenme buyruğunu içeren 1599 tarihli kitap: R. Hakluyd, “The Principal Navigations, Voyages, Traffiqves and Discoveries of the English Nation” (İngiliz Ulusunun Belli Başlı Deniz Seferleri, Gezileri ve Keşifleri)
*Kraliçe I. Elizabeth'in İstanbul'a gönderdiği William Harborne'a verdiği sanayi casusluğu görevinin 1599'da Richard Hakluyd'un "Principal Navigations..." kitabında yayımlanan belgesi.



KRALİÇE I. ELIZABETH ve Osmanlı İmparatorluğu'nda 
İNGİLİZ SANAYİ CASUSLARI
Cengiz Özakıncı


New York Times gazetesi 17 Eylül 2016 günlü sayısında Jerry Brotton'un "İngiltere'nin Unutulan Müslüman Tarihi" başlıklı yazısını yayınladı. Brotton, Kraliçe I.Elizabeth döneminde (1558 1603) Protestan İngiltere'nin, Katolik İspanya'ya karşı, Sultan III. Murat'la (Müslüman Osmanlı İmparatorluğu'yla) ittifak kurduğunu anlatıyor; bu konuyu ayrıntılarıyla işleyen kitabının pek yakında satışa sunulacağını duyuruyordu. Brotton'un sözünü ettiği kitap, Otopsi Cengiz Özakıncı Ekim 2016'da "Sultan ve Kraliçe: Elizabeth ve İslam'ın Anlatılmamış Öyküsü" adıyla yayımlandı.


National Geographic dergisinin 30 Ekim 2016 günlü sayısında yayımlanan "Kraliçe I. Elizabeth'in İslam ile İttifakının Gizli Tarihi" ("The Secret History of Elizabeth I's Alliance With Islam") başlıklı yazısında Simon Worral, Brotton'un kitabını uzunca bir özet vererek tanıtıyor; ve ardından New York Times, 2 Aralık 2016 günlü sayısında Brotton'un kitabının piyasaya verildiğini duyuruyordu.



J. Brotton, "Sultan ve Kraliçe Elizabeth ve İslam'ın Anlatılmamış Öyküsü", Ekim 2016.



Büyük tanıtımlarla piyasaya sürülen bu kitapta, aramadığım pek çok şeyi buldum, ancak aradığımı bulamadım. Kitapta, Kraliçe I. Elizabeth'in Katolik İspanya'ya karşı, İngiltere+Osmanlı (Protestan+İslam) ittifakını gerçekleştirmek göreviyle İstanbul'a gönderdiği ilk İngiltere Büyükelçisi William Harborne'un bu yöndeki çalışmaları ayrıntılarıyla anlatılıyor; ancak Kraliçe'nin Harborne'a verdiği diğer görev; Türk dokumacılığının sırlarını öğrenmeye yönelik sanayi casusluğu görevi, anlatılmıyor.


Batı'nın her zaman Doğu'dan üstün olduğuna ve Batı'nın hiç bir zaman Doğu'dan öğrenecek hiç bir şeyi bulunmadığına inanmış, inandırılmış yazarlar; Türk dokumacılığının 1580'lerde İngiliz dokumacılığından kat kat ileride olduğunu gösteren bu sanayi casusluğu belgesini yok saymaktadır. 


Oysa Kraliçe I. Elizabeth (ö.1603), İstanbul'a gönderdiği ilk İngiliz Büyükelçisi W. Harborne'a 1582'de verdiği 14 maddelik sanayi casusluğu görevinin belgesini, ölümünden 4 yıl önce 1599'da kendisi yayımlatmıştı. Kraliçe I. Elizabeth'in İngiliz Coğrafyacı Richard Hakluyd'a yayımlattığı bu belgede, Büyükelçi olarak İstanbul'a gönderdiği William Harborne'a, aynı zamanda Türklerin kumaş, iplik, boyama ve dokuma sanayii bilgilerini, araç, gereç ve ustalarını öğrenerek İngiltere'ye getirmek görevini verdiği görülüyordu:


1- Türkiye’de kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit otunun tohumu (anile) ve fidanı İngiltere’ye getirilecek.

2- Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.

3- Türkiye’de (kumaş) boyamakta kullanılan bütün otlar bulunup İngiltere’ye getirilecek.

4- Yaprakları, tohumları veya kabukları, yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek.

5- Bu işte kullanılan bütün bitkiler ve çalılar İngiltere’ye getirilecek.

6- Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu yerde iyice incelenecek. İngiltere’de bu gibi yerlerin çabucak nasıl tanınacağı öğrenilecek.

7- Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka, boyama sanatı da öğrenilecek.

8- Mısır’daki Muhaisira şehrinden İstanbul’a ve oradan da İngiltere’ye susam tohumu getirilecek. (Susam ticareti genellikle İskenderiye ile İstanbul arasında yapılır. Bunun için elde edilmesi kolaydır. Bu tohumdan yağ çıkarılır ve Muhaisire’da birçok fabrikalar bununla işler. Bu tohum İngiltere’de yetiştirilecek olursa kumaş ticaretimize sınırsız yararlar sağlar. Bu kasaba Nil nehri üzerindedir. Venedik’e ve daha bir çok İtalyan şehirlerine, Anvers’e susam oradan gelir.)

9- Türkiye’deki her çeşit kumaş ve bu kumaşların bütün üretim aşamaları incelenecek.

10- İngiltere’nin çıkarı için, başka kumaşlardan çok, Türkiye’ye İngiliz malı çuha satışının artırılmasına çalışılacak.

11- Yabancı boyaları ile boyanan kumaşlarımızdan çok, İngiliz boyalarıyla boyanan kumaşlarımızın satışına önem verilecek.

12- Cezayir ve Tunus için yapılan şapkalarımız için pazar aranacak. Çünkü halkımıza büyük kazanç sağlayabilir.

13- Norwich ipliğinden veya diğer ipliklerden dokunan çorapların satılmasına çalışılacak. Bu büyük bir ticaret halini alırsa yoksul halkımıza büyük kazanç sağlar. Bu yolla hem ürün, hem boya satışımız artar. Birçok kimse iş bulur.

14- Yoksul halkımızın yararı için, safran satışı arttırılacak, geniş ölçüde satış bulunursa bir çok kimselere iş çıkar.


Kraliçe’nin buyruğun İngilizce aslında yer alan adıyla Turkie’ye gönderdiği Büyükelçi William Harborne'a Türk dokumacılık bilgi ve teknolojisini çalmaya yönelik bu 14 maddeden başka, diğer bir belgede iki genç kumaş boyama ustasının ne pahasına olursa olsun İngiltere’ye getirilmesi görevi verdiği görülüyordu.


Bu belgelerin Türkçesini ilk kez 1951’de “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler Ve İngilizler” adlı kitabında[1] yayımlayan Prof.Dr. Hamit Dereli, I.Elizabeth dönemi Türk-İngiliz ilişkilerini şöyle değerlendiriyordu: “Buna benzer diğer birçok belgelerden anlıyoruz ki, o dönemde Türkiye’de dokumacılık ve boyacılık sanatları pek ilerlemişti. Onaltıncı yüzyılda İngilizlerin bütün çabası kumaşlarını ve boyalarını ıslah etmek, satışlarını arttırmak, kendi sanayi ürünleri için geniş pazarlar bulmak üzerine yoğunlaştırılmıştı. Bunun için Türkiye’nin ünlü yünlü kumaşlarından mostralar alıp İngiltere’ye götürülecek, Diers Hall (Boyacılar Çarşısı)’nda teşhir edilecek, İngiliz boyacılarının kendi becerilerine ilişkin besledikleri yanlış kanılar kafalarından silinecekti. Yine Türkiye’de bulunan İngiliz ticaret temsilcisinden “ipekli ve yünlü kumaşları boyamakta usta iki delikanlı” isteniyordu. 



Hamit Dereli’nin “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler” kitabı


Bu ustalar doğal yollardan sağlanamazsa, herhangi bir paşanın yardımı ile, o da olmazsa İstanbul’da oturan Fransız elçisi yardımıyla sağlanacaktı. Bunun için temsilciye İstanbul’a varır varmaz Fransız elçisi ile tanışması ve dost olması öğütleniyor, bu amaca ulaşmak için her şeye başvurmaktan çekinmemesi söyleniyordu. Yine bu belgelerden birinde İngiliz ticaret temsilcisine Cezayir ve Tunus’da “Bonettos Colorados Rugios” (kırmızı renkli başlık) adı verilen kenarsız bir tür kırmızı İskoç başlığı için Türkiye’de pazar bulması buyruğu veriliyordu.


Bundan şu soru akla geliyor:

Acaba fes İngilizler tarafından mı Türk ülkelerine getirilmiştir? Fes kelimesinin sözcük kökeni bakımından Kuzey Afrika’daki Fez şehriyle ilgili olması, bunun böyle olduğu olasılığını güçlendirmektedir.”[2]



Demek ki, bugün bilgi ve teknoloji üstünlüğüyle dünya devleri arasında yer alan İngiltere, bundan yaklaşık 500 yıl önce Turkie’den bilgi ve teknoloji almaya muhtaç bir durumda bulunuyordu.


Bütün bu belgeler, bugün bilim ve teknikte üstün durumda bulunan İngiltere vs. ülkelerin, daha önce bizden geride olduklarını; bugün bilim ve teknikte gerilemiş bulunan bizim, 500 yıl önce "muasır medeniyet seviyesinin" (çağcıl uygarlık düzeyinin) üstünde olduğumuzu gösteriyor. Uygarlığımızı, bilimsel ve teknik becerimizi yeniden muasır medeniyet seviyesinin (çağcıl uygarlık düzeyinin) üstüne çıkarmamız olanaksız değil, ancak çok çalışmamız gerek, hem de çok...


[1] Hamit Dereli, “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, No: 82, 1951
[2] Richard Hakluyd, “The Principall Navigations of the English Nation”, cilt 3, sf. 93: “What you shall do in Turkie, besides the business of your Factorship.” – “If you can find out at. Tripoly in Syria or elsewhere a vent for the Cappes called in Barbarie, Bonettos Colorados rugios, which is a red Scottish cap as it were without brims, you should do your country much good.” Age, sf. 98. (İngilizler, Kraliçe’nin 1582’de gönderdiği Elçi’ye verdiği ‘Türklere “kenarsız kırmızı bir tür İskoç şapkası” = Fes giydirme buyruğu’nu 250 yıl boyunca unutmamışlar, sonunda 1832’de, II. Mahmut döneminde Türklere bunu giydirmeyi başarmışlardı. 




BULUNMAZ HİNT KUMAŞI” VE İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN VAHŞETİ

“Bulunmaz Hint Kumaşı” deyimi dilimizde paha biçilmez değerde olup bulunması çok güç olan varlıkları anlatmakta kullanılır, “Kendini bulunmaz hint kumaşı sanıyor” demek, kendisini Hint kumaşı kertesinde değerli görüyor demektir. Bunca değerli Hint kumaşının “bulunmaz” olması 1700’lerde gerçekleşmiştir. Friedrich Engels, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabının ‘İngilizce Baskıya Önsöz’ bölümünde; “Hindistan’daki milyonlarca elle çalışan dokuma tezgahı ; İngiltere’de Lancahire’da enerjiyle çalışan dokuma tezgahları tarafından sonunda çökertildi,”der.

Engels’e göre İngiliz kumaşı makineyle üretildiği için ucuzdur, Hindistan kumaşı ise elle üretildiği için pahalıdır; eh, herkes ucuz olan İngiliz fabrika kumaşını almaya yönelince, pahalı olan Hindistan el dokuması kumaşlar müşteri bulamamış ve böylece Hint kumaşı üretimi de yok olmuştur.

Gelgelelim Engels’in bu saptamaları gerçeğe uymamaktaır. Hindistan’da dokumacılık, hiç de öyle Engels’in anlattığı gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu nedeniyle kendiliğinden batmamıştır. Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler, orada bulunan yerli el dokumacılığını yok etmedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına Pazar açamayacaklarını anlayınca, Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek üzere Hindistanlı dokumacıların başparmaklarını keserek onları Hint kumaşı üretemez duruma düşürmüş ve böylelikle hem dünya pazarlarında Hindistan kumaşını yok edip, İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş, hem de Hindistan’ı İngiliz kumaşlarının tüketicisi, müşterisi durumuna düşürmüştür. Hint dokumacılığını yok eden, Engels’in dediği gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu değil, İngiliz emperyalizminin vahşetidir.


Cengiz Özakıncı




***





An Industrial Espionage Document


Turkish weaving, in the 1580s, was more ahead of the British weaving.


In 1582 Queen Elizabeth I sent William Harborne as the first British Ambassador to Istanbul for a mission .

In the book "Principal Navigations..." written by English geographer Richard Hakluyd in 1599 by the order of the Queen, we can see the mission of the Ambassador Harborne was to learn Turkish weaving and dyeing industry such as tools, equipment and fabric and to fetch England.

Something more, we learn from one of these documents, is that the British trade representatives had a duty to do for "Bonettos Colorados Rugios "(red colored Headdress) which was made Algerian and Tunisian. They had to find a new market in Turkey to increase the sale of this hat so the British income.

The "Fes" (red collored hat) was brought to Turkey from the city FEZ in Morocco by the British Traders... "Fes" is neither a Turkish tradition nor a part of Turkish culture!..

So, the UK, which was much further behind Turkish techonology in textile industry, had to steal it from the Turkish.

All these documents show that the developed countries like England today was behind the Turkish in techonology, science and level of civilization.

İt is not impossible, but we have to work hard, very hard today...

Cengiz Özakıncı
August 2017
(translated in short by S.B.)




The Savagery of the British imperialism !

East India Company

For at least two centuries the handloom weavers of Bengal produced some of the world's most desirable fabrics, especially the fine muslins, light as "woven air", that were in such demand for dressmaking and so cheap that Britain's own cloth manufacturers conspired to cut off the fingers of Bengali weavers and break their looms. Their import was ended, however, by the imposition of duties and a flood of cheap fabric – cheaper even than poorly paid Bengali artisans could provide – from the new steam mills of northern England and lowland Scotland that conquered the Indian as well the British market. India still grew cotton, but Bengal no longer spun or wove much of it. Weavers became beggars, while the population of Dhaka, which was once the great centre of muslin production, fell from several hundred thousand in 1760 to about 50,000 by the 1820s.

Seabrook gives a memorable picture of dereliction: "The city of men had become a city of animals. Weavers' dwellings were overgrown, the thatch alive with birds, snakes and insects, while roussettes – bats small and multi-coloured as butterflies – flew in and out of earth-mounds that had been homes; hunched vultures surveyed tracts of land in which the human voice was stilled. People lost the skill of their fingers, and only the roughest-made country cloth still found a market among the poorest."

Subsequently, India became the exporter of raw materials and foodstuffs – raw cotton and jute, coal, opium, rice, spice and tea – rather than manufactured goods.





"Ankara Turkish Goat" became also "Angora British Goat" (but they do not mention that in History ! link
Ankara Turkish Rabbit became Angora English Rabbit (link)
















Sakalar, tarih içinde zaman zaman Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Ksenophon’a göre M.Ö. 400’de Trabzon’a yakın bir yerde yaşamaktadırlar. Onlar, günümüz Türkiye’sinin doğu bölgesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. 

Sakaların bir boyu olan Phasian/Pasinler ve onların alt kolları olan Orbetler, Pasanlar, Gagavanlar, Kurmançlar, Sahatlar, Çavdarlar ve Şorlar Türkiye’nin doğusunda yerleşmişlerdir. Sakaların boyları Karduklar, Botiler ve Paktuk Türkiye’nin muhtelif yerlerinde iskân etmişlerdir. Yine Türkiye’deki Garzan, Arzan, Guran, Müküs, Albak Akari (Hakkari), Zap, Uşani, Botan, Kardak, Kürdek ... yer isimleri ve bu isimlerin bozulmuş biçimleri onların boy, soy ve aile isimlerinin miraslarıdır.

Sakaların ilgi çekici bir mirası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara ve Ankara isminin kaynağıdır. Yakutistan’da da Angara isimli bir şehir bulunmaktadır ve tıpkı Ankara gibi tiftik keçisiyle meşhurdur. (Bilâl Ak; "Ankara Adının Kaynağı ve Yeni Bir Yaklaşım" Türk Yurdu, Sayı 176, Nisan 2002, s.50-60.)


Doç. Dr. Necati DEMİR
ORTA VE DOĞU KARADENİZ BÖLGESİ’NİN TARİHÎ ALT YAPISI (TARİH - ETNİK YAPI - DİL - KÜLTÜR)
Genelkurmay ATASE ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı Yayınları, 2005


Roma döneminden olması "Romalılara aittir" demek değildir !..








27 Ağustos 2017 Pazar

Turkish War of Independence




After WWI - Çanakkale (Gallipoli or Dardanelles) 
During the Turkish War of Independence / 26 August - 9 September


After the Armistice of Mondoros, the countries that had signed the agreement did not consider it necessary to abide by its terms. Under various pretexts the navies and the armies of the Entente (France, Britain and Italy ) occupied Istanbul, while the province of Adana was occupied by the French, and the British occupied Urfa and Maraş. In addition, British soldiers were in Merzifon and Samsun, and Italian soldiers were in Antalya and Konya. On the 15th of May 1919 the Greek Army landed in Izmir in accordance with the Allied powers. 


The Turkish War of Independence began under these difficult conditions on the 19th of May 1919 when Mustafa Kemal landed in Samsun. It is after this date, which marks the beginning of the Turkish War of Independence, that a national resistance arose across Anatolia. Mustafa Kemal became the leader of the national struggle movement which quickly grew in strength. Once the congresses in Erzurum and Sivas were held in the summer of 1919, the objectives of the national pact were declared.


When foreign armies occupied Istanbul on the 23rd of April 1920, Mustafa Kemal inaugurated the Turkish Grand National Assembly and established a provisional new government whose center was Ankara. On the same day, Mustafa Kemal was elected President of the Grand National Assembly. The Greeks started to advance towards Bursa and Eskişehir. On the 10th of January 1921, the enemy forces were heavily defeated by the Commander of the Western Front, Colonel Ismet and his troops. On the 10th of July 1921, the Greeks launched a frontal attack with five divisions on Sakarya. 


After the great battle of Sakarya, from the 23rd of August to the 13th of September, the Greek Army was defeated. After the battle, the Grand National Assembly gave Mustafa Kemal the titles of Ghazi and Marshal. Mustafa Kemal, who was determined to drive the foreign occupiers out, ordered a decisive attack which was launched on the 26th of August 1922. Enemy forces were surrounded, killed or captured on the 30th of August at Dumlupınar, and by the 9th of September 1922 the fleeing enemy forces were defeated in Izmir.


On the 24th of July 1923, with the signing of the Treaty of Lausanne (Lozan Antlaşması ) the independence of the new Turkish state was internationally recognized. On the 29th of October 1923, Atatürk declared the new Turkish state a Republic.





We remember....
SB


Turkish soldiers in Çanakkale



more:


Atrocities committed upon men and women of every age, children included, and in general, on noncombatants.
The horrors and atrocities inflicted by the Greeks on the unlucky inhabitants of occupied villages, the names of which will be cited below, have duly been ascertained. The narrative of these acts of barbarity is extracted from the reports of the Commanders of the various Turkish divisions and is confirmed by the testimony of mayors and divines of the devastated regions as well as by the photographs taken on the spot. The details which follow will give an idea of some of the most tragic scenes. 



(British used Chemical Gas in Gallipoli)





Turkish prisoners in Çanakkale 1915 taken by British soldiers on the left.
Turkish prisoners held for 22 Years by the Greeks after İndependence War, they were resqued by German soldiers in WW II !..










Sahte Sarışın...




“Yolunda yürüyen bir yolcunun, yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır.” 

Mustafa Kemal Atatürk 




Mesleğim gereği Anadolu'nun tarihi ve büyüleyici mitolojik hikayelerinin içinde gezindim, hâlâ da geziniyorum. Gezdirdiğimiz yerlerde Yunan ve Roma anlatımları hiç eksik olmaz. Mesela, bir Yunan kenti olarak görülen Efes'i anlatıyorsun ama Efes'in tarihi 8000 yıllık. Nasıl "Yunan" kenti olabilirdi ki? Yüzyıllar sonra "Yunanlılar" adını verdikleri Hellenler Truva savaşından sonra, boy boy farklı zamanlarda ancak MÖ.1200'lerden sonra göçmemiş miydi? O zaman Efes'in ilk halkı kimlerdendi? Demek ki, Anadolu "buralar bizim vatanımız diyen "Yunanlılar" veya "Hint-Avrupalı" dedikleri Hititler'den önce "başkalarının" vatanıydı. 


Eksik anlatım çoktu, mesela antik dönem Anadolu'sunda Türklerin varlığı. Ne yani tarihimiz sadece Hun, Göktürk, Selçuklu ve de Osmanlı'dan mı ibaretti? Özellikle Hun, Avar, Hazar, Peçenek ve Kıpçakların hiç mi etkisi olmamıştı? Bizans dedikleri Doğu Roma İmparatorluğu'nda hiç mi Türk yoktu? Niye Bizans'a "Grek değilken" Grek devleti diyorlardı?


Daha da önemlisi, Atatürk döneminde anlatılan tarih ile bugün anlatılan tarih arasında niye çok büyük bir fark vardı? Kimler niçin müdahale etmişti? Stratejik konumu olan bölgelerde kazıları kimler, kimin adına yapıyordu? Nasıl bir sonuca varmışlar, neleri saklamışlar, neleri çarpıtmışlardı?.. 


Maalesef cevabı siyasiydi. Çünkü "kendilerini üsttün medeniyet"ten sayan "Batı"lılar "Doğu"luları "alt medeniyetten" gördükleri için ataları olarak kabul edemiyorlardı, bu çıkarlarına tersti. Bununla beraber karşılarına sürekli antik dönemin Türkleri çıkıyordu, hani yıllarca Orta Asya'dan 11.'yy'da gelip Anadolu'ya çöreklendiler dedikleri Türkler. Ve verilere göre sayısızca devlet kurup devlet yıkmışlardı, ne göçebe ne de barbarlardı, bilakis "antik dönem medeniyet" yarışında bizzat rol almışlardı.


Oğlum bana "Anne bu yüzyılın en büyük icadı sence nedir?" diye sormuştu. "21.yüzyılın en büyük icadı internet, kırılması noktası ise sosyal ağlardır" demiştim. Doğrudur, artık hiç bir şey gizli kalamıyor. Tabi ki avantajlarının yanında dezavantajları da var, ama düşünme yetisini kaybetmemiş olup biraz sorgulayan neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bulabilir! Çıkan her akademik belgeyi, kitabı ve basını kolayca takip edebiliyor, birbirimize duyurabiliyor, tartışıyor ve fikirler üretebiliyoruz. Sonunda da tek bir gerçekle karşılaşıyorduk; Tarihimiz "bilinçli" olarak değiştirilmiştir ! Artık, antik dönem Türk tarihine ilgide uyanış başlamıştı...


Anadolu'nun yerlilerinden olan Truvalı Hektor yerine Aşil (Achilles) kahraman ilan ediliyordu... Başkent Hattuşaş ve Güneş kursu "Hint-Avrupalı" dedikleri Hititlere değil "Asyalı" ve de yerlisi olan Hattilere aitti... Dünyanın yedi harikasından biri sayılan Efes Artemis Tapınağı'nda Ege bölgesine yerleşmiş İskitler'de çalışmıştı.. Yedi Bilge'lerden biri olarak kabul edilen İskit Anacharsis'in Hellenli Solon ve Lidyalı Krezüs ile dostluğu anlatılıyordu, ama İskit'in Türklüğünden bahsedilmiyordu... Teoslu Şair Anacreon'un da bir İskit'ti... İskitler Atina'da Polis olarak çalışmıştı, yani Hellenlerin başkenti Atina'nın jandarmasıydı... Böylesine önemli bir görevi Türklere bahşetmişlerdi... Öbür yandan yıllarca bize "Jandarma" kelimesinin Fransızca'dan Türkçe'ye girdiğini anlattılar, ama o da ne "Jandarma" Türkçe'ydi ve Göktürkler'de kullanılan Yargan, Memluklar'daki Candar kelimesinden gelmeydi ve Fransızlar 18.yy'da bizden çalmıştı... 


Dahası da vardı. İskitleri hep vahşi halk olarak nitelendirmişlerdi. İyi de niye hiç sorgulamadılar; Hellenler (yani Grekler) neden bilgiyi, ilmi öğrenmeleri için kahramanları Aşil ve Ajax gibi, ya da tanrıları Apollo ve Asklepios gibi, At Adam olarak betimlenen İskitlere emanet etmişlerdi?.. 


Latin alfabesinin kökeninde Etrüsk, dolayısıyla Türkler vardı... Hellenlerin yazıyı Fenikelilerden aldığı söylendi, ama bir yandan Etrüsklerin ataları sayılan Pelasgların ve de bir kolu olan Deniz İnsanların, yani Turshaların Mısır'a, Fenike'ye göç ettiğinden bahsederken, alfabeye etki ettiklerinden bahsetmemişlerdi... Bir de bunun üstüne "Etrüskler alfabeyi Greklerden aldı" demezler mi!.. Etrüskler İtalya'ya göçtüğünde henüz ortalıkta "Grek" alfabesi yoktu!.. Hellenler'de MÖ.1200 ila MÖ.800 arasından yazı bile yoktu ve ancak MÖ.650'lerde oturmuştu. 


Bugün Türk devletlerinde hala kutlanan Sabantoy, yani Hasat Bayramı'nın kökeninin Sabazios'a gitmesinden bahsetmemişlerdi. Saban bir İskit boyu olan Sabar/Suvar'dı. Sabazios'tan Dionysos, diğer adıyla da Bacchus (Türkçe'dir; bağ-bağcı), türetilmişti ve Hellen panteonuna çok zor şartlarda girmişti. Çünkü "Grek" kökenli değildi... O zaman niye herkes Dionysos'u "Grek" tanrısı olarak biliyor? Çünkü, MÖ. 8.yy'da şekillenen "Grek Mitolojisi"nin pazarlaması 20.yy'da o şekilde yapılmıştı...


Fransa'daki 1789 devriminden sonra milliyetçilik akımları başlamış ve özellikle 19.yy'ın başlarında hız kazanmıştı. Homeros bile (savaştan 400 yıl sonra yazıya geçirilmiş olan destan MÖ.3.yy'da İskenderiye kütüphanesinde düzenlenmiştir, ki Hellenistik dönemdir!) Avrupa eğitim sistemine 19.yy'da getirilmişti. "Doğuluların" kültürü görmezden gelinmiş, "Batılılar"ın atası olarak kabul edilen "Grek" ve "Roma" kültürü yüceltilmişti. Her şey ya "Grek"ti ya da "Roma"lıydı, çünkü "Doğulu" dedikleri Truvalılar-Etrüskler-Kimmerler-İskitler Türk'tü, hazmedememişlerdi...


Doğulu olan Prometheus insanı yaratır (yani, Greklerin Tanrılar tanrısı Zeus yaratmamıştır!) ve onlara ateşi verir. Ateş aydınlanmanın sembolüdür, insanlardan sorgusuz sualsiz tanrılara biat etmelerini bırakıp, özgürce düşünmelerini istemiştir. Ne oldu sonra? "Batılı" olan Zeus onu kıskandı ve cezalandırdı. Bilgeliği temsil eden Altın Post bir Sümer geleneğidir, ama herkes onu Jason ve Argonotlar diye biliyor, yani bir "Grek" mitolojisi... Gelinen noktada "Doğu"luların nesi varsa artık "Batı"lılarındı... Aşıların atası olan Çiçek Aşımıza, Darwin'den 100 yıl önce Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi tarafından ortaya atılan Evrim Teorisine ve atalar oyunu olan Polo'ya bile sahip çıkamadık ve o "onuru" İngilizlere kaptırdık!... 


Baş kaldırmanın zamanı geldi. Bu konularda yazıp gerçekleri açığa çıkaran, ama batılıların işine gelmediği için doktorasını alamayan öğrencilerin üzerindeki "baskıya" baş kaldırıyoruz. Tarih yazmanlığının üzerindeki "siyasetin pis ellerine" baş kaldırıyoruz. Batılılar "onlar bizim atamız" dediklerinde ırkçılık olmuyorsa, "bizim de söz hakkımız var" demek için baş kaldırıyoruz. Sizin tarihiniz şekillenirken "biz zaten buradaydık" demek için baş kaldırıyoruz. Bizim adımız ne olursa olsun "soyadımız Türk" demek için baş kaldırıyoruz... İyisiyle kötüsüyle nasıl yaşandıysa o şekilde kayıtlara geçsin diye baş kaldırıyoruz...



"Doğulular" uyanıyor, ufukta aydınlığın ateşi görülüyor...
Aynen devam Özgür Barış Etli, aynen devam...
Prometheus zincirlerinden bir bir kurtuluyor.


Semra Bayraktar
Profesyonel Turist Rehberi
Aydın, 21 Temmuz 2017






SAHTE SARIŞIN'ı okuduktan sonra, 
ufkun ötesini görecek ve bileceksiniz.... 
Teşekkürler Özgür :)





"... Anadolu'ya 1071'de ilk kez gelmediğimizi, bilakis Anadolu'da bizim daha önce var olduğumuzu göstermektedir."
Prof.Dr.İsmail Doğan

"...Anadolu'daki Türk varlığının ne kadar eskilere gittiğini yakında görecek."
Prof.Dr.S.Yücel Şenyurt

"...Türklerin Anadolu'ya gelişi 1071 Malazgirt zaferi ile değil ondan çok daha öncelere uzanıyor..."
Prof.Dr.Şükrü Haluk Akalın

"Anadolu'nun büyük kesiminde bulunan Türklere ait kaya resimleri milattan önceki çağlardan itibaren milattan sonraki devirlere Anadolu'nun nasıl Türkleştiğini ispat etmektedir."
Prof.Dr.Ahmet Taşağıl

"Anadolu'nun değişik yerlerinde mevcut kaya resimleri, ilginçtir ki Asya'daki kaya resimleriyle eşdeğerlik ve benzerlik göstermektedir."
Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu

"Kaya resmi alanlarında saptanan runik yazılı belgeler Türklerin Anadolu'daki çok eski varlığı ve sahipliğinin birer doğrudan kanıtı 
ve tapu senedi konumundadırlar."
Dr.Cengiz Saltaoğlu

"Türklere bir senaryo yazılmış ve 'siz göçebesiniz, barbarsınız' denmiş. Bunu kabulleninde yapacak bir şeyiniz kalmıyor. bir kan dökme, barbarlık varsa başroldesiniz ama yerleşik, çanak çömlek bulunuyorsa figuransınız bölgede. 
Yazıtlar bas bas bağırıyor Anadolu'da Türk izleri olduğunu."
Prof.Dr.Cengiz Alyılmaz

"Bizim elde ettiğimiz bilgi ve belgelere göre Türklerin Anadolu'daki varlığı ile ilgili en eski yazılı kaynak 
MÖ 2250 yılına ait bir çivi yazısı tablettir."
Prof.Dr.Ekrem Memiş

"Türkçe konuşan kabilelerin MÖ 3 binden itibaren Doğu Anadolu'ya gelişlerine ilişkin arkeolojik belgeleri 
10 yıllık çalışmayla gün yüzüne çıkardık."
Prof.Dr. Semih Güneri

"Kayıp dillerin çözümü ile türkçe konuşan eski halkların tarihini ortaya ileriki bölümler gösterecektir ki hiç değilse kayıtlı 5 bin yıllık tarih dönemi başlangıcında, Proto-Türklerin anavatanı ANADOLU-TRANSKAFKASYA-MEZOPOTAMYA üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu anavatanın MÖ 7 BİN YILINDA BİZZAT ANADOLU olduğunu göstermektedir."
Dr.Selahi Diker

"Etrüskler aslında Orta Asya'da aynen Türklerin yaşadığı bölgede ve aynı şartlar altında yaşıyorlardı. Etrüskler buradan göçerek Anadolu'ya geldiler. MÖ 3 bin yılın sonlarına doğru buraya vardılar. Daha sonra hedef İtalya oldu. Burada Roma'ya önder oldular. Etrüskler Türklerin bir kolu olarak görme meselesini göz önünde tutmalıyız."
Dr.W.Brandenstein
II. Türk Tarih Kongresi, 1937








As ve Oğuz Türkleri - Azerbaycan ve Türkiye





* Azlar və Quzlar (yəni biz və Anadolu türkləri)

[Az/Aslar ve Guzlar (Oğuz) (yani biz ve Anadolu Türkleri)]

[Az/As people and Guz (Oghuz=Oğuz), (so us (=Azerbaijan Turks) and Anatolian Turks)]


* Tonyukuk abidəsi:  “Çölgi az əzig bultım” “Özüm Az yirim.. anı bilim ..ermış” yəni “çöllü azlardan bir ər tapdım. ,,Özüm Azyerim.. onu.. bilm imiş”. Yəni özüm Azyer olduğum üçün onu tanıyırdım, bilirdim .

[Tonyukuk Abidesi: "Çölgi az ezig bultım" "Özüm Az yirim..anı bilim..ermiş" yani "çöllü azlardan bir er buldum" "özüm Azer.. onu bilirim" Yani özü Azer olduğu için onu tanıyorum, biliyorum.]

[Tonyukuk Monument (on of the Orkhun Monuments): "I have found an az (tribe name=as/az) man from desert" " My origin is Az man (=er) .. I know him.." That means, He knowns him because he is also from Az Tribe.  


* Quzlar, Hunlar, Saklar, Skiflər, Qıpcaqlar, Kimmerlər, Subarlar və sairə kimi Azlar da türk boyudur, türk xalqıdır.

[Guzlar, Hunlar, Sakalar, İskitler, Kıpçaklar, Kimmerler, Subarlar v.s. gibi Azlar da Türk Boyudur, Türk Halkıdır.]

[Like the Oghuz (Guz-Ghuz-Oğuz), Huns, Sacae, Scythians, Kipchaks, Kimmerians (Cimmerians), Subars (Sibir-Suvar), etc. are the As/Az people are Turkish tribes, Turkish People.]


* Öyrənsək görəcəyik ki, Anadoluda türkcə yazılar miladdan öncə XXII-XVII əsrlərə gedib çıxdığı halda niyə Anadoluda Türk varlığını 1071-dən başlayırıq.

[Öğrensek göreceğiz ki, Anadolu'da Türkçe yazılar milattan önce 27.-22. asırlardan beri geldiği halde, niye Anadolu'da Türk varlığını 1071'den başlatıyoruz?]

[ We will see, if we learn, that Turkish inscriptions has been in Anatolia (Asia Minor) from the 27th-22th century BC, but why do we start the history of the Turkish people in Anatolia from 1071 AD ?]


Hikmet Babaoğlu / Azərbaycan
24 Avqust 2017 /link






Azərbaycan, yoxsa Az Ər Bay Tayqan – Yaxud, “azəri” sözü doğrudanmı Stalinin uydurmasıdır?!

Daşlarda nə yazılıb yaxud azəri sözü doğrudanmı Stalinin uydurmasıdır?!

Azərbaycan, yoxsa Az Ər Bay Tayqan…?! Azərbaycan sözünün etimalogiyasının izahında yeni elmi versiya …..



Son günlər sevdiyimiz və hörmət etdiyimiz türkiyəli tarixçi İlber Ortaylının azəri sözü Stalinin uydurmasıdır fikri sosial şəbəkələrdə və mətbuatda geniş müzakirə olunur. Bu barədə dilçilərimiz, tarixçilərimiz müxtəlif fikirlər səsləndirirlər. Prosesi səbirlə izlədim və söylənilən bütün fikirlərlə tanış oldum. Ancaq təəssüf ki, tarixçilərimiz ümumi ictimai rəyi qəne edəcək heç bir fikir söyləyə bilmədilər, yaxud söyləmədilər. Belə olduqda tarixçi olmadığım üçün hazırkı vəziyyətdə mənim də işimə yarayan “tarixçi olmayan” böyük tarixçi Samuel Kramerin “Tarix o qədər ciddi şeydir ki, onu tarixçilərə tapşırmaq olmaz” fikrini xatırladım və bir daha Krameri rəhmətlə anaraq onun bu fikrinə bəraət verdim. Çünki apardığım müşahidələr və gəldiyim nəticə odur ki, hətta gerçəklik də ondan ibarətdir ki, tarixi öyrənməkdə inqilabi hadisə hesab ediləcək araşdırmalar və tədqiqatlar tarixçilər tərəfindən deyil, qeyri-tarixçilər tərəfindən aparılıbdır. 


Birincisi elə Kramer özü, ikincisi Radlov, Bartold, Baskakov, Qumilyov və s. Bu siyahını istənilən qədər uzatmaq olar. Kramer, Radlov, Bartold, Baskakov şərqşünasdırlar, Qumilyov coğrafiyaçıdır və s. Ancaq tarixi öyrənərkən biz bu böyük şəxsiyyətlərin tədqiqatlarını, əsərlərini ən mötəbər mənbə kimi nəzərdən keçiririk. Xüsusilə türk tarixinin öyrənilməsində bu dahilərin hər birinin çox böyük rolu var. İxtisaslı tarixçilərdən bunları fərqləndirən ən səciyyəvi cəhət isə odur ki, bu böyük alimlər heç vaxt özlərini “akademik” tarixin sərt çərçivəsinə məhkum etməyiblər. “Akademik” tarixin tarixi öyrənmə metodu çox məhduddur. Mütləq dəqiq mənbə, yazılı abidə, arxeoloji tapıntı, numizmatik material və s. axtarır. 


Ancaq təəssüf ki, onları tapanda da etnoqrafik baxımdan düzgün şərh etmirlər. Ən azı bizim tarixçilərin böyük bir qismi belədir. Məsələn, bu yaxınlarda Şəmkir rayonunda tapılan ilkin orta əsrlərə aid şəhərcikdə Sasani dövrünə aid sikkələr tapdıqlarına görə bu şəhərciyi Sasani şəhərciyi kimi şərh etdilər. Onda belə çıxır ki, şərti bir azərbaycanlı Afrikaya gedən zaman özü ilə xeyli miqdarda Azərbaycan manatı apararsa, 1000 il sonra həmin pullar arxeoloqlar tərəfindən aşkarlanarsa, deməli, Afrikanın həmin şəhərciyini Azərbaycan şəhəri elan etmək olar. 


Tarixin atası Heredot deyib ki, tarix qədər subyektiv elm yoxdur. Bu fikrə inansaq, onda elə yazılı mənbələrə də şübhə ilə yanaşa bilərik. Çünki bu yazılar da kiminsə subyektiv mövqeyini ifadə edib. Bütün hallarda demək olar ki, bu, belədir. Ona görə də tarixi öyrənən zaman akademik metodları doqmatik olaraq qəbul etmək olmaz. Burada mütləq məntiq silahından istifadə etmək lazım gəlir. Yəni tarixçinin tarixi məntiqi onun ən böyük silahıdır.Tarixçilərimiz isə əksər hallarda bu effektiv silahdan könüllü şəkildə imtina edirlər. Ona görə də çərçivədən çıxa bilmirlər. Beləliklə, tarix elmimiz qısırlaşır. Kim bilir, bəlkə də, tarixçi olmadığım amma tarix haqqında danışmağıma bəraət qazandırmaq üçün tarixşünaslıqdan bu qədər geniş danışdım. Amma hər halda inandıqlarımı və təsbit etdiklərimi dedim.


İndisə qayıdaq günümüzün əsas mövzusuna. Azəri sözü nədir? Etnik addırmı, Farscamı, yoxsa türkcədirmi? Bu söz söz birləşməsidir, yoxsa, sadəcə, sözdür? Əvvəla onu deyim ki, azəri sözündə farslara aid olan bircə hərf var. Bu “İ” hərfidir. Farslar öz dillərinə farsi, ərəb dilinə ərəbi, türk dilinə də türki deyirlər. Deməli, onda belə çıxır ki, azər dili də var və azər dilinə də azəri deyirlər. Ancaq məsələ bu qədər sadə deyil. Azər dilinin olması üçün, ilk növbədə, Azər xalqı olmalıdır. Bəs belə bir xalq varmı…?! Əlbəttə, var. Gəlin lap başdan başlayaq…


Beləliklə, Azər sözü Az yaxud As etnik adına Ər sifəti əlavə edilməklə yaranıb. Az xalqı Az boyu VI-VII əsrlərdən bəri mənbələrdə qeyd olunur. Ər isə ilkin mərhələdə döyüşçü, savaşçı, sonralar isə kişi mənasında işlənib. Bu gün də öz ilkin mənasını Türkiyə ordusunda saxlayan bu söz sıravi əsgəri, yəni rütbəsi olmayan əsgəri ifadə etmək üçün istifadə edilir. Deməli, Az+Ər Az savaşçısı deməkdir. Yəni Az-Ər xalqı var və o bizik. Və bizə aid olanlara da farslar Azəri deyiblər. İndi isə Azər sözünün və ya AZ+ƏR+BAY+CAN sözünün daha dəqiq izahı üçün daha dəqiqi mənbələrə üz tutaq. Belə mötəbər mənbələrdən birincisi elə Orxon-Yenisey abidələridir. Az+Ər birləşməsinə də ilkin olaraq burada rast gəlirik. 


Bizimlə bağlı qeydlər daha çox Orxon daş yazılarındadır. Ən azı iki yazılı daşda Azlardan bəhs edilir. Bunlardan biri Kül Tigin abidəsidir. Abidənin şimal tərəfində Kül Tiginin Azlarla savaşından bəhs edilir. Qeyd edilir ki, Az bodun yağı boltı yəni Az xalqı yağı oldu, düşmən kəsildi. Daha sonra savaşdan və Az xalqının məğlubiyyətindən söhbət gedir. Qeyd edilir ki, ” Kül Tigin bir kırk yaşayur erti ,Alp Şalçı akın binip oplayu təgdi ,Az eltəbərig tutdı, az bodun anda yok boltı”. Mətndə qeyd edilir ki, bu zaman Kül Tigin 31 yaşında idi. Alp Şalçının ağ atını minib hücum etdi, “Az eltəbərini tutdu, Az xalqı onda yox oldu”. Deməli əgər bu döyüşdə Kül Tigin 31 yaşında olubsa o zaman Kül Tiginin 685-ci ildə doğulduğunu nəzərə almaqla həmin döyüşün tarixini də müəyyənləşdirə bilərik. Bu 716-cı il edəcək. 


Diqqət etdinizsə Azlardan bodın yəni xalq deyə söhbət açırlar. Bodın, bütün kəlməsinin arxaik ifadə formasıdır. Bu gün bütün əvəzinə biz ərəbcə cəmiyyət sözünü işlədirik. Deməli VII əsrdə xalqı, cəmiyyəti ifadə etmək üçün daha səlist türkcəmiz varmış. Az ların özlərinin ayrıca eltəbərinin olması isə o demək idi ki, Azlar Göytük İmperatorluğunda imperiyanı təşkil edən yarım müstəqil subyektlərdən biri olublar. Ona görə də kitabda əvvəlki müttəfiqliyə işarə edərək yazılır ki, Azlar yağı boldu. Yəni bizim bilmədiyimiz hansısa səbəbdən əvvəlcə müttəfiq olan azlar sonradan düşmən oldu. Eltəbərin tutulması onun öldürülməməsi isə o deməkdir ki, başqa cəza ilə cəzalandırılacaq. Az xalqı Eltəbərsiz yəni başçısız qaldığı üçün “yox oldı” yəni artıq xüsusi subyekt hüququ əlindən alındı, statussuz olaraq İmperiyaya qarışdı. 


Amma başqa mənbələrdən biz bilirik ki, bu hadisədən sonra Azlar və Quzlar (yəni biz və Anadolu türkləri) ya da onların böyük bir hissəsi Göytürk İmperatorluğundan ayrılaraq Qərbə doğru hərəkət edirlər. İrəlidə bunu təsdiq edən fikirlər söyləyəcəyik.Yaxşı axı mən dedim ki, Azər birləşməsinə də ilkin olaraq Orxon abidələrində rast gəlinir. Bəs, o hansı daşda yazılıb? Bunun üçün gəlin bərabər Tonyukuk abidəsini oxuyaq. 




Tonyukukun dilindən təqribən belə bir hadisə nəql edilir ki, Tabgac Xaqanı (Çin Xaqanı) qırğızlar və oğuzlar vasitəsilə üsyan hazırlayırmış o, bundan xəbər tutur. Ancaq xəbəri bir az ərindən alır. “Çölgi az əzig bultım” “Özüm Az yirim.. anı bilim ..ermış” yəni “çöllü azlardan bir ər tapdım. ,,Özüm Azyerim.. onu.. bilm imiş”. Yəni özüm Azyer olduğum üçün onu tanıyırdım, bilirdim .Düşünürəm ki, elə buradaca məsələni uzatmadan Tonyukukun “özüm Az yerim” sözünə diqqət yetirməliyik. Böyük vəzir deyir ki, mən özüm Az yerim yəni Azəryəm Az-əri-yəm, yəni bugünkü tələffuz formasıyla desək Azəriyəm deyir. Biz bu daşların harayını niyə eşitməzdən gəlməliyik ki?! Tonyukuk qışqırır ki, mən Az-Əri-Yəm. Az xalqının döyüşçü oğluyam



Bilmirəm bu izahat kifayətdirmi ki, Azər adını qəbul edək ya da heç olmasa Stalinlə Farslarla bağlı olmadığına inanaq. Amma məncə ortaq fikir belə ola bilər ki, Quzlar, Hunlar, Saklar, Skiflər, Qıpcaqlar, Kimmerlər, Subarlar və sairə kimi Azlar da türk boyudur, türk xalqıdır. Ona görə də burada mübahisə etməli heç nə yoxdur. Deyək ki, bunu qəbul etdik. O zaman belə bir sual ortaya çıxa bilər, yaxşı bəs Azərbaycan nə deməkdir. İstəyirsiniz ona da qısaca cavab verək. 


Məsələ ondadır ki, qədim zamanda hər türk boyunun öz yurdu vardı. Bir növ bizim indiki rayonlarımızın inzibati-siyasi ərazisini xatırladırdı. Göytürk İmperiyasının tərkibində qurucu ünsür kimi yaşayan azərlərin də yaşadığı coğrafiya Yenisey çayının Qərbi, Alaş çayı və Bay-Tayqa ətrafında idi. Ona görə də həmin coğrafiyada yaşayan Azərlər digər ərazilərdə yaşayan Azərlərdən fərqlənmək üçün özlərini Az+Ər+Bay+Tayqa adlandırırdılar. Yəni Bay-Tayqada yaşayan azərlər təqribən indi dediyimiz kimi, Anadolu türkü, Azərbaycan türkü kimi bir tanıtım vasitəsi idi. Azərlər Şumerdən başlamış altaylara qədər olan geniş bir ərazidə yaşadıqları üçün onlara bəzən müxtəlif adlar verilirdi. Bu zaman məskun olduqları coğrafi ərazi də nəzərə alınmaqla fərqli ifadə formaları ortaya çıxırdı. Ona görə də təqribən həmin əsrlərdə ərəblər də Az+Ər+Bay+Tayqanı Adurbadaqan yazırdılar. Və Adurbadaqandan haqlı olaraq bir türk ölkəsi kimi bəhs edirdilər. Nəzərə alsaq ki, ərəbcədə d – dz kimi tələffüz edilir Ramadan-Ramazan sözlərindəki kimi d-nın z-ya çevrilməsi baş verir. Deməli, əminliklə söyləyə bilərik ki, Adurbadaqanı elə Azurbazaqan və nəhayət, Azərbaycan kimi oxumalıyıq. Ancaq əlbəttə, sözün özü etnotoponimdir və Az etnik kökündən yaranıb. Az+Ər+Bay+Tayqan.


İlber Ortaylıya və onun şərhinə gəldikdə isə, mən bu böyük tarixçini zərrə qədər də qınamıram. Çünki biz tariximizi və adımızın mənasını bilmədiyimizə görə onu qəbul etmək istəmirik. Azəri adına etiraz edirik. İlber Ortaylı da bizim könlümüzü şad eləmək üçün deyir Azəri sözü Stalinin uydurmasıdır. Ancaq unutmaq olmaz ki, tarixi yaddaş milli yaddaşın ən başlıca komponentidir. Tariximizi öyrənib ona sahib çıxsaq daha güclü millət ola bilərik. Bunun üçün də tariximizi öyrənməyin yeni konsepsiyasını müəyyənləşdirməliyik. Bu zərurətin nə qədər aktual olduğunu bilən Ulu öndər Heydər Əliyev hələ 1996-cı ildə tarixçilər qarşısında məsələ qaldırdı ki, Azərbaycan tarixi yenidən yazılmalıdır. Yazıldımı…?! Bilmirəm. 


Əgər tariximizi yenidən yazsaq öyrənəcəyik ki, nəyə görə İbrahim Peyğəmbərin atasının adı Azər idi. Nəyə görə Sümər, Subar, Sibir sözləri bu qədər oxşardır və yaxud eyni sözlərdir. Sadəcə tarixçilər onu qəsdən fərqli oxuyub, fərqli yazırlar. Öyrənəcəyik ki, nəyə görə İlber Ortaylı da daxil olmaqla bütün türk tarixçiləri tariximizi Altaysentrzim nəzəriyyəsi əsasında öyrənir, niyə bundan imtina etmirik? 


Öyrənsək görəcəyik ki, Anadoluda türkcə yazılar miladdan öncə XXII-XVII əsrlərə gedib çıxdığı halda niyə Anadoluda Türk varlığını 1071-dən başlayırıq. Öyrənsək görəcəyik ki, Ərməniyyə haradı və nə deməkdi və s. Əziz dostlar, mən bəzi əsərlərimdə və məqalələrimdə bu məsələlərin bir qisminə toxunmuşam. Ancaq tariximizin öyrənilməsi elə bərbad vəziyyətdədir ki, onu xüsusi konsepsiya ilə sistemli şəkildə öyrənməsək ciddi elmi nəticələr əldə edə bilməyəcəyik. Bəlkə hələ gec deyil… Gəlin başlayaq…!


Hikmet Babaoğlu







ilgili: