azerbaycan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
azerbaycan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2025 Pazartesi

Ejder Taşlar

 


Batı Azerbaycan'da Ermenileşmeye devam eden anıtlarımız.

Ermeniler bir süredir Batı Azerbaycan topraklarında tarihi Kur-Araz kültürüne ait heykel ve eserleri sosyal medyadan yayarak kadim bir millet olduklarını teyit etmeye çalışıyorlar. Ermeniler tarafından "vishap" adı altında sunulan diğer anıtlar çoğunlukla öküz, at ve koç heykelleridir. Bu da bölgede Türk etnoslarının varlığının izlerini gizlemeye ve antik mezar taşlarını Ermenileştirmeye yönelik bir dolandırıcılık girişimidir.

Özellikle "vishap-Ermeni dragon" ismiyle ejderha motifli taşları sunmaları çok saçma. Bu anıtlar yapay olarak Ermenileştirilmiş, Hristiyanlaştırılmış ve üzerlerine yeni süs ve yazılar eklenmiştir. Bu konuda birçok vasiyetleri var. Ancak antik Doğu kültürleri ve medeniyetleri (Urartu, Nubia ve Scyphia) üzerine bir uzman, Sovyet arkeolog ve oryantalist, akademisyen Boris Piotrovsky burayı araştırdıktan sonra raporunda şöyle yazıyor:

"Ejderha yurdunda (Batı Azerbaycan'daki yayla adı) bulunan vişapların sonraki zamanlara ait olduğu anlaşılıyor"

Antik Azerbaycan'da Ejderha, geceyi ve karanlığı simgeleyen ayı yutarak güneşin zaferi ve iyinin kötülüğe karşı zaferini simgeliyor. Ejderha, Türk-İslam el yazmasında her dönem sık rastlanan motiflerden biridir. Gökyüzünü temsil eden iki ejderha. İki ejderhanın diğer mitolojik ve hayali motiflerle birlikte çalıştıkları kompozisyonlar az değil.

Halılarımızda Ejderha motifine geniş yer vermek boşuna değilmiş, çünkü uzak geçmişte Türk halklarının yaşamında, hanesinde, folklorunda ve mitolojisinde öne çıkan bir yer tutmuştur. Karabağ gibi gözde bir halı alanında örülen "Varni" isimli halılardaki büyük hacimli ejderha resimlerinin de tesadüf olması tesadüf değildir. Dragon illüstrasyonları halılara sadece yakışmıyor, aynı zamanda koruma ve savunma fonksiyonları da taşıyor. Son zamanlara kadar çadırda ya da evde ejderha asılı "Varni" halısının insanları kötü güçlerden koruyup onlara mutluluk ve rızık getirdiği düşünülüyordu.

Ejderha motifi, Türk-İslam felsefi fikir tarihinde önemli bir yere sahiptir. Türklerde ejderha (ejderha) - yılan ve timsaha yakın bir türden bir hayvan, farklı hayvanların birleşiminden oluşan bir canlı şeklinde canlandırılıyor.

Bu anıtlar çoğunlukla Erivan şehrine 40 km uzaklıkta Alagöz Dağı'nın eteklerinde yer alıyor. Türkçesi olduğu için ala ve kaz (gaz) parçalarından oluşmaktadır. İsmin ilk bileşeni, Türk dillerinde geniş (büyük) bir anlam taşır ve bu kelime, örneğin Alazan (orijinal Alaozan) Geniş Nehir adına da bulunur. Göz (gerçekte yürüyüş) sözcüğü Güney Kafkasya'daki birçok dağ isimlerine yansıdı.

70'li yıllarda Nahçıvan'ın Batabat bölgesinde tarih elmleri doktoru Ali Vəliyev'den.  "Yukarıda bahsettiğimiz, ilk bin yıla ait eşsiz "vishap" arkeolojik anıt ya da "Taş balığı" heykeli bulundu. Nahçıvan'da Gamigaya topraklarında bulunan "vishapların" Türk mitolojisine ait olduğu gerçeği arkeologlar N tarafından da söyleniyor. Urushadze onayını P.S. Uvarova, I.A. Okladnikova ve diğerlerinin çalışmalarında buldu. Vishapların çoğunlukla Nahçıvan topraklarında ve Doğu Anadolu'da bulunduğunu belirtmek önemlidir."

Ermeniler 1970 yılında Nahçıvan'da antik Farhad Evi denen yerin yakınlığından bu bölgeden vişapları çaldılar. Batı Azerbaycan'da "Ejderha Diyarı" Basarkçar ilçesinin (şimdiki Vardenis) Zod köyü. "Ejderha kayası", Ejderha dağı ve Sadarak bölgesindeki mağara vb. sözde mekanlar buna bir örnektir.

Bu nedenle Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış imzalanacaksa, bu kadim kültür örneklerinin Ermenileştirilmesinin önlenmesine dair bir de makale olmalı.

Prof. Dr. Zaur Aliyev / link



4 Ocak 2025 Cumartesi

Beş Köşeli Yıldız


Beş Köşeli Yıldız

Saka Türkleri, MÖ 7.-6.yy, Şilikti Kurganı, Kazakistan,


Balbal, Altay Devlet Yerel Tarih Müzesi,


Pazırık MÖ 5.yy, Altay & Sumer MÖ 3500, Mezopotamya.


Hakasya Kaya Resimleri




Beş köşeli Kutup Yıldızı (Demir Kazık) veya Güneş ki o da bir yıldız; Sekiz köşeli ise Selçuklu yıldızı, tanrının yer ve gök güçleri (sekiz bucak) üzerindeki egemenliği, Pazırık dahil halı ve kilimlerimizde görürüz.





_____________

21 Haziran 2019 Cuma

Komana Mezar Taşı ile Kıpçak Mezar Taşları



Komana antik şehirden mezar taşı
"Doğu Roma Dönemi", Ballıdere/Tokat.





Doğu Roma dönemine tarihlendirilen Ballıdere/Tokat'ta bulunan 'Grek' alfabesiyle yazılmış mezar taşı. (en solda)

Arkeoloji okuyanların mutlaka Türkoloji eğitimi de alması gerekiyor. Çünkü bu mezartaşı Kıpçak mezartaşları ile birebir benzerlik gösteriyor. Kafkaslardan (antik dönemde diğer adı İber olan) İspanya'ya (İber Yarımadası) giden ve antik dönemde Anadolu'da 'Tabal' halklarından olabileceği düşünülen (Prof.Zübeyir Koşay) Baskların mezar taşlarıyla da birebir benzerlik göstermektedir.

Tüm bunlara antik kentin adını kanıt olarak ekleyebiliriz: "Komana" adının Kuman Türklerinden kalma olduğu Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu tarafından kanıtlanmıştır. Ve bilinir ki Doğu Roma döneminde Hıristiyanlığı seçmiş birçok Kıpçak-Kuman Türkleri bu bölgeye yerleşmiştir. Biraz daha dikkatli bir çalışma ve eğitimle Komana'da bulunan bu mezar taşının Türklere ait olduğu ortaya çıkar.

Milattan önce ve sonra olmak üzere; Türk arkeolojisini, Türk kültürünü, Türk dilini, Türk geleneğini ve Türk sanatının devamlılığını görmezden gelmeyin! "Hellen ve Roma akıl tutulması"ndan lütfen kurtulun ! İonlar bile "Grek" değil !

SB




solda : Komana "Doğu Roma Dönemi", Ballıdere/Tokat.
ortada: Kıpçak/Alban, Güney Azerbaycan.
sağda: Basklar, İber Yarımadası.



Kazı alanından yapılan açıklama:

"Komana Arkeolojik Araştırma Projesi, Orta Karadeniz Bölgesi, Klasik Çağ kenti Komana’nın lokasyonunu belirlemek ve kentsel dokusunu anlamak amacı ile 2004 yılında başlamıştır. Komana, Mitridat Krallığı’nın idaresinde önemli bir kült merkezi olmuş Roma İmparatorluk Dönemi’nde de özerkliğini korumuştur. Anadolu tanrısı Ma’ya adanmış olan kutsal alan, aynı zamanda çevre bölgeler için bir ticaret merkezi ve olasılıkla Mitridat Krallığı için banka görevi görmüştür. Kutsal alanda düzenlenen festivaller, zengin pazar yeri, kutsal fahişeleri ve kenti çevreleyen verimli arazisi ile Anadolu’nun tüm bölgelerinden ziyaretçi akınına uğramış olmalıdır. Komana ilk olarak 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından ziyaret edilmiş ve Tokat’ın 9 km kuzeydoğusunda, İris nehri (Yeşilırmak) yanında bulunan Hamamtepe höyüğü antik kentin merkezi olarak tesbit edilmiştir.

Karadeniz Bölgesi’nin içkesimlerinde, günümüz Tokat sınırları içerisinde, Hellenistik Dönem’de faaliyet gösteren iki tane tapınak devleti bulunmaktaydı. Bunlardan daha büyük olan? Komana, ana tanrıça Ma’ya ithafen yapılmış, Kapadokya tipi bir mabeddi (Wilson 1960, 228). Mabed çevresindeki topraklar tapınağa ait olup 6000 adet serf tarafından işleniyordu (Strabo 12.3.34). Komana tapınak devleti aynı zamanda polis statüsünde bulunmakta ve yıl boyunca çevreden gelen ziyaretçiler tarafından bir ticaret merkezi olarak da kullanılmakta idi. 
Komana’daki kutlama ve ibadet yöntemleri Kapadokya’daki Ma mabedindekiler ile benzerlik göstermekte idi. Hatta Strabo’ya göre (12.3.32) Komana Pontika Kapadokya’daki mabedin bir kopyasıydı: 

"…ve orada neredeyse aynı türde dini törenler bulunur; kehanet alma şekli aynıdır; özellikle de ilk kralların yönetiminde olduğu gibi, rahipler aynı şekilde saygın bir yere sahiplerdir; yılda iki kere, tanrıça heykelinin kentte gezdirildiği Exodi olarak anılan festivalde rahip tanrıçanın tacını giyerek kraldan sonraki en saygın şereflere tabi olur."

Pontus Krallığı döneminde Komana ve diğer tapınak devleti Zela kendi topraklarını işleyen, ve festival zamanlarında sayısız ziyaretçiye ev sahipliği yapan bağımsız devletler niteliğindeydiler. Bu bağımsızlıklarına rağman Pontus Krallığı döneminde diğer kentlerle aynı tipte şehir sikkeleri basmışlardır....

Tümülüsler: 
Geçmiş yıllarda olduğu gibi birçok tahrip edilmiş tümülüse rastlanmıştır. 2007 çalışmaları sırasında, tümülüslerin sadece kuzeyde ve güneyde bulunan tepelerin üzerlerinde değil ovada da yer aldıkları anlaşılmıştır.

Maltepe Tümülüsü:
Dağlık bölgedeki tümülüslerden birincisi Gaziosmanpaşa köyünün doğusunda bulunan Maltepe tümülüsüdür. Tümülüsün çevresi ortalama 170-180m çapı ise 60 m’dir. Tümülüs tahrip edilmiştir ancak üzerinde ve etrafında az miktarda seramik, kiremit kırıkları ve harç kalıntıları görülebilmektedir.

Kemiktepesi :
İkinci tümülüs Tokat-Niksar yolu üzerinde, Şenköy köyünün doğusunda yolun hemen kuzey tarafında Kılıçtepesi veya Kemiktepesi olarak bilinen hakim bir tepede bulunmaktadır. Tümülüs uzaktan kolaylıkla algılanabilmektedir. Bu tümülüsde de yaklaşık 5-6 metrelik bir çukur kazılarak kaçak kazılar yapılmış, tümülüs tahrip olmuştur. Arkeolojik herhangi bir malzeme görülmemektedir.

Poligon Tümülüsü:
Yine tepe üzerinde bulunan bir diğer tümülüs ise Tokat’ın hemen doğusunda bulunan Dedeli köyü ve kuzeyindeki Yelpe köyü arasında yeralır. Tamamı kazılarak tahrip edilmiştir.

Tokat’ın batısı ve doğusundaki ovalık alanlarda da 3 adet tümülüs tesbit edilmiştir. 

Bekçitepe Tümülüsü: 
Bu tümülüslerden Tokat’ın batısında Taşlıçiftlik köyünün girişinde yeralan Bekçitepe Tümülüsü Tokat Müzesi tarafından daha önce sit alanı olarak tescillenmiştir. Tümülüs üzerinde ve etrafında tarım faaliyetinin devam ettiği ve kaçak kazıların tümülüsü tahrip etmekte olduğu görülmüştür. Kaçak kazılarda bir duvar ortaya çıkarılmıştır.

Karakaya Tümülüsü:
Tokat’ın doğusunda, Karakaya köyünün kuzeyinde, Tokat-Niksar karayolunun hemen güneyindeki tarlaların arasında bir tümülüs görülmüştür. Bu tümülüsün neredeyse yarısı ağır bir şekilde, olasılıkla iş makinalarıyla tahrip edilmiştir. Tümülüsün ve kazılmış alanların yüzeyinde bol miktarda Geç Antik Çağ’a ait seramik ve insan kemikleri bulunmaktadır.

Us Tümülüsü:
Son olarak Tokat’ın batısında bulunan Kemalpaşa kasabasının yolunun girişinde üzerinde poligon noktası ve Lokantacı Osman Us ve ailesine ait modern mezarlar bulunan bir tepe görülmüştür. Üzerinde arkeolojik herhangi bir malzeme bulunmamasına rağmen bu tepenin bir tümülüs olması gerektiğine karar verilmiştir.... "


* Haritada gösterilen yer bir zamanlar Kaşka, Kimmer ve Hun Türklerinin bölgesiydi, yani milattan önce de Türkler Karadeniz bölgesinde yaşıyordu.

* Kapadokya'daki tapınak ile benzerlik göstermesi gayet doğal, çünkü Kapadokya'da bir zamanlar Kimmer Ülkesi olarak (Gmirra) anılıyordu.

* Harita gösterilen Armenia Minor bir coğrafi terimdir, devlet değil! Aslı Hayk olan bugünün Ermenileri hiçbir zaman devlet olmamış, sadece prenslik-beylik gibi siyasi varlıkları vardır. Armen kelimesi Türk boyu Erman'dan gelir. (bknz. Ermen Boyları ve Pseudo-Ermeni Haylar (Milattan Önce Türk -Ermeni İlişkileri) / Prof. Dr. Firidun Ağasıoğlu Celilov)

* Yabancıların (Türk özelliğini saklamak için) özellikle "tümülüs" dediği "Kurganlar" Türk kültürüne aittir.

* Arkeoloji okuyanların mutlaka Türk boylarını, tarihi, geleneğini, kültürünü, dilini ve sanatını bilmesi gerekiyor!

* Anadolu'da görülen her şey Yunan, Roma, Pers veya Doğu Roma değil!

SB





Slovakya'da da Kıpçak-Kuman benzeri mezar taşı var. (link)


Kuman Türk Beyliği - Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu







6 Haziran 2018 Çarşamba

Ön Asya'da Kurulan Türk Devletleri - I




İSLAMA QƏDƏR ÖN ASİYADA QURULAN TÜRK DÖVLƏTLƏRİ
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov - Bakü




Bu başlıq altında sıralanan türk dövlətlərini yarandığı coğrafi əraziyə görə iki yarımbaşlıq altında vermək olardı: 
1) İslamaqədər Anadolu və İkiçayarasında qurulan türk dövlətləri; 
2) İslamaqədər Azərbaycanda qurulan türk dövlətləri. 


Belə başlıqlar qədim türk dövlət qurumlarının elmi sistemlə öyrənilməsi, özəlliklə Anadoluda İslamöncəsi türk bölgə və bəyliklərinin tarixi baxımından gərəklidir. Çünki bu bəyliklər təkcə Orta Asiyadan gələn 40-50 min ailə ilə qurulmamışdı, onlara yardım edən yerli xalqlar vardı. Onların çoxu Bizans dönəmində xristian olmuş qaşqay, subar, urum, matien-ermən, kuman, qamər və sair adlarla bəlli idi və m. ö. III minildən üzübəri tarixi qaynaqların Anadoluda qeyd etdiyi bu türk boyları «göydən düşmə» və ya Altaydan gəlmə mifik «köçərilər» deyil, prototürk çağından Azərbaycanı, İkiçayarasını, Doğu və Güney-Doğu Anadolunu əhatə edən Atayurdda qalmış türklər idilər. (1) Bu səbəbdən, həmin boylara aid dövlət qurumlarını Ön Asiya başlığı altında vermək daha münasibdir. (2)

Türk dövlətləri haqqında aşağıda verilən bilgi əhatəli olmasa da, indiyə kimi tədqiq olunmuş arxeoloji abidələrin və oxunmuş qədim yazılı qaynaqların verə biləcəyi bilgi qədərdir. Bu səbəbdən, bəzi dövlətlər haqqında məlumat qısa, bəziləri haqqında isə nisbətən geniş alınmışdır. Bu dövlətlərin etnik əsası elmi ədəbiyatda indiyəcən ya təhrif edilmiş, ya da üzərindən sükutla keçilmişdir. İmkan daxilində etnik mənsubiyəti göstərən dil bəlgələrinin müqayisəli təhlilinə, sonrakı türk xalqlarının dilində onların davam etdiyini sərgiləyən bəzi əlavə bəlgələrə də burada yer verilmişdir. Ən qədim türk dövlətlərinin yarandığı ərazilərdə mövcud olmuş arxeoloji kulturlar haqqında I Bitikdə məlumat verildiyi üçün burada yalnız hər bir konkret dövlətin coğrafiyası üçün xarakterik olan arxeoloji kulturun bəzi özəllikləri ötəri xatırlanır.

Prototürk Atayurdunun Güney Qafqaz bölgələri paleolit çağı yaşayış məskənləri ilə daha çox önəm daşıyırdı, lakin ilk dövlət qurumları onun batı və güney-batı bölgələrində yarandı. Ona görə də Ön Asiyanın sosial, iqtisadi durumu, mədəniyəti fonunda 8-10 minil öncə əkinçi-heyvandar təsərrüfatın yayıldığı Güney-Doğu Anadolu, Batı Azərbaycan və İkiçayarası bölgələrindəki arxeoloji kulturları diqqətə almaq lazım gəlir: 




Mütəxəssislərin tərtib etdiyi bu xəritədən göründüyü kimi, Aralıqdənizi yaxaları boyunca Çatalhöyük-İerixon arasında formalaşan qədim əkinçi-heyvandar kulturu Türk Atayurdunun sınırı dışında qalır, lakin İkiçayarasından Dərbəndə qədər uzanan sahələr bu sınırın içindədir. Kərkük bölgəsində yaranıb, m.ö.VII-VI minillərdə ətraf bölgələrə yayılan Carmo kulturu Zaqros dağlarında qut və lulu boylarının ulu əcdadları sayılan və əsasən heyvadarlıqla məşgul olan prototürk boylarına aid idi:

Daş özül üzərində çiy kərpiçdən tikilmiş, ağac qapılı evləri olan bu kulturun buluntuları təkcə Carmoda deyil, Şimşar, Sorabtəpə, Qurantəpə və sair abidələrdə aşkar edilmişdir. Mosul bölgəsindən Elam sınırına qədər uzanan Carmo kulturunun daşıyıcıları dəmyə əkinçiliyi ilə də məşğul olub, mərcimək və arpa əkirdilər. (3)

Dağlıq yerlərdən Dəclə yaxalarına enib sonralar «çay adamı» adı ilə tanınan subar boyları keçiqoyun saxlamaqla yanaşı, əkinçiliyə daha çox üstünlük verir, tədricən şəhərləşmə yaşamına keçirdilər. Heyvandar-əkinçi boyların İkiçayarasında məskunlaşması olayı öncə quzey bölgələri əhatə edirdi. Əvvəllər Bağdaddan aşağı bataqlıq olan ərazilər isə yaşayış məskəninə sonralar çevrilsə də, burada şəhərləşmə sürətlə inkişaf etdi; möhtəşəm məbədlər tikildi, şəhərlər salındı, süni suvarma arxları çəkildi. Artıq m.ö. III minillikdə İkiçayarasının quzeyi güneydəki şəhərləşmə mədəniyətdən xeyli geri qalırdı. (4)

Beləliklə, m.ö.VI-IV minillər arasında əkinçi-heyvandar boyların məskəninə çevrilən İkiçayarasının quzeyində öncə Xasun və Xalaf, sonralar Ubeyd kulturunun quzey variantı yarandı. Ubeyd kulturunun Urmu gölü yaxalarına uzanması arxeologiyada (Püştəlitəpə, Göytəpə) sübut olunmuşdur. (5) Mosulun güneyində m.ö. 5800-cü illərdə formalaşan Xasun kulturu daha geniş ərazilərə yayılaraq, yuxarıda Diyarbakırın batısına keçir, aşağıda isə Bağdada qədər uzanıb Dəclədən doğudakı bölgələri də əhatə edirdi: (6) Vaxtilə, A. L. Perkins bu kulturun Sincar və Cəzirə yaylalarında mövcud olduğunu yazırdı. (7) Rus-İraq arxeoloqlarının bu bölgədə birgə üzə çıxardıqları I, II və III Yarımtəpə kompleks abidələri həmin fikri bir daha təsdiq etdi. Burada geniş tədqiqatla qiymətli bilgi əldə edən rus arxeoloqları yazır: «Xasun kulturu İkiçayarasının quzeyində aktiv inkışafda olmuş qədim istehsalçı təsərrüfat üzərində yaranmışdır». (8)

Əkinçi-heyvandar Carmo kulturu üzərində formalaşan və bükülü ölübasdırma gələnəyini davam etdirən Xasun kulturu çağında yardımçı və yaşayış tikililəri, təsərrüfat və bəzək əşyaları, alətlər, keramika xeyli təkmilləşdi. İctimai münasibətlərdə yeni çalarlar yarandı və bu çağda prototürk dili və dialektləri yüksək inkişaf mərhələsini yaşadı. Boyalı qablar daha bəzəkli çeşidlə hazırlandı. Xasun kulturunun lokal variantı kimi Samara qablarında gözəl naxışlı dönərgə simvolu hərəkət dinamıkasının stilizə olunmuş dörd heyvan fiqurunda aydın görünür:

Dəclə çayının doğu yaxalarında subar boylarının ərsəyə gətirdiyi bu kultur, güneydə Samara və Savana şəhərləri İkiçayarasının güney Ubeyd kulturunun yaranmasına böyük təsir etmişdir. İkiçayarasının quzeyindəki Xasun kulturu VI-V min illərin qovuşuğunda Xalaf kulturu ilə əvəzlənir. Bu əvəzlənməni təkmilləşmə ilə bağlayan mütəxəssislər qeyd edir ki, I Yarımtəpə abidəsi VI minilin Xasun kulturunu əks etdirirsə, artıq II Yarımtəpə (4710 ± 40 il) abidəsində Xalaf kulturu sərgilənir. (9) 




Xalaf kulturu çağında prototürk dili artıq inkişaf zirvəsinə çatmışdı. İkiçayarasının quzey bölgələrinə yayılan Xalaf kulturunun Van gölünün yaxalarına uzanması Tilkitəpə abidəsində aydın görünür. Üzərində maral, xallı bars, öküz başı, quş, balıq şəkilləri olan qabları ilə seçilən bu kulturun ilk yaranma ocağı Arpaçı abidəsi sayılır. Arxeoloqların tərtib etdiyi bu şəkildə keramikada istifadə olunan boyalı naxış çeşidləri, bəzək əşyaları, həmçinin dairəvi evin daş planı (özülü) verilmişdir: Azərbaycanın quzey bölgələrində həmin dövrdə Xalaf kulturu üçün xarakterik olan dairəvi evlər var. (10) Belə arxeoloji abidənin bərpa sxemini verən Davud Axundovun tipoloji eskizləri Güney-Qafqazla İkiçayarası arasındakı əlaqələri göstərən tutarlı bəlgədir:

Türk Atayurdunun önəmli bir bölgəsi olan «Subar ölkəsi» coğrafiyasında arxeoloji kultur ardıcıllığı türk dövlət gələnəyinin mənşəyini öyrənməyə yardım edir. (11) Ona görə də, subarların yayıldığı ərazilərin arxeoloji kulturunu diqqətə almadan, İkiçayarasında qurulan dövlətlərin etnik əsasını ayırd etmək mümkün deyil. 




Aşağıdakı xəritədən də göründüyü kimi, Xasun (kare ile), Samara (dikdörtgen ile), Xalaf (daire ile) abidələri Dəclə çayının sağ və sol yaxaları boyunca yayılmışdır. Xalaf kulturu elementlərinin Fərat çayının orta axarındakı batı yaxasına, sonrakı Kumuq bölgəsinə və oradan batıya, Mersinə qədər uzandığı da sezilir. Yarımtəpəni tədqiq edən R. Munçayev və N. Merpert bir-birini əvəz edən həmin kulturlara aid abidələri xəritədə belə vermişlər: 




Güney-İkiçayarasında Ubeyd kulturu (m.ö. 4300-3500 illər) bura gələn sumerlər tərəfindən yaranmışdır. Lakin bu kultur «quru yerdə» yox, daha öncə burada yaşamış boyların Xasun kulturunun təsiri altında ərsəyə gətirdiyi qədim kultur üzərində yaranmış, gəlmə elementlər üstünlük qazanmışdır. Bars (Kəngər) boğazı yaxasından başlayıb, üzüyuxarı Eredu, Uruk, Ur və Kişi əhatə edən Ubeyd kulturu möhtəşəm məbədlərilə seçilir. (12) Sonra ilk mixi yazı da burada yaranıb, ətraf ölkələrə yayılmışdır.

Bütün bu arxeoloji kulturların etnoqrafik özəlliyi sırasında bükülü ölübasdırma və dairəvi evə oxşar sonrakı kurqan gələnəyi, insanın o biri dünyadakı evində yenidən dirilib, yanına qoyulan azıq və əşya ilə yaşamını davam etdirməsi inancı sonrakı türklərin etnoqrafiyasında minillər boyu davam etmiş, yalnız islamlaşma çağlarında bu gələnəklər pozulmuşdur. İslamöncəsi və qeyri-müsəlman qəbirlərin «suburğan» adlanması da diqqəti çəkir. M. Kaşğarinin qeyd etdiyi «Suburğanda ev bolmaz» deyimində artıq əski inancın transformasiyası gerçək üzünü göstərir.(13)

Sumer inancına görə, qutlu törənlər dağı olan Şubar dağı doğuda yerləşir. (14) Sonradan buddizmi qəbul edən doğu türklərdə də mifik Sumir dağı (sanskritcə Sumeru) dünyanın mərkəzi sayılırdı.(15) Maraqlıdır ki, adını Sibirə verən subarların indi Batı-Sibirdə yaşayan törəmələri Orta Asiyadan gəlmə sayılır, lakin Sibir türklərinin folklorunda «Koroğlu» motivləri Orta Asiya ilə yox, Anadolu ilə bağlıdır, yaxud «Alp-Mamşan» eposu yaxındakı qazaxözbək Alpamışı ilə yox, «Dədə Qorqud» ilə səsləşir. (16) Bu mifoloji və epik bəlgələrin mənşəyi, əlbəttə ki, Ön Asiyadadır. Təkcə Koroğlu yox, yəhudilərin Solomonu, farsların Rüstəmi, etrusk, latın və yunanların Xerkle, Herkules və Heraklı da Bilqamısı təkrar edən mifoloji bahadırlardır. Bəzi «Oğuznamə» süjetlərinin, «Dədə-Qorqud» və «Koroğlu» motivlərinin Sumer eposu «Bilqamıs» ilə əlaqəsi haqqında sonrakı bitikdə geniş məlumat veriləcəkdir. (17)

Xasun-Samara və Xalaf kulturunun yayıldığı coğrafiyada arxeoloji və etnoqrafik bəlgələrlə yanaşı, dil bəlgələri də diqqəti çəkır. Belə ki, bu regionda İtigəl (Dəclə), Burat (Fərat) kimi ən böyük çaylarla yanaşı, onların qolları olan Balıq, Sub-Ana, Turna kimi bir neçə çayadının qədim türkcə olduğunu II Bitikdə tarixi bəlgələrlə geniş vermişdim. İkiçayarasının qədim onomastikası sırasında Subar, Sumer, Samar(a), Turku, Tirka, Tirikan, Basar, Aran, Kiş, Sipar (Sippar), Qasur, Asur, Azar, Oquz (Aqus), Qarqar (Karkar), Kanxar (Kəngər) kimi onlarla yeradının, elmi ədəbiyatda tanrıadı kimi verilən, əslində isə, iyəadı olub dialekt fərqi ilə işlənən Turuq/Turq/Tarqu, Turan, Baba, Teşub, Asur/Qasur/Asar, Kuər məbud adlarının və Dinqir (Teñri) teoniminin, Elolmuş, Kurum, Tirikan, Yarlaq, Arisen, Kaki//Kiki, Dada, Ata, Puta, Topuz kimi şəxs adlarının, su, subar, qut, urum, ermən, mitan, turuq, kumuq, kuman, saqa kimi türk boy adlarının önəmli çəkisi vardır.

Ulu Sarqonun son illərindən bəhs edən bir yazıda Subardan Akad üzərinə olan basqını Sarqonun uğurla dəf etdiyini qeyd edən rus alimləri yazır ki, «görünür, Dəclənin orta, yuxarı axarlarını və qollarını əhatə edən Subartuda banana dilində danışan əhali yaşayırdı». (18) Göründüyü kimi, buradakı fıkirdə məntiqsizlik o həddə çatmışdır ki, hətta Subartuda yaşayan subar boylarının dilini «banana dili» kimi verirlər, türk dili deməyə dilləri gəlməsə də, heç olmasa, «subar» dili də demirlər. SU.BİR4, SU.AKİ, LUSU.A ideoqramları ilə verilib, sumercə Şuburki, akadca Şubartu şəklində yazılan bu adın sonrakı asur yazılarında KURŞubari//Şubre//Şubura// Şubria formalarına rast gəlmək olur. (19)

Subar boylarının doğudan batıya gəlməsini deyil, batıdan doğuya getməsini göstərən tarixi qaynaqlar çoxdur. Bunlardan biri də m.ö. III əsr yazarı Apolloniy Rodoslunun sapir şəklində qeyd etdiyi boyadına sabir şəklində düzəliş verən Stefan Bizanslının bu boyun Pont (Qara-dəniz) bölgəsində yaşadığını göstərməsidir. Qədim pullar (sikkələr) üzrə tanınmış uzman A. Q. Muxammadiyev başqa türk boyları kimi subar//sabir boylarının da Azaq dənizi ilə Kama çayı arasındakı ərazilərdə məskunlaşdığını geniş şərh etmişdir. (20)

İlkin yazılış forması Subartu və Şubartum olan ölkəadının akadca subari’um ~ şubarû şəklində yazılan etnonimlə, yəni «subar» boyadı ilə bağlı olması elmi gerçəklikdır. Rəvandüzdən quzey-batı tərəfdə müasir Zebar//Zibara yeradının asur qaynaqlarında Kar-Siparra (Sibar qalası) və URUZabaria//Zabbaria//Tsaparia variantları mixi yazı fərqini aydın göstərir. (21) Türk dillərinin fonetik inkişafına uyğun olaraq, sub sözünün ilk samiti s > ş/z, orta saiti u > ı/i, son samiti b > m/p/v/w/Ø dəyişmələrinə uğramışdır. Subar adının minillər boyunca müxtəlif dil və dialekt dəyişmələri ilə ayrı-ayrı dövrlərdə mixi, latın-yunan, hay, ərəb-fars yazılarında yaranmış müxtəlif morfonoloji variantları vardır. Bu ada qoşulan şəkilçiləri iki qrupa ayırmaq olar; etnonimlərə qoşulub cəmlik, topluluq bildirən -bi və -ar/-er/-ir şəkilçiləri ilə işlənənlər:


-bi
sum-bi
suv-bi
suw-bi
su-bi

-ar/-er
sub-ar (Subar, Şubar)
suv-ar
sib-ar (Sibar-is)
sıp-er (Sper)
sip-ar (Sippar)
sum-er (Sumer//Şumer)
sam-ar (Samar-a)

-ir
sav-ir
zab-(i)r-at (Zabrat)
şup-(i)r-ia (Şupria)
sab-ir-an (Sabiran)
şab-(i)r-an (Şabran)
sib-ir (Sibir)
sam-ir (Samur?)


Göründüyü kimi, sonrakı çağlarda türk toplumu içində yaşamını davam etdirən qədim subarlara məxsus arxeoloji, etnoqrafik, mifoloji, folklor, dil bəlgələri başqa etnosa deyil, türklərə aiddir. Sumer-Akad yazılarında m.ö. XXVI əsrdən adı çəkilən Subartu ölkəsi, subar boyu, m.ö. IX-VII əsrlərdə Asur yazılarında yer alan Subar bəyliyi, Xəzər xaqanlığında subarların Tenqrixana tapınması, m.s. X əsrdə Bizans imperatoru Konstantin Porfiroqennetosun onlardan «sabarta-asfala» deyimi ilə bəhs etməsi bəllidir: (22)

Ούκ έλέγοντο δε τώ τότε χρόνω Τοϋρκοι, άλλά Σάβαρτοι άσφαλοι έκ τινος αίτίας έρωνομάζοντο. (23) «O vaxtlar onlar türk yox, məlum olmayan səbəblə, savarta-asfala adlanırdılar». (Bu deyim «qüvvətli subarlar» və ya «ağ subarlar» kimi yozulmuşdur).

Subarlar haqqında məlumatlar beş minil arası kəsilmədən davam edir. Aşağıda görəcəyimiz kimi, bu məlumatlardan bəlli olur ki, subarların bir qismi m.ö. IV minilin, bir qismi də II minilin ortalarından Azərbaycanın iç bölgələrinə çəkilmiş və sonralar oradan Quzey-Qafqaz və İtil çayı arasına keçmişlər. Daha sonralar isə Dağıstandakı subar boylarının bir hissəsi yenidən Azərbaycana qayıtmışdır.



dipnotlar:
1) Azərbaycandakı dövlətləri yaranma çağına görə «Protoazər» və «Azər», yarandığı bölgəyə görə «Arazdan yuxarı» və «Arazdan aşağı» adlı başlıq və yarımbaşlıq altında qruplaşdırmaq olardı, lakin belə bölgülər gələcəkdə konkret tədqiqlər üçün münasibdir. Burada isə bir sıra qədim türk dövlətləri ilk dəfə gündəmə gətirildiyi üçün oxucuya ağır olan əlavə bölgülər deyil, bir başlıq altında ümumi bilgi verilir.
2) Bu sırada qədim «Subar eli»ndən sonra verilən «Subar bəyliyi» və «Doğu Subar bəylikləri» yarımbölmələri ilə tarixi ardıcıllığın pozulması oxucuya eyni boy haqqında birbirindən aralı bölmələrdə deyil, bir yerdə bilgi vermək istəyi ilə bağlıdır.
3) АЗА , 1986, 24-26; Maccoн, 1989, 41; Заблоцка , 1989, 30.
4) АЗА, 1986, 70.
5) Eyni qaynaq, 105-106.
6) ИДВ, 1983, 66.
7) Perkins, 1957, 43-45.
8) Мунчаев-Мерперт, 1981, 150 (və 85, 144-146).
9) Eyni qaynaq, 1981, 153-154.
10) Джавахишвили, 1973, 346-349.
11) Son illər bu bölgədə Urfa yaxınlığında alman arxeoloqlarının aşkar etdiyi Göbəklitəpə məbədi 12 minillik yaşına görə hələlik dünyanın ən qədim tapınağı sayılır.
12) IV minilin 2-ci yarısıyndan sonra bu kultur üzərində Uruk və Cemdet-Nasr kulturları yaranır. Ubeyd kulturunun lokal variantı sonralar Quzey İkiçayarasında da ortaya çıxır. Ubeyd kulturunun buradan quzeyə daşındığı çağda Van ilə Urmu arasında ilk təkərli arabanın yaranması kəngər boyu ilə bağlıdır (Bax: I Bitik, «Tunc çağı» bölməsi).
13) MK, I. 516.
14) ХПИДВ, 1963, 211.
15) ДТС, 513.
16) Тумашева-Ахмедов, 1983, 23.
17) Celilov, 1985; «Bilqamıs» dastanı, 1999, 83-89.
18) ИДВ, 1983, 239.
19) Дьяконов 1967, 113; Саркисян 1989, 11; Sonrakı çağlarda isə subar etnoniminə suvar, savar, savir, sabir, sibir, sipar, sper, zebar və sair fonetik variantları qeyd olunmuşdur ki, bunlardan yeri gəldikcə örnəklər veriləcəkdir.
20) Латышев, 413; Мухаммадиев, 1990
21) ТУ, 234-235; Burada yalnız u//a paralelliyi birbaşa keçidlə izah oluna bilmir. Görünür, İkiçayarasında qədim dialekt fərqi subar//samar sonralar da davam etmişdir.
22) Меликишвили, 1954, 101; Юсифов, 1987, 24; Саркисян, 1989, 11; Плетнева,1986,32;
23) Багрянородный, 158.





"Doqquz Bitik"; Bitik 3'ten
İslama qədər Ön Asiyada qurulan türk dövlətləri
Subar eli (ölkəsi) - Subar bəyliyi - Doğu Subar bəylikləri
Aratta eli
Lulu eli
Qut eli
Turuk (Türk) bəyliyi
Kuman bəyliyi

Azərbaycanda kiçik bəyliklər (m.ö. IX-VII əsrlər)
Mana eli
Qamər bəyliyi
Saqa eli
Mada eli
Azərbiqan eli (Kiçik Mada, Atropaten)
Alban (Aran) eli



11 Şubat 2018 Pazar

En Eski Çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin Atabek Yurdu








Yukarı Kür ve Çoruh Boyu ATABEK YURDU
En eski çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin (1)
(Tarihinin kısa bir özü)


Bugünkü Kars İlinin Göle, Ardahan, Çıldır ve Poskov kazaları ile Erzurum'un Oltu, Tortum ve İspir gibi kuzey ve suları Çoruh ırmağı ile Karadeniz'e karışan bölgeleri ve şimdiki "Çoruh" (Artvin) ili, eskiden Acara, Bağdadcık, Kobluyan (Altunkale), Ahıska, Azgur, Bedre, Hırtıs, Ahilkelek ile birlikte 14-15. yüzyıllarda ATABEK YURDU (Sa-Atabağo) adı ile ve merkezi Ahıska olan yarı müstakil bir Türk ülkesi idi. 16. yüzyılda buraları da Türkiye birliğine katan Osmanlıların mülki idaresinde bu yerlere yani bütün yukarı Kür ve Bayburt'tan, bazen de İspir'den başka Çoruh boyuna "Çıldır Eyaleti" denildi. 1578 yılında Ahıska'nın fethi ile kurulan bu Çıldır Eyaleti, 1829 yılında bu şehir ve sancağın elden çıkışına değin 250 yıl bütünlüğünü muhafaza etti. Eski hakim yerlilerinin Kıpçaklı (Kuman) oluşu ve Osmanlı çağında da buranın tek bir eyalet halinde idare edilişi yüzünden burada "Çağatay - Deşti Kıpçak" lehçesi izlerinin bulunduğu bir "Ahıska ağzı" şivesi teşekkül etmiştir. (1)


Eski deyimi ile "kürsisi Ahıska olan" bu Atabek-Yurduna Osmanlılar çağında hep "Çıldır" denildiğinden, bizde buradaki 300 yıl hakim olan Atabekleri adaşlarından ayırt etmek için "Çıldır Atabekleri" diye anmayı uygun görüyoruz. Bu yazımda, Çıldır Atabekleri yurdunun 12. yüzyıl başlarına değin olan tarihinin kısa bir özünü tanıtmaya çalışacağız. Sonraki yazılarımızda da buraya yerleşen Kıpçaklardan ve bunlardan inme Çıldır Atabekleri ile Osmanlıların buraları fethini anlatacağız.


Türk tarihçilerinin ve Türkologların şaşılacak bir dikkatsizlik ve ihmalle Yukarı Fırat-Dicle ve Aras boyunun islamlıktan ve hatta Selçuklulardan önceki tarihini gereğince incelemeden, yerlilerce hiç bir zaman benimsenip kullanılmayan ve sırf eski ve arami dilince bir coğrafya adı olan "Armeni, Armenya" adında düğümlenen yanlış bir görüş ve anlayışa saplanmışlar ve gerçeği bulup belirtememişlerdir. Bunun gibi "Çoruh ve Yukarı" hatta "Orta Kür Boyu" tarihi de "Albanya, İberya, Kolkid, Taok" gibi kavim adları ve "Gürc-Gürcü, Apkaz ve Gürcüstan" gibi coğrafya adları altında tarih eserlerinde geçen vakalar ve menşeler araştırılıp gereğince öğrenilemeden kalmıştır. Bütün bu kapalı kalışa, siyasi istek ve kaygıların da katılışı ile eski metinlerin, kelimelerin bütün anlamıyla "suistimale uğraması"ve bir tarafa zorla mal edilmeye uğraşılması da gözönüne getirilince, tarafsız bir tarihçinin ve ancak gerçeği araştırıp öğrenmek isteyenlerin ne kadar çok güçlükler ve yanıltmaçlarla karşılaşacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.


Fakat bugünkü tarih ilimi, çoktanberi hikayecilikten ve siyasi isteklere alet olmaktan yakasını kurtarmış bulunuyor. Bundan başka arkeoloji, etnografya lisaniyet ve saire gibi kendisine yardımcı ilimler sayesinde tarih ilmi, kendisinden beklenen insanlık ve medeniyetin geçmişteki varlığından kalan haber ve belirtileri, gerçek hüviyet ve öz benliği ile ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzdendir ki, Önasya medeniyetinin temelini kuran Sumerlerin eski Türklerle soydaş olduğu, Yukarı Fırat ve Hazar Denizi arasında yaşayan Cutiyum (Guti - Kuti ?- SB), Kaşku (Kaşka - Xalup/Halup/Khalip/Chalyb - Gargar - Alazon - SB), ve Hurrilerin de Türklerle akraba ve aynı kökten geldiği, Urartuların da bunların bir kolu olduğu bugün ilim alemince kabul edilmiş bulunuyor. Bununla birlikte ne yazık ki: Yukarı Fırat-Hazar Denizi ve Kızılözen-Karadeniz arasındaki bölgelerin Urartular'dan sonraki tarihi, yani Saka (İskit) diye anılan Türklerin Aras boyundaki 500 yıllık hakimiyeti, bunlardan sonra da "Part" adıyla tanınan kavmin Oğuzlar'dan olduğu ve bunların Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesinin altı asırlık hükümeti ve bu arada Demirkapı ile Daryal geçitlerinden aşıp geçerek ve Hazar Denizi güneyinden dolaşarak gelen yeni Türk kollarının buralara yerleşmesi kapalı kalmış bulunuyor.


Halbuki eski Yunan, İran ve latin dilleriyle yazılı kaynak ve başkaca eserlerdeki haberler ile Horenli Musa'nın tarih ve coğrafyası, Mamikonyan ve Orbelyan hanedanları (Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı - SB) tarihleri gibi Ermenice "Kartlis Çkhovreba" (Güreüstanın Yaşayışı) gibi Gürcüce yerli ve destanı eserler ile Önasya "Oğuzname"leri ve Dede Korkut Kitabı; Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Şirvanşahlar ve Dulkadırlılar gibi Türk hükümet sülalerinin destanı seçereleri ve silsile gelenekleri ile maddi medeniyet eserleri, islam tarihlerindeki birtakım yerinden alınma gelenek haberleri, Selçuklular ve islamlıktan önceleri de buralardaki hakim sülalelerin ve üstün halkın Türk, Torkom(an) (=Türkmen) ve "Oğuz" olduğunu açıkca göstermektedir. Bu hususları doğu Türkiye ve Önasya tarihiyle uğraşacaklara hatırlattıktan sonra mevzumuza geçelim.






En Eski Çağlardan İslamlığa Değin (MÖ 650 - MS 645)
Sakalar ve Oğuzlar Çağı, Sasanlı ve Bizans İdareleri 
(Bizans yerine Doğu Roma denilmesi gerekir. - SB)


Urartuların 150 yıl denli süren hakimiyetlerinden sonra MÖ 7.yüzyıl ortalarında Yukarı Kür ve Aras boyuna Saka Türkleri, Çoruh boyuna da onlarla akraba olan Taok (Ortaasya'daki Dae-Dahi ve Çinlilerce Ta-Hia) adlı Türkistan'dan gelme boylar yerleşerek buraların Urartularla akraba olan eski yerlilerine hakim olduklarından , kendi boy ve oymak adlarını da bu yerlere verdiler. Böylelikle, Ardahan'dan Tiflis altına (Borçalı'ya) varınca uzayan yerlere Sakalar'ın Gaga boyuna göre Gogaren ve Arşagunikler çağında Gugark (Gugarlar) denildiği gibi, Çoruk boyu da Taok, eski ermenice metinlerde Tayk-Dayk ve gürcü eserlerinde Tao adıyle anılagelmiştir. Bugün Ahıska ve Ahilkelek yerlilerine verilen Gagavan adı, Sakaların Gagu boyundan gelme olduğu gibi, Oltu kuzeyindeki Tavusker (Taoskarı) adınında Taoklardan kaldığı, tarih alimlerince kabul edilmiş bulunmaktadır.


Orta ve yukarı Çoruk boyuna yerleşmiş olan Taoklardan ilkin bahseden eski Yunan yazıcılarından Ksenofon olmuştur. MÖ 401-400 yılında "Onbinlerin Dönüşü" sırasında Dicle-Murat Yukarı Aras boylarından geçerek Pasın ovasına girmiş bulunan Ksenofon "Anabasis" adlı eserinde (IV.Kitap VII,1-14), yakından gördüğü ve savaştığı Turanlı Taoklar için şunları yazıyor:


"(Pasin ovasına adlarını veren) Phasianlar ile komşu ve birleşik olan Taokların yurdunda beş günde 30 parasang (165 kilometre kadar) yol yürüdüler. Bu sırada (Yuanlıların) yiyecekleri bitti. Çünkü Taoklar neleri varsa beraber alarak müstahkem mevkilere iltica etmişlerdi. Yollardan geçen yunan askerlerine, tepelerden taşları yuvarlayarak çok telefat verdiriyorlardı. Bunların pek çok sığır, eşek ve koyunları vardı. "Onbinler" buradan aşarak, İspir yanlarındaki Kalibler ve Skaytenler içerisinden geçtikten sonra Kolklar bölgesinde olan Trabzona vardılar."


İran'ın Zerdüş dini kitabının elegeçen en eski parçası olan "Zend-Avesta" da Medye (Med-SB) hükümdarı Viştaspa'nın Hiydona yani, Hunlar - ki eski Sakaların Hunlarla soydaş olmalarından böyle anıldığı anlaşılıyor - hükümdarı Arejataspa (Şehname'deki Ercasp) ile geçen savaşlarının Daithya ırmağı yanında olduğu bildiriliyor. Bu ırmağın Aras yukarısı olduğu ve "Daithya" adının da buraya yakın Dahi (Taok) bölgesinden geldiğini, ilk olarak, Zend-Avesta'yı fransızcaya çeviren Darmesteter ileri sürmüştür.


13.yüzyılda yaşamış olan Karabağ (Süni) başkeşişi İstefan Orbelyan, 1290 yılında yazdığı "Orpelyanlar Tarihi"nde kendi atalarının menşeini araştırırken, Gürcülerin destanı ana tarihi olan "Kartlis Çkhovreba" tomarlarında bulduğu haberleri nakletmiştir. Bunların kısacası şöyledir:


"İran'ın Keyaniyan sülalesinden Afridon'un (Fridon-Efridun ?-SB) tayin ettiği kumandan Artamos, Gürcüstan'ı zulümle idare ediyor ve halkı çok eziyordu. Bu kumandani Tiflis yukarısındaki paytaht Mıtıskheta kasabasını büyültüp şeneltti. Bunun ölümünden sonra Gürcüstan dört kişinin elinde ve ezintide kaldı. Bu sıralarda "Genasdan" (yani doğu Hun) ülkesinde bir kargaşalık çıkmıştı. "Cenpakur" (yani Çin Fağfuru, Çin'de Göktanrının oğlu) unvanını taşıyan hükümdar öldü. Bunun ailesinden olan beyler arasında kavgalar oldu. Bozulan beyler tarafı, taallukat ve ordularıyla birlikte bir şehzadenin başbuğluğunda ülkeden çıkıp savaşmaya başladılar. Çok yaman ve güçlü olan bu göç kolunu hiçbir kuvvet eğliyemedi.


Bunlar gele gele Daryal geçidinden aşıp zorla "Kartli"ye (Kür boyuna) girdiler ve İranlılar elinde bunalan Mıtıskheta "Danuder"i (hanedan başı) yanına vardılar. Kendilerinin, Cenasdan padişahı olarak geldiklerini, yerleşilecek bir yer verilirse buraları koruyup düşmanlarını ezeceklerini, yüksek bir gurur ve mertlikle bildirdiler. Gürcüstan ulusları da, bu bahadırları şölen ve alkışla karşılayıp evler ve malikaneler verdiler. "Orpet" (Kartal Yuvası) diye anılan alınmaz bir kale de bunlara verildiğinden, sonraları bunlara yeni yerlerine göre "Orp-ulk" ve "Orp elyan", geldikleri anayurda göre de "Cene vulk" (Çinli) denildi. (2) Orpelyanlar, yerlilerden de askeri teşkilat kurdu ve İran tahakkümünü defettiler. Bu yararlıklarına karşılık kendilerine daimi olarak "Sbarabiyd" (serasker) lik rütbesi verildi. Makedonyalı İskender'den sonra Gürcüstan'ın ilk müstakil hükümdarlar sülalesini kurmuş olan Isfahanlı bir anadan doğma Parnovaz (Farnabaz) da Orpelyanlara çok saygı ve itibar gösterdi, hükümdardan sonra gelen bütün yüksek rütbe ve ünvanlar bu hanedana verildi.


1500 yıldan fazla Gürcüstan'ın başbuğluğunu ve müdafasını üzerine alan bu Orbelyanlar hanedanı, ancak - Kıpçakların gelip buralara yerleşerek ordu ve kumandanlığı elealışı sırasında - 1177 yılında bir hükümdar vasiyetini yerine getirmeğe uğraşınca, ilerigelenleri katliam uğrayarak itibardan düşmüş oldu." (İstefan'ın naklettiği haberler burada bitti.)


Ortaasya'daki Oğuz boyları teşkilatına göre Üç-Ok kolundan olan ve Orpet kalesine de bu anlama gelen "Sami-Solge, Şam-Şvilde" adını verdiren Orbelyanlar hanedanı, Arşagunik sülalesi çağında da Yukarı ve Orta Kür boyunun hakimi olmuşlardır. Oğuznamelerde ve Dede Korkut kitabında "Şor-Şamsaldin Bek" (yani Şor Loru yukarısında yerleşen ve Şorapor yer adını veren; Şamsuldin de Şamşvilde de oturan Oğuz Beyleri) diye anılan bu hanedanın ongunu "Ak-Koyun" olduğundan, Ardahan, Ahıska ve Loru ile Zalga ve Borçalı bölgelerindeki mezartaşlarında ve eski kiliselerde bile "ak*koç" heykel ve kabartmaları görülmektedir. Hatta Yukarı Kür boyu kiliselerinin ötedenberi arması olan "ak-koç" ile "ak-bayrak" bile bunlardan kalma olsa gerektir.


Çıldır gölü ve Ahilkelek bölgesine islamlıktan öncelerinden beri "Gavak" adını verdiren ve şimdi de bu adla anılan yerli ve Terekemerin de Oğuzların Üç-Ok kolundan ve Cav uldur", "Çav-dar" diye anılan boydan oldukları anlaşılıyor. Orbelyanların menşe haberleri, yüzlerce yıl Gökçegöl doğusunda kaldıktan ve Nahçıvan alındıktan sonra oradan da Diyarbekir bölgesine gidip yerleşmiş olan Bayındır boyundan Akkoyunlu Türkmenleri'nin "Kitabı Diyarbekriyye" deki resmi menşe efsane ve geleneğine pekçok uymaktadır. Bilindiği gibi, Bayındır boyu da Oğuzların Üç-Ok kolundan sayılır.


MÖ 149 tarihinden MS 428 yılına varıncaya kadar Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Partların batıda uçbeğliğini yapan Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesi hakimiyerinde kalmıştır. Bu sülalenin son dört asırlık başşehirleri, Dede Korkut kitabında da işaret edildiği gibi, yazın Elegez güneyindeki Ağca-Kala (Erovanta-Gert) ve kışın Aras'ın sağında ve Iğdır ovasına adını veren Sürmeli şehirleri idi. Arşagüniklerin İravan ovasındaki başşehirlerine verilen "Tğvin, Debil ve Divin" adı; herhalde eski türkçede paytaht anlamına gelen "dib" sözüyle ilgili olsa gerektir. 428 yılında ortadan kaldırılan Arşagunik hakimiyetinden sonra, 646 yılında İslam ordularının gelişine değin Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Sasanlılara bağlı olup Divinde oturan ve çoğu yerli beyler hanedanından olan "Merzban"lar ile idare edildi.


Arşagunik sülalesi çağının mülki idare teşkilatını nakleden VII. yüzyıl yazıcılarından Horenli Musa, coğrafyasında, 15 eyaletten 13 üncüsü olup Yukarı ve orta Kür boyunu içerisine alan Gugark'ta 9 sancak bulunduğunu bildiriyor. Bunlardan "Kolbo-por (Tuman gölü çevresi), Artahank (Ardahanlar yani Göle, Ardahan ve Meşe - Ardahan), Cavakhi (Çıldır gölü ve Ahılkelek bölgesi), Klarci (Ardanuç bölgesi)" sancakları, sonraki Atabek-Yurdu'nun doğusunda ve Yukarı Kür boyunda bulunmaktadır. Yine bu coğrafyada Arşaguniklerin 14.üncü eyaletleri olarak gösterilen Dayk ise, orta ve Yukarı Çoruk boyuna düşmekte olup, hemen hepsi de balkanlık ve ağaçlık, meyvelik dereler olan buraya Pertat-por (Kaleler deresi) ve Bardizat-por (Bağlar deresi) denildiğine işaret edilerek şu sancakları içerisine aldığı yazılıyor: Borçişkevi (Borçka yanları), Liganiskevi (Livana yani Artvin), Acara (Eker), Şavşeti (Şavşet), Eruşeti (Ahıska ve Kobluyan), Tavuskari (Oltu).


Arşagunik sülalesi çağı tarihi vakalarının destanı olan Dede-Korkut kitabında 8.yüzyıl sonlarında yüze çıkan ve daha eskiden Arşaguniklerin "Takatır" (Tacdar) lık hizmetini gören yerli hıristiyan Oğuzlar'dan Bagarat veya Bagrat ("Bamsı Bayarak") (3) sülalesi kurucusunun Çoruh boyu ile olan ilgisine ve künyesine şöyle işaret ediliyor: "Parasarun Bayburt hisarından parlayıp uçan, ap-alaca gerdeğine karşı gelen, yedi kızın umudu, kalın Oğuz imrencisi, Kazan Beg'in inağı (takatırı), boz-aygırlı Bayarak"; Oğuz içinde nikablı gezen dört asıl beyden birisi olduğu için "Yüzü nikablı Bayarak". Burada geçen Bayburt - Hisarı, "Erzurum Bayburdu" denilen Çoruk dirseğindeki Bayburt kalesidir.


Yine Arşagunik sülalesi ve bunlardan sonraki elbeylikler çağını yanı Selçuklular ve islamlıktan önceki zamanın destanı olan Topkapı Sarayı'ndaki Oğuz namede (4) ise Oğuzların Bagrat hanedanı künyesi şöyle gösteriliyor: " Ban Hisarı'ndan parlayup uçan, altı batman som - demürü ayağında kıran, apıl apıl yürüyende buğa yiyen, on altı yıl Bayburt - Hisarı'nda dutsaklık çeken, baldırı uzun Baldır - Şad'dan hakkın alan, yüce yerden alçak yere yer gözeden Bay - Bura (t) oğlu Bek - Barıyagan." Buradaki Ban - hisarı, gürcüce metinlerde Bana diye geçen Oltu bölgesindeki Banasgert veya Banak (Şimdiki Penek) kalesidir.


451 yılındaki "Kalketon" (Kadıköy) ruhani meclisinden sonra Çoruh ve Yukarı Kür boyu Bizans (Doğu Roma-SB) tesirinde kalıp, ortodoks olmaya başladı. Aras ve Murat-yukarı Dicle boylarını kendilerine tabi kılan Sasaniler ise buralardaki gregoryan mezhebini himaye ve teşvik ederek, ortodoksluğun yayılmasını önlediler. Böylece, Çoruk ve Yukarı Kür boyu ortodoks Gürcü kilisesine, Aras ve Murat-Dicle boyu da gregoryan Ermeni kilisesine bağlı kaldı. [İravan'da Üçkilise (Açmiyadzin) deki gregoryan kilisesini ve bu mezhebi Dede Korkud'un (Gorgor Baba'nın) kurduğunu başka bir yazımızla isbat edeceğiz.]






İslamlıktan Alp Arslan'a Değin (646 - 1064) : 
Yerli Beyler, Emirler ve Küropalatlar Çağı


Kadsiye zaferiyle Sasanli hakimiyeti kaldırıldıktan sonra büyük halife Hazreti Osman çağında Mesleme oğlu Habib başbuğluğundaki İslam ordusu hicri 24 miladi 645 yılında, Kali Kala diye anılan Erzurum yanlarında Rum (Bizans - FK) kuvvetlerini bozup kaçırdı. Bu zaferle ertesi yıl Karasu, Çoruh, Yukarı Kür, ve Aras boyu İslam ordularına kapılarını açtı. Bağdatlı Belazuri'nin nakline göre, Mesleme oğlu Habib'in sulhle aldığı yerler arasında şu bölgeler de vardı:


"Şavşed ve Yazaret" (Ahıska doğusundaki Azğur-et) ile "Ehli Kılarcet" (Ardanuç ve Artivin bölgesi) ve "Tıryalet" (Goru ile Loru arası) ve "Khakhet" (Tiflis doğusundaki Kakhet) ve "Cavakhet" (baş harfinde bir nokta yanlışı ile Khavakhet diye yazılan bu bölge Çıldır gölü ve Ahılkelek çevresinden ibaret olan "Cavak-et"tir) ve "Artahan" (bunun da son harfi 'n' yerine 'l' ile yanlış yazılmıştır. Ardahan ve Göle bölgesidir) ve "Babül Lan" (Daryal ve Tiflis bölgesi olup Alan kapısı adından gelmedir).


İlk çağlarda İslam orduları Kür ve Aras boylarında, Kafkaslar'dan aşan şaman Hazar Türkleriyle vuruştular. Eserini 788 yılında bitirmiş olan hekim Gevond, Hazarlar'ın 764-765 yıllarında İslam ordularını kırık geri çevirerek Kür ve Aras boyuna hakim olduktan sonra İverya (Gürcüstan) da yerleşip, şu yedi sancağı aldıklarını bildirir : "Sutses, Keveskapok, Çeld (Çıldır), Cuket, Veli sdik'khe, Tiyanet ve Erk". Bunlardan sonkilerinin Çoruk boyunda bulunduğunu sanıyoruz.


9.uncu yüzyıldan başlıyarak Yukarı Kür ve Aras boyu, Divine hakim olan Sacaoğulları, Salaroğulları, Şeddadoğulları gibi İslam Türk emir ve valilerine bağlı Kalık, Erzurum ve Çoruk boyu bölgesi de Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valilerine verilen küropalat unvanlı yerli ve Rumlu prenslere tabi oldu. Anı ve Kars'taki Bagrat hanedanı Divin'deki Emirlere, Faşa (Riyon), Yukarı Kür solunda ve Çoruk boyundaki Apkaz (Gürcüstan) Bagratları sülalesi de Küropalatlara vergi verip, derebeği ve elbeği halinde hükümet sürdüler. Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) çok defalar Apkaz Bagratları beğlerini Küropalat nasbederlerdi; fakat bu Bagratlı Küropalatlar da, Erzurum bölgesindeki kalelerde oturan Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu kumandanı emrinde bulunuyorlardı.


1015 Yılından itibaren Horasan'dan kalkan Selçuklu ordularının akınları başlayınca Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) Karasu ve Çoruk boyunu tahkim etmeye koyulmuş, hatta Arpaçayı'na değin, Yukarı Aras boyunu da zaptederek Anı kalesine asker yerleştirmişti (1045). Ardanuç beyi Küropalat Davit de bu arada 1021-1026 yıllarında Pasın, Şavşet, Göle, Ardahan ve Ahıska'daki yerli beğlere anlaşıp, Bizans (Doğu Roma-SB) hesabına buraları korumayı üzerine almıştı. Bundan sonra bütün Yukarı Kür, Çoruk, Karasu ve Murat boyunu Selçuklulara karşı koruyacak olan Bizans (Doğu Roma-SB) yerli haçlı orduları başbuğluğuna, Şamsuldeli "Üç-Oklu" ortodoks Oğuzlardan Büyük Libarit Orbelyan tayin edildi. Sultan Toğrul'un emriyle Selçuklu beği İbrahim Yınal ile Kutulmuş Bek, İslam Türk orduları başında akına geçerek, 1048 yılında Erzurum ovası merkezi olan Arzın "Kara Arz" şehrini alıp bozduktan sonra, sonbaharda, Yukarı Pasın'da toplanan haçlı kuvvetleriyle karşılaştılar. Bu sırada Deveboynu yanında geçen kavgada başbuğ Libarit tutsak düşüp, haçlı ordusu bozuldu; Türk akıncıları da Aras boyuna kışlığa çekildi.


İslamlığı kabul etmediği halde Selçuklulara yardımcı olup elçilikle İstanbul'a varıp döndükten sonra, Apkaz Bagratlar'ından Bagaratı tutacak, alıp bütün Çoruh boyu ve Apkaza (Gürcüstan'a) hakim olan Üç-Oklu Libarit Bey'in yaptıkları bu çağda, Bizans'ın (Doğu Roma-SB) İzmir beyi olan Peçenekli Çaka'nın işine çok benzemektedir.


18.yüzyılda yaşayıp ermenice, rumca ve latince eski metinlere göre büyük bir "Armeni" tarihi yazmış olan Nikayil Çamiçyan'ın nakline göre, Libarin'in Erzincan'da beğ olan oğlu İvane de 1056 yılında Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valisini yakalıyarak hazinesini elegeçirmiş ve Selçuklu beğlerine elçi göndererek 'Kayserin hakimiyeti altındaki' bu yerlerin kolayca müslümanlar eline geçebileceğini ve kendilerine bu hususta kılavuz olup yardımlarda bulunacağını bildirdi. Bunun üzerine Selçuklu akıncıları Tortum'un, Zigana ormanları ve Sebinkarahisar bölgesine değin, uğrayıp buldukları Rum kuvvetlerini kırdılar.




Alp Arslan'ın Fethi ve Sonrası (1064-1120) 
Müslüman ve Haçlı Vuruşmalar


Toğrul Beğ'den sonra Alp Arslan Selçuklu Sultanı olunca, 1064 yılı baharında Horasan'dan ordusuyla yürüyüşe geçip, Aras boyuna geldi. Loru'daki Bağratlı beylerinden Görgin'in kızını kendisine aldıktan sonra Tıryalet ve Kankar gibi Kür sağındaki yerleri zaptetti. Alp Arslan bundan sonra Cavak sancağının merkezi olan ve islam eserlerinde farsçaya tercümesiyle "Sepid-Şehr" (Ak-Şehir) diye anılan Akal-Kalak şehir önüne geldi. Bugün harabeleri Çıldır gölü doğu kıyısında bulunan ve şimdi de Ağca Kala denilen bu şehiri Sultanın ordusu güçlükle aldı. "Ahbar üd Devlet-üs-Selçukiyye"de yazıldığında göre bu sırada yakılarak güçlükle zaptedilen bir burçdan sıçrayan alevler gece bütün Akal-Kalak şehrini yaktı. (5) Az sonra da Cavak Terekemeleri Alp Arslan'a cizye vererek barıştılar. 


Cavak (Çıldır) bölgesinden dönen Alp Arslan, Loru, Şamsulde ile Sıl-Verde denilen Dere-Çiçek (Gökçegöl kuzeyinde) bölgelerine vararak buradaki Terekemeleri toptan müslüman etti (6). Bu sırada Hıran suyu boyundan dönen Alp Arslan Anı şehrini kuşatarak 6 haziran 1046 da Rum kuvvetlerinden burayı aldıktan sonra, Kars'a da uğrayıp İran'a doğru gitti.


1067 yılında ikinci olarak Rum sınırına doğru yürüyen Alp Arslan, islamlığı yaymak üzere Kür boyuna vardı. Tiflis'te bir cami yaptırdıktan sonra, veziri Nizamülmük'ü bir ordu kolu ile Suram dağlarına doğru yolladı. Nizamülmülk buradan Başıaçık (İmaret) ülkesine girip, Faşa kollarından Çığırgan "Kvirila" suyu boyundaki Argeti ve Kutayıs batısındaki Salip Artiyano'yu da fethetti. O yıl kışı Kür boyunda geçiren Alp Arslan, 1068 baharında Ardahan bölgesine geldi "Ahbar üd-Devlet-üs-Selçukiyye" de "Nemrud İbni Ken"anın sakin olduğu ve oradan göklere çıkmak istediği memleketi harap ederek, onun civarında bir memleket ve mescid bina etti diye tarif edilen bu yerler, Ardahan'daki Uğuzdağı çevresi olup, bugün bile yaşayan inan ve geleneğe göre, Uğuzdağı tepesindeki kuleyi yaparak "Göğe direk kurmak isteyen ve Allaha -ulaşan (tam okunamıyor ?'asa olan'? -SB)- Uğuz Beyi'nin yurdudur. (7) 


Böylece Ardahan'ı fethederek Kars bölgesine geçen Alp Arslan, dört yıldan beri buralarda tutulan Rum kuvvetlerini de kovarak Kars'ı da zaptettikten sonra, yine Kür boyuna döndü. Bu sıralarda Selçuklu askerleri Dadyan "Suvanet" ve Trabzon'a varınca Faça (Riyon) ve Çoruh boyunu fethettiler. Apkaz Bagratlı beği IV.Bagarat "1027, 1072" Kayser hizmetinden çıkıp, Libarit oğlu İvane Orbelya'nın aracılığı ile Sultana tabi oldu. Arzusd yerine gelmiş olan büyük Alp Arslan bundan sonra geri dönüp Horasan'a doğru gitti.


Sultan Alp Arslan, 1071 yılının 26 ağustosunda Malazgert'te büyük Rum ordusunu bozarak Kayseri de tutsak aldıktan sonra, açılan ve alınacak yerleri kendisine pek çok yardım ve yararlığı dokunan yerli ve Selçuklu Türk beylerine paylaştırdı. Bu arada Erzurum merkez edilen Saltukoğulları'nın dedesi Ebülkasım'a: Rize, İspir, Bayburt, Tercan ve Çoruh boyu ile Pasın ve Kars ovaları ; eski Taş-Oğuz hanları olan Afrasyaboğlu Aravaz Koca soyundan inme Revvadi boyundan Şeddadoğulları'nın Divin kolunada merkez olacak Anı şehri ile Arpaçayı boyu, Kağızmanderesi ve Sürmeliçukuru "Iğdır ovası" emaret bölgesi olarak verilmiştir. Ardahan ile Şavşet Ahıska bölgesi herhalde Sultanın yeni kaynatası yurdu olan Loru'daki Borçalı Terekem emirliğine bağlı kaldı.


1072 yılında Sultan Alp Arslan'ın ve ona tabi olan Apkaz Bagratları'ndan IV.Bagarat'ın ölümünden sonra, Bizansın (Doğu Romanın-SB) yardımıyla hıristiyanlık, Çoruh ve Kür boyunda yeniden üstünlüğü  ele almaya başladı. Yeni Apkaz hanı II.Görği "1072-1090" Rum Kayserinden yüksek ünvan ve bolca hazine alarak buralardaki yerli hıristiyanları ayaklandırdı, Kafkaslar ötesinden getirdiği hıristiyan ve puta tapan yeni Türk akıncılarıyla da kuvvetini artırdı. Böylece büyük bir haçlı ordusu toplayan II.Görgi Tiflis'te Tumanis arasındaki Farçakhis yanında Gence Şeddatlı emiri Fadlun'un ordusunu bozarak, yukarı Kür boyu ile Şavşet ve Kılarcet bölgesine hakim oldu, az sonra da Kars bölgesini kendisine tabi kıldı.


Bunun üzerine yeni Selçuklu sultanı Melikşah batıya gelerek, 1079 yılında Loru yanında Şamlulde'yi alıp, Kür boyuna da Savtekin başbuğluğunda bir müslüman ordusu bırakarak geri döndü. Fakat Emir Savtekin ordusu da Farçakhis yanında geçen ikinci bir kavgada haçlı kuvvetlerine bozuldu. Bu sırada Erzurum'a doğru ilerliyen eski Kür boyu Terekemeleri'nden ve Bizansın doğu başbuğu sıfatını taşıyan Bagur oğlu Grigorla görüşmek üzere II.Görgi, Çoruh boyundaki Bana (Penesgert) bölgesine gitti. Bunları haber alan Sultan Melikşah 1080 yılında büyük başbuğlarından Emir Ahmed'i bir ordu ile Aras-Kür boyuna gönderdi.


Emir ahmed, Şeddadlı kuvvetlerini de ordusuna katarak, Yukarı Kür boyuna geçip burada yakaladığı II.Görgi başbuğulundaki haçlı ordusunu Poskov ile Şavşet arasındaki Arsıyan dağının doğu eteğinde ve Yukarı-Poskov'dan sayılan Kovel (Şimdiki Kol) köyü yanında ağır bir bozguna uğrattı. (8) Poskov'da kazanılan bu zaferden sonra Emir Ahmed Kars'a gelerek, burayı da Şavşet ağaları (Aznavurlar) tahakkümünden kurtardı (Mükrimin Halil Yınanç, 'Selçuklu Devri' III s.) Kars'tan sonra Emir, Erzurum ve Oltu bölgesini de Bizans başbuğu Bagur oğlu Grigor'dan geri alıp, Rum kuvvetlerini ebedi olarak buralardan kovdu.


Emir Ahmed bundan sonra Acara'ya varıp, burada ikinci bir cephe kuran II.Görgi'nin Apkazlı kuvvetlerini de bozguna uğrattı. Böylece, Alp Arslan'nın 1063 yılındaki sınırlarını elde ederek birkaç yıldanberi ayaklanıp tahakküme başlayan hıristiyanlığın üstelemesine bir son vermiş olan Emir Ahmet, gereken koruyucuları da bırakarak Çoruh ve Faşa boyundan geri dönüp, Orta Aras boyuna kışlağa çekildi. Bu sırada, Türkistan'dan el ve uluslarıyla kalkıp göçen ve yerleşecek bir yurt arayan Ebu Yakub ve İsa Börü adlı oymak beylerine uğrayan Emir Ahmed, uçta kalan Yukarı Kür, Çoruh ve Faşa suyu boylarını yurt edinmelerini kendilerine tavsiye etti. 1080 yılı sonlarında bu Türkistanlı müslüman oymaklar, Ardanuç bölgesinden Karadeniz'e varınca olan yerlere yayılıp yerleştiler. Böylece, Kartli (Orta Kür solu), Ahıska, Açıkbaş ve merkezi Kutayıs ile Şavşet ve Acara bölgelerine yerleşen bu yeni müslüman Türkler, yerli hıristiyanların, dışarıdan gelecek olan haçlı kuvvetleriyle birleşip kuvvetlenmelerini önlemeye çalıştılar.


Bu tarihten sonra, Apkaz Bağratlarından III.David (1090-1125) çağında Daryal'dan aşıp gelen Hıristiyan Kıpçak (Kuman) Türklerinin yardımıyla hıristiyanlığın yeniden kuvvetlenip üstelemesine yani 1120 yılına değin, bütün Kür ve Çoruh boyu ile Açıkbaş (Başı açık yani İmeret) ülkesi, Büyük Selçuklulara bağlı müslüman Türk emirlerinin hakimiyetinde kaldı (9).



M.Fahrettin Kırzıoğlu
Erzurum, 19.02.1946

(1) Bu şivenin hususiyetlerinden birkaç örnek; Babey - baba ; Dedey - dede ; dereyde - derede ; geliyerim - galiyorum ; a 'n' ğniyerim - anlıyorum ; ban - ben ; sı 'n' ga - kızak ; oğlağay - mart ; çiçakay - nisan ; kirezay - haziran ; orağay - temmuz ; çurukay - ağustos ; bogrumay -eylül ; şarabay - ekim ; koçay - kasım ; kışay - aralık ; donğay - ocak ; gucukay - şubat .
(2) Gürcü tarihlerinin de bildirdiği gibi, bu hanedandan olanlar ötedenberi Orbelyan "Canbakuryani" ve "Bakuryani" soyadını taşımaktadırlar.
(3) Halk hikayelerinde bugün Beğ-böğrek diye geçen Bayarak hanedanı adı, Orhan Şaik Gökyay'ın neşrettiği "Dede-Korkut Kitabı" başlangıcında bulunan "Bahrülensab"dan alınma bir oğuzname metnin de Bagarak diye geçer ki bu biçim ermeni ve gürcü harfleriyle yazılan "Bagarat"ın aynı olup, sondaki "t-k" harfi cemi eski değişimi gösterir.
(4) Orhan Ş.Gökyay'ın "Dede-Korkut Kitabı" sonuna eklediği bu "Oğuzname"nin okunuşunda yanlışlıklar olup, metnin aslının fotografisi bulunan 1934 yılında çıkan "Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi"ne bakınız.
(5) Bu harp olma yüzünden, tıpkı Arzın yerine şimdiki Erzurum (Arzın-ir-Rum)un büyüyüp şenelmesi gibi, Akal-Kalak yerine sonradan şimdiki Akhıl-Kelok (Akal-kalak) ve yeni Çıldır "Ağca-Kalesi" yani şimdiki Habat Kaleleri yapılmıştır. Yine 1064 yılında Akal-Kalak yanında Alp Arslan'ın fethettiği "bir kale" diye adı anılmadan geçen Albiz Kalesi yerine de Rabat'ın yanında buna adaş bir kale yapılmıştır. Osmanlı çağında 16.yüzyılda bu kalenin türkçe adı Albız-Kala yerine, onun tercümesi olan "İblis Hisarı" ve "Şeytan Kalesi" denildiği görülüyor. Bugün Çıldır kazasında eskisine "Albız, Alvız" ve yenisinede "Şeytan Kalesi" denilmekte ve üzerlerine birçok efsaneler anlatılmaktadır. Bu Akal-Kalak" ve "Albız" gibi öz Türkçe yeradlarının Alp Arslan çağından önceleri kullanılmış olması, buralardaki Oğuzların (Terekemelerin) anadillerini unutmadıklarının en büyük delili sayılmaktadır.
(6) Sonraları hıristiyan Kıpçaklar gelip hakim olunca birtakımı zorla islamlıktan dönderilip yeniden ortodoks edilen ve Harezmli ve İlhanlılar tekrar dönüp müslüman olan "Terekeme Gürcüstanı" (Yukarı Kür boyu) yerlileri için ötedenberi "gevşek ve dönek müslüman" manasına söylenen Çın-Çavat adı Çıldır gölünden Tiflis'e varınca Kür boyları Terekemelerin boy ve oymak adı olan "Çın" yanı "Çin'den" gelme (Doğu Türkistanlı) ve "Cavak" yani 24 Oğuz boyundan olan Çavuldur, Çavdar boyu adından kalmadır. Yukarı Özbelyanlar bahsinde bu husus anlatılmıştı. Ötedenberi hıristiyan kalan Orbelyan hanedanı torunları ve Terekeme beğleri soyadı olarak "Can-Bakuryani" ve "Bakur - Bakuryani" adını kullanırlar. Buradaki "Can" adı da eski "Gen,Çin" sözünden ibarettir. Bakur sözü de, yukarıda işaret edildiği gibi eski "Bag-pur, Bağ-for" dan kalmadır. Ermenice ve gücüce metinlerde Hunlar, hatta Hazar Türkleri bile "Gen,Çen" (Çinli) milletinden olarak gösterilmişti. İlk islam eserlerinde Göktürkler ve Hazarlar Hakanına "Hakaui Çin" denilmiştir. Katip Çelebi zamanında (1656) bile "Çin-Çavat" tabiri yukarıdaki anlamda kullanılıyordu. "CibannüMan"nın Gürcüstan bahsinde "Biladi İslama muttasıl yerleri mahlülü esnafı muhtelifedir. Onlara Çin,Çavat denildiği belirtiliyor.
(7) 1941 yılında çıkan 09 sayılı "Ülkü" dergisindeki "Ardahan'da Uğuzdağı Efsanesi" adlı yazıya bakınız. Bugün Ardahan'a ve Çıldır yerlilerinden tesbit edilen inan ve gelenekler Uğuzdağı'nın bulunduğu "Meşe Ardahan" bölgesinde eskiden hakim olan Uğuz Beğ'in "Nemrud gibi" hareket ettiğini Çıldır gölü kıyısındaki Ağca Kala ile Taşköprü'yü yaptıran Uğuz Beğleriyle kardeş olduğunu ve bunların balalarının Kars'ta oturduğunu göstermektedir.
(8) Adı geçen Arsıyan Dağının bu büyük kavgadan sonra 'Ar-Sıyan, Er-Sıyan' yani 'Er-Bozan' anlamına olarak Türklerce adlandırıldığını sanıyoruz. Gürcücede bu adın hiçbir anlamı ve iştikakı yoktur. Türklerce böyle adlandırılmış birçok yerler vardır. Netekim Çaldıran'a da Osmanlı metinlerinde "Sofu-Kıran" denilmiştir.
(9) Bu yazının kitabiyatı bundan sonraki yazının bitiminde gösterilecektir.






Qul Şəmsəddinin yaratdığı bir əsrlik dövlət - ATABƏYLƏR

APA TV (video) -nin “Səsli tarix” layihəsinin növbəti buraxılışı Azərbaycan Atabəylər dövlətinə həsr olunub. İndiki Azərbaycan torpaqlarında qurulmuş təxminən bir əsrə qədər davam edən bu dövlətə fərqli baxışlar olsa da, əksəriyyət Azərbaycan Atabəylər dövlətini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun əsl varisi hesab edir. Proqramda dövlətin yaranma tarixi, Şəmsəddin Eldənizin həyatı, aparılan müharibələr, dövlətin süqutu ilə bağlı maraqlı məqamlara toxunulub. 



Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi - Azərbaycan Atabəylər dövləti

Məlik şahın ölümündən sonra böyük ərazilərdə hakim olan Böyük Səlcuq İmperatorluğunun daxilində ayrı-ayrı şahzadələr arasında çəkişmələr güclənir. Bu çəkişmələr nəticəsində bu böyük imperiyanın ərazisində ayrı-ayrı şahzadələrin hamiləri, tərbiyəçiləri tərəfindən dövlətlər sistemi formalaşır. Məsələn, Anadolu ərazisində mərkəzi Konya olmaqla Anadolu Səlcuq Sultanlığı, Ön Asiyada Azərbaycan ərazilərinin də daxil olduğu İraq Səlcuq Sultanlığı, Xəzərdən şərq hissədə isə sonradan Sultan Səncər tərəfindən yaradılmış, guya özlərini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi elan etmiş başqa bir dövlət formalaşır. Və bu dövlətlər içərisində müxtəlif atabəylik adı ilə tanınmış Mosul, Fars, Kirman atabəylikləri olur. Bu atabəyliklərdən biri də Azərbaycan Atabəylər dövləti idi. Faktiki olaraq, tarixi gedişatdan biz görürük ki, İraq Səlcuq Sultanlığının həqiqi varisi Azərbaycan Atabəylər dövləti idi.

Qul Şəmsəddinin yaratdığı böyük dövlət

Bu dövlət necə yaranır? Bu dövlətin qurucusu əslində Şəmsəddin Eldəniz sayılır. Şəmsəddin Eldənizin adı tarixlə bağlı kitablarda iki formada işlənir – Eldəniz və Eldəgiz. Bu isə onunla bağlıdır ki, dilimizdə “n” səsini ifadə edən “nun” hərfi yox idi. Əslində, onun adı Şəmsəddin Eldənizdir

O, indiki İraq ərazisinə qul kimi gətirilmişdi. Lakin belə bir ifadə var ki, “Tanrı türkü qul kimi yaratmır”. Orta əsrlərdə yaranmış dövlətlərin əksəriyyətinə baxsaq, Qəznəvilərdə Səbutəkin qulam idi, lakin dövlət qurdu, Hindistanda Qutbəddin Aybək qul idi, dövlət qurdu, Misirdə Bəybars Burcoğlu qul idi, sonradan dövlət qurdu. Şəmsəddin Eldənizi qul bazarına gətirərkən cılız bədənli adam idi, yolda arabada yıxılmışdı. Yuxudan oyanandan sonra növbəti karvan ilə öz karvanına çatmışdı. Mənbə yazır ki, Şəmsəddin Eldənizin gəldiyi karvan qala qapılarına yaxınlaşarkən Şəmsəddin Eldəniz özünü yetirir. Burada qəribə bir hadisə baş verir. İraq Səlcuq sultanlığının vəziri Əbu Həmid Ukə özü üçün 40 qul alır. 41-ci qul Şəmsəddin Eldəniz olur. Alverçi onu bonus kimi verir, hətta əvəzində pul almır. Sonradan Əbu Həmid ismaillilər tərəfindən öldürüldüyünə görə onun bütün varidatı, o cümlədən ,əmsəddin Eldəniz Sultan Mahmudun ixtiyarına keçir. Çox keçmir ki, Şəmsəddin Eldəniz İraq Səlcuq Sultanı II Toğrulun sarayında çox böyük nüfuz qazanır. O şahzadələrin tərbiyəsi ilə məşğul olurdu. II Toğrulun vəfatından sonra hakimiyyətə gələn Sultan Məsud qardaşı II Toğrulun dul qalmış qadını Möminə Xatunu Şəmsəddin Eldənizə ərə verir. Üstəlik, Aranı da ikta olaraq Şəmsəddin Eldənizə bağışlayır. Buna görə həmin tarix, 1136-cı il Azərbaycan Atabəylər dövlətinin yaranış tarixi hesab olunur.

Atabəylər dövlətinin Naxçıvan, Həmədan və Təbriz dönəmi var. Naxçıvan dönəmi bilavasitə Şəmsəddin Eldənizin adı ilə bağlıdır. Mənbələr, xüsusilə Sədrəddin əl Hüseyni cılız bədəninə baxmayaraq xüsusilə bu adamı ox atmaqda, şahmat oynamaqda, at çapmaqda mahir bir şəxs kimi qələmə verir. Sultan Məsud öldükdən sonra Səlcuq Sultanlığında böyük çaxnaşma başlayır. Bu çaxnaşmaları Şəmsəddin Eldəniz önləyə bilir. 1160-cı ilə Azərbaycan ordusu ilə Bağdada daxil olur və oğulluğu Arslan şahı, yəni Möminə Xatunun II Toğruldan olan oğlunu hakimiyyətə gətirir. Ondan sonra ona Böyük Atabəy titulu verilir.

Atabəylər ordusunun gürcü hökmdarları üzərində qələbəsi

1160-1175-ci illər Şəmsəddin Eldənizin çox gərgin fəaliyyət dövrüdür. 1157-ci ildə Azərbaycan qərb sərhədlərində olan Ani, Dəbil şəhərlərində, o cümlədən Borçalı ərazisində hələ də türkmənlər yaşamaqda davam edirdi. Onların Atabəylər dövlətinin dəstəyinə ehtiyacı vardı. Gürcülər üzərinə ilk hücum məhz 60-cı illərdə başlanır. Bu dövrdə gürcü taxtında qeyri-legitim yollarla hakimiyyətə gəlmiş III Georgi əyləşmişdi. O, hiyləgər addım atır, qızı Rusudanı İraq Səlcuq Sultanı Süleyman şaha ərə verməklə qohumluq əlaqəsi yaradır və bundan istifadə edərək Azərbaycanın qərb torpaqlarını çapıb talayır. Şəmsəddin Eldəniz “İslamın qapısı” adlanan Naxçıvanda böyük ordu toplayır, Ərmən hakimi Sökmənin orduları da yardıma gəlir. Şəmsəddin Eldəniz burada əmirlərin müşavirəsini təşkil edir. Orada müraciət edir ki, “nə deyirsiniz, biz sadəcə hədə-qorxu ilə cavab verək, yoxda Tiflis üzərinə yeriyək?”. Burada Ərmən hakimi Sökmən çox orijinal bir cavab verir: “Əgər biz gəlmişiksə, həmin şər qüvvələrin qanı ilə şər tonqalını mütləq söndürməliyik”. Şəmsəddin Eldəniz Gəncəyə çatanda III Georgiyə məktubla müraciət edir – “Vaxtilə Tiflis şəhərini tutmuşdunuz, mən indi bu şəhəri qaytarmaq üçün gəldim”.  Möhtəşəm döyüş baş verir. O dövrdə gürcü ordusu həm də xaçlılar tərəfindən müdafiə olunurdu. Üçdişli nizələrlə silahlanmışdılar. Sədrəddin əl Hüseynin yazdığına görə, müsəlmanlar böyük qələbə qazandılar. Qənimət kimi ələ keçirilən gümüş çəlləklər, qab-qacaqlar Şəmsəddin Eldəniz tərəfindən qüsl etdirilərək Həmədan məscidinə göndərilir. Yenidən Naxçıvana qayıdandan sonra Şəmsəddin Eldənizə xəbər gəlir ki, Dəbil şəhəri yenidən gürcülər tərəfindən dağıdılıb. Hətta orada görülməmiş bir vəhşiliyə əl atılıb - müsəlman qadınları lüt-üryan Tiflisə aparıblar. Tiflisdə gürcü qadınların özləri belə həmin sərkərdələrə demişdilər ki, müsəlmanlar bizimlə belə davranmırlar. Amma siz məcbur edirsiniz ki, müsəlmanlar da qələbədən sonra bizimlə belə davransınlar. Hətta öz paltarlarını çıxarıb həmin qadınlara geyindirmişdilər. Təbii ki, onların bu addımı əvəzsiz ötüşmədi. 1164-cü  ildə Şəmsəddin Eldəniz növbəti yürüş edərək həm Anini, həm də Dəbili işğalçılardan qurtardı. O cümlədən, Borçalı ərazisində Atabəylər dövlətinin hakimiyyəti yenidən bərpa olundu.

Atabəylər dövlətinin Məhəmməd Cahan Pəhləvan dövrü

Şəmsəddin Eldəniz ahıl yaşında vəfat edir. Çox qəribədir ki, Şəmsəddin Eldənizin, onun həyat yoldaşı Möminə Xatunun və onun oğulluğu Arslan şahın ölüm tarixləri arasında o qədər də uzaq məsafə yoxdur -  40 gün, 1 il. Arslan şah öləndən sonra yenə İraq Səlcuq Sultanlığını dağıtmaq istəyən qüvvələr fəaliyyətə keçirlər. Lakin bu vaxt artıq Şəmsəddin Eldəniz dövründə hacib, yəni baş vəzir vəzifəsinə təyin edilən Şəmsəddin Eldənizin oğlu Məhəmməd Cahan Pəhləvanın fəaliyyət dövrü başlayır. İraq Səlcuq Sultanlığı taxtına isə bu dövrdə Arslan şahın oğlu III Toğrul gəlir. Məhəmməd Cahan Pəhləvan azyaşlı III Toğrulun atabəyi elan edilir.

Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə istər qərb sərhədlərindən, istərsə də şimal sərhədlərindən olan yürüşlərin qarşısı alınmaqla yanaşı, Səlahəddin Əyyubi ilə də toqquşmalar baş verir. Bu toqquşmalar zamanı Məhəmməd Cahan Pəhləvan özünə paytaxt seçdiyi Həmədanı müvəffəqiyyətlə qoruya bilir. Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə demək olar ki, Atabəylərin ərazisində sülh, əmin- amanlıq bərqərar olur. Hər hansı daxili çəkişməyə rast gəlinmir. Əsas çəkişmələr Məhəmməd Cahan Pəhləvanın həyat yoldaşları arasında idi.

Saray daxili çəkişmələr, sui-qəsdlər, hakimiyyət dəyişikliyi...

Məhəmməd Cahan Pəhləvan sui-qəsd nəticəsində öldürüldükdən sonra sözün əsl mənasında İraq Səlcuq Sultanlığı Atabəylər dövlətində çox güclü çəkişmələr başlayır. Bir-birinə zidd olan bir neçə qüvvə yaranır. Bu isə qonşu dövlətlərin bu  dövlətin daxili işlərinə qarışmasına şərait yaratmışdır. Bu qüvvələrin qarşısını almaq məqsədi ilə hakimiyyətə Məhəmməd Cahan Pəhləvanın qardaşı Qızıl Arslan gəlir. Qızıl Arslan artıq Atabəy kimi fəaliyyət göstərmir. Mənbənin yazdığına görə, Azərbaycan ordusu ilə Bağdada girən Qızıl Arslan özünü sultan elan etdirir. Paytaxt olaraq qədim Azərbaycan şəhəri olan Təbriz seçilir.

Qızıl Arslan saraydakı intriqalara son qoymaq üçün hətta qardaşının arvadı ilə də evlənir. Buna baxmayaraq, təbii ki, Qızıl Arslan hakimiyyətdə o qədər də olmur. O da sui-qəsd nəticəsində öldürülür. Bundan sonra sözün əsl mənasında Atabəylər dövləti daxilindəki çəkişmələr daha da güclənir. Bir tərəfdən xəlifənin müdafiə etdiyi və artıq yetkinlik yaşına çatmış sultan III Toğrul, bir tərəfdən Xarəzmşahın  müdafiə etdiyi Qutluq İnanc Mahmud, bir tərəfdən Məhəmməd Cahan Pəhləvanın Qətibə Xatundan olan uşaqları Əbu Bəkr və Özbək, bu tərəfdə isə Əmir Miran Ömər vardı. Qızıl Arslan öldürüldükdən sonra hökmdarın üzüyünü anası çıxarıb Əbu Bəkrin barmağına taxmışdı və faktiki olaraq, hökmdar Əbu Bəkr idi. O, Təbrizdən daha çox Naxçıvanda otururdu. Qardaşı Özbək də onun yanında idi. Şərq tərəfdən Xarəzmşah Əlaəddin Təkiş tərəfindən müdafiə edilən Mahmud İnanc- Qutluq İnanc Mahmud, şimal və qərb istiqamətində isə Əmir Miranı müdafiə edən Şirvan və gürcü qoşunları idi. Bu isə Atabəylər dövləti daxilindəki çaxnaşmaları daha da gücləndirir.

Atabəylər ordusunun ard-arda məğlubiyyətləri

Bu çəkişmələr nəticəsində dövlətin müdafiə qabiliyyətini zəiflətmişdi. Çox təəssüf ki, Əbu Bəkr hakimiyyəti illərində Atabətlər əvvəlcə Şəmkir, sonra Beyləqan və Gəncə döyüşlərində məğlub olur. Gəncə şəhəri hiylə yolu ilə ələ keçirilir. Şəhər mühasirədə olarkən Əmir Miran Ömər şəhər əhalisinə bəyan edir ki, “narahat olmayın, gürcü qoşunu şəhərə girməyəcək. Babam mənə bu şəhəri vəsiyyət edib”. Baba deyərkən Məhəmməd Cahan Pəhləvanı nəzərdə tuturdu. Gəncəlilər isə hətta zəlzələ zamanı gürcülərin qoşunlarının şəhərə necə divan tutduqlarını bilirdi. Ona görə də gürcü qoşunlarını şəhərə buraxmaq istəmirdilər. Əmir Miran Ömərin sözünə aldanıb həmin qoşunu şəhərə buraxandan sonra gürcülər şəhəri talan etmişdilər. Bu yalanına görə Əmir Miran Ömər gəncəlilər tərəfindən ciddi cəzalandırıldı. Onu öldürdülər, gürcü qarnizonunu isə şəhərdən qovdular. Bundan sonra Naxçıvanda olan Əbu Bəkrə müraciət edirlər. Əbu Bəkr də öz növbəsində oğlunu Gəncəni idarə etməyə göndərir.

Süqut...


Bu biri istiqamətdə isə III Toğrul ilə Qutluq İnanc Mahmud toqquşurdu. Bu toqquşma zamanı III Toğrul məğlub olur. Sədrəddin əl Hüseyni gözəl bir epizod yazır: “Səlcuqlu sultanının tonqalının sonuncu qığılcımı havada parlayaraq söndü”. III Toğrul ilə İraq Səlcuq sultanlarının hakimiyyətinə son qoyulur. Qutluq İnanc Mahmud Əlaəddin Təkişin köməyi ilə aldığı torpaqlardan möhkəmlənmək istədikdə Əlaəddin Təkiş onu qətlə yetirir. Əbu Bəkrin ölümündən sonra 1210-cu ildə hakimiyyətə gəlmiş qardaşı Özbəkin dövründə Azərbaycan Atabəylər dövrləri süqut etmək üzrə idi. Azan verilərkən qayda belədir ki, Allah və peyğəmbərin adı çəkiləndən sonra hökmdarın adı çəkilirdi. Azərbaycan məscidlərində verilən azanlarda Əbu Bəkrin adı yox, Xarəzmşah Əlaəddin Təkişin adı çəkilirdi.



*


Orbelyan hakkında:






Tarihi kaleme almamış bir millet olabiliriz, ama Tarihi bizzat Türk milleti yazmıştır...