xalub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
xalub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2018 Pazar

ARİMAN - ARES - MARS - DEMİR





ARİMAN = ARES = MARS
ARİMAN = ARMAN = ERMAN
Ve Erman'dan türetilen kelime "German" 
(etimolojisi/kökeni TR.)




ARTHUR'un KILICI denilen KILIÇ
aslında TÜRKLERİN KILICI
çünkü, EXCALİBUR XALUB'tan geliyor
(öteki adları Halup, Kaşka-Kaška, Kasku, Gasga)
ki bir İSKİT BOYU ve bölgede DEMİR YATAKLARI
işgalci HİTİT kaynaklarında geçen ve KUZEY ANADOLU'da yaşayan HALKTIR
Ayrıca, PRİSCUS HUNLARIN KUTSAL KILICINDAN bahseder.
HİTİTLERİN de bir KILIÇ TANRISI YOK MUYDU? 
HATTİLERİN BAŞKENTİ OLAN HATTUŞA YAZILIKAYA'da görülen KILIÇ TANRISI NERGAL...
KÖKENİ ASLINDA HATTİ OLAN "KAYAYA SAPLANMIŞ KILIÇ"
KÜLTÜRLERİNİ HURRİ ve HATTİLERE BORÇLU OLAN HİTİTLER...
Tıpkı HEREDOT'un bahsettiği "İSKİTLER'in KILIÇ TANRISI"
Ya da Mircea Eliade'nin: "İSKİTLER her yıl ARES'e ATLAR ve her yüz savaş tutsağından birini kurban ediyorlardı; TANRI YAPAY BİR TEPECİK ÜZERİNE DİKİLİ DEMİR BİR KILIÇLA temsil ediliyordu." dediği gibi...


Hangi German?..Hangi Kelt?..Hangi Arthur?..
Yani, Hangi Avrupa?..
Arthur ve kılıcı Excalibur ile Hititlerin Nergal'inin kökenini Türk kültüründe aramalı Batılı!...



HUN = İSKİT/SAKA = ATİLLA = ARİMAN = TÜRK.


Homer'in İlyada'sında : Alybs (Alizonain), Ksenophon'un Anabasis'inde: Chalybes (Khalybs), ya da Hitit kaynaklarında Gaşga - Kaşka olarak geçen İskit boyu Xalub - Haluplar'dır. Hellen kaynaklarında Khalybler çeliği bulan halktır ve Çelik kelimesinin karşılığı olarakta bu halkın adını vermişlerdir: Khalbys = Çelik 


[The Khalybs, who were famous for their iron-mining and were mentioned in Homer's “Iliad” as Alybs or Alizonians, were described by Xenophon in the same terms too but it is also stated that they had adopted Mossynoik nationality. link]


Buradaki Mossynoik ise, Mosk (Moskova adının da kökeni)- Mosynoeci, Ağaçeri boy adı gibi Meşe/Meşer Türkleri'dir. İskit boyu olan bu Moskların bir diğer adı da Muşki'dir, ki kral Midas'ın da Muşkili Mita olabileceği söylenir... [Milattan Önce Karadeniz'de Türkler:link]








Latince Sözlükte Chalybs'in karşılığı Demir/Çelik ve Kılıç'tır.



Chalybes: A people living on the south shore of the Black Sea, famous for their manufacture of steel.
Chalybs: iron/steel, iron weapons, sword
(Türkiye'nin kuzey bölgesi demek yerine, Karadeniz'in güneyi demeyi tercih etmiş!!!)
[oxford latin dictionary]

Chalybes = Kaskians (Non-Indo-European tribal people)



Ve yüzyıllar sonra... 
13.yüzyılda efsane için üretilmiş çelik kılıçın adı da eXCALİBur'dur.... 
ve Demircilik Türklerle Başlar....


Semra Bayraktar





EKLER


Anadolu'da demir buluntuları MÖ 3 binyıla tarihlenir. Anadolu'nun erken demir buluntularıyla ilgili en önemli soru, demirin doğada nabit halde çok ender bulunması nedeniyle, köken konusudur. Meteor kökenli nabit demirden daha da ender bulunan tür, terrestrik nabit demirdir. Yapılan son araştırmalarda terrestrik nabit demirin nikel ve ayrıca karbon içerebileceğini gösterir. Buna göre erken demirin kökeni konusundaki tartışmalarda sadece nikel oranını değerlendirmek yetmez, buluntuların karbon oranını da dikkate almak gerekir. ....

Khalib (Khalyb) demirinin yüksek nikel oranı içerdiğini öne sürerler. Kuzey Anadolu'nun demir içeren nehir kumlarından elde edilen, paslanmayan Khalib demirinin basit demirden daha güzel olduğu söylenir ve bu iddia Aristoteles'e atfedilir:

"...Amisos'ta (Samsun) Khalyblerin özel metotla demir elde ettikleri anlatılır. Ülkede bol miktarda bulunmaktadır. Bu demir diğer çeşitlerinden daha iyidir ve dış görünüşü gümüşten farklılık göstermez..."

"... Karadeniz'in güney sahilinde, Amisos yakınlarında bulunan Khalyblerin ocaklarında bol miktarda demir kazanılmaktadır. Cevher kil içerdiğinden zor ergitilmektedir. Bilinen en iyi ve en sert demir Khalyblerden gelmekte ve adına da KHALYB denmektedir.

[Kaynak: Doç.Dr.Ünsal Yalçın (arkeoatlas, sayı 3,2004)]



*

"Daha az belirleyici olmakla beraber, diğer nedenler de bizi maden işlenmesinin ilk ocağını Altaylı ve Turanlı ulusların en eski atalarında aramaya zorlamaktadır." (Atatürk'ün notu: ÇOK MÜHİM)

Lenormant, Şarkın Eski Tarihi - Med Savaşlarına Kadar
Atatürk'ün Okuduğu KitaplarDerleyen: Gürbüz Tüfekçi

*

ilginç başka bir makale:

DEMİR ÇAĞI: BAŞLANGICI VE BAŞLATANLARI, ANADOLU’YA ETKİLERİ ÜZERİNE
Hakkı Fahri ÖZDEMİR / PDF

Yerleşik topluluklarda demir kullanımının neden olduğu kültürel değişimlere ve demir metalürjisine olan yöneliş arkeolojide yaklaşık olarak yarım asırlık geçmişi olan bir konudur. Araştırmacıları bu alana yönlendiren sorunların en önemlisi; ideolojik çekişmeler nedeniyle 20. yüzyılın ortalarından itibaren popülerliğini yitirmiş olan Demir Çağı’nın başlarındaki göç hareketleri ve “kitlesel aksiyon” kuramlarının sahaya uygulanabilirliğinin açmazlarıdır. Yeniden arkeoloji biliminin gündemine taşınan bu problemli olgu geleneksel arkeoloji bakış açısından uzak analitik düşünce sistemine sahip araştırmacılar tarafından coğrafi ve siyasal durum tarihsel süreç mekansal ve kuramsal çerçeve gözetilerek arkeolojik verilerle bütünleştirilmeye çalışılmaktadır. 

Demir Çağı’nda Anadolu’nun durumu kolonizasyon faaliyetleri ve bölgesel seramik ekolleri gibi konulara ilgi duyan araştırmacılar kendilerini bir anda bitip tükenmeyen tartışmalar tezat görüşler ve zaman zaman üslubu bilim çerçevesi dışına taşan köken çekişmeleri içerisinde bulabilirler. Aslında bu kadar tartışmalı olan konularda kesin yargılarda bulunmak bugün için hiçbir araştırmacının yaklaşım tarzı olmamalıdır. Demir Çağı’nın ilk dönemleriyle başlayan Karanlık Çağ ile birlikte Hellas’ta dış dünya ile bağlantı kaybolmuştur. 

Bu dönemde yüksek miktarda terrestrik hidratlı doğal demirin Limonit = FeOOH tüketimi Hellen çanak çömlek teknolojisi için önemlidir. Miken “thalassokrasi”sinin devrilmesinin ardından bakır ve kalay ithali kesilince tunç yapımı olanaksızlaşmıştır. Bu durumun zorunlu bir sonucu olarak 1535 730;C’de sıvılaşan maden cürufu Skoria halindeki iletken demir cevherinden Manyetit= Fe3O4 çok daha sert bir öz elde edilmesine başlanır. Antikçağ’da çok fazla araç gereç gerektirmeyen demir ergitme işlemi odun kömürü ateşinde gerçekleştirilmektedir. Bunun için ormanlara yakın kurulan odun kömürü ocakları işlenmiş demir elde etmeyi fazlasıyla kolaylaştırmıştır. Ergitme işleminde kullanılan yeni teknikler ve daha gelişmiş havadar fırınlar çömlekçilere örnek olmuş olmalıdır ki erken dönemlere nazaran daha kaliteli fırınlanmış kaplar yapılabilmiştir. Yeni demir teknolojisinin çömlekçilik endüstrisine etkileri olarak değerlendirilebilecek bu durum “Karanlık Çağ”da yaşanan belirsizliğin ve kaosun demokrasiyi doğurması gibi diğer bir olumlu etkisidir. Bu çalışmanın kurgulanışı ve işleyiş tarzında güdülen öncelikli amaç ise Akdeniz Dünyası’nın odağında bulunan Anadolu’da demir kullanımı ve Demir Çağı uygarlığının halklarına bütünsel açıdan ışık tutabilmektir.



*



"Eski Türkçe'de tegirmen, timen (hazırlanmak), tümen ; Eski Uygur Türkçesinde, batman "batman, ölçek" , çrman (carman) "deri hastalığının bir türü, kitman "kazma, bel", Kögman Sayan dağı veya bir kısmı", tegirmen, tuman "duman, sis, karanlık", yaman "kötü, fena, korkunç". Divanü Lügati't Türk'te kurman "ok ve yay konan kap", sıkman "üzüm sıkma zamanı", sökmen "savaşta sırayı söken yiğit! ere verilen sıfat, tuman "duman, sis".  Kıpçak Türkçesi Sözlüğü'nde Azman: 1. Azmış, iri yarı 2. Yaşlı iken enetilmiş aygır, Güçeymen: baş örtüsü, Güçeymen: baş örtüsü, kuman, yay kabı, sadak, teyirmen, yelmen. Kılıcın üst tarafı, yalman dağ faresi, tarla faresi." ...


"Ariman: Ares, or Areimanios, in Latin Mars, the War-God"
ARİMAN is TURKİSH of ETYMOLOGY "ER/AR" means "MAN"
and "Man" supplement in Ari+MAN is "extremism, exaggeration, superlatives", within the meaning of "worker who does the work"; So, ARİMAN means "BİG/HUGE SUPERLATİVE MAN"
Just like the WAR GOD, which was the only reputable god of the Scythian and Hun Turks.
ERMAN/ARMAN is TURKİSH
and CHALYBS comes from XALUB/KAŞKA a SCYTHiAN-TURKS tribe in Blacksea Region, who produced İron and Steel, which gave his tribe name to Steel and to the mythological sword of Arthur the "eXCALİBur" !..
SB






En Eski Çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin Atabek Yurdu








Yukarı Kür ve Çoruh Boyu ATABEK YURDU
En eski çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin (1)
(Tarihinin kısa bir özü)


Bugünkü Kars İlinin Göle, Ardahan, Çıldır ve Poskov kazaları ile Erzurum'un Oltu, Tortum ve İspir gibi kuzey ve suları Çoruh ırmağı ile Karadeniz'e karışan bölgeleri ve şimdiki "Çoruh" (Artvin) ili, eskiden Acara, Bağdadcık, Kobluyan (Altunkale), Ahıska, Azgur, Bedre, Hırtıs, Ahilkelek ile birlikte 14-15. yüzyıllarda ATABEK YURDU (Sa-Atabağo) adı ile ve merkezi Ahıska olan yarı müstakil bir Türk ülkesi idi. 16. yüzyılda buraları da Türkiye birliğine katan Osmanlıların mülki idaresinde bu yerlere yani bütün yukarı Kür ve Bayburt'tan, bazen de İspir'den başka Çoruh boyuna "Çıldır Eyaleti" denildi. 1578 yılında Ahıska'nın fethi ile kurulan bu Çıldır Eyaleti, 1829 yılında bu şehir ve sancağın elden çıkışına değin 250 yıl bütünlüğünü muhafaza etti. Eski hakim yerlilerinin Kıpçaklı (Kuman) oluşu ve Osmanlı çağında da buranın tek bir eyalet halinde idare edilişi yüzünden burada "Çağatay - Deşti Kıpçak" lehçesi izlerinin bulunduğu bir "Ahıska ağzı" şivesi teşekkül etmiştir. (1)


Eski deyimi ile "kürsisi Ahıska olan" bu Atabek-Yurduna Osmanlılar çağında hep "Çıldır" denildiğinden, bizde buradaki 300 yıl hakim olan Atabekleri adaşlarından ayırt etmek için "Çıldır Atabekleri" diye anmayı uygun görüyoruz. Bu yazımda, Çıldır Atabekleri yurdunun 12. yüzyıl başlarına değin olan tarihinin kısa bir özünü tanıtmaya çalışacağız. Sonraki yazılarımızda da buraya yerleşen Kıpçaklardan ve bunlardan inme Çıldır Atabekleri ile Osmanlıların buraları fethini anlatacağız.


Türk tarihçilerinin ve Türkologların şaşılacak bir dikkatsizlik ve ihmalle Yukarı Fırat-Dicle ve Aras boyunun islamlıktan ve hatta Selçuklulardan önceki tarihini gereğince incelemeden, yerlilerce hiç bir zaman benimsenip kullanılmayan ve sırf eski ve arami dilince bir coğrafya adı olan "Armeni, Armenya" adında düğümlenen yanlış bir görüş ve anlayışa saplanmışlar ve gerçeği bulup belirtememişlerdir. Bunun gibi "Çoruh ve Yukarı" hatta "Orta Kür Boyu" tarihi de "Albanya, İberya, Kolkid, Taok" gibi kavim adları ve "Gürc-Gürcü, Apkaz ve Gürcüstan" gibi coğrafya adları altında tarih eserlerinde geçen vakalar ve menşeler araştırılıp gereğince öğrenilemeden kalmıştır. Bütün bu kapalı kalışa, siyasi istek ve kaygıların da katılışı ile eski metinlerin, kelimelerin bütün anlamıyla "suistimale uğraması"ve bir tarafa zorla mal edilmeye uğraşılması da gözönüne getirilince, tarafsız bir tarihçinin ve ancak gerçeği araştırıp öğrenmek isteyenlerin ne kadar çok güçlükler ve yanıltmaçlarla karşılaşacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.


Fakat bugünkü tarih ilimi, çoktanberi hikayecilikten ve siyasi isteklere alet olmaktan yakasını kurtarmış bulunuyor. Bundan başka arkeoloji, etnografya lisaniyet ve saire gibi kendisine yardımcı ilimler sayesinde tarih ilmi, kendisinden beklenen insanlık ve medeniyetin geçmişteki varlığından kalan haber ve belirtileri, gerçek hüviyet ve öz benliği ile ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzdendir ki, Önasya medeniyetinin temelini kuran Sumerlerin eski Türklerle soydaş olduğu, Yukarı Fırat ve Hazar Denizi arasında yaşayan Cutiyum (Guti - Kuti ?- SB), Kaşku (Kaşka - Xalup/Halup/Khalip/Chalyb - Gargar - Alazon - SB), ve Hurrilerin de Türklerle akraba ve aynı kökten geldiği, Urartuların da bunların bir kolu olduğu bugün ilim alemince kabul edilmiş bulunuyor. Bununla birlikte ne yazık ki: Yukarı Fırat-Hazar Denizi ve Kızılözen-Karadeniz arasındaki bölgelerin Urartular'dan sonraki tarihi, yani Saka (İskit) diye anılan Türklerin Aras boyundaki 500 yıllık hakimiyeti, bunlardan sonra da "Part" adıyla tanınan kavmin Oğuzlar'dan olduğu ve bunların Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesinin altı asırlık hükümeti ve bu arada Demirkapı ile Daryal geçitlerinden aşıp geçerek ve Hazar Denizi güneyinden dolaşarak gelen yeni Türk kollarının buralara yerleşmesi kapalı kalmış bulunuyor.


Halbuki eski Yunan, İran ve latin dilleriyle yazılı kaynak ve başkaca eserlerdeki haberler ile Horenli Musa'nın tarih ve coğrafyası, Mamikonyan ve Orbelyan hanedanları (Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı - SB) tarihleri gibi Ermenice "Kartlis Çkhovreba" (Güreüstanın Yaşayışı) gibi Gürcüce yerli ve destanı eserler ile Önasya "Oğuzname"leri ve Dede Korkut Kitabı; Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Şirvanşahlar ve Dulkadırlılar gibi Türk hükümet sülalerinin destanı seçereleri ve silsile gelenekleri ile maddi medeniyet eserleri, islam tarihlerindeki birtakım yerinden alınma gelenek haberleri, Selçuklular ve islamlıktan önceleri de buralardaki hakim sülalelerin ve üstün halkın Türk, Torkom(an) (=Türkmen) ve "Oğuz" olduğunu açıkca göstermektedir. Bu hususları doğu Türkiye ve Önasya tarihiyle uğraşacaklara hatırlattıktan sonra mevzumuza geçelim.






En Eski Çağlardan İslamlığa Değin (MÖ 650 - MS 645)
Sakalar ve Oğuzlar Çağı, Sasanlı ve Bizans İdareleri 
(Bizans yerine Doğu Roma denilmesi gerekir. - SB)


Urartuların 150 yıl denli süren hakimiyetlerinden sonra MÖ 7.yüzyıl ortalarında Yukarı Kür ve Aras boyuna Saka Türkleri, Çoruh boyuna da onlarla akraba olan Taok (Ortaasya'daki Dae-Dahi ve Çinlilerce Ta-Hia) adlı Türkistan'dan gelme boylar yerleşerek buraların Urartularla akraba olan eski yerlilerine hakim olduklarından , kendi boy ve oymak adlarını da bu yerlere verdiler. Böylelikle, Ardahan'dan Tiflis altına (Borçalı'ya) varınca uzayan yerlere Sakalar'ın Gaga boyuna göre Gogaren ve Arşagunikler çağında Gugark (Gugarlar) denildiği gibi, Çoruk boyu da Taok, eski ermenice metinlerde Tayk-Dayk ve gürcü eserlerinde Tao adıyle anılagelmiştir. Bugün Ahıska ve Ahilkelek yerlilerine verilen Gagavan adı, Sakaların Gagu boyundan gelme olduğu gibi, Oltu kuzeyindeki Tavusker (Taoskarı) adınında Taoklardan kaldığı, tarih alimlerince kabul edilmiş bulunmaktadır.


Orta ve yukarı Çoruk boyuna yerleşmiş olan Taoklardan ilkin bahseden eski Yunan yazıcılarından Ksenofon olmuştur. MÖ 401-400 yılında "Onbinlerin Dönüşü" sırasında Dicle-Murat Yukarı Aras boylarından geçerek Pasın ovasına girmiş bulunan Ksenofon "Anabasis" adlı eserinde (IV.Kitap VII,1-14), yakından gördüğü ve savaştığı Turanlı Taoklar için şunları yazıyor:


"(Pasin ovasına adlarını veren) Phasianlar ile komşu ve birleşik olan Taokların yurdunda beş günde 30 parasang (165 kilometre kadar) yol yürüdüler. Bu sırada (Yuanlıların) yiyecekleri bitti. Çünkü Taoklar neleri varsa beraber alarak müstahkem mevkilere iltica etmişlerdi. Yollardan geçen yunan askerlerine, tepelerden taşları yuvarlayarak çok telefat verdiriyorlardı. Bunların pek çok sığır, eşek ve koyunları vardı. "Onbinler" buradan aşarak, İspir yanlarındaki Kalibler ve Skaytenler içerisinden geçtikten sonra Kolklar bölgesinde olan Trabzona vardılar."


İran'ın Zerdüş dini kitabının elegeçen en eski parçası olan "Zend-Avesta" da Medye (Med-SB) hükümdarı Viştaspa'nın Hiydona yani, Hunlar - ki eski Sakaların Hunlarla soydaş olmalarından böyle anıldığı anlaşılıyor - hükümdarı Arejataspa (Şehname'deki Ercasp) ile geçen savaşlarının Daithya ırmağı yanında olduğu bildiriliyor. Bu ırmağın Aras yukarısı olduğu ve "Daithya" adının da buraya yakın Dahi (Taok) bölgesinden geldiğini, ilk olarak, Zend-Avesta'yı fransızcaya çeviren Darmesteter ileri sürmüştür.


13.yüzyılda yaşamış olan Karabağ (Süni) başkeşişi İstefan Orbelyan, 1290 yılında yazdığı "Orpelyanlar Tarihi"nde kendi atalarının menşeini araştırırken, Gürcülerin destanı ana tarihi olan "Kartlis Çkhovreba" tomarlarında bulduğu haberleri nakletmiştir. Bunların kısacası şöyledir:


"İran'ın Keyaniyan sülalesinden Afridon'un (Fridon-Efridun ?-SB) tayin ettiği kumandan Artamos, Gürcüstan'ı zulümle idare ediyor ve halkı çok eziyordu. Bu kumandani Tiflis yukarısındaki paytaht Mıtıskheta kasabasını büyültüp şeneltti. Bunun ölümünden sonra Gürcüstan dört kişinin elinde ve ezintide kaldı. Bu sıralarda "Genasdan" (yani doğu Hun) ülkesinde bir kargaşalık çıkmıştı. "Cenpakur" (yani Çin Fağfuru, Çin'de Göktanrının oğlu) unvanını taşıyan hükümdar öldü. Bunun ailesinden olan beyler arasında kavgalar oldu. Bozulan beyler tarafı, taallukat ve ordularıyla birlikte bir şehzadenin başbuğluğunda ülkeden çıkıp savaşmaya başladılar. Çok yaman ve güçlü olan bu göç kolunu hiçbir kuvvet eğliyemedi.


Bunlar gele gele Daryal geçidinden aşıp zorla "Kartli"ye (Kür boyuna) girdiler ve İranlılar elinde bunalan Mıtıskheta "Danuder"i (hanedan başı) yanına vardılar. Kendilerinin, Cenasdan padişahı olarak geldiklerini, yerleşilecek bir yer verilirse buraları koruyup düşmanlarını ezeceklerini, yüksek bir gurur ve mertlikle bildirdiler. Gürcüstan ulusları da, bu bahadırları şölen ve alkışla karşılayıp evler ve malikaneler verdiler. "Orpet" (Kartal Yuvası) diye anılan alınmaz bir kale de bunlara verildiğinden, sonraları bunlara yeni yerlerine göre "Orp-ulk" ve "Orp elyan", geldikleri anayurda göre de "Cene vulk" (Çinli) denildi. (2) Orpelyanlar, yerlilerden de askeri teşkilat kurdu ve İran tahakkümünü defettiler. Bu yararlıklarına karşılık kendilerine daimi olarak "Sbarabiyd" (serasker) lik rütbesi verildi. Makedonyalı İskender'den sonra Gürcüstan'ın ilk müstakil hükümdarlar sülalesini kurmuş olan Isfahanlı bir anadan doğma Parnovaz (Farnabaz) da Orpelyanlara çok saygı ve itibar gösterdi, hükümdardan sonra gelen bütün yüksek rütbe ve ünvanlar bu hanedana verildi.


1500 yıldan fazla Gürcüstan'ın başbuğluğunu ve müdafasını üzerine alan bu Orbelyanlar hanedanı, ancak - Kıpçakların gelip buralara yerleşerek ordu ve kumandanlığı elealışı sırasında - 1177 yılında bir hükümdar vasiyetini yerine getirmeğe uğraşınca, ilerigelenleri katliam uğrayarak itibardan düşmüş oldu." (İstefan'ın naklettiği haberler burada bitti.)


Ortaasya'daki Oğuz boyları teşkilatına göre Üç-Ok kolundan olan ve Orpet kalesine de bu anlama gelen "Sami-Solge, Şam-Şvilde" adını verdiren Orbelyanlar hanedanı, Arşagunik sülalesi çağında da Yukarı ve Orta Kür boyunun hakimi olmuşlardır. Oğuznamelerde ve Dede Korkut kitabında "Şor-Şamsaldin Bek" (yani Şor Loru yukarısında yerleşen ve Şorapor yer adını veren; Şamsuldin de Şamşvilde de oturan Oğuz Beyleri) diye anılan bu hanedanın ongunu "Ak-Koyun" olduğundan, Ardahan, Ahıska ve Loru ile Zalga ve Borçalı bölgelerindeki mezartaşlarında ve eski kiliselerde bile "ak*koç" heykel ve kabartmaları görülmektedir. Hatta Yukarı Kür boyu kiliselerinin ötedenberi arması olan "ak-koç" ile "ak-bayrak" bile bunlardan kalma olsa gerektir.


Çıldır gölü ve Ahilkelek bölgesine islamlıktan öncelerinden beri "Gavak" adını verdiren ve şimdi de bu adla anılan yerli ve Terekemerin de Oğuzların Üç-Ok kolundan ve Cav uldur", "Çav-dar" diye anılan boydan oldukları anlaşılıyor. Orbelyanların menşe haberleri, yüzlerce yıl Gökçegöl doğusunda kaldıktan ve Nahçıvan alındıktan sonra oradan da Diyarbekir bölgesine gidip yerleşmiş olan Bayındır boyundan Akkoyunlu Türkmenleri'nin "Kitabı Diyarbekriyye" deki resmi menşe efsane ve geleneğine pekçok uymaktadır. Bilindiği gibi, Bayındır boyu da Oğuzların Üç-Ok kolundan sayılır.


MÖ 149 tarihinden MS 428 yılına varıncaya kadar Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Partların batıda uçbeğliğini yapan Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesi hakimiyerinde kalmıştır. Bu sülalenin son dört asırlık başşehirleri, Dede Korkut kitabında da işaret edildiği gibi, yazın Elegez güneyindeki Ağca-Kala (Erovanta-Gert) ve kışın Aras'ın sağında ve Iğdır ovasına adını veren Sürmeli şehirleri idi. Arşagüniklerin İravan ovasındaki başşehirlerine verilen "Tğvin, Debil ve Divin" adı; herhalde eski türkçede paytaht anlamına gelen "dib" sözüyle ilgili olsa gerektir. 428 yılında ortadan kaldırılan Arşagunik hakimiyetinden sonra, 646 yılında İslam ordularının gelişine değin Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Sasanlılara bağlı olup Divinde oturan ve çoğu yerli beyler hanedanından olan "Merzban"lar ile idare edildi.


Arşagunik sülalesi çağının mülki idare teşkilatını nakleden VII. yüzyıl yazıcılarından Horenli Musa, coğrafyasında, 15 eyaletten 13 üncüsü olup Yukarı ve orta Kür boyunu içerisine alan Gugark'ta 9 sancak bulunduğunu bildiriyor. Bunlardan "Kolbo-por (Tuman gölü çevresi), Artahank (Ardahanlar yani Göle, Ardahan ve Meşe - Ardahan), Cavakhi (Çıldır gölü ve Ahılkelek bölgesi), Klarci (Ardanuç bölgesi)" sancakları, sonraki Atabek-Yurdu'nun doğusunda ve Yukarı Kür boyunda bulunmaktadır. Yine bu coğrafyada Arşaguniklerin 14.üncü eyaletleri olarak gösterilen Dayk ise, orta ve Yukarı Çoruk boyuna düşmekte olup, hemen hepsi de balkanlık ve ağaçlık, meyvelik dereler olan buraya Pertat-por (Kaleler deresi) ve Bardizat-por (Bağlar deresi) denildiğine işaret edilerek şu sancakları içerisine aldığı yazılıyor: Borçişkevi (Borçka yanları), Liganiskevi (Livana yani Artvin), Acara (Eker), Şavşeti (Şavşet), Eruşeti (Ahıska ve Kobluyan), Tavuskari (Oltu).


Arşagunik sülalesi çağı tarihi vakalarının destanı olan Dede-Korkut kitabında 8.yüzyıl sonlarında yüze çıkan ve daha eskiden Arşaguniklerin "Takatır" (Tacdar) lık hizmetini gören yerli hıristiyan Oğuzlar'dan Bagarat veya Bagrat ("Bamsı Bayarak") (3) sülalesi kurucusunun Çoruh boyu ile olan ilgisine ve künyesine şöyle işaret ediliyor: "Parasarun Bayburt hisarından parlayıp uçan, ap-alaca gerdeğine karşı gelen, yedi kızın umudu, kalın Oğuz imrencisi, Kazan Beg'in inağı (takatırı), boz-aygırlı Bayarak"; Oğuz içinde nikablı gezen dört asıl beyden birisi olduğu için "Yüzü nikablı Bayarak". Burada geçen Bayburt - Hisarı, "Erzurum Bayburdu" denilen Çoruk dirseğindeki Bayburt kalesidir.


Yine Arşagunik sülalesi ve bunlardan sonraki elbeylikler çağını yanı Selçuklular ve islamlıktan önceki zamanın destanı olan Topkapı Sarayı'ndaki Oğuz namede (4) ise Oğuzların Bagrat hanedanı künyesi şöyle gösteriliyor: " Ban Hisarı'ndan parlayup uçan, altı batman som - demürü ayağında kıran, apıl apıl yürüyende buğa yiyen, on altı yıl Bayburt - Hisarı'nda dutsaklık çeken, baldırı uzun Baldır - Şad'dan hakkın alan, yüce yerden alçak yere yer gözeden Bay - Bura (t) oğlu Bek - Barıyagan." Buradaki Ban - hisarı, gürcüce metinlerde Bana diye geçen Oltu bölgesindeki Banasgert veya Banak (Şimdiki Penek) kalesidir.


451 yılındaki "Kalketon" (Kadıköy) ruhani meclisinden sonra Çoruh ve Yukarı Kür boyu Bizans (Doğu Roma-SB) tesirinde kalıp, ortodoks olmaya başladı. Aras ve Murat-yukarı Dicle boylarını kendilerine tabi kılan Sasaniler ise buralardaki gregoryan mezhebini himaye ve teşvik ederek, ortodoksluğun yayılmasını önlediler. Böylece, Çoruk ve Yukarı Kür boyu ortodoks Gürcü kilisesine, Aras ve Murat-Dicle boyu da gregoryan Ermeni kilisesine bağlı kaldı. [İravan'da Üçkilise (Açmiyadzin) deki gregoryan kilisesini ve bu mezhebi Dede Korkud'un (Gorgor Baba'nın) kurduğunu başka bir yazımızla isbat edeceğiz.]






İslamlıktan Alp Arslan'a Değin (646 - 1064) : 
Yerli Beyler, Emirler ve Küropalatlar Çağı


Kadsiye zaferiyle Sasanli hakimiyeti kaldırıldıktan sonra büyük halife Hazreti Osman çağında Mesleme oğlu Habib başbuğluğundaki İslam ordusu hicri 24 miladi 645 yılında, Kali Kala diye anılan Erzurum yanlarında Rum (Bizans - FK) kuvvetlerini bozup kaçırdı. Bu zaferle ertesi yıl Karasu, Çoruh, Yukarı Kür, ve Aras boyu İslam ordularına kapılarını açtı. Bağdatlı Belazuri'nin nakline göre, Mesleme oğlu Habib'in sulhle aldığı yerler arasında şu bölgeler de vardı:


"Şavşed ve Yazaret" (Ahıska doğusundaki Azğur-et) ile "Ehli Kılarcet" (Ardanuç ve Artivin bölgesi) ve "Tıryalet" (Goru ile Loru arası) ve "Khakhet" (Tiflis doğusundaki Kakhet) ve "Cavakhet" (baş harfinde bir nokta yanlışı ile Khavakhet diye yazılan bu bölge Çıldır gölü ve Ahılkelek çevresinden ibaret olan "Cavak-et"tir) ve "Artahan" (bunun da son harfi 'n' yerine 'l' ile yanlış yazılmıştır. Ardahan ve Göle bölgesidir) ve "Babül Lan" (Daryal ve Tiflis bölgesi olup Alan kapısı adından gelmedir).


İlk çağlarda İslam orduları Kür ve Aras boylarında, Kafkaslar'dan aşan şaman Hazar Türkleriyle vuruştular. Eserini 788 yılında bitirmiş olan hekim Gevond, Hazarlar'ın 764-765 yıllarında İslam ordularını kırık geri çevirerek Kür ve Aras boyuna hakim olduktan sonra İverya (Gürcüstan) da yerleşip, şu yedi sancağı aldıklarını bildirir : "Sutses, Keveskapok, Çeld (Çıldır), Cuket, Veli sdik'khe, Tiyanet ve Erk". Bunlardan sonkilerinin Çoruk boyunda bulunduğunu sanıyoruz.


9.uncu yüzyıldan başlıyarak Yukarı Kür ve Aras boyu, Divine hakim olan Sacaoğulları, Salaroğulları, Şeddadoğulları gibi İslam Türk emir ve valilerine bağlı Kalık, Erzurum ve Çoruk boyu bölgesi de Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valilerine verilen küropalat unvanlı yerli ve Rumlu prenslere tabi oldu. Anı ve Kars'taki Bagrat hanedanı Divin'deki Emirlere, Faşa (Riyon), Yukarı Kür solunda ve Çoruk boyundaki Apkaz (Gürcüstan) Bagratları sülalesi de Küropalatlara vergi verip, derebeği ve elbeği halinde hükümet sürdüler. Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) çok defalar Apkaz Bagratları beğlerini Küropalat nasbederlerdi; fakat bu Bagratlı Küropalatlar da, Erzurum bölgesindeki kalelerde oturan Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu kumandanı emrinde bulunuyorlardı.


1015 Yılından itibaren Horasan'dan kalkan Selçuklu ordularının akınları başlayınca Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) Karasu ve Çoruk boyunu tahkim etmeye koyulmuş, hatta Arpaçayı'na değin, Yukarı Aras boyunu da zaptederek Anı kalesine asker yerleştirmişti (1045). Ardanuç beyi Küropalat Davit de bu arada 1021-1026 yıllarında Pasın, Şavşet, Göle, Ardahan ve Ahıska'daki yerli beğlere anlaşıp, Bizans (Doğu Roma-SB) hesabına buraları korumayı üzerine almıştı. Bundan sonra bütün Yukarı Kür, Çoruk, Karasu ve Murat boyunu Selçuklulara karşı koruyacak olan Bizans (Doğu Roma-SB) yerli haçlı orduları başbuğluğuna, Şamsuldeli "Üç-Oklu" ortodoks Oğuzlardan Büyük Libarit Orbelyan tayin edildi. Sultan Toğrul'un emriyle Selçuklu beği İbrahim Yınal ile Kutulmuş Bek, İslam Türk orduları başında akına geçerek, 1048 yılında Erzurum ovası merkezi olan Arzın "Kara Arz" şehrini alıp bozduktan sonra, sonbaharda, Yukarı Pasın'da toplanan haçlı kuvvetleriyle karşılaştılar. Bu sırada Deveboynu yanında geçen kavgada başbuğ Libarit tutsak düşüp, haçlı ordusu bozuldu; Türk akıncıları da Aras boyuna kışlığa çekildi.


İslamlığı kabul etmediği halde Selçuklulara yardımcı olup elçilikle İstanbul'a varıp döndükten sonra, Apkaz Bagratlar'ından Bagaratı tutacak, alıp bütün Çoruh boyu ve Apkaza (Gürcüstan'a) hakim olan Üç-Oklu Libarit Bey'in yaptıkları bu çağda, Bizans'ın (Doğu Roma-SB) İzmir beyi olan Peçenekli Çaka'nın işine çok benzemektedir.


18.yüzyılda yaşayıp ermenice, rumca ve latince eski metinlere göre büyük bir "Armeni" tarihi yazmış olan Nikayil Çamiçyan'ın nakline göre, Libarin'in Erzincan'da beğ olan oğlu İvane de 1056 yılında Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valisini yakalıyarak hazinesini elegeçirmiş ve Selçuklu beğlerine elçi göndererek 'Kayserin hakimiyeti altındaki' bu yerlerin kolayca müslümanlar eline geçebileceğini ve kendilerine bu hususta kılavuz olup yardımlarda bulunacağını bildirdi. Bunun üzerine Selçuklu akıncıları Tortum'un, Zigana ormanları ve Sebinkarahisar bölgesine değin, uğrayıp buldukları Rum kuvvetlerini kırdılar.




Alp Arslan'ın Fethi ve Sonrası (1064-1120) 
Müslüman ve Haçlı Vuruşmalar


Toğrul Beğ'den sonra Alp Arslan Selçuklu Sultanı olunca, 1064 yılı baharında Horasan'dan ordusuyla yürüyüşe geçip, Aras boyuna geldi. Loru'daki Bağratlı beylerinden Görgin'in kızını kendisine aldıktan sonra Tıryalet ve Kankar gibi Kür sağındaki yerleri zaptetti. Alp Arslan bundan sonra Cavak sancağının merkezi olan ve islam eserlerinde farsçaya tercümesiyle "Sepid-Şehr" (Ak-Şehir) diye anılan Akal-Kalak şehir önüne geldi. Bugün harabeleri Çıldır gölü doğu kıyısında bulunan ve şimdi de Ağca Kala denilen bu şehiri Sultanın ordusu güçlükle aldı. "Ahbar üd Devlet-üs-Selçukiyye"de yazıldığında göre bu sırada yakılarak güçlükle zaptedilen bir burçdan sıçrayan alevler gece bütün Akal-Kalak şehrini yaktı. (5) Az sonra da Cavak Terekemeleri Alp Arslan'a cizye vererek barıştılar. 


Cavak (Çıldır) bölgesinden dönen Alp Arslan, Loru, Şamsulde ile Sıl-Verde denilen Dere-Çiçek (Gökçegöl kuzeyinde) bölgelerine vararak buradaki Terekemeleri toptan müslüman etti (6). Bu sırada Hıran suyu boyundan dönen Alp Arslan Anı şehrini kuşatarak 6 haziran 1046 da Rum kuvvetlerinden burayı aldıktan sonra, Kars'a da uğrayıp İran'a doğru gitti.


1067 yılında ikinci olarak Rum sınırına doğru yürüyen Alp Arslan, islamlığı yaymak üzere Kür boyuna vardı. Tiflis'te bir cami yaptırdıktan sonra, veziri Nizamülmük'ü bir ordu kolu ile Suram dağlarına doğru yolladı. Nizamülmülk buradan Başıaçık (İmaret) ülkesine girip, Faşa kollarından Çığırgan "Kvirila" suyu boyundaki Argeti ve Kutayıs batısındaki Salip Artiyano'yu da fethetti. O yıl kışı Kür boyunda geçiren Alp Arslan, 1068 baharında Ardahan bölgesine geldi "Ahbar üd-Devlet-üs-Selçukiyye" de "Nemrud İbni Ken"anın sakin olduğu ve oradan göklere çıkmak istediği memleketi harap ederek, onun civarında bir memleket ve mescid bina etti diye tarif edilen bu yerler, Ardahan'daki Uğuzdağı çevresi olup, bugün bile yaşayan inan ve geleneğe göre, Uğuzdağı tepesindeki kuleyi yaparak "Göğe direk kurmak isteyen ve Allaha -ulaşan (tam okunamıyor ?'asa olan'? -SB)- Uğuz Beyi'nin yurdudur. (7) 


Böylece Ardahan'ı fethederek Kars bölgesine geçen Alp Arslan, dört yıldan beri buralarda tutulan Rum kuvvetlerini de kovarak Kars'ı da zaptettikten sonra, yine Kür boyuna döndü. Bu sıralarda Selçuklu askerleri Dadyan "Suvanet" ve Trabzon'a varınca Faça (Riyon) ve Çoruh boyunu fethettiler. Apkaz Bagratlı beği IV.Bagarat "1027, 1072" Kayser hizmetinden çıkıp, Libarit oğlu İvane Orbelya'nın aracılığı ile Sultana tabi oldu. Arzusd yerine gelmiş olan büyük Alp Arslan bundan sonra geri dönüp Horasan'a doğru gitti.


Sultan Alp Arslan, 1071 yılının 26 ağustosunda Malazgert'te büyük Rum ordusunu bozarak Kayseri de tutsak aldıktan sonra, açılan ve alınacak yerleri kendisine pek çok yardım ve yararlığı dokunan yerli ve Selçuklu Türk beylerine paylaştırdı. Bu arada Erzurum merkez edilen Saltukoğulları'nın dedesi Ebülkasım'a: Rize, İspir, Bayburt, Tercan ve Çoruh boyu ile Pasın ve Kars ovaları ; eski Taş-Oğuz hanları olan Afrasyaboğlu Aravaz Koca soyundan inme Revvadi boyundan Şeddadoğulları'nın Divin kolunada merkez olacak Anı şehri ile Arpaçayı boyu, Kağızmanderesi ve Sürmeliçukuru "Iğdır ovası" emaret bölgesi olarak verilmiştir. Ardahan ile Şavşet Ahıska bölgesi herhalde Sultanın yeni kaynatası yurdu olan Loru'daki Borçalı Terekem emirliğine bağlı kaldı.


1072 yılında Sultan Alp Arslan'ın ve ona tabi olan Apkaz Bagratları'ndan IV.Bagarat'ın ölümünden sonra, Bizansın (Doğu Romanın-SB) yardımıyla hıristiyanlık, Çoruh ve Kür boyunda yeniden üstünlüğü  ele almaya başladı. Yeni Apkaz hanı II.Görği "1072-1090" Rum Kayserinden yüksek ünvan ve bolca hazine alarak buralardaki yerli hıristiyanları ayaklandırdı, Kafkaslar ötesinden getirdiği hıristiyan ve puta tapan yeni Türk akıncılarıyla da kuvvetini artırdı. Böylece büyük bir haçlı ordusu toplayan II.Görgi Tiflis'te Tumanis arasındaki Farçakhis yanında Gence Şeddatlı emiri Fadlun'un ordusunu bozarak, yukarı Kür boyu ile Şavşet ve Kılarcet bölgesine hakim oldu, az sonra da Kars bölgesini kendisine tabi kıldı.


Bunun üzerine yeni Selçuklu sultanı Melikşah batıya gelerek, 1079 yılında Loru yanında Şamlulde'yi alıp, Kür boyuna da Savtekin başbuğluğunda bir müslüman ordusu bırakarak geri döndü. Fakat Emir Savtekin ordusu da Farçakhis yanında geçen ikinci bir kavgada haçlı kuvvetlerine bozuldu. Bu sırada Erzurum'a doğru ilerliyen eski Kür boyu Terekemeleri'nden ve Bizansın doğu başbuğu sıfatını taşıyan Bagur oğlu Grigorla görüşmek üzere II.Görgi, Çoruh boyundaki Bana (Penesgert) bölgesine gitti. Bunları haber alan Sultan Melikşah 1080 yılında büyük başbuğlarından Emir Ahmed'i bir ordu ile Aras-Kür boyuna gönderdi.


Emir ahmed, Şeddadlı kuvvetlerini de ordusuna katarak, Yukarı Kür boyuna geçip burada yakaladığı II.Görgi başbuğulundaki haçlı ordusunu Poskov ile Şavşet arasındaki Arsıyan dağının doğu eteğinde ve Yukarı-Poskov'dan sayılan Kovel (Şimdiki Kol) köyü yanında ağır bir bozguna uğrattı. (8) Poskov'da kazanılan bu zaferden sonra Emir Ahmed Kars'a gelerek, burayı da Şavşet ağaları (Aznavurlar) tahakkümünden kurtardı (Mükrimin Halil Yınanç, 'Selçuklu Devri' III s.) Kars'tan sonra Emir, Erzurum ve Oltu bölgesini de Bizans başbuğu Bagur oğlu Grigor'dan geri alıp, Rum kuvvetlerini ebedi olarak buralardan kovdu.


Emir Ahmed bundan sonra Acara'ya varıp, burada ikinci bir cephe kuran II.Görgi'nin Apkazlı kuvvetlerini de bozguna uğrattı. Böylece, Alp Arslan'nın 1063 yılındaki sınırlarını elde ederek birkaç yıldanberi ayaklanıp tahakküme başlayan hıristiyanlığın üstelemesine bir son vermiş olan Emir Ahmet, gereken koruyucuları da bırakarak Çoruh ve Faşa boyundan geri dönüp, Orta Aras boyuna kışlağa çekildi. Bu sırada, Türkistan'dan el ve uluslarıyla kalkıp göçen ve yerleşecek bir yurt arayan Ebu Yakub ve İsa Börü adlı oymak beylerine uğrayan Emir Ahmed, uçta kalan Yukarı Kür, Çoruh ve Faşa suyu boylarını yurt edinmelerini kendilerine tavsiye etti. 1080 yılı sonlarında bu Türkistanlı müslüman oymaklar, Ardanuç bölgesinden Karadeniz'e varınca olan yerlere yayılıp yerleştiler. Böylece, Kartli (Orta Kür solu), Ahıska, Açıkbaş ve merkezi Kutayıs ile Şavşet ve Acara bölgelerine yerleşen bu yeni müslüman Türkler, yerli hıristiyanların, dışarıdan gelecek olan haçlı kuvvetleriyle birleşip kuvvetlenmelerini önlemeye çalıştılar.


Bu tarihten sonra, Apkaz Bağratlarından III.David (1090-1125) çağında Daryal'dan aşıp gelen Hıristiyan Kıpçak (Kuman) Türklerinin yardımıyla hıristiyanlığın yeniden kuvvetlenip üstelemesine yani 1120 yılına değin, bütün Kür ve Çoruh boyu ile Açıkbaş (Başı açık yani İmeret) ülkesi, Büyük Selçuklulara bağlı müslüman Türk emirlerinin hakimiyetinde kaldı (9).



M.Fahrettin Kırzıoğlu
Erzurum, 19.02.1946

(1) Bu şivenin hususiyetlerinden birkaç örnek; Babey - baba ; Dedey - dede ; dereyde - derede ; geliyerim - galiyorum ; a 'n' ğniyerim - anlıyorum ; ban - ben ; sı 'n' ga - kızak ; oğlağay - mart ; çiçakay - nisan ; kirezay - haziran ; orağay - temmuz ; çurukay - ağustos ; bogrumay -eylül ; şarabay - ekim ; koçay - kasım ; kışay - aralık ; donğay - ocak ; gucukay - şubat .
(2) Gürcü tarihlerinin de bildirdiği gibi, bu hanedandan olanlar ötedenberi Orbelyan "Canbakuryani" ve "Bakuryani" soyadını taşımaktadırlar.
(3) Halk hikayelerinde bugün Beğ-böğrek diye geçen Bayarak hanedanı adı, Orhan Şaik Gökyay'ın neşrettiği "Dede-Korkut Kitabı" başlangıcında bulunan "Bahrülensab"dan alınma bir oğuzname metnin de Bagarak diye geçer ki bu biçim ermeni ve gürcü harfleriyle yazılan "Bagarat"ın aynı olup, sondaki "t-k" harfi cemi eski değişimi gösterir.
(4) Orhan Ş.Gökyay'ın "Dede-Korkut Kitabı" sonuna eklediği bu "Oğuzname"nin okunuşunda yanlışlıklar olup, metnin aslının fotografisi bulunan 1934 yılında çıkan "Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi"ne bakınız.
(5) Bu harp olma yüzünden, tıpkı Arzın yerine şimdiki Erzurum (Arzın-ir-Rum)un büyüyüp şenelmesi gibi, Akal-Kalak yerine sonradan şimdiki Akhıl-Kelok (Akal-kalak) ve yeni Çıldır "Ağca-Kalesi" yani şimdiki Habat Kaleleri yapılmıştır. Yine 1064 yılında Akal-Kalak yanında Alp Arslan'ın fethettiği "bir kale" diye adı anılmadan geçen Albiz Kalesi yerine de Rabat'ın yanında buna adaş bir kale yapılmıştır. Osmanlı çağında 16.yüzyılda bu kalenin türkçe adı Albız-Kala yerine, onun tercümesi olan "İblis Hisarı" ve "Şeytan Kalesi" denildiği görülüyor. Bugün Çıldır kazasında eskisine "Albız, Alvız" ve yenisinede "Şeytan Kalesi" denilmekte ve üzerlerine birçok efsaneler anlatılmaktadır. Bu Akal-Kalak" ve "Albız" gibi öz Türkçe yeradlarının Alp Arslan çağından önceleri kullanılmış olması, buralardaki Oğuzların (Terekemelerin) anadillerini unutmadıklarının en büyük delili sayılmaktadır.
(6) Sonraları hıristiyan Kıpçaklar gelip hakim olunca birtakımı zorla islamlıktan dönderilip yeniden ortodoks edilen ve Harezmli ve İlhanlılar tekrar dönüp müslüman olan "Terekeme Gürcüstanı" (Yukarı Kür boyu) yerlileri için ötedenberi "gevşek ve dönek müslüman" manasına söylenen Çın-Çavat adı Çıldır gölünden Tiflis'e varınca Kür boyları Terekemelerin boy ve oymak adı olan "Çın" yanı "Çin'den" gelme (Doğu Türkistanlı) ve "Cavak" yani 24 Oğuz boyundan olan Çavuldur, Çavdar boyu adından kalmadır. Yukarı Özbelyanlar bahsinde bu husus anlatılmıştı. Ötedenberi hıristiyan kalan Orbelyan hanedanı torunları ve Terekeme beğleri soyadı olarak "Can-Bakuryani" ve "Bakur - Bakuryani" adını kullanırlar. Buradaki "Can" adı da eski "Gen,Çin" sözünden ibarettir. Bakur sözü de, yukarıda işaret edildiği gibi eski "Bag-pur, Bağ-for" dan kalmadır. Ermenice ve gücüce metinlerde Hunlar, hatta Hazar Türkleri bile "Gen,Çen" (Çinli) milletinden olarak gösterilmişti. İlk islam eserlerinde Göktürkler ve Hazarlar Hakanına "Hakaui Çin" denilmiştir. Katip Çelebi zamanında (1656) bile "Çin-Çavat" tabiri yukarıdaki anlamda kullanılıyordu. "CibannüMan"nın Gürcüstan bahsinde "Biladi İslama muttasıl yerleri mahlülü esnafı muhtelifedir. Onlara Çin,Çavat denildiği belirtiliyor.
(7) 1941 yılında çıkan 09 sayılı "Ülkü" dergisindeki "Ardahan'da Uğuzdağı Efsanesi" adlı yazıya bakınız. Bugün Ardahan'a ve Çıldır yerlilerinden tesbit edilen inan ve gelenekler Uğuzdağı'nın bulunduğu "Meşe Ardahan" bölgesinde eskiden hakim olan Uğuz Beğ'in "Nemrud gibi" hareket ettiğini Çıldır gölü kıyısındaki Ağca Kala ile Taşköprü'yü yaptıran Uğuz Beğleriyle kardeş olduğunu ve bunların balalarının Kars'ta oturduğunu göstermektedir.
(8) Adı geçen Arsıyan Dağının bu büyük kavgadan sonra 'Ar-Sıyan, Er-Sıyan' yani 'Er-Bozan' anlamına olarak Türklerce adlandırıldığını sanıyoruz. Gürcücede bu adın hiçbir anlamı ve iştikakı yoktur. Türklerce böyle adlandırılmış birçok yerler vardır. Netekim Çaldıran'a da Osmanlı metinlerinde "Sofu-Kıran" denilmiştir.
(9) Bu yazının kitabiyatı bundan sonraki yazının bitiminde gösterilecektir.






Qul Şəmsəddinin yaratdığı bir əsrlik dövlət - ATABƏYLƏR

APA TV (video) -nin “Səsli tarix” layihəsinin növbəti buraxılışı Azərbaycan Atabəylər dövlətinə həsr olunub. İndiki Azərbaycan torpaqlarında qurulmuş təxminən bir əsrə qədər davam edən bu dövlətə fərqli baxışlar olsa da, əksəriyyət Azərbaycan Atabəylər dövlətini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun əsl varisi hesab edir. Proqramda dövlətin yaranma tarixi, Şəmsəddin Eldənizin həyatı, aparılan müharibələr, dövlətin süqutu ilə bağlı maraqlı məqamlara toxunulub. 



Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi - Azərbaycan Atabəylər dövləti

Məlik şahın ölümündən sonra böyük ərazilərdə hakim olan Böyük Səlcuq İmperatorluğunun daxilində ayrı-ayrı şahzadələr arasında çəkişmələr güclənir. Bu çəkişmələr nəticəsində bu böyük imperiyanın ərazisində ayrı-ayrı şahzadələrin hamiləri, tərbiyəçiləri tərəfindən dövlətlər sistemi formalaşır. Məsələn, Anadolu ərazisində mərkəzi Konya olmaqla Anadolu Səlcuq Sultanlığı, Ön Asiyada Azərbaycan ərazilərinin də daxil olduğu İraq Səlcuq Sultanlığı, Xəzərdən şərq hissədə isə sonradan Sultan Səncər tərəfindən yaradılmış, guya özlərini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi elan etmiş başqa bir dövlət formalaşır. Və bu dövlətlər içərisində müxtəlif atabəylik adı ilə tanınmış Mosul, Fars, Kirman atabəylikləri olur. Bu atabəyliklərdən biri də Azərbaycan Atabəylər dövləti idi. Faktiki olaraq, tarixi gedişatdan biz görürük ki, İraq Səlcuq Sultanlığının həqiqi varisi Azərbaycan Atabəylər dövləti idi.

Qul Şəmsəddinin yaratdığı böyük dövlət

Bu dövlət necə yaranır? Bu dövlətin qurucusu əslində Şəmsəddin Eldəniz sayılır. Şəmsəddin Eldənizin adı tarixlə bağlı kitablarda iki formada işlənir – Eldəniz və Eldəgiz. Bu isə onunla bağlıdır ki, dilimizdə “n” səsini ifadə edən “nun” hərfi yox idi. Əslində, onun adı Şəmsəddin Eldənizdir

O, indiki İraq ərazisinə qul kimi gətirilmişdi. Lakin belə bir ifadə var ki, “Tanrı türkü qul kimi yaratmır”. Orta əsrlərdə yaranmış dövlətlərin əksəriyyətinə baxsaq, Qəznəvilərdə Səbutəkin qulam idi, lakin dövlət qurdu, Hindistanda Qutbəddin Aybək qul idi, dövlət qurdu, Misirdə Bəybars Burcoğlu qul idi, sonradan dövlət qurdu. Şəmsəddin Eldənizi qul bazarına gətirərkən cılız bədənli adam idi, yolda arabada yıxılmışdı. Yuxudan oyanandan sonra növbəti karvan ilə öz karvanına çatmışdı. Mənbə yazır ki, Şəmsəddin Eldənizin gəldiyi karvan qala qapılarına yaxınlaşarkən Şəmsəddin Eldəniz özünü yetirir. Burada qəribə bir hadisə baş verir. İraq Səlcuq sultanlığının vəziri Əbu Həmid Ukə özü üçün 40 qul alır. 41-ci qul Şəmsəddin Eldəniz olur. Alverçi onu bonus kimi verir, hətta əvəzində pul almır. Sonradan Əbu Həmid ismaillilər tərəfindən öldürüldüyünə görə onun bütün varidatı, o cümlədən ,əmsəddin Eldəniz Sultan Mahmudun ixtiyarına keçir. Çox keçmir ki, Şəmsəddin Eldəniz İraq Səlcuq Sultanı II Toğrulun sarayında çox böyük nüfuz qazanır. O şahzadələrin tərbiyəsi ilə məşğul olurdu. II Toğrulun vəfatından sonra hakimiyyətə gələn Sultan Məsud qardaşı II Toğrulun dul qalmış qadını Möminə Xatunu Şəmsəddin Eldənizə ərə verir. Üstəlik, Aranı da ikta olaraq Şəmsəddin Eldənizə bağışlayır. Buna görə həmin tarix, 1136-cı il Azərbaycan Atabəylər dövlətinin yaranış tarixi hesab olunur.

Atabəylər dövlətinin Naxçıvan, Həmədan və Təbriz dönəmi var. Naxçıvan dönəmi bilavasitə Şəmsəddin Eldənizin adı ilə bağlıdır. Mənbələr, xüsusilə Sədrəddin əl Hüseyni cılız bədəninə baxmayaraq xüsusilə bu adamı ox atmaqda, şahmat oynamaqda, at çapmaqda mahir bir şəxs kimi qələmə verir. Sultan Məsud öldükdən sonra Səlcuq Sultanlığında böyük çaxnaşma başlayır. Bu çaxnaşmaları Şəmsəddin Eldəniz önləyə bilir. 1160-cı ilə Azərbaycan ordusu ilə Bağdada daxil olur və oğulluğu Arslan şahı, yəni Möminə Xatunun II Toğruldan olan oğlunu hakimiyyətə gətirir. Ondan sonra ona Böyük Atabəy titulu verilir.

Atabəylər ordusunun gürcü hökmdarları üzərində qələbəsi

1160-1175-ci illər Şəmsəddin Eldənizin çox gərgin fəaliyyət dövrüdür. 1157-ci ildə Azərbaycan qərb sərhədlərində olan Ani, Dəbil şəhərlərində, o cümlədən Borçalı ərazisində hələ də türkmənlər yaşamaqda davam edirdi. Onların Atabəylər dövlətinin dəstəyinə ehtiyacı vardı. Gürcülər üzərinə ilk hücum məhz 60-cı illərdə başlanır. Bu dövrdə gürcü taxtında qeyri-legitim yollarla hakimiyyətə gəlmiş III Georgi əyləşmişdi. O, hiyləgər addım atır, qızı Rusudanı İraq Səlcuq Sultanı Süleyman şaha ərə verməklə qohumluq əlaqəsi yaradır və bundan istifadə edərək Azərbaycanın qərb torpaqlarını çapıb talayır. Şəmsəddin Eldəniz “İslamın qapısı” adlanan Naxçıvanda böyük ordu toplayır, Ərmən hakimi Sökmənin orduları da yardıma gəlir. Şəmsəddin Eldəniz burada əmirlərin müşavirəsini təşkil edir. Orada müraciət edir ki, “nə deyirsiniz, biz sadəcə hədə-qorxu ilə cavab verək, yoxda Tiflis üzərinə yeriyək?”. Burada Ərmən hakimi Sökmən çox orijinal bir cavab verir: “Əgər biz gəlmişiksə, həmin şər qüvvələrin qanı ilə şər tonqalını mütləq söndürməliyik”. Şəmsəddin Eldəniz Gəncəyə çatanda III Georgiyə məktubla müraciət edir – “Vaxtilə Tiflis şəhərini tutmuşdunuz, mən indi bu şəhəri qaytarmaq üçün gəldim”.  Möhtəşəm döyüş baş verir. O dövrdə gürcü ordusu həm də xaçlılar tərəfindən müdafiə olunurdu. Üçdişli nizələrlə silahlanmışdılar. Sədrəddin əl Hüseynin yazdığına görə, müsəlmanlar böyük qələbə qazandılar. Qənimət kimi ələ keçirilən gümüş çəlləklər, qab-qacaqlar Şəmsəddin Eldəniz tərəfindən qüsl etdirilərək Həmədan məscidinə göndərilir. Yenidən Naxçıvana qayıdandan sonra Şəmsəddin Eldənizə xəbər gəlir ki, Dəbil şəhəri yenidən gürcülər tərəfindən dağıdılıb. Hətta orada görülməmiş bir vəhşiliyə əl atılıb - müsəlman qadınları lüt-üryan Tiflisə aparıblar. Tiflisdə gürcü qadınların özləri belə həmin sərkərdələrə demişdilər ki, müsəlmanlar bizimlə belə davranmırlar. Amma siz məcbur edirsiniz ki, müsəlmanlar da qələbədən sonra bizimlə belə davransınlar. Hətta öz paltarlarını çıxarıb həmin qadınlara geyindirmişdilər. Təbii ki, onların bu addımı əvəzsiz ötüşmədi. 1164-cü  ildə Şəmsəddin Eldəniz növbəti yürüş edərək həm Anini, həm də Dəbili işğalçılardan qurtardı. O cümlədən, Borçalı ərazisində Atabəylər dövlətinin hakimiyyəti yenidən bərpa olundu.

Atabəylər dövlətinin Məhəmməd Cahan Pəhləvan dövrü

Şəmsəddin Eldəniz ahıl yaşında vəfat edir. Çox qəribədir ki, Şəmsəddin Eldənizin, onun həyat yoldaşı Möminə Xatunun və onun oğulluğu Arslan şahın ölüm tarixləri arasında o qədər də uzaq məsafə yoxdur -  40 gün, 1 il. Arslan şah öləndən sonra yenə İraq Səlcuq Sultanlığını dağıtmaq istəyən qüvvələr fəaliyyətə keçirlər. Lakin bu vaxt artıq Şəmsəddin Eldəniz dövründə hacib, yəni baş vəzir vəzifəsinə təyin edilən Şəmsəddin Eldənizin oğlu Məhəmməd Cahan Pəhləvanın fəaliyyət dövrü başlayır. İraq Səlcuq Sultanlığı taxtına isə bu dövrdə Arslan şahın oğlu III Toğrul gəlir. Məhəmməd Cahan Pəhləvan azyaşlı III Toğrulun atabəyi elan edilir.

Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə istər qərb sərhədlərindən, istərsə də şimal sərhədlərindən olan yürüşlərin qarşısı alınmaqla yanaşı, Səlahəddin Əyyubi ilə də toqquşmalar baş verir. Bu toqquşmalar zamanı Məhəmməd Cahan Pəhləvan özünə paytaxt seçdiyi Həmədanı müvəffəqiyyətlə qoruya bilir. Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə demək olar ki, Atabəylərin ərazisində sülh, əmin- amanlıq bərqərar olur. Hər hansı daxili çəkişməyə rast gəlinmir. Əsas çəkişmələr Məhəmməd Cahan Pəhləvanın həyat yoldaşları arasında idi.

Saray daxili çəkişmələr, sui-qəsdlər, hakimiyyət dəyişikliyi...

Məhəmməd Cahan Pəhləvan sui-qəsd nəticəsində öldürüldükdən sonra sözün əsl mənasında İraq Səlcuq Sultanlığı Atabəylər dövlətində çox güclü çəkişmələr başlayır. Bir-birinə zidd olan bir neçə qüvvə yaranır. Bu isə qonşu dövlətlərin bu  dövlətin daxili işlərinə qarışmasına şərait yaratmışdır. Bu qüvvələrin qarşısını almaq məqsədi ilə hakimiyyətə Məhəmməd Cahan Pəhləvanın qardaşı Qızıl Arslan gəlir. Qızıl Arslan artıq Atabəy kimi fəaliyyət göstərmir. Mənbənin yazdığına görə, Azərbaycan ordusu ilə Bağdada girən Qızıl Arslan özünü sultan elan etdirir. Paytaxt olaraq qədim Azərbaycan şəhəri olan Təbriz seçilir.

Qızıl Arslan saraydakı intriqalara son qoymaq üçün hətta qardaşının arvadı ilə də evlənir. Buna baxmayaraq, təbii ki, Qızıl Arslan hakimiyyətdə o qədər də olmur. O da sui-qəsd nəticəsində öldürülür. Bundan sonra sözün əsl mənasında Atabəylər dövləti daxilindəki çəkişmələr daha da güclənir. Bir tərəfdən xəlifənin müdafiə etdiyi və artıq yetkinlik yaşına çatmış sultan III Toğrul, bir tərəfdən Xarəzmşahın  müdafiə etdiyi Qutluq İnanc Mahmud, bir tərəfdən Məhəmməd Cahan Pəhləvanın Qətibə Xatundan olan uşaqları Əbu Bəkr və Özbək, bu tərəfdə isə Əmir Miran Ömər vardı. Qızıl Arslan öldürüldükdən sonra hökmdarın üzüyünü anası çıxarıb Əbu Bəkrin barmağına taxmışdı və faktiki olaraq, hökmdar Əbu Bəkr idi. O, Təbrizdən daha çox Naxçıvanda otururdu. Qardaşı Özbək də onun yanında idi. Şərq tərəfdən Xarəzmşah Əlaəddin Təkiş tərəfindən müdafiə edilən Mahmud İnanc- Qutluq İnanc Mahmud, şimal və qərb istiqamətində isə Əmir Miranı müdafiə edən Şirvan və gürcü qoşunları idi. Bu isə Atabəylər dövləti daxilindəki çaxnaşmaları daha da gücləndirir.

Atabəylər ordusunun ard-arda məğlubiyyətləri

Bu çəkişmələr nəticəsində dövlətin müdafiə qabiliyyətini zəiflətmişdi. Çox təəssüf ki, Əbu Bəkr hakimiyyəti illərində Atabətlər əvvəlcə Şəmkir, sonra Beyləqan və Gəncə döyüşlərində məğlub olur. Gəncə şəhəri hiylə yolu ilə ələ keçirilir. Şəhər mühasirədə olarkən Əmir Miran Ömər şəhər əhalisinə bəyan edir ki, “narahat olmayın, gürcü qoşunu şəhərə girməyəcək. Babam mənə bu şəhəri vəsiyyət edib”. Baba deyərkən Məhəmməd Cahan Pəhləvanı nəzərdə tuturdu. Gəncəlilər isə hətta zəlzələ zamanı gürcülərin qoşunlarının şəhərə necə divan tutduqlarını bilirdi. Ona görə də gürcü qoşunlarını şəhərə buraxmaq istəmirdilər. Əmir Miran Ömərin sözünə aldanıb həmin qoşunu şəhərə buraxandan sonra gürcülər şəhəri talan etmişdilər. Bu yalanına görə Əmir Miran Ömər gəncəlilər tərəfindən ciddi cəzalandırıldı. Onu öldürdülər, gürcü qarnizonunu isə şəhərdən qovdular. Bundan sonra Naxçıvanda olan Əbu Bəkrə müraciət edirlər. Əbu Bəkr də öz növbəsində oğlunu Gəncəni idarə etməyə göndərir.

Süqut...


Bu biri istiqamətdə isə III Toğrul ilə Qutluq İnanc Mahmud toqquşurdu. Bu toqquşma zamanı III Toğrul məğlub olur. Sədrəddin əl Hüseyni gözəl bir epizod yazır: “Səlcuqlu sultanının tonqalının sonuncu qığılcımı havada parlayaraq söndü”. III Toğrul ilə İraq Səlcuq sultanlarının hakimiyyətinə son qoyulur. Qutluq İnanc Mahmud Əlaəddin Təkişin köməyi ilə aldığı torpaqlardan möhkəmlənmək istədikdə Əlaəddin Təkiş onu qətlə yetirir. Əbu Bəkrin ölümündən sonra 1210-cu ildə hakimiyyətə gəlmiş qardaşı Özbəkin dövründə Azərbaycan Atabəylər dövrləri süqut etmək üzrə idi. Azan verilərkən qayda belədir ki, Allah və peyğəmbərin adı çəkiləndən sonra hökmdarın adı çəkilirdi. Azərbaycan məscidlərində verilən azanlarda Əbu Bəkrin adı yox, Xarəzmşah Əlaəddin Təkişin adı çəkilirdi.



*


Orbelyan hakkında:






Tarihi kaleme almamış bir millet olabiliriz, ama Tarihi bizzat Türk milleti yazmıştır...




15 Ekim 2016 Cumartesi

Ksenophon Anabasis'te Türkler






Proksenos'un yüzbaşılarını toplayıp cesaret veriyor, kralı yumuşatmayı öneren Apollonides adında birini kovuyorlar:

" O anda Stymphalos'lu Agasias söze karışıp 'Ama bu adamın ne Boiotia'yla ilgisi var ne de Yunanistan'ın geri kalan kısmıyla, kulaklarının Lydia'lılar gibi delinmiş olduğunu gördüm' dedi. - Ve doğruydu bu söylediği. Adam kovuldu." Ksenophon, Anabasis 3.Kitap:1:31

* Ellenler küpe takmayı efemine ile özdeşleştiriyordu. Bu da Ellen erkeklerinin küpe takmadığını gösterir. Kulakları delik olan Apollonides bir "barbar" olarak, yani "Hellence Konuşmayan"lardandı. Apollonides Boiota lehçesi ile konuşuyordu. Boeotia Korinth Körfezi'nin kuzeydoğusunda yer alır. Pelasglarla ilişkilendirenlerin yanında MS.110-180 yıllarında yaşamış coğrafyacı Pausanias onları Minyaslılar ile ilişkilendirir. Teos (Sığacık-İzmir) kurucu atası Athamas (Atamız), Boeotia'dan gelmiştir. Teoslu Anacreon ise İskit kökenlidir ve Strabon'a göre o Teos'u Athamantis olarak adlandırmıştır.






Ellenlerin aksine Türkler Küpe takardı.
"Herhangi bir sebeple, âilede sâdece bir oğul olursa, delikanlının kulağına bir küpe takarlardı. Askerde, safta, “hizâya gir” komutu esnâsında, komutan küpeli askeri görerek, onu tehlikeli işlere göndermezdi. Yetkisi yoktu. Soyu içinde sonuncu erkek olan kimse, kulağında iki küpe taşırdı. Âileyi (soyu) sürdürmek için, onu bilhassa korurlardı." Murad Adji





* Bu çeviriler niye orjinal isimlerine sadık değil. Yunanistan yani Greece olarak anılan bir ülke yoktu, Anabasis orjinalinde Ἑλλάδος - (Hellas-Ellada) Hellen olarak geçer.


* PELASGLAR Türkçe konuşurdu. [non-Indo-European origin, non- Hellenic population which they called Pelasgian]
* ATHAMAS Türkçedir.
* Pindos Dağları (Pindus)'nın öteki adı Athamanean (Atamanın- Atamın?!) Dağları'dır.
* "Ege havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti." (George Thomson)


- ATA
- ARATTA : Sumer kral listesinde Uruk kralı+ Azerbaycan'ın ilk Türk Devleti, MÖ.3000
- ATALUMMAN : ELAM-TÜRK MÖ. 2750-1550 - "Boğazköy kazılarında ele geçen ve Hurrilere ait olduğu ileri sürülen bir tablette Atalumman (Atalumaş) adlı bir Elam kralından söz edilmektedir. "
- ATAMAN : Teselya'da bir boy. Boeotilılar ile akraba. Truva Savaşı'ndan 2 nesil sonra Midilli (Lesbos) Adası'na yerleşirler. Lidyalılar-Lesboslar-Pelasglar-Etrüskler akraba.
- ATHAMAS (ATAMIZ) : BOEOTİA (PELASG-İyonyalılar ile akraba)- TEOS-İSKİT-TÜRK 
- ATAİL : adı "Ülkenin Atası" anlamına gelen İSKİT-TÜRK kral MÖ.5.-4.yy
- ATİLLA : HUN-TÜRK MS.5.yy
- ATABEYLER
- ATATÜRK : TÜRKİYE
- ATA YURT....

SB





Κοτύωρα - Kotyora - Kut Yöresi
Kut Türklerinin mirası...


"Birçok kurban kesildikten sonra, kahinlerin tümü tanrıların savaşı asla onaylamadıklarını bildirdiler. Bundan sonra armağanlar kabul edildi, ülke dost bir ülkeden geçiliyormuş gibi aşıldı ve iki günlük yürüyüşten sonra Tibaren'lerin topraklarındaki Sinope kolonisi Kotyora'ya varıldı." Ksenophon (MÖ.4.yy), Anabasis 5.Kitap:5.3


ORDU


Ordu ili, M.Ö. 400 yılından önce günümüzdeki şehir merkezinin yaklaşık 5 km batısında, halk arasında Bozukkale olarak bilinen yerde "Kotyora (<Kutyöresi)" adıyla kurulmuştur. Şehrin buraya kurulmasının tek nedeni bulunmaktadır: Çevrede "Doğal Liman" doğal liman olacak tek yer oluşu. Kotyora kelimesini Rumca olarak işleyen yabancı tarihçiler ve misyonerler bu durumu bir ganimet saymışlardır. Kelimeye bir anlam veremeyen Türk tarihçileri de yabancıların dümen suyuna girmişler, konuyu içinden çıkılmaz duruma sokmuşlardır. O hâlde Ordu ilinin eski adının Kotyora oluşunun sebebi nedir?

Karadeniz Bölgesi'ndeki bugünkü şehir merkezlerinin pek çoğunun kuruluşunun temelinde de Kotyora'da olduğu gibi, aynı sebep yatmaktadır. Sinop, Samsun, Ünye, Bolaman, Kotyora (Ordu), Giresun, Tirebolu, Trabzon, ... şehir merkezlerinin kuruluşu tamamıyla doğal limanla ilgilidir. 

Bu bölgeye, Hz. İsa'nın doğumundan çok önceleri, bilemediğimiz tarihlerde Turan / Türk boyları gelip yerleşmiş; madencilik, tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta idiler. Özellikle maden konusunda dünyanın en önde gelen bölgesi M.Ö. yıllarda Orta Karadeniz Bölgesi'dir. Sakaların Halip boyu, bu bölgede yaşamaktadırlar ve dünyaya demircilikleri ile ün salmışlardır. Dış dünyadan pek çok millet, bu durumu öğrenince gemilerle Karadeniz Bölgesi'ne gelmekte, gemilerini doğal limanlara demirlemektedir. İç kesimlerde yerleşen halk, ürettikleri ürünleri bu gemilerin demirlediği limanlara getirmiş, burada mal mübadelesinde bulunmuştur. Zamanla doğal limanların çevresi kalabalıklaşmış, bir pazar haline gelmiş; böylece günümüz modern şehirlerin temeli atılmıştır. 

Yörede yaşayan yerli halk(Turan/Türk), bir tarih yaymamış gibi görünmekte. Veya yazdığı kaynaklar günümüze ulaşamamıştır. Yabancıların yazdıklarından bir kısmı ise korunmuştur. Onlar bu bölgenin tanıtımını kendi bakış açısına göre yazdıkları için Karadeniz Bölgesi ile ilgili tarih yabancıların yazdıklarına göre şekillenmiştir. Özellikle Yunan tacirler buralara gelip ticaret yapmışlar, misyonerlik faaliyetlerinden de geri durmamışlardır. Sonuç itibariyle Karadeniz’in kıyı şeridindeki şehirlerin, ticarî bir temelden öte gitmemesine rağmen, Yunanlılar kurmuş gibi işlenmiştir. Günümüzde de aynı yalanlar yine misyonerler vasıtasıyla halka anlatılmakta, gerçeği bilmeyen Türk insanı da bunlara inanmak zorunda kalmaktadır. 

Bütün bu genel bilgilerden sonra Ordu ilinin eski adı Kotyora ismine gelelim: M.Ö. 400'de şimdiki Ordu ilimizin ismi Kotyora olarak kaydedilmiştir. Bu ismin hangi tarihte bu şehre verildiği belli değildir. Ancak M.Ö. 400'den önceleri de şehrin bu isimle bilindiği anlaşılmaktadır. Bu isim kot (kut) ve yorası (yöresi) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş gibi görünmektedir. M.S. I. yüzyılda Plinius bu şehri yine aynı isimle kaydetmiştir.

Hiçbir yer adı tesadüfen verilmemiştir. O hâlde Kotyora isminin verilişinin de bir tarihî alt yapısı bulunmaktadır. Kelimenin aslı KUT YORASI/YÖRESİ'dir ve burada Kutlar iskan ettiği için böyle bir ad verilmiş olmalıdır. Kutlar kimdir?

Kutlar B. Hrozny'ye göre Hazar Denizi'nin güney doğusunda, Türkistan'da oturmakta iken daha sonra M.Ö. 2500 2400 yıllarında Hazar Gölü çevresinden batıya doğru göçmüşlerdir. Kutlar 2500 yılından sonra Akkad'ın Samî Krallığını yıkıp Mezopotamya'da 125 yıl hüküm sürmüşlerdir. M.A. Beek ise onların Kerkük ve çevresinde yaşadığını bildirmiştir.

M.Ö. 2500 yıllarında Mezopotamya'nın kuzeyinde hüküm sürmüş Kutların Türkçe konuşan bir kavim olduğu konusu bilim dünyasının aydınlattığı bir gerçektir. Doğudaki dağlarda yaşayan Kut/Gutlar, M.Ö. 2300'lü yıllarda Mezopotamya'ya saldırıp büyük tahribatlar yapmışlardır. Bu saldırılar sırasında temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının büyük oranda yükseldiği, asayişin bozulduğu tarihî kaynaklarda bir ayrıntı olarak yer almaktadır.

Pek çok bilim adamı tarafından Kutların 2260-2223'ten sonra Dicle Irmağı'nın kuzeyine doğru göçtükleri iddia edilmektedir10. Daha önce İran'daki Zağros Dağları'nın eteklerinde yaşayan Kutlar, M.Ö. 2150'de Akad İmparatorluğunu yıkmışlar ve Anadolu'da hâkimiyeti ele almışlardır. Bizans İmparatoru Mihail 1042'de İstanbul'dan doğuya doğru sefere çıkar, Gutların memleketini tabiyeti altına sokar. Bizans İmparatoru Diojen, Alparslan’ın ordusunu karşılamak üzere Malazgirt’e giderken askerlerinin arasında Gutlar da bulunmaktaydı. Trabzon'da bulunmuş M.S. 483 tarihli bir onarım kitabesinde, onarıma yardım edenler arasında Gutlar da sayılmıştır.

Kut kavminin Türk kökenli olduğunu ünlü Sümerolog Prof. Benna Landsberger, 1937'de yapılan Tarih Kurultayı'nda Atatürk'ün huzurunda açıklamıştır.  Landsberger, ölüm yılı olan 1968'e kadar bu konuyu geliştirmeye çalışmış, konu ile ilgili olarak dersler ve konferanslar vermiştir. Kut dili ile Eski Türkçenin bağlantısı üzerinde çok emek harcamış, devrinin önemli bilim adamları olan A. von Gabain ve László Rásonyi'nin de onun görüşlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Kutlara ait yazıtlardan anlaşıldığına göre kağanlarının adlarının Yarlagan, Tirigan, Şarlak /Çarlak, El ulumuş, İnim-bakaş oluşu, onların Türk milletinin bir parçası olduğunu aslında şüpheden uzak tutmaktadır.

Kutçadan kalan kişi, tanrı, yer adlarını ve cins isimlerin yapısını ve köken bilgisini Sümerolog Kemal Balkan tahlil etmiş ve Türkçe ile Kutçanın bağlantısını ortaya koymuştur. Landsberger, Anadolu'da yaşamış Gutium yahut Kutium milletinin Kutlar olduğunu, bu kelimenin Akatça nispet eki -ium aldığını belirtmiştir. Kütahya ilimizin eski kaynaklardaki ismi Kutium'dur. -ium'un Akatça nispet eki dikkate alındığında adı geçen şehrimizin kurucusunun Kut / Gutlar olduğu açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede Kut isminin Kot biçiminde söylendiği ve kayıtlara geçtiği, Kutlara ait bir ölçü birimi olan kot ve Komar / Kumar boyunda da görülmektedir. Bu, Yunan alfabesinde " u " sesinin olmayışından kaynaklanıyor olsa gerektir.

Ordu ilinin eski adı olan Kot< Kut Yorası/Yöresi adı işte yukarıda anlattığımız Kut Türklerinin mirasıdır. Ordu'da Kutlarla ilgili başka yer adları da bulunmaktadır: 1455'te Ordu'da Kutlucalu, Kutlulu (Bolaman), Kutlulu (Bozat) adlı karyeler bulunmaktadır. Ordu'ya bağlı Mesudiye ilçesinin Derinçay köyünün eski ismi ise Konanı (kut-ana?)'dır. 

Yakın çevredeki durum ise şu şekildedir: Trabzon iline bağlı Çaykara'nın Demirli köyünün eski ismi Kotu'dur. Araklı ilçesi Turnalı, İyisu, Pervane köylerinin ortasındaki tepenin ismi Kudula'dır. Trabzon'un yaylalarından birinin adı Kuti'dir. Trabzon Yomralı'ya bağlı Oymalı köyünün değiştirilmeden önceki ismi Kodil, Maçka'nın Ormaniçi köyünün adı ise Kodila'dır. Gümüşhane Merkez Dibekli köyünün eski kayıtlardaki ismi Kodilbahçe'dir. Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı Atyolu köyünün eski adı Kod, Erzurum-merkez Taşpınar köyünün eski ismi Kotanis'tir. Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Damlıca köyünün eski adı Kodamik, Sabaholdu köyününkü ise Kodas'tır. Tunceli'nin Ovacık ilçesine bağlı Paşadüzü'nün adı Kodi; Ardahan'a bağlı Akyaka köyünün eski kaynaklardaki adı ise Kodishara'dır. Tokat Reşadiye Taşloca köyünün eski kaynaklardaki ismi Kotanı'dır. Çorum'da Kutigin, Tokat-Sonisa'da Kutlu, Kara-hisâr-i Şarkî’de Kutluca, Canik’te Kutluca Baba, Kutlucaviran (Reşadiye), Bayburt’ta Kutlulapa, Malatya’da Kutludere, Bolu’da Kutluviran, Kutluboğa, Kocaeli’de Kutluca (İznik), Kutluca (Gebze) adlı yerleşim yerleri bulunmaktadır.

Kutlarla ilgili yer isimlerinin yoğunlaştığı bölgeye dikkat edilirse Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi ile komşu yörelerde yoğun olarak Kut Türklerinin yerleştiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Tarihi kaynakların yetersiz olduğu konularda ilk akla gelen etnoğrafik malzemelerdir. Konuya bir de bu açıdan bakalım: Artvin, Rize, Trabzon, Erzincan, Bayburt, Kars, Bitlis ve köylerinde altı-sekiz kilo tahıl alan tahtadan yapılmış ölçeğe Kot / Kut denilmektedir. kot kelimesinden türeyen kotar- “bir kaptan diğer kaba yemek boşaltmak”, kotarılma, kotarılmak, kotarma kelimeleri Türkiye Türkçesinde yürürlüktedir. Konuyu daha ilgi çekici duruma getiren ise 1069'da aynı ölçeğin bilinmesi; hem Balasagun'lu Yusuf Has Hacib'in Katadgu Bilig adlı eserinde (kotur- "boşaltmak", kotrul- "boşaltılmak"), hem de kur biçiminde Anadolu'da kullanılmasıdır.

Trabzon ve yöresinde, kepçeye; hamur ve çeşitli sıvı yiyecekleri karıştırmada kullanılan dört saplı değneğe; meyve toplamaya ve balık tutmaya yarayan ucunda torba olan sırığa kotal, gıdal, kuteli denilmektedir. Bu kelime kutal, kuteli olarak tarafımızdan yüzlerce kez tespit edilmiş olup yakında yayımlanacak olan Trabzon İli ve Yöresi Ağızları'nda (3 cilt) ayrıntılı olarak işlenmiştir.

Sonuç olarak Ordu ilinin eski adı Kutyora (<Kot-yorası<Kut yöresi) Kut Türklerinin mirası olduğu ve "Kutların yaşadığı bölge, yöre" anlamına geldiği açıkça görülmektedir. 


ORDU İLİNİN ESKİ ADI "KOTYORA" VE TARİHİ ALT YAPISI





* Prof.Dr.Necati Demir'in makalesindeki "Sakaların Halep Boyu" yabancı kaynaklarda Kaşka-Xalub diye geçer. Excalibur kelimesi de efsanesi de buradan türemiştir. - SB