athamas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
athamas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2017 Pazar

"BATI" LAFI DOLANDIRIR ve de ETRÜSKLERE AÇIKCA TÜRK DEMEZ...




2007 yılında Guardian'da çıkan makale için Arkadaşım T.Can'ın açıklaması: 


"İngilizlerin dünyaca ünlü "The Guardian" gazetesinde Etrüsklerin Türkiye'den geldiklerinin DNA'larından anlaşıldığı yazmakta... Babadan oğula geçen Y cromozomunun İtalya-Balkan ve Türkiye ve Linmi Adası halklarında bulunduğu açıklanmakta... Torino Üniversitesinden bilimadamı Alberto Piazza'nın açıklamasına göre , "Özellikle bazı genetik varyantların sadece bugünkü Türkiye'de yaşayan insanlarda [yani demediği-SB (Türklerde!-TCan)] bulunduğunu " beyan etmesi... Etrüskler'e kısaca Türk demek yerine "Dünya'yı güneş etrafında dolaştırıp" aynı manaya getirmenin Ne manası olabilir Acaba?

... "... The enigma of Italy's ancient Etruscans is finally unravelled, DNA tests on their Italian descendants show the 'tuscii' came from Turkey. They then compared their Y chromosomes, which are passed from father to son, with those of other groups in Italy, the Balkans, modern-day Turkey and the Greek island of Lemnos, which linguistic evidence suggests could have links to the Etruscans. "The DNA samples from Murlo and Volterra are much more highly correlated to those of the eastern peoples than to those of the other inhabitants of [Italy]," said Alberto Piazza of the University of Turin, who presented the research. "One particular genetic variant, found in the samples from Murlo, was shared only with people from Turkey."... link"



The Madness of King Athamas - 3rd - 2nd  c BC
Palazzone, Villa Baglioni. The Hypogeum of the women of the Velimna (Latin Volumni) family, found in 1797.


Thebes Kralı Deli ATHAMAS - yani ATAMIZ

"Athamas: A king of Thebes and lover of Ino. When Jupiter became enamored with Semele and possessed her in the form of a lighning bolt, she died but gave birth to Dionysus. Semele's sister, Ino, took it upon herself to raise the infant god. Out of jealousy Jupiter's wife Juno punished Ino by driving Athamas mad." 
(source:the Elegy of Lady Fiammetta)

What the western don't understand is that they don't look into Turkish language or History. Unfortunately a loss for westerners, because the answer for Athamas is Turkish, means Our Ancestor Atha=Ata (ancestor) ; mas=mız (our).. 
 ATA is Turkish of origin, and still in use.





Doğru diyorsun T.Can
"BATI" LAFI DOLANDIRIR ve de 
ETRÜSKLERE AÇIKCA TÜRK DEMEZ, DİYEMEZ
ÇÜNKÜ O "ARYAN" IRKÇILIĞI AĞIR BASAR!... 
SB



* Türk demekten kaçınırlar, asla kullanmazlar, bir de Turkic terimi uydurmuşlar, Ben hiç bir Türk kaynağında Kazaklar, Oğuzlar veya Peçenek için Turkic, yani Türk gibi anlamına gelen kelimeyi kullandıklarını görmedim. Her zaman Kazak Türkleri, Uygur Türkleri denir. Kısaca Türk denir, sonradan gelen isimler, aile ve boy adlarıdır. ; 


* Anavatanları burasıdır derken, Hint-Avrupalıların (İndo-European)Anavatanı olarak görürler ve bu yönde araştırmalar yapıp, paylaşırlar. Tıpkı Luvileri parlattıkları gibi, ki işgalci Hititlerin bir koludur, ama onlardan önce burada yaşayan halk eklemeli dil kullanır ve Türklerin varlığı tabi, onlardan hiç bahsetmezler. Bu Luviler için açılmış "akademik" linkte "Sea People" (Deniz İnsanları) için Hint-Avrupalı terimi kullanılır, halbuki değildir çünkü onlar Etrüsk olan Tur'shalardır. Ve Tur ile Tar Türk kelimesinin köküdür... ; ve ; 


* Pardon Alfabeyi kim kimden almış?... Yani doğru bilgilerin içine serpiştirilmiş (önyargıyla) yanıltıcı ve bilinçli bir şekilde yapılmış yanlışlardır.... makaleden (...) "700BC Etruscans borrow alphabetic writing from Greeks, and become first people in Italy to write" (...) - MÖ.1200 lerde göçen Etrüskler alfabeyi Hellenlerden almamıştır, hatta Hellenler acaba kimden almış ta kime vermiş?



An Archaic Dictionary: Biographical, Historical, and Mythological; from the Egyptian-William Ricketts Cooper


MÖ.13.yüzyılda "Deniz İnsanları" (Sea People-Pelasglar) Mısır sahillerinde görülür, Mısır kaynaklarında adları da Tur'sha ya da Toorshah'dır. Etrüsklerin atalarındandır. Mısır Memphis'de yabancılar için ayrılmış mezarlığın adı Rasetau ve Tarkan'dır (Tarkhan). Etrüskler kendilerine Rasenna, Hellenler ise Tyrsenoi (Tur'senoi, yani Turan), Romalılar ise Tusci (Etrusci) derken, Rasenna liderlerinden birinin adıdır ve Göktürklerin kurucu boyu olan Asena (Ashina) ile aynı isimleri taşır. Ve her ikisi de Dişi Kurt'tan türemiştir. Leto'nun dişikurt, Apollo'nun Lykos (Kurt), Artemis'in (Ertemi) kurtların simgesi olan Ay tanrıçası olması ile Romalıların Etrüsklerden çaldığı Dişikurt efsanesi arasındaki bağı hiç düşündünüz mü?






Tarkan (Tarquin) hanedanlığı Roma'yı MÖ.509'a kadar yönetenlerin adıdır ve Tarkan (yabancı kaynaklarda Tarkan-Darqan-Darkan olarak ta geçer) kelimesi Türkçe olup, bir sıfat olması dışında demir ile ilişkili olup Etrüsklerin Avrupa'da "Demirci Millet" olarak tanındığı da bilinir. Heredot'un da bahsettiği Targitay'da ise İskit-Türklerinin atası olarak geçer. Bugün Lermontov olan şehrin eskiden adı Tarkan (Tarxan) dı. "Hellen" mitolojisindeki! demirciliği ve büyücülüğü ile ünlenen Arimaspi kimlerden? Arimaspilerle komşu Hyperborealılar ve Apollo rahibi olan Abaris? Abar, Avar Türklerinin antik dönem adıdır. Hyperborealılar İskitlerin bir boyudur, tıpkı Arimaspiler gibi...



"Tarkan kelimesi Türk imparatorluklarının merkezinde bulunan Türklerce «imtiyazlı hukuklara malik devlet adamı» manasına kullanılmıştır. Orhon kitabelerinde de bu manada kullanıldığı anlaşılıyor. Halbuki aynı kelime Tiyanşan kırgızlarında, ve hâlâ eski Türk kültürü tesiri altında yaşıyan Moğollarda «demirci ustası«» demektir ki, iptidaî manasında hâlâ yaşadığı görülüyor. İptidaî devirlerde, Türklerde demircilerin imtiyazlı hukuklara malik olduğu Kırgız, Altay ve Yakut Türklerin in ananelerini tetkikten anlaşılmıştır [1] .... Abdülkadir İnan

[1] Eski devirlerde «demirci», genel olarak bütün san’at sahipleri İlâhî menşeden olduğuna veyahut bir «ruh» un himayesinde bulunduğuna inanılmıştır. Yakutlara göre Kam-Şaman ile demirci bir yuvadan çıkmışlardır (« us da oyun bir uyalah», «oyun us bir sirten turar» Seroşevski. Yakutlar,I,631). Islamiyeti kabul etmiyen Türklerde «târhan» kelimesi XI. asırda «emir» manasına kullanılmıştır." - Abdülkadir İnan



Moğollar milattan önce Ege havzasında değilken kullanılan Tarkan ve Demircilik ilişkisi ile Etrüskler, İskitler, Türkler.... ;)


Mısır'daki mezarlıkta bulunan ve Etrüsklere ait olan mumyanın (Zagreb Mumyası) üzerindeki yazıtta Xis kelimesi geçer. Kız kelimesidir ve mumya genç bir kadına aittir. Ayrıca Kayı boyu (IYI) tamgası görülür, ki Etrüsk kökenli olan Jül Sezar kendisini takdim ederken "Ben Kay (Gay) Juluis Ceaser" derken Kay-Gay soyundan geldiğini belirtir. Pelasglar da Etrüsklerin atalarındandır ve onların dili de Türkçedir tıpkı Troyalılarda olduğu gibi...


EK: Rasetau daki TAU Türkçe kökenli olup DAĞ demektir yani Taurus olan Toros Dağları'nın adı da Türkçedir. Orta Asya Türklerinde hala TAU olarak kullanılır (UluTau gibi)......


 ..... * "Etrüsklerin dili, Kafkasya’da hâlâ konuşulan dillerle bağlantılıydı. Bunu ilk kez, elli yıl önce Thomsen ortaya çıkarmış, Marr da onaylamıştı." der George Thomson, aslında Hodder 1867'de, Isaac Taylor da 1876'da Etrüskçenin Turan dili olduğunu yazmışlardı. Kafkaslar Slavlaşmadan Persleşmeden önce kim yaşıyordu? Bugün dahi Türkçe konuşan kökeni Türk olan halklar yaşar ki Kimmerler ve İskitlerin derin izleri vardır. Etrüsklerin arasına Kimmer-Türkleri de karışmıştır. 


"İtalya’nın eski özel adlarındaki Türkçe köeknli ögelerin özellikle ilgi çekici olanları Kimmer (Cimmerium) ve Gargarya yer adlarıdır. Eskiden İtalya’nın güneyinde Gargarya adında bir kentin varlığı ancak, “Truvalılar” bölümünde anlatılan Truva ülkesindeki “Gargar” kenti adını Truvalıların İtalya’ya getirmesiyle açıklanabilir. Eski Truva kenti yakınlarında Gargar adlı bir kentin bulunması ve Anadolu’da Gargar adlı bir ulusun yaşamış olmasıyla ilgili Strabon’nun verdiği bilgiler bu göçü kanıtlamaktadır. Eski Kimmer (Cimmerium) kentiyse Etrüsklerin yerleştiği İtalya’nın Kampanya (Campania) Bölgesinde bulunuyordu. Kimmerlerden günümüze ulaşan soy kütüğünde, onların Bulgarın ulu atası sayıldığı anımsanınca, İtalya’nın eski özel adlarında Bulgar-Çuvaş kökenli ögelerin kaynağıyla ilgili açık bir düşünce oluşmaktadır. Aşağıda görüleceği gibi, Etrüsk yazıtlarında düzenli bir biçimde kendini gösteren Çuvaş diline özgü seslerin (ünlülerin) simgeleri de Kimer- Bulgar ögesinden doğmaktadır. Üstelik Çuvaş Türk dili, Bulgar Türk dil kümesinde bulunmaktadır." der Prof.Cingiz Garaşarlı "Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler" kitabında (Azerbaycan)


* "In our view the Etruscans appear to be an original Turanian race , which formed the underlying stratum of population over the whole world and which cropped up, like Basques in Spain, in that part of Italy called Etruria." Handbook of Archaeology, Egyptian - Greek - Etruscan - Roman, Hodder W.Westropp, 1867


Buraya not: 
Bu 19.yy kitaplarına bazı arkadaşlar "bunlara biz çöp diye bakıyoruz" demişti. Acaba onun hocaları ne okumuş, 21.yy kitaplarını mı? O dönemde ırkçılık henüz hat safhada değildi. "Batılıların" bu tarihlerden sonra kendilerini ari ırktan sayması, diğerlerini hor görmesi, bu yüzden Hellenciliği yüceltmesi, kendilerini de onlardan gelme bir medeniyet olarak saymalarını hiç sorgulamıyoruz ama.... Hodder bile "higher" (aryan) ve "lower" (turan) olarak medeniyetleri iki ayırsa bile, "higher" olanların "lower" olanlardan öğrendiğini itiraf etmekten kendini alamıyor...ki aryan veya hint-avrupa , hint-iran diye bir medeniyet, bir ırk, bir millet yok! Bizim Ural-Altay'ımız gibi 19.yy'da uydurulmuş bir sınıflandırma....


* Bu "Deniz İnsanları"nın Fenike sahillerine gelip yerleştiği söylenir. Şehirlerinden birinin adı TYR'dır, tıpkı Tursha - Tyrsha kelimesinde olduğu gibi. Hellenler yazıyı Fenikelilerden almıştı değil mi :) Hellenlerde MÖ.1200-MÖ.800 arasında yazı yoktu! Yazıya MÖ.800'den sonra geçer ki, ancak MÖ.650 lerde oturur. Yani bu deniz insanları Fenike'ye geliyor, bir kısmı da İtalya'ya gidiyor ama Etrüsklerin atalarından olan bu Turshalar yazıyı Greklerden alıyor, öyle mi? İronik.. :D . Fenike alfabeyi Türklerden almıştır, kendileri bulmamıştır. Daha da mantıklı olan İskit-Türklerinden aldıklarıdır. Arkaik Greklerde kelime ayracı olan iki nokta veya daha fazla nokta üstsüte vardır ama klasik Grekte bu yoktur. Göktürk alfabesinde Etrüsk yazıtlarında (Lemnos dahil) bu vardır.



Arkaik Hellen yazıtı: Ne var burada iki nokta üstüste..  ;)
Handbook of archaeology: Egyptian, Greek, Etruscan, Roman — London, 1867




* Lemnos Yazıtı MÖ.6.yy dan olmasına rağmen Yunanca okuyamadılar. Etrüsk alfabesiyle Etrüskçe yazılmıştır ve de Türkçe okunmuştur.... Yani Latin alfabesinin kökeni olan Etrüsk alfabesi ile Göktürk abecesinin kökeni aynıdır. Hellenlerin "İskit" olarak isimlendirdiği "Saka" Türklerine ait Issık kurganından çıkan yazıt Türkçe okunmuştur. Türk Alfabesidir ve de tarih MÖ.5.yy'dır, yani daha ne demeli ki? Gordion'da Kimmer Türklerine ait yazıtlar bulunmuştur, yani Türklerin abecesi vardır. Türkçenin Akadca üzerindeki etkisi 2014 senesinde akademi camiasına duyuruldu. Türkçe Akadca üzerinde etkili ise Akadlardan önce bölgede Türklerin varlığını gösterir. "Batılılar kabul etmiyor diye biz de kabul etmeyiz" demek baştan yenilgiyi kabullenmek demek. Onlar seni iplemiyor ki tarihini kabul etsin! O güzelim incileri dökülür sonra, çünkü her taşın altından bizimkilerin tarihi çıkıyor.... Atın evcilleştirilip binilmesi, Pantalon, Polo, Çiçek Aşısı, Greenwich zig rakamları... gibi...  ;) Ve ne yazık ki, Türkler kolayca asimile olan bir millettir... Hellenleşir, Romalılaşır, Keltleşir, Slavlaşır, Çinlileşir, Araplaşır... Bugün bile, Türk olan Avşarları, Artukluları, Karakeçilileri Kürtleştirdikten sonra....


2017 ve devamında Barışın gelmesi dileği ile Saygılar, 
SB.
(Sözüm Meclisten dışarı...)





* * *





Etruscans Genetic Study
7th to 2nd centuries BC

Introduction

Could it be that the genetic data would confirm the linguistic theory so thoroughly dismissed by most of the linguists? The explosion of the genetical studies we are experiencing brings results from a completely different angle. Below is a table found in the following citation, which is equipped with all the details of the methology, criteria, results and conclusions. For a preview, here is a table showing that a virtual Etruscan, averaged over the breadth of the sample and over a period of 5 centuries, was genetically composed of ca. 45% Türkic, 35% Basque, and 20% N African material. Since it were the Etruscans who immigrated to the Apennines, it would not be unthinkable that the Türkic people imposed their language and genes over the ingenious Basko-N.African population. After all, what were stating the estimable Adilya Aida and F.R. Latypov, the author of the work published in 1995 in Kazan, might have a merit, as well as the notion that masses of Trojans after the defeat in the Trojan War emigrated, a part to Balkans and a part to Apennines, and the Apennine group, called Etruscans by their Basko-N.African neighbors, created Etruria, gave us the alphabet to write this page, jumpstarted the Rome, and sparked its rise and initial institutions. Another research leads to the Türks and Sumerians, as phrased by A.Toth:

[(The Stanford (USA)] "publication (Achilli 2007) proves that the Etruscans are closestly related to the Turks. But given the many common words in Etruscan and Hungarian (Alinei 2003, Tóth 2007a, 2007b), the genetical relationship of Etruscan to both languages is only valid when these languages have as common basis Sumerian."


okumak için link: Turkic World 
(N.Kisamov'un sitesi, Türkoloji adına akademik makaleleri toplar ve yazar. Anasayfadan diğer makaleleri de okumanızı öneririm. Kisamov'un diğer yazısı: Academic articles about Turcology - Turkish History= Turkicworld)






* * *

Gazete deki makale 2007 yılına ait : Aynı yıldan Sempozyum :


Tarihten Bir Kesit - Etrüskler
Türk bilim adamları Etrüsklerin, bal gibi proto-Türklerden olduklarını “kör gözüm parmağına” örneklerle gösterdiler.

ETRÜSKLERİN KÖKENİ NEDİR?

2-3 Haziran 2007 günleri Bodrum'daki özel Marmara Koleji'nde Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından Etrüskleri konu alan “Tarihten Bir Kesit: Etrüskler” başlıklı bir sempozyum düzenlendi. Seçim telâşından (ya da, “Ermeniler” ya da “Kürtler” gibi “aktüel” bir konuyu ele almadığından) kamuoyunda yeterince üzerinde durulmayan sempozyumun konusu—başlığından bir hayli genel görünüyor idiyse de, esasında— Etrüsklerin kökeninin ne olduğu idi.

Sempozyumun yürütücüsü, arka planda kalmaya özen gösteren, son yıllarda vaktini bilimsel toplantılar düzenlemeye hasretmiş olan Günseli Başar'dı. Evet, yalnış okumadınız, eski Avrupa güzelimiz, bundan bir süre önce Adile Ayda (1912-1992)'nın, Etrüsklerin günümüzde İtalya denilen topraklara göç etmiş (bir Türk kavmi olduğunu belirttiği) İskitler olduğunu açıklayan Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler (1992) kitabını okumuş ve bu konunun Batılı bilim adamlarıyla tartışılması gerektiğine inanmıştı.

Bu arada bir parantez açarak şunu belirteyim: Başar sempozyumun her hususuyla en ufak ayrıntısına kadar ilgilendi ve yabancı konuklara, tam bir Türk misafirperverliği sunulmasına azami özeni gösterdi, TTK'nın konuk etmediklerini evinde ağırladı. Başar'dan başka, sempozyumun iki “kraliçe”si daha vardı:  Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ile Ankara Üniversitesi eski öğretim üyesi, klasik diller (Yunanca-Latince) uzmanı Nilüfer Gürsoy.

Ben bu yazıda sempozyumla ilgili bazı hususlara değinmek istiyorum. İki gün süren sempozyumun programında bildiri sunanlar arasında arkeologlar ve antropologlar çoğunluktaydı. ABD'deki Pennsylvania Üniversitesi'nden DNA uzmanları Prof. Theodore G. Schurr ve asistanı (KAD sempozyumlarından tanıdığımız) Ömer Gökçümen dışında büyük çoğunluk, İtalya'dan ve Türkiye'dendi. İtalyanlar arasında bildirilerini İtalyanca sunan bir Portekizli ve bir Rus da vardı. (Simültane çeviri olanağı bulunuyordu.)

Demek istediğim, sempozyum daha çok bir İtalyan-Türk buluşması şeklinde geçti. İtalyanlar, kendilerini Etrüsklerin varisleri saydıkları için bunu çok olağan buluyorlardı. Bir “Doğu” ülkesinin “taşrası”ndaki bir tatil kasabasında bulunan bir orta eğitim kuruluşunda gerçekleşen bu toplantıya da, kendilerini dinleyecek yerel (olduklarını düşündükleri) katılımcıların, Avrupa tarihi konusunda hiç bilgileri olmadıklarına peşinen hükmetmiş, genelde üniversite birinci sınıf ders kitabı düzeyinde bildiriler hazırlamışlardı.

Mukabil toplantılarda Batı'da kayıt ücreti alındığından ve yolculuk ile konaklama harcamalarını, bildiri sunanın kendi üniversitesi ödediğinden, karşılaştıkları el açıklığını (bizlerin vergilerinden TTK’nin kendilerini konuk edişini) biraz “Şarklılık” diye küçümsüyor, biraz da böyle konuk edildiklerine göre kendilerinin çok önemli olduklarını varsayıyorlardı. Programda adı olduğu halde gelmeyen İtalyanlarında ceplerinden hiç para çıkmadığı için kaybedecekleri olmadığı gibi, biraz da toplantıyı hor gördüklerinden gelmediklerini düşünüyorum. Bu davranışın en uç tezahürünü, haber vermeden kendisi yerine asistanını gönderen İtalyan gösterdi. TTK başkanı da haklı olarak bu genç kişinin otel masrafını ödemeyi reddetti. ...

İki gün süren konuşmaların daha başından ortaya çıkan tablo şu idi: Bugün İtalya denilen topraklarda çok yüksek bir uygarlık geliştiren ve hem Helenleri hem de Romalıları etkileyen, Romalıların neredeyse hemen her alanda müesseselerinin temelini borçlu oldukları—bu konunun altının çizilmesi gerek—(bundan 8 000 ila 10 000 yıl önce ortaya çıkan) Etrüskler, bu topraklara Anadolu'dan ve özellikle Batı Anadolu'dan gitmişlerdi. Bunu Herodot zaten M.Ö. beşinci yüzyılda söylemişti.

Bildirilerden anladığımıza göre günümüzde de, arkeologlarla birlikte çalışan botanistler ve zoologlar, binyıllar öncesinin bitey ile direyini (bitki örtüsü ile canlı varlıklarını) inceleyerek aynı sonuca varmışlar, Herodot'u teyid etmişlerdi. Bir süre önce basına yansıyan haberlerde de, kimi DNA analizlerinin de aynı sonucu verdiği belirtilmişti. Ancak, basındaki haberler çok önemli bir nüansı kaçırmıştı: Mesele, Batı Anadolu'dan giden kişilerin kim oldukları konusuydu. Sonuçta Aristoteles Onassis ile Yorgo Seferis de İzmir'den gitme...

Yani Türk gazetelerindeki, üzerinde pek düşünülmeden yazılan haberlerde, bugün Türkiye olan topraklardan gitmek, Türk olmakla özdeşleştirilmişti. Ama İtalyanlar ve genelde Batılılar böyle bir özdeşleştirmeyi saçma buluyor, 10 000 yıl öncesinin Batı Anadolusunu Antik Yunan'ın bir parçası olarak görmek istiyorlar—dı bu sempozyuma kadar.

Oysa Etrüsklerin kökeni konusuna eğilmiş, diplomat olarak Roma'da görev yaparken— gereğinde, işinden izin alarak—bu kentte ve genelde İtalya'da araştırmalarda bulunmuş olan Ayda, 1970'lerin başından, vefat ettiği 1990'ların başına kadar yayımladığı gittikçe hacmi artan yapıtlarda, Etrüsklerin “Tursakalar” denilen proto-Türklerden olduğunu saptamış, hatta bulgularını Fransızca olarak (Les Étrusques Étaient des Turcs. Preuves, 1985) da yayımlamıştı.

Bilindiği gibi, hâlen hayatta olan, bu konu üzerine bütün bir ömür hasretmiş, çeşitli eserler vermiş iki kişi vardır: Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan. Mirşan'ı Hulki Cevizoğlu'nun bundan birkaç yıl önceki televizyon programından hatırlayacak olanlar olacaktır. Bu sempozyumda, kendilerinden katkı talep edilmemişti. Programda yoktular! Ama her ikisi de, bütün bir ömür sarfetmiş oldukları konu söz konusu olduğu için, davet beklemeden koşup gelmişlerdi.

İlk gün, bildiri sunan Türk tarihçilerden biri, isim vermeden gayet bariz bir şekilde, yüksek eğitimini Almanya'da yapmış bir mühendis olan 1919 doğumlu Mirşan ile uzun yıllar Paris'te yaşamış etno-müzikolog (ve doktor/bestekâr Bülent Tarcan'ın akrabası) Tarcan'ı kastederek, “bilimsel olmayan” çalışmalar yapan kişileri eleştirdi ve çalışmalarının “deli saçması” olduğunu belirtti.

Böylelikle sempozyumdaki Türk akademik camiasına dahil kişilerin paylaştığı, sempozyum boyunca kahve aralarında da tekrarlayacakları görüşü dile getirmiş oldu. (Bodrum'da yaşayan) Mirşan ertesi gün görünmedi. “Dün söylenenlere kırıldı” dendi. Tıpkı Ayda gibi birçok dil bilen ve gene tıpkı Ayda gibi, hem Batı kültürüne hem de en geniş anlamda Türk dünyası kültürüne vakıf, bu ileri yaştaki zatı kırmak neye yaradı, pek anlayamadım. Fransızlar, akademik sisteme girmemiş kişilerden yararlanmak için Collège de France'ı kurmuşlardır. O kuruluş olmasaydı, ne Foucault olurdu, ne de Barthes....

Tarcan ise gene de geldi; hatta bir oturumun başkanlığını yapan Çığ, oturumun sonunda Tarcan'ın konuşacağını ilan etti. Nihayet, sadece bildirilerden sonra soru sorma sırasında yorumlarında (ya da kızanların deyişiyle “korsan bildirileri”nde) çok kısa dinleyebilmenin ötesinde, Tarcan'ın düşüncelerini öğrenecektik. Ama TTK başkanı Yusuf Halaçoğlu hemen fırladı, “olmaz, ancak kapanış oturumunda konuşabilir” dedi. Kapanış oturumu geldi çattı, Halaçoğlu evsahibi olarak sahneye çıktı, konuştu ve sempozyumu kapadı. Tarcan öylece konuşmadan kaldı. (Başka bir nedenle herkes üstüne çullanmışken ben de buna katılıyor görünmek istemem ama) Halaçoğlu'nun yaptığını hiç etik bulmadım.

Anladığım kadarıyla bu iki Etrüskolog sürekli dışlanmışlar, sürekli horlanmışlar; bunun sonucu olarak kendilerini savunma konumuna sokmaya mecbur kalmışlar, bundan dolayı da belki kimileriyle takışmışlar. İkisi de bağımsız doğa sahibi. Doğu Türkistan'da doğan Mirşan günlük hayat açısından Türk toplumuna tamamıyla intibak etmiş ama kitaplarını yazdığı dil, Türkiye Türkçesi ötesi bir dil. Belli ki, bizlere asıl Türkçe budur demek istiyor. Yazdıklarının içeriği de ileri düzey cebir gibi. Belli ki üniversite birinci sınıf düzeyinde zihinlere vakit ayıracak, kendini onlara göre ayarlayacak değil. Tarcan ise, entelektüel açıdan aynı derecede kibirli:  Birisi bildiri sunduktan sonra söz isteyip, “bu kişinin bütün söyledikleri yanlış” anlamına gelen müdahalelerde bulunması görülecek şeydi (Tarcan'a göre Etrüskler İtalya'ya Alp dağları tarikiyle varmışlar). Ömrünü Paris'te geçirmiş, İstanbul'un yüksek burjuva ailelerinden birinden olan Tarcan, belli ki, doğru dürüst yabancı dil bile bilmeyen Anadolulu öğretim üyelerini çileden çıkarıyor, kompleks içinde bırakıyor. Tabii İtalyanlar da kendisine ayrı ifrit oldular, çünkü kendilerine aynı platformda muhatap olacak donanımda ve de alttan alacak kimse değil.

Özetle söylemek gerekse, hiç de “diletant” olmayan bu iki bilim adamına sahip çıkmak, henüz hayattalar iken “cebir”i çözecek birilerini yetiştirmelerini sağlamak, bildiklerini bir sonraki kuşaklara aktarabilmek, tezlerinin doğruluğunu ölçecek (ya da yanlışsa, nerelerde yanlış yaptıklarını saptayacak) her türlü çalışmanın yapılabilmesini sağlamak, bir başka deyişle birikimlerinden yararlanmak, toplumumuzun öncelikli, birincil görevlerinden biri olmalıdır. Hadi diyelim bu kişiler devlet üniversitelerinin kabul edilme ölçütlerine uymuyorlar; gösteri dünyasının kimi şöhretlerini “öğretim görevlisi” diye istihdam eden özel üniversiteler ne güne duruyor? İşte değinmek istediğim ilk husus bu... Tabii, Batılı formasyonu almış Türkiye Cumhuriyeti eliti, Etrüsklerin Türk olma olasılığına antipati duyuyor (aslında “Türk” değil, ya “proto-Türk” ya da “Türkî” demek gerekir).

Kabul edelim, kimisi “sahibinin sesi” olmaktan, yani Batılı'nın söylediğini tekrarlamaktan huzur duyuyor; çoktan oluşmuş “süperego”su ona böyle dikte ediyor—böylesi davranışı, çağdaşlığın bir zorunluluğu olarak görüyor. Kimisi de, erken cumhuriyet dönemi resmi tarih söyleminin hortlaması olarak yorumluyor (nitekim, son “göç” sempozyumunda tarihteki Türk göçleri konusunda konuşurken Etrüsklere de değinen, Kocatepe Üniversitesi'nden Ekrem Memiş'e salondan böyle bir eleştiri geldi). Ayrıca, Müslüman Türk insanı, Hz. Muhammet'ten on bir binyıl önce yaşamış bu insanlarda (hiç değilse heykellerinde), alıştığı tarzda iffet kaygısı bulmuyor; bu da, sanırım Etrüsklere yabancılaşmasını arttırıyor.

Ayda'nın bütün kitaplarını okumuş bir kişi olarak ve 1992 yılında, Başkurtistan'da aynı şekilde düşünen Ferit Latipov'la konuştuklarım ile Doğu Türkistanlı Mirşan'ın çalışmalarını düşünerek, benim kişisel görüşüm şu: Bugün “Türkî” diye nitelendirdiğimiz dilleri/lehçeleri ve kültürleri bilhakkın (ve doğma-büyüme) bilenler, sadece Türkiye Cumhuriyeti deneyiminden geçmiş insanların algılayamadığı nüansların farkındalar. Bundan dolayı, bu insanlara kulak vermek gerek.

Sempozyumda, genel olarak antropolojiyi ya da DNA analizlerini ele alan bildirilerden sonra esas konuya girildi. (Bu arada, yanlışlıkla arkeoloji buluntusu kemiğe dokunursanız, kendi DNA'nızın analizini yapacak olduğunuzu, yani DNA analizinin basının yansıttığı gibi kolay bir süreç olmadığını öğrendik.) Yukarıda da değindiğim gibi, konuk bilim adamlarının bildirileri pek yavandı. Hatta dayanamadım, söz alarak bir tanesine, “çeviriden dinlediğim kadarıyla bildiriniz sadece betimleyici; teziniz, var ise, ne ki?” diye sordum. Cevap veremedi... Türk bilim adamları ise söylediklerinden çok, gösterdikleri dialarla (daha doğrusu, günümüz teknolojisi power point ile), bir kez, Türklerin henüz “proto-Türk” denmesi gereken dönemlerinde çoktan Anadolu'ya ayak basmış olduklarını kanıtladılar.

“1071”in, en azından bu sempozyuma katılanlar için, hiç bir büyüsü kalmadı. “Kuraklık dolayısıyla Orta Asya'dan göç” efsanesi de (Memiş'in bildirisiyle) yapı- söküme uğradı, bir başka deyişle çökertildi. (Bu bilgilerin tarih ders kitaplarına girmesi ne kadar alır, bilmiyorum.) Türk bilim adamları Etrüsklerin, bal gibi proto-Türklerden olduklarını “kör gözüm parmağına” örneklerle gösterdiler.

Hâlâ inanmamak için (ya Batı damgası almamış her tür önermeye kapalı olmak; ya peşinen, söylenenleri/gösterilenleri, Batı bilim dünyasından nasibini alamamış “milliyetçiler”in “kendin üret-kendin kabul et” söylemi sayıp ciddiye almamak; ya da) insanın, sunuşlar sırasında gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamış olması gerekti—iki taraflı Türkçe, İngilizce ve İtalyanca simültane çeviri, en ufak kuşkuya yer bırakmıyordu.

İtalyan katılımcılar çok bariz bir şekilde suskunlaştılar... Normalde, hayret etmeleri, büyük şaşkınlık ifadesinde bulunmaları gerekti. Ama sus pus oldular, hiç soru sormadılar. (Bence hiç şaşmamaları İtalyanların durumdan haberdar, ama konuyu ilanihaye geçiştirebileceklerini sanmış olduklarını ortaya çıkardı.)

Çığ (bütün ününü, meslekî saygınlığını arkasına alarak), “Sümerliler Türktü, yazılarını çözen Batılılar Türkçe bilmediklerinden anlamamışlar” dediği zaman dahi reaksiyon olmadı, kimse itiraz etmedi... Avrupa Birliği'nin neden Türkiye'yi almak istemediği, bir kez daha elle tutulurcasına anlaşılıyordu: Hangi alanda olursa olsun, Türkler Avrupalıların balonuna iğne sokuyor.

İkinci (ve son) günün öğleden sonrasında İtalyanlar tam anlamiyle pıstılar. Başka kelime bulamıyorum. İlk günün sabahı ne kadar, tabir caizse “şişinme” içinde olmuşlarsa, sempozyum sonunda o derece pısıp kalmışlardı. Yapılan tek çıkış bir İtalyan katılımcının, tıpkısının aynısı heykelin Kuzey Avrupa'da, Güney Amerika'da Mayaların yaşamış olduğu yörelerde, Ön-Asya'da (Anadolu'da) ve İtalya'da Etrüsklerin yaşamış oldukları yörelerde yapılan kazılardan çıktığını gösteren (Orhun Yazıtları uzmanı, Atatürk Üniversitesi'nden) Cengiz Alyılmaz'ı, “size kalırsa bütün insanlık Türklerden çıkmış...” diye adeta azarlaması oldu.

Halaçoğlu'nun havayı dağıtmak üzere, kapanış konuşmasında “Etrüskler proto-Türk olsalar ne yazar, olmasalar ne yazar” anlamında sözler söylemesi bence gereksiz, alaturka bir ödündü ! Bildirilerin TTK tarafından yayımlanacağı belirtildi. İnşallah bildirilerinde Ayda'nın adını vermeden görüşlerini dile getirenler, yazılı metinlerinde daha titiz davranırlar. Etrüskler, Justin McCarthy'lerini bekliyorlar...



Gönül Pultar
KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ (Kulturad-PDF)

* Gönül Ayda PULTAR, ( 1943) yazar ve biliminsanı Sadri Maksudi Arsal'ın torunudur. (Maksudi : Türkiye’de Türkçülüğün temelini atanlar arasında bulunur. Cumhuriyetin ilk hukuk fakültesi olan Ankara Hukuk Fakültesi’nin kurucu hocalarındandır. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında önemli katkıları olmuştur. ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ? kitabın yazarı Adile Ayda'nın da babasıdır.) ODTÜ, Bilkent ve Boğaziçi üniversitelerinde ders vermiş ve Harvard Üniver­sitesi’nde fellow (araştırmacı) olmuş; MLA, ASA, MESEA ve IASA gibi uluslararası bilimsel derneklerde çeşitli pozisyonlarda bulunmuştur. Başkan yardımcılığını yapmış olduğu Amerikan Etüdleri Derneği’nin çıkardığı Journal of American Studies of Turkey dergisinin kurucu yayın yönetmeni olmuştur. ABD’de yayınlanan Journal of Popular Culture dergisinin yayın kurulu üyesidir. İngiltere’de yayınlanan Comparative American Studies dergisinin, Eylül 2006’da çıkmış olan “İngilizce dışındaki dillerde Amerikan edebiyatı” özel sayısının konuk yayın yönetmenliğini yapmıştır. Dünya Bir Atlıkarınca (1979) ve Ellerimden Su İçsinler (1999) adlı iki romanı ile kültür araştırmaları konusunda çeşitli derlemeleri olan ve İlhan Babgöz’le nehir söyleşi kitabı Kardeşliğe Bin Selam’ı gerçekleştiren Pultar’ın, dergilerde ve derleme kitaplarda makaleleri ile ansiklopedi yazıları Türkiye’den başka, başta ABD ve Almanya, Hollanda, İngiltere, Rusya gibi Avrupa ülkeleri ile Hindistan ve Japonya’da yayınlanmıştır. Halen Türkiye Kültür Araştırmalar Derneği Başkanı ve aynı zamanda Dünya Tatar Ligi Onursal Başkanı.


Tarihten Bir Kesit Etrüskler
2007 Sempozyum Bildirileri....
Basım Tarihi: 2008.....

Eser, 2-4 Haziran 2007 tarihinde Bodrum'da düzenlenen Tarihten Bir Kesit: Etrüskler adlı sempozyumda sunulan bildirilerden oluşmaktadır. Tarihin gizemli bir sayfasını aralamak gayesiyle İtalya, ABD, Rusya ve Türkiye'den katılan bilim adamları, İtalya tarihinin ilginç bir halkı olan Etrüsklerin kimliği, dili, tarihi vb. ile ilgili araştırmalarını ve değerlendirmelerini bu sempozyumun vesilesiyle sunmuşlardır. İçindekiler: 
*SUNUŞ A. Profile From History: The Etruscan
*GÜLEÇ, ERKSİN-GÜLTEKİN, TİMUR-ÖZER, İSMAİL-SAĞIR, MEHMET: Geçmişten Günümüze Anadolu: Eski Anadolu Toplumlarının Antropolojik Açıdan İncelenmesi
*GÜRSOY, AKİLE: Tarihten Bir Kesit: Etrüskler Türkiye'de Türk Tarihini İncelemede Antropoloji'nin Katkısı
*ARSLAN, AHMET-MİRŞAN, KAZIM-PARLAK, TAHSİN-TÜFEKÇİOĞLU, TURGAY-ZHDANOV, RENAT IBRAHYM-GİBADULİN, YAHYA: Archeological, Etymological, and Genetic Traces of Migrations Along with Etruscan Migration for Forming European Nations: 
I. Migrational Traces Was Followed Together with Alphabetical Evolution
*MEMİŞ, EKREM: Etrüsk Kavminin Oluşumunda Troyalılar'ın ve İskitler'in (Sakalar) Rolü
*ÇIĞ, MUAZZEZ İLMİYE: Sümer Dili İle Türk Dili Karşılaştırmaları
*MUTLU, M. ÜNAL: Sümerce ve Etrüskçe Arkaik Türk Dilleridir.
*MUTLU, M. ÜNAL: Sumerian and Etruscan Are Archaic Turkish Languages
*DOĞAN, İSMAİL: Etrüsk Yazısının Kaynağı: Türk (Göktürk) Yazısı
*GÜRSOY, NİLÜFER: Homeros ve Herodotos'ta Etrüsk İzleri
*ALYILMAZ, CENGİZ: Asya'dan Avrupa'ya Ana Çizgileriyle Eski Türk Uygarlık Eserleri
*GAVRILIN, KIRILL: II Tempio di Veio: II Problema della Ricostruzione deü'acroteria Scultorea 
*GUIMARAES, SILVIA: Ancient DNA Studies
*SERINO, VINICIO: From Erodoto To Dionisio of Alicarnasso: Comparition Hypotheses About The Etruscan Origins
GENICK, DANIELA COCCHI: L'etâ Dei Metalli in Italia: I Principali Processi Storici e i Collegamenti con L'area Egeo-Anatolica
*MASSETİ, MARCO: Ancient Historical Faunae of Continental And Insular Asia Minör, and Their Relations with the Western Mediten-anean, with Particular Reference to the Italian Peninsula 
*DONATI, LUIGI: Anatolian Contributions to Etruscan Cultura.
daha önce paylaşmıştım , kaçıranlar için 



* * * 


Paflagonia projesi, Rotary International antetli bir dosyayla tanıtıldı. 

Dosyanın kapağında "Paflagonia Projesi, Veneto Bölgesi'nden Batı Karadeniz Bölgesi'ne, Ağustos 2001" başlıkları var. Yine kapakta projenin iki organizatörü Suadiye Rotary Kulübü ile İtalyan Cıttadella Rotary Kulübü'nün amblemleri yer alıyor. Projenin ana sponsorluğunu İtalyan bisiklet aksesuarları firması Elite ve Luna zeytinyağı firmasının; ulaşım sponsorluğunu da Otokoç ve Alitalia'nın üstlendiği bildiriliyor. Dosyanın diğer sayfalarında Paflagonia bölgesinden Homeros'un İlyada adlı eserinde bahsedildiği, bu bölgede yaşayan Enetler'in İtalya'ya göç ettiği anlatılıyor. 

Tarihi Veneto dilinin Etrüsk dilinden türemiş bir alfabeye sahip olduğu da belirtiliyor. Paflagonia'nın ise, Kastamonu, Karadeniz Ereğlisi, Zonguldak, İnebolu, Sinop, Bartın, Safranbolu, Çankırı ve Küre'den oluştuğu ifade ediliyor. 

3200 yıl önce bu bölgeden "demir atlarla" Adriyatik kıyılarından İtalya'ya geçtiği belirtilen Enetler'in köklerine dönüşüne hedef alan projenin bir adı da "Köklere Dönüş Projesi." Proje dosyası ile birlikte dağıtılan bir haritada ise Anadolu coğrafyası, eski yerleşim bölgelerine göre adlandırılıyor. Buna göre, Anadolu'daki federe şehir devletlerinin adları şöyle: "Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfılya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pontus, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya..."

Basın bildirisinde ise şu ifade kullanılıyor: "Artık bütün Avrupa, köklerinin Troya ile başladığında hemfikir..." Bu ifadenin 1988 yılından beri Troya kazılarını yürüten arkeolog (ve tabii ki ideolog) Prof. Dr. Manfred Korfmann'a ait olduğu belirtiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı da "Köklere dönüş" projesini destekledi!  İtalyan bisikletçiler, kendi ülkelerinden bisikletle hareket ederek Bartın'a kadar geldiler. Türkiye Cumhuriyet Kültür Bakanlığı, Türkiye'yi federe devletlere bölme projesinde müsteşar düzeyinde temsil edildi! Müsteşar Fikret Necip Üçcan, Türkiye Rotary Kulüpleri Genel Başkanı Enver Aytaç ve Suadiye Rotary Kulübünden Müjdat Yeşilbağ ve İtalyan temsilciler, bugün Avrupa'da yaşayan bütün insanların köklerinin Anadolu olduğu teorisine ses çıkarmadılar.

Tabii, proje aslında kendi kendini çürütüyor.  Çünkü, Truva'nın Avrupa'nın değil, Türkler'in kökenleri ile bağlantılı olduğuna dair iddialar ve Atatürk'ün Dumlupınar zaferinden sonra "Truva'nın öcünü aldık" demesi bir kenara, bugünkü İtalya'nın Etrüskler tarafından kurulduğu, Etrüskler'in sembollerinin ve destanlarının da Ergenekon destanı ile aynı ve alfabelerinin de rünik Türk alfabesi olduğu biliniyor. .... 



ARSLAN BULUT
TÜRKLÜĞÜN ŞİFRELERİ - link







EK:
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu'nun Dokuz Bitik kitabından kesitler


Alttaki Hodder'ın tablosudur: Pelasgians'lara dikkat!



" Issık kurqanı ve içindekiler Türk tarihine ipucu verdigi için Moskovanın telimatı ile rus uzmanlar gelib, kazı ekibinin başkanı kazak arkeoloq Akişeiin eline o kabı tersine tutub fotoqrafı yayınlamaslnl önermişler. Ölenin de kemiklerini aradan çıkarmışlar, Orada bir kız degil, erkek iranlı sak döyüşçü gömüldügünü, ters tutulan yazının da alfabesi belli olmayan bir yazı olduğunu söylemişler. Böylece Altun geyimli döyüşçü nağılı yaranmış ve bizim "akllı" adamlarımız da hep o nağılı söylerler. Ben uzman doktorlarla o kemiklere baktığımızda onun 16-18 yazşı bir kız olmasını tesbit etdik, hem de yanında parfüme kabı, başında kazak kızlarının bugün de başına takdığı Saukel vardı... Yazı bir EB (ev) loqoqram çizgisi ile ilgili. Turfandan (Koço) Almata yakınına göçmüş Ogüzgü adlı biri Koçudakl yurtu (Ebi) anımsayan bir loqoqram (EB) çizdigini böyle yazmıştır: KOÇU ANISI AĞ EBİ ÖQUZ ER İÇİN OGÜZGÜ ÇİZIB. " 
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov

Lemnos Yazıtı
Lemnos inscription = Turkish
Adım Tursun Alp
My name is Tursun Alp






ETRÜSK HANGİ SIRADAYMIŞ?
WHERE is ETRUSCANS? In the line of TURKISH ALPHABET!

if you study Etruscan Language, look into Turkish Language!
SB






ilgili:
Who Were the Ancient Inhabitants of Asia Minor?
"The aim of this chapter is to point to the endless list of the Türkic toponyms we find not only in Europe, but all over the world. This indicates that apparently at some time the humanity didn't speak any other language but Türkic."


















15 Ekim 2016 Cumartesi

Ksenophon Anabasis'te Türkler






Proksenos'un yüzbaşılarını toplayıp cesaret veriyor, kralı yumuşatmayı öneren Apollonides adında birini kovuyorlar:

" O anda Stymphalos'lu Agasias söze karışıp 'Ama bu adamın ne Boiotia'yla ilgisi var ne de Yunanistan'ın geri kalan kısmıyla, kulaklarının Lydia'lılar gibi delinmiş olduğunu gördüm' dedi. - Ve doğruydu bu söylediği. Adam kovuldu." Ksenophon, Anabasis 3.Kitap:1:31

* Ellenler küpe takmayı efemine ile özdeşleştiriyordu. Bu da Ellen erkeklerinin küpe takmadığını gösterir. Kulakları delik olan Apollonides bir "barbar" olarak, yani "Hellence Konuşmayan"lardandı. Apollonides Boiota lehçesi ile konuşuyordu. Boeotia Korinth Körfezi'nin kuzeydoğusunda yer alır. Pelasglarla ilişkilendirenlerin yanında MS.110-180 yıllarında yaşamış coğrafyacı Pausanias onları Minyaslılar ile ilişkilendirir. Teos (Sığacık-İzmir) kurucu atası Athamas (Atamız), Boeotia'dan gelmiştir. Teoslu Anacreon ise İskit kökenlidir ve Strabon'a göre o Teos'u Athamantis olarak adlandırmıştır.






Ellenlerin aksine Türkler Küpe takardı.
"Herhangi bir sebeple, âilede sâdece bir oğul olursa, delikanlının kulağına bir küpe takarlardı. Askerde, safta, “hizâya gir” komutu esnâsında, komutan küpeli askeri görerek, onu tehlikeli işlere göndermezdi. Yetkisi yoktu. Soyu içinde sonuncu erkek olan kimse, kulağında iki küpe taşırdı. Âileyi (soyu) sürdürmek için, onu bilhassa korurlardı." Murad Adji





* Bu çeviriler niye orjinal isimlerine sadık değil. Yunanistan yani Greece olarak anılan bir ülke yoktu, Anabasis orjinalinde Ἑλλάδος - (Hellas-Ellada) Hellen olarak geçer.


* PELASGLAR Türkçe konuşurdu. [non-Indo-European origin, non- Hellenic population which they called Pelasgian]
* ATHAMAS Türkçedir.
* Pindos Dağları (Pindus)'nın öteki adı Athamanean (Atamanın- Atamın?!) Dağları'dır.
* "Ege havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti." (George Thomson)


- ATA
- ARATTA : Sumer kral listesinde Uruk kralı+ Azerbaycan'ın ilk Türk Devleti, MÖ.3000
- ATALUMMAN : ELAM-TÜRK MÖ. 2750-1550 - "Boğazköy kazılarında ele geçen ve Hurrilere ait olduğu ileri sürülen bir tablette Atalumman (Atalumaş) adlı bir Elam kralından söz edilmektedir. "
- ATAMAN : Teselya'da bir boy. Boeotilılar ile akraba. Truva Savaşı'ndan 2 nesil sonra Midilli (Lesbos) Adası'na yerleşirler. Lidyalılar-Lesboslar-Pelasglar-Etrüskler akraba.
- ATHAMAS (ATAMIZ) : BOEOTİA (PELASG-İyonyalılar ile akraba)- TEOS-İSKİT-TÜRK 
- ATAİL : adı "Ülkenin Atası" anlamına gelen İSKİT-TÜRK kral MÖ.5.-4.yy
- ATİLLA : HUN-TÜRK MS.5.yy
- ATABEYLER
- ATATÜRK : TÜRKİYE
- ATA YURT....

SB





Κοτύωρα - Kotyora - Kut Yöresi
Kut Türklerinin mirası...


"Birçok kurban kesildikten sonra, kahinlerin tümü tanrıların savaşı asla onaylamadıklarını bildirdiler. Bundan sonra armağanlar kabul edildi, ülke dost bir ülkeden geçiliyormuş gibi aşıldı ve iki günlük yürüyüşten sonra Tibaren'lerin topraklarındaki Sinope kolonisi Kotyora'ya varıldı." Ksenophon (MÖ.4.yy), Anabasis 5.Kitap:5.3


ORDU


Ordu ili, M.Ö. 400 yılından önce günümüzdeki şehir merkezinin yaklaşık 5 km batısında, halk arasında Bozukkale olarak bilinen yerde "Kotyora (<Kutyöresi)" adıyla kurulmuştur. Şehrin buraya kurulmasının tek nedeni bulunmaktadır: Çevrede "Doğal Liman" doğal liman olacak tek yer oluşu. Kotyora kelimesini Rumca olarak işleyen yabancı tarihçiler ve misyonerler bu durumu bir ganimet saymışlardır. Kelimeye bir anlam veremeyen Türk tarihçileri de yabancıların dümen suyuna girmişler, konuyu içinden çıkılmaz duruma sokmuşlardır. O hâlde Ordu ilinin eski adının Kotyora oluşunun sebebi nedir?

Karadeniz Bölgesi'ndeki bugünkü şehir merkezlerinin pek çoğunun kuruluşunun temelinde de Kotyora'da olduğu gibi, aynı sebep yatmaktadır. Sinop, Samsun, Ünye, Bolaman, Kotyora (Ordu), Giresun, Tirebolu, Trabzon, ... şehir merkezlerinin kuruluşu tamamıyla doğal limanla ilgilidir. 

Bu bölgeye, Hz. İsa'nın doğumundan çok önceleri, bilemediğimiz tarihlerde Turan / Türk boyları gelip yerleşmiş; madencilik, tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta idiler. Özellikle maden konusunda dünyanın en önde gelen bölgesi M.Ö. yıllarda Orta Karadeniz Bölgesi'dir. Sakaların Halip boyu, bu bölgede yaşamaktadırlar ve dünyaya demircilikleri ile ün salmışlardır. Dış dünyadan pek çok millet, bu durumu öğrenince gemilerle Karadeniz Bölgesi'ne gelmekte, gemilerini doğal limanlara demirlemektedir. İç kesimlerde yerleşen halk, ürettikleri ürünleri bu gemilerin demirlediği limanlara getirmiş, burada mal mübadelesinde bulunmuştur. Zamanla doğal limanların çevresi kalabalıklaşmış, bir pazar haline gelmiş; böylece günümüz modern şehirlerin temeli atılmıştır. 

Yörede yaşayan yerli halk(Turan/Türk), bir tarih yaymamış gibi görünmekte. Veya yazdığı kaynaklar günümüze ulaşamamıştır. Yabancıların yazdıklarından bir kısmı ise korunmuştur. Onlar bu bölgenin tanıtımını kendi bakış açısına göre yazdıkları için Karadeniz Bölgesi ile ilgili tarih yabancıların yazdıklarına göre şekillenmiştir. Özellikle Yunan tacirler buralara gelip ticaret yapmışlar, misyonerlik faaliyetlerinden de geri durmamışlardır. Sonuç itibariyle Karadeniz’in kıyı şeridindeki şehirlerin, ticarî bir temelden öte gitmemesine rağmen, Yunanlılar kurmuş gibi işlenmiştir. Günümüzde de aynı yalanlar yine misyonerler vasıtasıyla halka anlatılmakta, gerçeği bilmeyen Türk insanı da bunlara inanmak zorunda kalmaktadır. 

Bütün bu genel bilgilerden sonra Ordu ilinin eski adı Kotyora ismine gelelim: M.Ö. 400'de şimdiki Ordu ilimizin ismi Kotyora olarak kaydedilmiştir. Bu ismin hangi tarihte bu şehre verildiği belli değildir. Ancak M.Ö. 400'den önceleri de şehrin bu isimle bilindiği anlaşılmaktadır. Bu isim kot (kut) ve yorası (yöresi) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş gibi görünmektedir. M.S. I. yüzyılda Plinius bu şehri yine aynı isimle kaydetmiştir.

Hiçbir yer adı tesadüfen verilmemiştir. O hâlde Kotyora isminin verilişinin de bir tarihî alt yapısı bulunmaktadır. Kelimenin aslı KUT YORASI/YÖRESİ'dir ve burada Kutlar iskan ettiği için böyle bir ad verilmiş olmalıdır. Kutlar kimdir?

Kutlar B. Hrozny'ye göre Hazar Denizi'nin güney doğusunda, Türkistan'da oturmakta iken daha sonra M.Ö. 2500 2400 yıllarında Hazar Gölü çevresinden batıya doğru göçmüşlerdir. Kutlar 2500 yılından sonra Akkad'ın Samî Krallığını yıkıp Mezopotamya'da 125 yıl hüküm sürmüşlerdir. M.A. Beek ise onların Kerkük ve çevresinde yaşadığını bildirmiştir.

M.Ö. 2500 yıllarında Mezopotamya'nın kuzeyinde hüküm sürmüş Kutların Türkçe konuşan bir kavim olduğu konusu bilim dünyasının aydınlattığı bir gerçektir. Doğudaki dağlarda yaşayan Kut/Gutlar, M.Ö. 2300'lü yıllarda Mezopotamya'ya saldırıp büyük tahribatlar yapmışlardır. Bu saldırılar sırasında temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının büyük oranda yükseldiği, asayişin bozulduğu tarihî kaynaklarda bir ayrıntı olarak yer almaktadır.

Pek çok bilim adamı tarafından Kutların 2260-2223'ten sonra Dicle Irmağı'nın kuzeyine doğru göçtükleri iddia edilmektedir10. Daha önce İran'daki Zağros Dağları'nın eteklerinde yaşayan Kutlar, M.Ö. 2150'de Akad İmparatorluğunu yıkmışlar ve Anadolu'da hâkimiyeti ele almışlardır. Bizans İmparatoru Mihail 1042'de İstanbul'dan doğuya doğru sefere çıkar, Gutların memleketini tabiyeti altına sokar. Bizans İmparatoru Diojen, Alparslan’ın ordusunu karşılamak üzere Malazgirt’e giderken askerlerinin arasında Gutlar da bulunmaktaydı. Trabzon'da bulunmuş M.S. 483 tarihli bir onarım kitabesinde, onarıma yardım edenler arasında Gutlar da sayılmıştır.

Kut kavminin Türk kökenli olduğunu ünlü Sümerolog Prof. Benna Landsberger, 1937'de yapılan Tarih Kurultayı'nda Atatürk'ün huzurunda açıklamıştır.  Landsberger, ölüm yılı olan 1968'e kadar bu konuyu geliştirmeye çalışmış, konu ile ilgili olarak dersler ve konferanslar vermiştir. Kut dili ile Eski Türkçenin bağlantısı üzerinde çok emek harcamış, devrinin önemli bilim adamları olan A. von Gabain ve László Rásonyi'nin de onun görüşlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Kutlara ait yazıtlardan anlaşıldığına göre kağanlarının adlarının Yarlagan, Tirigan, Şarlak /Çarlak, El ulumuş, İnim-bakaş oluşu, onların Türk milletinin bir parçası olduğunu aslında şüpheden uzak tutmaktadır.

Kutçadan kalan kişi, tanrı, yer adlarını ve cins isimlerin yapısını ve köken bilgisini Sümerolog Kemal Balkan tahlil etmiş ve Türkçe ile Kutçanın bağlantısını ortaya koymuştur. Landsberger, Anadolu'da yaşamış Gutium yahut Kutium milletinin Kutlar olduğunu, bu kelimenin Akatça nispet eki -ium aldığını belirtmiştir. Kütahya ilimizin eski kaynaklardaki ismi Kutium'dur. -ium'un Akatça nispet eki dikkate alındığında adı geçen şehrimizin kurucusunun Kut / Gutlar olduğu açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede Kut isminin Kot biçiminde söylendiği ve kayıtlara geçtiği, Kutlara ait bir ölçü birimi olan kot ve Komar / Kumar boyunda da görülmektedir. Bu, Yunan alfabesinde " u " sesinin olmayışından kaynaklanıyor olsa gerektir.

Ordu ilinin eski adı olan Kot< Kut Yorası/Yöresi adı işte yukarıda anlattığımız Kut Türklerinin mirasıdır. Ordu'da Kutlarla ilgili başka yer adları da bulunmaktadır: 1455'te Ordu'da Kutlucalu, Kutlulu (Bolaman), Kutlulu (Bozat) adlı karyeler bulunmaktadır. Ordu'ya bağlı Mesudiye ilçesinin Derinçay köyünün eski ismi ise Konanı (kut-ana?)'dır. 

Yakın çevredeki durum ise şu şekildedir: Trabzon iline bağlı Çaykara'nın Demirli köyünün eski ismi Kotu'dur. Araklı ilçesi Turnalı, İyisu, Pervane köylerinin ortasındaki tepenin ismi Kudula'dır. Trabzon'un yaylalarından birinin adı Kuti'dir. Trabzon Yomralı'ya bağlı Oymalı köyünün değiştirilmeden önceki ismi Kodil, Maçka'nın Ormaniçi köyünün adı ise Kodila'dır. Gümüşhane Merkez Dibekli köyünün eski kayıtlardaki ismi Kodilbahçe'dir. Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı Atyolu köyünün eski adı Kod, Erzurum-merkez Taşpınar köyünün eski ismi Kotanis'tir. Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Damlıca köyünün eski adı Kodamik, Sabaholdu köyününkü ise Kodas'tır. Tunceli'nin Ovacık ilçesine bağlı Paşadüzü'nün adı Kodi; Ardahan'a bağlı Akyaka köyünün eski kaynaklardaki adı ise Kodishara'dır. Tokat Reşadiye Taşloca köyünün eski kaynaklardaki ismi Kotanı'dır. Çorum'da Kutigin, Tokat-Sonisa'da Kutlu, Kara-hisâr-i Şarkî’de Kutluca, Canik’te Kutluca Baba, Kutlucaviran (Reşadiye), Bayburt’ta Kutlulapa, Malatya’da Kutludere, Bolu’da Kutluviran, Kutluboğa, Kocaeli’de Kutluca (İznik), Kutluca (Gebze) adlı yerleşim yerleri bulunmaktadır.

Kutlarla ilgili yer isimlerinin yoğunlaştığı bölgeye dikkat edilirse Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi ile komşu yörelerde yoğun olarak Kut Türklerinin yerleştiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Tarihi kaynakların yetersiz olduğu konularda ilk akla gelen etnoğrafik malzemelerdir. Konuya bir de bu açıdan bakalım: Artvin, Rize, Trabzon, Erzincan, Bayburt, Kars, Bitlis ve köylerinde altı-sekiz kilo tahıl alan tahtadan yapılmış ölçeğe Kot / Kut denilmektedir. kot kelimesinden türeyen kotar- “bir kaptan diğer kaba yemek boşaltmak”, kotarılma, kotarılmak, kotarma kelimeleri Türkiye Türkçesinde yürürlüktedir. Konuyu daha ilgi çekici duruma getiren ise 1069'da aynı ölçeğin bilinmesi; hem Balasagun'lu Yusuf Has Hacib'in Katadgu Bilig adlı eserinde (kotur- "boşaltmak", kotrul- "boşaltılmak"), hem de kur biçiminde Anadolu'da kullanılmasıdır.

Trabzon ve yöresinde, kepçeye; hamur ve çeşitli sıvı yiyecekleri karıştırmada kullanılan dört saplı değneğe; meyve toplamaya ve balık tutmaya yarayan ucunda torba olan sırığa kotal, gıdal, kuteli denilmektedir. Bu kelime kutal, kuteli olarak tarafımızdan yüzlerce kez tespit edilmiş olup yakında yayımlanacak olan Trabzon İli ve Yöresi Ağızları'nda (3 cilt) ayrıntılı olarak işlenmiştir.

Sonuç olarak Ordu ilinin eski adı Kutyora (<Kot-yorası<Kut yöresi) Kut Türklerinin mirası olduğu ve "Kutların yaşadığı bölge, yöre" anlamına geldiği açıkça görülmektedir. 


ORDU İLİNİN ESKİ ADI "KOTYORA" VE TARİHİ ALT YAPISI





* Prof.Dr.Necati Demir'in makalesindeki "Sakaların Halep Boyu" yabancı kaynaklarda Kaşka-Xalub diye geçer. Excalibur kelimesi de efsanesi de buradan türemiştir. - SB











5 Kasım 2015 Perşembe

ANAKREON (ANACREON) - İSKİT TÜRK ŞAİR



Yunan dönemi 5.yy'dakinin 


ANAKREON (ANACREON) - İSKİT TÜRK ŞAİRİ
TEOS / SIĞACIK


Milattan önce 561/571 (veya 582) de doğmuş MÖ.485/488(495)'de ölmüştür. 
Anakreon'un, İskit-Türkü Anakharsis (Anacharsis, MÖ 6.yy) ile ilgisi yoktur. 
Anakharsis, doğduğu yer olan Karadeniz'in kuzey kıyılarını, bilgeliği  ve mutluluğu aramak için terk etmiş ve  MÖ.592-589 arasında Atina'ya gelmiştir, 
Oysa Anakreon Teos'ta doğmuştur. 
Anakharsis Solon (ö.MÖ 560), Anakreon Peistratos'un (ö.527) oğlu Hipparkhus (ö.514) ile çağdaştır.

Konur'un (Gnurus) oğlu


"Teos ATHAMAS tarafından kurulmuş, bu sebeple ANAKREON tarafından ATHAMANTIS olarak adlandırılmış."
"Teos was founded by ATHAMAS, and hence was called ATHAMANTIS by ANACREAON "
Strabon.14-3

ATHAMAS - ATAMAS - ATAMIZ
ANACREAON - diğer adı SCYTHINUS TEIUS

SKYTHINOS VON TEOS - 4. Jahrh. v.Chr.
Anakreon'un kullanılan diğer adları:
Skythinos, von Teos
Scythinus, Poeta
Scitino, di Teo
Escití
Szküthinosz 
Skythinos, Grammatiker
Skythinos, Dichter
Scythinus, Epigrammaticus
Scythinus, Philosophus
Scyth.

Notes:
TLG Canon of Greek Authors and Works, Third Edition, pg. 357
Smith's Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, Vol 3, 1867, p. 763: "Scythinus, of Teos, an iambic poet mentiond by Stephanus of Byzantium...He turned into great verse the work of the philosopher Heracleitus (Diog. Laert. ix. 16)...."

Brill's New Pauly: "Iambic poet from Teos (Steph. Byz. s. v. Τέως), perhaps 5th or 4th century B.C. S. composed a poem expounding Heraclitus' [1] philosophy (cited in Diog. Laert. 9,16 = fr. 46 Wehrli), perhaps entitled On Nature (περὶ φύσεως), as in the lemma of Stob. 1,8,43 citing fr. 2 W. on 'time', either in prose or in corrupted trochaic tetrameters [1], the metre of S.' two lines about Apollo's lyre cited Plut. de Pyth. or. 16,402a. Ath. 11,461e cites an account of Herakles' conquests from an apparently prose ‘historía’ (FGrH 13 F 1)....." from Bowie, Ewen (Oxford). "Scythinus." Brill's New Pauly. Antiquity volumes edited by: Hubert Cancik and  Helmuth Schneider . Brill, 2010. Brill Online. Tufts University Library. 18 August 2010...link Author info: VIAF


Skythinos von Teos (4th  BC)
‘Scythinus, Hecataei in historia idemque Heracliti in philosophia imitator, ab Hieronymo laudatus non potest non fuisse saeculo IV, fortasse exeunte. nam tum … revixit in Asia Heracliti disciplina. Scythini vel Scythii musa puerilis (Anth. XII 22. 232) ab illo aliena’ Diels Poet. Phil. Fr. 1901, 169 (hier und Vorsokr.3 12 C 3f. die reste der ῎Ιαμβοι περὶ φύσεως ). er kann auch 100 jahre älter sein; zeitgenosse und selbst früher als Herodoros. über inhalt und c…link


Skythinos von Teos ile Anakreon tek bir kişiliktir, öyle ki Skythinos'un oğlu olduğunu söyleyenler de var. Skythinos'un yaşadığı dönem tartışmalı, çünkü Herodorus'un çağdaşı olarak da veriliyor;

"Herodot, Polycrates'in sarayında Anacreon'dan bahseder; Anacreon pekâlâ ortaya çıkmış olabilir: Polycrates'in sarayında Anaximenes ve Ibycus gibi çağdaşlarıyla birlikte Eros'un doğasının tartışıldığı birkaç sempozyum vardır." 
"Herodotean mention of Anacreon,at Polycrates’ court; Anacreon may well have appeared: there are several symposia at Polycrates’ court, with contemporaries such as Anaximenes and Ibycus, where the nature of Eros is discussed." [Bernsdorff Hans - Anacreon of Teos, vol 1]

Yazdıkları ise aynı tip şiirlerdir. Skythinos için "iambik şair" diyorlar ki Anakreon da "müstehcen" şiirler yazıyordu.

"İambik şiir ölçüyü içeren ancak bununla sınırlı olmayan ve kökenlerini modern bilginlerin Demeter ve Dionysos kültlerine dayandırdığı bir antik Yunan şiiri türüydü. Bu tür, aşağılayıcı ve müstehcen bir dil içeriyordu ve bazen "suçlama şiiri" olarak anılır."



SCYTHiANS ARE NOT GREEK, BUT TURKS.
!

Skythinos von Teos;
* O, 100 yıl daha büyük de olabilir; Herodorus'un (MÖ 6.yy) çağdaşı ve hatta daha öncesine..!
* er kann auch 100 jahre älter sein; zeitgenosse und selbst früher als Herodoros.
* it may also be 100 years older; contemporary and even earlier than Herodorus.


Anakreon için İbykus (MÖ 6.yy), Skythinos için Herodorus çağdaşı veya 100 yıl öncesi deniliyorsa, tarihte bir karışıklık var demektir.



"Der erste Beleg dafür sind die dem bereits zitierten Skythinos-Fragment vorangehenden Sätze. Sie lauten: "Die Zeit ist das Späteste und Erste von Allem, und sie enthält alles in sich, und sie ist eine und ist es nicht. Sie entweicht immer aus dem Seienden und auf demselben Wege...(nun muss dem Sinne nach etwa folgen: 'erscheint sie auch wieder in ihm')"...

*Klaus Held:
  Heraklit, Parmenides und der Anfang von Philosophie und Wissenschaft: 
NOT:
BELEG (in Grm) = BELGE / KANIT / BELGÜ (TR.etymology)



* Stephan Schröder :



"The name of the poet's father has been variously reported to have been Scythinus, Eumelus, Parthenius, and Aristocritus. The name of his mother was Eetia."

Principal Remains of Anacreon of Teos 
in English Verse by Judson France Davidson,1915





Anakreon - Jean-Baptiste Guillaume, 1849-1851.



* Eski Yunan Edebi Kaynakları 1-
Teoslu Şair Anakreon ve Anakreonteia Şiirlerden Seçmeler

Anadolulu bir şair olan, Arkaik Çağ şiirinin önemli temsilcilerinden, şöhreti yüzyıllarca süren Teos’lu (Sığacık/İzmir) Anakreon tanıtılmakta ve günümüze kalan şiirlerinden seçme örnekler Türkçeleriyle birlikte verilmektedir. Ayrıca bu şairi sonraki yüzyıllarda taklit eden ve “Anakreonteia” adı ile tanınan şiirlerden de örnekler sunulmaktadır. 



TEOSLU ŞAİR ANAKREON VE ANAKREONTEIA ŞİİRLERDEN SEÇMELER 

Anakreon (Ἀνακρέων veya vezin nedeniyle Ἀνακρείων) İ. Ö. 6. yüzyılda (İ. Ö. 580-570 arası) Batı Anadolu kentlerinden ve Ionia’nın 12 kentinden birisi olan Teos’ta (Sığacık/İzmir) doğmuş ünlü bir şairdir. Anakreon’un annesinin adı bilinmemekte, babasının adı hakkında ise antik kaynaklarda belirsizlik vardır. Bazı kaynaklar baba adını Skythinos, Eumelos, Parthenios veya Aristokritos olarak vermektedir. Skythinos ve Parthenios bazı bilim adamlarınca daha olası bulunmaktadır. Hatta Tivoli’de ele geçen bir Hermes payesi (Herme) üzerindeki yazıtta (Visconti, Iconographie grecque, 74) şairin adı şöyle geçmektedir: 


ΑΝΑΚ[ρέων] ΣΚΥ[θίνου] ΤΗΙ[ος]. Sky(thinos oğlu) Te(os’lu) Anak(reon). 

Şairin kesin olmamakla birlikte 495 veya 485 yıllarında öldüğü düşünülmektedir. Anakreonun ilerlemiş yaşından birçok kaynakta söz edilmiştir (örn. bkz. aş. Lukianos). Perslerin (Harpagos’un) birçok şehirle birlikte onun anayurdunu da tehdit etmesi üzerine yak. İ. Ö. 540 yılında vatanını terkedip birçok vatandaşıyla birlikte Batı Trakya’daki Abdera’ya (bugün Avdira/Yunanistan) gitmiştir.  Abdera’nın kolonize edilmesinde onun da rol oynadığı söylenebilir. 

Daha sonra şairin uzun yıllar Samos Tiranı Polykrates’in sarayında yaşadığı bilinmektedir. Burada saray şairi olarak büyük saygı görmüş ve uzun yıllar yaşamıştır. Bazı kaynaklarda tiranın oğluna müzik öğretmenliği yaptığı söylenir (bkz. aş. Himerios). Sanatı ve sanatçıları seven ve kollayan bu tiranın Anakreonu da çok sevdiği ve saydığı anlatılmaktadır. Hatta bir keresinde tiranın şaire olan dostluğundan ötürü 5 talanta altın hediye ettiğinden, ama şairin bu altını geri çevirdiğinden bahsedilir (bkz. aş. Stobaios). Geri çevirme gerekçesi ise, şairin böylesine büyük bir zenginliğe alışık olmadığı, altının verdiği endişeden dolayı iki gece boyunca uyuyamadığı ve zenginliğin buna değmeyeceği düşüncesidir (bkz. kaynakçada Richter, Anakreon. Richter bu bilgiyi antik yazar Stobaios’tan almıştır, bkz. aş.). 

Bazı bilim adamlarına göre tiran onun tüm ihtiyaçlarını karşılamamış olsaydı şair büyük bir olasılıkla bu parayı alacaktı. İhtiyaçları karşılanan şairin, tiranı birçok şiirinde övdüğü ve güzel şiirleriyle onun zorbalıklarını bir parça da olsa yumuşattığı söylenir. 522 yılında Tiran Polykrates’in ölümü üzerine, şairi Peisistratos’lardan Atina Tiranı Hipparkhos’un yanına aldığı da bilinmektedir. Şairin Hipparkhos’un öldürülmesinden (İ. Ö. 514) veya Hippias’ın kovulmasından (İ. Ö. 510) sonra Atina’dan ayrılarak Thessalia’daki Larissa’ya, Ekekratidas’ın yanına gittiği anlatılır. Anakreon’un âkıbeti açık değildir.  Ancak, günümüze gelen bilgilere göre seksen beş yaşına kadar yaşadığı düşünülmektedir (bkz. aş. Lukianos). 

Kendisinin Aiskhylos’un gençlik eserlerini tiyatroda izlemiş olabileceği sanılmaktadır. Hikâye edildiğine göre, şair  İ. Ö. 495 yıllarında bir kuru üzüm tanesini yutarken boğularak ölmüştür. Bu hikâye, aslında antik biyografi yazarlarının, hakkında yazdıkları yazar veya şairlerin işledikleri konulardan ne kadar etkilendiklerini ve ona göre de olayları klişeleştirerek hikâye ettiklerini göstermektedir. Bilindiği üzere Anakreon symposion (içki sofraları/meyhane türküleri) konularında yazmıştır ve bir üzüm tanesiyle boğularak ölmesi (şaraba atfen!) şair için son derece ironik bir sondur! 

Şairin yaşamının son yıllarını olasılıkla ya Teos’ta ya da kardeş kent Abdera’da geçirdiği anlatılır. Simonides’e ait olduğu söylenen, ama olasılıkla daha geç döneme ait olan iki epigramda (Anthologia Palatina 7, 24 ve 25) şairin Teos’ta gömülü olduğundan bahsedilmektedir. Fakat öldüğü kentin Atina olduğunu belirten kaynaklar da vardır. Teos kenti şairin tasvirini sikkelerine basmıştır. Yine, vaktiyle Teos’ta şairin oturur durumdaki bir heykeli olduğu belirtilmektedir. Roma’da Capitolium Müzesi’nde şaire ait ünlü bir büst de bulunmaktadır (bkz. Res. 1-2)

Perikles’in babası, Mykale Deniz Savaşı’nın galibi Atinalı komutan Ksantippos’la arkadaş olduğu ve şairin, Atina Akropolü’nde, Ksantippos’un heykelinin yanında bir heykelinin durduğu rivayet edilmektedir. Bu heykelin olasılıkla Perikles tarafından diktirildiği düşünülmektedir. Pausanias İ. S. 170’li yıllarda Atina Akropolisi’ni ziyaret ettiği zaman, Parthenon’un doğusunda duran bir Anakreon heykelinden söz etmektedir (Ἑλλάδος Περιήγησις [Yunanistanın Tasviri] 25, 1). 

Bu heykel olasılıkla yukarıda değinilen ve “Kopenhag Heykeli” diye bilinen eserdir. Heykelin ikonografisinde Anakreon şarapla coşmuş ve olasılıkla barbiton çalan bir şair tipinde betimlenmiştir. Bu tipolojiyi Yunanlar eskiden beri çok sevmişlerdir. Heykelin portresi ile uyum gösteren ve böylece Anakreon diye tanımlanmış olan birçok büst de bulunmaktadır. Hem heykel hem de büstlerin İ. Ö. yak. 440 yıllarında yapılmış orijinal bir esere dayandığı düşünülmektedir. 

Şairin vazolar üzerinde isminin de yazılı olduğu betimleri vardır. Anakreon en eskisi İ. Ö. 515 yılına tarihlenen üç Arkaik Dönem kırmızı figürlü vazo resminde komastes (Dionysos şenlik alaylarına katılan sarhoş şenlik üyesi) olarak betimlenmiştir. Şair vazo resimlerinde genelde symposion ve erotik sahnelerde gözükmektedir ve betimlemelerde yaşlı bir görüntüsü yoktur. 

Antik şairler Theokritos (Epigram 17- Anthologia Palati-na 9, 599) ile Tarentumlu Leonidas (Anthologia Palatina 16, 306) bazı epigramlarında ve antik yazar Pausanias bazı anlatımlarında (1, 25, 1) şair Anakreonun tasvirlerinden/heykellerinden bahsetmektedirler. Anakreon’un günümüze kalan heykelleri, büstleri, vazolar, mozaikler veya antik tablolar üzerindeki tasvirleri hakkında ayrıntılı bilgiyi Rosenmeyer (The Poetics of Imitation, 22-36) vermektedir.

Anakreonun tasvirleri hakkında Eski Yunan ve Latin kaynaklarından derlenen bilgiler bir araya getirildiğinde şairin kendisi hakkında edinilen bilgilerin şiirlerinden edinilenlerle hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Şairin hayatı ve eserleri iç içe geçmiştir ve bu da bize sympotik (meyhaneci) erotik bir Anakreon resmi çizmektedir. Şairin bu imajı Anakreonteia şairlerine ilham vermiştir ve bunu çok sık kullanmışlardır. An. Palatinada Anakreona mal edilen epigramlar incelendiğinde ve ayrıca birçok antik dilbilgisi uzmanının şaire yaptıkları atıflara bakıldığında şairin aslında erotik şiirlerinin dışında da eserleri olduğu görülmektedir. Ancak bu türden şiirleri şairin hayatta olduğu dönemde bile fazla ilgi çekmemiştir. Bu durumun çeşitli nedenleri vardır. Öncelikle Anakreon Antikçağda böylesine şahsi erotik şiirler yazmış olan ilk şairdir. Şiirlerinde hep bir lirik “ben” ifadesi vardır. Bu ben ifadesi genelde şairin bizzat kendisi ile özdeşleştirilmiştir. Şair şiirlerinde aşk ve şarabın etkisini bu lirik ben teması ve bunun sonuçları ile ifade etmektedir. Şairin kendisi ve karakteri hakkında büyük bir belirsizliğin hâkim olduğu görülmektedir.

Şairin şiirlerinin konusu genellikle aşk, şarap, güller ve neşeli sohbetlerdir. Şiirleri Ion Lehçesi’nde yazılmıştır. Şiirlerinin yetkinliği sonraki yüzyıllarda birçok hayran kitlesi oluşturmuştur. Anakreon, erotik hislerinin ruhunun ifadesi olduğunu dile getirmiştir. Şiirlerinden sadece 3 tanesi tam olarak, diğerleri ise parçalar halinde günümüze kalmıştır. Anakreon ile ilgili bilgiler daha çok şairin şiirlerindeki sözcüklerinden toparlanan bilgilerdir. Anakreon’un şiirleri, 18. yüzyılda yeniden keşfedilmesini ardından büyük ilgiyle karşılanmış ve özel bir akım başlatmıştır (bkz. aş. Anakreontizm). Şiirleri modern dillere çevrilmiştir. Amerika’nın millî marşı, Lüksemburg’un eski millî marşını temel alarak 1800 yılında John Stafford Smith tarafından bestelenen popüler bir İngiliz şiirinden (To Anacreon in Heaven) oluşturulmuştur. Şiirin asıl oluştuğu dönem ise, 1772-1792 yılları arasında Londra’da faal olan “Anacreontic Society”nin kulüp şiirleri ortamıdır (bkz. Anakreontizm). 

Anakreon Antikçağın en ünlü kadın şairi Sappho’dan yaklaşık iki nesil daha gençtir. Şairin şiirlerinin yukarıda da belirtildiği gibi symposion’larla doğrudan ilişkisi vardır. En ünlü şiirlerinden birisi olan “Trakyalı tay” ile aslında bir hetaira’nın (üst sınıf fahişe) kastedildiği de düşünülmektedir. Anakreon “solo liriği” şairlerinin sonuncusudur. Şair basit bir dille ama etkileyici şiirler yazmıştır. Şiirlerinde en sık karşılaşılan temalar genellikle hem kadınlara hem de delikanlılara duyulan aşk, şarap, içki sofraları, eğlence yani entelektüel düzeyde zevk hayatıdır. 

Ayrıca, kendisi ile ilgili olarak yaşlılık ve ölüm korkusuna da değinmiştir. Eleştiri içeren şiirleri de vardır. Politik konuları hemen hemen hiç işlememiştir. Iambos, trokhaios vezinlerini kullanmış, ender olarak elegeion’lar da yazmıştır. Şiirlerinin birçoğu parça olarak günümüze kalmış olsa da şairin stilini fragmanlardan tanımak da mümkündür. Kendinden sonraki dönemlerde, Geç Hellenistik Dönem’den Bizans Dönemi’ne kadar yaşamış olan şairleri çok etkilemiştir. Birçok şair Anakreon’u taklit etmiş ve onun stilinde eserler vermiştir. Ancak, bu türden çoğu şiirin şairi bilinmemektedir. Anakreon tarzında yazılmış ve çoğu zaman ona mal edilmiş bu şiirlere Latince olarak “carmina Anacreontea” veya sadece “Anacreontea” (Yunanca orijinal adı: [τὰ καλούμενα] Ἀνακρεόντεια ya da Ἀνακρεόντεια μέλη) denilmektedir. Anthologia Palatina’da yak. 60 şiir böyle isimlendirilmektedir. Bu tür şiirlerin bilinmeyen yazarını belirtmek için Pseudo-Anakreon/Sahte-Anakreon isimlendirmesi de kullanılmıştır. 

Anadolu’da bulunmuş olan antik mezar taşlarının üzerlerindeki şiirlerde de Anakreon’un adı geçmektedir. Örneğin, Kyzikos’ta ele geçmiş Menekrates isimli bir şahsın mezar şiirinde şairden söz edilmektedir. Bugün kayıp olan, Hellenistik Dönem’e ait mezar taşının üzerine Menekrates erotik sahneler resmettirmiştir. Mezarının önünden geçenlere karşı ise bu erotik figürleri Menekrates şu düşünceyle savunmuştur: Şayet Anakreon oğlanlarla ilgili şiirleriyle meşhur olmuşsa, o zaman kendisi de kadınlarla olan ilişkisini mezar taşına resmettirebilir! Şiirin Yunancası ve Türkçe çevirisi aşağıdadır. 


1            [τᾶς Ἀ]φροδίτας ναός ἐστί [μ]ευ πέλα[ς]                
2            [ἔχω]ν Ἀνακρέοντα τὸν πόθων ἴδρι[ν].                
3            [ἐγὼ] δὲ παιδέρωσιν οὐκ ἐτερπόμαν,                
4            [ἀλλ ̓] ἄσπιλ ̓ ἐν νέοισιν ἀφροδίσια,                
5            [ὧν ἀ]ντίμιμ ̓ ὁ τύμβος εὐχάρακτ ̓ ἔχει.                
6            [εἰ δὲ] κνίσει με μῶμος, ἀντι[τάξε]ται                
7            [πόλ]λ ̓ ἐννέπων ἔπαινος [οὐ πάρ]αρ ̓ ἔπ[η],                
8            [τὸν] Ματροδώρου δ ̓ οὐ θρίσ[ει] Μενεκράτην. 

Yakınımda Aphrodite Tapınağı, 
içinde aşk tutkusunu bilen Anakreonun heykeli. 
Ben ama oğlanlarla olan aşkla yetinmedim. 
Aksine, lekesiz genç kızlarla aşklar yaşadım; 
mezarımda ise bunların güzel tasvirleri var. 
Şayet beni eleştirenler olursa ama, 
övgüyle karşılık veririm onlara ve denk gelen sözler dilerim. 
Beni, yani Matrodoros oğlu Menekratesi eleştiri etkilemez! 

Bu şiirin orijinal metni ve ilgili bilgiler şu yayından alınmıştır: R. Mer-kelbach - J. Stauber, Steinepigramme aus dem griechischen Osten II. Die Nordküste Kleinasiens (Marmarameer und Pontos), Münih-Leipzig 2001, 60 no. 08/01/47. 


“Anakreon’un bütün eserleri erotizm üzerinedir!” (Anacreontis quidem tota poesis est amatoria). Cicero’nun (Tusculanae Dis-putationes 4, 71) Anakreon’un şiirleri hakkındaki bu yorumu oldukça haklıdır ve şairin eserlerindeki genel karakteri çok iyi açıklamaktadır. Solo liriğinin bu son büyük şairinin elimize ulaşabilen az sayıdaki şiirinde yansılanan genel hava gerçekten budur. 

Anakreon Hellenistik Dönemde sanatının kalite ve üstünlüğünden dolayı dokuz büyük Melos şairinden birisi sayılıyordu. Şairin eserleri bu dönemde İskenderiyeli dil bilginleri Byzantion’lu Aristophanes (İ. Ö. 3./2. yy.) ve Samothrake’li Aristarkhos (İ. Ö. 2. yy.) tarafından olasılıkla vezinlerine göre düzenlenerek metin kritiği eşliğinde derlenip beş cilt halinde yayımlanmıştır. Bugün kayıp olan bu eserde lirik şiirlerin üç kitapta, iambos ve elegeion şiirlerinin ise birer kitapta toplandığı anlaşılmaktadır. Şairin müzikal komposizyonu ve koreografisi hakkında ise çok az şey bilinmektedir. Eserleriyle ilgili bilgiler genellikle son derece kısıtlı sayıda olan papirüs buluntularından ve daha çok da diğer antik yazarların ifadelerinden ya da verdikleri bilgilerden dolaylı olarak edinilmektedir. Şairin kendisi ve hayatı hakkında bilgi veren antik yazarlar ve verdikleri bilgiler (Müller 2010, 49-55) kronolojik sıraya göre, özetle şunlardır: 

Herodotos (İ. Ö. 5. yy.): (Histories apodeksis 3, 121, 1-3; 122, 1) Anakreon’un Polykrates’in sarayında bulunmasından söz etmektedir. 

Pherekydes (İ. Ö. 5. yy.): (Fragman 112, 1-4) Teos’tan ve dolayısıyla olasılıkla Anakreon’dan söz etmektedir. Ancak Anakreon’dan bahsetmesi bu cümlelerde yine de açık değildir.

Aristophanes (İ. Ö. 5./4. yy.): (Thesmophoriazusai 160-163) Alkaios ve Ibykos ile beraber Anakreon’dan “Teios” sıfatını kullanarak Ionia’lı şairler diye söz etmektedir.

Platon (İ. Ö. 5./4. yy.): (Hipparkhos 228b4-c6) Anakreonu Atinaya getirtmek için Peisistratosun oğlu Hipparkhosun Teosa elli kürekli bir gemi yolladığından söz etmektedir.

Aristoteles (İ. Ö. 4. yy.): (Athenaion politeia 18, 1, 1-18, 2, 9) Zevklere, Eros’a ve Musa’lara düşkün olduğunu belirttiği Hipparkhosun Anakreon ile Simonidesi Atinaya getirttiğinden söz eder. Aristotelesin bu bilgiyi doğrudan Platondan alıp almadığı bilinmemektedir ama sözcüklerinin dizilişine bakılacak olursa Platonu kullandığı anlaşılmaktadır. Erotizmle dolu Anakreon imgesi daha o dönemde yaygınlaşmış gözükmektedir. 

Aristoksenos (İ. Ö. 4. yy.): (Fragman 12,10 vd.) Anakreon’un Ksenophanes ve Polykrates ile aynı dönemde yaşamış olduğundan söz etmektedir ki bu da tarihi gerçeklerle örtüşmektedir. 

Aleksis (İ. Ö. 3./2. yy.): (Fragman 2,5-11) Anakreonun erotik ilişkilerinde Polykrates ile yarış halinde olduğunu, hatta tiranın kendi sevgilisini şairden kıskandığı ve bu nedenle de onun saçını kestiğini bile aktarmaktadır. Yazar bu düşüncelerini olasılıkla Anakreonun bazı şiirlerine dayandırmaktadır.

Strabon (İ. Ö. 1. yy. / İ. S. 1. yy.): (Geographika 14, 1, 16, 10-11) Anakreonun Polykratesin sarayında yaşadığından ve diğer Teos’lularla birlikte Abderaya göç ettiğinden söz eder. Strabon her iki ifadesi için de Anakreonun şiirlerine gönderme yapmaktadır. Strabonun Anakreon hakkında yazılmış biyografik yorumları kullandığı ve bunların ise gerçeklere dayandığı anlaşılmaktadır.

Lukianos (İ. S. 2. yy.): (Makrobioi 25, 12-26, 4) Anakreonun seksen beş yaşına kadar yaşadığından söz eder. Ancak, büyük olasılıkla doğru olan bu bilgiyi Lukianos un nereden edindiği bilinmemektedir. 

Pausanias (İ. S. 2. yy.): (Graeciae Descriptio [Ἑλλάδος Περιήγησις] 1, 2, 3, 1-7) Şairin Polykratesin sarayında bulunmasından söz etmektedir. 

Prusiaslı Himerios (İ. S. 4. yy.): (Declamationes et orationes 29, 24-31) Anakreon’un Polykratesin oğluna müzik öğretmenliği yaptığından söz etmektedir. Ancak bu bilgi olasılıkla sonradan uydurulmuştur.

Stobaios (İ. S. 5. yy.): (Anthologium 4, 31c, 78, 1-5 ve 4, 31c, 91, 1-4) Anakreon’un Polykrates’ten altın hediye aldığından ve sonra bunu tirana geri verdiğinden söz etmektedir. Bu bilginin Anakreon’un kendi şiirlerinden mi yoksa Anakreonteia grubuna giren şiirlerden mi edinildiği açık değildir. Hem Anakreon’un şiirlerinde hem de ona öykünen diğer şiirlerde zenginliğin reddedilmesi olgusu gerçekten de vardır. Ama zenginliğin reddedilmesi symposion’larla, aşkla ve erotizmle dolu bir dünyada paranın hiçbir işe yaramayacağı, dolayısıyla da herhangi bir anlamının olamayacağı ile ilgilidir. Anakreon’un yine lirik içerikli “ben” ifadesiyle karşımıza çıkan bir şiirindeki, zenginliği kendisine sıkıntı getirebileceği gerekçesi ile reddettiği (yukarı bkz.), kendisini dertlerden uzak bir şekilde sadece şaraba ve aşka vermek istediğine dair düşünce hatalı olmayabilir. Bu öykünün gerçeğe mi dayandığı yoksa uydurulmuş mu olduğu bilinmemektedir. Ancak Anakreon’un tiranın sarayında yaşarken böyle bir durumun başına gelme olasılığı mevcuttur. Her koşulda şairin sarayda para sıkıntısı çektiği düşünülemez. 

Anakreonteia şairlerinin Anakreon ve hayatı hakkında yukarıda adı verilen yazarlardan başka kimlerden bilgi aldıkları konusunda aşağıdaki kaynaklar da bilgi vermektedir. 

Suda (İ. S. 10. yy.): (a, 1916, 1-8) Bir sözlük olan Suda’nın Anakreon maddesinin girişinde şairle ilgili verilen bilgilerin bir kısmının yanlış olduğu görülmektedir. Bu da sözlüğün güvenilirliğine gölge düşürmektedir. Yine aynı şekilde, Teos’tan Abdera’ya göçün Anakreon tarafından zorla gerçekleştirildiği bilgisi de yanlıştır. Anakreon’un Ion Lehçesi’yle elegeion’lar ve iambos’lar yazdığı ve ayrıca meyhane şarkıları ile Anakreonteia’yı da kaleme aldığı bilgisi vardır. Suda sözlüğünün oluştuğu dönemde Anakreonteia adı altında anılan şiirlerin asıl yazarları sorgulanmamış ve şiirler doğrudan Anakreon’a mal edilmiştir. Antikçağ’da Anakreonteia adı ile bilinen şiirlerin orijinalliğini kimse sorgulamamış ve bu şiirlerin gerçekten de Anakreon’a ait olduğu düşünülmüştür. En azından antolojinin içindeki geç dönem şiirlerinin oluştuğu dönemde bunların Anakreon’a ait olmadıkları biliniyor olmalı idi. 

Gnomologium Vaticanum (GV) (İ. S. 14. yy.): (72, 1-3) Bu koleksiyonda, olasılıkla Stobaios’a dayanarak Anakreon’un Polykrates’ten altın hediye aldığından ve onu geri verdiğinden söz edilmektedir. Ancak bu kaynakta Anakreon’un bir arkadaşına yoksulluğunu şikâyet ettiğinden söz ettiği de belirtilmektedir. Bu bilgi Stobaios tarafından verilen bilgi ile çelişmektedir. Bilginin bu koleksiyonda nasıl yer aldığı meçhuldür. 

Yukarıda yazılanlar özetlenecek olursa, adı geçen yazarların verdikleri bilgilerden aslında Anakreon’un gerçek hayatı hakkında ne kadar az şey bilindiği ortaya çıkmaktadır. Kaynakların verdikleri bilgilerin hemen hepsinde şairin Teos’lu olduğuna değinilmektedir ve bu neredeyse hep vurgulanmaktadır. Bu vurgunun daha Hellenistik Dönem’de yerleşmiş olduğu algılanmaktadır. Bundan başka ayrıca, İ. S. 2. yüzyıldan itibaren şair hakkında söylenenlerden erken dönem yazarlarında bahsi geçmeyen şeylerin hemen hepsinin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. 

Anakreonteia şairlerinin de şairin hayatı hakkında Teos’lu olması ve şiirlerinden edinilen birkaç bilgi dışında bir şey bilmedikleri görülmektedir. Şairin kişiliğinin algılanması kendisi henüz hayattayken bile şairliği ve şiirleri üzerinden olmuş gözükmektedir. Başka bir ifadeyle şairin şiirleri kişiliğinin hep önüne geçmiş gibidir. 

Şairin eserlerinin günümüze fragman olarak kalmasından dolayı Anakreonun şairliği hakkında kesin bilgi edinilememektedir. Yazarın günümüze kalan külliyatının genelde hem kadınlara hem de güzel delikanlılara duyulan aşkın birkaç mısra ile dile getirilmesi olduğunu belirtmiştik. Şiirlerinde savaş teması hemen hiç yoktur. Politik konulara ise çok ender girmektedir. Aşk şiirlerinin genelde eğlencelerle geçen symposion’larda (içki sofralarında) okunmak üzere hazırlandığı anlaşılmaktadır. O dönemin tiranlarının saraylarında bu türden symposion’ların sıklıkla düzenlendiği bilinmektedir. Hissettiği tutkulu aşkı dile getirme biçimindeki sadelik ve müthişlikle diğer şairlerden ayrılır. Şiirlerinde oyun oynarcasına aşk yaşama teması da görülür. 

Şair aşkta hissedilen çılgınlığı ve heyecanı şiirlerinde “Eros’un zarları”  şeklinde nitelemektedir. Eros’un ço-cuksu varlığı ile sebep olduğu duygular arasındaki keskin karşıtlığı şairin şiirlerinde dile getirmesinin altı çizilmelidir. Bu olgu daha sonra Rhodoslu Apollonios ile Apuleius’ta da karşımıza çıkmaktadır. Trakyalı bir genç kızı ehil binicisinden kaçan bir taya  benzettiği şiirindeki erotik mecaz çok tipiktir. Bu şiirinin Horatius’un bir şiirini (Ode 1, 23) etkilediği bilinmektedir. 

Bilindiği kadarıyla Anakreon “Eros’tan sarhoş olma”  durumunu ilk ortaya koyan şairdir. Sappho’nun “acı-tatlı Eros’u”na karşılık Anakreon’un şiirlerinde severken sevmemek durumunun algılandığı görülmektedir. 

Şiirlerinde yılgınlık ile aklı selimlilik hâlinin birbirlerine çok yakın durmasını müthiş bir mesafe ile betimlemektedir. Şairin kelimelerle oynamayı sevdiği ve bir ismin çeşitli hâllerdeki şekillerini kullandığı görülmektedir. Genelde dili pürüzsüzleştirilmiş ve oldukça süslüdür. Isırıcı alay ile zaman zaman küfürler de görülür. 

Şiirlerindeki bir başka konu ise, belirttiğimiz gibi yaşlılık ve bundan nüktedan bir şekilde yakınmadır. Bu konuda kendisini ironik olarak eleştirdiği görülmektedir. Lesbos’lu bir kıza olan ilgisini dile getirdiği şiirinde şairin Sappho’yu kastettiği düşünülmüştür. Şiirlerinde ölüm korkusu da dile getirilmiştir. Şairin sözlerinden saçlarının gri rengi konusunda çok hassas olduğu çıkarılabilmektedir. Bu hassasiyet özellikle fragman halindeki bir şiirinde kendisini çok belli etmektedir: “Gri sakalımı görünce önümden altın kanatlarıyla esercesine uçup giden Eros” . 

Şairin Artemis’e dua biçiminde yazdığı şiiri  ise olasılıkla, Maiandros Magnesiası’nda tapınım gören Artemis Leukophryene’ye sunulmuştur ve bu şiir şairin dinsel içerikli bir şiiri olarak algılanabilir.

Anakreon gelecek yüzyıllarda, asıl kişiliğine bakılmaksızın şiirleriyle ortaya koyduğu kimlikle benimsenecek ve “daima sarhoş ve âşık ihtiyar” biçiminde belleklere yerleşecektir. Şairin zarif, sevimli ve hafiflik duygusu uyandıran şiirleri öylesine sevilip tutulmuştur ki kendisinden sonra özellikle Hellenistik Dönem’le başlayan ve Bizans Dönemi’nin içlerine kadar devam eden bir taklit geleneği başlatmıştır. Bu geleneğin ürünleri daha önce de değindiğimiz gibi “Anakreonteia” olarak anılmaktadır. Bu şiirler uzun süre yanlışlıkla şaire atfedilmiştir. Şiirlerde işlenen konular sınırlıdır ve bu da daha çok zengin bir dil ve motiflerle süslü erotizmdir. 16. yüzyıldan itibaren bu şiirler çeşitli dillere çevrilmiştir. Özellikle 18. yüzyılda başta Goethe ve Belleau olmak üzere birçok şair tarafından bu şiir türü zirve noktasına ulaştırılmış ve dolaylı olarak Ronsard, Herrick, von Hagedorn, Lord Byron ve Hugo gibi ünlü şairleri bile derinden etkilemiştir. 

Anakreonteia (Ἀνακρεόντεια / Carmina Anacreontea) 
Anakreonteia, şair Anakreon’un adı altında toplanmış yaklaşık 60 anonim şiire verilen isimdir. Şiirler hakkındaki bilgiler 10. yüzyıldan günümüze kalan bir şiir antolojisi olan Anthologia Palatina  sayesinde edinilmektedir. Şiirlerin de içinde olduğu Anthologia Palatina el yazmaları, ilk olarak Henricus Stephanus (Henri Estienne) isimli birisi tarafından Leuven’de (Belçika) görülmüş ve şiirler orada bu antolojiden kopyalanıp 1554 yılında yayımlanmıştır. 

Stephanus kopya çıkarırken aslında el yazmalarındaki metne genel olarak sadık kalmıştır. Ancak yine de bazı kısımlara müdahale ettiği, bazı kısımların ise orijinal metinde varken Stephanus’un kopyasında olmadığı görülmektedir. Örneğin, Anakreonteia’daki birinci şiirin orijinalinde, bu şiirin şairi, Anakreon’un başındaki çelengi ondan hediye aldığını dile getirmektedir. Bu ifadeyle, Anakreon’un, şiirindeki etkisine sembolik olarak değiniyor olmalıdır. Bu kısım Stephanus tarafından şiirden çıkarılmıştır. Yayımladığı eserdeki bu türden ayrıntılar ise, bu şiirlerin gerçek yazarının şair Anakreon değil de başka kimseler olduğu hakkında ipucu vermektedir. Bu şiirlere Anakreonteia adının verilmesinin genelde iki sebebi vardır. Birincisi, şiirlerde kullanılan vezindir: ya katalektik-iambik dimeter ya da anakreontik vezin (ana-klastik-Ionik dimeter) kullanılmıştır. İkincisi ise, şiirlerin işlediği konuların erotizm ve symposion’lar çerçevesinde olmasıdır. 

El yazmalarında belgelenen bu 60 kadar şiirin farklı yüzyıllarda yazıldığı anlaşılmaktadır. En eskileri Anakreon’un kullandığı Ion Lehçesi’yle yazılmışlardır (2., 3. ve 5. şiirler hariç olmak üzere 1.-20. sıradaki şiirler). Bu eski şiirleri İ. S. 2. yüzyılda yaşamış olan Aulus Gellius’un derlediği düşünülmektedir. 

Yine, Ion Lehçesi’yle yazılmış başka bir grup şiirin de erken bir döneme ait olduğu sanılmaktadır (21.-34,3 arasındaki şiirler). 2. 5. ve 35.-53. arasındaki şiirlerin ise, İ. S. 5. veya 6. yüzyıla ait olduğu belirlenmiştir. Bu koleksiyonun en son hangi yüzyıllarda hangi amaçla derlendiği ise bilinmemektedir ve bu konuda bilim dünyasında fikir birliği yoktur. Koleksiyonun içerdiği şiirlerin dinleyiciler önünde okunması veya retorik (hitabet) sanatında kullanılması amacıyla derlendiği düşünülmektedir. 

Anakreonteia’daki şiirlerin Anakreon’un şiirlerinden farkı, şiirlerde kullanılmış olan ifadenin daha yumuşak ve işlenen konuların tek yönlü olmasıdır. Taklit şiirlerde yaşamın zevkleri öne çıkarılmış, ölüm ve yaşlılık korkusundan eser kalmamıştır. Şiirlerde zaman kavramı yoktur. Seks, sarhoşluk ve ölümden açık açık söz edilmemektedir. Anakreonteia ’nın değindiği konular aslında antolojinin de ilgi alanındaki konulardır. Bu konular, şarap, yakışıklı delikanlılar, Aphrodite, Eros, Üç Güzeller, Dionysos, bahar ve benzer konulardır. Bazı şiirler ise, sanat eserleri, güvercin, gül veya lyra üzerinedir. Şiirlerde mitolojik öyküler yaygın değildir. İlk defa Stephanus tarafından yayımlanan şiirler sonradan birçok dile çevrilmiştir (Landfester, Anakreonteia, 37-38). 


Anthologia Palatina 

Eski Yunanca ve Latince şiirler daha Antik Dönem’den itibaren koleksiyoncuların ilgisini çekmiş ve toplanmaya başlanmıştır. Bizans Dönemi’nde İ. S. 900 yıllarında Bizans’ın saray papazı Konstantinos Kephalas, daha önce başka koleksiyoncular tarafından alfabetik olarak bir araya getirilmiş Antik Dönem’den Yunanca epigramları, konularına göre ayırarak tekrar toplamıştır. Kephalas bu şiirlere, kendisinin toplamış olduğu sayısız başka şiiri de ekleyerek yeni koleksiyonu oldukça geliştirmiştir. İşte Kephalas’ın yaptığı bu koleksiyon, bilim dünyasında “Anthologia Palatina” (veya “Anthologia Graeca”) olarak tanınmaktadır. 

İsimde yer alan “Palatina” kelimesi “Codex Palatinus” tanımlamasından gelmektedir. Bu esere Palatin Kodeksi denmesinin sebebi ise, eserin Almanya’nın Heidelberg kentinde yer alan büyük bir şato (Palatin) içinde bulunmasından ileri gelmektedir. Eser Ortaçağ’da herhangi bir şekilde Konstantinupolis’ten Heidelberge getirilmiş olmalıdır. Büyük olasılıkla, Konstantinupolis’in fethinden sonra kentten kaçan Bizanslı entelektüeler böyle değerli eserlerle birlikte Avrupa’ya dağılmış olmalıdır. 

Anthologia Palatina eski şiir antolojilerini bir araya getiren bir eserdir. Bu antolojinin içinde bulunan şiirler İ. Ö. 5. yüzyıldan Ortaçağ’ın içlerine kadar uzun bir dönemde yazılmışlardır. Şiirler genelde elegeion’lar şeklindedir ama sadece heksametron’lar ve iambos’lar da vardır. Antolojinin aslen İ. S. 980 yılında (10. yüzyılda) Konstantinupolis’te oluştuğu düşünülmektedir. Bu antolojinin ise, yukarıda da değinildiği gibi, K. Kephalas tarafından İ. S. yak. 900 yıllarında eski antolojilerden derlenen bir antolojinin daha geliştirilmiş şekli olduğu sanılmaktadır. 

Daha eski antolojiler ise örneğin İ. Ö. yak. 70 yıllarına ait olan “Meleagru stephanos” (Μελε-άγρου στέφανος = Meleagros’un Çelengi) veya Agathias’ın İ. S. 6. yüzyıla ait “Kyklos ton neon epigrammaton” (Κύκλος τῶν νέων ἐπιγραμμάτων = Yeni Epigramların Koleksiyonu)’udur. Anthologia’nın el yazmaları 1600 yılından beri Heidelberg’de bulunmaktadır. Bir kısmı ise Paris’tedir. Anthologia Palatina’nın hemen hemen aynı şiirleri içeren ama düzeltme ve silmeleri de olan “Anthologia Planudea” isimli, Maksimos Planudes ile ilişkilendirilen bir de el kopyası vardır. Anth. Planudea 1494 yılında Floransada Johannes Laskaris tarafından yayımlanır. K. Kephalas’un 15 kitaba ayırdığı Anthologia Palatina yak. 3700 epigramdan oluşmakta ve yak. 23.000 mısrayı kapsamaktadır. 

Kitaplara tek tek bakalım (Nickel, Lexi-kon, 62-63; Gall, Anthologia Graeca, 50; Landfester, Anthologia Graeca, 40)

1. Kitap: İ. S. 4.-10. yüzyıllardan Hıristiyan şiirleri
2. Kitap: Koptos’lu Khristodoros’un mısraları (İ. S. 5.-6. yüzyıllar) 
3. Kitap: Kyzikos’taki bir tapınaktan zamanı tam belirlenemeyen şiirler
4. Kitap: Meleagros ve diğerlerinin şiirlerini sundukları Prooimia’lar
5. Kitap: Çeşitli şairlerin aşk epigramları 
6. Kitap: Adak epigramları ve diğer çeşitler 
7. Kitap: Mezar epigramları
8. Kitap: Naziansos’lu Gregorios’un epigramları (İ. S. 4. yy.’ın 2. yarısı)
9. Kitap: Epideiktik (çeşitli içerikli gösteriş amaçlı) epigramlar
10. Kitap: Protreptika /cesaret verici şiirler, özdeyiş ve yaşam bilgelikleri 
11. Kitap: İçki ve alay içerikli epigramlar
12. Kitap: Oğlanlar için yazılmış epigramlar (paidika) 
13. Kitap: Çeşitli vezinlerde onur epigramları
14. Kitap: Bilmeceler, kehanet sözleri ve matematik problemleri
15. Kitap: Figürlü şiirler ve diğer çeşitler
16. Kitap: Sanat eserleri üzerine şiirler. Bu bölüm Anthologia Palatina’da yoktur ama Anthologia Planudea’da bulunmaktadır.



Anakreontizm (Anakreontik = Anakreon Tarzı Şairlik) 

Şair Anakreon’un kendinden sonraki dönemi etkileme gücü ve bu kapsamda başkaları tarafından yazılan aynı tarzdaki şiirler, yani Anakreonteia, şairin algılanan şahsiyeti ile yakından ilgilidir. Çünkü şair, daha Hellenistik Dönem’de gelmiş geçmiş en büyük lirik ozanlardan birisi olarak kabul edilmiştir. Şairin bu etkisini Michelangeli’nin kitabının başlığı çok güzel açıklamaktadır: “Anakreon ve Yüzyıllar Süren Şöhreti” (Anacreonte e la sua fortuna nei secoli). 

Şairin şiirlerinin keşfinden ve ilk kez 1554 yılında Fransız Hümanist Henricus Stephanus (Henri Estienne, 1528-1598) tarafından yayımlanmasından ve bunun üzerine birçok yorum içeren çalışmaların da ortaya konulmasından sonra Anakreon Avrupa’da 18. yüzyılda “mutluluk” (Eudaimonizm) akımındaki aydınlanmada ideal bir figür olmuştur. “Anakreontizm” adıyla anılan bu dönemde Anakreon, Sokrates gibi bir bilge olarak algılanmıştır. Bu algının en güzel yansıması ise, Goethe’nin Anakreon tarzında yazdığı “Anakreon’un Mezarı” isimli şiirinde (1784) kendini göstermektedir. 

"Anakreons Grab Wo die Rose hier blüht, wo Reben und Lorbeer sich schlingen, Wo das Turtelchen lockt, wo sich das Grillchen ergötzt, Welch ein Grab ist hier, das alle Götter mit Leben Schön bepflanzt und geziert? Es ist Anakreons Ruh. Frühling, Sommer und Herbst genoss der glückliche Dichter; Vor dem Winter hat ihn endlich der Hügel geschützt. " Johann Wolfgang von Goethe

"Anakreonun Mezarı Gülün açtığı, asmalarla defneler in kucaklaştığı bu yerde, kumrucuğun çığırdığı, cırcır böceğinin eğlendiği bu yerde, nasıl bir mezardır burası, bütün tanrıların birlikte yaşadığı, güzel bitkilerle dolu ve süslü? Anakreonun istirahatgâhıdır burası. Baharın, yazın ve güzün tadını çıkardı şanslı şair; kıştan ise korudu onu en sonunda bu mezar. " Goethe

Anakreon hakkındaki bu algı ve onun tarzında şairlik Avrupa’da kısa zamanda yayılmıştır. Anakreon’dan doğrudan çevirilerin yanı sıra, önceleri dönemin Latincesinde, sonraları ise Avrupa’da konuşulan yerli dillerde onun şiirlerine benzer şiirler yazılmıştır. Şairin tarzına öykünme had safhaya gelmiştir. Bunun anlamı ise, vezinlerde genelde uyaksız katalektik iambos’ların veya katalektik Ionik ikili ölçünün (dimeter) kullanılması ve stil olarak da şakacı, tatlı ve zarif bir üslubun tercih edilmesidir. Konu ise çoğunlukla imgelerle süslü aşk oyunları, arkadaşlık ve düğün şiirleridir. 

Anakreon tarzı şairlik en güçlü dönemine 18. yüzyılda ulaşmıştır. Şairin şiirlerinin sayısız çevirisi ve şiirler hakkında yayımlanan sayısız yorum bu tarz lirik şiire olan ilginin canlı kalmasını sağlamıştır. Anakreon’un şiirlerinin çevirileri ve benzer şiirlerin yazılması konusunda Fransızlar hep önde olmuşlar ve başta Alman şairler olmak üzere birçok Avrupalı şairi de Anakreon tarzı şiir yazma konusunda etkilemişlerdir. 

Ancak, Almanya’da Anakreon ve şiirlerinin etkisindeki Anakreontizm akımı Alman Aydınlanma Dönemi’nin bir olgusudur ve bu dönemde bu tarzda birçok şiir yazılmıştır. Şiirler, yeni, laik ve iyimser bir Alman toplumunun kendi varlığını kavramasında etkili olmuştur. Anakreon o dönemde Almanya’da genç bir şair kuşağının yaşam stili haline gelmiştir. Bu dönemde Johann Nikolaus Götz (1721-1781) ve Johann Peter Uz (1720-1786) tarafından çevrilen Anakreon şiirleri (Die Oden Anakreons in reimlosen Versen, 1746) bu kuşağı çok etkilemiştir. 

Alman Aydınlanması’nın bu genç kuşağı, oluşturdukları arkadaş topluluklarında Anakreonun ifade ettiği düşünce tarzında bir araya gelmişlerdir. Hatta “Alman Anakreon” olarak tanınan Johann Wilhelm Ludwig Gleim (1719-1803) dostluk, aşk ve (ölçülü) içki zevki konularında yazdığı şiirlerle Anakreon tarzı şairliği özendirmiş ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu sayede Anakreontizm Almanya’da Goethe dahil birçok ünlü şaire de esin kaynağı olmuş ve onları etkilemiştir. 

18. ve 19. yüzyıllarda Anakreon tarzında şiir yazmak bütün Avrupa’yı etkisi altına almıştır ve bu alanda eserler veren İtalyan, İsveçli, Hollandalı, Rus, İngiliz vb. birçok ünlü şair vardır. Özellikle İngiltere’de Thomas Moore (1779-1852) aracılığı ile sonu gelmeyen bir Anakreon hayranlığı başlamıştır. Bir edebiyat akımı olarak Anakreontizm bir edebiyat türünden çok, belli bir hayat felsefesine dayanan bir şiir tarzını anlatmak için kullanılan bir terimdir. Bu görüşe göre yeryüzünde her şey geçicidir; onun için de insanoğlu yalnız en güzele karşı ilgi duymalıdır. Bu şiir akımı 18. yüzyılda doruğa eriştiyse de sonraki yüzyıllarda bırakılmıştır.

Anakreon ve şiirlerinin Batı dünyasını her yönden (örn. bkz. aş. Gérô-me’un “Anakreon, Bakkhos ve Eros” isimli tablosu ve Thorvaldsen’in “Eros ve Anakreon” isimli kabartması) yüzyıllarca etkilemesine karşın Doğu dünyasında böyle bir etkileşime dair herhangi bir veri yoktur. Perslerin Yunanlarla yakınlaşmasına rağmen antik Pers edebiyatında Antik Yunan edebiyatının izlerinin (ve tabi tersi durumun da) olup olmadığı bilinmemektedir. Hatta Doğu kavramını biraz daha ilerletirsek Eski Batı (Eski Yunan ve Roma) edebiyatının Hint ve Çin edebiyatları üzerinde etkisinin var olup olmadığı hakkında da hiçbir bilgi yoktur. Aslında genel olarak bugüne kadar bu konularla ilgili bir çalışma yapılmamıştır (Brinker, Anakreon, 24)



ŞİİRLERDEN SEÇMELER (ANAKREONA AİT OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN ŞİİRLER) 
Şiirlerin numaralandırması Diehl, Anthologia Lyrica Graeca Ie göredir.


Frg. (= Fragman) 1 ΕΙΣ ΑΡΤΕΜΙΝ γουνοῦμαί σ ̓ ἐλαφηβόλε, ξανθὴ παῖ Διός, ἀγρίων δέσποιν ̓ Ἄρτεμι θηρῶν ἵκευ νῦν ἐπὶ Ληθαίου δίνῃσι θρασυκαρδίων ἀνδρῶν ἐσκατόρα πόλιν χαίρουσ ̓, οὐ γὰρ ἀνημέρους ποιμαίνεις πολιήτας. 


ARTEMIS’E YAKARIŞ 
Dizlerine kapanıyorum ey geyik avcısı, 
Zeus’un sarışın kızı, 
yaban hayvanlarının efendisi Artemis: 
Lethaios’un girdaplarına çık gel şimdi; 
cesur yürekli adamların şehrini selamlayarak, 
çünkü esirgediklerin erdemsiz vatandaşlar değil!


Frg. 2 ΕΙΣ ΔΙΟΝΥΣΟΝ ὦναξ, ᾧ δαμάλης  Ἔρως καὶ Νύμφαι κυανώπιδες πορφυρῆ τ ̓ Ἀφροδίτη συμπαίζουσιν, ἐπιστρέφεαι δ ̓ ὑψηλὰς ὀρέων κορυφάς γουνοῦμαί σε, σὺ δ ̓ εὐμενὴς ἔλθ ̓ ἡμίν, κεχαρισμένης δ ̓ εὐχωλῆς ἐπακούειν· Κλεοβούλῳ δ ̓ ἀγαθὸς γένεο σύμβουλος, τὸν ἐμόν γ ̓ ἔρωτ ̓, ὦ Δεόνυσε, δέχεσθαι. 


DIONYSOS’A YAKARIŞ 
Ey, genç boğa Eros’la, 
kara gözlü perilerle ve erguvanlar giymiş 
Aphrodite ile oynaşan, 
dağların ulu zirvelerinde dolaşan efendim! 
dizlerine kapanıyorum, 
biricik duamı işiterek lütufla gel bana, 
Kleobulos’a iyi akıl ver, 
ey Dionysos, aşkımı kabul etsin!


Frg. 3 ΚΛΕΟΒΟΥΛΟΣ Κλεοβούλου μὲν ἔγωγ ̓ ἐρέω, Κλεοβούλῳ δ ̓ ἐπιμαίνομαι, Κλεόβουλον δὲ διοσκέω.


KLEOBULOS 
Kleobulos için tutuşuyorum, 
Kleobulos’a deli oluyorum, 
Kleobulos’suzluktan ölüyorum.


Frg. 4 ὦ παῖ παρθένιον βλέπων, δίζημαί σε, σὺ δ ̓ οὐ κλύεις, οὐκ εἰδώς, ὅτι τῆς ἐμῆς ψυχῆς ἡνιοχεύεις.


HABERSİZ SEVGİLİ 
Ey çocuk, 
genç görsem de arzuluyorum seni, 
duymuyorsun ki, 
ruhumun dizginleri ellerinde, 
görmüyorsun! 


Frg. 5 Σφαίρῃ δηῦτέ με πορφυρέῃ βάλλων χρυσοκόμης  Ἔρως νήνι ποικιλοσαμβάλῳ συμπαίζειν προκαλεῖται. ἡ δ’ - ἔστιν γὰρ ἀπ’ εὐκτίτου Λέσβου - τὴν μὲν ἐμὴν κόμην - λευκὴ γάρ - καταμέμφεται, πρὸς δ’ ἄλλην τινὰ χάσκει.


LESBOS’LU KIZ 
Erguvan topu attı yine bana altın saçlı Eros, 
rengârenk pabuçlu bir kızla oynaşmam için cesaret veriyor. 
O ise, -mamur Lesbos’tan çünkü- 
saçımdan dolayı -kır valla- 
ayıplıyor beni amma başka (genç) bir (saça) ağzı açık bakıyor! 


Frg. 17 Ἀρθεὶς δηὖτ ̓ ἀπὸ Λευκάδος πέτρης ἐς πολιὸν κῦμα κολυμβέω μεθύων ἔρωτι. 


LEUKADIA KAYASI 
Leukadia Kayası’ndan aşağı 
bıraktım kendimi beyaz köpüklü sulara 
aşkın sarhoşluğuyla. 


Frg. 27 φέρ ̓ ὕδωρ, φέρ ̓ οἶνον, ὦ παῖ, φέρε <δ ̓> ἀνθεμόεντας ἡμὶν στεφάνους, ἔνεικον, ὡς δὴ πρὸς  Ἔρωτα πυκταλίζω.


ROS’LA YUMRUKLAŞMA 
Su getir, 
şarap getir ey oğlan, 
çiçekli çelenkler getir bana, 
acele et; 
getir ki Eros’a (cesaretle) yumruk atayım!


Frg. 34 - - - ἀστραγάλαι δ ̓  Ἔρωτός εἰσιν μανίαι τε καὶ κυδοιμί. 


EROS’UN ZARLARI 
Eros’un zarlarıdır çılgınlığım ve heyecanım - - -


Frg. 44 πολιοὶ μὲν ἡμὶν ἤδη κρόταφοι κάρη τε λευκόν, χαρίεσσα δ ̓ οὐκέτ ̓ ἥβη πάρα, γηραλέοι δ ̓ ὀδόντες. γλυκεροῦ δ ̓ οὐκέτι πολλὸς βιότου χρόνος λέλειπται. διὰ ταῦτ ̓ ἀνασταλύζω θαμὰ Τάρταρον δεδοικώς. Ἀίδεω γάρ ἐστι δεινὸς μυχός, ἀργαλῆ δ ̓ ἐς αὐτὸν κάτοδος· καὶ γὰρ ἑτοῖμον καταβάντι μὴ ἀναβῆναι. 


İHTİYARLIK 
Çoktan kırlaştı şakaklarım, 
ağardı saçlarım, 
benimle değil artık tatlı gençlik, 
dişlerim de döküldü. 
Fazla zaman kalmadı tatlı yaşamdan. 
Ağlıyorum bu yüzden sık sık korkusuyla Tartaros’un. 
Korkunçtur derinlikleri çünkü Hades’in, 
oraya giden yol da zahmetli; 
üstelik dönemez asla, 
oraya giden bir daha. 
(İhtiyarlık şiirini çeviren: G. Çelgin (bkz. Eski Yunan Edebiyatı, 50) 


Frg. 45 μεγάλῳ δηὖτέ μ ̓  Ἔρως ἔκοψεν ὥστε χαλκεὺς πελέκει, χειμερίῃ δ ̓ ἔλουσεν ἐν χαράδρῃ. 


DEMİRCİ EROS 
Tıpkı bir demirci gibi 
ağır çekiç darbesiyle 
dövdü beni yine Eros, 
sonra da daldırdı buz gibi bir dereye.


Frg. 53 - - - <Ἔρως, ὅς> μ ̓ ἐσιδὼν γένειον ὑποπόλιον χρυσοφαέννων  πτερύγων ἀήταις παραπέτεται. 


GRİ SAKAL 
Gri sakalımı görünce 
önümden altın kanatlarıyla 
esercesine uçup giden Eros - - -


Frg. 79 Ἐρῶ τε δηὖτε κοὐκ ἐρῶ καὶ μαίνομαι κοὐ μαίνομαι.


DUYGU ZITLIĞI 
Yine hem âşığım, 
hem değil, 
hem deliyim, 
hem değil.


Frg. 88 πῶλε Θρηικίη, τί δή με λοξὸν ὄμμασι βλέπουσα νηλεῶς φεύγεις, δοκεῖς δέ μ ̓ οὐδὲν εἰδέναι σοφόν; ἴσθι τοι, καλῶς μὲν ἄν τοι τὸν χαλινὸν ἐμβάλοιμι, ἡνίας δ ̓ ἔχων στρέφοιμί σ ̓ ἀμφὶ τέρματα δρόμου· νῦν δὲ λειμῶνάς τε βόσκεαι κοῦφά τε σκιρτῶσα παίζεις, δεξιὸν γὰρ ἱπποπείρην οὐκ ἔχεις ἐπεμβάτην.


TRAKYALI TAY 
Trakyalı tay söyle, 
neden bana yan gözle bakar, 
tasasız kaçarsın? 
Sanırsın bilgelikten anlamam. 
Şunu bil, istesem vurup boyunduruğu, 
tutup dizginlerinden amacıma koştururum seni. 
Şimdi oysa çayırlarda otluyorsun, 
çifte atıp oynuyorsun, 
usta binicin olmadığından. 




ANAKREONTEIA (ANAKREON'A AİT OLMADIĞI DÜŞÜNÜLEN ŞİİRLER) 
Şiirlerin numaralandırması West, Carmina Anacreontea’ya (CA) göredir.


CA 35          ΕΙΣ ΕΡΩΤΑ Ἔρως ποτ ̓ ἐν ῥόδοισιν κοιμωμένην μέλιτταν οὐκ εἶδεν, ἀλλ ̓ ἐτρώθη τὸν δάκτυλον· παταχθείς τὰς χεῖρας ὠλόλυξεν· δραμὼν δὲ καὶ πετασθείς πρὸς τὴν καλὴν Κυθήρην, ὄλωλα, μῆτερ, εἶπεν, ὄλωλα κἀποθνήσκω· ὄφις μ ̓ ἔτυψε μικρὸς πτερωτός, ὃν καλοῦσιν μέλιτταν οἱ γεωργοί. ἃ δ ̓ εἶπεν· εἰ τὸ κέντρον πονεῖ τὸ τᾶς μελῖττας, πόσον δοκεῖς πονοῦσιν, Ἔρως, ὅσους σὺ βάλλεις;

EROS VE ARI Eros bir gün güllerin içinde uyuyan arıyı görmedi, fakat parmağından sokuldu. Haykırdı ellerini çırparak. Kanatlarını açarak koşup güzel Kythere’ye “Ben bittim, mahvoldum anne, ölüyorum!”, dedi, “çiftçilerin arı dediği, küçük, kanatlı bir yılan soktu beni!” Annesi ise şöyle dedi: “Arının iğnesi bu kadar acıtıyorsa eğer, düşünebiliyor musun Eros, senin oklarının neler yaptığını?”

CA 33       ΕΙΣ ΕΡΩΤΑ Μεσονυκτίοις ποθ ̓ ὥραις, στρέφετ ̓ ἦμος Ἄρκτος ἤδη κατὰ χεῖρα τὴν Βοώτου, μερόπων δὲ φῦλα πάντα κέαται κόπῳ δαμέντα, τότ ̓  Ἔρως ἐπισταθείς μευ θυρέων ἔκοπτ ̓ ὀχῆας. τίς, ἔφην, θύρας ἀράσσει; κατά μευ σχίζεις ὀνείρους. ὁ δ ̓  Ἔρως, ἄνοιγε, φησίν· βρέφος εἰμί, μὴ φόβησαι· βρέχομαι δὲ κἀσέληνον κατὰ νύκτα πεπλάνημαι. ἐλέησα ταῦτ ̓ ἀκούσας, ἀνὰ δ ̓ εὐθὺ λύχνον ἅψας ἀνέωξα, καὶ βρέφος μὲν ἐσορῶ φέροντα τόξον πτέρυγάς τε καὶ φαρέτρην· παρὰ δ ̓ ἱστίην καθῖσα, παλάμαις τε χεῖρας αὐτοῦ ἀπέθαλπον, ἐκ δὲ χαίτης ἀπέθλιβον ὑγρὸν ὕδωρ. ὁ δ ̓, ἐπεὶ κρύος μεθῆκεν, φέρε, φησί, πειράσωμεν τόδε τόξον, εἴ τί μοι νῦν βλάβεται βραχεῖσα νευρή. τανύει δὲ καί με τύπτει μέσον ἧπαρ, ὥσπερ οἶστρος· ἀνὰ δ ̓ ἅλλεται καχάζων, ξένε δ ̓, εἶπε, συγχάρηθι· κέρας ἀβλαβὲς μέν ἐστιν, σὺ δὲ καρδίην πονήσεις. 

GECE ZİYARETÇİSİ EROS Bir gün, gecenin bir yarısında, Arktos, Bootes’in eli yönüne henüz dönmüşken gökyüzünde, bütün ölümlü soylar, yorgunluğa teslim olup yatıyorken, Eros çıkagelip, çaldı kapılarımın demirlerini. “Kim”, dedim, “böyle kapıları kırarcasına vuran, rüyalarımı bölerek?” Eros ise, “aç!” dedi, “korkma, ben bir bebeğim, sırılsıklamım, mehtapsız gecede yolumu şaşırdım.” Bunları duyunca acıdım, derhal lambayı yakıp kapıyı açtım, yay taşıyan bebeği, kanatlarını ve sadağını gördüm. Ocağın yanına oturttum, ellerini avuçlarımla ısıttım. Saçından yağmuru sildim. Titremesi geçince, “Getir!” dedi, “haydi şu yayı deneyelim!”, “bakalım yay teli ıslanıp zarar görmüş mü?”, Sonra gerer yayını ve yüreğimin ortasından vurur beni, bir at sineği(nin ısırması) gibi. Zıplayarak havaya, kahkahalar içinde, “yabancı”, der, “sevin!” “yayım gerçi sağlam, ama sen kalbinden yaralanacaksın!”

CA 6 (ΙΟΛΙΑΝΟΥ) ΕΙΣ ΕΡΩΤΑ Στέφος πλέκων ποθ ̓ εὗρον ἐν τοῖς ῥóδοις  Ἔρωτα· καὶ τῶν πτερῶν κατασχὼν ἐβάπτισ ̓ εἰς τὸν οἶνον, λαβὼν δ ̓ ἔπιον αὐτόν· καὶ νῦν ἔσω μελῶν μου πτεροῖσι γαργαλίζει.

YUTULMUŞ EROS Taç örerken geçenlerde buldum Eros’u güllerin içinde. Tutup çabucak kanatlarından attım şarabın içine, içtim onu da şarapla birlikte. Şimdi dürtüp beni içimde, gıdıklıyor kanatlarıyla.

CA 21 Ἡ γῆ μέλαινα πίνει, πίνει δὲ δένδρε ̓ αὐτήν. πίνει θάλασσ ̓ ἀναύρους, ὁ δ ̓ ἥλιος θάλασσαν, τὸν δ ̓ ἥλιον σελήνη. τί μοι μάχεσθ ̓, ἑταῖροι, καὐτῷ θέλοντι πίνειν;

İÇMEK Kara toprak içer, ağaçlar onu içer, deniz havayı içer, güneş denizi, ay da güneşi. Ne sataşırsınız ey dostlar ben içmek isteyince?

CA 39 Φιλῶ γέροντα τερπνόν, φιλῶ νέον χορευτάν· ἂν δ ̓ ὁ γέρων χορεύῃ, τρίχας γέρων μέν ἐστιν, τὰς δὲ φρένας νεάζει. 

DANS EDEN İHTİYAR Neşeli ihtiyarı severim, genç dansçıyı severim; bir ihtiyar dans etti mi ak düşmüş saçları ihtiyardır amma gönlü gençtir valla. 

CA 24 Φύσις κέρατα ταύροις, ὁπλὰς δ ̓ ἔδωκεν ἵπποις, ποδωκίην λαγωοῖς, λέουσι χάσμ ̓ ὀδόντων, τοῖς ἰχθύσιν τὸ νηκτόν, τοῖς ὀρνέοις πέτασθαι, τοῖς ἀνδράσιν φρόνημνα. γυναιξὶν οὐκ ἔτ ̓ εἶχεν. τί οὖν δίδωσι; κάλλος. ἀντ ̓ ἀσπίδων ἁπασᾶν, ἀντ ̓ ἐγχέων ἁπάντων. νικᾷ δὲ καὶ σίδηρον καὶ πῦρ καλή τις οὖσα.

GÜZELİN GÜCÜ Doğa vermiş boğalara boynuzlar, atlara kuvvetli toynaklar, tavşanlara hızlı ayaklar, aslanlara büyük dişler, balıklara yüzme sanatı, kuşlara ise uçmak, erkeklere mantık; kadınlar için bir şey kalmamış. Ne vermiş peki onlara? Güzellik! bütün kalkanlar yerine, bütün mızraklar yerine yeniyor demir ve ateşi bir güzellik işte. 

CA 8 Οὔ μοι μέλει τὰ Γύγεω, τοῦ Σαρδίων ἄνακτος· οὐδ ̓ εἷλέ πώ με ζῆλος, οὐδὲ φθονῶ τυράννοις. ἐμοὶ μέλει μύροισιν καταβρέχειν ὑπήνην· ἐμοὶ μέλει ῥόδοισιν καταστέφειν κάρηνα. τὸ σήμερον μέλει μοι, τὸ δ ̓ αὔριον τίς οἶδεν; ὡς οὖν ἔτ ̓ εὐδι ̓ ἐστιν, καὶ πῖνε καὶ κύβευε, καὶ σπένδε τῷ Λυαίῳ, μὴ νοῦσος, ἤν τις ἔλθῃ, λέγῃ σε μὴ δεῖ πίνειν. 

ZAMANIN DEĞERİ Gyges’ten bana ne, Sardis’in Efendisi; altın umurumda değil, kıskanmam tiranları. Kokulu tütsülerle ilgilenirim, sakalımı yağlamaya, güllerle ilgilenirim, başıma taç yapmaya. Beni bugün ilgilendirir, yarın nasıldır, kim bilir? güneş parladığı sürece hem içki hem eğlence, dua et Lyaios’a hastalık gelmesin, kimse demesin, içmemelisin!

CA 47      Ἐγὼ γέρων μέν εἰμι, νέων πλέον δὲ πίνω· κἂν δέησῃ με χορεύειν, Σειληνὸν ἐν μέσοισιν μιμούμενος χορεύσω, σκῆπτρον ἔχων τὸν ἀσκόν· ὁ νάρθηξ δ ̓ οὐδέν ἐστιν. ὁ μὲν θέλων μάχεσθαι, παρέστω καὶ μαχέσθω. ἐμοὶ κύπελλον, ὦ παῖ, μελίχρουν οἶνον ἡδύν ἐγκεράσας φόρησον. ἐγὼ γέρων μέν εἰμι - - -

İHTİYAR, ŞARAP VE DANS Ben gerçi yaşlıyım amma bir delikanlıdan daha çok içerim; İş dansa gelince, olurum bir Silen tutup şarap tulumumu baston yerine orta yerde dans ederim. Değnek nedir ki! Biri savaşmak mı ister varsın, savaşsın! Doldur bana, ey oğlan, ve sun bardağı tatlı şaraptan. Ben gerçi yaşlıyım amma - - -

CA 51 Μή με φύγῃς ὁρῶσα τὰν πολιὰν ἔθειραν· μηδ ̓, ὅτι σοὶ πάρεστιν ἄνθος ἀκμαῖον, τἀμά δῶρα, φίλα, διώσῃ. ὅρα κἀν στεφάνοισιν ὅπως πρέπει τὰ λευκά ῥόδοις κρίνα πλακέντα. 

GENÇ BİR KIZA Kır saçımı görüp de kaçma benden: gençliğinin çiçeği açmış madem, hediyemi, sevgimi hafife alıp, alay etme! Beyaz zambakların gül çelenklerinin içine nasıl da yakıştığını gör sadece!

CA 20 Ἡδυμελὴς Ἀνακρέων, ἡδυμελὴς δὲ Σαπφώ· Πινδαρικὸν τόδε μοι μέλος συγκεράσας τις ἐγχέοι. τὰ τρία ταῦτά μοι δοκεῖ. καὶ Διόνυσος εἰσελθών, καὶ Παφίη λιπαρόχροος, καὐτὸς  Ἔρως ἂν ἐκπινεῖν. 

RUHUN SAKİSİ Tatlıdır Anakreon’un söylediği, tatlıdır Sappho’nun dediği, biraz Pindaros da koyup karıştırıp sunulsun bana. Bu üçlüye hayranım. Hem içinde Dionysos, hem cazip Paphia. hatta Eros da içerdi bundan.

CA 37  ΟΝΑΡ Διὰ νυκτῶν ἐγκαθεύδων ἁλιπορφύροις τάπησιν, γεγανυμένος Λυαίῳ, ἐδόκουν ἄκροισι ταρσοῖς δρόμον ὠκὺν ἐκτανύειν μετὰ παρθένων ἀθύρων. ἐπεκερτόμουν δὲ παῖδες ἁπαλώτεροι Λυαίου, δακέθυμά μοι λέγοντες διὰ τὰς καλὰς ἐκείνας. ἐθέλοντα δὲ φιλῆσαι φύγον ἐξ ὕπνου με πάντες. μεμονωμένος δ ̓ ὁ τλήμων πάλιν ἤθελον καθεύδειν. 

RÜYA Gece yarısı uyurken erguvan çarşaflar üzerinde, zevke gelip Lyaios’la koşarak parmaklarımın ucunda güzellerle oynaşıyormuşum rüyamda. Lyaios (Bakkhos) güzelliğinde oğlanlar amma alay edip, kalp kırıcı sözler sarfetmişler şu güzeller nedeniyle. İsteyince birkaç öpücük kaçıp gittiler rüyamla birden. Kalınca zavallı, yalnız ben, istedim uyumak yeniden! 

CA 7 Λέγουσιν αἱ γυναῖκες· Ἀνακρέων, γέρων εἶ· λαβὼν ἔσοπρτον ἄθρει κόμας μὲν οὐκέτ ̓ οὔσας, ψιλὸν δέ σευ μέτωπον. ἐγὼ δὲ τὰς κόμας μέν, εἴτ ̓ εἰσίν, εἴτ ̓ ἀπῆλθον, οὐκ οἶδα· τοῦτο δ ̓ οἶδα, ὡς τῷ γέροντι μᾶλλον πρέπει τὸ τερπνὰ παίζειν, ὅσῳ πέλας τὰ Μοίρης.

ANAKREON’UN YAŞI Kadınlar diyorlar ki, Anakreon yaşlanıyorsun, al bir ayna, bak kendine, saçlar dökülmüş, çıplak kalmış alnın. Saçlarım dökülmüş, dökülmemiş, ben bilmem. Bildiğim, oynaşmak yaşlıya daha hoş gelir yaklaştıkça Moira’ya. 

CA 12          ΕΙΣ ΑΤΤΙΝ Οἱ μὲν καλὴν Κυβήβην τὸν ἡμίθηλυν Ἄττιν ἐν οὔρεσιν βοῶντα λέγουσιν ἐκμανῆναι. οἱ δὲ Κλάρου παρ ̓ ὄχθαις δαφνηφόροιο Φοίβου λάλον πιόντες ὕδωρ μεμηνότες βοῶσιν. ἐγὼ δὲ τοῦ Λυαίου καὶ τοῦ μύρου κορεσθείς καὶ τῆς ἐμῆς ἑταίρης θέλω θέλω μανῆναι. 

ÇILGINLAR Güzel Kybele için hadım Attis’in dağlarda haykırıp çıldırdığını söylerler. Klaros’un kaynaklarında defne taşıyan Phoibos’un mucize suyundan içen çılgınları işitin. Ben ise, Lyaios’la, kokulu tütsülerle ve sevgilimle sarhoş, isterim, isterim olmak bir hoş! 

CA 29 Χαλεπὸν τὸ μὴ φιλῆσαι, χαλεπὸν δὲ καὶ φιλῆσαι χαλεπώτερον δὲ πάντων ἀποτυγχάνειν φιλοῦντα.

SEVMEK Sevmemek zor,sevmek de zor,hepsinden daha zoru ise karşılıksız sevmek.

Prof.Dr.N.Eda AKYÜREK ŞAHİN



Teos (Sığacık) Kütüphanesi: 
"Anadolu'da lonia bölgesindeki Teos kentinde bir gymnasion kütüphanesinin bulunduğu konusunda bazı bilgilere rastlanmıştır. M.Ö.1.yüzyıllara tarihlenen bir yazıta göre bu kentte bir gymnasion bulunmakta ve buranın 'paides'inde öğrenciler için 'grammatikos'un denetiminde kütüphane yararına kitap yazma ya da kopya etme konusunda yarışmalar düzenlendiği belirtilmektedir. Fakat bu yazıt kötü durumda olduğu için fazla bilgi edinemiyoruz. C. Wendel 'e göre ayrıca burada kaligrafi dersi de veriliyordu." [Nuray Yıldız, Antikçağda Kütüphaneler]



ATHAMAS - ATAMAS - ATAMIZ
Antik Grekmiş... yerseniz
SB

_________________________
_________________________