türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2023 Cuma

Bizans Türkleri 1204-1461

 

Bizans Türkleri (1240-1461)*

Rustam Shukurov (Şükürov)

📚


... Bu genel tablo on birinci yüzyılın ikinci yarısındaki ve on ikinci yüzyıldaki Türk fetihleri sırasında değişti. Türk istilalarının kendine özgü yönlerinden ötürü geleneksel Müslüman savaş esirleri, tüccarlar, seyyahlar ve sınır askerleri kategorileri başat tip olmaktan çıktı. Yeni gelenlerin çoğunluğunu artık imparatorluk topraklarına faal olarak yerleştirilen ve devlet makamları tarafından vatandaşlığa alınan Türk paralı askerleri oluşturdu. "İskit" kökenli Türk paralı askerleri on birinci yüzyıl ortaları gibi erken bir tarihte Bizans ordusunda görev almaya ve çok geçmeden askeri mekanizmanın önemli bir kısmını teşkil etmeye başladılar. Aynı yüzyılın ilerleyen kısmında "İskitleri" "İranlı" paralı askerler tamamladı.


Türk paralı askerleri genellikle Hristiyanlığı kabul etmiş, devlete sadakatlerini kanıtlamış ve bu yolla Bizans askeri elitine katılmış Türk önderlerinin komutası altında askerlik yaptılar. Türk kökenli birçok Bizanslı soylu ailenin kurucuları mesleki kariyerlerine askeri komutan olarak başlamıştı. Bizans hizmetine giren Türklerin çoğunun çeşitli rütbelerden askerler değil kabile reisleri olması da mümkündür. Charles Brand'ın gösterdiği gibi Türkler Bizans ordusunun orta rütbelerinde de bulunabiliyordu. Bizans ordusundaki Türklerin sayısına dair kesin rakamlar mevcut değildir; bununla beraber Brand tarafından kaydedildiği gibi, Haçlılar arasında Bizans'ın Türklerle ittifaka girdiği izlenimi uyandığına göre herhalde sayıları buna yol açacak kadar yüksekti: "Bizans'a düşmanlık ve imparatorlardan kuşku duyulması on ikinci yüzyılda arttı ve Türklerden yararlanılması buna katkıda bulundu."


Kazhdan'a göre Bizans soylu sınıfına dahil Türk oranı aristokrat listeyi teşkil eden nüfusunu (2500 kişi) yaklaşık yüzde birine denk geliyordu (örneğin Ermeniler %15'ten daha az değillerdi). Öte yandan Bizans toplumundaki Türk göçmenleri inceleyen çalışmalar neredeyse yalnızca Bizans sarayı ve askeri elitinin üyeleri haline gelmiş soylu Türklere odaklanmaktadır. Bizzat Bizanslılar tarafından alt toplumsal sınıftan çok sayıda Türkün imparatorluk içindeki varlığı belirtildiği halde alt ve orta sınıflardan Türkler inceleme konusu olmamaktadır.


Balkanlardaki Peçenek yerleşimlerinin tahlili için ilk adımlar on yıllar önce Akdes Nimet Kurat tarafından atılmış, ancak daha sonra bilimsel çalışmalar sistemli şekilde sürdürülmemiştir. Sıradan halka dahil edilebilecek Türk sayısının aristokrat Türk sayısından çok daha fazla olduğu açıktır....


On üçüncü yüzyıldan on beşinci yüzyıla uzanan döneme ilişkin kaynaklar ise Bizans nüfusuna kölelerden aristokratlara dek tüm katmanları kapsayan kitlesel Türk akışının daha dengeli bir resmini çıkartmamıza izin vermektedir. Bizans İmparatorluğunda Laskaris ve Palaiologos dönemlerinde Türk varlığı uzun süredir bilimsel ilgiyi çekmiştir. Geç Bizans'ta Türk yerleşimcilerin mevcudiyetine dair artık herhangi bir kuşku duyulamaz. Bununla beraber şimdiye kadar Bizans bağlamında Türkler genellikle imparatorluk topraklarında geçici süreyle kalmış paralı askerler olarak değerlendirilmiştir; şu veya bu şekilde Bizans'ta yerleşmiş Türklerin başına daha sonra neler geldiği pek az incelenmiştir...


Deşt-i Kıpçak bölgelerinden (Trans-Tuna ve Güney Rusya bozkırları ile Kırım) Bizans'a gelen Asyalı göçmenler Kouman veya Koman köküne sahip çok sayıda adın gösterdiği gibi Kuman asıllıydı.... Kuzey Karadeniz'deki Kumanlar on üçüncü yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar Anadolu'ya göre daha az İslamlaşmış olduklarından kural olarak saf Türkçe adlara ve lakaplara sahipti. Komanitzes ve Komanka adlarında Slavonik eril son ek ve dişil küçültme sıfatının teşhis edilmesi ilginçtir. Bu da Balkanlarda Slav-Türk etnik ve dilsel karşılıklı etkileşimini gösterir...


On üçüncü yüzyılın ilk yarısında en azından iki Kıpçak kitlesi göç dalgası Balkan yarımadasını kapladı. Büyük bir Kıpçak grubu 1237'de Moğolların baskısıyla Deşt-i Kıpçak'tan ayrılıp Bulgaristan'a, sonra da Trakya'ya geçmek zorunda kaldı. Bir başka Kıpçak grubu da en azı 10.000 kişiyle birlikte 1241'de Macaristan'dan gelerek Bulgaristan, Trakya ve Makedonya'ya girdi. III.Ioannes Vatatzes (Batatzes) müzakereler ve hediyelerle 1241/42 civarında Balkan Kıpçaklarının bir kısmını yanına çekti ve Bizans ordusunun bünyesine kattı. Kumanlardan bazıları Balkanlardan Anadolu'ya Bizans ve Selçuklu sınırına aktarılırken bazılarına da Trakya ve Makedonya'da toprak verildi. III.Ioannes Vatatzes'in onlara Trakya ve Makedonya'nın tam neresinde toprak verdiğini bilmiyoruz; ancak mikrotoponiminden kimi bilgiler edinilebilir. Bizans ordusuna dahil edilen ve Balkanlarda faaliyet gösteren Kuman birlikleri (Sknthikón-Σκνθικόν) izleyen on yıllar içinde kaynaklarda sıkça zikredilmiştir. İstanbul'u Temmuz 1261'de Aleksios Strategosoulos komutasında yeniden ele geçirenler "İskitler"di. Anadolu Kumanlarının Menderes boylarına ve Frigya'ya (Filadelfiya'nın doğusuna) yerleştirildiğini biliyoruz.


Altınordu topraklarından gelen bir kısım "Kuzeyli Tourkopouloi" 1302 civarında imparatorun hizmetine girdi. Anlaşılan bunlar Kuman veya Kuman-Moğol gruplarıydı. Sayıları bilinmemektedir. Bizans topraklarına varışlarında vaftiz edildiler. 1305'te imparatora karşı ayaklandılar ve sonra başlarına ne geldiği belirsizdir. Bizans topraklarındaki bir başka büyük Kıpçak grubuna (yaklaşık 20.000 savaşçı) doğudan atıf 1320 civarına tarihlenmektedir. Bu Kumanlar 1320 civarında Sırbistan'dan hareket etmişlerdi; ancak kısa zaman sonra Altınordu'dan eski soydaşlarını toplayarak Trakya'ya akın düzenlemeye giriştiler.


III.Andronikos Palaiologos 1322 ile 1327 sırasında bunlara Limni, Taşoz ve Sakız'a gitmeleri emrini verdi. Açıktır ki eldeki kaynaklar tüm Kuman göçü vakalarını kaydetmemiştir. Athos Manastırlarına ait belgelere göre Kıpçakların gelişi on dördüncü yüzyılın ortalarına dek durmamıştır....


Anadolu'dan ve Altınordu'dan gelen Hristiyanlığı yeni kabul etmiş kişilere diplomatik görevler verilmekteydi. Altınordu'dan gelerek yurttaşlığa alınan Kocabahşı (Koutzimpaksis) II.Andronikos tarafından "aynı ırk ve dilden" olduğu isyancı Alan ve Kuman Türklerine karşı komutan olarak gönderilmişti. İmparator ırk ve dil ortaklığının yatıştırılmalarını kolaylaştıracağına inanıyordu. Aynı Kocabahşı (Kocabaşı) daha sonraları Altınordu hükümdarı Tokta'ya gönderilen Bizans heyetinin başına getirilmişti. Memlûk kaynaklarından nadir görülen bir vakayla karşılaşmaktayız: Kahire'ye gönderilen iki Bizanslı temsilci Aksungur ile Bahadır 1326/27 yılında İslamı kabul etmişti. Bu kişiler muhtemelen Hristiyanlığı kabul etmiş iki dilli Bizans göçmeniydiler ve dilsel yeteneklerinden ötürü Türkçe konuşan Mısır sarayına temsilci olarak gönderilmişlerdi. ...


Rustam Shukurov (Şükürov)

Bizans Türkleri (1240-1461)

📚



* Not: Kitabın Türkçesindeki başlık tarihi "1240-1461" değil "1204-1461" olacaktı, baskı hatası sanırım.

* İngilizcesi için: The Byzantine Turks, 1204-1461 - Rustam Shukurov


31 Ocak 2022 Pazartesi

Etrüsk Vazosunda Toktamış (Toxamis)

 


Ok atan Kimer (Kimerios) ile Toktamış (Toxsamis)

François vazosundan detay - MÖ 570/560

1844 de Chiusi'nin kuzeyindeki bir Etrüsk mezarından çıkarıldı ve bulanın adı verildi. Florence Arkeoloji müzesinde


Toktamış (Tokhtamysh);

Etymology and origin is Turkish, still in use as male name.

Kimmerian (Cimmerian)/Scythian-Turks on François vase, 570/560 BC

Toxamis is Turkish and not "nonsense" or "in other language" as "A.Mayor" claim!

What kind of scholar do you wanna be ; Honest or Dishonest!

Do not underestimate Turkish or Turkish History!

Only Turks use this name "Toxamis" i.e. "Toktamış".



Bu vazoda "Kalydonian Yabandomuzu Avı" mitolojisi anlatılıyor, özetlersek;

Kalydon kralı Oineus hasat bayramında Artemis'i unutur, tanrıça kızar ve devasa bir yabandomuzu salar kente. Kralın oğlu Meleagros komşu kentlerden yardım alarak avlanmaya çıkar. Bu ava Akhilleus'un babası Peleus, Büyük Ayaz'ın babası Salamisli Telamon, Turovalı Helene'nin ikiz ağabeyleri, Helene'yi çocukken kaçıran Atina kralı Aigeus'un oğlu Theseus, Argonot Yason ve Erpata (Amazon) Atalanta gibi birçok karakter katılır ki Kimmerler de oradadır. Kentaurlar olarak anlatılır mitolojide. Bu ava katılan Theuseus'un arkadaşı Peirithoos'la Kentaurlar arasında tartışma çıkar. Peirithoos'un düğününde Kentaurlar eşini kaçırmaya çalışırlar, kavga çıkar ve Kentaurlar bölgeden kovulurlar, bu savaşa "Centaurmachy" derler... Ancak kovulanlar Kimmer Türkleridir.

Bütün mitler birbirleriyle bağlantılıdır.

Akhilleus, Büyük Ayaz ve Aigeusoğlu Thesesus'un oğulları Turova Savaşı'na katılanlardandır. Aigeus ölünce Theseus başa geçecekken Sparta Kralı Tündar'ın (Tyndareus) kızı Helene'yi kaçırır. Dioskurlar olarak da anılan ikiz ağabeyleri kızkardeşleri Helene'yi kurtararak baba evine geri getirir. Bu arada Theseus'un annesi Aithre de Helene'ye yardımcı (köle) olsun diye getirilmiştir. Arkasından da Dioskurlar Atina krallığına Menestheus'u getirirler. Theseus ise kaçarak Skyros kralı Lykomedes'in yanına sığınır, ancak o da onu öldürür. Skyros kralı Lykomedes ise Turova Savaşı'nın çanları çalarken Akhilleus'u saklayan ve kızından torun (Neoptolemos) sahibi olan kraldır. Ancak Theseus bir "kahraman" olarak anılır, oysa Helene'yi asıl kaçıran Pars (Paris) değil Theseus'tur! Kral Menestheus da İlyada'da Akha ordusunda gösterilir!


Semra Bayraktar (SB)



Bayan Yürek-Kazakistan Türk Kaya Resmi, Bronz Çağı ve Kimmer Toktamış
Stil aynı.



Ön Asya Dünyasından İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler
Prof.Dr. Taner Tarhan / Türkler Cilt 1












"Türkler MS 11.yy'dan sonra Ege havzasına geldi" safsatası kesin ve net bitmiştir!


19 Kasım 2020 Perşembe

Akhilles ve Sak Türkleri

 


Akhilles < Ligyron

Thetis oğullarını ateşle vaftiz ederek ölümsüzleştirmektedir, sıra Akhilles'e gelince topuğundan tutar ve ateşe sokar (bazı kaynaklara göre bu sudur). Tıpkı Türklerde "ateşin" kötülüğü def etmesi gibi... Olayı görmesiyle ödü kopan baba Peleus, Akhilles'i eşinin elinden alır ve bu arada da Thetis kaçar.  Kral Peleus Akhilles'in eğitimine önem vermektedir, böylece Kentaur Kheiron'a teslim eder.



Kheiron da Akhilles'i aslan yüreği ve ayı iliği ile besler, avlanmayı, ata binmeyi öğretir. Altı yaşına geldiğinde aslan ve ayılarla güreşir, köpeksiz ve tuzaksız geyik avlar. Muselerden Kalliope (destan,şiir, şair ilham perisi) Akhilles'e şarkı söyleme yeteneğini verir. Hatta İlyada'da kendi kampında phorminx (*) çalıp türküler çığırırken herkes mest olmuş bir şekilde onu dinler. Akhilles'in eğitimi bitince Kheiron, doğum adı olan "Ligyron (sızlanan, mızmız)" yerine artık ona "Akhilles" demeye başlar. Böylece Dede Korkut misali adını almış olur. Ayrıca kocaman bir aferin, 3 senede büyük bir savaşçı olup çıkmış, çünkü...

Akhilles 9 yaşındayken savaş çanları çalar. Kehanete göre Akhilles savaşa katılmazsa Turova düşmeyecektir. Bu sebeple de annesi onu Skyros'a götürerek kız kılığında saklar. Adı da Pyrrha (kızıl) olur. Aradan zaman geçer, Skyros Kralı Lykomedes'in kızı Deidameia'dan oğlu olur, adını da Neoptolemos (Pyrrhus) koyarlar.


Demek Akhilles 9 yaşındayken Bars (Paris) Elene (Helene)'yi "sözde" kaçırmış ki savaş çanları çalıyor... Neden mi "sözde" kaçırılma, çünkü asıl kız kaçıranlar denizin öte tarafındakilerdi ve aksini gösteren hiçbir belge bulamadılar...


Bu durumda acaba Akhilles Turova Savaşı'na katıldığında kaç yaşındaydı? Öldüğünde kaç yaşındaydı?

Peki Neoptolemos kaç yaşındaydı ki Turova Savaşı'na katılabildi?

Bunlar kesin vampir familyasından, hem genç, hem de yetişkin.. 😉

Akhilles 15'inde baba olsa, 19 yaşındayken savaşa katılır. Turova'ya geldiğinde 27, öldüğünde ise 29 yaşındadır... Oğlu Neoptolemos ise Turova'ya getirildiğinde daha çocuk, sadece 14-15 yaşlarında. Yaşları küçük "büyük kahramanlar"mış bunlar, hele hele hiç savaş görmemiş Neo tam bir bitirim yani.... 

Bu yaşları nasıl mı buldum? İlyada ile Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nü daha dikkatli okumanızı tavsiye ederim..  😉


Bu arada...

Anası Tithýs (τηθύς) > "Thetis" sözcüğü Hint-Avrupa dilinden değil... Dokuz Nehirlerin, Dokuz Kutsal Kaynağın, Dokuz Kutsal Atların, Güneş Tanrısının Dokuz Ülkesinin Efendisi'nin kızı "Muşki" (Sak boyu) Prensesinin unvanı "Teti-ki-kan"dır ve MÖ 1700'lerden beri kullanılmaktaydı.

(NOT: Bunu ben demiyorum, yabancı kaynak diyor, ancak kaynağımı vermeyeceğim)


* Kentaur Kheiron ve Çocuk Akhilles, Fresk, Herculaneum Basilikası - MS 50, Ulusal Arkeoloji Müzesi - Naples.

* Kentaur Kheiron ve Çocuk Akhilles, Amphora, MÖ 520, Louvre Müzesi.



Başka bir konu daha...

Demek Akhilles, "medeniyetten yoksun", "vahşi", "ürkütücü" ve "aşağı ırk" olarak görülen bir barbardan "eğitim" aldı, öyle mi? Üstelik sadece Akhilles de değil;

* Salamisli Telamon'un oğlu Büyük Ayaz. Ayaz aynı zamanda annesi Turovalı Pirim'in kızkardeşinden olan Teuker (Türker) ile de babadan kardeş... Yani Yeğen Türker dayısına karşı savaşıyor, çok güzel bir aile dramı...;

* Bir zamanlar Pelasgların yerlisi olduğu Aegina'nın Kralı Aeacus'un (aynı zamanda Ayaz ile Akhilles'in dedesi) oğulları Telamon ve Peleus;

* Bilgeliği temsil eden Altın Post'un peşinde giden Argonotlardan Jason,

* Gorgonlardan (Hint-Avrupacıcılar kökeninin bilinmediğini belirtir, oysa Türkçedir; Korku, Qorqu, Gorky. İşlerine gelmez tabii :)) Medusa'nın başını kesen Perseus;

* Apollon'un oğlu, tıp tanrısı Asklepion;

* Apollon'un oğlu, kültürel buluşların kahramanı Aristaeus;

* Bilgemiş (Gılgamış değil! ve Bilge sözü Türkçedir) ile eşleşen ve de Sakların (İskitlerin) atası olarak kabul edilen Herkül (Erkle);

* Sabazios'tan (ki Saban Türkçedir, hâlâ Sabantoy olarak kutlanır) türetilen ve de Anadolu'nun yerlisi olan Dionysos;

Bunların hepsi "medeniyetsiz barbar"lardan gelen Kentaur Kheiron'dan eğitim almış, öyle mi?... Ya Kentaur sözü de Gandar > Candar'dan geliyorsa...

Bir de Atina'da gezen Sak (İskit) Kralı Gonur'un (Gnurus diye geçer) oğlu filozof Anakharsis vardı değil mi? Hani denizin ötesindeki yasa koyucu olarak tanınan ve yazıyı da Anadolulardan öğrenen Solon'la sohbetler eden filozof Anak'tan bahsediyorum...


Ne "barbar"mış şu Sak Türkleri be....

Semra Bayraktar (SB)



* Phorminx; Lir ailesinden 2-6 telli, yarım ya da orak formlu bir çalgıdır ve kökeni için Mezopotamya derler!




Bazılarına dipnot:

Sorgulamıyorsan konuşmamalısın...


27 Ekim 2020 Salı

Turcae - Turks - Scythians

 


Turcae : İskit Halkı, Hazar Denizi - Karadeniz, Pliny 6, 19

Turcae, arum, m.peuple scythe, entre le Pont-Euxin et la mer Caspienne: Plin 6,19

Gaffiot, Félix (1934)


Turcae - Turci = bknz. Türkler

Türkiye = Avrupa, Asya ve Afrika'yı kapsayan, başkenti İstanbul olan büyük bir imparatorluk.

Türkler = Türkomanlar, Terekemeler, Türkmenler, Türkiye Halkı.

Charles Pye, 1803





"... the Thyssagetæ, and the Iyrcæ,(8).." Pliny 6.7

(8)  The more common reading is "Tureæ" a tribe also mentioned by Mela, and which gave name to modern Turkistan. (link: Pliny the Elder, The Natural History, John Bostock, M.D., F.R.S., H.T. Riley, Esq., B.A., Ed)


BUT, it is not Iyrae, it is IyrCae, with a C (k), so it is Turcae, and not Tureae!

SB


Schaffarik and Humboldt can re-educate themselves!

Dictionary of Greek and Roman Geography (1854), William Smith, LLD, Ed. / link




In whose history do we see the tradition, culture and the art of the Scythians? Of course, among Turks.

Scythians are not Indo-Iranian! Besides, Iranian people didn't drink mare's milk!

Scythians are Turks.

turkicworld / link



Kıpçaklar ve Aziz Georgi

 

Selçuklu - 12.yy

Murad Adji:

"Gerçekten de yalanın ayakları kısa. Meğerse Doğu Kilisesi'nin Patrikhanesi bugünkü Rusya'nın kapsadığı bölgede faaliyet gösteriyordu. 304 tarihinden itibaren Kafkasya'nın Derbent şehrinde. Başında Türk din ruhbanı vardı. Avrupa ve Orta Doğu burada istavroz çıkartıyordu. Buradan Ermeni Kilise'nin kurucusu Maarifçi George, atlılar eşliğinde, çarın at arabasında, Kutsal Haçı Avrupa'ya götürüyordu. Gürcü, Alban, Suriyeli, Kopt ve Bizans Piskoposları ibadetlerini burada yapmıştı. Bunların hepsi 325 tarihinde yapılan Dünya Konsey'inde önce olmuştur. Bunlar nasıl unutulabilir.


Dünyanın en eski tapınakları Rusya'da bulunuyor, ama bilinmiyor. Çünkü Tarihin bir devri tamamen silinmişti.


Bir Hristiyan'ın 449 tarihinde Efes Kilise Konseyi'nin Kiev'in, daha doğrusu Beştau'un da dahil olduğu İskit Patrikhanesini onayladığını bilmemesi affedilemez. Demek, Kievliler daha önce Hristiyanlığı kabul etmişti.


Büyük Bozkır'da çok eski zamanlardan beri, hamileri Aziz Georgi'ye (Hıdır, Kıdır, Hızır...) hürmet ederlerdi. Neredeyse 1500 yıldır onun günü olan 6 Mayıs ve 9 Aralık'ta bayramlar kutlanırdı...


Gerçi atalarımız ona Georgi demez, Gürcü derlerdi....


XIV.yüzyılda bir yerlerden aniden, Moskovalı, yani Moskovskaya olduğu kabul edilen, sonradan Rusya'da Moskova'nın simgesi ve arması olarak kabul edilmiş olan muzaffer Aziz Georgi'nin yeni ikonası, esrarengiz bir şekilde ortaya çıkmıştır. İkonada havari Georgi mızrakla yılanı öldürmek üzeredir. Havari Georgi, ilk kez bir atlı olarak tasvir edilmiştir. Daha önce bunu kimse görememiştir. Moskovalıların başarısının sırrı, acaba burada mı gizli? Azizin hayatını okuduğumda bunu düşündüm. Her zaman olduğu gibi din, yani Hristiyanlık gene siyasete sinsice alet edilmiş ve ustaca kullanılmıştır.


Bilmem, hatırlar mısınız, Georgi askerlere ve hayvancılıkla uğraşanlara yardım ediyordu; onların hamisiydi... Billinen şeyleri anlatmaya gerek yok. Fakat Georgi Ejderha'yı NASIL yendi? Mızrakla değil! "Haç ve Sözle", yani kötülüğü Dua ile yenmiştir!


Ruslar, Aziz Georgi'yi bilinçli olarak seçmişlerdir. Çünkü o, Bozkırlara Hristiyanlığı getiren ve IV.yüzyıldan itibaren Deşt-i Kıpçak'ta Kıpçakların koruyucusu sayılan ve kabul edilen kişidir. Bu yüzden hürmet görüyordu. Moskova hükümdarları aziz tasvirlerini böyle nişan olarak kullanmışlardır. İngiliz tarihçisi D.Fletcher'e göre, bu kurnaz adımın mimarı İvan Dmitriyeviç Belski'dir. Belki de başkası. Mesele isimde değil.


Kadim ikonografi kaidelerine göre, havari Georgi'nin kemerine takılan hafif bir kılıç ve mızrağa dayanmış bir genç adam olarak tasvir edilmesi gerekiyordu. Eski ikonalarda at, yılan ve öldürme sahneleri elbette tasvir edilmiyordu. Çünkü askerlere ait kahramanlık sahnelerinde öyle hadiseler görünmüyordu. Ayrıca, Georgi öldürmek için havari olmamıştı ki!


Moskova ikonasında ise, o kadim konu değiştirilmiştir. Daha önce Aziz Georgi'yi kılıca yaslanmış şeklinde tasvir ediyorlardı. Ejderha, at ve katil yoktu. Halbuki Moskova Kremlinin ikonasında bunun hepsi mevcuttur. Muzaffer Georgi, Moskova'da, maalesef siyasi çıkarlar uğruna, sayısız yalanlarla yeni bir çehre ile tasvir edilmiştir. İkonalarda tasvir edilen konu ta başından beri yalanlara dayandırılmaktadır.


Efsaneye göre, Georgi'nin yaptığı duadan sonra Ejderha gücünü kaybetmiş ve askerin önüne uzanmıştır. Kurtulan kızz Ejderhaya tasma takarak onu "itaat eden bir köpek" olarak şehre götürmüştür. Aslında "itaat eden bir köpek" ifadesi de XII yy'da Altın Efsanesi'nden alınmıştır. Ünlü Ladojskaya ikonası da aynı temayı tekrarlıyor. Temayı değiştirme işini, Moskova'nun kendisi uydurmamıştır. Aslında o da Batıdan almıştır.


Georgi Menkıbesini, Batı Kilisesi, XIII.yüzyılda bilinçli olarak değiştirmişti. Bu hikâyeyi ben "Aziz Georgi'nin Sırrı" adlı kitabımda anlattım. Aziz Georgi'yi "ata" bindirmişler, "öldürmeye" zorlamışlar ve "katil" yapmışlardır. Batıda şövalyelik akımı tam o zamanda başlamıştı ve askerin yeni bir remze ihtiyacı vardı. Kilise bu tasviri Aziz Georgi'nin "yüz"ünde bulmuştur. Bozkırların aldığı darbe çok şiddetliydi: Aziz Georgi, kutsal remizleri olan "Ejderha"yı öldürüyor. Demek, Tanrı Bozkır'dan yüz çevirmiştir! Sonra yeni bir darbe geldi: 1666 tarihinde Kilise Konseyi'nde...


Herhangi bir halk için yeni bir ikona, belki de pek dikkat çekmezdi, ama Bozkırlılar için öyle değildi. Onlar bu yeni ikonada, Gök'ün yeri kararını okumuşlardır. bozkır yavaş yavaş direnmeyi bırakmıştır. I.Petro, daha sonra Bozkırlıları, Slav olarak değiştirmeye başladı.


İtiraz etmek isteyenleri düşünmeye davet ediyorum: Stepan Razin ve Emelyan Pugaçev hangi dili konuşuyordu? Ataman Ermak Timofeeviç, hangi emirleri veriyordu? Onların meşhur sloganını hatırlayınız: "Sarın na kiçku". Daha doğrusu, "Sarın kiooççak"; Türk dilinde bu "yaşasın kahramanlar!" demek. bu çağrıya cevap olarak, saldırıyla geçildiğinde "U-ura-a", yani "vur" sesleri yansırdı. Atilla zamanında da aynı şeyler yaşanıyordu..."


Murad Adji,

Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçak Medeniyeti)

Çev: Zeynep Bağlan Özer


Murad Adji'nin (link) bu iki kitabı da Türkçeye çevrilmeli.

* Aziz George ve Hunlar - 2019

* Büyük Bozkırın Sagaları - 2016


Ejderhayı öldürme motivi Sumerlilerden kalma

Suriyeli Yahya ve İkon - Murad Adji



Kazak Prof. Salkaraoğlu

 

"Eski Türkler Europoid ırkına ait.."...

"Yunanlıların İskit, Perslerin Saka, Çinlilerin Sai-jin dedikleri Eski Türkler..."...

Prof.Dr. Köşygara Salgarauly (Qoyçuqara Salqaraoğlu)


"Çok fazla suistimal var. Kasıtlı olarak çarpıtılmış birçok kanıt var.... Modern resmi tarih ile oynanılmış ve Avrupa merkez anlayışı ile yazılmış. "Göçebe" halklar birçok yerde yerleşik halkların bir parçası olmuştur, ancak hiçbir iz bırakmadan da kaybolmadılar. Eski uygarlığın başlangıcından beri Asur ve Babil'den, daha sonra Mısır'a ve daha sonra Yunanistan ve Roma'ya kadar, her döneme önemli katkılarda bulunan bu "yabancı göçebe halkların" izleri görülür. Sadece görmesini bilen gözler, bilgileri özümseyebilecek ve özetleyecek zihin gerek! Hatta eski Çin ve Hindistan'a yerleşmiş göçebe kabilelerin tarihini de içerir. Çünkü eski zamanlarda, Batı'da veya Doğu'da, bu "göçebelerin" müdahalesi olmadan, tüm bölgeyi fethedebilen ve imparatorluk düzeyinde köklü büyük devletler kurabilecek tek bir yerleşik halk yoktur... Antik çağın kadim yüzünü gösteren mevcut antik verilere daha yakından bakarsak, tarihte bilinen tüm eski uygarlıkların iki kültürün kesiştiği yerde ortaya çıktığını ve geliştiğini göreceğiz - yerleşik kültür ve sözde "göçebe "kültürü...

Göçebeleri sınıflandıran İngiliz Ansiklopedisi onlara şöyle diyor: “Vahşi göçebeler, yani toplayıcılar; Çobanlar, tüccar göçebeler, mevsimlik yerleşimciler, suç çeteleri, yerleşimciler ve fakir yerleşimciler. Çingeneler, dilenciler..." Oysa bu açıklamalar bugünün şartlarına göre yapılmıştır. Büyük Bozkır sakinleri, hayvancılıkla geçinirdi ve geçimlerini sağlamak için sürekli olarak diğer bölgelere göç ediyorlardı, ancak medeniyet sahibiydiler. Hatta bunların yerleşik olanları da vardı. Onlara vahşi diyerek ötekileştiremezsiniz. Onları "yerleşik" ve "göçebe" olarak ayrıştırmak zalimliktir...


Tuva Arjan Kurganları - Bu sanatı "göçebe" dedikleri yaptı. - SB



Nasıl ki yanlış ilk adım binlerce yanlış adıma yol açabiliyorsa, ilk tarihçilerin hataları da zaman içinde düzeltilmedi. Bu da bir dizi adaletsizlik ile suistimale yol açtı. Amerikalı araştırmacı E. Mackenzie'nin kitabında "Hiç kimse insanlık tarihini tarihçiler kadar çarpıtmadı" demesine rağmen hatalar düzeltilmedi. Oysa yanlışı düzeltmek ilerlemenin garantisidir. İlerlemek için çok fazla yaşam tecrübesi ve bilgisi olan bir toplum, seleflerinin hatalarını düzelterek ve tekrarlamayarak yeni başarılara ulaşabilecekti.

Bu açıdan bakıldığında, bir zamanlar vicdansız tarihçiler tarafından bencilce ve küstahça bilim camiasına sunulan yanlış ifadeler, insanlığın geri kalanını dünya medeniyeti sahnesine geride bırakan Avrupa halkı tarafından düzeltilip engellenmelidir. Bir şansı vardı, ancak, maalesef bu yapılmadı. Geçmişin hatalarını düzeltmek yerine onlar da geçmişin ilkelerini takip ederek bencil hırslarını doruklara çıkardılar. Maalesef bilime özgürce hakim olan ve hâkimiyetini sürdüren "Avrupa merkezcilik" olarak adlandırılan bu bencil Avrupalı küstahlığının temsilcileri, gelecek nesillerin zihinlerini şekillendirmek için yorulmadan çalışmaya devam ediyor. Böylelikle eski benmerkezci meslektaşlarının oluşturduğu tarihsel bilinci zamanlarının bilgisine uyarlamak ve uyumlu hale getirmek için Avrupa merkezciliğin bayrağını yükselten Avrupa-merkezci akademisyenler, eski "tarihi halklar" ve "tarihsel olmayan halklar" adlarını kaldırmış ve onların yerine yeni isimler kullanmıştır; Eski "tarihsel halklar" artık "yerleşikler" ve "tarihsel olmayan insanlar" da "göçebeler" olmuştur. Bu ifadeler de diğerleri tarafından derhal bilimsel dolaşıma sokulmuştur!"

Tarihi büyük bir dağ olarak düşünürsek, o dağın sadece bir taşının çalışılmasına, doktora ve adayın çalışmaları için yazılmasına izin verildi. Diğer taşlara dokunmamalısın!...

Genetikçilerin insanlığın ilk doğum yerinin Güneydoğu Afrika olduğunu söylediği doğruysa, sadece bir Kazak değil, bu bölgedeki tüm Türk halklarının kökenini aramak gerekir. Daha sonra Afrika'dan Asya kıtasına taşındılar. Herodot'tan önceki tarihçilere göre Kafkasya dünyanın kenarı olarak görülüyordu. Bu nedenle, bu Asya, Büyük ve Küçük Asya araştırılmalıdır... Tarihçiler Kafkasya'daki bu geniş bozkıra "Büyük Bozkır" dedi. Bozkırların tarihi genel olarak birleşme ve dağılmalardan ibarettir.

Herkes bilinçli gelişimin üç aşamasından geçmek zorundadır. Birincisi, tarihsel bilinçtir. Tüm toplumun bilişini oluşturur. İkincisi, ulusal bilinçtir. Toplumdaki insanları, ulusal çıkar ve devletin çıkarları doğrultusunda çalışmaları için eğitir. Üçüncüsü yurttaşlık bilincidir. Herkesi insanlığın pisliğinden kurtarır ve onları en yüksek ahlak ideallerine götürür...

Her halükarda, insanlığın binlerce yıldır yarattığı, geliştirdiği ve bugüne kadar getirdiği tüm zenginliği "yerleşimcilere", barbarca yıkım gücünü de "göçebelere" atfetmek tek taraflı yazılmış tarihtir. Ve bilimsel araştırmada tek yanlılık hiçbir zaman doğru olmamıştır. Bu nedenle, tarihsel gerçeğe ulaşmak için, herkesin ortak tarihimizi yeniden düşünmesi, XXI.Yüzyıl ışığında çalışması gerekir.

Vahşi olarak kabul edilen ve tamamen araştırma kapsamının dışında bırakılan "göçebelerin" antik kökenleri araştırılmalıdır. En iyisi sıfırdan başlamak, tüm hikayeyi yeniden yazmak: "Gerçek yerleşimciler kimler?", "Nereden geldiler ve nasıl ortaya çıktılar?", "Antik çağlarda bozkır", "Asya ve Küçük Asya'ya farklı zamanlarda farklı isimlerle gelen savaşçı göçebe kabileler kimlerdir? Hepsi aynı insanlar mıdır yoksa farklı dil, din ve tabiata sahip farklı halklardan mıdır?" , "Yaşam tarzlarının özellikleri nelerdir?", sorularına doyurucu cevaplar vermek gerekiyor... Avrupa merkezli tarih anlayışı ile yazılmış modern "resmi tarih" ile bu sorulara cevap veremeyiz...

"Saklar (Sak-İskit) Türk'tür."

Ортақ тарихтағы олқылықтар
16.08.2016 / link / link
10.04.2019 / link

Халқымыздың тарихы жайлы жазба деректер
29.01.2016 / link

Görseldeki kitabın Türkçeye kazandırılması dileği ile...
SB

22 Haziran 2020 Pazartesi

Türk Tarihi İçinde Avarlar ve Avar Meselesi




Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ
TÜRK TARİHİNDE AVARLAR VE AVAR MESELESİ
IV.Uluslararası Türkoloji Kongresi, 13-14 Mayıs 2011, Kazakistan /PDF


Avar-Ak Hun-Juan- juan konusu Türk tarihinde 200 yıldan fazla bir zamandır çözülememiş bir meseledir. Kök Türk Yazıtlarının Apar’ı, Çin kaynaklarının Ye-ta veya Hua’sı, Bizanslıların Ak Hun, Eftalit, Uar-Hun ve Avarları, Hintlilerin Huna’sı hep aynı halkı ifade eder. Bu adlandırmaların içinde Juan- juan’a benzeyen tek bir kelime yoktur. Bizans tarihlerinde kayıtlı olan Var, kabile ve idareci olarak Apar’ı, Hun da bildiğimiz gibi Hunsiyasi adını karşılar. Ayrıca Juan- juanlar hiçbir vakit gerçek manada Türkistan’ın batısında hâkim olamadıkları halde, Ak Hun-Eftalitler (Yüe-ban) Sır Derya’nın yukarılarına, hatta İran içlerine kadar yayılmışlar idi. İki devletin yıkıldıktan sonra kaçma yönleri buradan da anlaşılabilir. Yani Ak Hun-Aparlar batıya, Juan-juanlar gayet normal olarak doğuya gidebilirlerdi ki, zaten Çin yıllıklarında Juan- juanların göçtükleri coğrafya Çin ve Kore şeklinde gösterilir.




Türk tarihi incelenirken Kök Türklerin çağdaşı olan Avarlar üzerinde de durulması gerekir. Kök Türk kitabelerinde Apar, Bizans kaynaklarında Ak Hun veya Epthalanos, Çinlilerin Yeta, Hua, Hintlilerin Huna dedikleri halkın adını bazı araştırmacılar “abamak” fiilinden getirirler ve manasının “karşı koymak, baş kaldırmak” olduğunu söylerler ki, kelimenin anlamı bize göre Apa unvanıyla izah edilebilir. R’nin de çoğul eki olduğunu düşünüyoruz.

Bunun yanısıra Türk tarihinin en önemli meselelerinden birisi de menşeileri hala aydınlatılamayan Juan-juanlarla bizim Türk-Avar veya Ak Hunlarımızın ayırt edilememesidir ki, bu konuyu kısaca izahta fayda vardır. Dolayısıyla bugüne kadar yanlış anlaşıldığı üzere, Avar Türkleriyle, Juan-juanların da hiçbir ilgisi mevcut değildir.

İlim adamlarının iddialara göre Juan-juanların tek bir etnik kökeni yoktur. 4. yüzyılın ilk yarısına doğru, Hsien-pi ordusunda hizmetkâr olan Yulgu (Yu-kiu-lu) isimli bir kişiye başarılarından dolayı önce hürriyeti verilmiş, ancak bir savaşta kendi birliğine zamanında katılmadığı için cezaya çarptırılmış, o da isyan etmiş ve idama mahkum olunca dağlara kaçmıştı. Etrafında toplanan yüz kadar kişiyle yaşamaya başlayan bu şahıs, daha sonra Tabgaç hanlarıyla irtibat kurdu. Her sene onlara at, samur ve diğer derilerden oluşan vergiler ödedi. Onun ordusuna Juan-juan (Ju-ju) deniyordu. Juan-juanlarda yazı yoktu. Hesap yapmak için koyun tezeği veya ağaç parçalarından yararlanılıyordu. Ayrıca çok pistiler. Yasalar savaş ve yağmacılığa göre idi. Çin kaynaklarının bazıları onları Tunguzlara bağlarken, bir kısmı da Hunlarla akraba göstermektedir. Ayrıca Hsien-pi (veya Siyen-pi) lehçesinin bir diyalektini konuştukları söylenmektedir. 4. yüzyılın sonlarında Kuzey Cungarya’ya göç ederek, Selenge Irmağına kadar bütün Batı Mogolistan’a yayıldılar. Teşkilatsız Türk boyları olan Tölösler ise dağınık yaşadıklarından, Juan-juanlara karşı koyamıyorlar ve bu yüzden vergi ödemek zorunda kalıyorlardı. Etnik bir kökenleri ve anavatanları bile olmayan, komşu halklar tarafından parazit böcekler gibi kabul edilen Juan-juanların geriye de torun bırakmadıkları söylenmektedir .

Adlarının manasının ne olduğu konusunda bile kesinlik olmayan Juan-juanların, dili ve etnik yapısı da tam anlamıyla açığa kavuşmamıştır. Türk kitabelerinde de Juan-juan ismi hiç geçmez. İlim adamları sadece kendi kafalarına göre iki etnik adı birleştirmişlerdir . Bu nedenle zaman zaman Juan-juanların, Türk Avarlarla bir tutulmasının veya onları Türk soylu gibi göstermenin hiçbir ilmî delili olmadığını vurgulamak isteriz.

Bununla beraber bizim Avarlarla bir saydığımız Ak Hunların iki önemli unsuru olan Uar (bizce Avar) ve Hun varlığı söz konusudur. Ayrıca Menander ve Theophylactus’ta Avarların, Hunların soyundan oldukları zikredilmekle birlikte Ogurlar (Batı Tölösler) hakkında bilgi verilirken onların ataları olarak Avar ve Hunların gösterilmesi de ilginçtir. Yine Çin ve Bizans kaynaklarının bildirdiğine göre Kafkasya Tölös grupları arasında Uar-Hunların adı geçer ve esasında her şey çok açıktır. Ak Hun-Eftalitlerin (Yüe-ban) temelini teşkil eden Uar-Hun birlikteliği görüleceği üzere belgelere yansımış iken, hatta Çinlilerin “Hua” transkripsiyonun da Var’a (Apar) denk gelebileceği söylenirken, Avrupa Avarları hakkında başka menşe aramaya hiç gerek yoktur. Ak Hunların göçebe kesimini teşkil eden Uar-Hunlar 557’den önce kaçarak Avrupa’ya ulaşmış olabilirler ki, bu da gözden ırak tutulmamalıdır. Çünkü Türkistan’ın batısında, Sır Derya boylarına kadar hakim olan Ak Hunların, Kök Türklerin önünden Kafkasya civarlarına kaçmaları daha kolaydır. Halbuki, Juan-juanların doğuya, Çin ve Kore taraflarına gittiklerini zaten Çin ve dolaylı da olsa Bizans kaynakları söylemektedir .

Türkçe konuşan Avar ve Sabarların ismi Batı kaynaklarında ilk defa 461 ve 465 senelerinde gözükürler. Dolayısıyla Juan-juanların ortadan kalkmasından çok daha önce Apar-Ak Hunlar mevcuttur. Eğer Bizans kaynaklarında üzerine vurgulanarak Avar ismi söyleniyor ve başka bir adlarına temas edilmiyorsa, o vakit Juan-juanlarla Avarların bir olduğunu sonucuna nasıl varabiliriz? Bundan yaklaşık yüz yıl sonra 558’lerde, birdenbire Doğu Avrupa’da izlerine rastladığımız bu Türk boyuna bir yanlış anlaşılmadan ötürü “Sahte Avarlar” dendiğini de bilmekteyiz. Bunun da sebebi 6. asrın ikinci yarısında (557’ler), Doğuda Kök Türk Devleti ortaya çıkınca Apar-Ak Hunların yaşama alanları daralmıştı. İran ve Kök Türkler arasında sıkışan bu Türk kabilesinin bir kısmı batıya geldiler . Ama bu ana kitle değildi, ondan ayrılan küçük bir parçaydı. Dolayısıyla Romalı yazarlar, onların halkın esasını temsil etmemeleri yüzünden sahte demişlerdir. Bize göre Theophylactus Simocatta işte bu yüzden yanılmış, Avarlar ile Juan-juanları karıştırmıştır. O, bundan başka Avrupa’ya hem bütün Avarların, hem de küçük bir grubun geldiğini ve Eftalitleri fetheden Türk hakanının Avarlara da hâkim olduğunu söyler ki , bir siyasi adlandırma olan Hun ile kabile ismi durumundaki Avar’ı da ayıramamıştır.

Yukarıda da söylediğimiz üzere bu Avarların ikiyüz bin kişilik bir grubu ana topluluktan ayrılıp, batıya yürümüşler, önlerindeki akraba Ogur boylarını da iterek, ki bunların arasında Sarı Ogur ve On Ogurlar da mevcuttur, Kafkasya’ya gelmişler idi. Bu suretle ileride daha da belirginleşecek olan boy birlikteliklerinin de temeli atlıyordu.

Buna bağlı olarak Avarlar, 557 senesinden önce Alanlarla münasebet kurdular, arkasından Bizans’ın Laziya valisi Justin aracılığıyla Bizans imparatoru Justinianus (527-565) ile irtibata geçtiler. Zaten Roma uzun süredir Sasanilerle mücadele halindeydi. Kafkasya çevresindeki Ogurlar da onları mütemadiyen zorlamaktaydı. Bu Bizans için de yeni bir müttefik kazanma açısından fırsattı. Sonra Avar elçisi Kan (Kandık), Doğu Roma’nın başkentine vasıl oldu (558). Heyet burada büyük bir ilgi ve tören ile karşılandı. Her şeyleriyle Hunlara benziyorlardı. Çok güçlü olduklarını, karşılarında kimsenin duramayacağını söyleyen Avarlar, Roma’ya dostluk teklifinde bulundular ve yaşayabilecekleri iyi bir arazi istediler. İmparator buna müspet cevap verdi. Sonra sefirin yanına pek çok değerli hediye katarak geri yolladı . Arkasından da kendi elçisini Avar hakanının yanına göndererek, Bizanslıların doğudaki düşmanlarıyla yaptıkları savaşlarında yardımlarını talep etti. Buna binaen Avarlar hiç yoktan Kafkasya ve Hazar çevresindeki kendi soydaşları olan Sabar, Tokuz Ogur (Kutırgur) ve Otuz Ogur (Utırgur) gibi kabilelerle de anlamsız bir kavgaya tutuştular.

Karadeniz’in kuzeyinde belki de Ak Hazarlarla da üç-beş yıl süren savaşların peşinden onlar 562 tarihlerinde Tuna boylarına indiler. Bizans’ın kendileri için seçtikleri toprakları beğenmemişlerdi. İşte tam bu sıralarda doğudaki ana kitle ile Kök Türkler arasında kıyasıya çarpışmalar oluyordu ve Börülülerin önünden kaçan kalabalık Avar-Ak Hun kabileleri de kafile kafile Bizans hudutlarına yürümekteydiler . Bizans bu konar-göçerleri, Balkanlarda Bulgaristan’ın bir bölümüyle, Trakya’nın bir kısmından meydana gelen Moesia’nın Singidinum (bugünkü Belgrad civarları) havalisinde, Polonya’nın en uzun akarsuyu Vistül etrafında yaşayan Germen kavmi Gepid ve Tuna’nın batısında, Pannonia’da oturan Longobardların arasında yerleştirdi.

Balkanlar civarına gelen Avarlar isyan halindeki Ant (bugünkü Ukrayna sınırları içinde), Sloven (Güney-doğu Avrupa) ve Vendler (Almanya’nın doğusundaki Slav ahali) üstüne yürüyerek, Roma adına bunları halletmişlerdi. Avarlarla, Slavların münasebetlerinin bu yıllarda çok sıkı olduğu anlaşılıyor. Tabi ki hâkimler Avarlardı ve anlatılan hikayelere göre; bir Avar beyinin bindiği arabayı güzel Slav kadınları çekiyordu. Dolayısıyla bu dönem Türk-Slav münasebetleri ve Slav halkının teşekkülünde çok önemlidir. Sonra da onlar Almanya’ya kadar yürüyüp, Thüring Dağlarına yaklaşmışlar, burada Frank kralı Siegbert ile yaptıkları bir harbi yitirmelerine rağmen, barış imzalamışlardı .

Bu sırada Bizans ile Kök Türk delegeleri görüşüyorlar, Sasanilere karşı ittifak yapıyorlardı. Birbirlerinin düşmanlarıyla anlaşmayacaklarına söz vermelerine rağmen, Doğu Roma Avar-Ak Hunlarla işbirliği halindeydi. Bu durum Kök Türk Kağanlığını rahatsız etti. İşte bu yüzden 576 senesinde, Aral Gölü civarında Bizans elçilik heyetini karşılayan İstemi’nin oğlu Türk Şad, Romalılara çok ağır hakaretler savurdu. O, 

“Siz etrafa korku vermek için on dille konuşan Romalılar değil misiniz? Benim şu parmaklarımı ağzıma sokup-çıkarmam gibi (on parmağını ağzına sokarak). Romalılar siz, bizi aldatmak için aynı kolaylıkla on türlü dille konuşursunuz. Hilelerinizle bütün milletleri aldatmak istiyorsunuz. Onları uçurumun kenarına sürükleyip, orada bırakıyorsunuz! Ellerindeki mallarını alıyorsunuz. Onların yıkıntısından siz faydalanıyorsunuz. Sizin ve gönderdiğiniz adamların bizim gözlerimizi korkutmaktan başka bir düşünceleri yok. Bunu saklamıyorum. Çünkü yalan söylemek Türklerin âdeti değildir. Sizin imparatorunuzdan öç alacağım. Bir taraftan bana barıştan söz ederken, diğer yandan benim düşmanım olan Avarlarla ilişki kuruyor. Fakat bilmiş olunuz ki, bunlara karşı atlılarımı gönderdiğim zaman yalnız kamçı sesleri onları dağıtmaya yeterli olacaktır. Biraz karşı koymaya kalkışacak olurlarsa yok edilecekler, karınca gibi atlarımın altında ezileceklerdir. Kafkas’tan başka yol olmadığını bana söylemeniz boşunadır. Gidip, sizin ülkenizde savaşmak düşüncesinden beni çevirmek istiyorsunuz. Fakat ben Dneper, Dnestr, Tuna, Meriç nehirlerini bilmez değilim. Kölelerim Avarların Roma imparatorluğuna girmek için izledikleri yolu tanırım. Sizin güçleriniz hakkında da bilgim var. Bütün dünya, doğudan batıya kadar bana tabidir. Alan ve Otuz Ogur halkları o kadar cesaretleriyle beraber Türklerin yenilmez ordularına karşı koyamamışlardır” , diyordu.

Bizans tahtına II. Justin’in (565-578) geçtiği sırada Avarların başında Bayan Kağan bulunuyordu. Onun zamanı Avarların altın çağıdır. Bayan eski Türk-Hun yurtlarını ele geçirmiş, belki de Ata illig’in (Attila) gerçek manada varisi olmuştu. Bunun yanısıra hakan Bayan, Doğu Roma imparatoru Justin’e gönderdiği elçi vasıtasıyla evvelce yapılan andlaşmayı yenileme ve hediyeler almayı düşünmüştü. Fakat imparator hediye veya diğer bir adıyla haraçı ancak bir hizmet karşılığında öderim, demişti . Hakan buna çok kızdıysa da, bu esnada Gepidlerle, Longobardlar arasındaki ebedi düşmanlıktan yararlanmak istedi. Zaten Longobardlar gözlerini İtalya’ya dikmişler, fırsat kolluyorlardı. İşte bu durum yüzünden Bizans, Avarlardan yardım talebinde bulundu ve onlar da Longobardların hayvanlarının onda biri verilir ve Gepid arazisi de kendilerine terkedilirse destek göndereceklerini söylediler. Neticede Gepidlerle savaş başladı. Onlar mahvoldular ve Longobardlar müthiş bir katliam yaptılar. Gepid kralı da bu sırada, Longobard lideri tarafından kılıçlandı .

Bu hadisenin peşinden Avar kaganı Pannonia’nın aşağısında, Tuna’nın kolu Sava Nehrinin sol kıyısındaki Sirmium (Sırbistan’da Mitrovica) şehrinin üzerine aniden saldırdı, ama kent ele geçirilemedi. Bir müddet sonra Tokuz ve Otuz Ogur kabileleri Bayan’dan habersizce Sava Irmağını atlayıp, Dalmacia’da pek çok yeri yağmaladılar. İstanbul’a gelen Avar sefiri de yeni haraç taleplerinde bulunmuştu. İmparator bunlara çok kızdı. Avarların üstüne yollanan Bizans ordusu yenilgiye uğradı. Bu yüzden imparator onlarla uzlaşmanın yerinde olacağına karar verdi.

578’lerde Avar-Ak Hunların Avrupa’ya gelen bu kolları Slavlardan da haraç istemişler, ancak onlar yanlarına giden Türk elçilerini öldürmüşlerdi. Bu sırada Doğu Roma da kötü bir vaziyetteydi. Anuşirvan Doğu Anadolu ve Suriye’deki Bizans topraklarına girmiş, Longobardlar isyan etmiş, Bizans imparatoru aklını yitirmişti. Dolayısıyla iktidara sahip olan General Tiberius (578-582) aralarında Türklerin de olduğu çeşitli halklardan kurduğu ordu ile İran’a yürüdü ve Anuşirvan’ı yendi .

Slavlar 581 tarihinde Yunanistan’a saldırınca, Roma imparatoru tekrar Avarları yardım çağırdı. Bayan Kağan da zaten öldürülen elçisinin intikamını almak istiyordu ve buna binaen Slavlara bir darbe indirdi. Onlar ormanlara ve mağaralara kaçarak kurtuldular, ama birkaç yıl sonra Avarlarla, Slavlar bölgede bazı yağma faaliyetlerinde de bulundular. Bununla beraber Bayan daha sonra Roma’dan getirttiği ustalar vasıtasıyla Tuna üstünde bir köprü inşasına başlayınca Singidinum (Belgrat) şehri komutanı bunu neden yaptırdığını sordu. O da, bu köprünün hem Romalıların, hem de Avarların menfaatine olduğunu söyledi. Ayrıca eğer çalışanlara bir ok atılacak olursa, bunu savaş sebebi sayacağını bildirmişti. Bu arada İstanbul’a giden bir heyet de Slovenlere karşı bir nehir filosuna ihtiyaç duyulduğunu bildirince, doğuda Acemlerle meşgul olan imparator bunu da kabul etmişti . Bu mesele daha sonra iki devletin arasının açılmasına neden oldu. Bunun üzerine Sava Irmağının kenarında Türk hükümdarıyla Bizans elçileri buluştu. Hakan değerli taşlar ve altından işlemeli bir sandalyede oturuyor, her ihtimale karşı kalkanlı bir muhafız tarafından, Romalı askerlerin ok atabilecekleri düşünülerek korunuyordu. Müzakereler uzayıp, iş kızışınca Romalı sefir komutan oradan uzaklaşmalarını, yoksa savaşacaklarını söylemişti. Ancak birkaç hafta sonra Slovenler Tuna’yı geçerek Moesia ve Trakya’ya girince, Sirmium bölgesini Avarlara bırakmak zorunda kaldı .

Elbette Ak Hun-Avarların hepsi Avrupa’ya gelmemişlerdi. Anayurt topraklarında kalan Avarların büyük bir çoğunluğu Kök Türk Devletinin hakimiyeti altına girerken, bir kısmı da Hazar-Kafkas çevresine göçmüşler, diğer Türk boylarıyla yaşamaya başlamışlardı. Onların Türkistan’da kalan önemli bir bölümü sonradan Karluk-Kalaç federasyonunu meydana getirdiler. Avrupa’daki Avarların burada yıllardır süren harpler yüzünden sayıları azalınca, Bayan Kağan nüfus takviyesi yapmak amacıyla doğuya adamlar göndererek, buradaki akrabalarından Tarnıklar, Kotuzerler ve Çapanerlerden insanlar istedi ve onlar da bu davete icabet ettiler.

Bunun ardından Hakan Bayan Austrasia Franklarının sahasına girdi ve onların kralını esir aldı. Yüklüce bir fidye karşılığında hürriyetini verdi. 582’de Bizans imparatoru Tiberius da ölünce yerine üvey oğlu Maurice (582-602) geçti. Avarlar bu yeni imparatora elçi yollayarak senelik vergiyi 80 bin altından 100 bine çıkardıklarını bildirdiler. Ama red cevabı gelince savaş patladı. Bayan’ın ordusu Sırbistan’daki Viminacium şehrini zaptedip, hamamlarıyla meşhur Augusta adlı bir kasabaya ulaştı. Beraberindeki hanımların ricası üzerine buraya dokunmadı, çünkü kadınlar buradaki hamamları sevmiş ve onlardan yararlanmışlardı. Sonra Moesia’dan geçerek, Karadeniz sahillerine kadar gelip, Anchial şehrini de aldı. Bu sırada yanına vasıl olup, ne istediğini soran Bizans sefirlerine, “taş duvarların arkasına sığındığınız şehri” demiştir . Elçi Roma’yla yaptığı anlaşmayı bozduğunu ve nankörce davrandığını söyleyince de, onun çadırını yıktırıp, hapsettirdi. Ama hakan bakanlarının da araya girmesiyle bu sefiri bırakıp, ülkesine dönmesine izin verdi. Zaten artık kış da gelmişti ve Bizans doğuda İran’la meşgul olduğundan, Avarlara 20 bin altın daha ödeyerek, barış andlaşmasını yenilemişti.

İki ordu 586’da bir kez daha karşı karşıya geldi. Türkler Balkanlarda pek çok yere sahip oldular, ancak Roma daha kuvvetli bir orduyla atağa geçince, Avarlar 587 tarihinde sulh istemek zorunda kaldı. Herhalde onların yanında mühim miktarda Slav da vardı.

Roma imparatorluğu Avarları zayıflatmanın yollarından birisinin onların müttefiki Slavlara zarar vermek olduğunu biliyordu ve 594-595 yıllarında bunlara ağır darbeler vurdu. Bizanslılar epeyce esir aldılar ve onlara çok kötü davranıyorlardı. Bayan Kağan onları duyunca son derece üzüldü. Ancak bu sırada İstanbul’da entrikalar başlamış, Avarları ve Slavları epey uğraştıran komutan Priscus azledilerek, yerine imparatorun kardeşi atanmıştı , ama Romalıların Avar hudutları içerisindeki bir Bulgar müfrezesine saldırmasını Bayan Kağan Roma sarayına şikayette bulununca, işin ciddiyetini anlayan imparator eski kumandanı görevinin başına getirdi. Arkasından Bizans, Singidinum şehrini zaptetti ve Romalılar ile Türkler Tuna kıyısında karşı karşıya geldiler. Fakat bazı Romalı birlikler, erkeklerin savaşta olmasını fırsat bilerek savunmasız Avar köylerine yürüdü ve pek çok ganimet ile esir topladı. Bu vaziyet de Bayan Hakan’ı hiddetlendirdi ve Dalmacia’daki Salona şehri yakınında Roma kıtaları ile çarpıştı. Türkler Bizanslıları mağlubiyete uğrattı. Bu kent de ele geçirildi ve onlar Dalmacia bölgesinde de hakim olarak, bir kısmı buralara yerleşti. Sonra hakanın orduları Trakya içlerinde de faaliyetlerde bulundu, ancak orduda veba baş gösterince Roma ile barış imzalamıştır ki, bu esnada Bayan’ın da yedi oğlu ölmüştür.

Bir müddet sonra, 600 senesinde Romalılarla yeniden harp başladı. Dört oğlunun idaresindeki bir kuvveti Roma birliklerine karşı yolladı, kendisi de arkadan kuşatmak için harekete geçmişti. Üst üste beş çarpışmanın peşinden Romalılar yenildi , ama Bayan’ın bir bataklığa sıkıştırılan dört oğlu da öldürüldü. Bunun intikamını almak isteyen Bayan Kağan, tekrar ordu toplayıp Roma askerlerine hücum ettiyse de, başarılı olamadı. Çok genç yaşta Avar-Ak Hun kabilelerinin önderliğine yükselen bu Türk beyinin ismini bundan sonra kaynaklarda görmüyoruz.

Doğu Roma’da bu esnada iç savaşlar vukua gelmiş Phocas (602-610) adlı bir komutan, imparator Maurice öldürerek tahta çıkmıştı. Bu şahıs Avarlarla sulh imzaladı ise de saltanatının ikinci yılında yeniden onlarla harbe tutuştu. Nihayet Avar suvarilerinin 610 senesinde ganimet amacıyla İtalya’ya yürüdüklerini , Firaul kentini kuşattıklarını ve burayı Longobard prensi Ghisulf’un müdafaa ettiğini bilmekteyiz. Bu arada Ghisulf ölmüş, dul kalan eşi Romhilda ve çocukları ile bazı komutanlar prensliğin merkezi Forum July’e kaçmışlardı. Burası da muhasara edildi, fakat Türkler tam çekilirken, bir gün dul prenses şehrin surları üzerinden Avar hakanını görmüş ve ona aşık olmuştu. Prenses bu genç ve yakışıklı hana gizli bir elçi yollayarak, eğer kendisini eş olarak alırsa kentin kapılarını açtıracağını söyledi. Buna evet cevabı verilince de, Romhilda geceleyin şehrin kapısını açık bıraktırmış ve böylece Türkler buraya girmişti. O gece sabırsızlıkla bekleyen dul prensesi Avar kağanı otağına götürdü ve anlaştıkları gibi karısı yaptı. Ancak ertesi günü ihtirası için vatanını satan bu kadını boşadı.

Türkler bundan sonra Pannonia’ya doğru yola çıktılar. Bu sırada Longobard prensesin oğulları kaçma teşebbüsünde bulundular. Bunların firarıyla, Longobardların yeniden toparlanmaları ve Türklere saldırmaları ihtimali doğdu. Bu işte de Romhilda’nın parmağının olduğu düşünülmüş ve Avar kağanının emriyle bu kadın, herkesin gözü önünde layık olduğu ölüm cezasına çarptırılmıştır.


610’da Bizans’ın başına imparator Heraclius (610-641) geçti . Türk hakanı bu yeni imparatorla yüzyüze konuşmak amacıyla, en seçme adamlarıyla yola çıktı. İmparator da onu karşılamaya hazırlanıyordu, ancak Avar kağanının arkasından gelen korumalarından çekinildiği için imparator kuşkuya kapılmış, tacını ve elbisesini bırakıp, bir köylü elbisesi giyerek İstanbul’a gitmiş, şehrin kapılarını kapattırmıştı. Bunun üzerine han da geri döndü, ama yolu üzerindeki yerleri de yağmaladı. İkiyüzbinden fazla Bizans tebasını kendi ülkesine götürdüğü de söylenir. Türkler sonradan gönderdikleri elçiler vasıtasıyla bir yanlış anlaşılma olduğunu bildirdiler ve yeniden sulh imzalandı.

Bununla birlikte Romalılarla, Farslar arasında patlak veren harpte, Bizans başlangıçta çok büyük kayıplar verse de, 622 tarihinde kazanmasını bilmişti. Daha sonra bu savaşlar sebebiyle İranlılar, Avarlara elçiler yolladılar (625) ve bunlar Bizans’a karşı ittifak yaptılar. Buna göre, Türkler, İranlılarla birlikte İstanbul’a hücum edecekler ve ele geçirilen malların hepsi onların olacaktı.

İran ordusu Kadıköy yakınlarına kadar geldi. Romalılar hemen müdafaa tedbirleri almaya başladılar. Denizde de savaşacaklarından, Avar ordusu küçük sandalvari kayıklar da getirmişti. Avar hakanına Romalılar bir sefir yolladılar ve hakan da; daha ileri gitmemek için ne teklifinde bulunduklarını sordu. Cevap olarak daha fazla ilerlememelerini işitince, çok hiddetlendi ve elçiyi kovdu. Türkler Boğaziçi’ne kadar sokuldular ve karşıdaki İranlılara işaret verdiler . Avar kağanı soluna Slavları, sağına da Bulgar Türklerini almış, kendisi de merkeze geçmişti. Bu arada oniki tane büyük kule yaptırarak, bunların üzerini de yanmamaları için deri ile kaplatmıştı. Duvarları delmek için hazırlattığı aletler işe başlayınca, askerler de oklarıyla onları destekliyordu.

Romalılar daha fazla kan dökülmemesi için senelik vergiyi ödeyeceklerini söylemişlerse de, Türk hanı şehri teslimlerini bildirdi. Bu görüşmeler esnasında Türk ordugahına Sasanilerden üç elçi geldi. Hakan bunlara itibar ettiği halde, Romalılara yüz vermiyordu. Fakat Fars elçiler dönüş yolunda Romalılarca tutuklandılar. Bunlardan birinin başını, bir tanesinin ellerini kestiler. Bu kopmuş başı elleri kesilenin boynuna asarak hakanın yanına gönderdiler. Üçüncüsünü de İranlıların gözü önünde öldürüp, mancınık vasıtasıyla beraberinde bir mektupla, karşıya fırlattılar. Burada; “Avar hakanıyla anlaştık, sefirlerinizi han bize teslim etti. Birisini size yolluyoruz, öbürlerini de düşünmeyin” yazıyordu.

Bizanslılar gerçekten çok kurnazca davranmışlardı. Bu sırada Avar kayıkları destek için Farsları karşıya geçirmek amacıyla denize indiğinde, Roma gemilerince birçoğu batırılmıştı. Bu kez işi gece yapmak istemişler, ancak farkedildiklerinde müthiş bir ok yağmuru altında kalmışlardı. Neticede Türkler çok fazla kayıp verdiler. Bu arada karşıda, Bizans Sasanileri yenince de, Türkler geri çekilme kararı aldılar (626).

Ama Roma’nın başı bir türlü beladan kurtulmuyordu. Doğu’da Araplar pek çok yeri fethetmişlerdi. Roma ordularının önemli bir kısmı da bu çarpışmalarda telef oldu. Bu yüzden Bizans, bir de Türklerle uğraşmamak ve Avar gailesinden kurtulmak amacıyla onların başına diğer küçük halkları sardılar ve böylece Slavlar başkaldırdı.

Avar hakanı 630’da ölünce, akrabaları Bulgar beyi bütün Türklerin idaresini üstlenmek istediyse de, Avarlar buna razı olmadılar ve aralarında bir harp çıktı. Muharebeyi yitiren onbin kadar Bulgar, Bavyera Franklarının arazisine kaçıp, orada yerleştiler. Fakat bir gece kral Dagobert’in emriyle hepsi katledildi. Bu vahşetten sadece yediyüz kişinin kurtulduğu söylenir. Bulgar beyi Kubrat buna sebebiyet verdikleri için Avarlardan intikam alma kaygısına düştü ve Bizans imparatoruyla anlaştı . Ancak o ölünce, oğullarından Işbara kendi kabilesiyle birlikte Hazar baskısından da kurtulmak gayesiyle Tuna’yı aşıp, Varna’yı ele geçirdi ve böylece Bulgaristan’ın temellerini attı.


Bu arada Avar yurdunda da çok şeyler değişmişti. Bayan’dan sonra küçük oğlu tahta oturmuş, Eski Türkler gelenek ve göreneklerini bırakarak, sefahata meyletmişlerdi. 7. asrın sonlarına doğru Avarlar arasında hrıstiyan propaganda da yaygınlaştı. Bu vakitlerde Bavyeralılarla, Avarlar arasında hudut problemleri de ortaya çıktı. Charlemagne yönetimindeki Franklar da en parlak zamanlarını yaşıyorlardı. Charlemagne’na bağlı bazı halklar isyan ettiyse de, başarılı olamadılar. Bu sırada Avarlar, Bavyera prenslerinden Thassilon ile anlaştılar. Onlar İtalya’yı ele geçirmeyi düşünüyorlardı, ama Charlemagne bunu işitti ve Thassilon ile bütün yakınlarını hapsetti. Yine de 788 senesinin ortalarında Türkler İtalya’ya girdiler. Bir ordularını da Bavyera’ya gönderdiler, fakat bu birlikler mağlup oldu.

Charlemagne Avarlardan intikam almak için büyük bir ordu hazırladı. Bu kuvvetleri birkaç parçaya ayırdı. Bunlardan biri Türklere cepheden, diğeri de Drava ve Sava nehirlerinden geçerek, yani iki koldan saldıracaktı. Charlemagne’nın böyle bir düşüncesi olduğunu duyan Avarlar da tedbir almaya çalıştılar. Ancak Türkler 791’de üst üste yenilgiye uğradı. Onbinlerce Avar öldü, şehirleri ve köyleri yağmalandı. Avarlar bütün bu felaketlerin baştaki han ve yardımcısı Yugruş’un yüzünden olduğuna kanaat getirip, ikisini de öldürdükten sonra, bir Tudun’u başa geçirdiler. Arkasından Charlemagne’den barış istedilerse de, buna müspet cevap verilmedi.

796’da Noricum (Avusturya ve Slovenya arasında) ve Pannonia’da işgale uğradı ve Türkler hrıstiyan olmaya zorlandılar. Birkaç tane kilise inşa edildi, baştaki Tudun’a bir hrıstiyan ismi olan, Todor dendi. Charlemagne aynı zamanda Tuna boyuna Slavları ve Bavyeralıları da yerleştirdi.

Elbette ki, kendilerine reva görülen kötü muamelelere Avarlar başkaldırdı ve Tudun, Kök Tengri dinine dönerek Bavyera’ya girdi. 799 senesinde patlak veren bu harpler, 883 tarihine kadar sürdü. Neticede Avar ülkesi Frankların hakimiyetine sokuldu. Bu sırada çok müşkül vaziyetteki Avar topraklarına Bulgar ve Slavlarda devamlı saldırmaktaydılar. Onların köylerini ve sürülerini yağmaladılar. Kaynakların bildirdiğine göre, Bulgar beyi Kurum kendisine esir düşen bir Avar Türkü’ne başlarına bu felaketlerin neden geldiğini sorduğunda; iç mücadeleler, kıskançlıklar ve ahlakın bozulması cevabını almıştır ki, bu üzerinde durulması gereken bir konudur.

Bununla beraber 950 yılına ait bazı Bizans tarihlerinde Sava Nehrinin ötesindeki Hırvat topraklarında bile Avarların yaşadığını görmekteyiz. Yine bugünkü Transilvanya’da oturan Sekellerin de Avarların bir parçası olduğu söyleniyorsa da, onlar ta Orta Asya’dan kopup gelen Çik İllilerle alâkalıdırlar. Ama Avar Türkleri ekseriyetle daha sonra bu bölgeye yerleşen Macar birliğine dahil olarak tarihten çekildiler.


Sonuç olarak Avar-Ak Hun-Juan-juan meselesinde şunları söylememiz mümkündür: 

Kök Türk Yazıtlarının Apar’ı, Çin kaynaklarının Ye-ta veya Hua’sı, Bizanslıların Ak Hun, Eftalit, Uar-Hun ve Avarları, Hintlilerin Huna’sı hep aynı halkı ifade eder. Bu adlandırmaların içinde Juan-juan’a benzeyen tek bir kelime olmadığı gibi, Çin harfleriyle yazılan Avar ve Juan-juan transkripsiyonları da birbiriyle örtüşmez. Bizans tarihlerinde kayıtlı olan Var, kabile ve idareci olarak Apar’ı, Hun da bildiğimiz gibi Hun siyasi adını karşılar. Ayrıca Juan-juanlar hiçbir vakit gerçek manada Türkistan’ın batısında hâkim olamadıkları halde, Ak Hun-Eftalitler (Yüe-ban) Sır Derya’nın yukarılarına, hatta İran içlerine kadar yayılmışlar idi. İki devletin yıkıldıktan sonra kaçma yönleri buradan da anlaşılabilir. Yani Ak Hun-Aparlar batıya, Juan-juanlar gayet normal olarak doğuya gidebilirlerdi ki, zaten Çin yıllıklarında Juan-juanların göçtükleri coğrafya Çin ve Kore şeklinde gösterilir. Bunun yanısıra Doğu Avrupa’daki Avar varlığı, sonraki Türk fütûhatına zemin hazırladığı gibi, bölgenin Türkleşme ve yüksek Türk kültüründen faydalanması açısından mühimdir. Ayrıca Avar hakimiyeti yılları Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Slav etnik yapısının teşekkülünde inkâr edilemeyecek bir faktördür.



Avar - Kemer Tokası
Avrupalıların "Fleur de Lys" dedikleri Zambak motifi
Bu betimleme Türklerden "ödünçlenerek" sonradan Fransız hanedanlığının arması olur. Oysa özünde Türk'tür, 
Çünkü Sakalar döneminde bile kullanılmıştır.
(Pazırık ve Ak-Burun Kurganı'ndan çıkarılan buluntular bugün St.Petersburg Hermitage Müzesinde)
Ve o dönemde Franklar, yani Fransızlar diye bir millet yoktur.
SB

Avar Turks.
I would like to to draw your attention to "Fleur de Lys/Lis". This symbol was "borrowed" by the Europeans, especially the French dynasty, and used as "French coat of arms" from the Turkish tribes (like, Avars, Huns, etc.), who was in Europe. The statement "Although the origin of the fleur-de-lis is unclear, it has retained an association with French nobility" is completely wrong and incomplete. Because, it was essentially a Turkish symbol, and was used even in the period of Scythian Turks (Pazyryk and Ak-Burun Kurgans/finding is now in St.Petersburg, Ermitage). In the middle ages Fleur de Lis was widespread among all European heraldry.

Abaris of "Abaris the Hyperborean" is the word "Avar"
(b/v change to be seen in Tr.)
SB


AVARS 300 BC-922 AD / LİNK
Abars, Abdals, Abdally, Abdaly, Aores, Aorses, Asi, Asii, Avars, Assuns, Awars, Beçen, Budini, Ephtalites, Gushans, Gushanas, Güsans, Hantals, Juan-juan, Jujuan, Kasans, Kashans, Kushanas, Kushans, Koshans, Kusans, Kusüns, Küsans, Kyusüns, Obres, Oghondors, Olhontor-Blkars, Onogurs, Pasiani, Peçenek, Sacarauli, Sacarauli, Sakauraka, Tochari, Tochars, Tocharians, Turgesh, Uars, Wars, Usuns, Ussuns, White Huns, White Süns, Yazig, Yu-chi, Yüeh-chih, and other variations









Abstract: The topic of Avar-White Hun-Juan-juan is an unresolved issue on Turks for more than 200 years. Apar of Kök Turk inscriptions, Ye-ta or Huna of China sources, White Hun, Hephthalites, Var-Hun and Avars of Byzantine, Huna of India always describe the same people. There isn’t a single word resembling to Juan-juan in naming. Registered Var in the history of Byzantine is tantamount to Apar as clan or headship, as we also know Hun is tantamount to the political name of Hun. In addition, even though Juan-juans never actually have a command of the west of Turkistan, White Hun- Hepthalites (Yüe-Ban) expanded into the upper part of Sır Derya even into the interior of Iran. After the fall of these two states, their aspects of the escape can be understood in here. That is to say, White Hun- Apars could go west, Juan-juans could normally go east that already in China annuals the Juan-juans’ migration geography is shown as China and Korea.

KAYNAKÇA
Ahmetbeyoğlu, A., “Kubrat Han ve Büyük Bulgar Devletinin Kuruluşu”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı 13, Çorum 2007
Bailey, H.W., “North Iranian Problems”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, Vol. 11, London 1979
Bang, W., “Über die Türkischen Namen einiger Gross-Katzen”, Keleti Szemle, Tome XVII, Budapest 1916/1917
Barthold, V.V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Haz. H.Dağ, Ankara 2004
Blockley, R.C., The History of Menander the Guardsman, Liverpool 1985
Charanis, P., “The Chronicle of Monemvasia and the Question of the Slavonic Settlement in Grecee”, Dumbarton Oaks, Vol. 5, London 1950
Chavannes, E., Documents sur les Tou-Kiue [Turcs] Occidentaux, Petersburg 1903
Cheynet, J.C., Bizans Tarihi, Çev. İ.Yerguz, Ankara 2008
Codrington, B., “The Geographical Introduction to the History of Central Asia”, The Geographical Journal, Vol. CIV, No 1-4, London 1944
Czegledy, K., “Zur Geschichte der Hephthaliten”, Acta Antiqua, Tom. 28, Budapest 1980
Czegledy, K., Bozkır Kavimlerinin Doğu’dan Batı’ya Göçleri, Çev. E.Çoban, İstanbul 1998
Davidson, G.R-Horvath, T., “The Avar Invasion of Corinth”, American School of Classical Studies at Athens, 6/2, 1937
Deguignes, J.M., Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. II, İstanbul 1924
Diehl, C., Bizans İmparatorluğu Tarihi, Çev. T.Bıyıklıoğlu, İstanbul 1937
Frye, R.N., “Selçuklulardan Evvel Ortaşarkta Türkler”, Belleten, C. 10, Ankara 1946
Golden, P.B., Türk Halkları Tarihine Giriş, Çev. O.Karatay, Ankara 2002, 3
MC Govern, W.M., The Early Empires of Central Asia, New York 1939
Gömeç, S., Kök Türk Tarihi, 3. baskı, Ankara 2009
Grignaschi, M., “Sabirler, Hazarlar ve Göktürkler”, VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, C. I, Ankara 1972
Grignaschi, M., “La Chute de L’Empire Hephthalite dans les Sources Byzantines et Perses et le Probleme des Avar”, Acta Antiqua, Tom. 28, Budapest 1980
Grousset, R., Bozkır İmparatorluğu, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980, 4
Gumilev, L.N., Drevniye Tyurki, Moskva 1967
Gumilev, L.N., Hazar Çevresinde Bin Yıl, Çev. A.Batur, İstanbul 2001
Harting, H.M., “Charlemagne, the Saxon, and the Imperial Coronation of 800”, The English Historical Review, 111/444, London 1996
Haussig, H.W., “Awaren, Shuan-shuan und Hephthaliten”, Handbuch der Orientalistik, V/V, Leiden/Köln 1966
Haussig, H.W., “Über die Bedeutung der Namen Hunnen und Awaren”, Ural Altaische Jahrbücher, Band 47, Wiesbaden 1975
Haussig, H.W., İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, Çev. M.Kayayerli, Kayseri 1997
Howorth, H.H., “On the Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century, Part IV. Circassians and White Khazars”, The Journal of the Ethnological Society of London, 2/2, London 1870
Howorth, H.H., “The Avares, or Eastern Hun”, The Journal of the Antropological Institute of Great Britain and Ireland, Vol. 2, London 1874
Howorth, H.H., “The Avars”, Journal of Royal Asiatic Studies, Vol. 1, London 1889
Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, 2. baskı, İstanbul 1983, 3
Kafesoğlu, İ., Bulgarların Kökeni, Ankara 1985
Kardoss, S.S., “Avarlar”, Erken İç Asya Tarihi, Der. D.Sinor, İstanbul 2000
Klyaştornıy, S.G.–Sultanov, T.İ., Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003
Kurat, A.N., IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972
Macartney, C.A., “On the Greek Sources for the History of the Turks in the Sixth Century”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, 11/2 London 1944
Mangaltepe, İ., “Avar Tarihinin En Önemli Savaşı: 626 İstanbul Muhasarası”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı 10, Çorum 2006
Mangaltepe, İ., Bizans Kaynaklarında Türkler, İstanbul 2009
Martin, J., “Trade on the Volga the Commercial Relations of Bulgar with Central Asia and Iran in the 11th-12th Centuries”, International Journal of Turkish Studies, 1/2, 1980
Mc Govern, W.M., The Early Empires of Central Asia, New York 1939
Miklos, K., “Yurd Kurma Hakkında”, Çev. T.Gökbilgin, Türkiyat Mecmuası, C. 17, İstanbul 1972
Olbricht, P., “Uchida’s Prolegomena zu einer Geschichte der Jou-jan”, Ural Altaische Jahrbücher, Band 26, Wiesbaden 1954
Orkun, H.N., Avarlar, Peçenekler, Kumanlar, Ankara (tarihsiz)
Orkun, H.N., Attila ve Oğulları, İstanbul 1933
Ögel, B., “Türk Kılıcının Menşei ve Tekamülü Hakkında”, DTCF. Dergisi, 6/5, Ankara 1948
Ögel, B., “Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Bazı Yeni Araştırmaların Tenkidi”, DTCF. Dergisi, 17/1-2, Ankara 1959
Ögel, B., Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 3. baskı, İstanbul 1988
Parker, E.H., “The Origin of the Turks”, The English Historical Review, 11/43, Oxford 1896
Rasonyi, L., Tarihte Türklük, 2. baskı, Ankara 1988
Ross, J.B., “Two Neglected Paladins of Charlemagne: Erich of Friuli and Gerold of Bavaria”, Medieval of America, 20/2, 1945
Runciman, S., “Ortaçağ Başlarında Avrupa ve Türkler”, Belleten, 7/25-27, Ankara 1943
Saffet, R., Avrupa’da Eski Türkler, Ankara (tarihsiz)
Samolin, W., “Hsiung-nu, Hun, Türk”, Central Asiatic Journal, 3/2, Wiesbaden 1957
Samolin, W., “Some Notes on the Apar Problem”, Central Asiatic Journal, Vol. 3, Wiesbaden 1957
Setton, K.M., “The Bulgars in the Balkans and the Occupation of Corinth in the Seventh Century”, Medieval Academy of America, 25/4, 1950
Skrine, F.H.,-Ross, E.D., The Heart of Asia, London 1899
Somogyi, P., “New Remarks on the Flow of Byzantine Coins in Avaria and Walachia During the Second Half of the Seventh Century”, The Other Europe in the Middle Ages, Vol. II, Edit. F.Curta, Leiden-Boston 2008
Togan, Z.V., “Eftalit Devletini Teşkil Eden Kabilelere Dair”, Atatürk Ü. Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi, Ord. Prof. Dr. A.Z.V.Togan Özel Sayısı, Sayı 13, Erzurum 1985
Vachkova, V., “Danube Bulgaria and Khazaria as Part of the Byzantine”, The Other Europe in the Middle Ages, Vol. II, Edit. F.Curta, Leiden-Boston 2008
Vida, T., “Conflict and Coexistence: The Local Population of the Carpathian Basin Under Avar Rule (Sixth to Seventh Century)”, The Other Europe in the Middle Ages, Vol. II, Edit. F.Curta, Leiden-Boston 2008
Vryonis Jr, S., “Evolution of Slavic and the Slavic Invasions in Greece: The First Major Slavic Attack on Thessaloniki, A.D. 597”, American School of Classical Studies at Athens, 50/4, 1981
Woo, D.C., Juan-Juan’lar, Doktora Tezi, Ankara 1995
Yıldırım, K., Türk Tarihi İçin Çince-Türkçe Sözlük, İstanbul 2010
Zimonyi, I., “The Nomadic Factor in Mediaeval European History”, Acta Orientalia, Vol. 58, Budapest 2005