konsil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konsil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2020 Salı

Kıpçaklar ve Aziz Georgi

 

Selçuklu - 12.yy

Murad Adji:

"Gerçekten de yalanın ayakları kısa. Meğerse Doğu Kilisesi'nin Patrikhanesi bugünkü Rusya'nın kapsadığı bölgede faaliyet gösteriyordu. 304 tarihinden itibaren Kafkasya'nın Derbent şehrinde. Başında Türk din ruhbanı vardı. Avrupa ve Orta Doğu burada istavroz çıkartıyordu. Buradan Ermeni Kilise'nin kurucusu Maarifçi George, atlılar eşliğinde, çarın at arabasında, Kutsal Haçı Avrupa'ya götürüyordu. Gürcü, Alban, Suriyeli, Kopt ve Bizans Piskoposları ibadetlerini burada yapmıştı. Bunların hepsi 325 tarihinde yapılan Dünya Konsey'inde önce olmuştur. Bunlar nasıl unutulabilir.


Dünyanın en eski tapınakları Rusya'da bulunuyor, ama bilinmiyor. Çünkü Tarihin bir devri tamamen silinmişti.


Bir Hristiyan'ın 449 tarihinde Efes Kilise Konseyi'nin Kiev'in, daha doğrusu Beştau'un da dahil olduğu İskit Patrikhanesini onayladığını bilmemesi affedilemez. Demek, Kievliler daha önce Hristiyanlığı kabul etmişti.


Büyük Bozkır'da çok eski zamanlardan beri, hamileri Aziz Georgi'ye (Hıdır, Kıdır, Hızır...) hürmet ederlerdi. Neredeyse 1500 yıldır onun günü olan 6 Mayıs ve 9 Aralık'ta bayramlar kutlanırdı...


Gerçi atalarımız ona Georgi demez, Gürcü derlerdi....


XIV.yüzyılda bir yerlerden aniden, Moskovalı, yani Moskovskaya olduğu kabul edilen, sonradan Rusya'da Moskova'nın simgesi ve arması olarak kabul edilmiş olan muzaffer Aziz Georgi'nin yeni ikonası, esrarengiz bir şekilde ortaya çıkmıştır. İkonada havari Georgi mızrakla yılanı öldürmek üzeredir. Havari Georgi, ilk kez bir atlı olarak tasvir edilmiştir. Daha önce bunu kimse görememiştir. Moskovalıların başarısının sırrı, acaba burada mı gizli? Azizin hayatını okuduğumda bunu düşündüm. Her zaman olduğu gibi din, yani Hristiyanlık gene siyasete sinsice alet edilmiş ve ustaca kullanılmıştır.


Bilmem, hatırlar mısınız, Georgi askerlere ve hayvancılıkla uğraşanlara yardım ediyordu; onların hamisiydi... Billinen şeyleri anlatmaya gerek yok. Fakat Georgi Ejderha'yı NASIL yendi? Mızrakla değil! "Haç ve Sözle", yani kötülüğü Dua ile yenmiştir!


Ruslar, Aziz Georgi'yi bilinçli olarak seçmişlerdir. Çünkü o, Bozkırlara Hristiyanlığı getiren ve IV.yüzyıldan itibaren Deşt-i Kıpçak'ta Kıpçakların koruyucusu sayılan ve kabul edilen kişidir. Bu yüzden hürmet görüyordu. Moskova hükümdarları aziz tasvirlerini böyle nişan olarak kullanmışlardır. İngiliz tarihçisi D.Fletcher'e göre, bu kurnaz adımın mimarı İvan Dmitriyeviç Belski'dir. Belki de başkası. Mesele isimde değil.


Kadim ikonografi kaidelerine göre, havari Georgi'nin kemerine takılan hafif bir kılıç ve mızrağa dayanmış bir genç adam olarak tasvir edilmesi gerekiyordu. Eski ikonalarda at, yılan ve öldürme sahneleri elbette tasvir edilmiyordu. Çünkü askerlere ait kahramanlık sahnelerinde öyle hadiseler görünmüyordu. Ayrıca, Georgi öldürmek için havari olmamıştı ki!


Moskova ikonasında ise, o kadim konu değiştirilmiştir. Daha önce Aziz Georgi'yi kılıca yaslanmış şeklinde tasvir ediyorlardı. Ejderha, at ve katil yoktu. Halbuki Moskova Kremlinin ikonasında bunun hepsi mevcuttur. Muzaffer Georgi, Moskova'da, maalesef siyasi çıkarlar uğruna, sayısız yalanlarla yeni bir çehre ile tasvir edilmiştir. İkonalarda tasvir edilen konu ta başından beri yalanlara dayandırılmaktadır.


Efsaneye göre, Georgi'nin yaptığı duadan sonra Ejderha gücünü kaybetmiş ve askerin önüne uzanmıştır. Kurtulan kızz Ejderhaya tasma takarak onu "itaat eden bir köpek" olarak şehre götürmüştür. Aslında "itaat eden bir köpek" ifadesi de XII yy'da Altın Efsanesi'nden alınmıştır. Ünlü Ladojskaya ikonası da aynı temayı tekrarlıyor. Temayı değiştirme işini, Moskova'nun kendisi uydurmamıştır. Aslında o da Batıdan almıştır.


Georgi Menkıbesini, Batı Kilisesi, XIII.yüzyılda bilinçli olarak değiştirmişti. Bu hikâyeyi ben "Aziz Georgi'nin Sırrı" adlı kitabımda anlattım. Aziz Georgi'yi "ata" bindirmişler, "öldürmeye" zorlamışlar ve "katil" yapmışlardır. Batıda şövalyelik akımı tam o zamanda başlamıştı ve askerin yeni bir remze ihtiyacı vardı. Kilise bu tasviri Aziz Georgi'nin "yüz"ünde bulmuştur. Bozkırların aldığı darbe çok şiddetliydi: Aziz Georgi, kutsal remizleri olan "Ejderha"yı öldürüyor. Demek, Tanrı Bozkır'dan yüz çevirmiştir! Sonra yeni bir darbe geldi: 1666 tarihinde Kilise Konseyi'nde...


Herhangi bir halk için yeni bir ikona, belki de pek dikkat çekmezdi, ama Bozkırlılar için öyle değildi. Onlar bu yeni ikonada, Gök'ün yeri kararını okumuşlardır. bozkır yavaş yavaş direnmeyi bırakmıştır. I.Petro, daha sonra Bozkırlıları, Slav olarak değiştirmeye başladı.


İtiraz etmek isteyenleri düşünmeye davet ediyorum: Stepan Razin ve Emelyan Pugaçev hangi dili konuşuyordu? Ataman Ermak Timofeeviç, hangi emirleri veriyordu? Onların meşhur sloganını hatırlayınız: "Sarın na kiçku". Daha doğrusu, "Sarın kiooççak"; Türk dilinde bu "yaşasın kahramanlar!" demek. bu çağrıya cevap olarak, saldırıyla geçildiğinde "U-ura-a", yani "vur" sesleri yansırdı. Atilla zamanında da aynı şeyler yaşanıyordu..."


Murad Adji,

Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçak Medeniyeti)

Çev: Zeynep Bağlan Özer


Murad Adji'nin (link) bu iki kitabı da Türkçeye çevrilmeli.

* Aziz George ve Hunlar - 2019

* Büyük Bozkırın Sagaları - 2016


Ejderhayı öldürme motivi Sumerlilerden kalma

Suriyeli Yahya ve İkon - Murad Adji



8 Kasım 2016 Salı

Suriyeli Yahya ile İkon :Türk ve Türkçe mi?







Hıristiyan dünyasının yedinci ve dokuzuncu yüzyıllar arasında yaşadığı problemler nedeniyle Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki mesafe açılmış, Doğu kilisesinin imparatorlarla çatıştığı önemli mevzular ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi III. Leon ve takipçilerinin ikonoklast (Tasvir ve put düşmanı) siyasetinin doğurduğu tasvir kültü anlaşmazlığıdır. Bir asır sürecek olan ikona tartışmaları İmparator III. Leon’un 726 yılında tasvirlere ibadeti paganlıkla eş tutan ilk fermanıyla başlamıştır. Kiliselerdeki kutsal resimlere ibadeti reddederek başlayan bu hareket daha sonra, kutsal resimlerin parçalanmasına, ibadet mekanlarından atılmasına kadar varmıştır. Siyasi, dini ve sosyolojik açıdan derin etkileri olan Tasvir kırıcılığa karşı teolojik deliller Yahya Dımeşki’nin (Şam-Suriye) öncülüğünde bir grup rahip tarafından hazırlanıp desteklenmiştir. Ancak 754’de İstanbul’da toplanan İkonoklastik Konsil’de (Hieria Konsili) anti-ikonoklastlar ve özellikle onların cesur sözcüsü olan Yahya Dımeşki aforoz edilmiştir. Daha sonra İznik’te 787 yılında toplanan konsilde tasvir taraftarlarının görüşlerinin kabul edilmesi doğrultusunda karar alınması Yahya Dımeşki’nin Hıristiyan dünyasındaki etki ve önemini göstermektedir.




Çağının en önemli teoloğu olan Aziz Yahya Dımeşki‟nin Kilise ve rahiplerin yetkileri ile imparatorların yetki sınırları konusunda üç söylevden oluşan bir risalesi vardır. İkonoklastlara karşı söylevlerinin ikinci kısmında O, tasvir kırıcı imparatorlara şiddetli bir biçimde Karşı çıkmaktadır. Kilise‟ye yasalar yapmanın hükümdarlara düşmeyeceğini ifade ederek onların ilgileneceği konunun sadece siyasal iyilik olduğunu belirtir. Ona göre kilise düzeni, ancak rahiplerle din bilginlerinin karışacağı bir konudur, bundan ötesi bir haydutluk eylemidir. 


Öte yandan Kilise, Dımeşki‟nin „‟Görüntüler üzerine‟‟ isimli eserinde ortaya koyduğu bu fikir ve düşüncelerini; ikona tartışmalarını teolojik açıdan izah etmek ve temellendirmek için kullanmıştır. İkonoklastik mücadele sürerken III. Leon‟un halefi, Konstantin (741-775), durumu biraz daha ileri götürerek 754 yılında çoğu imparatorluğun Doğu kesimlerinden gelen birçok piskopos‟un da bulunduğu bir konsil (İkonoklastik Konsil/) toplamıştır. Bu konsilde daha önce ifade edildiği gibi anti-ikonoklastların ve Yahya Dımeşki‟nin aforoz edilmesi ve ikon yanlılarının kınanması sağlanmıştır. Yahya'nın 742‟den sonra kaleme aldığı „Source de la Connaissance‟ (Bilginin Kaynağı) ve „Livre des Heresies‟ (Sapkınlar Kitabı) isimli eseri günümüze kadar ulaşmıştır.



Yrd.Doç.Dr.Mustafa GÖREGEN
İKONOKLASTİK KONSİL VE YAHYA DIMEŞKİ /PDF
Iconoclastic Council and John of Damascus
Between 7th and 9th centuries, the connection between East and West Churches has reduced because of the problems which were lived in the Christian World and important subjects which were collided by eastern church and emperors have came out. The most important of these was dispute of depicted cult which emerged from Leon 3rd and his followers’ iconoclast (depiction and idol hostility) politics. The icon discussions which will go on during one century has started with the first edict of Leon 3rd in 726 that accepts worship to depiction and paganism same. The movement which was begun by refusing worship to holy pictures in churches has reached to be shrededand thrown of them from churches. Theological evidences aganist depicted refraction which has political, religious and deep sociological effects were prepared and supported by a bunch of monks under the leadership of John of Damascus. But in the iconoclastic council organized in754 in İstanbul, Anti-İconoclats and espicially their brave spokesman John of Damascus were excommunicate. Later on adaption of description supporters’ ideas in council gathered in Nicea in787 shows the influence and importance of John of Damascus in christiandom. According to opinions put forward about the reasons of starting iconoclastic that is the great moot point of that period, it is like the Emperor was influenced by faith and culture of İslam or Judasim, or like this contention arised from struggle between East and West. - Ass.Prof.Mustafa Göregen

SB Note: The son of "Leon 3rd" (Leo III the Isaurian) is Constantine V,  he was associated on the throne by his father, who had him marry Tzitzak (Çiçek /Flower - baptized as Irene ), daughter of the Khazar-Turks khagan Bihar, which is in Armenian chronicles Viharos or Virhor




*





Murad Adji'ye göre Suriyeli Yahya (John) Türk kökenlidir.

"The first icons appeared in the Byzantium only in the 6th century . In the end of the 8th century (2nd Nicaea Council, 783 - 787) the icons became mandatory attributes of the Christian cult in Europe. One of the advocates for iconography was the Saint John of Damask, seems that he was a Türk by birth. He lived in the 8th century and his name was Mansur (Mansour). In 787 the Oecumenical Council proclaimed him a “herald of the truth. " - Murad Adji - link







Soldaki ikon 19.yy Ne'meh Naser Homsi'nin eseridir.
Dımeşki = Şam'lı. "Dımışk" , bugünkü Suriye'nin başkenti olan Şam'ın eski adıdır. 
Aziz Yahya Dımeşki = Şam'lı Aziz Yahya. 
John of Damascus (Syria)
left icon is attributed to Iconographer Ne'meh Naser Homsi.19th c.




İkon = Ay Kön = Gerçeği Söyle, Doğru Söylemek 



Icon - it comes from the Greek word “image” , the image of Jesus Christ, the Virgin and all the Saints (Gk. eikon “likeness, image, portrait,” related to eikenai “be like, Translator's Note).

But the iconography could not begin from the times of the Christ at least because the Christianity was a branch of Judaism which disallow icons and divine images.

The first icons appeared in the Byzantium only in the 6th century . In the end of the 8th century (2nd Nicene Council, 783 - 787) the icons became mandatory attributes of the Christian cult in Europe. One of the advocates for iconography was the Saint John of Damask (Damascus-Syria), seems that he was a Türk by birth. He lived in the 8th century and his name was Mansur. In 787 the Oecumenical Council proclaimed him a “herald of the truth” .

The first Christian icons are noted in the 5th century in the Armenian, the Caucasian Albanian and Iberian churches.

The icons are mandatory in the northern branch of Buddhism, based on the Tengirchilik traditions. The Buddha is depicted with his hand risen in a gesture of pacification: the thumb and the third finger are touching. In Tengirchilik this gesture is called “bi-fingering” . It was transferred exactly and retained by the Armenian Church and the other Churches which were the first ones to adopt the spiritual traditions of the Türks. For the Türks, the cult of sacred images is ascends to the petroglyphy. In the remaining beliefs they helped men into the spirit to communicate with God, to reach the Enlightment.

The ancient “petroglyph” tradition of uniting prayer and image was expressed by a compound of two ancient Türkic words: ay- (speak) and koni (truly). The word koni was frequently used in religious terminology of the ancient Türks: for example, koni kertu nom (true teaching).

Borrowing from the Tengrians the iconoclastic rites, the Christians adopted only the external side, seen from their explanation (!), they did not understand the deep kernel of the icons (causing iconoclastic fights!). As a result the Türkic commandment “talk truthfully” or “open your soul” turned into a pathetic Greek “image” .

Almost in all European languages the word “aycon” sounds the same (ay- koni ~ aiconi ~ aicon ~ eikon ~ icon).



Murad Adji 
(Murad İskenderoviç Acıyev, a Cumanic-Kipchak (Kumuk-Kıpçak) Turk, Turcolog)
Tengriizm and Christianity / link  -   his own web



bahşılarnıŋ çın kertü nom yaŋın bilmämäklig mün kadag üzä aṅıŋ tözin ukmazlar
“Üstatların gerçek öğretilerini bilmeme kusurundan dolayı onun esasını anlamazlar”
Uygur Ölüler Kitabı
Aurel Stein El Yazmaları Koleksiyonu
G. Kara, P. Zieme-Ein Uigurisches Totenbuch


*



Köken olarak “gerçek” sözcüğü Türkçe bir kelime olup “hakikat” sözcüğü ise Arapça’dır. 11.yüzyıla değin kerti, kirtü, köni sözcükleriyle temsil edilen “gerçek” ve “hakikat” sözcükleri, Türklerin İslamı seçmeleriyle “hakikat” şeklinde dilde kendisini göstermiştir. 14.yüzyılda kirtü kökünden “gerçek” sözcüğünün-kirtü+çe+ok>kirçek >girçek>gerçek (Ayverdi:2011, 413) türeyerek köni ve çın gibi Eski Türkçeden gelen yapıları unutturan “hakikat” kelimesiyle aynı kullanım sıklığında olması, Türkçe açısından direncin “gerçek” sözcüğüyle sağlanmasına yol açmıştır. Yaşanan din değiştirme olayı sonucunda hayatın her alanında kabul edilen yeni dinin öğretilerini öğrenmek isteyen Türkler, Kuran-ı Kerim’in dili olan Arapçayı kullanmaya başlamışlardır. İslam dininin emrettiği buyrukları öğrenmek ve uygulamak isteyen Türkler, bu dilden kelimeler alarak dilin söz varlığı içerisinde İslamî bir terminoloji oluşturmuştur. 


Her ne kadar, Arapçadaki dini kavramlara karşılık Türkçe terimler (yükünç: namaz, belgü: ayet) türetilse de yabancı etkiye karşı direnç etkisini zamanla yitirmiştir. Ödünçleme olayıyla kendisini gösteren dil ilişkileri, özellikle Arapçadan kelimeler alınarak Türkçe sözcüklerin kullanım sıklığının düşmesine yol açmıştır. İslamın kabulüyle köni ve çın sözcükleri unutulurken “hakikat” ve “rast” sözcüklerinin kullanımı artmıştır.


Türkçede “gerçek” ve “hakikat” anlamını veren kavramlar kirtü, kerti, çın, rast, köni ve hakîkat ifadeleridir. Eski Türkçede *kert- fiil kökünden türeyen kirtü sözcüğü (Clauson, 1972:738), Eski Anadolu Türkçesi döneminde “gerçek” şekline gelişmiştir. “Gerçek” sözcüğünün kökü olan kirtü, kerti ifadeleri, Türkçenin ilk yazılı belgeleri olan Orhun Türkçesi döneminin en önemli eserlerinden olan Bilge Kağan, Tunyukuk ve Kül Tigin yazıtlarında tanıklanamazken Uygur metinlerinde bu ifadeler, çın, kirtü, kerti ve çın kirtü şeklindedir. ...


Orhun Türkçesi dönemini kapsayan yazılı edebiyat içerisinde “gerçek” ve “hakikat” anlamını veren çın, kirtü ve kerti şeklindeki yapılara rastlanmamıştır. Orhun Türkçesi olarak bilinen bu dönemin en büyük yazılı mirası olan Kül Tigin, Tunyukuk ve Bilge Kağan yazıtlarında bu sözcükler söz konusu değildir.


Uygur Türkçesi
Maniheizm, Budizm ve Hıristiyanlığın Nasturi mezhebi olmak üzere dinsel etkinin yoğun olarak hissedildiği Uygur Türkçesinde dil, din merkezinde gelişme sürdürmüştür. Başta Maniheizm ve Budizm olmak üzere, dini kuralların eserlerde yoğun olarak işlenmesi, Manici ve Budacı edebiyatın oluşmasını sağlamış, bu doğrultuda verilen eserlerde Sanskritçe, Soğdça ve Çince’den kelimeler söz varlığı içerisinde yer almıştır. Türkçede “gerçek” ve “hakîkat“ kavramlarına karşılık olarak kullanılan “çın” sözcüğü, bu duruma verilecek örneklerden biridir. Çince’den alınan bu sözcük, Eski Anadolu Türkçesine kadar dilin söz varlığı içerisinde kullanım sıklığına ulaşan kelimelerden olmuştur. Bu dönemde yazılan eserlerde “gerçek” ve “hakikat” anlamını veren sözcükler köni, kirtü, kerti, çın, çın kirtü ifadeleridir.


1.İyi ve Kötü Prens Masalı’nda köni “doğru, gerçek”(kön- doğru olmak, doğrulaşmak, kusurlarını düzeltmek, itiraf etmek, doğruyu söylemek+ zarf-fiil eki –i ) (Çev. Köken,2011:196) şeklindedir. Ayrıca kertgün-(kertkün-?)” inanmak, doğru kabul etmek [kertü”doğru” +-k- + dönüşlülük eki –n- Mani yazısında kertkün-] (Çev. Köken,2011:193) şeklinde açıklamalar mevcuttur. “A 5-7 : tolu boltı yenä qız inçä tep tedi amtı kertgüntüŋüz mü ki … tegin amtı timin kertgüntüm.” (Çev. Köken,2011:57)


2.Eski Uygurca Dört Çatik adlı eserde, “gerçek” ve “hakîkat” kavramlarına karşılık olarak çın, kirtü, köni ve çın kirtü yapılarına rastlanır. Çın <chén”gerçek” (Demirci,2014:159) şeklinde olup köni sözcüğü<köni“doğru” (Demirci,2014:175) yapısına sahiptir. “92/10 / 93/11 : süŋüşgeli kelyük m(e)n… ay yeklere çın kértü alp katıg erser sizler mini birle..” (Demirci,2014:43) Çın ve kirtü sözcükleri bu metinde “gerçekten” anlamında olup zarf görevinde kullanılmaktadır. “522/02 : edgü:lüg sa:vların éşidip inçe té:p köni urzunlar.. tükel bilge t(e)nri burhan.” (Demirci,2014:77) Köni urzunlar ”doğru vursunlar” ifadesinde köni sözcüğü zarf görevinde kullanılmıştır.


3.Uygur Türkçesi Döneminin tıp metinlerinden olan Bayagut Oglı Otaçı Beg Hikâyesi’nde “gerçek” ve “hakikat” sözcüklerine karşılık olarak, çın, kirtü, kerti, çın kirtü ve köni ifadeleri kullanılır. “15/1-3: oğlıya kim biziŋ isig özümüzni uladınız kutumuz buyanımıznı üstediŋiz çın kirtü erür siz. “ (Berbercan,2013a :24) Çın kirtü ifadesi metinde “gerçekten” anlamındadır. Siz, gerçekten ulu, kudretlisiniz” şeklindeki bu ifade zarf görevindedir. “1/6: bodunug ķaltı ögi ķaŋı oğlın ķızın igidürçe köni nomça…” (Berbercan,2013a :9) Köni nom” doğru nom, doğru söz, hakiki akide” şeklindeki bu yapı, sıfat görevinde kullanılmaktadır. ...


Orta Türkçe Dönemi
Karahanlı, Harezm, Kıpçak ve Çağatay Türkçesi dönemleri genel olarak Orta Türkçe içerisinde sınıflandırılmaktadır. Karahanlı Türkçesinin Eski Türkçeye dâhil olması gerektiğine inanan araştırmacılar olsa da, bu dönem literatürde genellikle Orta Türkçe olarak bilinmektedir. Bu dönemden itibaren köni, kirtü ve çın sözcükleriyle beraber “hakikat” sözcüğünün dilde kullanıma başladığı görülmektedir. Burada önem arz eden durum, “hakikat” sözcüğünün dilde kullanıma başladığı tarihin yaklaşık olarak 11.yüzyıla denk gelmesidir. İslamiyetle beraber, dilde etkisini gösteren Arapça unsurlar, dilin söz varlığı üzerine yoğun bir baskı kurmuştur. Bu durumun nedeni, Türklerin İslami bir yaşam sürmeleri için Kuran-ı Kerim’i anlamak istemeleri ve bunun devamında Kuran-ı Kerim’in dilinin Arapça olmasıdır. İslam dini öğrenmek isteyen Türklerin Kuran’ın dili olan Arapçayı öğrenmesi, her iki toplum arasında karşılıklı ilişkilerin gelişmesine yol açmıştır. Din değiştirmenin dilde etkisini gösterdiği bu dönem, İslamî terminolojinin oluşmasına zemin hazırlamıştır.


1.D.L.T’de “gerçek” ve “hakikat” kavramlarına karşılık olarak kirtü, köni, çın ve bu sözcükten türeyen çınla-, çınlat- sözcükleri yer almaktadır. Çın “doğru, gerçek, sahih” anlamında olup çınla-“ tahkik etmek, gerçekliğini araştırmak (Çev.Atalay, Dizin 2013:149),çınlat-“ gerçekleştirmek, tasdik ettir- (Çev.Atalay, Dizin 2013:150), yapıları söz konusudur. Kirtü sözcüğü yemin, ant; gerçeklik, doğruluk (Çev.Atalay, Dizin 2013:333) anlamında , kirtüle-“tasdik etmek, onaylamak” (Çev.Atalay, Dizin 2013:334) şeklinde sözcüğün türevleri söz konusudur. Köni sözcüğü ise, “düz, doğru, emniyetli” (Çev. Atalay, Dizin 2013:362) anlamındadır.


Kirtü: Gerçeklik, doğruluk. Ölmüş bir kimse için “ ol kirtü yérde ol” denir ki “ o, gerçek yerdedir, onun üzerine yalan sözlemek olmaz.” demektir. Bundan alınarak “ Ol Tengrige kirtindi.” Denir ki “ O, Tanrıya inandı, yalavacı doğruladı” demektir. (Çev.Atalay,Çeviri 2013:416) 


Görüldüğü üzere, kirtü ”gerçek, doğru” sözcüğün işlev olarak “sıfat” görevinde kullanıldığı görülmektedir.


Kirtü sözcüğünün “hakikat” anlamında kullanılışı, Kaşgarlı Mahmud’un verdiği örnekte görülmektedir. “ Ol kirtü yerde ol “ ifadesinde “kertü yer” ibaresi ile kastedilen şey, ahiret kavramıdır. Ölen bir adamın arkasından söylenen bu ifade, “hakikat”ler âlemine işaret etmektedir. İnsanoğlunun Allah’ın varlığını, birliğini ve sunduğu nimetleri bilmesi için dünyaya gönderilmesi “hakikat”, dünyada iken bu “hakikat”ler âleminin yansıması olan şeyleri görmesi ise “gerçek”tir. Ahiret, insan varlığı açısından “hakikat”i yansıtan bir kavramdır. Ölen bir insanın vücudu gerçek iken, ruhu ise “hakikat”tir.


2.Orta Türkçe döneminin önemli eserlerinden biri de Kıssasü’l-Enbiyā adlı eserdir. Bu eserde “gerçek” ve “hakikat” sözcüklerine karşılık olarak çın, kirtü ve köni sözcükleri kullanılmaktadır. “8 v/11: … ögretü bérdi, ķamuğ nerselerni feriştelerge körgüzdi, eger köni sözlüg érseñiz” (Ata,1997:13) Köni sözlüg ”doğru sözlü” şeklindeki bu yapı, çın ”gerçek” sözcüğü ile beraber “gerçek” ve “hakikat” anlamına gelen yapılardandır. Metinde köni ifadesi, sıfat görevinde kullanılmaktadır.


3. Harezm Türkçesinin önemli eserlerinden olan Nehcü’l-Ferādis’de “gerçek” ve “hakikat” kavramlarına karşılık olarak köni ve hakîkat sözcükleri kullanılmaktadır. “Kirtü ya da kertü” şeklindeki yapıların yer almadığı eserde, kirtün-“inanmak” şeklinde bir yapı söz konusudur. Ayrıca metinde köni ”doğru, gerçek, hak” şeklindeki yapının yanı sıra könilik” doğruluk” şeklinde bir yapı da söz konusudur. “345/5: köni musulmān ĥālında taqı men Tangrı te’alaqa ortaq qatğanlardın ermez-men (Çev.Tezcan,Zülfikar,2014,240) Köni müsülman şeklindeki bu yapı, ”gerçek müslümanlar” anlamında sıfat görevinde kullanılmaktadır. 



“GERÇEK” VE “HAKİKAT” SÖZCÜKLERİ ÜZERİNE FELSEFİ VE DİLBİLİMSEL İNCELEME
PHILOSOPHICAL AND LINGUISTIC REVIEW ON “GERÇEK” AND “HAKİKAT” WORDS
Arş.Gör.Hasan İSİ - PDF
Harran Ünv. Fen Edebiyat Fak..Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü





TONYUKUK YAZITI

ay- “söylemek” –gıl [2. tekil kişi emir eki]
ay- “söylemek” –(ı)gma [geniş zaman sıfat-fiil eki] +sı [3. tekil kişi iyelik eki]
ay- söylemek, demek









Kyrgyz Felt - Turkish Tamga


"The earliest cross images were found in the Central Asian steppes and in Altai, in Tengriism equilateral cross 
symbolizes Almighty Tengri" 
N.Kasimov
(Tengri means God in Turkish)





ilgili:







16 Eylül 2014 Salı

MERYEM ANA EVİ - SELÇUK/İZMİR


Tarihin ve efsanelerin birbirine bağlı olan eserinde Gregoire de Tours (538-594), Efes yakınındaki bir dağda bulunan küçük kilise­den saygıyla bahseden ilk kilise yazarıdır. "Efes'e yakın bir dağın tepesinde, çatısız dört duvar vardır, Yuhanna bu duvarların iç tarafında oturmuştur" demektedir. Acaba seyahat eden kişilerin raporlarına istinaden mi bu küçük kiliseden bahsedilmeye başlandı?

Böyle bir durumda ne çok çabuk doğrulayıcı, ne de şüpheci olmalı.



Kirkincelilerin (halen Selçuk'ta Şirince köyü) geleneklerine göre Efes'te Bülbül dağında Meryem'in oturduğu Ev'in mevcudiyetine inanırlardı. Bunlar Meryem Ana mevkiinden 17 km. uzaklıkta yerleş­miş ve her sene 15 Ağustos'ta (Meryem Ana'nın ölüm günü) ve Miraç' inin olduğuna inandıkları yerdeki mabedi ziyaret ederler idi. Meryem'in son günlerini Kudüs'te geçirdiğini savunan Ortodoks kilisesi ne bağlı olan bu Ortodoks köylülerinin ağzından, böyle bir doğrula­mayı duymak şaşırtıcıdır. 

Mamafih bu Hristiyanlar, Efes Hristiyanlarından gelen kuşaklar olduğu ve çeşitli zulümler sırasında Efes'in doğusundaki dağlarda sığındıkları düşünürsek, ortada şaşırtıcı bir şeyin olmadığını kabul edebiliriz. Türk dilini konuşup, atalarının örf ve adetlerini korumuşlardı.

Meryem Ana Ev'ini ziyaret günü dağda 5 saat yürüyüşü göze alan bu cesur insanlar, şüphesiz bunu ciddi bir nedene bağlıyorlardı. Bu hususta Mr. Poulin şöyle der: "Bu geleneği onlar icad etmedi. Bu gelenek onlara ne komşularından ne de Ortodoks kilisesinden gelmedi. Peki, ya kimden? Babalarından diye cevap verdiler. Bunu onlardan daha iyi bilen kimse yoktur."




EVİN MEYDANA ÇIKARILMASI

1881 yılında, Paris piskoposluğuna bağlı Gouyet adında bir rahip, Katharina Emmerik'in (1774-1824) yazdığı "Hazreti Meryem' in hayatı" kitabında anlatılan Meryem'e ait Ev'in, tanıma uygun olup olmadığını görmek için Efes'e gitmeye karar verir.

İzmir Başpiskoposu olan Monsenyör Timoni, onu cesaretlendirerek, araştırmalarına yardımcı olsun diye yanına bir genç verir. Rahip Gouyet, çantasına, üzerinde "zavallı, zararsız ve çaresiz bu yol­cuya lütfen saygı gösteriniz" sözlerinin yazılı olan bir pusula koyarak yola çıkar. Yolculuğu sorunsuz geçtikten sonra, Hazreti Meryem'in Evi'ni bulduğunu iddia ederek, raporunu Monsenyör Timoni ile Paris Piskoposluk otoritelerine, hatta Roma'ya verir. Fakat başarılı olamaz.

On yıl sonra, İzmir Fransız hastanesi rahibelerinden Marie de Mandat Grancey, hastanedeki rahibeler camiasına, Katharina Emmerik' in "Hazreti Meryem'in Hayatı" kitabını okutuyordu. Meryem'in Efes'teki yaşamı ve ölümü ile ilgili bölümler bittiği zaman, rahibelerin rahibi olan Lazarist M. Jung şöyle der: "Efes o kadar uzak değildir, gidip görmeye değer."


Ayni tarihlerde İzmir Fransız Koleji müdürü ve İbranice uzman, Yahudi geleneklerini iyi bilen Lazarist rahip Eugene Poulin'de Katharina Emmerik'in kitabını inceler ve Efes'e bir gezi tertiplenmeye karar verir. Kendisi gitmediyse de iki rahip ve iki Katolik görevli gönderir.

27 Temmuz 1891 de dört kişi yola koyulurlar, Efes'te civarı iyi tanıyan Mustafa adında bir zencinin yardımını isterler.

Fakat bir müddet evvel Mekitarist (Ermeni Katolik) bir rahip Değirmendere'de bir şeyler bulduğunu iddia ettiğinden, Ayasuluk (Selçuk) yerine, Aziziye (Çamlık) den dolaşırlar. 

Değirmendere'deki Ortodoks manastırına geldiklerinde heyet başkanı Jung, oradaki iki papaza Hazreti Meryem nerede öldü diye sorar. Karşılığında "Kudüs te" diye cevap alır. Cevaplarından, Meryem'in ölümü ile ilgili, Bizans'ın resmi geleneğine sadık kaldıkları anlaşılıyordu.

Değirmendere gezisi hiç bir olumlu sonuç getirmediğinden, dört arayıcı Kuşadası'nda gecelemeyi ve ertesi gün ellerinde pusula ile Ayasuluk'tan hareket ederek ve Katharina Emmerik'in kitabını rehber sayarak araştırmalarına devam etmeye karar verirler.


29 Temmuz 1891 günü, saat 11'e doğru yorgun bir vaziyette, tütün dikilmiş küçük bir yaylaya varırlar. Susamış olduklarından, tarlada çalışan kadınlardan su isterler. "Suyumuz kalmadı, fakat manastıra gidin, orada su bulacaksınız" diye cevap alırlar. Bir işaretle, oldukça harap olmuş bir evi gösterirler.

Susuzluklarını iyice giderdikten sonra dört araştırmacımız etraflarına bakar ve şaşkına dönerler. Ne? Harabeye dönüşmüş ev, evin arkasındaki dağ, karşılarında deniz fakat...Katharina Emmerik tarafından Meryem in Evi için yapılan tasvirin ta kendisi, tıpatıp uyuyor. Donakalmış ve heyecanlı bir şekilde, evi tasvir eden satırları bir daha gözden geçirirler. 

Vazifelerini tam yerine getirmek için, civardaki tepeleri araştırmak isterler. Katharina Emmerik gerçekten dağın tepe­sinden, Meryem Ana Evi'nin bulunduğu yamaç, Efes ve Deniz göründüğünü yazıyordu. İki gün boyunca, tepeden tepeye koştular fakat Meryem Ana Evi'nin bulunduğu dağın tepesinden başka hiçbir yerden aynı zamanda Efes ve Deniz görünmüyordu. Böylece Meryem'in evini bulmuşa benziyorlardı. Sevinç içinde, İzmir'e dönerler ve keşiflerini anlatmaya başlarlar.

Henry Jung'un amiri sayılan, Mr. Poulin, meslektaşını şakacı itham ederek, bizzat Efes'e gitmeye karar verir. Birinci keşif gezisinden onbeş gün sonra, yani 12 Ağustos'ta bizzat dağa tırmandıktan sonra, İzmir'e dönüşünde, tutkuyla meseleye sarılıp, derin ve bilimsel çalışmalarla bu işin peşine düşmeye karar verir.


Henry Jung bir Ayinde


Mr. Poulin gecikmeden 19 Ağustos'ta, ikinci kez Henry Jung'u ve kültürlü dört katoliği yanına alarak, Efes'in yolunu tutar. Altı gün boyunca fotoğraf çekerek, ölçerek ve önemli veriler elde etmek için orada kalırlar.

Mr. Poulin'in sık sık ziyaret ettiği ve rahip Gouyet'yi unutmayan İzmir Başpiskosposu Monsenyör Timoni, Efes'teki Meryem Ana'nın evi ile ciddi bir şekilde ilgilenmeye başlar. Başkanlığında, yedi rahip ve beş laikten müteşekkil uzman bir heyet kurar.

1 Aralık 1892 tarihinde Monsenyör Timoni başkanlığındaki 12 kişilik heyet Meryem Ana'ya çıkar. Heyet, Katharina Emmerik'in anlattıktan ile bariz bir benzerlik olduğunu fark eder, yerinde hemen usulüne uygun şekilde bir tutanak tanzim edilir ve heyet üyeleri tarafından imza altına alınır.

Henry Jung'un Panaya Kapulu'yu keşfettiği tarih sayılan 29 Temmuz 1891 ile Monsenyör Timoni'nin aynı yere çıktığı tarih olan 1 Aralık 1892 arasında, rahibe Marie de Mandat Grancey bu yerin mülkiyetini kendi adına geçirtmek için çalışır, bu yerin satın alma görüşmeleri 15 Ocak 1892'den, 15 Kasım 1892 tarihine kadar sürer. Demek oluyor ki, rahibe Marie de Mandat Grancey bu yerleri satın aldıktan 15 gün sonra monsenyör Timoni Meryem Ana'ya çıkar.


Rahibe Grancey Meryemana evine giderken


Sonradan Mr. Poulin'in yazdığı gibi ev, çok güzel sekiz çınar ağacı ile çevriliydi. Bu çınarların bir kaç metre ötesinde, akarsuya doğru, uzun ve narin bir kavak ağacının tepesi ince bir ok gibi yükseliyordu. Bu büyük kayalıkların eteğinde, onu koruyan ve hükmeden bu dağda, koruyucu gölgeleriyle örtercesine gizleyen kavaklar altında, sanki bir sır saklıyormuş gibi bu tarihi ve küçük kilisenin, güzel ve saygıdeğer bir görünüşü vardı. Uzakları gözetleyip, yaklaşan düşmanı haber verircesine yükselen narin kavak ağacı ise, gelen ziyaretçilere sanki "Gelin burasıdır" diye sesleniyordu. (Poulin, Panaya Kapulu tarihi, el yazısı 1 cilt, sahife 30).

Mr. Poulin, yazılarında küçük kilise için "güzel ve saygıdeğer" olarak bahsetmektedir. Gerçekte Ev'in çatısı yoktu, dört duvar ise pek iyi bir durumda değildi. Rahibe Marie de Mandat Grancey kendi imkânlarıyla, drahomasının bir kısmını evin tamiri ve civarının tan­zimi için hasreder.

Temmuzdan Aralık 1894'e kadar çeşitli işlere girişilir. Böylece su kaynağına bir kanal açılır, daha pratik yollar tanzim edilir, küçük kilisenin bulunduğu yerden daha aşağısında teraslar yapılarak, bura­ya sebze bahçesi tesis edilir. Daha sonra, ziyaretçiler için, barınacak bir yer ve rahibeler için bir ev inşa edilir. En büyük problem ise küçük kilise idi. Hiçbir şeye dokunmamak için, bu dört duvarın üstüne istinad ettirilen camla örtülü bir çatı yapılır.


Böyle bir çatının, estetik kıymeti tartışma konusu olabilir, acaba mimari açıdan daha iyi yapılamaz mı idi? belki böyle yapmakla Meryem'e ait Ev'in harabeleri korunmuştur.

İzmir'de Aziz Polikarp kilisesinde, bugün hala görülebilen freskleri yapan mimar Raymond Pere, küçük kilisenin içinde mermerden küçük bir mihrap yapar, işte bu devrede, bir kenarında Meryem Ana heykeli dikilen ve küçük kiliseye doğru giden yolun sağına ve soluna zeytin ağaçları dikilir.



17 sene bu yerlerin sahibesi olduktan sonra, 1910 yılında rahibe Marie de Mandat Grancey, bu yerin mülkiyetini Mr. Poulin'e devreder 1915 yılında bu asil rahibe vefat eder.

1914-1918 savaş yıllarında, mülkiyet ile meşgul olunamamış. 1920 yılında, lazarist rahip olan Mr. Euzet ve Saint - Germain, Mer­yem Ana'ya çıktıklarında, Ev'i korumak için yapılan çatı mahvedilmiş, civarındaki güzel yeşil meşeler kesilmiş ve mihrabın parçalanmış olduğunu görürler. Dereye atılmış olan ve elleri kopmuş Meryem Ana'nın heykelini bulurlar. Bu heykel ancak 1931 yılında şeref köşe­sinde yer alır.

1928 yılında vefat eden Mr. Poulin, el yazısı ile yazılmış vasiyetnamesine istinaden Meryem Ana mülkiyetini, Mösyö Euzet'e bırakır.

Ancak, 1917 yılında mülkiyet, Devlet Hazinesinin namına geçmiştir. Bundan ötürü dava açmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Mahkemede ilk hamlede Meryem Ana'nın yeri cebel olmadığını ve ziraat yapılabilir tarla olduğunu ispatlamak gerekiyordu. Bundan başka vasiyetnamenin Türkiye'de, İsviçre kanunlarından alınan Medeni kanunun meriyete girmesinden önce düzenlendiği ispatlandı. En sonunda, 1932 de Yargıtay Mr. Poulin'in vasiyetnamesine istinaden, Mr. Euzet'e mülkiyet hakkını tanıdı.

1947 de, bütün ormanların Devlete ait olduğu gerekçesiyle, yeni bir istimlak tehdidi ile karşı kalındı ise de Meryem Ana sahasında Orman ağacı niteliğinde ağaç olmadığını ispat etmek zor olmadı.

Nihayet, 1951 de Mr. Euzet, mülkiyeti, "Panaya Kapulu" Derne­ğine hibe eder. Türk Hükümeti tarafından tanınan bu dernek daha sonra "Hazreti Meryem Ana Evi Derneği" olarak isim değiştirerek bu antik Hristiyan madebini restore etmek ve daha iyi kıymetlendirmek için gerekli fonları toplamaya yetkili kılınır.

Bu derneğin çalışmaları ve Mr. Quatman ve Doktor Geschuvind yardımları sayesinde Meryem Ana Evi ve sahası kıymetlendi. Diğer taraftan, 1950'de Hristiyanlık için yüce sayılan bu yerin turistik değerini anlayan Türk Hükümeti, bugün Meryem Ana'ya çıkmak için takip ettiğimiz yolun döşenmesine özen göstermiştir.





1892 de Atina Fransız okulunun iki üyesi Meryem Ana'ya çıka­rak bu dini yerin ne denli eski bir eser olduğunu kavrarlar ve ikna olmuş bir vaziyette ayrılırlar. 1898 de Fransız hükümetinin mimarı olan Mr. Carre, derinlemesine yaptığı bir inceleme sonunda, bu önemli yapının birinci yüzyıla ait olduğunu teyit eder. Efes Artemis tapınağı araştırma müdürü Oxford'lu M.Hogart ve İtalyan Hükümetinin resmi mimarı M.Rosetti, aynı görüşü paylaşırlar. 

Daha sonraki yıllarda R.P.Lagrange ve M.Lambakis yaptıkları açıklamalarla, her ne kadar yapının daha yakın bir tarihe rastladığını söylerlerse de son araştırmalar Meryem Ana'ya ait Ev'in temelleri birinci yüzyıla ait olduğunu açıkça göstermektedir. 

1966'da profesör Prandi'nin mahallinde yaptığı kazılara istinaden, 1967 yılında Portekiz'in Lisbonne şehrinde aktedilen Beynelmilel Mariolojik (Meryem Ana ile ilgili) kongrede, verdiği izahata göre, küçük kilise duvarlarının, yapıcıların yıkmak istemedikleri daha eski temeller üzerine işlendiği ve yaptığı kazı esnasında bulduğu üç kabirden cesedin yönü Meryem Ana Evi'ne doğruydu, bu da Meryem Ana'ya ifade edilmek istenen saygının işareti olduğunu izahatına ilaveten bildirdi.

Meryemana.net'ten alıntıdır.
Kütüphanesi "read online" olarak açıktır.

Papa 2.Jean Paul ziyareti - 1979


ANNE CATHERİNE EMMERİCH

Meryem Ana’ya ilişkin modern tarih, XIX. yüzyılın ilk yarısında, Ren’in Alman Kıyıları’nda, Vestfalya’nın bir kasabasında, Dülmen yöresinden bir köylü kadın olan Anna Katharina Emmerick’in (1174-1824) hasta yatağında başlar. O, şifa bulunamayan bir hastalığa yakalanmış, ıstırap içinde on iki yıldır yatalaktır. Fakat Mesih İsa’nın ve Meryem’in hayatı hakkında sahip olduğu özel görümler sayesinde teselli bulmuştur.

Bu görümlerin uzaması, hastanın asla tanıyamayacağı kişileri, yerleri ve olayları olağanüstü ayrıntılı bir şekilde bildirmesi, kamuoyunun ve birkaç entelektüelin merakını çekmiş, ilgi ve hayranlık uyandırmıştır. Bunların arasında, Klemens Brentano isimli alman romantizm akımı şairi, 1818’e doğru Emmerick’in "sekreteri" olarak Dülmen’e yerleşir.

Gün geçtikçe, Emmerick’in söylediklerini, Mesih Isa ve Meryem Ana’nın hayatı hakkındakiler de dâhil olmak üzere not etmiştir. Topladığı materyali gözden geçirirken, Brentano bunları yayınlamayı düşünür ve 1835 yılında "Rabbimiz Mesih İsa’nın Çilesi" adlı bir kitap yazar. Onun ölümünden sonra da (1842) "Anna Katharina Emmerick’in görümlerine göre Meryem’in Hayatı" basılır.

Bu kitabın sondan bir önceki bölümünde şöyle yazılıdır: “İsa’nın göğe yükselmesinden sonra Meryem, üç yıl Sion’da (Kudüs), üç yıl Beytanya’da ve dokuz yıl da Efes’te yaşadı. Sen Jean, Yahudilerin Lazarus ve kız kardeşini denizde terk etmelerinden sonra O’nu buraya getirmiştir. Meryem, tam Efes’te değil; az civarında, bazı dostlarının yerleşmiş olduğu yerde oturuyordu. Evi, bir dağın tepesinde, Kudüs’ten gelen yolun solunda, Efes’ten 3,5 mil uzakta bulunmaktaydı. 

Bu kentin güneyinden, bir takım dar patikalar, yabani bitki örtüsü kaplı bir dağın tepesine ulaştırır. Zirveye doğru engebeli bir yayla vardır. Burası da bitki örtüsü ile kaplıdır ve yaklaşık yarım mil genişliğindedir. Meryem Ana’nın ikametgâhı işte burada kurulmuştur. Söz konusu bölge oldukça ıssızdır, şirin ve bereketli tepeler ile süslenmiş, küçük toprak aralıklarında mağaralar görülebilir; düzenli ama el değmemiş tepeleri, piramit biçiminde, gölgeli ve düzgün gövdeli seyrek ağaçlarıyla güzeldir.

Aziz Yuhanna (Jean) Meryem’i oraya götürdüğü zaman - O’nun için bir ev de hazırlatmıştı - bölgede, birtakım Hristiyan aileler ve dindar kadınlar yaşamaktaydı. Yarısı, ağaç yapılarıyla eve dönüştürülmüş mağaralarda, yarısı da çadırlarda yaşıyorlardı.

Bu insanlar, büyük zulüm ve kıyımdan önce, yukarılara çekilmişlerdi. Aralarında birkaç yüz metre mesafe olan mağaraları mesken tutarak, doğal oyukları sığınak seçerek, ama son derece ıssız edilmiş yerleri ikamet olarak kullanmışlardı. Sadece Meryem’in evi taştan yapılmıştı. Evin arkasındaki keçiyolundan dağa tırmanılıyordu. Kayalık zirveden, adalarla bezenmiş denizi ve Efes’i görmek mümkündü. Bu ıssız ve ıssız yer, birkaç mil uzaklıktaki Efes’ten daha yakındı.

English:
The Dolorous Passion of Our Lord Jesus Christ
Catherine Emmerich

Deutsch:
Das Leben der Heilige Jungfrau 
Maria-Anna Katharina Emmerich
link 


English:
THE LIFE AND REVELATIONS OF 
Anne Catherine EMMERICH


Catherine Emmerich'ın hayatı 2 bölüm bir arada:
LIFE OF ANNE CATHERINE EMMERICH
VERY REV.K.E.SCHMOGER, C.SSR.


Français:
Vie D'Anne Catherine Emmerich



VISIONS d'ANNE-CATHERİNE EMMERİCH 
sur la vie De NOTRE-SEIGNEUR JESUS-CHRIST




-Burası gerçekten de Meryemana'nın yaşadığı ve gömüldüğü yer midir ? Yoksa siyasi bir çıkar mı vardır?

-Mary Magdalena - Mecdelli Meryem'in de Efes'te gömüldüğü söylentileri ...

-bulunan 3 lahitin kimliği...

-gezginlerin ,rahip ve rahibelerin günlüklerinin gizlenmesi...

-Wood ve Falkener'in bahsetttiği mezarlıklar...

-Aziz Pavlos'un bunlardan hiç bahsetmemesi ya da İncil hazırlanırken, bahsettirilmemesi ...

- İncil yazarlarından Yuhanna (St.John 67 yılında öldüğü söylenir) 'ın da ,mezarının Efes Ayasuluk 'ta olması ve bunlardan bahsetmemesi...




Aziz Luka diye anılan mezarın 
( J.T.Wood'un kitabı online sayfa 58, ) ,Magnesia kapısının orada Meryemana evine giderken bekçi gibi yolu gözlemesi...(ki bugün Aziz Luka olarak kabul görmez ! )

Ephesus. So-called Tomb of St. Luke 
(© F. Krinzinger, ÖAI).


Discoveries at Ephesus Wood 
including the SITE AND REMAINS OF THE GREAT TEMPLE OF DIANA   e-book

Modern Discoveries on the site of Ancient Ephesus 
by J.T.Wood  e-book







-3.Konsil'in Efes'te toplanması ( Artemis Kültü yüzünden, halk Hristiyanlığa geçmek istemiyordu, Meryemana'ya verilen bir ünvan ile bu problem aşılacaktı, nitekim 3. Konsil kararları ile Hz.İsa "Tanrının oğlu" sıfatını alınca ,  Meryemana da "Tanrının oğlunun annesi" THEOTOKOS ünvanını aldı. Böylece Meryemana ,Artemis'in sahip olduğu gençkız, kadın, anne ve Tanrıça gibi tüm ünvanlarına sahip olmuştu.)...


EFES KONSİLİ İngilizce 3 bölüm

AUTHORITATIVE CHRISTIANITY. VOLUME I ,
by JAMES CHRYSTAL,1895 - book

AUTHORITATIVE CHRISTIANITY. VOLUME II ,
by JAMES CHRYSTAL,1895 - book

AUTHORITATIVE CHRISTIANITY. VOLUME III ,
by JAMES CHRYSTAL,1895 - book



-ve tabii ki rahibe Grancey'in yeri satın alması, 
devretmesi, vakıf olması ve Vatikan....



Gizem hala devam ediyor, ettiriliyor...

SB.






İSİS VE MERYEMANA


HYPATİA - CYRİL VE EFES KONSİLİ




Hypatia bugüne yapıtı kalmış ilk kadın matematikçidir. 
İS 370-415 yılları arasında yaşamış olmasına karşın, 
yaşamı bugün okullarımızda - ne yazık ki - 
ders olarak okutulacak güncellikte (1).

Hypatia İskenderiye’de doğup İskenderiye'de öldüğünden Hypatia'nın başına gelenleri anlayabilmek için o yılların İskenderiye'sini bilmemizde yarar var.

İskenderiye, Makedonya kralı ve Aristo'nun öğrencisi Büyük İskender tarafından MÖ.332 yılında Mısır'da kurulmuş bir kenttir. İskender 'in ölümünden (MÖ.323) sonra, İskender'in en güvendiği general olan Ptolemaios ve ailesi tarafından yönetildi. Büyük bir üniversite ve kitaplık kurularak çağın en önemli kültür merkezlerinden biri oldu.


Bu kentte salt Yunanlılar ve Mısırlılar değil, Yahudiler de yaşıyordu. Hatta o çağların en önemli Yahudi kentiydi.


İskenderiyeliler bir süre için Roma İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını korumayı zar zor başarabildilerse de , MÖ.80 yılında pes ettiler.


326 yılında, 1.Constantin Roma'nın entrikalarından kurtulabilmek amacıyla Roma İmparatorluğu'nun merkezini doğua kaydırmak istedi ve Konstantinopul'u, yani İstanbul'u kurdu. (2) Hemen sonra da hıristiyanlığı kabul etti. Paganlarla Hıristiyanların kavgası 5.yüzyıla taştı. Yahudilerin ve Yunan paganların etkin oldukları İskenderiye de bu kavgadan payını fazlasıyla aldı.


Hypatia'nın babası Theon (3), İskenderiye Üniversitesi'nde matematik hocasıydı. Daha sonra üniversitenin rektörü oldu. Hypatia, İskenderiye'deki zengin bilim ortamından yararlandı.


Daha genç yaşlarında soru sormayı, araştırmayı ve kuşku duymayı öğrendi. Theon, kızını kusursuz bir insan olarak yetiştirmek istiyordu. Kızının eğitimini üstlendi, hem öğretmeni, hem oyun arkadaşı oldu. El sanatları, şiir, felsefe, din, astronomi, astroloji, matematik konularında eksiksiz bilgilenmesi için elinden ne geliyorsa yaptı.


Çok iyi bir öğretmendi. Öğrettiği konuları seviyor ve sevgisini karşısındakine aktarabiliyordu. O çağda ve dünyanın o yöresinde bilinen bütün dinleri kızına öğretti. Dogma düşüncelere ve dinlere saplanmasına izin vermedi.


"Bütün dogmatik dinler yanlışlarla doludur ve kendine saygısı olan bir kimse tarafından son gerçek olarak kabul edilmemelidir, " ve "Düşünme hakkını hep kullanmalısın, çünkü yanlış düşünmek, hiç düşünmemekten yeğdir." dedi kızına.


Kızının salt zihinsel değil, bedensel gelişmesine de gereken önemi verdi. Günün belli saatleri spora ayrılmıştı. Hypatia yüzmesini, kürek çekmesini, ata binmesini, dağa tırmanmasını öğrendi.


Hitabet , Yunanlılarda hem bir bilim, hem de bir sanattı. Hypatia güzel ve etkili konuşmasını da öğrendi. Güzel sözcükleri seçmeyi, doğru mantığı kullanmayı, düşüncelerini nasıl dile getirirse etkili olacağını, ne zaman fısıldayıp, ne zaman sesini yükseltmesi gerektiğini öğrendi.


Theon kızına aldatıcı ve kandırıcı güzel dillerden sakınması gerektiğini söylemeyi de unutmadı. Geçiciyle kalıcı arasındaki ayrımı, neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu anlattı. Kısacası, Theon kızının her anını değerlendirdi. Bir oya gibi işledi gençkızı.


Yıllar sonra Hypatia babasından öğrendiklerine kendi kendine öğrendiklerini de katıp şöyle yazdı:


"Masallar masal diye, efsaneler efsane diye anlatılmalıdır. Boşinançları gerçek diye öğretmekten daha korkunç bir şey olamaz. Çocuk aklı bunları kabul eder ve çocuk yanlış şeylere inanır. Bu yanlış inançlardan arınmak çok zor olur, uzun yıllar alır.


İnsanlar boşinançlara bir gerçekmiş gibi inanıp uğruna dövüşürler. Hatta boşinançlar uğruna daha fazla dövüşürler, çünkü boş inanç öylesine elle tutulmazdır ki çürütülmesi nerdeyse olanaksızdır."


Hypatia biraz büyüdüğünde - babasının etkisinden kurtulmak için olabilir- dünyayı dolaşmaya çıktı. Kimi bir yıl dolaştı diyor, kimi on yıl. Roma'ya ve Atina'ya gitti. Atinalı filozof, yeni eflatuncu Plütark'tan dersler aldı.(4) 


Bu yolculuğu sırasında matematikçi olarak ünlendi. İskenderiye'ye geri döndüğünde üniversitede matematik ve felsefe okutması istendi. Seve seve kabullendi. Bu günle için yetiştirilmemiş miydi?


Hypatia çok sevilen, iyi bir öğretmendi. Tarihçi Sokrat (5), Hypatia'nın hem sınıfının, hem de evinin öğrencilerle, çağın bilgin ve düşünürleriyle dolup taştığını yazıyor. Avrupa'dan, Asya'dan ve Afrika'dan öğrenciler salt Hypatia'nın öğrencisi olmak için akın akın İskenderiye'ye geldiler.


Diofantos'un ünlü Aritmetik adlı yapıtından (6) ders verirdi genellikle. Elbet yapıtı olduğu gibi değil, düşüncelerini katarak, yorumlarını getirerek, geliştirdiği yöntemleri açıklayarak anlatırdı.


Hypatia matematik üzerine birçok kitap yazmıştır. Ne yazık ki bu kitaplardan günümüze ancak parçaları kalabilmiştir. Çoğu İskenderiye yangınında ve Serapis tapınağının azgın halk tarafından yakılıp yıkılmasında zarar görmüştür. 


Babasıyla birlikte Öklid üzerine en az bir kitap yazdığı biliniyor. Diofantos'un astronomi üzerine çalışmalarına katkıda bulunan bir yaptının parçaları 15'inci yüzyılda Vatikan kitaplığında bulunmuştur. Hypatia'nın bir de Apollonius'un Konikleri Üzerine adlı bir kitap yazdığı biliniyor. 


Hypatia'dan sonra 17'inci yüzyılın ikinci yarısına değin bu konuya dokunulmamıştır, ta ki Descartes, Fermat, Newton, Leibniz gelene dek.


Bunun dışında , Ptolemaios'un astronomi ve Diofantos'un aritmetik kitaplarına düştüğü notları var elimizde. 


Hypatia gökyüzü gözlemlerinde, su arıtmada, denizcilikte kullanılan çeşitli buluşlarıyla da ünlüdür.


Hypatia çok güzel bir kadındı. Güzelliği, bilgisi ve aklı dillere destandı. Prensler, filozoflar Hypatia'ya evlenme önerisinde bulundular. Hiçbirini aklına eşit bulmamış olacak ki, "ben gerçekle evliyim" lafebeliğine sığınarak önerileri geri çevirdi.


Öte yandan, sevgiden yoksun olmadığı biliniyor.


Hypatia, yeni eflatuncular denilen bir düşünce okulundan sayardı kendini. Bu okulun bilimsel düşünme yöntemi Hıristiyanların dogmatik ve bağnaz düşünceleriyle çelişiyordu.


MS.412 yılında, İskenderiye'nin patrikhanesinin başına Cyril (Kiril/Cyril-Efes Konsili 431) adında bir adam atandı. (7)


Cyril çöllerde oruç tutup dua eden sofu bir Hıristiyandı. Gene de dünya işlerinden elini ayağını çekmemişti. İyi bir konuşmacıydı ve insanları kullanmasını etkilemesini iyi biliyordu.


"Paraboları" (Parabalani) denilen bir çapulcu ordusu emrindeydi. Parabolariler başlangıçta bugünün Kızılay'ı görevini görüyorlardı. Daha sonra amaçlarından sapıp, çalıp çırpmaya başladılar.


Cyril paganlara saldırmaya en zayıflarından başladı. Çok yakıp yıktı, çok suçsuz insan öldürdü. Sonra, İskenderiye'nin kuruluşundan bu yana özel yasalarla korunan ve barış içinde yaşayan Yahudilere yüklendi. Tapınaklarını, havralarını yerle bir edip onları kentten sürdü.


Roma'nın atadığı Mısır müfettişi Orestes adında çağına göre aydın sayılacak bir insandı. Hypatia'nın da yakın arkadaşıydı. Cyril'in yaptıklarını hükümetine şikayet ettiyse de bir sonuç elde edemedi.


Bir gün, Orestes arabasıyla yoldan geçerken 500 kadar rahip Orestes'e saldırıp öldürmek ister. Orestes, hıristiyan olduğunu ısrarla söylese de bir yararını görmez. Taş yağmuruna tutulur. Yaralanan Orestes ölümden son anda halk tarafından kurtarılır. Orestes, kendini yaralayanın cezasını orada ve o anda verir : Ölüm.


Cyril daha sonra Orestes'in öldürttüğü kişiyi büyük bir törenle katedrale gömdürür ve adını Thaumasius'a ("Mükemmel" demek) değiştirir. 


Cyril yalnız dinsel gücü değil, siyasi gücü de eline geçirmek istiyordu. Bu nedenle Orestes ve yandaşları yokedilmeliydi, en azından Orestes zayıflamalıydı. Hypatia, Orestes'in yakın arkadaşlarının en önemlisi ve en başta gelenlerindedi. Hem saygındı, hem bilgiliydi, hem iyi konuşurdu, hem de ünlüydü. Hypatia ortadan kaldırılmalıydı.


Orestes'le Cyril'in dostluklarına tek engelin Hypatia olduğu ve Cyril'e kızoğlankız bir adak gerektiği söylentileri yayılır kentte.


Matematik tarihinin en korkunç cinayeti için ortam hazırlanmıştır. Kışkırtmacıların da yardımıyla, çapulcular, işsizler, cahiller Hıristiyan olmayan Hypatia'ya karşı kızıştırılır. Hypatia, üniversitesinin önünde arabasındayken bu canavarların hücumuna uğrar. Önce soyarlar, sonra midye kabuklarıyla etlerini parçalayıp ateşe atarlar.


Soruşturma açılır elbet, ama rüşvet ve güç gösterisi sayesinde sonuçlanmadan kapanır. Cyril, Hypatia'nın Roma'da olduğunu, linç edilmediğini bildirir halka. 


İskenderiye halkını kandırılmış olabilir ama Tarih'i kandıramamıştır. (8)



1)Tarihçi Charles Kingsley, Hypatia’n›n yaşamından öylesine etkilenmiş ki, Hypatia’nın yaşamını konu eden bir roman bile yazmış (1907).

2) İstanbul ve çevresinde daha önce de insanlar yaşıyordu elbet. I. Constantin, İstanbul’u büyük bir yerleşim merkezi haline getirmiştir.

3) Hypatia’nın yaşamıyla ilgili bilgiler Elbert Hubbard’ın Little Journeys to the Homes of Great Teachers ve Lynn M. Osen’in Women in Mathematics adlı yapıtlarından alınmıştır.

4) Atinalı iki Plütark vardır. Birincisi 46-120 yılları arasında yaşamıştır, yaşam öykücü olarak tanınır daha çok. Sözü edilen Plütark daha az tanınmıştır. 

5) Atinalı filozof Sokrat değil.

6) Çağımızın matematiğine büyük katkısı ve etkisi olan bu yapıt, ancak 1600'lü yıllarda Latinceye çevrilip Batı tarafından tanınmıştır. Fermat, Büyük Teoremini işte bu çevirinin bir sayfa kenarına yazmıştır. Diofantos da İskenderiye'de yaşamıştır. Tahminen 3.yüzyılın ortalarında. İskenderiye'de 3.yüzyılın sonlarında bir başka matematikçi tanınmıştır: Pappüs. Bugün hala daha Pappüs'ün geometriyle ilgili çok önemli bir teoremi matematikte sık sık kullanılır.

7) Kiril (Cyril) üzerine bilgiler, Edward Gibbon’ın (1737-1794) Decline and Fall of the Roman Empire adlı yapıtından elde edilmiştir.

8) Bu yazı yazıldıktan sonra, The American Monthly, cilt 101, sayı 3, Mart 1994, sayfa 234-243’te Michael Deakin’in “Hypatia and Her Mathematics” adlı yazısı yayımlandı. Deakin yazısında Hypatia üzerine yaygın yanlış bilgilerimizi düzeltiyor. (PDF
)


_____

EFES KONSİLİ - NESTORİUS - CYRİL


... Nestorius, eğitimini Antakya'da almış ve burada Euprepios manastırına girerek papazlığa yükselmiştir. Antakya ilahiyat okulunun en meşhur temsilcilerinden olan Mopsuestialı Theodore'un öğrencisi olup olmadığı belli değildir. Hitabeti ve şöhreti Antakya sınırlarını aşan Nestorius, 10 Nisan 428 yılında İstanbul'a patrik olarak atanmıştır.


Görevinin daha ilk yılında kendisini Hz.Meryem ile ilgili bir tartışmanın ortasında buldu. Tartışmada Hz.Meryem'e Tanrı doğuran anlamında Theotokos unvanı verenler bir yanda yer alıyor ; diğer tarafta is Hz.Meryem'in sadece bir insanın annesi (Anthropotokos) olduğunu vurgulayanlar bulunuyordu.


Nestorius Theotokos unvanının kullanımını reddetmemekle birlikte, bunun tek başına kullanılmasının, doğabilecek bazı yanlış anlamları düşünerek, ihtiyatla karşılanması gerektiğini düşünmüştür. Bu noktada zekice sayılabilecek bir çözüm yolu bularak Meryem'e "Mesih'i doğuran" anlamında Christotokos unvanı verilmesini önermiştir. Bunu önerirken, Mesih isminin hem insana hem de Tanrı'ya işaret etmesinden yararlanmak istemiş olmalıdır. 


Taraflar bu öneriye sıcak bakıp mesele çözüme kavuşturuldu sanılırken, Nestorius'un bir konuşması esnasında söylediği "Tanrı'nın bir annesi olamaz. Yaratılmış olan hiçbir varlık Tanrı'yı doğuramaz. Meryem sadece biri insan doğurmuştur, Tanrı'yı değil. Tanrı'nın dokuz ay boyunca bir kadının rahminde taşındığı, bebek elbiseleri giydiği, acı çektiği, öldüğü ve gömüldüğü söylenemez." şeklindeki sözleri konunun tekrar alevlenmesine yol açtı.


Bu ifadeleri nedeniyle Nestorius, Samosatalı Pavlus'un takipçisi olarak görüldü.


Theotokos kelimesi odaklı tartışmada Antakyalı Nestorius'un karşısındaki isim İskenderiye patriği Cyril olmuştur. Cyril'e göre birleşmeden sonra İsa Mesih'in iki ayrı doğasının olduğundan bahsedilirse ve "insani doğaya ait özelliklerin ilahi doğaya ya da ilahi doğaya ait özelliklerin insani doğaya bağlanması mümkün değil" denilirse, bu durumda kurtuluşun sırrı küçümsenmiş olur. Böyle düşünüldüğünde, Mesih'in çektiği acılar ve kurtarıcı eylemleri, bedenleşmiş Tanrı'ya değil sadece bir insana ait olacaktır. Yine bu düşünce takip edilirse, evharistiya ayininde yenilen ekmek, Tanrı'nın değil insanın bedeni olacaktır. Bu noktada Cyril, Nestorius ve taraftarlarını yamyamlıkla suçlamaktadır.


Her iki taraf da Roma'nın desteğini alabilmek için Papa Celestine'e (Papalık yılları 422-432) mektup göndermiştir. 430 yılı Ağustosunda Roma'da yerel bir sinod toplayan Papa, Theotokos kelimesinin kulllanılabileceğini ilan etmiştir. 11 Ağustosta karar her iki tarafa da mektupla gönderilmiş ve mektubu aldığı günden itibaren Nestorius'a görüşlerinden vazgeçmesi için 10 gün süre tanınmıştır. 


Cyril de bu süreçte İskenderiye'de bir sinod toplayarak Nestorius için on iki maddelik bir afaroz gerekçesi çıkararak bunu bir mektupla Nestorius'a bildirmiştir.


Tartışmanın büyümesi üzerine İmparator II.Theodosius 7 Haziran 431'de Efes'te bir konsilin toplanmasına karar verdi.


Cyril konsilde üstünlüğü sağlamak için Mısır'dan fazla sayıda piskoposla toplantıya katıldı. Ayrıca konsilden önce Efes piskoposu Memnon'u ikna edip onun desteğini almayı da başardı. Birinci Efes Konsili, Mısırlı ve Efesli piskoposların katılımıyla, belirlenen tarihten on beş gün sonra, 22 Haziran'da Antakya ve Roma temsilcilerinin gelmesi beklenmeden gayr-i nizami bir şekilde başladı.


Cyril Antakya ve Roma temsilcilerinin gecikmesini fırsat bildi ve doğal olarak başkanı olduğu konsilde hemen Nestorius'u mahkum eden bir karar çıkardı. Bu kararla Nestorius görevinden alındı ve "Yeni Yahuda" ilan edildi.


Nestorius, konsil başladığında Efes'te olduğu halde, Antakya temsilcilerinin beklenmemesini protesto ederek, kendisini mahkum edecek olan açılış oturumuna katılmadı. Dört gün sonra 26 Haziran'da Antakyalı piskoposlar Efes'e geldiler ve onlar da Nestorius ile birlikte kendi konsillerini yaparak Cyril ve Efes piskoposu Memnon aleyhine kararlar aldılar. Son olarak Roma temsilcileri Efes'e ulaştılar ve Cyril'in tarafında yer aldılar. 


Farklı iki toplantıda alınan birbirine zıt kararlar imparatora bildirildi. İmparator her iki grubun temsilcilerini dinledikten sonra, Efes'te kendisini temsilen ikinci vekil gönderdi. Kont John adındaki bu yetkili, Nestorius, Cyril ve Memnon'u görevden aldığını açıkladı ve üçünü de sorguya aldı. 


Nestorius'u sorgulamak üzere onun görüşlerine eğilimi olan bir kişiyi görevlendirdi. Cyril'in sorgulanmasının ise daha zorlu geçtiği ifade edilmektedir. Ağustos ayı sonunda İmparator II.Theodosius kararını verdi. Buna göre, Nestorius, Antakya'ya, kendi manastırına gönderildi. Cyril beraat ederek İskenderiye'ye döndü. Nestorius'un yerine, İstanbul patrikliğine Cyril'in hoşuna gidecek bir isim, Maximian tayin edildi. Memnon da Efes piskoposluğu görevine devam etti.


Nestorius, eserinde bu olayı anlatırken, Cyril'in kont John'a ve onun aracılığıyla imparatora çok para verdiğini veya teklif ettiğini dile getirmektedir. Nestorius'un bu tanıklığı belki o zamana kadar Nestorius'u destekleyen imparatorun neden tavır değiştirdiğini açıklayan bir ipucu olarak görülebilir.


Birinci Efes Konsili teolojik bir sorunu çözmek amacıyla toplanmış olmasına rağmen, pratikte tarafların birbirini aforoz ettikleri bir kavga ortamına dönüşmüştür. İmparatorun müdahalesiyle konsil sonuçlandırılmış ; ama çıkan sonuç teolojik değil, tartışmanın tarafları olan İstanbul, İskenderiye ve Efes patriklerinin akıbetinin belirlenmesi şeklinde olmuştur. Bu gerçeğe vurgu yapan Friedrich Loofs (ö1928) Efes'te herhangi bir dogmatik meselesinin çözüme kavuşturulamamasından hareketle, Birinci Efes Konsili'nin ekümenik bir konsil olarak değerlendirilemeyeceğini iddia etmektedir.


Birinci Efes Konsili'nden sonra ikiye bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak için bazı teşebbüsler yapılmış ve bu çabaların sonucunda 433 yılında bir anlaşmaya varılabilmiştir. Buna göre Theotokos unvanının kullanımı, Nestorius'un görevden alınması kararı kabul edilmiştir.


Kristolojik açıdan bakıldığında Cyril'in savunduğu "birleşmeden sonra İsa Mesih'te tek bir doğa vardır" şeklindeki düşünceden vazgeçilmiş, bunun yerine Antakya ilahiyat okulunun görüşü olan "İsa Mesih'te iki doğanın birleşmesi" formülü benimsenmiştir. 


Ayrıca Cyril de Nestorius'a yönelik yazdığı on iki aforoz da geri çekmek zorunda bırakılmıştır. Sonuçta , Nestorius İstanbul patrikliği görevinden azledildi ve İmparator II.Theodisius'un emriyle Antakya'daki manastırına gönderildi. Burada dört yıl kaldıktan sonra 435 yılında Kuzey Mısır'da Oasis 'e sürgüne gönderildi. 450'de Theodosius ölünceye kadar burada sürgün hayatı yaşadı. Ne kadar yaşadığı kesin olarak bilinmemesine karşın 451 gibi öldüğü varsayılıyor.



*Nestorius ve Kristolojisi - Yrd.Doç.Dr.Muhammet TARAKÇI



***



Socrates Scholasticus tells the story in his Historia Ecclesiastica:

Hypatia, daughter of the philosopher Theon, who made such attainments in literature and science, as to far surpass all the philosophers of her own time…For all men on account of her extraordinary dignity and virtue admired her the more. 


Yet even she fell a victim to the political jealousy which at that time prevailed. For as she had frequent interviews with Orestes, it was calumniously reported among the Christian populace, that it was she who prevented Orestes from being reconciled to the bishop. 


Some of them therefore, hurried away by a fierce and bigoted zeal, whose ringleader was a reader named Peter, waylaid her returning home, and dragging her from her carriage, they took her to the church called Caesareum, where they completely stripped her, and then murdered her with tiles. 


After tearing her body in pieces, they took her mangled limbs to a place called Cinaron, and there burnt them. This affair brought not the least opprobrium, not only upon Cyril, but also upon the whole Alexandrian church. 


And surely nothing can be farther from the spirit of Christianity than the allowance of massacres, fights, and transactions of that sort. This happened in the month of March during Lent, in the fourth year of Cyril’s episcopate, under the tenth consulate of Honorius, and the sixth of Theodosius.”




***


"Can anything be more horrible or more cowardly than the conduct of the priests of this Bishop Cyril, whom Crhristians style St.Cyril?... His tonsured hounds, followed by a mob of fanatics, attack Hypatia in the street, drag her by the hair, stone and burn her, and cyril the Holy utters not the slightest reprimand. This Cyril was ambitious, factious, turbulent, knavish and cruel.... He caused his priests and diocesans to massacre the young Htpatia, so well known in the world of letters...Cyril was jealous because of the prodigious attendance at the lectures of Hypatia, and he incited agianst her the murderers who assassinated her....Such was Cyril of whom they have made a saint. We know that St.Cyril caused the murder of Hypatia, the heroine of philosophy." Voltaire


Voltaire tells us that the guilt of St. Cyril has been proved by the most learned men of the eighteenth century, “such as Brucker, La Croze, Basnage...


“It is hard to believe that the hands of St. Cyril were not stained in this bloody tragedy. The historian Socrates, who gives its details, adds that the deed covered with infamy not only Cyril but the whole Church of Alexandria.” In the latter we are told: “Hypatia was massacred by the Christian populace, at the instigation of St. Cyril. . . . According to Damascius, St. Cyril, passing one day before the residence of Hypatia, noted the crowd who were waiting to hear the daughter of Theon, and he thereupon conceived such jealousy of her fame that he resolved to procure the death of the noble and learned girl.”


M. Aubé, in vol. xxv, p. 712.“Nouvelle Biographie Générale” (Didot, 1858), and the “Grand Dictionnaire Encyclopédique du Dix-Neuvième Siècle” (1873)


Vol. ix., p. 505 — 

Cantù does not touch the question of St. Cyril’s responsibility for this crime. This is all that the great historian says concerning Hypatia: “Theon, a professor in Alexandria, commentated on Euclid and Ptolemy, but became more famous on account of his beautiful daughter Hypatia. Taught mathematics by him, and perfected at Athens, she was invited to teach philosophy in her native city. She followed the eclectics, but based her system on the exact sciences, and introduced demonstrations into the speculative, thus reducing them to a more rigorous method than they had hitherto known. Bishop Synesius was her scholar, and always venerated her. Orestes, Prefect of Egypt, admired and loved her, and followed her counsels in his contest with the fiery Archbishop, St. Cyril. It was said that it was owing to Hypatia’s enthusiasm for paganism that Orestes became unfavorable to the Christians. Hence certain imprudent persons so excited the people against her that one day, while she was going to her school, she was dragged from her litter, stripped and killed, and her members thrown into the flames.” 
(Storia Universale,” b. vii, c. 23. Edit. Ital. 10; Turin, 1862.)



________


Charles Kingsley "HYPATIA"
VOL I: book

VOL II: book


Hypatia and Her Mathematics - Michael A. B. Deakin,1994, PDF: 



THIRD ECUMENICAL COUNCIL; FIRST COUNCIL OF EPHESUS 431 - link



*


Hıristiyanlık öncesi Efes şehrinde Tanrıça Artemis ve imparatorluk kültleri ile Yahudilik inançları mevcuttu. Bilinebilen en eski dönemlerden itibaren burada daha sonra Artemis adını alacak olan büyük ana tanrıça Kybele (Cybele) kültü yaşamaktaydı ve milâttan önce 11. yüzyılda bu tanrıça adına büyük bir tapınak (Artemision) yapılmıştı. Birçok defa yakılıp yıkılan ve tekrar yapılan bu tapınak, IV. yüzyılın sonunda her türlü putperest tapınmayı yasaklayan Théodose fermanından sonra tamamıyla ortadan kalkmıştır.

Hıristiyanlık geldiğinde Efes yöresine hâkim olan inanç Artemis kültüydü. Pavlus (St. Paul) misyonerlik gezileri sırasında Efes’e iki defa gelmiş, ikinci gelişinde burada iki yıldan fazla kalarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışsa da Artemis kültünü benimseyen Efesliler’in sert tepkisiyle karşılaşmıştır (Resullerin İşleri, 19/23-41).


Şehre Ayasuluk adının verilmesine sebep olan ve uzun süre burada yaşayan, hatta burada öldüğü kabul edilen Yuhanna’nın Efes’e ne zaman geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Hz. Îsâ’nın semaya urûcundan sonra annesi Hz. Meryem’in nerede yaşayıp öldüğü tartışmasına bağlı olarak Yuhanna’nın Efes’e ne zaman geldiği de inceleme konusu olmuştur. Hz. Meryem’in Bülbüldağı’nda, bugün kendisine nisbet edilen evde yaşayıp öldüğünü savunanlar, Katolik rahibe Anne Catherine Emmerich’in vizyonlarına dayanmaktadırlar ki buna göre St. Jacques, İspanya dönüşünde Efes’e uğramış, bu sırada vefat eden Hz. Meryem’in cenazesini kabre kadar taşımıştır. 


Bugün genel olarak kabul edilen kronolojiye göre St. Jacques 43 veya 44 yılında ölmüştür. Şu halde Meryem bu vizyona göre en geç 42 yılında ölmüş olmalıdır. Hz. Meryem Yuhanna tarafından yapılan evde dokuz yıl yaşadığına göre, havâri Yuhanna 32 veya 33 yıllarında Efes’e gelmiş olmalıdır. Ancak Yuhanna’nın bu yıllarda Efes’e gelmiş olması, hem “Resullerin İşleri” kitabına hem de tarihî bilgilere ters düşmektedir. 


Hz. Meryem’in Efes’te yaşayıp öldüğünü savunan Tillemont bile Yuhanna’nın 65 yılından önce Efes’e gelmiş olabileceğine ihtimal vermemektedir. Hz. Meryem’in Kudüs’te vefat ettiğini savunanlar ise Yuhanna’nın tarihî gerçeklere uygun olarak 60’lı yıllardan önce Efes’e gitmediğini kabul etmektedirler. Zira 55-58 yıllarında Efes’te kalıp Hıristiyanlığı yaymaya çalışan St. Paul’ün oradaki faaliyetlerini anlatan Ahd-i Cedîd (Resullerin İşleri, 19-21) Yuhanna’dan hiç bahsetmemektedir. 


Milâttan sonra 61 yılında Efesoslular’a mektubunu yazdığı kabul edilen St. Paul, bu mektubunda da Yuhanna’dan bahsetmemektedir. Şu halde 61 yılında da Yuhanna henüz Efes’e gelmemiştir. Onun Efes’e 65’ten sonraki bir tarihte geldiği kabul edilmektedir. Kilise geleneğine göre Yuhanna Efes’ten Patmos adasına sürgün edilmiş, hatta kendisine nisbet edilen vahyi (apokolips) burada yazmış, 96 yılında Nerva’nın tahta çıkışı üzerine Efes’e dönmesine müsaade edilmiş ve Trajan döneminde (98-117) vuku bulan vefatına kadar orada yaşamıştır. Mezarının bulunduğu Ayasuluk tepesine milâttan sonra VI. asırda İmparator Justinien tarafından bir bazilika yaptırılmıştır ki bu bazilikanın kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.


Hz. Meryem’in de Efes’te Bülbüldağı’nda bugün kendisine nisbet edilen evde yaşadığı ve orada öldüğü iddia edilmekle birlikte bu iddia doğru değildir.


Milâttan sonra 431 yılında, İstanbul patrikliği yapmış olan Nestorius’un görüşlerinin tartışıldığı üçüncü ökümenik konsil Efes’te toplanmıştır. Efes konsilinde Hz. Meryem’in durumu tartışılmış ve onun “tanrı doğuran” (theotokos) olduğu resmen ilân edilmiştir. Konsilin burada toplanması ve Meryem’e tanrı doğuran unvanının verilmesi ilginçtir. Zira aynı yörede daha önce ana tanrıça Artemis kültü mevcuttu. Pavlus’un davetine karşı çıkan ve Tanrıça Artemis kültüne bağlı kalan Efesliler, IV. asrın sonunda İmparator Theodose tarafından her tür putperest tapınma yasaklanınca Meryem’e, Artemis’e ait nitelikleri vermişler, onu büyük bir ana tanrıça olarak kabul etmişlerdir. Efes konsili putperest mahiyetteki bu inancı, Artemis’in yerine Meryem’i koymak ve onun tanrı doğuran olduğunu kabul etmek suretiyle Hıristiyanlık adına tasdik etmiştir.


Efes’te 449 yılında bir başka konsil daha toplanmış ve Hz. Îsâ’da iki tabiatın varlığı inancını reddetmiştir. Kilise tarafından kabul edilmeyen bu konsil “Efes haydutluğu” diye adlandırılmıştır.




İslam Ansiklopedisi, Cilt 4


*





EFES KONSİLİ AYNI ZAMANDA 
ARTEMİS KÜLTÜ YÜZÜNDEN EFES'TE TOPLANMIŞTIR.
ARTEMİS KÜLTÜ O KADAR BÜYÜK BİR 
SAYGINLIK TAŞIYORDU Kİ 
BUNUN KIRILMASI GEREKİYORDU.
MERYEMANA'YA VERİLECEK YÜCE BİR MAKAM İLE ARTEMİS TARİHİN İÇİNE GÖMÜLECEK VE HIRİSTİYANLIKTA BİR KADIN "RESMİN İÇİNE" GİRECEKTİ....



"....zayıf bir kocalık rolü verilmişti. Matriyarkal toplumun Anadolu büyük tanrıçası Kibele'ye patriyarkal toplumun tanrılar tanrısı Zeus'u (veya Jupiter) Girit'te doğurmak şerefi verildi. 
Böylece Kibele tanrının anası oldu. Efsanelerin incelenmesinden anlaşılacağı gibi bu değişim büyük mücadelelere yol açtı.... 




HYPATİA, İSKENDERİYE'NİN BAYAN FİLOZOFU ve 
"AZİZ" CYRİL
"AZİZ" Mİ !!! 
HİÇ SANMIYORUM !



HYPATIA, LADY PHILOSPHER OF ALEXANDRIA and 
"St." CYRIL 
"SAİNT" !!!
 I DON'T THINK SO !


SAYGILAR
SB.


GERÇEKLER ile YALANLAR SAVAŞI !