rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2020 Salı

Kıpçaklar ve Aziz Georgi

 

Selçuklu - 12.yy

Murad Adji:

"Gerçekten de yalanın ayakları kısa. Meğerse Doğu Kilisesi'nin Patrikhanesi bugünkü Rusya'nın kapsadığı bölgede faaliyet gösteriyordu. 304 tarihinden itibaren Kafkasya'nın Derbent şehrinde. Başında Türk din ruhbanı vardı. Avrupa ve Orta Doğu burada istavroz çıkartıyordu. Buradan Ermeni Kilise'nin kurucusu Maarifçi George, atlılar eşliğinde, çarın at arabasında, Kutsal Haçı Avrupa'ya götürüyordu. Gürcü, Alban, Suriyeli, Kopt ve Bizans Piskoposları ibadetlerini burada yapmıştı. Bunların hepsi 325 tarihinde yapılan Dünya Konsey'inde önce olmuştur. Bunlar nasıl unutulabilir.


Dünyanın en eski tapınakları Rusya'da bulunuyor, ama bilinmiyor. Çünkü Tarihin bir devri tamamen silinmişti.


Bir Hristiyan'ın 449 tarihinde Efes Kilise Konseyi'nin Kiev'in, daha doğrusu Beştau'un da dahil olduğu İskit Patrikhanesini onayladığını bilmemesi affedilemez. Demek, Kievliler daha önce Hristiyanlığı kabul etmişti.


Büyük Bozkır'da çok eski zamanlardan beri, hamileri Aziz Georgi'ye (Hıdır, Kıdır, Hızır...) hürmet ederlerdi. Neredeyse 1500 yıldır onun günü olan 6 Mayıs ve 9 Aralık'ta bayramlar kutlanırdı...


Gerçi atalarımız ona Georgi demez, Gürcü derlerdi....


XIV.yüzyılda bir yerlerden aniden, Moskovalı, yani Moskovskaya olduğu kabul edilen, sonradan Rusya'da Moskova'nın simgesi ve arması olarak kabul edilmiş olan muzaffer Aziz Georgi'nin yeni ikonası, esrarengiz bir şekilde ortaya çıkmıştır. İkonada havari Georgi mızrakla yılanı öldürmek üzeredir. Havari Georgi, ilk kez bir atlı olarak tasvir edilmiştir. Daha önce bunu kimse görememiştir. Moskovalıların başarısının sırrı, acaba burada mı gizli? Azizin hayatını okuduğumda bunu düşündüm. Her zaman olduğu gibi din, yani Hristiyanlık gene siyasete sinsice alet edilmiş ve ustaca kullanılmıştır.


Bilmem, hatırlar mısınız, Georgi askerlere ve hayvancılıkla uğraşanlara yardım ediyordu; onların hamisiydi... Billinen şeyleri anlatmaya gerek yok. Fakat Georgi Ejderha'yı NASIL yendi? Mızrakla değil! "Haç ve Sözle", yani kötülüğü Dua ile yenmiştir!


Ruslar, Aziz Georgi'yi bilinçli olarak seçmişlerdir. Çünkü o, Bozkırlara Hristiyanlığı getiren ve IV.yüzyıldan itibaren Deşt-i Kıpçak'ta Kıpçakların koruyucusu sayılan ve kabul edilen kişidir. Bu yüzden hürmet görüyordu. Moskova hükümdarları aziz tasvirlerini böyle nişan olarak kullanmışlardır. İngiliz tarihçisi D.Fletcher'e göre, bu kurnaz adımın mimarı İvan Dmitriyeviç Belski'dir. Belki de başkası. Mesele isimde değil.


Kadim ikonografi kaidelerine göre, havari Georgi'nin kemerine takılan hafif bir kılıç ve mızrağa dayanmış bir genç adam olarak tasvir edilmesi gerekiyordu. Eski ikonalarda at, yılan ve öldürme sahneleri elbette tasvir edilmiyordu. Çünkü askerlere ait kahramanlık sahnelerinde öyle hadiseler görünmüyordu. Ayrıca, Georgi öldürmek için havari olmamıştı ki!


Moskova ikonasında ise, o kadim konu değiştirilmiştir. Daha önce Aziz Georgi'yi kılıca yaslanmış şeklinde tasvir ediyorlardı. Ejderha, at ve katil yoktu. Halbuki Moskova Kremlinin ikonasında bunun hepsi mevcuttur. Muzaffer Georgi, Moskova'da, maalesef siyasi çıkarlar uğruna, sayısız yalanlarla yeni bir çehre ile tasvir edilmiştir. İkonalarda tasvir edilen konu ta başından beri yalanlara dayandırılmaktadır.


Efsaneye göre, Georgi'nin yaptığı duadan sonra Ejderha gücünü kaybetmiş ve askerin önüne uzanmıştır. Kurtulan kızz Ejderhaya tasma takarak onu "itaat eden bir köpek" olarak şehre götürmüştür. Aslında "itaat eden bir köpek" ifadesi de XII yy'da Altın Efsanesi'nden alınmıştır. Ünlü Ladojskaya ikonası da aynı temayı tekrarlıyor. Temayı değiştirme işini, Moskova'nun kendisi uydurmamıştır. Aslında o da Batıdan almıştır.


Georgi Menkıbesini, Batı Kilisesi, XIII.yüzyılda bilinçli olarak değiştirmişti. Bu hikâyeyi ben "Aziz Georgi'nin Sırrı" adlı kitabımda anlattım. Aziz Georgi'yi "ata" bindirmişler, "öldürmeye" zorlamışlar ve "katil" yapmışlardır. Batıda şövalyelik akımı tam o zamanda başlamıştı ve askerin yeni bir remze ihtiyacı vardı. Kilise bu tasviri Aziz Georgi'nin "yüz"ünde bulmuştur. Bozkırların aldığı darbe çok şiddetliydi: Aziz Georgi, kutsal remizleri olan "Ejderha"yı öldürüyor. Demek, Tanrı Bozkır'dan yüz çevirmiştir! Sonra yeni bir darbe geldi: 1666 tarihinde Kilise Konseyi'nde...


Herhangi bir halk için yeni bir ikona, belki de pek dikkat çekmezdi, ama Bozkırlılar için öyle değildi. Onlar bu yeni ikonada, Gök'ün yeri kararını okumuşlardır. bozkır yavaş yavaş direnmeyi bırakmıştır. I.Petro, daha sonra Bozkırlıları, Slav olarak değiştirmeye başladı.


İtiraz etmek isteyenleri düşünmeye davet ediyorum: Stepan Razin ve Emelyan Pugaçev hangi dili konuşuyordu? Ataman Ermak Timofeeviç, hangi emirleri veriyordu? Onların meşhur sloganını hatırlayınız: "Sarın na kiçku". Daha doğrusu, "Sarın kiooççak"; Türk dilinde bu "yaşasın kahramanlar!" demek. bu çağrıya cevap olarak, saldırıyla geçildiğinde "U-ura-a", yani "vur" sesleri yansırdı. Atilla zamanında da aynı şeyler yaşanıyordu..."


Murad Adji,

Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçak Medeniyeti)

Çev: Zeynep Bağlan Özer


Murad Adji'nin (link) bu iki kitabı da Türkçeye çevrilmeli.

* Aziz George ve Hunlar - 2019

* Büyük Bozkırın Sagaları - 2016


Ejderhayı öldürme motivi Sumerlilerden kalma

Suriyeli Yahya ve İkon - Murad Adji



21 Ekim 2018 Pazar

Türk-Rus Münasebetleri - İ.Kemaloğlu



Ruslar tarih sahnesine çıktıklarından itibaren çeşitli Türk Devlet ve kavimleriyle yanyana yaşamış ve birçok alanda etkileşimde bulunmuşlardır. Hazar Kağanlığı, Bulgar Devleti, Avarlar gibi devletleri görüyoruz ki, bu münasebetlerin ilk aşamasında Rusların yanyana yaşadıkları Türk Devlet ve kavimleri olmuştur. Daha sonraki tarihlerde ise daha farklı Türk Devlet ve kavimleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Bunların başında Kıpçaklar ve Peçenekler ve yine İdil-Bulgar Devleti geliyor. 


Şimdi ilk dönem olarak adlandırabileceğimiz bu dönem, yani 9. veya 10.yüzyıla kadar olan münasebetlerde üç önemli özellikten bahsedebiliriz. Bunlar Avrasya coğrafyası için verilen mücadeledir. Çünkü Türk kavimleri doğudan gelirken, Karadeniz'in üst coğrafyasına, Rus kavimleri de Baltıklar ve İskandinavlar'dan geliyorlardı. Ve bu coğrafyada hakim olabilmek için kendi aralarında bir askeri mücadele veriyorlardı. Tabi hiçbir zaman ticari münasebetler kesilmemiş ama bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de en üst seviyede evliliklerin yapılmasıdır.


Türk Rus münasebetlerinde evlilik konusu ele alındığında biz hep şuna alışığız, o da Türk erkeklerinin Rus kızlarıyla evlenmesi, veya Osmanlı sultanlarının hareme Rus kızlarını almasıdır. Halbuki, bu Türk Rus münasebetlerinin ilk döneminde tam tersi bir durum söz konusudur. Nitekim Rus Knezleri Türk Hanlarının kızlarıyla evlenmişlerdir. Buna bir örnek vereyim: Çernigov Batı Rusya Knezlerinden biri Çernigov Svyatoslav Kıpçak Hanı Ayep'in kızıyla evleniyor. Bu örneği vermemin nedeni ise, bu evlilikten doğan İgor, ve daha sonra o da Rus Knezi olacaktır ki, Knez İgor'un Türk Tarihi açısından özelliği Kıpçaklarla mücadele etmesi ve bu mücadelenin Rusların ilk destanı olan "İgor Destanı"na da bu mücadelenin konu edilmiş olmasıdır. Yani Rusların ilk destanları Türk Tarihini veya Türklerin Ruslarla münasebetlerini ve mücadelesini konu etmektedir.


Daha sonraki dönemde belirttiğim gibi İdil-Bulgarları ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu dönemin önemli özelliği ise, bildiğiniz gibi İdil-Bulgarları Türk Devletleri arasında İslamiyeti kabul eden ilk devlettir. Yani lise kitaplarında her ne kadar Karahanlılar yazsa da bu yanlış bir bilgidir. İdil-Bulgarı daha 10.yüzyılın başında İslamiyeti kabul ettiklerinde Ruslara da böyle bir teklifte bulunuyorlar, İslamiyeti kabul etme teklifinde, ama Rus Knezi Vladimir, tabi bütün dinleri araştırtıyor ve İslamiyette zina, içki ve domuz etinin günah olmasından dolayısıyla ve Rus yıllıklarından okuduğumuz kadarıyla sünnetten korktuklarından dolayı İslamiyeti kabul etmiyorlar ve teklifi red ediyorlar. Çok geçmeden de Ruslar Hıristiyanlığı resmi olarak kabul ediyorlar. Türk Rus münasebetlerinin bu döneminden itibaren ilişkilerde din faktörü de önemli rol oynamaya başlıyor.


Ruslarla Türklerin karşılıklı etkileşimlerinin zirvede olduğu dönem Altın Orda dönemidir. Bildiğimiz kadarıyla Altın Orda Devleti Türk-İslam Devleti'dir ve yaklaşık üç asır boyuncada Rus şehir Knezliklerini kendi hakimiyeti altında tutmaktadır. Bu sürede çeşitli etkileşimde bulunuluyor. Nitekim Rusların en önemli tarihçilerinden ve belki de ilk Rus Tarihini yazan Karamzin (Nikolay Karamzin, 1766-1826) Altın Orda dönemiyle ilgili şöyle bir cümle kaydetmiştir kendi eserinde : "Moskova ihtişamlığını Altın Orda Hanları'na borçludur."


Ve gerçekten de gerek siyasi, gerek kültürel ve ekonomik alanda birçok konuda Altın Orda Devleti'nin Rusya üzerindeki etkisini hissetmek mümkündür. O kadar ki, Tatar tarihçi Rızaeddin Fahreddin'de (1859-1936) konuyla ilgili bir yorumda bulunuyor ve diyor ki : "Altın Orda Hanları olmasalardı (bunun sebebini şimdi açıklayacağım), bugünkü Rusya'nın kuruluşu mümkün olmayacaktı, ne Petrolar, ne de Katerinalar sayesinde bu mümkün olabilirdi." Bunun en büyük nedeni tabi ki Altın Orda hakimiyetine girmeden önce Rus Knezlikleri "Şehir Knezlikleri" şeklinde varlıklarını sürdürüyorlardı. Altın Orda Devleti hakimiyeti altında girdikten sonra birleştiler, ortak düşmana karşı. Bu belki dolaylı bir etken ama daha sonra Hanlar hep Moskova Knezliğini desteklediklerinden dolayı Moskova diğer Rus Knezlikleri de kendi etrafında birleştirmeyi başaracaktı. Bundan dolayı Rızaeddin Fahreddin Altın Orda Hanlarını aslında bir şekilde suçlamış oluyor. 


Tabi siyasi yetki vardı, yine Rus Knez Kilisesi bu dönemde tarihinin en rahat dönemini geçirmiştir. Çünkü, gerek Cengiz Han, gerekse onun kurduğu ya da daha sonra Türkleşen ve İslamlaşan devletlerde bütün dinlere karşın müsamalı davranılmıştır. Kilise bu dönemde güçleniyor ve Rus Knezliklerin Moskova etrafında birleşmesinde önemli rol oynuyor. Dolayısıyla bu süreçte Hanların aslında belki yanlış bir politika izlediğini söyleyebiliriz.


Çar ünvanı, biliyorsunuz Rus hükümdarları ve Petro'ya kadar hep Çar olarak adlandırılıyordu. Çar ünvanını Ruslar önce Bizans [Doğu Roma] imparatorları için kullandılar. Daha sonraki süreçte ise Altın Orda Hanları için kullandılar. Ve en son ancak Altın Orda hakimiyetinden kurtulduktan sonra Ruslar kendi hükümdarları için kullanmaya başlıyorlar. 


Burada önemli olan husus ise Özbek Han kendi kızını Rus Knezi Yuri ile evlendiriyor ve ona bir şapka hediye ediyor. Bu şapka daha sonra bütün Rus hükümdarlarının tahta çıktıklarında taktıkları taç şeklini alıyor, ki IV.İvan'da Petro'da dahil buna. Maalesef Ruslar buna, bu şapkanın Özbek Han'dan veya Altın Orda'dan kaldığını kabul etmiyorlar ve Monomah Şapka adını vermişlerdir ki o da Altın Orda öncesinde Rusya hüküm süren bir Knez idi. Ve işin ilginç tarafı, 1682'de bunun kopyası yapılmıştır, çünkü İvan ve Petrov Alekseyeviçler, 2 Çar birlikte Rus tahtına çıkmıştı.





Yine bu dönemin önemli özelliklerinden biri, Çarlık Rusya'sı döneminde Rus-Türk münasebetleri açısından 2 Türk kökenli hükümdarın Rus tahtına çıkmış olmasıdır. 1574 yılında IV.İvan, Korkunç İvan [1533 -1584, ilk Çar] olarak da bilinmektedir Türkiye'de. Büyük bir sorun yaşıyor kendi devletinde, düzeni sağlayamıyor ve büyük bir muhalefetle karşılaşmakta, bunu da ancak Altın Orda'dan bir Han'ın Rusya'da tekrar düzeni sağlayabileceği düşüncesiyle, Altın Orda'nın varisi olan Kasım Hanlığı'nın hükümdarını Sayın Bulat'ı ; ki kendisi daha sonra Hıristiyanlığı kabul ederek Simeon Bekbulatoviç [1574-1576] adını alıyor; onu Rus tahtına Çar olarak çıkarıyor.



Sayın Bulat


Boris Godunov

Sayın Bulat ve Boris Godunov yüzde yüz Türk'tür.


İkinci Türk kökenli, Rus tahtına oturan hükümdar Boris Godunov'tur [Baris Gudunov, 1598-1605], aynı zamanda IV.İvan oğlu I.Fyodor'un damadıdır. Gudunov'un önemli özelliği ise IV.İvan öldükten sonra oğlu I.Fyodor'da aklen zayıf olduğu için Rus tahtına çıkacak kimse kalmıyor, aynı zamanda Yuri Hanedanlığı da bu şekilde sona ermiş oluyor, Rus Duması (Meclisi) Boris'u ki İvan döneminde çok güçlü bir devlet adamıydı, Çar olarak tahta çıkartmış oluyor. Kendisinin soyunun da Altın Ordalı Çet Mirza'ya dayandığı bilinmektedir [Saburov-Gadunovlar].


Rus tahtında Türk kökenli Çarların yanısıra birçok Rus Çariçesi'nin de Türk kökenli olduğu bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Elena Glinskaya, IV.İvan'ın annesi olması açısından önemli, ikinci önemli çariçe ise Natalya Naryshkina [1651-1694]'dır, I.Petro'nun annesiydi ve Rus kayıtlarına baktığımızda çok güzel bir kadın olarak tasvir ediliyor, her ne kadar portrede çok şişman gözükse de. Bildiğiniz gibi Orta Çağ Avrupa'sında Rusya'da dahil olmak üzere şişmanlık bir güzelliğin ve zenginliğin göstergesiydi. Bundan dolayı Rus Çariçeleri de kendi aralarında yarışıyorlardı, daha şişman ve dolayısıyla daha güzel olmak için.



Natalya Naryshkina

İvan ve Petro sadece anne tarafından Türk'tür.


Tabi bu evlilikler yalnızca üst düzeyde yapılmıyordu, aynı zamanda halk arasında da Türklerle Ruslar arasında evlilikler yapılıyor ve bundan dolayı da Rusya'da bir atasözü ortaya çıkıyor : "Rus'un altını kazarsan Tatar çıkar", yani Türk çıkar şeklinde. Ve bu sözü yeni dönemde Vladimir Putin'de çok gündeme getirmekte özellikle etnik meseleleri dile getirdiğinde. Ama son dönemdeki gelişmeler, eşinden ayrılmasıyla birlikte bize şunu göstermektedir, ki aslında bu hareketini açıklamak belki de bir zemin hazırlamış olabilir. Çünkü 2 hafta önce eşinden ayrıldı ve yeni arkadaşı da yine Türk kökenli, Özbek Türklerinden Alina Kabaeva'dır, dünyaca meşhur bir sporcudur.


Altın Orda etkisine dönecek olursak, siyasi etkilerin olduğunu söyledik, Hanlar, Rusları batıdan gelen tehlikelere karşı koruyor ve bu şekilde aynı zamanda Katoliklere karşı da koruyor. Nitekim, Rusya'da  tarih kuruluşları tartıştığında hep şu soruyu soruyor: Acaba işte Knez Vladimir İslamiyeti kabul etseydi dünya bugün ne şekilde değişirdi? Ya da Altın Orda Hanları Rusları Katoliklerden korumasaydı yine Rusya bugün acaba tam olarak bir batı ülkesi olabilir mi, gibi sorular sorulmaktadır. 


İdari ve askeri etki görüyoruz Altın Orda'nın Rusya üzerinde. Rus toprakları aynı Türk sistemindeki onlu sisteme göre taksim edilmişti. İktidar; Altın Ordu sonrasında Rus hükümdarları Hanlar kadar çok etkili ve sert olacaklardır ki, batılı seyyahların seyahatnamelerine baktığımızda Rusya'yı ziyaret ettiklerinde hep şunu soruyorlar: "Rus tahtında hangi Han oturuyor?". Aslında Çar'ı kastediyor, çünkü Çar kadar güçlü ve etkili birini kastediyorlar. 


Hukuk alanında etkinin olduğunu görüyoruz. İdam cezası Altın Orda ile birlikte başlatılmıştır Ruslar'da. Diplomasi; Tatarca, yani Tatar Türkçesi I.Petro dönemine kadar diplomaside ikinci resmi dil olarak kullanılmıştır. Postacılık; Hanların kurdukları yan posta istasyonları bütün Rusya'da kurulmuş ve Rus yollarını Avrupa'da en güvenilir yol haline getirmiştir. Ekonomide de etkisini görüyoruz. Rusya'daki para anlamındaki dengi kelimesi bile Türkçeden alınan bir kelimedir. Tenge'den gelmektedir. Nitekim Tenge bugün birçok Orta Asya ülkesinin para birimidir. Nüfus sayımı; ilk kez nüfus sayımı Rusya'da Altın Orda döneminde yapılmıştır. 


Bütün bu etkileri en iyi şekilde gösteren husus tabi ki dildir. Nitekim, Rus dilcileri dahi çeşitli dönemde Rusçaya yaklaşık 1500 kelimenin girdiğini ileri sürmektedir. Tabi ki bu kelimelerin bir kısmı zamanla kullanımdan çıkmıştır. Aynı Türkiye'de olduğu gibi. Çeşitli dönemlerde dil reformları yapıldığında Rusçadaki yabancı kelimeler de çıkarılmıştır. 


Önemli etkilerden biri de kıyafet alanında olmuştur. 1551 yılında toplanan Rus Konseyinde (Rus Dumasında), Rus devlet adamları o kadar rahatsız olmuşlar ki Rusların Türk kıyafetleri giymesinden, şöyle denmiştir: "Dinsiz Muhammed'in takkelerini takmalarını yasaklamalıdır." Hatta insanlar kiliseye giderken bile Altın Orda'da gördüklerini ve benimsedikleri takkeleri takıyorlardı. Yine bir başka, Maksim Grek, Yunan kökenli, o da Moskova'dan arkadaşlarına yazdığı mektupta, Rusların Tatar kıyafetlerine büründüklerini kastederek, yakında çalma, ya da çarşaf giymeye başlayacaklarını, yazarak kederli ve alaylı bir şekilde belirtmiştir. 


Tabi bu etkilerin ancak bir kısmını özetlemeye çalıştım. Ama şunu belirtmemiz gerekiyor, Altın Orda etkisi çok büyük olmuştur Rusya üzerinde. Ve Altın Orda Devleti ki aslında Rusya'yı 16.yy'da Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biri haline getirdi dersek abartmış olmayız. Ama maalesef özellikle, ve Ruslar da buna çok önem veriyorlardı,  örneğin IV.İvan Tatar Hanlıklarını Altın Orda'nın varisleri olan Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıklarını ele geçirdiğinde kendi ünvanına, yani Büyük Rusya Çarlığı hükümdar ünvanına aynı zamanda Kazan, Astrahan ve Sibir hükümdarı teriminide eklemiştir.  Ancak özellikle Petro döneminden itibaren Altın Orda'nın Rusya üzerindeki izleri silinmeye çalışılmıştır. Bütün o uygulamalardan vazgeçilmiş, bunun bir sonraki adımı Sovyetler Birliği zamanında yapılmıştır. Nitekim, 1944 tarihinde Komünist Partisinin kararı doğrultusunda Rusya'da Altın Orda araştırmaları yasaklanmıştır. Ve bu yasakta Sovytler Birliği'nin yıkılışına kadar sürmüştür. 



(Prof.)Doç.Dr.İlyas Kemaloğlu (Kamalov) / kendi sitesi

TÜRK-RUS MÜNASEBETLERİ - Türk Tarih Kurumu/(detaylı)video




*


"Russians of Turk Origin"
Prof. Minehanım Tekleli



Yazar Aleksandr Ivanovich KUPRİN (1870-1938)


Bütün ömrünü Türklerle vuruşarak geçiren Türk;
Aleksandr Vasilyeviç SUVOROV (1729-1800)


Ressam Arkhip İvanoviç KUİNCİ (Kuinji)(1842-1910)


Komutan Alexander Vasilyevich KOLCHAK (KOLÇAK - 1874-1920)


Nobel ödüllü Yazar İvan Alekseyeviç BUNİN (1870-1953)


Şair Anna AHMATOVA (1889-1966)*
* Eşi: Şair Nikolay Gumilyov
* Oğlu: "Hunlar","Eski Türkler","Hazar Çevresinde Bin Yıl" kitaplarının da yazarı olan coğrafyacı-tarihçi 
Lev Nikolayeviç Gumilev (L.Nikolayevich Gumilev)'dir.




Fyodor Mikhailovich DOSTOYEVSKİ (1821-1881)


"Her şeyden önce, kendine yalan söyleme. Kendisine yalan söyleyen ve söylediği yalanları dinleyen kişi bir noktaya gelince, etrafındaki veya kendi içindeki gerçeği ayırt edemez. Ve böylece hem kendisine hem de diğerlerine 
bütün saygınlığını yitirir."


"Above all, don't lie to yourself. The man who lies to himself and listens to his own lie comes to a point that he cannot distinguish the truth within him, or around him, and so loses all respect for himself and for others." 


"Russians" of  "Turk" origin....




6 Mayıs 2017 Cumartesi

Afganistan ve Türkler




"Babam ve Atatürk aynı hayali paylaştı, ama İngilizler bağımsız Afganistan istemedi. Afganistan Ruslar ve İngilizler arasında tampon bölgedir. İpek yolu Afganistan'dan geçer. Bu İskender'den beri böyle. Biliyorsunuz İskender'in eşi Roksana Afgan'dır."




"Osmanoğulları'nın son reisi Ertuğrul Osmanoğlu'nun eşi Zeynep Tarzi dayımın kızıdır. Annem Kraliçe Süreyya ile Zeynep'in babası Fettah Bey kardeş, ikiside Mahmud Beg Tarzi'nin çocuklarıdır. Büyükbabam Abdurrahman Han (Amanullah Han'ın dedesi) etnik grupları birleştirdi, küçük beylikleri kaldırdı ve kral oldu. Tarzi ailesi Kandahar Beyiydi, Kandarhar Serdarı deniliyordu. Abdurrahman Han, Tarzi ailesini çok başlılığı kaldırmak için sürgün etti. Annemin dedesi, yani Mahmut Tarzi'nin babası sürgün edildiğinde, Osmanlı Sultanı II.Abdülhamid'e soruyor 'ülkenize yerleşebilir miyiz ve nereye?' diye. Sultan II.Abdülhamid, Abdurrahman Han'ı küstürmemek için galiba Şam'a diyor. İstanbul'a çağırmıyor. Bu yüzden Şam'a yerleştiler. Sultan II.Abdülhamid onlara maddi yardımda bulunmuş. 




Sonraki kral Habibullah Han, Tarzileri affetti. Tekrar Afganistan'a döndüler. Böylece annem ve babam tanışabildiler. 1929'da isyancılar hükümeti ele geçirip babam Kral Amanullah Han tahttan indirilince Mahmud Beg Tarzi de hükümette olduğu için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İkinci sürgün de böyle gerçekleşti."


"Reform hareketleri Amanullah Han'ın babası Habibullah Han ile başladı. Elektrik geldi. Erkekler için modern okullar açtı.  Dedem Habibullah Han İngilizlerle diplomatik ilişkilerde dikkatliydi. Denge politikası uyguluyordu. Ama babam gençti, daha sıkı bir reformistti, idealistti, heyecanlıydı. Harp okuluna gitti. subaylar Türk'tü. Onlardan Türkçe öğrendi. Fransızca bilirdi. Kayınbabası Mahmut Tarzi'den etkilendiği kesin. Mahmut Tarzi şair ve aydın bir adamdı.


Babam Amanullah Han kızların eğitim almaları için uğraştı. Önceden erkek öğrenciler eğitim için Avrupa'ya, kızlar Hıristiyanlarla flört etmesin diye mahsus Türkiye'ye gönderiliyormuş. Kandilli Kız Lisesi'ne 15 kız öğrenci gönderilmiş. Babam kızlar için okullar açınca onlar geri döndüler. Babam halka örnek olsun diye ablalarımı bu yeni açılan okullara gönderdi. Ayrıca kızlarını okula göndermek istemeyenlere altın verip teşvik ediyordu.


Babamın reformları İngilizler yüzünden başarılı olamadı. Casus çoktu. Bir de mollalar tabii. Hem İngiliz casuslar, hem mollalar karşı çıktı reformlara. İngilizler reform istemiyordu çünkü Hindistan Afganistan'ı örnek alır, ayrılırlar, Hint toprakları ellerinden gider diye korkuyorlardı. Babam Hindistan'ı ziyarete gitti Hintliler ona çok ilgi gösterdiler. Mısırlılar da babamı çok takdir ederdi. İslam ülkeleri Atatürk hilafeti kaldırınca, babama 'sen halife ol' dediler kabul etmedi.


Bu reformlar için modern ülkeleri inceliyordu. Radyo istasyonu gibi, Afganistan'ın pek çok teknik ihtiyaçları gibi, telefonu Fransa'dan, Pamuk fabrikaları, endüstriyel malzemeleri Almanya'dan satın alıp getirdi. Afganistan'a gemiyle getirelecekti bunlar. İsyan çıkıp babam tahttan indirildiğinde pek çoğu gemilerin üzerinde Afganistan'a doğru ilerliyordu. Uçak yoktu. Diğer ülkelere yaptığı resmi ziyaretler çok uzun sürüyor, tahttan uzak kalıyordu. Mahmud Beg Tarzi de uyarmış 'ayrılmayın' diye ama... Darbe oldu işte."




"Atatürk'ün babam ile güçlü bir ordunun önemiyle ilgili sohbet ettiği de, babamın orduyla yeterince ilgilenmediği de doğrudur. Babam militer bir insan değildi. Türkiye'de reform yapan Atatürk asker kökenli, babam ise ailesi asırlardır Afganistan'ı yöneten kral. Asker gibi düşünemezdi. Babamın değil ama benim kendi kanaatim şu: Ordu güçlü olsaydı da bir şey değişmezdi. Değişmeyecekti. İngilizler reforma, gelişmeye izin vermeyeceklerdi. O zaman İngiltere çok güçlü bir devletti. İstediğini yapardı. İngilizler için doğal kaynakları zengin olan Hindistan çok önemliydi. Hindistan'ın yanı başında reformlarla gelişen, bağımsız bir Afganistan istemedi. Hindistan'a kötü örnek olabilirdi. Ve İngilizler Kral Amanullah'tan çekindiler, çünkü reformcuydu, yenilik yanlısıydı. 


Babam, Nadir Han'ı Fransa'ya Paris sefiri olarak görevlendirmişti, ama isyan çıkıp Kral Amanullah ülkeyi terk etmek zorunda kalınca o gelip bastırdı ve tahta oturdu. Uzun yıllar boyunca ülkede istikrar sağladı diyorlar ama... Aslında bir asker olan Nadir Han İngilizlerin dediğini yapınca ülkenin başına geçti. İngilizlerin istemediği hiçbir şey de olmadı.


Ruslarda müthiş bir ispiyonaj vardı. Bunu kimse bilmez. Paris'e gitmeden önce değil, gittikten sonra Ruslar babama gelip 'Nadir senin düşmanın, İngiliz e Fransızlarla işbirliği yapıyor' dediler. 'İzin verin ortadan kaldıralım' dediler. Doğrusu Ruslar adam öldürmeyi çok iyi bilirlerdi. Babam inanmadı, 'Katiyen olmaz' dedi. 'O benim generalim' derdi, çok güvenirdi. Ama bence Ruslar haklıydı. Babam hata etti. Nadir Han İngilizleri dinlediği için sorun çıkmadı."


"Babam Avrupa'dan sonra Türkiye'yi ziyaret ediyor.  Atatürk Amanullah Han onuruna yemek veriyor. Babam içki içmezdi, Atatürk de bunu bildiği için kibarlık yapıp kralın yanında içmiyor. Amanullah Han da Atatürk'ün rakıyı sevdiğini biliyor. O da kibarlık edip rahatça içsin diye eşi Kraliçe Süreyye'yı nedimeyle beraber bırakıp yemeyi bitince masadan kalkıyor. Atatürk de kral kalkınca rakısını içip bu iki güzel hanıma zeybek oynuyor.


Babam tahttan sık sık mektuplaşıyorlardı. Biz sürgündeyken Atatürk kendi sefirleri vasıtasıyla sorar, haber alırmış. Babam tahttan inince Atatürk yeni gelen kralı hemen tanıdı ama diploması böyle bir şey zaten. Babam, Atatürk'e 1930 yılının yazını İstanbul'da geçirmek istediğini haber vermiş. Atatürk de Boğaz'daki Zarifi Yalısı'nı Amanullah Han'a tahsis etti. Bir Yunan oturuyormuş orada galiba. Atatürk onu çıkarmış 'Kral Amanullah burada kalacak' demiş. Hatta Atatürk bizim için bir de yat tahsis etti. Atatürk ölünce babam çok üzülmüştü. Cenaze için geldiğinde Pera Palas'ta kaldı. Sonraki bir tarihte, o otele gittiğimizde 'babanız burada kaldı' dediler bana. Bunu kimse bilmez. Uzun süre tabutun hemen arkasından yürüdü babam. 


Babam da Zürih'te vefat etti. O sırada tahtta olan Zahir Şah çok kurnazdı. Babam vefat edince Afganistan'da durmadı, cenaze geleceği zaman başka bir yere gitti. Amanullah Han'a gösterilen ilgi ve sevgiye şahit olmak istemedi. Celalabat'a gönderdi cenazeyi, Kabil'e kabul etmedi. Tören Kabil'de olsaydı halk galeyana gelebilirdi. Celalabat, Kabil gibi kalabalık değil. Halk cenazede şahın oğluna değil, ağabeyim Rahmetullah'a çok ilgi ve sevgi gösterdi. Ama sadece bir hafta kalabildi. Bir haftanın sonunda kral kibarca 'sizi misafir etmekten memnuniyet duyduk' diyerek gönderdi. Ağabeyim Rahmetullah siyasal bilgiler eğitimi alırken, ağabeyim Ehsanullah mühendis oldu ve okullar açtı.  Siyasete atılmaları için destekleyen çoktu, ama bizim aile siyasetle ilgilenmedi.


Ben ise Afganistan'a ilk kez 1968'de annem Kraliçe Süreyya vefat edince gittim. Çok güzeldi Afganistan, küçük bahçeli villalar vardı. Şimdiyle kıyas edilemez, bugün berbat bir durumda. Afgan halkı çok kibardır. Sert olan Talibandır. Taliban Afgan bile sayılmaz zaten, Farsça da konuşmuyorlar. Onlar çoğunlukla Pakistanlı. 


Afganistan'ın bugünlere gelmesi Davud Han ile başlar. Zahir Şah İtalya'ya tedavi için gidince kuzeni Davud Han darbe yaptı. Askerleri eğitim için daha önce Türkiye'ye gönderiyorlardı. Davud Han Rusya'ya göndermeye başladı. Hepsi komünist oldular. Davud Han'dan sonra da zaten toplanamadı bir daha Afganistan. Fakir aileler Pakistan'a gittiler. Hayatları berbattı. Orada çadırlarda yaşıyorlardı. hiç bir şey yok, karınları doğru düzgün doymuyor, okul yok, pislik içinde her yer. Mollalar dedi ki: çocukları bize verin okutalım. Ve işte öyle başladı her şey. Taliban çocukların karnını doyurdu, kalacak yerleri vardı. Aileler memnundu. 


Suudi Arabistan parası ile tabii ki Vahabi eğitimi aldılar. Aralarında Afgan Farsçası bile konuşmuyorlar. Pakistan kaynaklı olduğu için Urduca konuşuyorlar. Afgan mücahitler Ruslarla savaşırken Amerika mücahitlere, Ruslar gitsin diye çok ciddi yardımlar yaptı. Afgan topraklarında afyon çok rahat yetişiyor. Her yer afyon oldu. Amerikan ve İngiliz mafyasının işine geliyordu bu. Afyonu Taliban'dan satın alıyorlardı. Karşılığında onlara silah veriyorlardı. Yani Amerika Taliban'ı büyüttü. Şimdi bilmiyorum Amerika kendini suçlu mu hissediyor? Sonra afyon yetiştirip satılması yasaklandı. Yerine safran yetiştirin dendi. Ama safranı yetiştirmek zor. Halk aç kaldı. Asıl sorun fakirlik. Nasıl bitecek bu kargaşa? Şimdi maalesef doğalgaz ve petrol bulundu. Kim bilir daha neler olacak! Çocukların ellerinde silah var, oyuncak nedir bilmiyorlar.... 


İki türlü Taliban var. Siyah Taliban ve Beyaz Taliban. Siyah Taliban Pakistanlılardan ve Suudilerden oluşuyor. Beyaz Taliban ise Afganlardan, sertlik yanlısı değiller. Yaptıkları tek zararlı şey hırsızlık. Şimdi Karzai Beyaz Taliban'ı yanlarına çekmeye çalışıyor, gelsinler bize katılsınlar diyor. Ama sonuç ne olur bilemem.


Prenses Naciye, İlter Doğan ve Kraliçe Süreyya


Biz 6 kız, 2 erkek kardeşiz. Ablam Amine bir Yugoslav ile evliydi ve Türkiye'de yaşıyordu. Bir davet sırasında İstanbul'da sonradan eşim olacak İlter Doğan ile tanıştım ve burada yaşamaya başladım. İstanbul Üniversitesi'nde İtalyan Dili ve Edebiyatı dersleri verdim. Bu sene (2010 Nisan) kızım Hümeyra ile Afganistan'a gittik. Dışişleri Bakanlığı davet etti. Babamı anmak için bir toplantı yaptılar. Karzai hükümeti düzenledi. Pek çok kişi bana 'Ah keşke babanız kalaydı, o zaman burası Japonya olurdu' dedi."...


Afgan Prensesi Naciye
Atlas Tarih , Eylül 2010, sayı 03
Röportaj: Behice Tezçakar
Fotoğraflar: Prenses Naciye Doğan Özel Kolleksiyonu.









* * *


Afganistan’da Türkler


Türklerin tarih boyunca yayıldıkları ve devletler kurdukları ülkelerden birisi olan Afganistan’da Türkler, girdikleri devreden itibaren 18. yüzyılın ortasına kadar bu ülkeye ve onun siyasi ve sosyal yapısına hâkim olmuşlardır. Yaklaşık iki bin yıl Türklerin hâkimiyetinde olan Afganistan’da yaşayan bütün milletler ve dinler varlıklarını korumuşlardır. Bu topraklara Afganistan adı 1747 yılında bugünkü Afganistan’ın kurucusu Ahmet Han Abdalı tarafından verilmiştir. Afganlar olarak iktidara gelen Abdallıların, Eftalit-Akhunların uzantısı olduğu kesinleşmiş durumdadır. Bu arada Abdalılar, Gılcaylar veya Halaçlar, Çağatay Türkleri ve Taymaniler Afganlaşmış Türk kabileleridir.


Bugün Peştunların kalabalık bir bölümünü teşkil eden Gılcayların, tarihi kaynaklarda Halaç (Kalaç) Türkleri olarak geçtiğini biliyoruz. Bugün Peştuca, Gılcay olarak telaffuz edilen bu kabilelerin isminin aslında Halaç olduğu ve iktidarı kaybettikten sonra Afgan kabileleri ile kaynaşmış ve yavaş yavaş dillerini kaybetmiş oldukları tarihi kaynaklarda ayrıntılı şekilde verilmektedir. Böylelikle Afganistan nüfusunun büyük bir çoğunluğu yani yüzde yetmişinden fazlasının Türkler ve Türk asıllı kavimlerden oluşmuş olduğu ortaya çıkmaktadır. (Turan Can - TİKA-Araştırmacı-Kabil-Afganistan/Altaylı)




Elinde kuş tutan bir avcı, daire içinde artı ve dört nokta (Tengri), Tekeler,Atlar ve Avcılar











"Doğumdan 900 yıl önce, Perslerin gelmesine değin Yakındoğu'da Eklemeli dilli ve Sami elleri yaşamış, kurulmuş uygarlık onların ürünü olmuş ve Hint-Avrupalı halklardan bu yerlerde bulunmamışlardır." 
"Persler MÖ.550 civarında bu bölgeye gelmiştir."

Prof.Dr.Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)/Ferhad Rahimi 


KALAŞ TÜRKLERİ - Yrd.Doç.Dr.Turgay CİN





28 Mart 2017 Salı

Hazarlar ve Yahudiler




Foto Nuray Bilgili'den



Hazarların aslı Saka kabilelerindendir. Sakaların Horasan bölgesinde varlıklarını sürdüren kollarının bir kısmı Hindistan tarafına gitmiş, bir kısmı Partların bir kemiğini oluşturmuş , bir kısmı da Hazar Denizi civarına gelerek İtil nehri boyuna saçılmışlardı.(14)

Bundan başka Hazarları Hun döneminden sonra Güney Rusya bozkırlarını istila eden Türk Ogur kabilelerinin bünyesinde bir halk (15) olarak görenler olduğu gibi, onları Uygurların bir kolu olarak görenler de vardır.

Hazarların buradaki komşuları Türk asıllı Burtaslar, Bulgarlar ve etnik mensubiyeti tartışmalı Saklablar (Sakalibe) idi. Sınırları genişleyince Slavyanlarla da komşu oldular. Peçenek, Guz ve Kıpçakların bölgeye gelişleri çok daha sonradır. Bununla birlikte Bizanslı yazarlar Hazarları genel olarak Türk halkı olarak gösterirler. Arap yazarlar da bu görüştedir. Hazarlar ise kendilerini Ugor (Ogur), Avar, Guz, Barsil, Onogur, Bolgar ve Sabirlerle akraba sayarlar.(16) Bazı yazarlar, örneğin Pritsak, Hazarların adının Çin kaynaklarındaki K’o-sa şeklinin Dokuz Uygur kabilesinden altısının adı olan Kesa’yla yakın benzerlik arz etmesine dayanarak, onları Uygur asıllı göstermek isterlerse de, bu pek de tutulan bir görüş değildir.

Hazar dili Bulgar diline yakındı. Özellikle Arap coğrafyacıların, örneğin İbni Havkal’m “Hazarların dili Bulgarların diline yakındır” şeklindeki kaydı ile Tuna Bulgaryasıyla İtil civarında bulunan ve “Bulgar hanları şeceresi” denilen yadigârlarda ve bazı kitabelerde saklanan eski Bulgarca kelimeler sayesinde Bulgar dilinin bugünkü Çuvaşçaya yakın olduğu, Oğuz-Peçenek kabilelerinin dilinin mensup bulunduğu Batı Türkçesi grubuna girdiği, ama Doğu Türkçesi grubuna ait Uygurcayla hiçbir akrabalığının bulunmadığı anlaşılmıştır.(17)

Hazarların V. Yüzyıldan önce Hazar Denizi civarında bulundukları ile ilgili iddialar bir anakronizm teşkil etmektedir. Hazarlar güçlü bir hakanlık haline gelinceye kadar birkaç yüzyıl boyunca komşularına balık ve balık tutkalı satarak, kendi karınlarını ise ağırlıklı olarak balık ve pirinçle (18) doyurarak geçirdiler.

Bu sıralarda yani V. Yüzyıl sonlarında İran’da ortaya çıkan Mazdakizm (ilkel komünizm) hareketi ilk önceleri sempatiyle karşılandıysa da, sonradan onların yalnızca kendilerini düşünen egoist teröristler olduğu anlaşıldı. Anasına göz diken ve ona ilişmemesi için leş gibi kokan ayaklarını öptüren Mazdak’tan intikamını alırken “Ayaklarını öptüğümde duyduğum o leş gibi kokuyu hâlâ burnumda hissediyorum” (19) diyen Hüsrev Anuşirvan, Sakaların da yardımıyla Mazdakîlere karşı bir katliam başlattı. İşte bu katliamdan kurtulmayı başaran Mazdakiler, doğuda Eftalitler (Ak Hunlar-SB), batıda Bizanslılar tarafından istenmediği için Kafkaslara kaçtılar. (20)

Mazdakî hareketinin başladığı dönemde İran’daki Yahudiler iki gruba bölünmüşlerdi. Talmudçular ve Kabbalistler. Talmudçular Mazdakilerden nefret ediyorlardı; çünkü sahip oldukları serveti kimseyle bölüşmek gibi bir niyetleri yoktu. Kabbalistler ise Mazdakilere sempatiyle bakıyorlardı. Mazdakizm hareketinin İran’ı kasıp kavurduğu günlerde, Yahudiler kendi aralarında çatıştıklarından, Ortodoks Yahudiler olan Talmudçular orada nefes alamaz hale gelmişlerdi ve kaçıp Bizans’a sığınmak zorunda kaldılar. Gumilev’in tabiriyle “gerçi orada da asık bir suratla karşılandılar, ama yine de bu İran’da kalıp ölmekten daha iyi idi.” (21)

Mazdakîlerle birlikte Kafkaslara kaçan Yahudiler, Terek ile Sudak (veya Sulak) arasına yerleşip, yerli halk Hazarlarla takışmaktan kaçınarak sığır beslemeye başladılar; ama Sabbat bayramını ve sünnet olma geleneğini de bırakmadılar. Uzunca bir süre böyle geçti.

Bizans’a kaçan Yahudiler İran’da buldukları dini serbestiyi burada bulamadılar. 546’da Bizans imparatoru Justinianus bir ferman yayınlayarak Yahudilerin fısıh (hamursuz) bayramının Hıristiyanların Kutsal Haftasına rastlaması halinde, bunu kutlamalarını ve mayasız ekmek yemelerini yasakladı. 553’de ise Yahudilerin “sözlü geleneklerini” kullanmaları yasaklandı. Bu durum Yahudilerde İran yanlısı bir tavır oluşturdu. 602’de İran’la Bizans arasında savaş çıkınca, Yahudiler Bizans’ın arka bahçesinde din kökenli karışıklıklar çıkardılar ve el altından İran’a yardım ettiler.

723 yılma gelindiğinde İmparator III. Leon, Bizans İmparatorluğu sınırları dahilinde, yaşayan tüm Yahudilerin zorla vaftiz edilmesi yönünde bir ferman yayınlayınca, Yahudiler artık burada daha fazla kalamayacaklarını anlayıp Hazarya’ya göç ettiler. Hazarya’ya daha önce İran’dan kaçan Yahudiler Kabbalist, Bizans’tan gelenler Talmudçu oldukları için Kabbalistler tarafından pek de güler yüzle karşılanmadılar, ama ne de olsa kendi hemcinsleriydi. Hazarya’da Hazarlar ve Yahudiler tam 200 yıl birbirlerine karışmadan barış içinde yaşadılar.


Hazarlar ve Göktürkler

Biraz önce Hazarların Horasan taraflarından gelen Sakaların torunları olduğunu belirtmiştik. Hazarların ve Bulgarların bir zamanlar Horasan’da bulundukları konusunda bazı Yahudi rivayetleri de vardır. Buna göre Hazarların da aralarında bulunduğu dört Türk kabili si yağmur yağdırmak suretiyle düşmanlarını mağlup etme tılsımını biliyorlardı; hükümdarlarına Hazarca “Hazan ” diyorlardı. Yine Yahudi rivayetlerine göre Türk’ün hakimiyetindeki dört kabileden oluşan devlet, henüz Hz. İbrahim’in zamanında onun oğulları tarafından kurulmuştu. (22) Muharref Tevrat’a dayalı bu rivayetin elbette hiçbir bilimsel değeri yoktur. Yahudiler zaten bir dönem Araplarla, bir dönem Türklerle, bir dönem Japonlarla (23) akraba olduklarını iddia etmişlerdir. Güya Japon imparatoru Davut peygamberin soyundan ve Japonlar da kayıp on Yahudi kabilesinden birinden türeyen sülaleden inmişler (24)...

Z.V. Togan, hem Hazarların aslının Sakalar olduğunu ileri sürmekte, hem de Yahudi rivayetine istinaden “Yafes oğulları arasında en akıllı ve bilimli olanların yalnızca Türk ve Hazar olduğunu ” , diğerlerinin bozkır halkları olarak kaldıklarını belirtmektedir ki, Musa’dan 800 yıl sonra keyfi bir şekilde yazılan Tevrat’a dayanılarak Hazar adının çok eski olduğu şeklindeki bir iddia pek gerçekçi gözükmüyor. Halbuki Kazanlı tarihçi Haşan Ata el-Abeşî haklı olarak, Arapların Türklerle tanıştıktan sonra Türkçe konuşan bütün kabilelere Türk adını verdiklerini, fakat daha sonra Hazar civarındaki Türklerle karşılaşınca çekik ve dar gözlü oluşları sebebiyle onlara “Hazar” dediklerini (25) belirtmektedir ki, gerçekten de Arapçada “Hazar” ( arapça yazı var -SB ) kelimesi “çekik ve dar gözlü” anlamındadır. Zaten ne eski Çin kroniklerinde, ne Pers kaynaklarında “Hazar” adında bir halktan veya kabileden bahsedilmez.

Hazarların Hazar çevresine daha doğrusu İtil nehri boylarına ne zaman geldikleri tam olarak bilinmiyor; fakat bağımsız bir siyasi varlık olarak ortaya çıkışları Sabirlerin çöküşünden sonra yani VI. Yüzyılın ortalarından biraz sonralarına rastlamaktadır. (26) Yine de Hazarlar, Batı Türklerinin veya diğer deyişle On Oklar’m batı taraflarına doğru sarkıp, Hazarya’yı soluklanma noktası olarak kullanmaya başlamalarıyla birlikte, onlarla çarçabuk kaynaşmış ve hatta komşularına karşı kendilerine güçlü bir müdafi bulmuşlardı. Çünkü İtil deltasında ve Terek vadisinin ormanlık bölgelerinde yaşayan Hazarlar bozkırlı Kara Bulgarlar ve Dağıstan (şerir) dağlıları tarafından kuzeyden ve güneyden kıskaca alınmışlardı. (27) Aslında belli bir süre Sahirlerin hakimiyeti altında kalan Hazarlar, onların Avarlar tarafından ezilmesinden sonra, Avarların pençesine düşeceklerdi; ama Avarlar arkalarından kovalayan Gök-Türklerin kılıçlarından kurtulmak için hızlı bir şekilde Avrupa yönünde ilerlemelerini sürdürdüler. Sabirlerden ve Avarlardan boşalan yeri Kara Bulgarlar ve Dağıstan dağlıları alacakken, Türkler bölgeye çıkıp geldiler ve böylece Hazarlar, Sabirlerden kurtulduk derken, Türklerin hakimiyeti altına girdiler. (28)

Türklerin Hazarya’ya gelişleri, Gök-Türk Hakanlığının ikiye ayrılmasından sonra, Batı Türk Hakanlığının yayılma dönemindedir. Gerçi İstemi-han zamanında bir Kafkasya seferi düzenlenmişti, ama Türklerin ağırlıklı olarak Kafkaslara yönelmeleri VII. Yüzyılın başlarındadır. 571 yılında Bizans-Sâsânî savaşlarının başladığı günlerde, Gök-Türklerin batıya doğru ilerlemeleri sürüyordu. Kuban ırmağı havzası, arkasından Azerbaycan Türklerin eline geçtiyse de, Bizans’m yapılan anlaşmaya uymaması yüzünden bu ilerleme durdu.

Nitekim Türklere gönderilen Bizans elçisi Valentin, Türk Şad [T’anhan/ Türksant] tarafından bir güzel haşlandı. (29) “Ağzında on dili ve bin yalanı olan Rimler siz değil misiniz?” Sözlerini bitirdikten sonra on parmağını ağzına tıkıp çıkartarak devam etti: “Şu anda benim ağımda on parmağım olduğu gibi, siz Rimlerin ağzında da on diliniz var. Biriyle bana, diğeriyle benim kölelerim Varhonitlere (Avarlara) yalan söylüyorsunuz!... Şu bedbaht Alanlara ve hatta Utigur [Oturgur] lara bakın. Engin cesaretleriyle coşup, güçlerine güvenerek muzaffer Türk milletine karşı çıkmaya cür’et ettiler, ama ümitleri boşa çıktı. Bu yüzden tebaamız ve kölemiz oldular!” (30)

Türk Şad’m Bizans elçisine kızmasının tek sebebi bu değildi. Bir defa Bizanslılar büyük bir saygısızlık etmiş ve Türklerin yas döneminde çıkıp gelmişlerdi. Çünkü o sırada İstemi-han ölmüştü ve Türkler yastaydılar. Üstelik Bizans elçilik heyetindekiler Türk göreneklerine uyup yüzlerini bıçakla kesmemişlerdi. Ayrıca Türklerin Azerbaycan’da ilerlemelerini durdurmak için Sabir kitlelerini Avarlar vasıtasıyla ortadan kaldırmışlardı. Onlar Türk Şad’ın huzurundan ayrılıp Tarduhan’ın yanma gittikten sonra geri dönerlerken Kırım’da Kerç kalesinin Türkler tarafından fethedilmiş olduğunu gördüler. (31) Fakat Türkler Kırım’da fazla uzun kalamadılar ve bir süre sonra Bizans’ın baskıları sebebiyle geri çekildiler.

Fakat Gök-Türklerin Kafkaslarda ilerlemelerinin durması geçici idi. Çünkü Türk Hakanlığı içindeki iç çalkantılar durunca, Türklerin batıya yönelişleri tekrar başladı. VII. Yüzyıl başlarında Kafkas civarlarında iki yarı göçebe halk yaşıyordu: Kuban’ın kuzeyinden Don’a kadar uzanan topraklarda Bulgarlar (Uturgur, Unnogundur, Onogur vs.), Aşağı Terek ile Aşağı İtil sahillerinde ise Hazarlar. 589 ve 626-630 yılları arasındaki savaşlarda Hazarlar hiç de kafa yormadan kaderlerini Türklere bağladılar. Ne de olsa ikisinin kökeni de aynıydı. Hazarlar Sakaların torunlarıydı. Gök-Türklere ise Bizans elçisi Zemarkhos’un dediği gibi “eskiden Saka deniliyordu, şimdi adları Türk olmuştu.”

Türk-Hazar ittifakı konusun da Gumilev şöyle der: “Türkler ortaya çıkınca Hazarlar onların tuğları altına sığınmak ve hiçbir şeyin muhasebesini yapmamakta tereddüt göstermediler. Altaylardan Don’a kadar bütün bozkır kabilelerini kurt başlı tuğları altında toplayan Türkler, kervan yolunu felce uğratan baş düşmanları İranlıların hakimiyetindeki Trans-Kafkasya’yı ele geçirmek için çetin savaşlar verdiler. Türklerle birlikte Azerbaycan ve Gürcistan’ı yağmalamaya giden Hazarlar, büyük çapta ganimetlerle döndüler. Türk hakanlığı T’ang İmparatorluğu’nun darbeleriyle yıkılınca, serbest kalan Hazarlar kendi devletlerini kurdularsa da, başlarında yine Açina hanedanından hakanlar bulunmuştur . Türklerle başarılı bir simbioz sergileyen Hazarlar, 650’de güçlü bir devlet halini aldılar.” (32)

Türkler İran’ın şah damarlarını kestikleri için artık Perslerin Kafkaslar üzerinde bir etkisi yoktu, fakat İran’ı fetheden Araplar aynı sıralarda Kafkaslarda hiç hesapta olmayan yeni partner olarak devreye girmişler ve Hazarları tehdit etmeye başlamışlardı. Gerçi Hazarlar Araplara karşı olan tüm muhalif güçleri bir bayrak altında toplamayı başarmışlar ve hükümranlık alanlarını Kırım, Aral Gölü, Kuban, Oka, Desna ve Sakmar’a kadar genişletmişlerdi; ama o sıralar artık bölgeye sokulmuş olan Guzlar, kuzeydeki Madyarlar, batıdaki Alanlar ve (Kara) Bulgarlar hiçbir zaman onların dostu olmamışlarsa da, vaktiyle Batı Hunları bünyesinde acı tecrübeler edinen bazı halklar Hazar-Arap çatışmalarında taraf olmak istemediler.

Kara Bulgarların, Burtaşların, Madyarların ve daha sonraları Peçeneklerin, Guzların ve Kıpçakların “Türk ” adını hiç kullanmamış "İmaları belki anlaşılabilir, ama bir süre Batı Türkleri hakimiyetinde yaşayan, onlarla kader birliği eden ve üstelik de başlarında Açina soyundan gelen hakanların bulunduğu Hazarların “Türk ” adını kullanmamış olmaları ilginçtir.

Bizans imparatoru Heraklios’un Ermenistan ve Azerbaycan’da o zamanki adıyla Albanya’daki hakimiyeti pek de sağlam değildi. Ermeniler ve Albanlar Persler kadar Bizanslıları da sevmiyorlardı ve İsyan etmişlerdi. Bir yandan Perslerin diğer yandan isyankâr mağlupların arasında kalan Heraklios, eski dostları Türklerden müttefik atamak zorunda kalmıştı. İşte Bizans kaynaklarında Hazarlardan ilk defa bahsedilmesi de bu vesileyle olmuştur. (33) Türk-Bizans müşterek ordusunun Kafkaslardaki fetihleriyle ilgili detaylı bilgiyi, özellikle Kalankatlı Moses’in “Albanya Tarihi” adlı eserinde bulabilirsiniz. (34) Ermenistan’ın nihai olarak fethinden sonra Türkler tekrar çekip giderken , Heraklios da Perslerle yarım kalan hesabı tamamlamak için İran üzerine yürüdüğü sırada, Türkler belli miktarda askeri gücü Hazarların yanında bıraktılar (yaklaşık 40 bin savaşçı). 

Hazarların giderek güçlenmeye başlaması da bu tarihten itibarendir, ama yine onların komşularını ve hatta Slavları dahi haraçgüzar halklar haline getirmeleri için epey bir zaman geçecektir. Rus tarihçi M.İ. Artamonov, Hazarların bir hakanlık haline geliş tarihi olarak 651 yılını göstermektedir. (35)

Hazarların gerçek anlamda bir imparatorluğa dönüştükten yıkılışlarına kadar geçen süre, esasen iki yüzyıldan daha azdır. Yani Türk adını taşımayan bir Türk imparatorluğu, henüz iki yaşını bile doldurmadan tarihten sessiz sedasız çekilmiş ve günümüzde Hazarlıların torunları olduklarını iddia eden kimse kalmamıştır. Hazar İmparatorluğu’nun Araplar tarafından iyice hırpalandıktan sonra Rus knazı Svyatoslav’ın basit bir darbesiyle camdan bir fanus gibi darmadağın oluvermesinin asıl suçlusu Hazarlar değil, Yahudilerdir.

Konumuzun çerçevesi dışında kaldığı için detaylarına girmeyeceğiz, ama Yalıudilerin Hazarya’da güçlenip devleti ele geçirmeleri ve yerli halkı kendi devleti içinde adeta “parya” haline getirmeleri, gerçekten incelenmeye değer bir konudur . Kur ’an’ın yalnızca bir sayfasında Allah kelimesinin 16, Tevrat’ın bir sayfasında ise “altın” kelimesinin 25 defa tekrarlanması, sanırım Yahudilerin bu hakimiyeti neye borçlu olduklarını izah etmek için yeterlidir. Yahudi, “altın” için sadece kendisi gibi safkan bir Yahudi’yi satmaz. Ama onun dışında kalan insanların Yahudi için hiçbir değeri yoktur. Arap coğrafyacısı Mesudî’nin anlattığı bir olay bu konuda en çarpıcı örneklerdendir.

Kısaca anlatmaya çalışalım. Ruslar, Hazar Denizi sahilinde Müslümanların oturdukları Taberistan sahillerini yağmalamak için Hazarların Yahudi melikinden izin isterler ve ele geçirecekleri ganimetin yarısını vaat ederler. Melik buna izin verir. Ruslar o güne kadar düşman gemisi gelmediği için en ufak bir tedbir dahi olmayan Taberistan sahillerine gemilerle yaklaşıp birkaç ay boyunca binlerce Müslüman’ı katleder, ırzına geçer, bol miktarda ganimet alırlar. Fakat Hazar devletinin ordusunun neredeyse tamamı paralı askerlerden oluşmaktadır ve bunların ağırlıklı kesimi de Harezmli Müslümanlardır.

Bu Müslümanlar, Rusların yaptıklarını duyunca, Hazar melikine “aramıza girme!” diye ihtarda bulunurlar. Hazar sahillerine dönen Ruslar Yahudi melike söz verdikleri ganimetin yarısını gönderirler. Ama melik de onlara el altından Müslüman askerlerin saldırıda bulunacakları yolunda haber gönderir. Sonunda Ruslar kuvvetlerinin neredeyse tamamını kaybederler ve bir daha da Hazar Denizi’ne gemilerle gelip Müslüman topraklarına saldırmaya cesaret edemezler. (36)

Hazarların Yahudi yöneticileri yalnızca Müslüman komşularına ve diğer tebaa halklara ihanet etmekle kalmadılar, bizzat kendi halklarını da ağır vergilerle ezdiler. Maddi ve manevi olarak horladılar. Bu manevi horlanmadan Açina soyundan gelen Türk hakanlar da naiplerini aldılar ve saraylarında adeta bir kukla gibi tutuldular. 

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı ve başbakan ne ise (Türk (?) ve Gürcü), Hazarlarda da melikle (başbakan) ile hakan (cumhurbaşkanı) aynı şeydi. Özellikle Osmanlı’nm son yüzyıllarında nasıl Anadolu Türkmenleri artık Osmanlı’yı kendisine büsbütün el olarak görmeye başlamış ve koca imparatorluk çatırdarken kılını kıpırdatmamışsa, Hazarlarda da Ruslar küçük bir kuvvetle gelip devlete saldırınca yerli Türk halkı kılını kıpırdatmamıştı. Çünkü artık Hazar devletinde hiçbir şey Hazarların değildi. Kısacası onlar kendi devletlerine küsmüşlerdi. Rus tarihçisi L. N. Gumilev, bunu Hazar Çevresinde Bin Yıl ve özellikle Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları adlı eserinde dramatize ederek çok güzel bir şekilde anlatır. 

Günümün Türkiye Cumhuriyeti’nde de durum farklı değildir ve Atatürk’le birlikte biraz nefes almaya başlayan Türk halkı, onun vefatıyla birlikte yine Osmanlı günlerine geri dönmüştür ve bugün dahi durum aynen sürüp gitmekte, Türkler güya kendilerinin devletin sahibi olduğunu zannetmekte, ama esasen hiçbir şeyine sahip olmadıkları gibi, hiçbir nimetinden de yararlanamamaktadırlar. Etnik hafızaya sahip olmayan , kendi devletlerine sahip çıkmasını, (güya demokratik sistemlerde) seçim sandığından kimi seçip çıkardığını bilmeyen halkların kaderleri budur. Zaten mankurtların daha iyi hayat şartlarına sahip olma, kendi devletlerinin sahibi, hükümran insanlar gibi dolaşma hakları olamaz.


Hazarların akıbetini mi merak ediyorsunuz? 

Devletleri esasen Ruslar tarafından yıkılmadı. Svyatoslav ilk darbeyi indirdikten sonra Tuna nehri boyundaki kargaşayı halletmek için alelacele çekilip gitti, ama onun yarım bıraktığını Guzlar (Torklar) yani Türkler tamamladı ve Hazar devletini haritadan sildiler. Hazarların bir kısmı Polonya kralı Yogayla tarafından alınıp götürüldü. Bir kısmı, daha doğrusu Hazar kılıklı Yahudiler (37) İspanya tarafından gelip Kiev’de Yahudi kolonileri oluşturmuş olan kendi hemcinslerine sığındılar. Bir kısmı daha sonra tekrar bağ bahçelerine döndüler, (38) ama önemli bir kısmı bilâhare Rus kroniklerinde “brodnik ” yani Kazak (Kossak) diye zikredilen ve dini takibata uğradığı için çeteler halinde yaşayan küçük kitlelere dönüşüp, en sonunda Ruslar adına Kuzey Sibirya’yı fethedenlerin safında yer alıp kendi ırkdaşlarmı katlettiler.

Bu “brodnik ”ler yani Kossaklar, kendilerine neden Kossak (Kazak) adının verildiğini dahi bilmeden, (39) Kırım’da Kırım Türklerine, Osmanlı İmparatorluğu’nda sahil şehirlerinde yaşayanlara misli emsali görülmemiş zulümler yaptıkları gibi, Rusların Orta Asya’yı, Kafkasları işgali sırasında öncü kolluk kuvvetleri ve en nihayet Sarıkamış savaşı sırasında Türk-Rus sınırlan boyunda ve İran içlerinde tamamı kırılsa dahi Slavyanların zerrece göz yaşı dökmeyecekleri fedai bölükleri olarak görev yaptılar ve on binlercesi hayatını kaybetti.

Sonuç itibariyle Polonya hariç Rusya sınırları dahilindeki Yahudilerin büyük çoğunluğu hayatlarını saklayıp, yüzyıllar sonra da olsa İsrail’e dönmeyi başardılar; ama “ben Hazar Türküyüm”, “ben Hazarların torunuyum” diyen kimse kalmadı. Hazar devletini Türk devleti olarak sayan sadece biziz; ama acaba onlar kendilerini Türk olarak kabul ettiler mi?

Peki, neden böyle oldu? Sorunun cevabı çok basit: Yahudiler, birkaç bin yıl boyunca etnik hafızalarını korurken, Türkler etnik hafızanın ne olduğunu dahi bilmediler. Çünkü Türkler, Gök-Türk abidelerinde belirtildiği gibi, “karnı tok iken açlığı hatırlamayan, karnı açken tokluğu bilmeyen” ama her şeye rağmen “atlanınca atasını tanımayan” mankurt bir millettir; yeter ki karnı doysun, yeter ki hayvan gibi tıkınması engellenmesin, bu ona yeter ve bu satırların yazarı da ne yazık ki o milletin bir bireyidir!!

D.Ahsen Batur
1200 Yıllık Sürgün- Türk Sözünün Hazin Serüveni

Selenge Yayınları,2013 (okuyalım..)

14 Togan, Umumî, s. 20.
15 Artamonov, Hazar Tarihi, s. 10.
16 Artamonov, Hazar Tarihi, s. 155
17 Age., s. 156.
18 Himyeri, Ravzu’l Mi’tar, s. 11.
19 Biruni, Maziden Kalanlar, s. 184.
20 Gumilev, Eski Ruslar, 1/134
21 Aynı yerde.
22 Togan, Umumî, 21.
23 Nânâ, Yahudi Tarihi, s. 384.
24 Aynı yerde.
25 El-Abeşi, Türki Kavmler Tarihi, s. I I 2-113: “Araplarga evvel malum oluvları bile “Türk” ismindegine malum oldılar. Sonra Arablar bu Türkleming gözleri kıska ve tar oldığım (kavmi türkining Arab ve İranilerge nisbeten barçasmda köz tar ve kıskarak boladır) kördilerde, bu manide olan “Hazar” lafz-ı arabisi ile tesmiye eylediler. Şul vaktdm song uşbu tubangi Bulğarlar ve taht-ı tabiyetlerinde olan başka Türkiler barçası “Hazar” ismi ile şayi oldular..”
26 Kurat, Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Kavimleri ve Devletleri Tarihi, s. 30
27 Gumilev, Hazcır Çevresinde, s. 208.
28 Artamonov, age., s. 179.
29 Taşağıl, Gök-Türkler, 1/33.
30 Gumilev, Eski Türkler, s. 69.
31 Taşağıl, 1/34.
32 Gumilev, Haz'ar Çevresinde, s. 208.
33 Artamonov, age., s. 195.
34 Kalankatlı Moses’in bu eseri Selenge Yayınları arasında çıkmıştır.
35 Artamonov, age., s. 230.
36 Mesudi, Murûc, s. 144-147.
37 Artamonov, Hazar Tarihi, s.
38 Dunlop, Hazar Yahudi Tarihi, s. 273.
39 Savelyev, Y.R, Drevnaya istoriya kazaçestva, s. 17.





ilgili:
Sabirs, Sabaroi, Sabiri, Savari, Sabans, Sibirs, Suvars, Zubur, Subartuans, Aksuvars, Aksungurs and other variations.

In the merry-go-around of the nomadic coalitions, the Kayi Huns supplanted Massagets (Masguts, Alans), or Massagets (Masguts, Alans) supplanted Kayi Huns at the head of the Northeast Caucasian Türkic tribes. Then Savirs supplanted  Kayi or Masguts, and became an umbrella term in the Byzantine-Persian confrontation, then Huns supplanted  Savirs and became a dominating force in the Caucasus till the the Arabs decimated them, and forced them to ally with Khazars. From then on, the North Caucasian Türkic tribes appear under the umbrella term of Khazars, although the Bulgar and Suvar magnates continued running the Khazar Empire.







17 Temmuz 2016 Pazar

Karamazov ve Dostoyevski




"Her şeyden önce, kendine yalan söyleme. 
Kendisine yalan söyleyen ve söylediği yalanları dinleyen kişi bir noktaya gelince, etrafındaki veya 
kendi içindeki gerçeği ayırt edemez. 
Ve böylece hem kendisine hem de diğerlerine bütün saygınlığını yitirir."
Fyodor Dostoyevsky - Karamazov Kardeşler


* KARA kelimesinin kökeni Türkçedir. Renk belirtmesi dışında , gözü kara, cesur, yürekli, atılgan anlamına da gelir. Romanda kavgacı ve ahlaksız tiplerdir, bu yüzden olumsuz ek olan MAZ ile KARAMAZ kelimesi olumsuz davranışlarını belirtir. Çok Yaramaz'lar çok. (Karamaz=Yaramaz ;) )

* -ov Rusçada erkek adlarında kullanılan iyelik ekidir. -ov -ev aynı zamanda oğul anlamını da taşır. 
Örn: Karamaz+ov/ev = Karamazevi - Karamazoğlu - Yaramazoğlu





Sürgünden sonra Dostoyevsky'in Türklere bakışı olumsuzdur, ancak köken olarak da Türk'tür.





ALÇALDILMIŞ VƏ TƏHQİR EDİLMİŞ
İNSANLARIN DOSTU DOSTOEVSKİ (1821-1881)

Dostoevskinin müasiri rus riyaziyyatçısı Rusiya EA-nın ilk qadın akademiki yazıçı Sofya Kovalevskaya xatırlayır: Bir dəfə Dostoevski bizdə öz köhnə dostu ilə qarşılaşdı. Onlar çoxdan görüşmürlərmiş, indi bu iki dost ətrafdakılara fikir vermədən yalnız hər ikisinə zövq verən mövzulardan danışırdılar. Çox keçmədi ki, onların sənətdən, ədəbiyyatdan başlayan söhbətləri gedib din üzərinə çıxdı.

Dostoevski mömin, dostu ateist idi. Söhbət qəlizləşmişdi; Dostoevski "Allah vardır!" deyə xüsusi vəcdlə qışqırırdı. Biz də unutmuşduq ki, bayram axşamıdır, söhbətə elə aludə olmuşduq ki... Birdən yaxın kilsənin fərəhli zəng səsləri içəriyə doldu. Dostoevski elə ehtizaza gəldi ki: Sanki göylə torpaq birləşərək məni uddu və mən allahın özünə qovuşdum deyə həmin andaca deyə bildi. Siz sağlam adamlarsınız, məni anlamazsınız. Məhəmməd inandırır ki, cənnətdə olmuş, onu görmüşdür. Siz ağıllı dəlilər isə ona şübhə edirsiniz. Amma o sızə düzünü deyir. O həqiqətən cənnəti görmüşdür. Dostoevski artıq bu sözləri sehirli pıçıltılarla deyirdi (15, s.27).

Dostoevski ədəbi mühitə qədəm qoyanda Krılov, Puşkin, Lermontov kimi "bahadırlar" yenicə əbədən susmuşdular. Bununla da rus ədəbiyyatında lal bir boşluq açılmışdı. Belə bir zamanda hərbi qulluqdan istefaya çıxan Fyodor Mixayloviç Dostoevskinin "Yazıq adamlar" əsəri rus oxucularının qulağına yazıqların, binəsiblərin ah-nalələrini çatdırdı və bu qulağı ağlaşma səsləri ilə doldurdu; bu acıma və mərhəmət xristian mühitində dərhal əks-səda verdi. Elə bu ilk əsəri də Dostoevskinin bütün gələcək yaradıcılığının epiqrafı ola bildi. Bütün yaradıcılığı boyu belə dərdli və yazıq adamlar onun ədəbi qəhrəmanları oldu. Onların fəlakətli həyatı - həbsxanaya bənzər güzəranı və bu hıçqırıqlar, bu fəryadlar qəlbdən kənar keçilə bilməzdi.

Onda uşaqlıqdan ürəkkeçmə xəstəliyi vardı. Yüksək emosiyalar onu özündən çıxarırdı. Bu ən çoxu acımadan, rəhmdillikdən doğulduğu kimi, gözəlliklər qarşısında ağır heyrət nəticəsində də baş verə bilərdi. Fövqəladə gözəl qadın qarşısında, çoxlarının gözləri önündə bir ziyafətdə o qəşi edərək özündən getmişdi
(9, s.386).

Bu çılğınlıq onun "bəzəyi" idi. Moskvada Puşkinin abidəsinin açılışında elə həyəcanlı nitq söyləmişdi ki, ondan sonra gözəl ədəbiyyatşünas sayılan İvan Aksakov öz sözündən imtina etmişdi. Bu çıxışdan sonra elə alqışlar qopur ki, onun əllərini təşəkkür üçün əllərinə alan gənc də çıldırıb bayılır (9, s.581).

Bu ürəkkeçmə onun qəhrəmanlarının da bir çoxunda var idi. Ömrü boyu alçaldılan və təhqir edilən bu insanlar yarımdəli idilər. Yazıçının özünün duyduğu əzabları və iztirabları zavallı qəhrəmanları da təbii bir tərzdə - dəlilik içində daşımaqda idi. Əsil əzabkeş idi; gənclik havasına uyub qoşulduğu gizli təşkilatın fəal üzvü kimi ölümə məhkum olması, son anda əfv olunmaq, həbsxana, sürgün, daha sonra isə sarayda qəbullar, ehtiram ehtişam, ona büt kimi baxan şahzadələr, yüksək saray əyanları.

Taleyə bax, necə amansız, necə də lütfkar, səxavətli! Qumarbaz idi: asan, yüngül yolla qazanılan pul ona ağır, müdhiş nəticələr bəxş edirdi. Arvadının paltarlarına qədər uduzurdu (30, s. 156-167). Ağlayırdı, tövbə edirdi, təkrar qumar masasına dönürdü, yenidən and-qəsəm. Onu yalnız özündən 24 yaş kiçik olan arvadı - son məhəbbəti Anya başa düşüb bağışlaya bilirdi.

...Dostoevskilər nəslinin gerbi ay-ulduzludur; bu gerbdə çalın çarpaz qoyulmuş yatağan və ox təsvir olunmuşdu. Bu təsvirin hər iki tərəfində çiynində oxla dolu sadağı olan, kaftanı qurşaqla bağlanmış, şalvarının balağını yumşaq sapoqlara (uzunboğaz çəkmə) salmış iki silahlı türk əks olunmuşdu (9, s.68)Belə bir gerb özü bu ailənin birbaşa pravoslav nəsillərə mənsub olmadığını aydın göstərməkdədir.

Dostoevskinin kiçik qardaşı hələ yazıçının sağlığından yazmağa başladığı xatirələrində özlərinin Litva zadəganlarından olduqlarını göstərir. Sonradan Ukraynada məskunlaşdıqlarını və ruhani babalarınadək bu şəcərənin tarixini uzada bilir. Əsl mənşələri haqqında bilərəkdən və ya bilməyərəkdən susur (15,s.31).

İnqilabdan hələ çox əvvəldən xaricdə yerləşən yazıçının öz qızı Lyuba da özlərinin mənşəcə ruslara mənsub olmalarını bilmərrə inkar edir. Hər yerdə atasının Norman-Litva əsilli olduğunu israrla qeyd edir. Zira ana nənəsi də İsveçdən gəlmişdi bu qızın. Dostoevskilər nəsli əvvəllər İrtiş adlanırdı. Bu familiya müxtəlif mənbələrdə müxtəlif şəkillərdə - Rtişeviç, İrtişeviç, Artışeviç yazılır. Sonralar güclü və nüfuzlu rus familiyası kimi tanınan Rtişev belə yaranır (44, s.84). Bu familiya Azərbaycanın taleyində görünür: Rusiya və İran arasında Gülüstan müqaviləsi bağlanarkən rus höküməti tərəfdən aktı imzalayan həmin soydan olan baş komandan Nikolay Rtişev idi.

Bəs Rtişevlər (əslində Artışevlər: rus danışıq dilinə xas olaraq söz başındakı sait səs düşür) kimdir?

Bilindiyi üzrə Qızıl Orda öz qüdrətini Əmir Teymurun ardıcıl hücumları nəticəsində itirməyə başlamışdı. Qızıl Ordadakı parçalanmanı daxili çəkişmələr də sürətləndirirdi. Rus zadəganlarının şəcərə kitabında da göstərildiyi kimi 1389-cu ildə Qızıl Ordadan ayrılaraq Arslan Çələbi-Murza başında 30 əyan əşrəfi və yaxınları ilə öz bayrağının altında böyük knyaz Dmitri Donskoya sığınır. Arslan (rus mənbələrində Orslan) Çələbi Mirzə pravoslavlığı qəbul edərək xaçlanır və Prokopi adını alır. 

Böyük knyaz özü belə bir türk əyanını xaçlanmasında iştirak edir və mükafat olaraq bu yeni xristiana dolanmaq üçün Kremenetsk şəhərini bağışlayır. Öz əyanı Zotin Jitovun qızı ilə onu evləndirir (9, s.9, 49). Arslan Mirzə (Prokopi) oğlu doğularkən ona Lev adı verir  yəni oğluna öz Arslan adının rus variantını qoyur. Lev artıq İrtişev yazılır. Sonrakı nəsillər də bu adı unutmurdular; bu ailədə Lev (Arslan) adı tez-tez qoyulurdu. Nüfuzlu əyan, böyük nəsil başçısı olan Arslan Çelebi Murza həm də Arsenyevlərin, Somovların, Rtişevlərin və daha bir neçə rus ailəsinin nəsil başçısı (sələfi) olmuşdur (27, s.292).

Bəs onda Arslan Çələbinin oğullarının Dostoevski familiyası haradandır? necə yaranmışdır?

1456-cı ildə Moskva knyazı Vasili Temni ilə yola getməyən İrtişevlər öz tərəfdarları olan knyaz ailələri ilə, başlıcası isə öz nəsillərinin vəlineməti olan Dmitri Donskoyun əmisi uşaqları ilə Litva torpaqlarına köçür. (indi onların yaşayış məskənləri müasir Belorusiya ərazisindədir). Düz bu tarixdən 50 il sonra Minskdən 282 verst aralı olan, onlara knyazın bağışladığı həmin Dostoev kəndinin adından da yeni familiyalarını götürürlər. Odur ki, bu nəsil hələ bir müddət müxtəlif familiya ilə - bəziləri Artış, bəziləri isə yeni familiya ilə - Dostoevski çağırılır (9, s.59). Yazıçı
özü etiraf edirdi ki, o Artişevlərdəndir və Dostoevski familiyası soy qohumlarının yaşadığı Dostoevo kəndinin adındandır (27, s.292).

Yazıçı özü də, ailəsi də nəsillərindən çıxmış 1577-ci ildən Minskin Rozesensk monastrının yepiskopu olan Stefan Dostoevskini əslində özlərinin pravoslav qolunun əcdadı sanırdı və onun adını fəxr və ehtiramla anırdı. Çünki bu nəsildən ilk dəfə bu kişi rus dilini öyrənməyə və yazmağa başlamışdı. Bu torpaqlar hələ Rusdan çox aralı idi; istila tarixi hələ qabaqda idi. Bəlkə buna görə Dmitri Karamazov (yazıçının "Karamazov qardaşları" əsərinin qəhrəmanı) sabiq sevgilisinin dalınca gələn polyaklarla mehmanxanada Rusiyanın şərəfinə badə qaldıranda onlar inadla bu sağlığı rədd edirdilər?!  Onlar 1772-ci ilə qədərki Rusiyanın şərəfinə! Deyə güzəştli tost irəli sürəndə özlərinin köhnə yurd qayğısını çəkirdilər bəlkə?! Axı ortada tarixi həqiqət dururdu: 

Rusiya Polşanı istila edib - o zaman Ukrayna, Belorusiya da Reç Pospolitaya daxil idi, - bölmüşdü dəfələrlə.

...1620-ci ildə türklər və Kırım tatarlarının Polşa ilə müharibəsində Stefan Dostoevski türklərə əsir düşür. 1624-cü ildə əsirlikdən qayıdaraq kilsələrdə minnətdarlıq ziyarətləri keçirir (9, s.58). Ailə sonralar Ukraynaya köçməli olur. II Yekaterinanın apardığı rus-türk müharibələrinin nəticəsində xeyli Osmanlı torpaqları Rusiyaya ilhaq edilirdi.

Yazıçının atası isə 15 yaşında məskunlaşdıqları Kamenetsk Podolsku öz başına, xeyir-duasız tərk edir. Moskvada yerləşir, həkimlik sənətinə yiyələnir. Əsrlərlə Belorusiya, nisbətən sonralar Ukraynada (əvvəl bu torpaqlar Rusiya imperiyasına daxil idi) güzəran keçirən bu Qızıl Ordalı ailəsindən ilk kişi yazıçının atası olur ki, nəhayət paytaxtda - Moskvada yerləşir. Uşaqları doğularkən o, kilsə nəzdindəki Yoxsullar xəstəxanasında həkim işləyirdi. Lakin bu xəstəxana padişah himayəsində idi. 

Əvvəlcə çar I Aleksandr və I Nikolayın anası buraya qəyyumluq edirdi, onun ölümündən sonra isə çar özü anasının adını daşıyan bu xəstəxananı öhdəsinə götürmüşdü. Düzdür, əli çörəyə çatandan sonra yazıçının atası nə qədər kəndlərinə məktub yazsa da, hətta qəzetlərdə elan versə də, valideynlərindən bir xəbər çıxmayır. Nəhayət, ata-anasının öldüyünü güman edən gənc həkim axtarışlarını kəsir. Amma valideynlərinin sadəcə naxələf övladlarından inciyə bilmiş olmaları nədənsə onun ağlına gəlmir.

Sonralar Dostoevskinin atası öz kəndliləri tərəfindən öldürülür. Bu barədə uşaqları daim xəcalətlə susurdu. Amma çoxları belə güman edirdi ki, o öz arvadbazlığının qurbanı olmuşdu. Arada bic doğulan uşşaq da var idi. Öz zülmkarlığının bəlasına tuş olduğunu deyənlər də tapıldı. Axır ki, kəndlilərinin onu görməyə gözü yox idi. Deyirdilər ki, yazıçı "Karamazov qardaşları" əsərindəki ata Karamazovda - şərab düşkünü, şehvətpərəst və xəsis Fyodor Pavloviç Karamazov surətində öz atasının obrazını yaratmışdı.

Lakin haqq üçün deməliyik ki, bu ata ağır işdən sonra hər axşam balalarını başına yığıb Karamzinin tarixini onlara oxuyardı. Yazıçı gələcəkdə tez-tez bu səbəbdən rus tarixini əvvəldən axıradək bildiyini qürurla qeyd edəcəkdi (9, s.157).

Varlı və övladsız xalalarının nəzəri hələ çox kiçikkən anasız qalan bu uşaqların üstündə olsa da, eləcə də hələ analarının sağlığından onlarda qalan mehriban dayələrinin nəvazişini hiss etsələr də zalım atanın qəddarlığı onlara öz yetimliklərini daim hiss etdirməkdə idi. Bunlarla bərabər, oğul - gələcəyin yazıçısı isə qəlbində qızılgülləri qönçələndirirdi. Qəlblərə soxulan iblisin boğulmasını, insan ürəyinə daim fərəh bəxş edən gözəlliyin isə var olmasını istəyirdi. "Dünyanı yalnız gözəllik xilas edəcək!" deyir, özü də buna hər kəsdən artıq inanırdı. Yeganə xilaskar olaraq gözəlliyi qəbul edirdi. Ürəkləri fəth edən, iblisi diz çökdürən gözəlliyi. Axı öz insanlıq simasını itirən, içində gözəlliyi boğan, şər qüvvələrə təslim olan və çirkinləşən yalnız bədbəxtlərdir.

Yazıçı beləliklə əsirlikdə qalan, çarmıxa çəkilən ruhani gözəlliyin azad olmasını bəşəriyyətin xilasının başlıca şərti olaraq qəbul edirdi. Mitya Karamazov da belə düşünür. Bu natural gözəllikdən kənar və uca tutulan mənəvi gözəllik, ürəklərin, düşüncələrin gözəlliyidir. Bu gözəlliyi - nəfsdən uzaq gözəlliyi o dəhşətlər içində öz ürəyində daşıyırdı.

Əslən fransız olan sevimli arvadının ölümü, ölmüş qardaşının boynuna çəkdiyi ailəsinin xərcləri, boğazadək girdiyi borclar onu bədbəxt edirdi. Onun katorqa cəzası bitmişdisə də masa arxasında əsil katorqaçı kimi işləyirdi. Yeni arvadı - atası xaxol, anası alman qızı olan Anya daim təşviş içində idi. Xəstə kişiyə güvənə bilmirdi. Onu uşaqlarının gələcəyi dərdə salırdı. Odur ki, o, xəstə yazıçını ciddi rejimli iş şəraitinə salmışdı. "Alman dəqiqliyi" bu qızın öz cəza metodu idi.

Yazıçı isə çəkdiyi qayğının dəhşətindən fantastikaya qapılırdı, xəyallara güc verirdi. Ən qəribəsi o idi ki, İstanbula qaçıb getmək istəyirdi. Hətta bu məqsədlə İstanbuldakı rus konsuluna tövsiyə məktubu da almışdı (14, s.81)Artıq bu fakt bunun əyləncə, xəyal yox, ciddi məqsəd olduğunu göstərirdi. Kilsə əsiri idi və imanında, sevgisində ifrata varırdı, dərvişlər kimi vəcdə gəlirdi. Bir dəfə belə olur: arvadı ilə ciddi bir iş dalınca gedirlər. Küçədə yığıncaq olduğunu görüb dayanırlar. Müharibə başlamış, 12 apreldə (1877) rus ordusu türk sərhədlərini aşmış, indi qəzetlərdə çap olunmuş müharibənin elan olunduğu manifest əllərdədir. Manifesti müjdə kimi əlində tutan yazıçı ekstaz içində: kilsəyə! Deyə sürücüyə əmr edir. Düşüb özü kimi ağlını itirmiş kütləyə qarışır və sidq-ürəklə rus silahının şərəfinə duaya başlayır. Həmin gün aldığı həmin manifesti göz bəbəyi kimi qoruyur. İndi arxivində mühüm sənədlər arasında həmin manifest də vardır (14, s.340).

Ölümündən 4-5 ay əvvəl naşir Suvorinin arvadını kilsədə cani dildən ibadət edərkən görüb dərhal ona yaxınlaşır, and-aman edib yalvarır ki, söz ver mən öldükdə məndən ötrü belə dua edəcəksən. Qadm Suvorinin ikinci arvadı idi; çox cavan və təravətli idi. Belə qadınlar dua edərkən mələyə oxşayarlar...

Qəribəlikləri çox idi. Təbiətən həssas olan Dostoevski elə buna görə də teztez mənzil dəyişirdi. Bu zaman ona fikir verirdi ki, evin pəncərələrindən dünyanın əbədi mənası olan kilsə qübbələri və xaçları görünsün; bu harmoniya ona dinclik, rahatlıq verirmiş. Bir vaxt Sibir katorqasında onunla birlikdə cəza çəkən, xüsusən öz mənəvi təmizliyinə və eləcə də öz aralarında bir-birinə mehri-ülfəti ilə nəzərləri cəlb edən Qafqazlı müsəlmanları (Qafqazda milli azadlıq müharibəsi gedirdi və Sibir həbsxanaları müsəlmanlarla dolu idi) böyük ehtiramla yad edir.

...Ölüm hökmü katorqa ilə əvəz olunduqda qəlbi əfvin riqqəti ilə dolan yazıçı elə o edam kürsüsündən yeni adam kimi düşür. Bu minnətdarlığı ömrü boyu özü ilə gəzdirir. Sonrakı dinc həyatında onu çarpərəstlikdə məzəmməd edənlərə: mən çara qarşı çıxa bilmərəm, o mənə həyat bəxş etdi, - deyir. Həmişə padşahı yerdə allahın kölgəsi sanmağında qalır. Çox gec ata olmuşdu, daim onların fikrini çəkir, onların sabahını düşünürdü. Anasının çox varlı bacısı övladsız ölərkən var-dövlətini bacısı uşaqlarına vəsiyyət etmişdi. Artıq onuncu il idi ki, vərəsələr arasında miras davası gedirdi; hər kəs öz payının az olduğunu, aldadıldığını düşünürdü.

Belə "ailə" davalarının birində ən çox sevdiyi bacısı ilə aralarında düşən mübahisə yazıçının ölümü ilə nəticələndi. Qədimi türk ailəsinin axırına sevdiyi pul çıxdı. ... Oktyabr çevrilişinin yaratdığı o müdhiş hərc-mərclikdə yazıçının dul arvadı Adler yaxınlığında aldıqları torpaqlarındakı malikanəsində yaşayırdı. Bu malikanəyə o "Otrada" adı vermişdi. İndi gəlini və nəvələri də onunla idi. Amma onun öz dalandarı müharibədən qayıdıb elə baş-gözlə ona hücum çəkdi ki, bu təhdid və qorxudan sonra o evdə qalmaq olmazdı. Yazıq Anna Yaltada "Fransa" otelində xəstə yatırdı. Vətəndaş müharibəsi gedirdi. Oğlu onu itirmiş, qızı isə unutmuşdu.

Oğlunun var qüvvəsini sərf etdiyi, sevdiyi və öyündüyü atçılıq idi; indi o özünün at zavodunu itirmişdisə də, atlarından ayrılmır, müsadirə edilmiş at zavodunda mehtərbaşı işləyirdi. Görünür ömrü at belində keçən babalarının - Qızıl Orda xanı Arslan Çələbinin ruhu ölüb itməmişdi. Anna isə özü ilə bir səbət götürə bilmişdi. Bu səbətdə Dostoevskinin ona, onunsa Dostoevskiyə məktubları vardı. Ölümqabağı Anna ərinin məktublarındakı bir çox sözləri, cümlələri bərk-bərk pozdu. Elə pozdu ki, kimsə onu təkrar oxuya bilməsin. Yarımdəli yazıçı Təpəgöz gücündə bir məşuq idi; arvaddan uzaqda bu ehtirası o sözlərə köçürürdü. O yazmağı yaxşı bilən türk idi...


.Prof.Dr.Minexanım Nuriyeva-Tekleli, Türkolog-Azerbaycan 
"Türk asıllı Ruslar"


Dostoyevski’nin Eserlerinde Türklere ve İslâma Bakış
Selahattin Çiftçi

Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’da başlayan milliyetçilik akımları zamanla Slav halkları arasında da etkili olur. Slavlar arasında dil ve kültür birliği olarak başlayan Panslavizm, 1848 İhtilali ve Kırım Savaşı’nın etkisiyle siyasî bir birliğe döner. Panslavizm, 1860’lardan sonra Rus aydınları arasında hızla yayılır. Pogodin, Katkov, Khamyakov ve Danilevskiy Panslavizmi savunup Rus halkını ve Çarı Türklere karşı kışkırtırken Tolstoy ve Granovskiy de Panslavizmi eleştiren yazılar yazarlar. Hayatı boyunca Hıristiyan teolojisini sorgulayan ve Çara isyan ettiği için Sibirya’ya sürülen Dostoyevski, hayatının son yıllarında halkçı, çar taraftarı ve Ortodoks olarak karşımıza çıkar. Ölü Bir Evden Hatıralar, Karamazov Kardeşler ve Bir Yazarın Günlüğü adlı eserlerinde Türklere ve Müslümanlara olumsuz bir bakışı vardır. Devrin sosyal ve politik olayları Dostoyevski’nin bazı hadiseler karşısında objektif kalmasını engellemiştir. Dostoyevski, insan tabiatını anlatmada ne kadar realistse, devrin sosyal ve politik olaylarını değerlendirirken de o kadar romantiktir.



“Above all, don't lie to yourself. 
The man who lies to himself and listens to his own lie comes to a point 
that he cannot distinguish the truth within him, or around him,
and so loses all respect for himself and for others.”
Fyodor Dostoyevsky, The Brothers Karamazov


* Etymology of KARA is Turkish = Black
Except to specify color, it means also brave, fearless, courageous and reckless. In the novel they are brawler and immoral types. With the negative additional -MAZ in Turkish, we can read KARAMAZ, as negative behavior. They are very naughty too...(instead of K using Y = YARAMAZ - Naughty) 

* - ov is Russian possessive endings to use on male name. -ov -ev also carries the meaning "sons" and house (ev).
Example: Karamaz+ov/ev =  Karamaz+the house of  - Karamaz+the son of


* Although the negative attitude of Dostoyevsky against Turks, he was a Turk of origin.
(rev:Prof.Dr.Minexanım Nuriyeva-Tekleli, Turcologist-Azerbaijan "Turkish origin Russians")



EK:
" -maz, -mez ekinin -ma,-me olumsuzluk eki ile -z partisip veya fiilden isim yapım eki ile oluştuğu görüşü, bilim adamlarınca kabul edilmiştir. " - Yrd.Doç.Dr.Ali Cin , 
-mAz+lAn- YAPISI VE KULLANIMI
Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 6/2 Spring 2011, p. 297-306, TURKEY - pdf


"The scientists came to the common opinion, that the suffix “-maz,-mez” was the result of the combination of privative suffix “-ma, -me” and the participle or preformative suffix “-z”. " - Ass.Prof.Dr.Ali Cin



*

Bu arada...
Beethoven 7.senfoni - 2.kısmı - Orkestra şefi H.Karajan

- Avusturya doğumlu Herbert von Karajan'ın kökeni Makedonya Kozani'dendir (Osmanlı dönemi). Dedesinin adı Georgios Karajánnis'tir , zamanla Karajan'a dönüşür. 18.yy Viyana'ya göçmüşler ve Yunan veya "Aromani" (Makedon Rumenleri) 
yani Çingenelerden olduğu söylenir.

Şimdi, "Kara" (Qara) kelimesi eski Türkçede "boy adı" "fakir, sıradan halk, avam", "gözü pek,cesur", " kuzey veya batı" veya "siyah renk" anlamlarına gelir ki Orhun abidelerinde de geçer. Soyadı Türkçe olan birinin etnik kimliği ne olabilir?

Ha bunun yanında, Kara-Qara'nın mecazi anlamı "üzüntü veren, utandıran"dır. Galiba her şekilde adına yakışıyor...
Çünkü Herbert von Karajan Nazi partisi üyesidir. (D.1908-Ö.1989)

Bizim, bizden başka düşmanımız yoktur kardeş !...
Bu kadar basit.
Dünya'nın içinde bulunduğu ruh hali,
SB.

Karajan-Karacan.

______________________
______________________