Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2024 Pazartesi

Ejder


Yılan, bir Turan kültü; Ak/Kara yılanlar; Kamların ana hayvanlarından; Evin İyesi; Yılan>ejder; Kulaklı Yılan; Kurt-Ejder; Erlik'in kara yılan kamçısı; Hun başkenti Ejder şehir (Lung/Longcheng), bayrağı, sancağı, Ejder tapınağı; Kapıları süsleyen Ejder/Yılan; Lu yılı; Aygır Gölleri= At+Ejder; Asalet sembolü, cesur Alplerin adı; Hun komutanın unvanı, Ak Ejder; Özbek Ulug Arslan'ın oğlu Ejder-i Arslan; Tatar bayrağı; Astrahan=Ejderhan; Kumanca Sazayan; Macarca Sarkan/Sarkanu/Sarkany=Çok başlı ejder; Kıpçaklardan Ejderhaların Kralı Sarık/Sarığ Han=Şarukan; Yılan halkı Kimaklar; İskitlerin alt bedeni yılan olan Ana Ata; Hazinenin bekçisi ejder/grifon...vs. Bunları gören, duyan Hristiyanlık ve Batı, Ejder öldürerek (kötü/şeytan/pagan/düşman) Türk düşmanlığını metaforla gösterilmesi; "Aziz"ler, Kıpçakları temsil eden ejderi öldürür. Avrupa kabilelerin kendilerine uyarladıkları Niebelung(-lung=ejder,lu)'da hazineyi koruyan ejder, kızı kaçıran ejder, ejder donuna girmek; Beowulf'un öldürdüğü Ejder; Ejder Fafnir'in iyileştirici, güçlendirici kanı... vs...

SB

Evet, Ejder (Ajdar) Farsça, ama söylenişi güzel ;) 



Saka Türkleri, MÖ 3.-2.yy, KARGALI, ALMA ATA / KAZAKİSTAN (ekte)





Kuban Bölgesi- İskit/Saka, MÖ 4.yy







Somuttan Soyuta



Evren (Ejder) - Kurt'tan Şifa Düğümüne....





Evren - Ebren - Lu


EK:

KARGALI  (Каргалинский клад), ALMA-ATA

Saka krallarının son sığınağı Almatı bölgesi, Saka ve daha sonra Usun kabilelerinin yaşam alanı... Bu dönemden günümüze çok sayıda kurgan ulaşmıştır ve bunların en büyüğü soylulara, Saka krallarına aittir. Bu tür kurganlar kentin tek katlı evler arasında XIX - XX yüzyılın başlarına kadar geldi. Ancak şimdi neredeyse hepsi yıkıldı ve modern Almatı'nın çok katlı binalarının altında kaldı. Yine de, örneğin, Almatı'nın kuzeybatı kesiminde bulunan aynı adı taşıyan yüksek platonun bir bölümünü kaplayan büyük Boroldai mezarlığı gibi bazı şeyler korunmuştur. En büyüğü 20 m yüksekliğe ve 150 m çapa ulaşan düzinelerce kurganlar vardır. (Basın Kazakh.ru)


20 Şubat 2021 Cumartesi

Mark Twain'in Türkiye Macerası

 


Mark Twain ve yanındakiler, kopardıkları cami süslemeleriyle Efes harabelerinden aldıkları "hatıra eşyaları" yanlarında götürmek isterlerken.... ki hikayesini Jerry Toner'den okuyalım;

Efes, "kadim dönemin en mağrur şehri", "Diana tapınağının tasarımı çok asil, işçiliği mükemmeldir." Efes "değerli kalıntıların bozulmuş ve sakatlanmış cevherlerinin dünyası". Bir mağarada iki yüzyıl uyuyan yedi uyurların öyküsü hatırlatınca, Twain "kadim insanlar bir hikayeye öylesine inanıyorlardı ki sekiz veya dokuz yüzyıl önce bile seyyahlar ondan boş inançlara dayalı bir korku duydular," diye açıklar. Bu gibi kadim inançları anlayışla karşılaşsak bile modern yerlilerin hiç ilerlemediği görülür: "Bugün bile çevre bölgelerin sakinleri orada uyumamayı yeğler".

Twain ve yolculuk arkadaşları yanlarında tek bir eski eser götüremezler. Heykellerin kırılmış mermer bölümlerini veya camilerden kopmuş süsleme parçalarını toplamışlardı ama İstanbul'dan "bizim grubumuza dikkat etmesi ve bir şey götürmemize engel olması" emredilen bir devlet görevlisi tarafından el konuldu. Amerikalılar özellikle de saraydan gelen emri taşıyan zarfın "İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'nun armasını taşıdığını, bu nedenle Kraliçe'nin temsilcisi tarafından esinlendiğini öğrenince buna çok sinirlenirler".

Twain "Bu kötü oldu" diye sözünü sonlandırır. "Çok kötü." Eğer "Emir yalnızca Osmanlılar'dan gelmiş olsaydı bu sadece Osmanlılar'ın Hıristiyanlara karşı duyduğu nefrete ve bunu kibar bir yöntemle ifade etmesini bilmeyenlerin kaba tarzına bağlanabilirdi ama Hıristiyanlaştırılmış, eğitim görmüş, politik anlamda düzgün İngiliz Misyonundan gelmesi bizlerin izlenmesi gereken tipte beyefendiler ve hanımefendiler olduğumuzu ima etmiş oluyordu!"

Jerry Toner, Homeros'un Türkleri


SB NOT:

1 - Mark Twain ve yanındakilerin sanki doğal bir şeymiş gibi "cami süslemelerini koparmaları", Efes eserlerinden çalıp götürebileceğini sanmaları...

2 - Osmanlı Devleti'nin değil de "Kraliçe"nin sözünün geçmesi !...

3- Mark Twain'in "Osmanlı"nın Hıristiyanlardan nefret ettiğini iddia etmesi ve sanki Amerikalı olmalarından dolayı 'Osmanlı'ya üstünlük taslayabilecek yetkilerinin olduğunu sanması...

4 - "Kraliçe"nin emrine şaşması ve "çok kötü, çok kötü" dediğinde Bir Amerikalı olarak Queen'den çekinmesi...

5 - Osmanlı'nın değil de "Kraliçe"nin emriyle [her ne kadar kazı heyeti İngiliz (British Museum adına J.T.Wood) olsa da!] durdurulmalarının bizdeki utancı !

6 - "Osmanlı'nın izniyle" British Müzesi'nin gemilerle eserleri İngiltere'ye götürmesi !..


İlginç ve ibretlik!...

SB


EK: Mark Twain, The Innocents Abroad, 1869




19 Kasım 2020 Perşembe

Frankenstein

 

Frankenstein'da Türk İmajı - Doç. Dr. Dilek Yiğit


Ünlü İngiliz yazar Mary Shelley’nin, yazarının isminin de önüne geçen Frankenstein adlı eseri, doğa bilimlerine tutkulu bir İsviçreli ile bizzat kendisinin yarattığı korkunç görüntülü canavarın hikayesini anlatır.

Eserin birinci bölümü soğuk denizlerde keşif yolculuğuna çıkmış bir İngiliz olan Robert Walton’un kızkardeşine yazdığı mektuplardan oluşur. Bu kısım, ilk bakışta, doğa bilimci Victor Frankenstein ile  canavarının hikayesi ile doğrudan bağlantılı görünmese de, eserin ana kısmı Robert’ın Victor ile karşılaşması ve Victor’un da kendi hikayesini Robert’e  anlatmasıyla başlar. Zaten Victor ile canavarın hazin hikayesi Robert Walton’un gemisinde sonlanacaktır.

Eserin ikinci bölümünde Victor önce kendi geçmişinden ve ailesinden bahseder, sonra da doğa bilimlerine karşı dizginlenemez tutkusu nedeniyle yarattığı canavar ve bu canavarın sebep olduğu felaketleri, eleştirileri kendisine yönelterek ve pişmanlık içinde, anlatır. Victor’un İsviçre’de başlayan hikayesi Almanya’da devam eder, Victor ile canavarın Cenevre yakınlarında tekrar karşılaşması üzerine İsviçre’ye döner. Yaratıcısı Victor ile karşılaşan ucube, yaratıcısına  yaratıldığı andan itibaren yaşadıklarını anlatmaya başlar ki; canavarın hikayesinde Türk ve Arap karakterler sahneye çıkar ve Mary Shelley’nin Doğu’ya bakış açısını yansıtır.

Canavar önce açlık ve üşümek gibi, sonrasında ise saklandığı mekandan gözlemlemeye başladığı üç kişi aracılığıyla keder ve umutsuzluk gibi insani duygularla tanışır. Gizlice gözlemlediği bu üç kişilik aileye duygusal açıdan iyice bağlandığı anlaşılan canavar, kendi ifadesiyle bu nazik insanların kederinin sebebini öğrenir. Aslında varlıklı olan bu ailenin sefil duruma düşmesine bir Türk sebep olmuştur. Eserde, önce sahneye Arap bir kız çıkar; bu Arap kız ailenin genç üyesi Felix’in sevdiği kadın olarak yoksul eve gelip yerleşmiştir; bu Arap kızın gelişiyle aileyi sefalete sürükleyen olaylar silsilesinin bir Türk tüccarın Fransa’da hapse atılması, Felix’in bu tüccarı hapisten kaçırmaya kalkması ve yakalanması sonucu Fransız makamları tarafından ailesinin mal varlığına el konulması ve sürgüne gönderilmeleri olduğu anlaşılır. Bu Türk tüccar yazarın “Arabistanlı” olarak nitelendirdiği Felix’in sevdiği kadının babasıdır. Eserin bu noktasında yazarın Türk ve Arap kavramlarını  birbirlerine ikame eder şekilde kullandığı, bir başka deyişle Türk ve Arap’ı karıştırdığı izlenimi oluşur. Zira Arabistanlı kızın babası Türk’tür; bir başka deyişle Türk tüccarın kızı Arap’tır. Yazarın zihninde varmış izlenimi oluşturan Türk ve Arap karışıklığı ilerleyen satırlarda giderilmiş gibidir; yazar Türk kızı olan Arabistanlı’nın annesinin Türkler tarafından kaçırılmış  bir Hıristiyan Arap olduğunu belirtir.  

Eserde dikkat çeken bir husus da, yazarın Türk tüccara bir  isim vererek, ona yüklediği negatif sıfatları bu isim ile kullanmak yerine, bu sıfatları doğrudan Türk kavramı ile kullanmış olmasıdır. “Hain Türk”, “Türk’ün nankörlüğü” gibi…

Bu noktada, ayrıca, yazarın islam coğrafyasına bakış açısı da gözler önüne serilir. Yazarın ifadesiyle  Arabistanlı kıza “Müslüman kadınlara yasaklanmış değerler aşılanmıştı ”ve “boş eğlencelerden başka bir şeyle meşgul olmasına izin verilmeyen bir yaratık olarak harem duvarları arasında hapsedilmek düşüncesi bu kızın midesini bulandırıyordu” “Bir Hıristiyanla evlenerek kadınların da toplumda yer alabildiği  bir ülkede yaşamak ihtimali onu büyülüyordu”, “Türkiye’de yaşamak fikri onda nefret uyandırıyordu.” Bu ifadelerin  yazar Mary Shelley’in Türk-karşıtı olduğunu söylememize imkan tanıyıp tanımadığı tartışılabilir belki; ama yazarın İslam coğrafyasına karşı negatif bir bakış açısı olduğu aşikardır.

Mary Shelley’in aynı eserde Yunanlara bakış açısına da kısaca değinmek isterim ki, okuyucu buna neden gerek duyduğumu sorarsa Frankenstein’ın Yunanların Osmanlı’ya isyan etme fikrinin olgunlaştığı dönemde yazılıp, yayınlandığını hatırlatarak yanıt vereyim.  Mary Shelley,  Yunanların Osmanlı’ya isyan meselesinin  İngiltere’nin gündeminde olduğu dönemde kaleme aldığı eseriyle İngiliz entellektüellerin isyana dair düşüncelerinin bir örneği olabilir.  Mary Shelley Victor karakterini konuşturmaya başladığı bölümde onun ağzından “eğer hiç kimsenin, kişisel sevgi bağlarının ahengini bozacak bir işe kalkışmasına ne olursa olsun izin verilmeseydi Yunanistan köleleştirilmezdi” der; üstü kapalı da olsa Türk’ün Yunan’ı köleleştirdiği argümanı üzerinden Yunan isyanına sempati duyduğunu açık eder. Zaten eser Mary Shelley’nin Yunan kültürüne duyduğu hayranlığı da göstermektedir. Eserde genel bir tarih bilgisine sahip olduğunu söyleyen canavar şöyle devam eder “dünyada hüküm sürmekte olan imparatorluklar hakkında fikir sahibi oldum; dünya milletlerinin farklı yapılarını, idare biçimlerini ve dinlerini öğrendim. Miskin Asyalılardan; Yunanların olağanüstü dehasından ve düşünce alanındaki katkılarından; eski Romalıların savaşlarından ve harika erdemlerinden…”

Görünen odur ki,  Yunanların Osmanlı’ya isyan fikrinin olgunlaştığı  dönemde kaleme alınan ve yayınlanan, sonrasında edebi bir klasik haline gelen Frankenstein bir doğa bilimci ile yarattığı canavarın hazin öyküsünü anlatırken, yazarının Türk’e ve İslam coğrafyasına bakış açısını, doğrudan amacı bu olmasa bile,  sergiler. 

Mary Shelley’nin Türk’e bakış açısının aşağıdakilerden hangisi tarafından en çok etkilendiği ise bilahare tartılışabilir.  Yunan isyanı konusunda İngiltere’deki genel atmosferden mi? Yoksa Mary Shelley’in İsviçre’de komşusu, yakın arkadaşı olan ve Yunan hayranlığı ile tanınan Lord Byron’dan mı? Bu noktada  Frankenstein eserinin Lord Byron’un önerisi ile kaleme alınmış olunduğunu belirteyim.


Söyledik - 12 Kasım '20




31 Temmuz 2020 Cuma

Meluncanlar



1600'lü yıllarda Meluncanlar...
açık renk gözlü, kahverengi tenli
Brent Kennedy atalarının İngiliz-İrlandalı sanıyordu,
ancak Akdeniz Anemisi ile ortaya çıkan gerçek başka şeyler söylüyordu...


"1600'lerin başında, Jamestown'da ipek işçilerinin olduğunu biliyoruz. Virginia'nın o bölgesinde, Williamsburg, Jamestown birbirlerine çok yakın yerler. Dolayısıyla bu bölgede kesinlikle Türkler vardı. Sene 1600'lerin başı..."

"Örneğin Amerika'nın kolonileşme döneminde Amerika'ya gelen Türk zanaatkarların olduğunu biliyoruz. Ayrıca Güney Carolina'da "Türkler" denilen başka melez bir etnik topluluk da var."

"Ve bildiğiniz gibi, bu insanlar çevrelerinde yaşayan diğer insanlardan farklı oldukları görülmüştür ve ataları üzerine çeşitli savlar türetilmiştir. Bazıları Meluncanları Portekizlilerle ilişkilendirirken, bazıları da Osmanlılar ile ilişkilendirmiştir. Meluncanlarla ilgili farklı akrabalık ilişkileri kurulmuştur. Bence bu konuda tarihi belgeler sınırlı olacak, çünkü Meluncanlar aynı bölgede yaşayan yerli kabilelerden Çerokilere, Kriklere ve Şavnilere, ten rengi ve diğer özellikleri açısından muhtemelen çok benzziyorlardı. Tabi o zamanlarda öyle bir ten rengine sahip olmak iyi bir şey değildi. Sizi farklı bir sosyal sınıfa sokuyordu. Bu yüzden Meluncanların çoğu, eğer yapabilirlerse atalarının Avrupalı olduğunu söyleyip kendilerine Siyahi Hollandalı, Portekiz veya buna benzer şeyler diyorlardı. Bu insanların tam olarak nereden geldiğini tarihi belgelerle bulmak bu yüzden zor olabilir. Fakat "Meluncan" halkının Güneydoğu Amerika'ya geldiği ve Tennessee eyaletinin kuzeydoğusuna, Cumberland Yaylası civarına yerleşmesi şüphe götürmez bir gerçektir."



"Kısmet işte, dişçideyken rastladığım ve kökenimi doğrulayan bir şey. Dişçim bana "Neler yapıyorsun April?" diye sordu; çünkü pek çok şeyle uğraşıyordum. Ben de ona bu Meluncan araştırmasını anlattım ve bana "Nereli bu insanlar, nereden geldiler?" diye sordu. Ben de "İşte Türkiye civarı, ege, belki firari Yunanlar, çünkü o zamanın Osmanlı İmparatorluğu'ydu" dedim. Bana "Karabelli Tüberkül'ün [diş üzerindeki anatomik çıkıntılar] var mı, bir bakayım" dedi. Benim gibi hekimliği okumamış insanların anlayamayacağı gibi, bu arka azı dişlerinden bir tanesinin özel bir şekilde olması demektir. Bu özellikle de Akdeniz bölgesinin insanlarında bulunan genetik bir belirleyicidir. Sonra dedim ki; "Muhtemelen Kızılderili soyum da var. Acaba onlarda bu var mı?" diye sorunca bana "Hayır, bu Akdeniz Bölgesi'ne has bir şey" dedi.

"1571 İnehbahtı'nda 5000'ne yakın Osmanlı denizcisi Haçlılara esir düşüyor... İspanyollar ele geçirdiği esirleri kolonilere taşıyor. Bazıları da gemilerde çalıştırılıyor... Buna ilişkin kanıt İngiliz Kaptan Draeck'e ait..."

"Kaptan Ralph Lane, 1585 yılında buradan [Kayıp Koloni hikayesinin geçtiği yer; Fort Raleigh: link] 108 kişilik bir koloninin valisi olarak ayrıldı. Yaklaşık bir yıl sonra Kızılderililerle alakalı her şeyi berbat etmişlerdi. İlişkiler mahvolmuştu. Durum böyleyken güneyden gelen Francis Drake, Lane'i eve geri götürme teklifinde bulundu. Fakat bunu gerçekleştirmesi için gemilerde yer açması gerekiyordu. Gemilerde, İspanyol gemilerden kurtarılan Osmanlı İmparatorluğu'ndan olan forsalar da vardı. Bunların yanında Meksika ve Peru'dan Yerliler ve Afrikalı köleler de vardı. Bu insanlara ne oldu? İşte burası pek çok varsayımın başlangıç noktası. Haziran ayının sonlarına doğru Drake, Lane'e İngiltere'ye dönüş teklifinde bulunuyor. Üç gün ortadan yok olduktan sonra geri geliyor ve gemisinde epey yer açmış. Eskisi kadar hizmetçisi ve kölesi yok. Bunlara ne oldu? Okrakok (Ocracoke) Adası veya başka adalara bu insanları bıraktı ve kayıp mı oldular? Yoksa bunların ayağına taş bağlayıp denize mi attı? Bunu bilmiyoruz. Fakat buradan çıkan tek iyi haber Türk mahkumlar için, çünkü onlara bir şey olmuyor. Bu insanlar kaybedilmiyor; çünkü bu dönemde İngilizler Osmanlılara yakınlaşıp bir ittifak kurmaya çalışıyorlardı. Bu Türk mahkumlar da İngilizlerin Osmanlıların gözüne girmek için iyi bir araç oluyor. "

"Osmanlılarla İngilizler arasında aynı yıllarda 200 Türk korsanının salıverilmesi yolunda görüşmeler yapıldığına göre, Kaptan Drake'n Amerika kıyılarına terk ettiği esirlerin Osmanlı vatandaşı olduğu kesinleşti."

"Bu belgeler önemli, yani Türklerin Ronaki  Adası'na kadar gidip, orada bir kısmının bırakılıp, bir kısmının İngiltere'ye gelmesi ve İngiltere kraliçesi Elizabeth tarafından Osmanlı hanedanlığına gönderilmesine dair belgelerin hepsi, elle tutulur belgelerdir. Dolayısıyla bunlar bence yapılacak daha geniş bir araştırmada bahsedilebilecek en güçlü kuvvetli bilgi ve belgelerdir."

İspanyollar da Türk esirleri Amerika kıyılarına bırakmış olamaz mıydı? Araştırmalarla birçok bilgi ve belgeye ulaşılıyordu. Birçoğu Hristiyan olmuştu, ama... 

"Meluncan tarihçilerinin inandığı bir şey de, ilk Meluncanların Müslüman olduklarıdır. Bunu söylerken Müslümanların ibadet ederken doğuya, yani Mekke'ye doğru döndüklerini söylüyorlar. Böylelikle Meluncanların da ilk zamanlarda ibadet ederken dizlerinin üstüne çöküp doğuya, doğan güneşe doğru yönelirlermiş."

Brent Kennedy Akdenizli idi, ama hangi Akdeniz?



"Yapılan bazı akademik çalışmalar bir kültürel coğrafyacı tarafından yapılmıştır. Adı Edward Price. Meluncanlarda ortak bir özellik olarak görülen, mezarlarının üzerine küçük evler yapmaları gerçeğini göz ardı etmiş. Bu mezarevleri, 1977'de Donald Ball tarafından belgelendi. Bu mezarevlerinin Osmanlı veya herhangi bir kültürel kökene bağlamadı; Bu mezarevlerini Osmanlı veya herhangi bir kültürel kökene bağlamadı; ancak "İngiliz kilise kapılarının veya  İskoç türbelerinin bir türevi olabilir" dedi. Toplumlar, başka bir güç tarafındna fethedilmedikçe cenaze geleneklerini bırakmazlar. Fethedildiklerinde bile bu gelenekler, vazgeçtikleri en son şeylerden biri olur. Benim teorim de ; Türkler Amerika'ya geldiğinde Kızılderiler onlara kucak açtı ve farklı kabilelerle kaynaştılar. Kızılderili kültüründe bir izleri olsun istediler. Bunu da Osmanlı çit tasarımlarını Meluncanlarla harmanlayarak yaptılar. Mount Comfort Mezarlığı'nda 1830 yılına ait, son derece iyi korunmuş bir tane bulabildim. Hatta bu fotoğrafı 2001'de Türkiye'ye giderken yanıma aldım. Bu resim de Türkiye'nin Tire ilçesinden bir Osmanlı mezartaşının resmi. Sizin de gördüğünüz gibi çit tasarımına yapı ve biçim olarak çok benziyor."




Amerikalılar bulguru bilmiyordu, ancak Meluncanlar yiyordu. Avrupalılara da özgü değildi. Amerikalılar tarafından pek tercih edilmeyen koyun etini tercih ediyorlardı. Nazar değmesine inanıyorlardı. Hayır anlamında kullanılan ve dişlerimizin arasından çıkardığımız çık sesi veriyorlardı. Kahveyi Türkler gibi içiyorlar, ters kapatıp kahve falı bakıyorlar. Misafirperverlerdi.

"Büyükannem kahve falına bakardı. Sonra Türkiye'ye gittiğimde insanlar kahve falına bakarken görünce; "Tanrım, inanılmaz!" diye düşündüm. Bir iki kere insanlar benim falıma baktıktan sonra "Sanırım bunu ben de yapabilirim" dedim.

"Benzer kültürel geçmişimiz var. Bazı gelenekler kalmış ve gelişmiş."

"Fakat ilginç olan şu ki, türbana sadece Güneydoğu Amerika'da rastlarsınız. Kuzeydoğu bölgesinde bir uçtan bir uca pek çok farklı şapka türü olmasına rağmen türban sadece Meluncanların yoğunlukla yaşadığı bölgelerde görüyoruz. Üzerinde durulması gereken ilginç bir bağlantı."



Brent Kennedy benzerliklerin Türklerle ilişkisini görünce DNA testi yaptırmaya karar verdi.

Amerikanın sanat ve siyaset dünyasının en güçlü isimlerinin soyağaçları incelendiğinde bazılarının Meluncan olma olasılığı oldukça kuvvetli görünüyordu. [George C.Scott, Steve Martin]

"Bence Meluncan olması muhtemel olan en ünlü iki isim, Abraham Lincoln ve Elvis Presley'dir. Amerika'nın en fazla saygı ve hürmet gösterilen devlet başkanlarından biri olması sebebiyle Abraham Lincoln hakkında pek çok kişi ortaya çok fikir atmıştır. Bu iddialar kökeninin Avrupalı asilzadelere dayandığı iddialarından tutun, Meluncan olduğuna kadar uzanır. Fiziksel olarak kesinlikle Meluncanlara benziyordu. Teni ve saçları koyu renkliydi. Meluncanların yerleşmiş olabileceği bir bölgenin yerlisiydi. Brent Kennedy'nin, Abraham Lincoln'un soyağacını incelediğinde böyle bir olasılığı keşfettiğini biliyorum. Elvis Presley de anne tarafından Amerika'nın bu bölgesinden gelmiştir. Kesinlikle ailesinin bir kısmının Meluncanlarla bağlantısı vardı. Tabi bu akrabalıklar evlilik yoluyla mıydı, yoksa kan yoluyla mı?... Dediğim gibi, kimin Meluncan olup olmadığı konusunda tanımsal bir sorun olduğundan, eğer kimin Meluncan olduğu konusunda geniş bir bakış açısıyla bakarsanız, Elvis Presley de çok rahatlıkla bu tanımın içine girebilir. Tom Hanks, biliyoruz ki; Abraham Lincoln'un annesi, Hanks ailesindendi, Tom Hanks de bu aile ile akrabadır.  Yani, eğer onlar Meluncan ise, doğal olarak Tom Hanks de Meluncandır. Bluegrass müzisyeni Jimmy Martin, onu Meluncan olduğunu biliyorum, çünkü kendisi babamın kuzeni. Yani bunu biliyoruz. Tabi Hancock ilçesinde herkes Jimmy Martin'i ve ailesini tanır. Gary Francis Powers, 1960 yılındaki ünlü U2 olayında casus uçağını Rusya üzerinde uçuran ve vurulan pilottu. O zamanlarda epey meşhurdu ve Ava Gardner gibi insanlar..."

"New York'ta Meluncanlar için bir program yapmıştık ve onunla 2007 yılında tanıştım. Brent Kennedy'e katkılarından dolayı özel teşekkür plaketi verdik. Bir de Türk bayrağı hediye ettik, o an gözleri doldu. Sağlık sorunları olmasına rağmen kalkmak istedi. Bu hiç unutamadığım özel anlardan birisiydi."

Brent Kennedy damarlarındaki kanın Türklerle aynı olmasından gurur duyuyor.

"Türkiye'deyken çok fazla insan gördüm, çok insanla tanıştım ve yüreğimi ısıtan en büyük şey, insanların candan oluşuydu. İnsanlar çok samimiydiler, içtendiler. Hayatımda tanıştığım en iyi insanlardı, sıcacık bir millet."

"Benim yaptırdığım DNA testi atalarımın Orta Doğu'dan, geçmişteki Osmanlı topraklarından olduğunu gösteriyor."

"Kesinlikle bir akrabalık olduğunu düşünüyorum. Wise ilçesinde ve Güneybatı Virginia'da yaşayan insanların Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'deki insanların soyundan geldiği konusunda en ufak bir şüphem yok. Böyle bir bağ olduğundan hiçbir şüphem yok."

"Babam tarafından yüzde 25 Türk DNA'mın olduğunu bilmek beni çok mutlu ediyor. Türkiye'de uzun yıllar geçirmiş olmam nedeniyle de damarlarımda Türk kanı olduğunu bilmek beni çok sevindiriyor. (David Arnett, ABD İstanbul Eski Başkonsolos)


30 Ocak 2012


Konuşanlar:
Wayne Winkler, Meluncan Araştırmacısı, Yazar
Jeff Lester, Coalfield Progress Gazetesi Haber Editörü
April Millins, Meluncan Araştırmacısı, Antropolog
Nihan Bekar, T.C.New York Kültür ve Tanıtma Ataşesi
Cayner Smith, Wise-VA Belediye Başkanı
Russel G.Townsend, Doğu Çeroki Kabilesi Tarihi Koruma Görevlisi
Frank Keel, ABD İçişleri Bakanlığı Kızılderiler Bürosu-Doğu Yakası Başkanı
Prof.Dr. Türker Özdogan, Georgetown University
Michael Zatarga, Fort Raleigh Ulusal Tarih Bölge Görevlisi, Tarihçi
Oğuz Aydemir, Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı Başkanı
Osman Kabasakal, Çesme Turizm Müdürü.
Avukat Günay Övünç, Türk Amerikan Dernekleri Başkanı
Ali Çınar, ABD İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği Başkanı


Meluncan şarkısı ile mezarlık fotoları (Talbert Pierson Cemetery)






R > Türk (bknz. link)
E > Aşkenaz, yani Hazar Türkleri
R1b (38 kişi) 47.5% , E1b1a1-M2 (27 kişi) 33.75%, R1a (6 kişi) 7.5%, I1 (3 kişi) 3.75%, A (2 kişi) 2.5%, E1b1b1 (2 kişi) 2.5%, Q1a3a1 (1 kişi) 1.25%, I2 (1 kişi) 1.25%.


EK:


The Dictionary of Americanism defines the Melungeon as "a member of a group of people of mixed Indian, White and Negro blood found in some parts of the mountainous portions of Tennessee and Western North Carolina." (1) Meluncan is also defined as "one of a dark-skinned people of mixed White, Negro and Indian stock, living in the mountains of Tennessee" (2) in The Standard Dictionary. Melun is a Turkish word meaning one whose soul has been cursed by God", "someone damnable", "one whose life has been cursed". (3) Melungeons classified different from four legal categories (White, Indian, Negro, or Mulatto) as "FPC" or ("FC" free persons of color) by the first U.S. censuses in the 1790s. Their rights such as vote, education, settlement and court were striped. They had settled the top areas of Appalachians. A few managed to stay in these Appalachian bottomlands but hundreds migrated westward in the mid-1890s, mostly to Arkansas, Oklahoma, Texas, and California. Others migrated Maryland and Ohio. (4)

This group had called themselves Melungeons because of their negative image on Anglo-Americans. For example according to the 1891 writings Will Allen Dromgoole "the Malungeons are filthy, their home is filthy. They are rogues, natural, 'born rogues', close, suspicious, inhospitable, untruthful, cowardly, and to use their own word, 'sneaky'. (5) In fact "just as thousands of years earlier Roman mothers would control unruly children with the admonition, 'Hannibal is at the gates!,' so did Appalachian Anglo mothers tell their own misbehaving offspring, 'Be good, or the Melungeons will get you!". (6)

Today Clinch Valley College of the University of Virginia in Wise is an official home to the Melungeon Research Committee. Spanish, Portuguese and Turkish researchers as well as Americans are working on Melungeon mystry. They are most likely descendants of: (7)

1. 16 th century Iberian settlers (Portuguese and Spanish) who where abondoned or otherwise cutoff when the English overran the Santa Elena (Beaufort, South Carolina) Colony in 1587; and
2. Several hundred Ottoman (Turkish and other Muslim) Levants (sailors) set off on Roanoke Island, North Carolina in 1586 by Sir Francis Drake. Drake had freed the Turks from their Spanish captors who had utilized the Turks as slave labor at Cartegena in the Caribbean. The Spanish and Turks were constantly engaged in naval varfare back in the Mediterranean and the Spanish regularly used captives as galley slaves and general slave labor.
3. Other Mediterranean/Middle Eastern settlers and/or abandoned captives (e.g., The Virginia Company brought Turkish laborers and Armenian silkworm workers to Jamestown on at least two separate occasions in the mid-1600s. History has ignored these-and other-well documented instances of Mediterranean and Middle Eastern gene influences on our Southeastern populations, both Native American and European). 

In addition to historical data recent genetic analises show link between the Melungeon and the Mediterranean people. Also Melungeon descendants show Mediterranean diseases as thalassemia, familial Mediterranean fever, and sarcoidosis. Turkish physician Hulusi Behçet's syndrome, a rare genetic eye disease, has been identified in the Melungeon population. They have shovel teeth and the Central Asian cranial bump, too. Brent Kennedy points out six fingers (operated) on his each hand. Six fingers is also a trait of many Turks in Anatolia. (8)

Old Melungeons' belief was very close to Koran instead of Christianism. For example according to Muslim version of haven, most charming women are valuable gifts for their men. The seventeenth century Christian view of haven does not depend upon this belief. Mattie Ruth Johnson mentions the older Melungeon women who "never wore hats when they went to Church. They believed strongly in the Lord's Supper, and in foot washing. Many believed in fasting when they wanted good to answer certain prayers." (9)

Southeastern Native American dress styles include turbans and the fez with a feather. This was also a Turkish Levant clothing style in the 16th century. Drawings of Cherokee Chief Sequoya with head dress turban show this connection between the 16th century Turkish Levants and the Melungeons and Natives.  

There are a lot of Turkish words in Native American linguistics. " 'Tennessee,' whose linguistic origin remains a mystery, is virtually identical to the Turkish word tenesuh, meaning 'a place where souls move about'. 'Kentucky,' supposedly an Indian word for 'dark and bloody ground," is little different from the Turkish Kan tok, meaning 'saturated with, or full of, blood'. 'Alabama' bears a striking similarity to allah bamya or 'God's cemetery,' in Turkish." (10) Common Melungeon given names such as Didima (as in Didima Mullins) is a village in Turkey; Alanya (as in Alania Collins) is another Turkish site; Mahala (as in Mahala Mullins) is a Turkish word meaning "great or special aunt." (11)

The figures Anotalian and Appalachian folk dancers are same. Especially the use of musical spoons is very interesting. The Ottoman-style kilims have the same motiffs and designs (tulip, geometries, etc.,) with the Appalachian carpets, too.

The ethnic origins of the American people are incredibly diverse. All the groups are characterized by some of the following features: (12)

(1) common geographic origin;
(2) migratory status;
(3) race;
(4) language or dialect;
(5) religious faith or faiths;
(6) ties that transcend kinship, neighborhood, and community boundaries;
(7) shared traditions, values, and symbols;
(8) literature, folklore, and music;
(9) food preferences;
(10) settlement and employment patterns;
(11) special interests in regard to politics in the homeland and in the
United States;
(12) institutions that specifically serve and maintain the group;
(13) an internal sense of distinctiveness;
(14) an external perception of distinctiveness. 

There are several regional groups such as Appalachians, Southerners in the United States. They are not the same in character as immigrant groups. The Melungeons are not in only Appalachian regional group but also an immigrant group with Mediterranean, Middle Eastern (and Turkish) roots. They have strong above mentioned ethnic ties with other continents' regional people. 

Notes:
* Member of the Melungeon Research Committee, Clinch Valley College of the University of Virginia.
1 Mitford M. Mathews, der., A Dictionary of Americanism: On Historical Principles, Dictionary Department, Chicago, The University of Chicago Press, 1956, s. 1044.
2 Standard Dictionary of the English Language, International Ed., New York, Funk & Wagnalls, 1974, s. 794.
3 Meydan Larousse, Istanbul, Meydan Publishing, 1972, s. 593.
4 N.Brent Kennedy and Robyn Vaughan Kennedy, The Melungeons: The Resurrection of a Proud People, Macon, Mercer University Press, 2.B., 1997, s. 12 ve 16.
5 From ibid., s. 93, f.n. 4. 'The Malungeons, " The Arena 3 (March 1891) and "The Malungeon Tree and Its Four Branches/f Thé Arena 3 (June 1981). /
6 From ibid., s. 16, f.n. 11, Edward T.Price, "The Melungeons: A Mixed Blood Strain of the Southern Appalachians," The Geographical Review, No: 14 (April 1951). 
7 N.Brent Kennedy, An Update on Melungeon Research, Melungeon Homepage (May 22, 1997), s. 1. Also see Kennedy and Kennedy, s. 120.
8 Ibid., s. 149.
9 My Melungeon Heritage: A Story of Life on Newman's Ridge, Tennessee, The Overmountain Press, 1977, s. 136-137. 
10 Kennedy and Kennedy, s. 133.
11 Ibid., s. 141.
12 Stephan Thernstrom, der., Harvard Encyclopedia of American Ethnic Groups, 2.B., Cambridge, The Belknap of Harvard University Press, 1981, s. vi.. 



* EK:

Meluncanlar'dan April'in dişçideki anısını anlatırken ve diş hekiminin "Karabelli Tüberkülü'nün Akdeniz özelliği olduğunu söylemesiyle ilgili olarak başka hangi topluluk bu gruba giriyor diye baktığımda karşıma çıkan bir araştırma:


Carabelli Tüberkülü ile ilgili olarak:

Antropolojik yaklaşımla dişleri ilk inceleyen Flower olmuştur. Diş boylarından giderek ırklar arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla kendi adı ile bilinen Indeks'i oluşturmuştur. Sullivan ise, alt ikinci büyük azının tüberkül sayılarında görülen varyasyonları farklı insan topluluklarında incelemiştir.

Hrdlicka; üst kesici dişlerin morfolojik yapısını incelerken ırklar açısından bazı önemli sonuçlara vardığını örneğin; kürek biçimi adını verdiği üst kesicilerin özellikle "Mongoloid" gruba giren insanları simgelediğini belirtmiştir.

Campbell ise; Avustralya yerlilerinin dişlerinin beyaz ve sarı ırktakilerden daha iri olduğunu istatistik analizlerle ortaya koymuştur.

Meksika-Chiapas'da iki Maya grubun diş morfolojilerini inceleyen bir grup araştırmacı dişlere ait sekiz morfolojik özelliğin (üst kesicilerde: kürek biçimi, lingualde uzun kabartı, tüberkulun dentale, üst molarda: Karabelli Tüberkülü, gelişme derecesi, alt molarlarda: çiğneme yüzü planı, tüberkül sayısı, protostylid) toplumda görülme sıklığını ortaya koymuştur.

Irak-Jarmo'da MÖ 6750+/-500 yıllarında ilk tarımla uğraşanların genetik ve gentik olmayan odotolojik özelliklerini günümüz akdeniz ve diğer Avrupalı toplumlarıyla kıyaslayan Dahlberg, arada büyük benzerlikler olduğunu bildirmiştir.

Batı Akdeniz'deki toplumların (Türk-Yunan) diş boyutlarının uzun dönemdeki evrimini inceleyen araştırmacılar posterior oklüzal diş alanlarının 8500 yıllık bir dönemde her 1000 yılda bir; maxialladaki dişlerde %2'lik, mandibuladaki dişlerde %1'lik bir azalma gösterdiğini bulmuşlardır.

İnsanın biyolojik evriminden günümüze kadar gelindiğinde, dişlerin yapı ve fonksiyon açısından önemli bir değişme göstermediği fark edilir....

* Araştırma günümüz Erzurum halkıyla ve Çayönü Neolitik (-9000) toplumunu kıyaslayarak aralarındaki ilişkiyi ortaya koymakta. 1992 yılında bulunan insan iskeletleri üzerinde incelemeler Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünde incelenmiştir.

Sonuç:
Anadolu Erzurum (yakınçağımız) toplumuna ait 62 bireyin toplam 297 dişi antropolojik açıdan değerlendirildi. Bir taraftan dişlerin morfolojileri belirlenmeye çalışılırken, diğer taraftan biometrik analizlerle diş kuronlarının MD-VL boyutlarında, kıyasladığımız Çayönü (Neolitik) toplumu arasında yer ve zaman içerisinde ne ölçüde bir değişme olduğu araştırıldı....

İncelediğimiz toplumdaki kesici ve azı dişlerinin morfolojilerinin Çayönü toplumuyla benzerlik gösterdiğini saptadık....

Tayfun Bilgin, Tonguç Sülün, Metin Özbek, Mehmet Beyli
Yakınçağ Anadolu İnsanlarında Dişlerin Biyometrik ve Patolojik Açıdan Analizi



* EK

BASIN:

Türkler ve Amerika yerlileri arasındaki ortak yanlar Nev York'taki konferansta masaya yatırıldı
CELAL UÇAR

NEV YORK - 26 Ocak 2008, Cumartesi günü Birleşmiş Milletler Plaza'daki Turkish Center (Türkevi)'nde İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği New York şubesinin düzenlediği konferansa Kanada'dan Bizim Anadolu Gazetesi, Turkuaz TV ve CBC olarak davet edildik.

400 kişinin üzerinde bir katılım oldu. Yaklaşık 5 saat süren seminerde, Türk ve Kızılderili üniversite profesörleri ve öğretim üyeleri konuşmacı olarak katıldılar.

George Washington Üniversitesi Profesörü Dr. Türker Özdoğan'ın ve İÜ Mezunları USA Derneği Başkanı Ali Çınar'ın girişimleriyle gerçekleştirilen konferansa, İçişleri Kurumu, Kuzeydoğu Doğum Dairesi Müdürü Frank Keel, Oneida Obası Başkanı Brian Paterson, Michigan Devlet Üniversitesi'nden Dilbilimci Prof. Dr. Timur Kocaoğlu, Georgetown Üniversitesi'nden Araştırmacı ve Avrasya Arkeoloji ve Antropoloji Yöneticisi Prof. Marjorie Mandelstam Balzer, Arizona Devlet Üniversitesi'nden Sosyolog Carol Lujan konuşmacı olarak katıldılar.

RedHawk Native American Arts Council danslarıyla, İlhan Sami Özulu Orta Asya Türkleri Müzikleriyle, 14 yaşındaki Babası Türk, Annesi Kızılderili olan Grammy Ödüllü genç flüt sanatçısı Ozan Evren sihirli müziğiyle seyircileri hayran bıraktı.

Amerika'nın en büyük Kızılderili Gazetesi İndian Country gazetesinin yanında basın olarak, New York-TurkishhourTV, Forum gazetesi (NY), Bizim Anadolu Gazetesi (Kanada), TurkuazTV (Kanada), CBC (Kanada), CNN Türk, Anadolu Ajansı, TRT Int. ve daha birçok basın ve yayın kurumu konferansı sonuna dek izledi.

Amerikan Yerlileri ve Türkler arasında ortak bağların incelendiği konferansta, Kızılderililerin Türk olduğu iddiası ele alındı. Birçok noktalarda ortak özellikler bulundu. Konuşmacılar bu ortaklıkları tarihi, kültürel ve etnik bakımlarından incelediler.

Konuşmacılar tam anlamıyla ortak bir noktada buluşmasalar bile, bu iddiaların daha bilimsel temelde ciddi olarak ele alınması konusunda görüş birliğine vardılar. Zirvenin yöneticisi Sayın Prof. Dr. Türker Özdoğan açılış konuşmasında 'DNA testlerinin yapılmasıyla son yıllarda Türklerle Kızılderililer arasındaki bağlar net şekilde ortaya çıktı. Orta Asya'daki Türklerle Sibirya Türkleri ve Kızılderililerin DNA örnekleri çakışıyor.' dedi. İki halk arasında birçok bağın bulunduğuna dikkat çeken Özdoğan, ABD'nin Arizona kentinde yaşayan yerlilerin 'HAVASU' kentinin ne anlama geldiğini sorduğunda Türkçe'deki anlama gelmesinin dilde ortaklıklar olduğunu gösterdiğini belirtti.

Sayın Prof. Dr. Timur Kocaoğlu Türkçe ile Kızılderili dilleri arasında bağ bulunduğunu, bu bağın daha çok gramer açısından önemli olduğunu belirtti. Bunun ortak kelimelerden daha önemli olduğunu vurguladı. Kelime benzerliklerinden yola çıkarak ortak dil sonucuna varılamayacağını da vurguladı.

Kocaoğlu, sadece bir panelde Kızılderililerin Türk olduğu ortaya konulamamış olsa da, bu araştırmaların yapılması gereğine dikkat çekti.

Prof. Dr. Balzer, Kızılderililer ve Türkler arasında simgelerde pek çok ortaklıklara dikkat çekti. Kurt, Kartal, Ay gibi totem ve simgesel aynılıktan söz etti. 'Türk ve Kızılderili kavim ve boyları tarafından dokunan kilimler, coğrafi uzaklığa karşın birbirlerinden ayırt edilemeyecek kadar benzeşiyorlar. Yapılan deneylerde insanlar, kendilerine gösterilen kilimleri birbirinden ayıramadılar' dedi. Kızılderililerin Türk kökenli olduklarını söylemenin, yapılan araştırmaların yetersizliği yüzünden yanlış olduğunu, benzeşmelerin gözden kaçırılmamasının ve konunun bir tek noktadan ele alınmadan daha çok araştırmalar yapılması gereğini, konuşmasında vurguladı.

ABD İçişleri Bakanlığı, Kuzey Doğu Yerlileri Bürosu Başkanı Sayın Franklin Keel, Kızılderililerin Türk Kavimleri olduğu iddiasını araştırmaları yeterli bulmadığı için desteklemediğini belirtti. Fakat çok sayıda benzerlikler olduğunu vurguladı.

Oneida (Ayı Klanı şefi) Başkanı Brian Paterson, benzerliklerin tüm klanların kardeş olduğunu gösterdiğini ve belki de Türklerin Amerika'dan göçen Kızılderililer olduğunu belirtti. Seyirciler, Yerli danslarıyla kapanan panelin bitmesini istemediler. Yerliler ve Türkler kucaklaşarak ve sevgi sözcükleriyle ayrıldılar. İÜ Derneği USA Başkanı Ali Çınar böyle anlamlı bir zirveye katılan herkese teşekkür ederek ve katılımcılara derneklerinin hazırladığı hatıra plaketlerini vererek paneli kapattı. Böylece ortak bilimsel araştırmalara doğru yeni bir adım atılıyordu. Bundan sonra tarihçi, araştırmacı ve bilim adamlarına çok işler düşüyordu.

Şubat 2008




8 Aralık 2017 Cuma

Kapadokya ancak MS 4.yy'da Hellenleşmeye başlamıştır...



Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni
Georgios Nakracas

Yeni Yunan bibliyografyasının bir bölümü, özellikle aşırı milliyetçi kanadı, bugün bile. Yunan soyunun zaman içinde sürekliliğini ve dolayısıyla Niğde ve Kaisareia (Kayseri) sancaklarından oluşan majör Kapadokya’daki Ortodoks cemaatlerin Hellenliğini de kanıtlamaya çalışmaktadır. "Süreklilik" söylencesi, tarihî kaynaklardaki bilgilerle çelişkiye düşmektedir. Şimdi bu çalışmada Kapadokya’daki Hellen soyunun sürekliliğine ilişkin olabildiğince çok bilgi verilerek, okurların konu üzerinde daha kapsamlı bir görüş elde etmelerine çalışılacaktır.

Majör Kapadokya (Niğde ve Kayseri sancakları), 19. yüzyılda Ortodoks Hıristiyanlar açısından üniter bir kültürel ve ekonomik bölge oluşturuyordu. Bu bölge, yönetsel bakımdan Konya vilayetine bağlı ve Niğde sancağı olarak bilinen bir batı kesimi ile yönetsel bakımdan Ankara vilayetine bağlı ve Kayseri sancağı olarak bilinen bir doğu kesimine ayrılıyordu.

Sotiriadis, 1912’de Niğde sancağında 230.490 kişilik toplam nüfus içinde 55.518 Rum yaşadığını yazmaktadır; Rumlar, toplam nüfusun %24’ünü oluşturuyorlardı. Anagnostopulu’ya göre Niğde sancağındaki Rum nüfus 4.745 aile ile 1.862 kişiden oluşuyor ve, her aile altı veya yedi üyeli olarak hesap edilirse, yaklaşık olarak 30-40.000 kişiye ulaşıyordu. Niğde sancağı şu yedi kazaya ayrılıyordu: Kuzey kesiminde Arapsun (Arabisos, Gülşehir), Ürgüp (Prokopi) ve Nevşehir (Neapolis) kazaları; batı kesiminde Aksaray kazası ve güneydoğu kesiminde Niğde, Bor (Poros) ve Hamit kazaları. (...)

Kimmer ve Perslerden sonra Anadolu’ya Büyük İskender’in Makedonları geldiler. Ancak onlar Kapadokya’dan geçmedi ve bölgeyi fethetmediler, Kapadokya, İ.Ö. 322’de Perdikas tarafından fethedildi. Perdikas, Kapadokya kralı Ariarathes’i yenerek, ülkenin güney bölümünü Selefkos Krallığına ilhak etti. Hitit, Frig ve İran kökenli bir halk olan Kapadoklar, o döneme dek Yunan kolonizasyonuyla tanışmamışlardı ve Kapadok kültürel kimliklerini Kapadok kralı V. Ariarathes’in hüküm sürdüğü döneme dek -İ.Ö. 163- korudular.

V. Ariaratlıes döneminden sonra kent topluluklarında dilsel Hellenleşme ciddi boyutlara ulaştı. Kırsal kesimdeki topluluklar ise, Kapadok dilini 500 yıl daha korudu ve Hıristiyan dini sayesinde ancak İ.S. 4. yüzyılda tümüyle dilsel Hellenleşme evresine geçtiler. Kapadokya’yı önemli bir Hıristiyanlık merkezine dönüştüren başlıca kişiler arasında Kilise Babaları Aksaraylı Gregorios Nazianzenos ile Kayserili Ayos Basileios sayılabilir.

Osmanlı fethinden 50 yıl sonra, yani 1500 tarihinde, Kayseri kentinde 1.961 Müslüman, 266 Ermeni ve 60 Ortodoks Hıristiyan vardı. Hıristiyan sayısı 1580'e dek neredeyse üç katına çıktı. Osmanlı fethinin bölgede sağladığı siyasî istikrar sayesinde çevredeki köylerden çok sayıda Hıristiyanlar kente dönmeye başlamışlardı.

Georgios Nakracas
Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni

Gregorios Nazianzenos (=Aksaraylı, 4.yy )
Kayserili Ayos Basileios 
[Ayos=Büyük, 4.yy,;Basileios ise  Başil/Elbaşı/Beyi - Tr, Vasileios kelimesi de ondan türetilmiştir.-SB]


*

Tıpkı İstavroz çıkarmayı Türklerden öğrendikleri gibi,
Haçı da 4.yy'dan sonra Hıristiyanlığın sembolü yaptılar...


Murat Adji - Kıpçaklar

Türk Tengri’si demiri sembolleştirdi, Roma’nın Jüpiter’i ise bronzu. Demirin bronz karşısındaki zaferi nasıl mukadderse, Kıpçakların zaferleri de öyle mukadderdi. Roma imparatorluğu, ölüme mahkûmdu; onun mukadderâtı, sâdece zamâna ve Kıpçakların arzûlarına bağlıydı.

... Ermenilerin piskopos Grigoris’i Türklere göndermelerinin tesâdüf olmadığı açıktır. Onlar, belki, Avrupa’da, müstakbel hâdiselerin seyrini sezen yegâne kimselerdir. Bu yüzden, can çekişmekte olandan uzaklaşmaya başladılar; ancak Roma henüz ölmüş değildi.

Genç Ermeni piskopos, işte bunun için Derbent’e gelmişti. O, vaftizi (Türkçe “arı-sil” veya “arı-alkın”) kabûl etti. Onu, üç kere, gümüş haçla kutsanmış suya daldırıp çıkardılar.

Suyla takdis, Tengri dîninin mühim bir törenidir. Dîne girme! Diğer bir deyişle, Türk dünyâsına. Bu bir Altay kaynaklı törendir; çünkü Eski Altay’da, yeni doğmuş çocukları buzlu vaftiz teknesine batırıp çıkarırlardı. İnsan, bu banyodan sonra Sonsuz Mâvi Gök’ün dünyâsına girerdi. (En nihâyet, Çince’de bile “sağlıklı”, “sağlam” mânâsına gelen Türkçe “Türk” sözü buradan geliyor.)

Eski Türklerde bir “arıg” sözü vardı. Bu söz, rûhî/mânevî mânâda “temiz” mânâsına geliyordu. Onlara, ‘kutsal arınma törenini geçen insanlar’ adını veriyorlardı.

Suyla vaftiz, Altay’da ortaya çıktı. Kendisinin fizikî ve rûhî/mânevî temizliğine îtinâ gösteren bir kavimde. Bugün, bunu Hristiyanlara ve başkalarına atfediyorlar ki, hiç de doğru değildir. İlk Hristiyanlarda bu yoktu, olamazdı. Onu, Avrupa’da ancak Kıpçakların gelişlerinden sonra öğrendiler. Bu, inkârı mümkün olmayan bir hakîkattir ki, bunu Hristiyan târihçiler bile gizlemiyorlar. IV. yüzyılda burada, içinde Hristiyanları vaftiz ettikleri havuzlar yapmışlardı.

Bir de, Tengri inancı geleneğinin muhâfaza olunduğu Tibet’te, arı-alkın ve arı-sili törenleri, eskiden olduğu gibi, hâlâ duruyor...

Demek ki, Ermeni piskopos, Tengri dînine giren ilk Avrupalı idi. Böylece açık ruhlu Türkler, Batı ile ittifâka karşı kendi tavırlarını izhar ettiler... Grigoris’i vaftiz ettikleri göl bile biliniyor. O, Kayakent köyü yakınında ve Aci, yâni “haç-gölü” adını taşıyor.

Türk din-adamları, (rûhen!) temizlenmiş olan Grigoris’i Hamrin şehrine gönderdiler ve orada kendisine evrensel ağacın sırrını açtılar. O, Türklerin kutsal metinlerini görmüştü; ki bunlar bugün, bâzı parçalara bakılırsa, Kur’ân’a da girmişlerdir. Ancak, o zaman, sırların açıklanmasından sonra, ona sağ elin iki parmağını –baş ve adsız parmağı- birleştirme izni verdiler. Bu, ilâhî rahatlama işâreti oluyordu.

İki parmağı bu şekilde birleştirme, Doğu’da Gök (Tanrı)’e bağlılık mânâsına geliyordu. Onları alına, göğüse, sol omuza, sağ omuza indirirlerdi... Türkler, bu hareketlerle Gök Tanrı’dan himâye ve iltimas diliyorlardı. (Bu şekilde istavroz çıkaran ilk Hristiyan, yine piskopos Grigoris oldu.)

Hristiyanlar haçın gücünü bilmedikleri gibi, istavroz çıkarmayı da bilmiyorlardı. Bunu da Kıpçaklardan aldılar....




Dikkate alınması gereken Üç dip not!:

1


Basileios = BAŞ-İL ; İL-BAŞI 'dır.
 "Türklərin tarixi yaddaşı oyanır ! Qədimdə boy, budun, el başçılarına Elbəy, Elbaşı (Elbası) da deyərdilər. 
Yunanlar türklərdən eşitdiyi el-bası sanını alıb bas-il (eus) kimi işlədirdi."
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu/Azerbaycan



"Helenler"in sözlüğüne Basileus olarak giren Türkçe kelime:
"Basil / "Barsil": "Bas"/"Baş" (kafa) + "il" / "el" ("kabile", "halk": "Baş kabile" anlamına gelmektedir "
K.Laypanov, İ.Miziyev - Türk Halklarının Kökeni


Alttaki kitapta açıkca; "Doğudaki Hellenli liderler resmi dökümanlarda 'Basileus' olarak kaydedildiği" ve "Bu liderler aslında halkın değil, toprakların başıdır", yani ülkenin Başı'dır der ! Demek ki, EL-İL BAŞI'dır.


"... Hellenistic rulers in the Orient were always designated in official documents simply as Basileus, without any mention of the people over whom they held sway. They were designated as kings over land and not over people.... Philip II and his predecessors did not use the royal title. Even Alexander at first called himself not Basileus Alexandros, but Alexandros Philippou (son of Philip). Alexander's successors were designated merely Basileus or Basileus Makedonon..."
The Hasmoneans: Ideology, Archaeology, Identity by Regev Eyal


Ancak, bu ünvan ilk kez İskitler için basılan paralarda görülür
"Sariakos, King of Scythia" 
"Çar İskitler"den olan Sarıakos bir Oğuz'dur.
Aynı şey "King ATEAS of Scythia" için de geçerlidir: ATA+İL
 [Çar İskitler: İskitler ve Eski Oğuzların Etno- Dil Özdeşleştirmesi
Zaur Hasanov (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı)]

Doğu Roma da ise Herakleios ile, yani Latin kültürünü-dilini bırakıp "Grekleşmeye" başladıkları 7.yy'dan sonra 
ancak ünvan olarak kullanılmış ki, ilk kez Leo III paralarında görülür.. 

Konu ile ilgili makale: 
Gods Regents on Earth a Thousand Years of Byzantine İmperial Seals-link


"Although monarchical titles had been avoided in the Latin West, in the Greek East, where republicanism was not as strong, the title basileus (king) was commonly applied to the Roman Emperor. In official documents basileus was more commonly applied to the Persian Shah or the rulers of the Barbarian kingdoms of the west. However, over time basileus came to mean emperor and in 629 Herakleios became the first emperor to use the title in an official capacity. This act is seen as a step in the gradual Hellenization of the empire, although Latin titles would continue to be used on seals and coins for centuries.


Basileus first appears on Byzantine seals in Latinized, plural form (basilis) in the reign of Leo III, almost a century after its adoption by Herakleios. Basileus is primarily a middle Byzantine phenomenon, and is the title used exclusively on the aniconic seals of Iconoclast emperors, typically with the adjective pistos (pious, regularly misspelled in the plural as pisty). Although the modifier Romaion, “of the Romans,” does not appear on the miliaresion until the reign of Leo V, it is present on seals from the beginning of the reign of Leo III. After deposing her son Eirene used the female form, basilissa on her seals. By the mid-tenth century, the title occasionally occurs alongside the title autokrator (possibly on a seal of Constantine VII, as well as one of Basil II). The title does not appear on seals after the reign of Nikephoros III Botaniates (1078–81).



Note: To explain the etymology of "Basileus" like below is Nonsense:
[ from wiki : Basileus : Etymology: The etymology of basileus is unclear. The Mycenaean form was *g?asileus (Linear B: qa-si-re-u), denoting some sort of court official or local chieftain, but not an actual king. Its hypothetical earlier Proto-Greek form would be *g?atileus. Most linguists assume that it is a non-Greek word that was adopted by Bronze Age Greeks from a pre-existing linguistic Pre-Greek substrate of the Eastern Mediterranean. Schindler (1976) argues for an inner-Greek innovation of the -eus inflection type from Indo-European material rather than a Mediterranean loan.]

Because, Basileus-Basil is Turkish of etymology; BASHİL (BAŞİL), means "Head of the Land"






Hatta Ad olarak bile kullanılmıştır. Çünkü, Gregorios Nazianzenos  (Gregory of Nazianzus) ile Kayserili Ayos Basileios (Basil the Great) kardeştir (diğer kardeşleri de Kappadokya Babaları olarak geçer: Gregory of Nyssa) , ve babalarının adı da 'Pontuslu Yaşlı Basil'dir (Basil the Elder). Aile, Roma imparatoru Galerius (MS.3.yy) döneminde Hıristiyanlara yapılan zulüm nedeniyle, Kapadokya'dan Karadeniz bölgesine kaçmıştır.



2
Azerbaycan'dan Elşad Alili der ki: 
"Kapadokya - Khita-Khatai"/Demircilerin ülkesi. "Touran the Khatai" diye geçer kaynaklarda, yani "Turan Khatai" . 
"Asur, Mısır yıllıklarında bu ülkenin ismi KHİTA, KHATA gibi geçer. HATTİ şeklini de hatırlayın. 
Anlamı da "demir" veya "demirciler ülkesi". En eski Ermeni yazıtlarında (İ.S. 5.-6.yy) Kapadokya'nın ismi GMAİR-K, 
yani KİMMERLER gibi geçer."


3
Kapadokya ve Karadeniz'de Hıristiyan Türkler ile
Kilise çatısı altında Ermenileşen veya Hellenleşen Türkler



"Tümülüs tipi mezarların Kimmerler’in etkin olduğu dönemleri içine alan tarihlerde yaygınlaşması da dikkate alınırsa atlı göçebe Türk kavimlerinden Kimmerler’in Orta Anadolu ve dolayısıyla Kapadokya bölgesindeki varlığı 
ve etkinliği kabul edilmelidir."
Kapadokya'da Kimmerler - Hacı Çoban


İskit buluntuları MÖ 4.-3.yy : Kapadokya
Ashmolean ile Louvre müzelerinde





ilgili diğer linkler:
Karadeniz'de Milattan Önce Türkler





Prof. Dr. Semavi Eyice; 
“Bizans adı sonradan yaratılma bir isim. 19’uncu yüzyılda tarihçilerin uydurdukları bir ad. ‘Bizans İmparatorluğu’ 
diye bir isim yoktur ortada.”

SB.