Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.... M.KEMAL ATATÜRK (1931)
3 Mayıs 2026 Pazar
İskandinavlar Arasında Hun Türkleri
4 Ekim 2025 Cumartesi
Altay - Tuva Araştırmaları
ALTAY
2012 yılında, Jagiellonian Üniversitesi'nden Polonyalı arkeolog Łukasz Oleszczak, Profesör Jan Chochorowski'nin büyük desteğiyle, Gorny Altay'daki ortak arazi projeleri kapsamında Rus ve Polonyalı araştırmacılar arasında iş birliğini başlattı. Andriey P. Borodovskiy (Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü, Novosibirsk Sibirya Şubesi) ile iş birliği daveti sayesinde, 2012-2016 yılları arasında Kuzey Altay'a çeşitli keşif gezileri düzenlendi.
Rus (Prof. Andriey P. Borodovskiy başkanlığında) ve Polonyalı (Łukasz Oleszczak başkanlığında) ortak arkeolojik keşif gezileri sırasında Gorny Altay'da İskit Pazırık ve Kara-Koby kültürlerine ait bir düzineden fazla mezar höyüğü (MÖ 6.-2. yüzyıla tarihlenen Chultukov Log-1 mezarlığı) araştırıldı. Mezarlık 123 höyük ve düz mezarlardan oluşmaktadır. Yukarı Altay ve Sayan Dağları'nda bugüne kadar bulunan en büyük göçebe mezarlıklarından biri olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, mezarlık bu bölgedeki diğer birçok mezarlık gibi soyulmamıştır. Höyükler dairesel şekilli ve nispeten düzdü (yaklaşık 0,2-0,3 m yüksekliğinde), çapları 4 ila 13 m arasında değişmektedir. Ana oda, düzensiz kayalardan (krepidoma adı verilen) inşa edilmiş büyük bir dairenin ortasında yer almaktadır. Mezarlar ikili çiftler, kümeler veya düz NS hatları halinde yerleştirilmiştir. Toplanan materyalin, Manzherok bölgesindeki İskit döneminin başlıca göçebe kültür geleneklerini temsil ettiği düşünülmektedir. Mezarlık, Erken Demir Çağı'nda Kuzey Altay topraklarında yaşamış üç arkeolojik kültürle ilişkilendirilmekle birlikte, farklı etnik grupları temsil ediyor gibi görünmektedir: Pazırık kültürü, Bystrianka kültürü ve Kara Koba kültür geleneği.
Novosibirsk ve Krakov arkeologlarının ortak keşif gezileri sırasında, Hun-Sianbei-Ruran dönemine (veya Hun-Sarmat zamanlarına) ait Chultukov Log-9 yerleşiminde kazılar da düzenlendi. Bu yerleşim şu anda Maima kültürünün en iyi incelenmiş yerlerinden biridir ve bu da onu Yukarı Altay'daki Hun dönemi yerleşimlerinin araştırılması için en önemli kaynaklardan biri haline getirmektedir. 2012-2016 yılları arasında alanda arkeolojik bir kazı yürütülmüştür. Ocaklar, kulübeler, çukurlar ve direk çukurları dahil olmak üzere 42 arkeolojik özellik keşfedilmiştir. Alanın yalnızca nispeten küçük bir kısmı araştırılmış olmasına rağmen (yaklaşık 5000 m2'nin yaklaşık 220 m2'si), yalnızca bu alanda 2750 eser ve 4790 hayvan kemiği bulunmuştur. Taşınabilir eserler arasında şüphesiz özellikle önemli olan, yerleşimden çıkarılan kemik obje koleksiyonudur ve Güney Sibirya'daki bu zanaatkarlık kolu üzerine yapılan çalışmalar için en önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Saha araştırmaları, laboratuvar analizleriyle (paleobotanik, radyokarbon tarihleme, izotopik analizler) desteklenmiştir.
Bu araştırma, Polonya Ulusal Bilim Merkezi'nin PRELUDIUM Kuzey Altay Erken Demir Çağı programı kapsamındaki hibe ile desteklenmiştir .
2018 yılında Jagiellonian Üniversitesi'nden Sibirya İskitleri projesinin yazarı Dr. Łukasz Oleszczak, Devlet Ermitaj Müzesi'nden KV Chugunov tarafından işbirliği yapmak üzere davet edildi ve bu sayede Krakow'dan arkeologlar, Erken İskit Aldy-Bel kültürünün (MÖ 8.-6. yüzyıl) seçkin nekropolü olan Chinge-Tey mezarlığında arkeolojik kazılara katılma olanağı buldu.
Kazılar, Sibirya'nın ilk göçebelerinin kültürünü anlamak açısından büyük önem taşıyan muhteşem keşiflerle sonuçlandı. Araştırma, biraz uzakta konumlanan ve farklı bir yönelime sahip olan batı höyük zincirinin, hem kronolojik hem de kültürel atıf açısından I. Çinge-Tey prensliği höyüğüyle yakından bağlantılı olduğunu doğruladı. Batı zincirindeki bir höyük incelendi ve aralarında yağmalanmamış ve iyi korunmuş, zengin süs eşyaları ve silahlarla donatılmış genç bir savaşçının mezarının da bulunduğu iki mezar bulundu. Höyüğün keşfi pandemi nedeniyle ertelendi, ancak şu anda yürütülen proje kapsamında devam edecek.
Bugüne kadar yapılan araştırmalar, alanın muazzam araştırma potansiyelini ortaya koymuştur. Başka bir höyüğün de keşfedilmesini içeren bu araştırmanın devamı son derece önemlidir. Daha fazla sayıda gömütün incelenmesi, erken İskit döneminin sonlarında Tuva'daki kültürel dönüşümlere ışık tutabilecek veriler üretecektir. Bu yönde ilk önemli adımlar zaten atılmıştır. Polonyalı keşif heyeti tarafından keşfedilen höyükteki kemiklerin yanı sıra, KV Chugunov'un 12 sezonluk araştırması sırasında prenslik höyüğünden çıkarılan kemikler izotop analizlerine tabi tutulmuştur. Aldy-Bel nüfusunun beslenme düzeni ve hareketliliği hakkında daha fazla veri bulunması, Touran-Uyuk vadisindeki Erken Demir Çağı sakinlerinin göç süreçlerinin ve yaşam tarzlarının daha iyi anlaşılmasına doğal olarak katkıda bulunacaktır. Araştırılmaya değer bir diğer konu da Aldy-Bel savaşçılarının höyüklerinin mimarisidir. Tuva'daki taş höyüklerle kaplı Erken İskit mezarlarının çoğunun aksine, Polonyalı heyetin araştırdığı höyükte toprak bir höyük bulunmaktadır. Batı zincirindeki diğer höyükler keşfedilene kadar, bunların yapımında kullanılan malzeme sorusu açık kalacaktır. Manyetik araştırmaların sonuçları toprak höyükleri işaret etse de, kronolojileri kazı yapılmadan doğrulanamaz. Bugüne kadar yapılan kazılar, iyi kronolojik göstergeler olan çok sayıda eser (ok uçları, kemer aksesuarları) ortaya çıkarmıştır ve bu tür keşiflerin devam etmesi beklenmektedir.
Batı zincirinde ve prenslik höyüğü çevresinde yürütülen manyetik araştırmalar, alanın mekânsal düzenlemesine daha fazla ışık tutmuş ve ilginç sonuçlar ortaya koymuştur (kuzey ritüel kompleksi olarak adlandırılan yapıyı çevreleyen dikdörtgen bir taş yapının tespiti de dahil). Bu, müdahaleci olmayan araştırma yönteminin uygun olduğunu ve daha geniş ölçekte uygulanmasının, alanın planigrafisi hakkında önemli bulgulara yol açmasının beklenebileceğini kanıtlamıştır. Planlanan araştırma, iki ana elit höyük zinciri arasındaki alanın araştırılmasını öngörmektedir. Bu alanın, manyetik arama yöntemleriyle tespit edilebilen, başka türlü görünmez ritüel yapılar içerdiğini varsaymak haklı görünmektedir.
Özetle, halihazırda yürütülen projenin sonuçları, son derece ilginç bir mezar yapısı grubuyla karşı karşıya olduğumuzu ve daha fazla araştırmanın muhteşem ve önemli sonuçlar vermesinin makul bir şekilde beklenebileceğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamıştır. 3 yıllık bir proje kapsamında mezarlığın daha geniş bir bölümünü keşfetmenin imkansız olduğu aşikardır. Bu nedenle, araştırmanın sürdürülmesi kesinlikle hayati önem taşımaktadır.
Ayrıca, halihazırda yürütülen proje, Touran-Uyuk vadisindeki yerleşim alanlarını araştıran NA Zhogova ile iş birliği sağlamıştır. Manyetik ve hava prospeksiyonları (havadan [İHA] fotoğraflarına dayanarak oluşturulan 3B arazi modelleri) önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Ancak, Tuva'daki Erken İskit yerleşimlerine dair araştırmaları daha da ilerletmek için uzman analizleri yapılması gerekmektedir. Zhelvak-5'ten (bölgede şu ana kadar kazılan tek yerleşim alanı) elde edilen kemik materyallerinin incelenmesi, hayvancılık modellerine ışık tutacak ve alanın kronolojisinin kesin olarak belirlenmesi için bir dizi yeni radyokarbon tarihi elde edilmesi hayati önem taşımaktadır (şimdiye kadar yalnızca üç tarih mevcuttur ve bunların hepsi Hun dönemi kalıntıları için elde edilmiştir).
Bu araştırma, Polonya Ulusal Bilim Merkezi'nden alınan SONATINA 2 Sibirya "Krallar Vadisi"ndeki kazılar ve Orta Asya'daki erken İskit dönemi programı kapsamındaki hibe ile desteklenmektedir.
13 Ağustos 2025 Çarşamba
Sekiz Köşeli Yıldız
- Yakut Türklerine göre dünya sekiz köşeli idi.
Dünyamız Yakutlarca, sekiz köşeli imiş,
Yerin ortası ise, sarı göbekli imiş,
Dünyanın göbeğinde bir de ağaç var imiş.
Bu ağaç büyük imiş, göklere çıkar imiş,
Bu ağacın heryanı, Tanrıdan hep süslüymüş,
Kabukları, kütüğü, tıpkı som gümüşlüymüş.
Ağacın gövdesinden, bir usare akarmış,
Bu kutsal suyun rengi, altın gibi parlarmış.
Ağacın budakları, ta göklere uzanmış.
Gören sanırmış sanki, dokuz kollu şamdanmış!
Yaprakları büyükmüş, dallarından sarkarmış,
Yaprakların her biri, at derisi kadarmış,
Ağacın tepesinden bir usare çıkarmış,
Köpük, köpük kaynayıp, sarı renkte akarmış!
Bu ağacın yanına, hiç kimse gidemezmiş,
Bundan içenler ise, açlık hissedemezmiş!
Bu sudan içebilen, artık mes'ut olurmuş,
Her şeye erişirmiş, Tanrıdan kut bulurmuş!
İlk insanın atası, burda yaratılınca,
Hayatı elde edip, tadını da alınca,
Hemen ağacı görmüş, koşup altına gitmiş,
Kanıp bu sudan içmiş, hayatı elde etmiş.
Bu ağacın zirvesi, ta göklere erermiş,
Göklerin üç katına, ulaşıp da delermiş!...
- Türk Halk Bektaşi Edebiyatında Âdem'in cennetten çıkarılışı:
Sekiz cennet yaptın sen Âdem içün,
Âdem'i Cennetten çıkardın niçün!
Adın büyük bağışla onun suçun!
Buğday nene lâzım harmncı mısın!
- Yakut Türklerine göre dünya sekiz köşeli idi.
Prof. Dr. Bahaeddin Ögel
- Sekiz köşeli dünya tasavvuru.
Dr. Emel Esin
- Bir Uygur metninde belki gök ve yer-su ibadet seddinin sütunlarının bir hatırası veya otağın ortasındaki sütun gibi ağaçtan esinlenilmiş bir dünya ekseni olan sıruk (sırık) kavramı dikkati çeker. Sekiz yöne baktığı için (dört ana, dört ara yön) sekiz köşeli olan ve cevherlerle süslü bu parlak sıruk, Çin hükümdar ağacı efsanesini de hatırlatır. 13. yüzyıldan bir rivayete göre, ağaç Uygurlarda hakan ve hakan soyunun simgesiydi.
- Chou devrinden gelen inançlara göre, dünya kozmik suların ortasında, dört yöne çevrilmiş, dört veya sekiz köşeli bir yüzey olarak düşünülüyordu. Merkezde ve dört yönde dağlar vardı. Gök, yerin üzerinde duran bir kubbeydi ve yirmisekiz dilime ayrılıyordu. Her dilimde bir yıldız grubu vardu. Gök kubbenin tepesindeki Kutupyıldızı, gök tanrısının makamıydı. Bunun tam altında, yerin merkezindeki dağda imparatorun köşkü ve sarayı vardı. Gök tanrısının merkezi tahtı olan Kutupyıldızı ile ona benzetilen imparator sarayının doğusu ve batısındaki dağlar, güneş ve ayın makamlarıydı. Güneş ve ayın ortasında duran kimse, parlaklığın en yüksek mertebesinde bulunduğu için "Kün-Ay" işaretine sahipti.
- Orta Asya Türk çevresinde de, dünya planı içinde güneş ve ayın ifade ettiği anlamlar Çin ve Kök-Türk görüşlerine yakındır. Orta Asya Türk ırk'larında, tört yıngak (yön) kavşağında ordu kuran "kağan"ın simgesi yine güneştir. Maniheist bir metinde, Uygur kağanı sekiz yön ile evç ve hadîd tanrılarının çevrelediği ve böylece on yönün kavşağı ve dünyanın merkezi olan başkentin iç kalesinde, parlak "kün tengri" gibi ışıklar saçarak , altından orun'a (taht) otururdu. Uygur kağanlılarının bazısı "Kün Tengri'de kut bulmuş" lakabını alarak doğrudan doğruya güneşe benzerdi. 13-14.yüzyıllara ait olduğu sanılan Uygur harfleriyle yazılmış Oğuz Destanında kağanın tuğu kün'dür.
Dr. Emel Esin
* Hadîd veya hazîz: En alt nokta, astronomide ayın dünyaya en yakın olduğu nokta.
Dört ana, dört ara yön
Tanrı
Kün
***
Haberdeki yıldız 6 değil 8 köşeli ki "Davut Yıldızı-Yahudi Sembolü" dedikleri yıldız ancak ve ancak 19.yy'da Yahudi sembolü olarak kabullenilmiştir. Ne Mısır'da ne de İsrail'de Musa döneminde yıldız kullanımı yoktur. Yahudi Ortodoks tarihçi Abramson (link) diyor bunu bir de 😉 (biz söyleyince abartmayın diyorlar da!) . Ortadaki de "haç" değil, dört yöndür. Ayrıca Noin-Ula Türk/Hun kurganından çıkan yazı damgası 6 köşeli yıldızdır. Oldu olacak Noin-Ula'dakine de Yahudi diyin 😉 Ah şu ezber...
BASIN:
İçinde Haç Motifi Bulunan "Davud Yıldızı" Sembollü Mozaik Bulundu
Diyarbakır'ın Ergani ilçesi Kırsal Özbilek Mahallesi'nde 8 Mart'ta vefat eden bir kişinin defni sırasında iş makinesiyle yapılan kazıda bulunan mozaikle ilgili Diyarbakır Müze Müdürlüğünce 11 Mart'ta çalışma başlatıldı. Bu kapsamda yapılan kurtarma kazısında Geç Roma-Erken Bizans dönemine ait olduğu değerlendirilen 35 metrekarelik mozaik gün ışığına çıkarıldı. Mozaikte yapılan incelemede içerisinde haç motifi olan "Davud Yıldızı" sembolü ve eski Grekçe (eski Yunanca) ile yazılmış 6 satır yazı tespit edildi…
Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
ilgili :
18 Mayıs 2025 Pazar
Avrupa'nın Attila Sonrası Hükümdarları
"Attila sonrası süreçte tezahür eden Ardarik, Edeko ve Valamer, her üç hükümdar da, Hunlara karşı duran 'milli' Cermen isyanlarının liderleri değil Hun seçkinleri ya da prensleriydi."
"The three post-Attila potentates who emerged out of the Hunnic civil war, Ardaric, Edeco and Valamer, were all Hunnic nobles or princes, not the leaders of 'national' Germanic revolts against the Huns."
AVRUPA'NIN ATTİLA SONRASI HÜKÜMDARLARI
Hyun Jin KİM
("HUNLAR", 2020 çeviri Hakan Herdem, içinde)
Yalnızca Ardarik değil, Hun iç savaşında görünür hale gelen diğer tüm kayda değer şahsiyetler de tıpkı Ardarik gibi ya Hun menşeliydi ya da Hun imparatorluk payitatında üst düzey bir görev yürütüyordu. Skiri kralı Edeko, Priscus'un bizlere söylediği gibi bariz biçimde Hundu. Kısa ömürlü bir Skiri devleti kurduktan sonra yönettiği boylar Ostrogotların kurucu kralı Valamer'i öldürdüler. Soyu benzer biçimde Hunlara dayanan Edeko'nun oğlu Odoacer de İtalya'nın ilk 'barbar' krallığını kurarak Batı Roma İmparatorluğundan geriye ne kaldıysa son darbeyi vurdu.
Odoacer ve babası Edeko'nun Hun oldukları, Hunlara ilişkin bir önceki kitabımız olan "Hunlar; Roma ve Avrupa'nın Doğuşu"nda ayrıntılarıyla anlatılmıştı (Kim.2013). Mevcut kitapta yer darlığı nedeniyle bahse konu kimlik saptamasını doğrulayan tüm kanıtları ve çıkarımları aktarma imkânı yoktur. Yine de en geçerli kanıtı sunmak yerinde olacaktır. Odoacer açık biçimde Türki (yani Hun) bir boy olan Torcilingi'ye mensuptu (Getica 46.242). Hem birçok vesileyle Jordanes tarafından hem de Lombardlı tarihçi Paulus Diaconus tarafından bahse konu saptama açık biçimde yapılmıştır. Jordanes'in Thuringianlara (Thuringos/ Thoringos (Getica 55.280)) ilişkin anlatımında konuya ayrıca değinmiş olması nedeniyle kendisinin Torcilingi ile Cermen Thuringi'yi karıştırdığına yönelik çıkarımda bulunmak hatalı olacaktır.
Jordanes, Odoacer'in İtalya'yı fethini anlatırken Torcilingiye üç defa değinir. Bu isim açıkça görüldüğü üzere etimolojik olarak Turcae (MS birinci yüzyıl, Güney Rusya'da Azov bölgesi) ve Tyrcae (aynı bölgede bir halk) gibi doğudaki eski boyların isimleri ile bağlantılıdır. Dahası Frank tarihçi Fredegar, MS yedinci yüzyıl ortasına bariz biçimde Hun olan Tuna bölgesinde mukim bir halktan Torci (ve de Turqui) şeklinde söz eder. Torci ve Torcilinginin aynı olduğu aşikârdır: Torc+ bağlayıcı ünlü i + Cermence ek -ling. Torc/Torci ve Türk kelimesi arasındaki etimolojik bağlantı da inkâr edilemez. Türk kelimesi sıklıkla Torc ya da Tork'a dönüştürülmüştür. Tıpkı MS on ikinci yüzyıldaki Tork gibi (Chernii Kloboutsi adlı konfederasyonun parçası olarak Kievan Rus için savaşan Batı Oğuz Türk boyu).
Buna ek olarak, Odoacer Hun menşeli olması muhtemel başka bir grup olan Rogi ile de ilişkilidir. Jordanes Odoacer'in 'ırk olarak Rogi idi', genere Rogus ve Torcilingi ile Rogi'nin hükümdarın tahakkümünde (yani Odoacer'in), sub Regis Torcilingorum Rogorumque tyrannide olduğu şeklnde bahseder. Mevzubahis Rogiler çoğu akademisyen tarafından Baltık Denizi bölgesindeki Cermen Rugi ile ilişkilendirmiştir. Lakin bu teşhis Odoacer'in Cermen kralı olduğuna ilişkin peşin hükümden kaynaklanmaktadır. Bu bakışla, kendisi Cermen olduğuna göre ilişkili olduğu gruplar da Cermen olmalıdır. Oysa genere Rogus ifadesi ile Odoacer'in amcası ve Hun hükümdar olan Attila'nın mensubu olduğu Ruga/Roga klanı/boyu ile bağlantılı olduğuna gönderme yapılmaktadır. Örneğin, Tuna boyunda, MS 454 yılında dolaylarında yaşamış bir grup olan Hun Ultzinzurların adını Attila'nın akrabası Ultzindur'dan aldığını biliyoruz. Benzer biçimde Rogi adlı topluluğun ismi de muhtemelen Cermen coğrafyasının tamamını hükmü altına alan büyük Hun hükümdarı Roga/Ruga'dan gelmektedir. Ruga ile bağlantı geniş Cermen coğrafyasında haliyle epeyce itibar kazandırdığı için bu isim Hunlarla Cermen kabile mensuplarının karışımı olması muhtemel bir zümre tarafından benimsemişti.
Odoacer'in babası Edeko/Ediko ya da Edika'nın ismi hiçbir şekilde Cermen etimolojisine uymaz. Cermen ismi olmadığı aşikârdır. Buna karşılık Türk-Moğol etimolojiler ile dört dörtlük uyum sağlar. Örneğin, eski Türk ismi âdgü (iyi anlamında) ve Moğolca Edgü ile bağlantılı olması muhtemeldir. Odoacer'in bizatihi kendi ismi etimolojik olarak Hun prensi Oktar (Ruga ve Mundzuk'un kardeşi) ve Türk ismi Ot-toghar ile bağlantılı da olabilir. Oğlu Oklan'ın isminin Türkî Oghlan (Türkçe gençlik anlamında) olduğuna şüphe yoktur. Odoacer'in kardeşinin ismi Hunoulphus'tur (Hun kurdu). Odoacer'e yakın şahsiyetlerin ve boyların neredeyse tamamının Hunlarla bağlantılı olması, Hun kökenli olduğu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. Buna rağmen, hem Edeko hem de oğlu Odoacer'in diğer tüm Hunlar gibi oldukça melez (ırk ve etnisite bakımından) ve heterojen kimlikli olması muhtemeldir. Odoacer annesi tarafla kan bağı açısından düşünüldüğünde daha çok Skiri gibiydi. Buna karşılık babası tarafla bağına bakıldığında ise ağırlıklı olarak Türkî Hun'du.
Hun iç savaşında öne çıkan üçüncü önemli şahsiyet Ostorgotların kralı Valamer'di. Kendisi, tıpkı yukarıda mevzubahis edilen Ardarik ve Edeko gibi Hun prensi/soylusunu fazlaca andırmaktaydı. Burada, Valamer'in Hun kökenli olduğuna ilişkin tüm detaylara girmek de mümkün değildir. Okuyucuyu Hunlara ilişkin bir önceki kitabıma yönlendirmem gerekecek. Yine de, Valamer'in kariyeri Attila sonrası Hunlarla, bilhassa Attila'nın oğlu Dengizik'le çok yakın biçimde iç içer geçmiştir. Bundan doayı, Hun kökenine ve Dengizik'le mücadelesine kısaca değinilecektir.
Jordanes, Valamer'i Doğu Got yönetici ailesinin; Amal hanedanının meşru varisi olarak sunar. Oysa eldeki kanıtların ayrıntılı tetkiki tam aksini söylemektedir. Valamer'in hanedanı, Hun fethi öncesi Gotları yöneten Kral Ermanarik sülalesinin devamı değildir. İşin aslı, Gotlara dayatılan yeni bir hanedandır. Heather'in haklı olarak ileri sürdüğü üzere, Hun fethi Gotların fetih öncesi siyasal düzenleri üzerinde köklü değişikliklere yol açmıştır. Valamer'i ve hanedanını Got gibi göstermeyi daha inandırıcı hale getirmek için Ermanarik'in ismi bir noktada Valamer'in şeceresine eklenmiştir. 80 yıllık Hun tahakkümünün Ostrogot saltanı üzerinde bıraktığı derin izler bu sayede önemsizmiş gibi gösterilmiştir.
Getica'daki (14.17) Amal şeceresi incelendiğinde, bu kralların büyük çoğunluğunun Got kralları değil, Hun hükümdarları olduğu açık bir biçimde görülür. (...)
Amalların şecerelerinde açık biçimde kutsal saymadıkları ilk atalarını ismi Hunuil'dir. Bu durum bahse konu hanedanın Hun kökenli oluşunu daha da belirgin hale getirmektedir. Hunuil kuvvetle muhtemel imparatorluk ismi Hun ile tıpkı Türkmen ili (Türkmen halkı) ve Özbek ili (Özbek halkı) gibi Türkçede halk veya devlet anlamına gelen il kelimesinin birleşiminden oluşan Türkî bir kelime gibi durmaktadır. Böyle bir kelime özel isim olarak hiö bir anlam ifade etmemektedir ama Ostrogotha ve Amal örneğinde olduğu gibi bunlar özel isim değil halk ve kabile isimlerine dayalı dışardan alınma isimlerdir. Amal şeceresinde, Ostrogotların (Ostrogotha) siyasi teşekkülü/halkı ve Amalların (Amal) kabilesi ve alt kabilelerinin yönetici hanedan ile bağını gösteren böylesi dışardan alınma isimlerle karşılaşıyoruz. Eğer hanedan gerçekten Hun kökenliyse bunun Hunuil gibi (Hun halkı/ imparatorluğu/ devleti anlamında) dışardan alınma bir isme aksetmesini bekleriz. (...)
Eğer bunlar Ostrogot hanedanının Hun kökenleri konusunda güçlü deliller sunmuyor gibiyse, bir de şunlara bakmak lazım, Priscus'ta Attila'nın nüfuzlu adamlarından biri olarak ismi zikredilen Berig/k (Türkçe 'güçlü') daha önce karşımıza çıkmıştı. Bu isim oldukça şaşırtıcı biçimde Gotların İskandinavya'nın dışına çıkmasına öncülük ettiğine inanılan ecdatları Got kralı Berig şeklinde boy gösterir. Christensen oldukça makul biçimde Berig isminin Hun dilinden veya bir ihtimal Keltçeden ödünç alındığı saptamasında bulunur. Bu isim ve ilgili efsanenin Kelt olması mümkün görünmemektedir. Zira benzer bir Kelt ismine yer veren Britanya kaynağı Cassius Dio ile Jordanes'in dönemi arasında muazzam bir zaman farkı vardır. Tabi Jordanes'in kaynak olarak doğrudan Priscus'u kullandığını atlamamak gerekir. Tıpkı diğer 'Got' kökenli Amal ecdadı gibi Berig'in de aslen Hunların atalarından olması kuvvetle muhtemeldir. Kuzeyden Got göçüne değil, İç Asya'dan batıya Hun göçüne öncülük etmiştir. Tüm bunların ortaya çıkardığı şudur: Amal şeceresinde karşımıza çıkan bilgiler, Hun hükümdar ailesine özgü hanedan geleneklerinin kuzeyde bir yerlerden göç eden Gotların muğlak hafızası üzerine bindirilmesinden ibarettir.
Aynca Jordanes'e göre Avrupa Hunlarının bilinen ilk hükümdarı, MS dördüncü yüzyılın sonunda “Hunların Kralı" olarak andığı Balamber'dir. Bahse konu Balamber ile ismi Yunancada Βαλαμηρ (Balamer) şeklinde yazılan MS beşinci yüzyıl ortasındaki Ostrogot Valamer'in aynı kişi olabileceğinden şüphe edilmiştir. İlginçtir, Jordanes'te Vinitharius, Hun Balamber tarafından Gotların genç prenslerinden biri olan Hunimund'un oğlu Gesimund'un yardımıyla öldürülür. Vinitharius'un Amal hanedanından bir Got olduğu iddia edilir ve kendisi Valamer'in büyükbabasıdır. Balamber daha sonra merhumun torunu Vadamerca'yı karısı olarak alır. Vinitharius'un isminin Wend savaşçısı (yani Slav savaşçısı, Slavlar kaynaklarda sadece geç beşinci yüzyıl ve sonrasında boy göstermiştir) anlamına geldiği düşünülürse, Balamber-Valamer'in dördüncü yüzyıldan Hun kökenli hasmı değil, faal olduğu beşinci yüzyıl ortasından 'Got' kökenli hasmı olabileceği açıktır.
Vinitharius'un beşinci yüzyılda, Hun istilasından çok sonra kuzeyde bir yerlerden güney Ukrayna ve Moldovya'ya hareket eden Slav Antlara karşı sefer düzenlemekle nam salmış olması bunu bir kez daha doğrular. Dolayısıyla Gesimund, Balamber ve Vinitharius'a ilişkin olaylar beşinci yüzyıla aittir. Bu olayların zamanı yekpare Hun-Got kralı Valameri parçalayarak ayrı ayrı Hun kökenli Balamber (dördüncü yüzyıl) ve Got kökenli Valamer (beşinci yüzyıl) yaratmak için kurmaca yapılarak geriye çekilmiştir. Balamber (Valamer) tarafından öldürülen Vinitharius Amal şeceresine Vandalarius'un babası olarak girmiştir. Vandalarius ise Valamer'in (Balamber) babasıdır (Getica, 14.79). Balamber/Valamer'in, Vinitharius'u saf dışı bıraktıktan sonra onun torunu ile evlenmesi kurban konumundaki Vinitharius'un katilinin büyükbabası olduğu acayip bir durum yaratmaktadır. Daha sonraki bir pasajda yer verilen ifadeler sis perdesini aralamaktadır (Getica 48.252). Jordanes bu pasajda, Vinitharius ve Vinitharius'un babası Valaravrans'ı 'Amal' sülalesinin dışında tutar ve Vandalrius'un, Ermanarik'in kardeşi Vultuulf'un oğlu olduğunu söyler. Demek ki, Vinitharius ve babası Hun kökenli 'Amalları', Got kökenli yapmak için Amal şeceresine sokuşturulmuştur. (...)
Ostrogotların kurucu hükümdarı Valamer'in Hun olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. (...)
Attila sonrası süreçte tezahür eden Ardarik, Edeko ve Valamer, her üç hükümdar da, Hunlara karşı duran 'milli' Cermen isyanlarının liderleri değil Hun seçkinleri ya da prensleriydi. En nihayetinde Batı Roma İmparatorluğuna son veren o meşhur “Ortaçağın” kapısını aralayanlar başta Edeko ve Valamer'in soyundan gelenler olmak üzere (oğulları Odocaer ve Theodorik (belki de yeğeni) bu adamlar ve yönettikleri birliklerdi.
***
POST-ATTILA KINGS OF EUROPE
By Hyun Jin KİM (in THE HUNS, 2016)
Not only Ardaric, but every other major figure to emerge out of the Hunnic civil war was also like Ardaric of Hunnic provenance or a high-ranking official in the Hunnic imperial court. Edeco, king of the Sciri, was obviously, as Priscus tells us, a Hun. After establishing a short-lived Scirian state the tribes he governed would later be responsible for the death of Valamer, the founding king of the Ostrogoths. Edeco’s son Odoacer, whose ancestry was likewise Hunnic founded the first ‘barbarian’ kingdom in Italy and delivered the coup-de-grâce on what remained of the Western Roman Empire.
The Hunnic identity of the famous Odoacer and his father Edeco is elaborated in detail in the author’s previous book on the Huns: The Huns, Rome and the Birth of Europe (Kim, 2013). In this book, because of the lack of space it is not possible to cite every evidence and argument in favour of this identification. However, to list the most pertinent evidence, the tribe with which he is affiliated most closely is the clearly Turkic (i.e. Hunnic) tribe of the Torcilingi (Getica 46.242.). Both Jordanes on multiple occasions and likewise the Lombard historian Paul the Deacon make this identification clear and Jordanes by mentioning also in his narrative the Thuringians (Thuringos/Thoringos (Getica 55.280)), disqualifies any erroneous conjecture that he had confused the Torcilingi with the Germanic Thuringi.
Jordanes mentions the Torcilingi three times in relation to Odoacer’s conquest of Italy and the tribal name is quite visibly etymologically linked to names of earlier eastern tribes such as the Turcae (first century AD tribe in the Azov region, southern Russia) and Tyrcae (a people in the same area). Then there is the name Torci (also Turqui) given by Frankish historian Fredegar in the middle of the seventh century AD when refering to a clearly Hunnic people in the Danubian region. It is obvious that the name Torci and the Torcilingi are identical: Torc+ connecting vowel i + Germanic suffix -ling. The etymological links between the name Torc/Torci and the name Turk are also undeniable. The name Turk was frequently rendered Tore or Tork, as in Tor (designating a Western Oghuz Turkic tribe that fought for the Kievan Rus as part of the so-called Chernii Kloboutsi confederation), as late as the twelfth century AD.
Odoacer is furthermore identified with another group with possible Hunnic origins, the Rogi. Jordanes calls Odoacer ‘by race a Rogian’, genere Rogus33 and refers to the tyranny of the king (i.e. Odoacer) of the Torcilingi and Rogi, sub Regis Torcilingorum Rogorumque tyrannide. These Rogians have been identified by most scholars with the Germanic Rugi on the Baltic Sea region. However, this identification derives from the preconception that Odoacer was a Germanic king and therefore the groups associated with him must be Germanic. Rather it is more likely that genere Rogus refers to Odoacer’s affiliation with the clan/tribe of Ruga/Roga, the Hunnic king and uncle of Attila the Hun. We know for instance that the Hunnic Ultzinzures, a group that lived along the Danube around 454 AD, was named after Ultzindur the relative of Attila. The Rogi were probably also a group named after Roga/Ruga the great Hunnic king who was the first of the Hun kings to rule over all of Germania. An association with Ruga therefore carried some prestige in wider Germania, hence the adoption of this name by this probably mixed group of Huns and Germanic tribesmen.
The name of Odoacer’s father Edeco/Edico or Edica has no Germanic etymology and it is clearly a non Germanic name. It does, however, have excellent Turco-Mongol etymologies. For instance, the name is probably linked to the old Turkish name ädgü (meaning ‘good’) and the Mongolic Edgü. Odoacer’s own name may be etymologically linked to the name of the Hunnic prince Octar, the brother of Ruga and Mundzuk, and the Turkic name Ot-toghar.
The name of his son Oklan is without a doubt the Turkic Oghlan (Tur. youth). The name of Odoacer’s brother is Hunoulphus (the Hun wolf). The association of virtually every individual and tribe closest to Odoacer with the Huns is a clear indication of his Hunnic origin. Both Edeco and his son Odoacer, however, were like all other Huns, probably highly mixed (racially and ethnically) and possessed a heterogeneous identity. Odoacer was probably mostly Scirian in terms of blood lineage on his mother’s side and mainly a Turkic Hun on his father’s side.
The third important figure to emerge from the Hunnic civil war was Valamer, the king of the Ostrogoths. He too was a Hunnic prince/noble like Ardaric and Edeco mentioned above. Again a full discussion of Valamer’s Hunnic origins cannot be included here and I must refer the reader to my previous book on the Huns. However, Valamer’s career is intimately intertwined with the history of the post-Attila Huns, with Attila’s son Dengizich in particular. Therefore, a brief overview of his Hunnic origin and conflict with Dengizich will be provided here.
Jordanes presents Valamer as the legitimate heir of the old East Gothic ruling house, the Amal dynasty. Closer examination of the available evidence suggests
otherwise. Valamer’s dynasty was in reality a new dynasty imposed on the Goths, not the continuation of the house of King Ermanaric which had ruled the Goths before the Hunnic conquest. As Heather rightfully points out, the Hunnic conquest had profound implications for the former political order of the Goths before conquest. Ermanaric’s name was at some point inserted into Valamer’s genealogy in order to make him and his dynasty look more genuinely Gothic. The 80 years of Hunnic domination, which without a doubt had a significant impact on the Ostrogothic royal line, was thus downplayed.
When one examines the Amal genealogy in the Getica (14.17) however, it quickly becomes apparent that many of these kings are in reality not Gothic kings at all, but Hunnic rulers. (...)
The Hunnic origin of this dynasty is made even more apparent by the name of the first clearly non-divine ancestor of the Amals in their genealogy, Hunuil. Hunuil is most likely a Turkic term combining the imperial name Hun with il meaning people or state in Turkish, as in Türkmen ili (the Turkmen people) and Ozbek ili (Uzbek people). Such a term would not make any sense as a personal name, but as we can see in the cases of Ostrogotha and Amal, these names are not personal names but eponymous attributions based on names of peoples and clans.
In the Amal genealogy we find eponymous names that indicate the ruling dynasty's affiliation with the political entity/people of the Ostrogoths (Ostrogotha) and the clan or sub-tribe of the Amals (Amal). If the dynasty was originally Hunnic we can then expect this fact also to be reflected by an eponymous name such as hunuil (meaning hunnic people / empire/ state). (...)
If that was not enough to provide a strong case for the Hunnic origin of the Ostrogothic royal house, there is still more. Berig/k (Tur. strong), the name of one of Attila's Hunnic magnates in Priscus, which we have encountered earlier, somewhat perplexingly appears as the name of the ancestor Gothic king who supposedly led the Goths out of Scandinavia, Berig. Christensen reasonably identifies the name Berig as either a borrowing from Hunnic or perhaps Celtic. The name and the associated legend is unlikely to be Celtic, given the vast time gap, between Cassius Dio, the source which mentions a similar Celtic name in Britain, and the tim of Jordanes, but Priscus was without a doubt a source that Jordanes directly used. It is highly probable that like many of the other Amal 'Gothic' ancestors, Berig too was originally a Hunnic ancestor figure, who led not he Gothic migration from the north, but the Hunnic migration to the west from Inner Asia. All this reveals that what we have in the Amal geneaology is the dynastic tradition of the Hunnic royal family superimposed on the vague memory of the Goths migrating from somewhere in the north.
Also, according to Jordanes, the first known king of the Huns in Europe was a certain Balamber, the ‘King of the Huns’ during the late fourth century AD. It has been suspected that this Balamber was actually the same person as the Ostrogoth Valamer in the mid fifth century AD, whose name in Greek was written Βαλαμηρ (Balamer). Interestingly in Jordanes the Hunnic Balamber kills Vinitharius, allegedly an Amal Goth and grandfather of Valamer, with the help of another Gothic princeling called Gesimund, son of Hunimund. Balamber then takes as his wife Vadamerca, the dead man’s grand-daughter. Given the fact that Vinitharius’ name means Wend fighter (i.e. Slav fighter, Slavs who only emerge in our sources from the late fifth century AD onwards) he is clearly not a fourth century enemy of the Hunnic Balamber-Valamer, but a mid fifth century figure at the time when the ‘Gothic’ Balamber-Valamer was active. This is confirmed yet again by the fact that Vinitharius is reputed to have campaigned against the fifth century Slavic Antes who only started to move into the southern Ukraine and Moldavia from somewhere in the north long after the Hunnic conquest. It therefore becomes clear that the events relating to Gesimund, Balamber and Vinitharius are fifth century events that have been artificially pushed back into the fourth century to make a single individual the Hunnic-Gothic king Valamer, a separate Hunnic Balamber (fourth century) and Gothic Valamer (fifth century). Vinitharius who was killed by Balamber (Valamer) was entered into the Amal genealogy as the father of Vandalarius, the father of Valamer (Balamber) (Getica, 14.79). The fact that Balamber/Valamer married Vinitharius’ grand-daughter after defeating him must have contributed to this bizarre phenomenon of Vinitharius the victim being transformed into the grandfather of his killer. In fact the game is given away by a statement in a later passage (Getica 48.252) where Jordanes leaves out both Vinitharius and Vinitharius’ father Valaravrans from the ‘Amal’ ancestry and calls Vandalarius the son of a brother of Ermanaric, that is Vultuulf. This shows that Vinitharius and his father have been inserted into the Amal genealogy to make the Hunnic ‘Amals’, Gothic Amals. (...)
We have thus established the Hunnic identity of Valamer, founding king of the Ostrogoths. (...)
Thus, the three post-Attila potentates who emerged out of the Hunnic civil war, Ardaric, Edeco and Valamer, were all Hunnic nobles or princes, not the leaders of 'national' Germanic revolts against the Huns. It was these men and the troops that they governed, especially those that drived out of the following of Edeco and Valamer (under their sons Odoacer and Theodoric (possibly nephew) respectively) that eventually ended the Western Roman Empire and heraldedthe beginning of the so-called 'Middle Ages'.
[SB - more to find in his book]
27 Nisan 2025 Pazar
Atilla - Aetius
Attila hakimiyetindeki Hunlar karşısında önce oyalama taktiği ile zaman kazanmaya çalışan Batı Roma İmparatoru III. Valentinianus ile kumandanı Aetius'un yeterli tedbir aldıklarına kanaat getirdikten sonra Attila'nın taleplerini açıkça reddetmeleri, Batı Roma'ya karşı büyük Hun seferini kaçınılmaz kılmıştı.
451 yılı başlarında Orta Macaristan'dan hareketle batıya yönelen Hun kuvvetleri, Mart ayı ortalarına doğru Ren Nehri'ni üç noktadan aşarak Galya'ya girmişlerdir. Bu sırada İtalya'dan hareket eden Batı Roma ordusu da Galya'da hızla kuzey yönünde ilerlemekteydi. Hun kuvvetleri Mettis'i (7 Nisan) ve Durocortorum'u ele
geçirerek Paris'in hemen güneyinde bulunan Aurelianum'a ulaştıkları vakit, Aetius kumandasındaki Batı Roma ordusu da buraya gelmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma burada değil de Attila'nın kendi savaş taktiğine daha uygun gördüğü Catalaunum (Campus Mauriacus) sahasında gerçekleşmişti (20 Haziran 451).
Her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği bu kanlı mücadelede hangi tarafın galip geldiği halen tartışılmakla beraber Attila'nın ordusunun kazanan taraf olduğu gerçeği ağır basmakta. Nitekim savaşın gerçekleştiği akşam Roma ordusu dağılmış, birlikler arasında bağlantılar kesilmiş, hatta Romalı kumandan Aetius dahi kendini kaybederek girdiği Hun birlikleri arasından canını zor kurtarmıştı. Attila ise ordusu ile birlikte 20 gün kadar kısa bir sürede Hun başkentine dönebilmişti. Keza henüz bir yıl bile geçmeden Attila İtalya seferine çıktığı zaman, karşısında Hunlar'a karşı durabilecek bir Roma kuvveti kalmamıştı.
Hatice AYDIN
Theophanes'in Kroniğinde Geçen Türk Devletlerinin Tarihine Kısa Bir Bakış; Avrupa Hunları
"Theophanes Confessor (=İtirafçı) Kroniğinde Türkler 284-813" içinde
Hunlar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayıldıkları gibi Anadolu topraklarına da yayılmışlardır. Özellikle 395 yılında harekete geçen Hunlar iki yol takip ederek ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Onlardan bir kısmı Balkanlar’dan Trakya’ya ilerlerken daha büyük sayıda diğer bir kısmı Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmişlerdir. (88) Basık ve Kursık adlı iki bey tarafından idare edilen bir kısım Hunlar Kafkasya üzerinden Anadolu ve Suriye’ye saldırmışlardır. Bu Anadolu akını sırasında Hunlar, bugünkü Erzurum, Karasu ile Fırat’ı geçerek Malatya ve Çukurova bölgesine kadar ilerlemişler, Urfa ile Antalya’yı kuşatıp Suriye’ye gelerek Kudüs taraflarına varmışlardır. Orta Anadolu’ya Kayseri-Ankara civarına kadar gittikten sonra, Azerbaycan-Bakü yolu ile merkezlerine dönmüşlerdir. Gerçekleştirilen bu akınlar planlı olmuş ve yerleşilecek vatan hâline getirilecek en uygun toprakları bulma gayesi taşımıştır. Bu durum, Doğu Roma İmparatorluğu kadar Sasanileri de telaşlandırmış ve korkutmuştur. (89) 398 yılında küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddi önlem alamamıştır. (90)
Prof. Dr. İlhami DURMUŞ
Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu'da Türk Varlığı
Eski Ön Asya Uygarlıklarından Günümüze Anadolu’da Türk Varlığı,
Ankara, 2008, Genelkurmay Basımevi. s.83-100
18 Kasım 2024 Pazartesi
Yaban Domuzu ve İskitler
At eti yiyen İskit Türklerinin "domuz" yemediğini iddia edemeyiz. Hatta "yaban domuzu" bazı İskit obalarının ongunu olabilir. Çünkü, nasıl ki renkler yön belirtiyorsa, hayvanlar da yön belirtmekteydi.
" Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri birer sembolik hayvan tarafından da temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. " - Nuraniye Ekrem, Eski Türklerin Renklerle Yön Belirleme Metodu.
Bu durumda kuzeyde yaşayan obalardan birinin ongunu yaban domuzu olabilir ki sanat eserlerinde kullanmışlar. Boyların ongunları (hayvanları) avlanmaz, zarar verilmez ve yenilmez.
SB
______________
Eski Türklerin Renklerle Yön Belirleme Metodu
Nuraniye Ekrem · 1 Mayıs 2016
Türkler, Nuh Tufan’ından beri varlıklarını sürdürmüş bir Millettir. Türkçe dünyadaki en eski dillerden biridir. Mustafa Kemal ATATÜRK 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmasında Türklerin kökeni hakkında şöyle seslenmiştir: “Efendiler, bu insanlık dünyasında büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır” (Dünya Türkleri Birliği, 2013) .
Evet, Türklerin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanındaki derinliğini onun kültüründeki zenginliklerden görebilmekteyiz. Bilindiği gibi bilim adamlarının günümüzde hararetle tartıştığı konulardan biri renklerin soyut mu? somut mu? Olduğu tartışmasıdır. Oysa Türkler milattan çok önce renkleri somut olarak günlük hayatlarında; yön belirlemede simge olarak kullanmayı bilmişler ve savaş durumlarında da strateji araçları olarak tatbik etmişlerdir.
Renkler, kültürel simgeler olmasından ötürü toplumların yapılarını, kültürlerini ve dünya görüşlerini çözümleme konusunda çok daha fazla önem taşımaktadırlar. Dolayısıyla sosyolojinin de inceleme alanına girmiştir. Bu çalışmada renkler Türk kültür tarihi açısından incelemiştir.
Türkler tarihinin en eski devirlerinden beri renkleri yönleri tarif etmek için kullanmışlardır. Bu renklerden kara = kuzey, kızıl = güney, gök = doğu, ak = batı yönlerini tarif etmek için kullanılmıştır. Türk kültüründe, renkler yönleri ifade etmek için kullanıldığı gibi, manevi, milli ve dini anlamlar için birer araç olarak kullanılmıştır. Böylece simgeledikleri kavram ve anlamlar aracılığıyla, Türk kültür ve geleneklerinde önemli bir yer işgal etmektedirler.
Renkler, her toplumda değişik anlamlar ifade eder. Her topluluğun yücelttiği veya sevmediği renkler olduğu gibi, bu renklerin belirttiği yönler de farklıdır. Bir toplulukça sevilen renkler, bir diğer toplulukça sevilmeyebilir. Renkler, gerçek niteliklerinin yanı sıra bazen bir değer yargısı olarak da kullanılabilmektedir (Ögel, 199: 377). Ak renk Türklerde ve Çinlilerde batıyı temsil ederken, Hintlilerde doğuyu, Eski Ahitlerde güneyi, Mayalarda kuzeyi temsil eder (Gabain 1968: 109).
Hindistan’da Doğu=ak, Güney=sarı, Batı=kara, Kuzey=kızıl renkleri ile temsil edilirken Lamaist Kalmuklarda Doğu=ak, Güney=mavi, Kuzey=yaldız rengi, Batı=kızıl olup, Eski Ahitte ise Doğu=kızıl, Güney=ak, Batı=ala, Kuzey=kara’dır. Amerika’da Doğu=kara, Güney=ak, Batı=sarı/kızıl, Kuzey=mavi/yeşil ve Mayalaı’da ise Doğu=kızıl, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=ak olarak gösterilmektedir (Gabain, 1968: 109).
Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri birer sembolik hayvan tarafından da temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir.
Çinliler farklı bir sınıflama yapmışlardı. Doğu tarafına ejder, Güney tarafına kuş, Batı tarafına beyaz kaplan, Kuzey tarafına da kaplumbağa bakardı. Bu bölümlerden her biri bir renkle temsil edilmekteydi. Türklerde Orta kısmı sembolleştiren hayvan ise eski Türklerin Kotus (Kut=Mukaddes, Us=Öküz) dedikleri ve Uygur Türklerinin günümüzde de Kotaz dedikleri bir çeşit öküz idi (Gabain, 1968: 108).
Türklerde, Doğu = mavi/yeşil, Batı = ak, Güney = kızıl, Kuzey = kara renkleri ile sembolleştirilmiştir. Çinlilerin renklerle yön belirleme kültürü Türkler ile benzerlik olduğudur. Dolayısıyla renkler ile yönü belirleme ve sembolleştirme konusu, Türk kültürü açısından başlı başına bir araştırma konusudur.
Bahaeddin Ögel’e göre sarı renk, Türk inanışları ile duygularında iyi bir yer tutmaz. Kötü ruhlar, hastalıklar, bomboş çöller, uzun kış günleri, yokluklar hep sarı renkle sembolleştirilmişlerdir. Yalnızca tabiat ve bahardaki çiçek tasvirlerinde zevkle ve istenerek kullanılır (Ögel 2000: 479).
Mustafa Kafalı Hoca’nın araştırmasına göre sarı renk yön anlamı taşımaz (1996: 50). Bu renk sadece ak, kara, kızıl ve gök renklerinin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirildiğinde, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade eder. Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı altın sarısıdır. Altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hâkimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğu günden beri değerini korumaktadır. Yine bu anlayışa uygun olarak tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmişlerdir (Kafalı, 1996: 50-51).
Reşat genç Hoca’nın araştırmasına göre, Osmanlı Devleti’nde sırma sarısı olarak ifade edilen sarı renk hep altın sarısı olmuştur. Dolayısıyla sarı renk Türklerde Ülgen’in sarayının ve tahtının ifadesi olduğu için aynı zamanda dünyanın merkezinin de sembolüdür (Genç, 1996: 42-43).
M.Ö. 771-M.Ö. 480 yıllarının ilk zamanlarında faaliyet gösteren, Proto-Türk olduğu kabul edilen Kırmızı Tiler ve Beyaz Tiler’in (Ekrem, 1995: 65-83) renklerle adlandırılmasında da yönü renklerle sembolleştirme inançları etkili olmuştur. Yani Kırmızı Tiler eskiden stepin güneyinde, Beyaz Tiler ise batısında yerleşmişlerdi. Ch’ün-ch’iu (M.Ö. 771-M.Ö. 480), döneminin ortalarına gelince Kırımızı Tiler’in stepten ayrılarak güneye doğru Çin’in Shan-hsi eyaletindeki Tai-hang dağları civarına Beyaz Tiler’in ise güneye doğru Shan-pei tepelerine hareket ederek yerleşmeye başlamışlardı. Bu, hem göçebe halkların ilkel inançlarına (Şaman inancı) uygun, hem de Kırmızı Tiler’in oturduğu bölge olan Tai-hang dağlarının Moğolistan steplerinin güneyine yakın olduğunu gösterir. Beyaz Tiler’in oturduğu Shan-pei tepeleri de Moğolistan steplerinin batısına yakındır. Bu bilgilerden yola çıkararak, eski Türklerin de renkler ile yön belirlediği söylenebilir (Ma-ch’ang-shou, 1962).
Ayrıca M.Ö. 626 senesinde ortaya çıkan Proto-Türk olduğu kabul edilen Tilerin neden “Kırmızı” ve “Beyaz” renklerle adlandırıldığına dair bir başka tahmin ise yukarıda belirtilen yönü renklerle sembolleştirme inancının yanı sıra, Tilerin kırmızı ya da beyaz elbise giymeleridir (Lin, 1987: 299). Yine bazı araştırmacılar ise “Ti” adının aslında bir avcı kuşunun adı olup klasik eserlerde bahsedilen “Beyaz Ti Kuşu” ve “Kırmızı Ti Kuşu” adlarından kaynaklanmasıdır (Lin, 1987: 38-39). Ancak bu iddiaların hakikati ne derece yansıttığını kanıtlamak için daha fazla veriye ve araştırmaya ihtiyaç vardır. Araştırmacıların çoğunluğu ise Şaman inancındaki mavi, kırmızı, beyaz ve siyah renklerin dört yönü işaret etmesinden kaynaklandığını kabul etmektedirler.
Hunların ordu yapısında, Hun hükümdarı dışında, sırasıyla Sol ve Sağ Bilge beyi, Sol ve Sağ Kol beyi, Sol ve Sağ General, Sol ve Sağ Bölük Komutanı, Sol ve Sağ Kutluk Beyleri’nden, tüm Sol beyler doğuda, Sağ beyler de batıda otururken, Hun hükümdarı da ortada yani merkezde oturuyordu (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890-2891). Genelde Sol Bey, Sağ beye göre rütbe olarak büyük idi (Fen-ye, 1965: 2944). Bu belgelere göre, Hunlar Merkez dışında doğu yönüne önem vermekte ve bu yönün Hunlar için sol taraf olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Göktürklerle tipik benzerlikleri olduğunu göstermektedir. Hunlar çadırlarda toplu halde iken, büyükler sırtlarını kuzeye dönerek sol tarafta otururlardı (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890).
Ayrıca Hun hükümdarı seherde kalkıp otağının dışına çıkarak, güneş doğduğunda ve akşamları da ay ışığında ibadetini yapardı (Ssu-mach ien 1975: 2890). Bu belgelerden Hunların güneşin doğduğu yöne, yani doğu yönüne çok önem verdiği anlaşılmaktadır.
Bunun dışında, Hunlar mavi, siyah, beyaz ve kırmızıdan oluşan dört renkle, dört yönü sembolleştiriyordu. Bu konuda en iyi örnek Shih-chi (Tarihî Hatıralar)’de yer almaktadır. Shih-chi’ye göre, M.Ö. 2000 yılında Hun hükümdarı Mete (Mo-tu) kırk bir atlı askeriyle Çin’in Han Sülâlesi hükümdarı Kao-tı ve onun ordusunu kuşatma altına almıştır. Hunların beyaz atlı askerleri batı yönünde, gök atlı (yüzü ve burnu beyaz, bedeni mavi) askerleri doğu yönünde, siyah atlı askerleri kuzey yönünde, kırmızı atlı askerleri güney yönünde Çinlileri kuşatmışlardır.
Yedi gün boyunca Hun atlı askerlerinin kuşatması altında kalan Çin’in Han sülâlesi ordusu, rüşvet ve yıllık vergi vermeye söz vererek ancak kendilerini kurtarabilmişlerdir (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2894). Bu görkemli savaş sahnesinde, Hun atlı askerleri dört yönü, dört renk ile sembolize etmelerinden de anlaşılacağı gibi, Eski Türklerin, bu metodu gündelik sosyal hayat dışında savaş stratejisi olarak ta kullandığı anlaşılmaktadır.
Hunların renkler ile yön belirleme metodunun daha iyi aydınlatılabilmesi için Hunların komşuları olan Çinlilerin renkler ile ve yön belirme metoduna kısaca değinmek gerekir.
Çinlilerin renkler ile yönü belirleme araştırmaları M.Ö. 480-M.Ö. 226 yılları arasında başlamış ve eserler yazılmıştır. Bu tür inanç, o zamanlardaki Çin’de bulunan yedi devletten biri olan Ch’in Devleti (Shan-tung eyaleti)’nde yayılmaya başlarken aynı zamanda Çin tıbbını da etkilemiştir. Çin tıbbının ilk teori eseri olan Nei-Chinğ’de yer alan bu anlayış, insanın vücudundaki çeşitli organlarla özdeşleştirilmiştir. Fakat Çinlilerde bir renk ve bir yön fazladır. Yani dört yönün ortasında yer alan bölgeyi sarı renk ile belirlemişlerdir. Bu anlayış sadece Çin tıbbında mevcuttur.
Nei-chinğ in, M.Ö. IV-I. yüzyılları arasında göçebe hayatı ağırlıkta olan Ch’in Devleti’nde yazıldığı tahmin edilmektedir (Kuo-ai-ch’ün, 1985: 505). Nei-ching adlı kitap, eski Çin toprağında meydana gelen çeşitli felsefe düşüncelerini içermekle birlikte tabiat ve insanoğlu arasındaki ilişkiyi de ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bu kitabın 4. ve 5. bölümlerinde yer alan bilgilere göre, dünya; ağaç, ateş, toprak, maden ve su gibi unsurlardan oluşurken tabiattaki her şey, bu beş unsurla özdeşleştirilmiştir (Chang-Ying-Yen, 1980: 16-17, 22-24).
Bahaeddin Ögel, eski Türklerin dört yönü dört renk ile belirleme konusunda çok zengin birikime sahip iken, Çinlilerin bu konuda Türklere göre daha zayıf olduğunu, yerleşik ve kendi oturduğu bölgeden başka bir yeri görmemiş bir topluluk olan Çinliler ile birkaç haftada yüzlerce kilometrelik saha içinde dolaşabilen göçebe halkların bildiklerinin daha fazla olduğunu belirtirken, göçebe halkların yön hususunda yerleşik köylülerden çok daha fazla bilgiye sahip olması gerektiği açıklamasını yapmıştır (Ögel, 1991, cilt I; 429).
Bahaeddin Ögel ve diğer hocaların araştırmalarına rağmen bunca Çince kaynağı şunu söyleyebilmek için sıralamaya çalıştım aslında;
Yukarıda da sözü edildiği gibi, Proto Türkler, M.Ö. 7. Yüzyıllarda renklerle yönü sembolleştirmişlerdir. Çinliler ise M.Ö. 3. Yüzyıllarda ancak renk ile yönü özdeşleştirmeye başlamışlardır. Buna göre Eski Türklerde dört yönü dört renk ile özdeşleştirme geleneği Çinlilere göre 200 yıl önce başlatmışlardır. Atatürk’ün belirttiği gibi Türk milleti, yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği olan ve kültürü zengin bir millettir.
kaynak: Dolunay Dergi, 1 Mayıs 2016
KAYNAKÇA: ARSEVEN, Celal Esad, (1980). Türk Sanatı, Cem Yayınevi, 1987. // CHANG, Ying-Yen, Huang-ti-Nei-Ching Chi-chu (Nei Ching Hakkındaki İzahlar), Shang-hai Teknik Neşriyatı, // CHAVANNES, (1958). Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar (Çince terc. Feng-ch’en-chun), Chung-hua Kitapevi, Pekin. // CHENG, Yong-ling, (1987). Min-Tzu-Tsu-Tian (Milletler Sözlüğü), Shanghai Tsu-shu Matbaası, Shang-hai. // DİVİTÇİOGLU, Sencer, (1987). Kök Türkler, Kent Basımevi, İstanbul. // DİYARBEKİRLİ, Nejat, (1972). Hun Sanatı, Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları, İstanbul. // EKREM, Erkin, (1996). Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (M.Ö. 2146-318), Yayınlanmamış Tez Çalışması, H.Ü. Tarih Bölümü. // FENG, Ch’eng-Chün, (1958). Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar, Chung-hua Kitapevi. // FEN, Ye, (1965). Hou-Han-shu (İkinci Han Sülalesi Tarihi), Chung-hua Shu-chü, Pekin. // GABAİN, A.V, (1968). “Renklerin Sembolik Anlamları”, Türkoloji Dergisi, Ankara. // GENÇ, Reşat (1996). Türk Düşüncesi Davranışı ve Hayatında Renkler ve Sarı, Kırmızı, Yeşil, Türk Kültüründe Renkler, Nevruz ve Renkler, (Yay.Haz. S. Tural – E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara. // HSÜ, Sheng, (1963). Shou-wen-chic-Tzu (Eski Çince Sözlüğü), Chung-hua Kitapevi, Pekin. // KAFALI, Mustafa, (1996), “Türk Kültüründe Renkler”, Nevruz ve Renkler, (Yay.Haz. S. Tural – E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara. // KUO, Ai-chun, (1985). Chung-kuo Chen-Chiu Hui-Ts’ui (Çin Akupunktur ve Dağlama Hakkındaki Kitaplardan Seçmeler), Hunan Teknık Neşriyatı, Ch’ang-sha. // MA, Ch’ang-shou, (1962). Kuzey Ti ve Hunlar, Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // NEMETH, J., (1940). “Türklüğün Eski Çağı” (Macarcadan), Ülkü Mecmuası, (Tercüme eden: Şerif Baştav), Ankara. // EKREM, Nuraniye H. (1996)(Dr. Öğr. Üyesi ). Hunlarda Renk ve Yön Bilgisi, Türk Dünyasında Nevruz, İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri, Ankara. 19 - 21 Mart 1996, ss.85-95 // ÖGEL, Bahaeddin, (1991). Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara. // ÖGEL, Bahaeddin, (1947). “Büyük Hun Devletinin Kuruluşundan Önceki Orta Asya’nın Etnik Durumu”, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi. // PAN-KU, (l975). Han-shu (Han Sülâlesi Tarihi), Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // SSU, Ma-ch’ien, (1962). Shih-chi (Tarihî Hatıralar), Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // TANER, Tarhan, (1970). “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, İstanbul. // TURAN, Osman, (1941). Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, DTCF Yayınları.
_________

































