türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2026 Perşembe

Türkçe

 


"Altay dil ailesi Avrasya'nın birçok dil ailelerinden (özellikle Hint-Avrupa ve Fin-Ugor dil aileleri) daha eski."

S.A.Starostin, 1991


Maalesef bunu nesnel bakış açısına sahip bilim adamları ne kadar savunsalar da Avrupa merkezli bilim adamları “Bunun olması mümkün değil!” demeye devam edeceklerdir. Avrupa merkezli bilim adamlarının sayıca fazla olması sebebiyle onların korosunun sesinden diğer nesnel bakış açısına sahip bilim adamlarının sesini duymak zordur. (...)

Kıpçak dilleri eski ve gelişmiş yazı sistemine sahiptir. Eğer eski Türk “runik” yazısı M.Ö. 9-10. yüzyıldan önceki dönemde çağdaş Kıpçak halklarının atalarının yaşadığı topraklarda ortaya çıktıysa 3000 yıl önce onların yazı sistemine sahip olduklarını söylemek mümkündür.

Erken Ana Kıpçakça dönemi, tahminen M.Ö. XII. ilâ M.S. II. yüzyılı kapsamaktadır. Başlangıç tarihi, İskit dönemi ve Hun döneminin başlangıcına denk gelmektedir. 


Prof.Dr. Kenesbay Musayev

(Кенесбай Мусаевич Мусаев)

Kıpçaklar ve Ana Kıpçakça, Gazi Türkiyat, 2020




18 Haziran 2026 Perşembe

Basta, Baskeutai, Fasces

 

Bastá (βαστά) ile Baskeutai (βασκευται) sözcükleri Türkçe kökenlidir.

Basmak ve Basımçı/Baskıcı ki bu kelime Faşist kelimesinin de kökenidir; Etrüsklerdeki Fasces Faşist kelimesine dönüşmüştür, ancak onun kökeni Fas- değil Bas-'tır. 1898 yılında bir Etrüsk mezarında (Tomba del Littore, MÖ 7.yy - Vetulonia) demirden fasces bulunmuştu, ama Etrüsk yazıtlarında bununla ilgili bir sözcük henüz bulunamadı. Fasces dedikleri balta-değnek Etrüsk kökenliyse mutlaka bir sözcükleri de vardı ve biliyoruz ki Latinler fascesi ödünç aldıkları gibi kelimeyi de ödünçlenmiş olmalılar. Bu durumda Etrüsklerde "Bas-kes" olarak okunan kelime "Fas-kes" olarak Latinceye geçmiş, ancak Latincede sözcüğe "demet" anlamını yüklemişler. Bu arada Grekçedeki Baskeutai bile bir ipucu vermekte.


SB


* Beekes'e göre Grekçe Basta'nın etimolojisi (?) . Jacobsohn'dan aktarırken (İranian -İskitlerden- ödünç) dediklerinde ise İskitleri İranî sayarlar. Oysa İskitler/Sakalar İranî değil Türkçe konuşmaktadır.

* Baskeutai (βασκευται) - fascides (fasces), bundles (demet) // Hesychius (MS 5.6.yy). Beekes EUR olarak verir. "Kelimenin Makedonca olduğu öne sürülmüştür" der.

Her iki kelimede MS 5.yy'da Hesychius sözlüğünde yer alır.











Baskıcı/Zalim "Fillerin" tepişip "Çimenlere" basmaları !



15 Haziran 2026 Pazartesi

Ulumak

 

ULUMAK


Ulu-[

1- (Köpek, kurt, çakal vb.) uzun, iniltili, ağlar gibi ses çıkarmak.

2-(İnsan) iniltili ses, ses çıkararak boğuk boğuk ağlamak.

(Gülensoy)


Birden korkunç bir ses (yani, feryadını- SB) duydum, baktım bizim Kassandra, (Od. 11.421)

ὑλάω - ὑláo - 'to bark' of dogs ( köpeklerin havlaması) / Odyssey - PG? ( Grek Öncesi?)

-Lat.(Latince) ululāre 'to howl'( ulumak), ulula 'owl' ( baykuş), feryat etmek.

-Skt.(Sanskritçe) ululf- 'crying loudly' ( 'yüksek sesle ağlamak), uluka- [m.] 'owl',

-Lith. (Litvanca) uluoti 'to howl' ( ulumak)

(Beekes)


* Ulu[-ma-k, köken Türkçedir.

* Kuzey Hindistan'a göçen Saka-Türkleri... Türkçe kelimeler eski Hint kaynaklarında ve Sanskritçede, ayrıca eski İran dillerinde de bulunabilir... Avesta'da adı geçen Turanlı Dureketay (Turuq-tay) adlı bahadır da Türk'dür. (Ağasıoğlu)

Bu sebeple Sanskritçe dediğiniz dil %100 Sanskritçe değil. Ve eğer Avesta'da Türklerden bahsediliyorsa, kesinlikle Türkçeden ödünç alınmış kelimeler içerir.

* Türkleri ve Türkçeyi çıkardığınız zaman ne tarih yazabilirsiniz, ne de dil araştırması yapabilirsiniz.

* Etimolojik araştırmalarda Türkçeyi göz ardı edemezsiniz.

* Uluma, Latinceye (ululare; Vergil, Caesar, Ovid, Cicero) Grekçeden (ὑλάω - ὑláo) geçti, ama Grekçeye (Odyssey destanı) de Türkçeden.

Ve bu bir gerçektir.

___


* Ulu[-ma-k is Turkish of etymology.

* Saka Turks who migrated to Northern India... Turkish words can be found in ancient Indian sources and in Sanskrit, as well as in ancient Persian languages.... The hero named Dureketay (Turuq-tay) in the Avesta is also a Turk. (Ağasıoğlu)

Therefore, the language you call Sanskrit is not 100% Sanskrit. And if the Avesta mentions the Turks, then it definitely contains words borrowed from Turkish.

* You can neither write history nor conduct linguistic research if you remove the Turks and the Turkish language.

* You cannot disregard Turkish in etymological research.

* Uluma, passed into Latin (ululare; Vergil, Caesar, Ovid, Cicero) from Greek (ὑλάω - ὑláo), but into Greek (Odyssey) from Turkish.

And this is a fact.


SB

5 Mayıs 2026 Salı

Karga

 


"Uçsuz bucaksız bozkırda hiçbir alet olmadan ve yaya olarak dermansız kalmış

aç bir insana ilk yiyeceklerini bulmaya yardımcı olan #kurt ve karga olmuştur.”

(Koyşığara Salğaraulı, (Köşygara Salgarauly) Türikter, Astana 2007)


Karganın kurtarıcı karakteri çok eskiden bellidir. Bu bahsedilen kaynaklara göre, karga toteminin ayrıca özel öneme sahip olduğu görülmektedir. Saka devrinde karga tasviri heykeltıraşlık sanatında görülmektedir. Almatı şehri yakınlarında tesadüfen bulunmuş Sakalar devrine ait bir şamdan bu fikri destekleyen görüntüleri sunmaktadır.

Şamdanın ortasında kurbana sunulmuş dağ keçisi, iki yanında ağızları geniş şekilde açmış olan iki börü (kurt), onların yanında iki karga, etraflarında ise on altı pars (leopar) tasvir edilmiştir. Bu şamdan İmangali Tasmagambetov’in “At Calındağı Örkeniyet” adlı kitabında bulunmaktadır. Bu kitapta “karga, sonsuz ve derin düşüncenin işareti, ömür ve ölümün arasındaki ara bağlantıdır” şeklinde kurban tabağındaki karga tasvirine tanımlama yapılmıştır.

Bu şamdandaki tasvir Buryat halklarının mitolojisindeki heybetli güç Guçin-Gurbu-Gorbsen-han’ın saygısına kesilen kurban etinden üç karga gagalarsa, ruhlar memnun olacağına inanan bir efsane ile uyum sağlamaktadır.

Karga tasvirinin nitelikleriyle ilgili kaynaklar soy bilim efsaneleri ile sınırlanmamıştır. Mançurlar’da Kağanı ölümden kurtaran karga hakkında efsane de mevcuttur. Sibirya bölgesinde yaşayan halkların inancında karga bugüne kadar kutsal sayılmaktadır. Sahalar’ın Hangalas ve Şor kavimlerinde “Karga” isimli boy vardır. Kazakların Kerey boyunun adı “kara”, “karga” anlamı ile ilişkili olduğunu Reşideddin’in, G.N. Potanin’in çalışmaları arasında bulunan efsanelerde verilmiştir. Altay dilleri grubundaki halkların çok eski zamanlardan beri kargayı kutsal saydıkları da bizim fikrimizle bağlantılı olduğunu gösterir. Ama Türk inancında kutla birlikte hatırlanan karga İslamiyetin etkisiyle olumsuz anlamları taşımaya dönmüştür.


Nurbolat Bogenbayev, Aydın Calmirza

Eski Türk Dünya Görüşündeki "Kut" ve "#Karga" Kavramları, Millî Folklor 2014


Kam Nazarlığı, Kargalar, Teke, Göz ve Çıngıraklar

Kimmer/#İskit , MÖ 6.-5.yy, Ulsky Aul Kurganı No 2, Kuban

#karga














İskandinavlar'da



* Odin'in Kargaları = Muninn (akıl,bellek) ile Huginn (us,düşünce).
* Mundo ile Huldin ise #Hun adları.

* Bu arada İsveçce "#kråka", #Türkçe kökenli; "#karga"dır.
İng. #crow, Nl kraai, German krähen, krawa, vs. bile 'karga'dan türeme.






Kargaluk ve İskit Türkçesi


"Kargaluk - Sakaların Azak Denizi'ne verdiği ad."
Prof.Minhylyu Gubayt Usmanov

* Irmakların ormandan getirip denize attığı ve sahilde biriken odunlara/ağaçlara kargalak denir.
* #Kargış ise lanet okumak, beddua anlamındadır.
* Kargalak, fındık çeşidi.

Artık hangi nedenle Azak'a Kargaluk dediler, işte onu bilemeyeceğiz. Ama #Kargaluk / #Kargalak kesinlikle #Türkçe.

SB

#İskit #Saka








Sayfa başındaki görselin benzeri bir başka kurgandan
no 7 karga ve kurt betimlemeli sadak tokası

 


ilgili


3 Mayıs 2026 Pazar

İskandinavlar Arasında Hun Türkleri

 

Bir bozkır imparatorluğu olarak Hunların geniş topraklar üzerindeki egemenliği hız, hareketlilik, şiddet ve ödül yoluyla sürdürüldü. Diğer göçebe halklar gibi, toprakları kontrol etmek için asla fethetmediler. Başka bir deyişle, kralları ve vasallarını kontrol ettiler ve onları müttefikleri haline getirdiler ve krallıklar vasallara indirgendi. Atlı savaşçılar olarak, en azından teorik olarak, her şeyi at sırtında taşıyabilen olağanüstü binicilik yetenekleri sayesinde Avrupa'nın bir ucundan diğer ucuna birkaç hafta içinde geçebiliyorlardı.

Genel olarak 13. yüzyıldaki Moğol fetihleri ​​ve özellikle 1237-42 yıllarındaki Avrupa işgali, karşılaştırılabilir bir tarihsel diziyi temsil etmektedir. Moğollar, Alman sınırından Kore'ye kadar dünyayı yönettiler, ancak geride çok az iz bıraktılar (Moğolların Gizli Tarihi hariç). Göçebelerin kültürü anlaşılır bir şekilde yoksuldur. Kalıcı bir evleri yoktu, kurumları da taşınabilirdi ve sosyal güç salonda veya keçe kaplı çadırda, yurtta kullanılıyordu. Attila'nın yabancı diplomatlarla ilgilenmek için etkileyici ahşap binalara sahip bir karargahı olmasına rağmen, tüm sosyal, kültürel, askeri, ekonomik ve dini kurumlar mekânsal olarak taşınabilirdi. Priscus bu kurumlardan bahsetmektedir. Şüphesiz ki, Hun toplumu, karşılama alayındaki genç kadınlardan, ziyafet sırasındaki gösteri sanatçılarına, güzel tekstilleri işleyen kadınlara veya Roma altınını değerli taşlarla süslenmiş veya ayrıntılı at teçhizatına dönüştüren usta demircilere kadar, kurumsallaşmış davranışları sergileyen ve kodlayan çok çeşitli uzmanları bünyesinde barındırıyordu. Hediyeleşme, diplomatik temasın önemli bir parçasıydı, ancak gerçekte hediye ve haraç arasındaki ayrım çoğu zaman bulanıktır. Şüphesiz ki Hunlar, İskitler ve diğer bozkır halkları gibi, haraç ödeyen ve cömertçe ödüllendirilen vasal kralları bünyelerine katmalarını sağlayan gelişmiş kurumlara sahipti. Altın ve taşınabilir zenginlik elde etmek, diplomatik misyonların amacını ve Hunların "dış politikası" ve savaşının hedefini oluşturuyordu.

Dolayısıyla, dördüncü yüzyılın sonlarında ve beşinci yüzyılın başlarında yeni bir sembolik sistemin ortaya çıkışı, en iyi ihtimalle, altın ve hayvanların sosyal, dini ve siyasi gücün aracı olduğu Hun kurumlarının ve yönetiminin dayatılmasına bağlanabilir. Bu, Barbar Avrupa'da yeni bir sosyal karmaşıklık türünü ve tamamen yeni bir sosyal ve kozmolojik değerler kümesinin benimsenmesini açan bir 'dönemsel geçişi' temsil eder.

Yazılı kanıtlar olmasaydı, Avrupa'daki Hun varlığından haberdar olmamızın neredeyse imkansız olacağı gerçeği üzerinde biraz duralım. Michel Kazanski, "Hun İmparatorluğu aristokrasisinin maddi kültürünün kaynaklandığı çeşitliliğin, Attila'nın sarayının kozmopolit karakterini gösterdiğini" doğru bir şekilde belirtiyor. Bu nedenle, Hunlara özgü özellikler taşıdığı belirlenen dağınık maddi kanıtlar, onların kuzeydeki varlıklarını değerlendirmek için bir ölçüt haline geliyor.

Joachim Werner'in dikkat çektiği eserler arasında, karakteristik açık uçlu, som altın veya gümüşten yapılmış, göbekli ve sivri uçlu küpeler de bulunmaktadır. Bu küpeler, Karadeniz'in kuzey ve doğusundaki mezarlardan ve Macaristan'daki Tuna ovasından bilinmektedir. Ancak Werner, Danimarka'da bulunan dokuz benzer küpeden ve güney Norveç'te bulunan bir küpeden haberdar değildi. Werner, bu türü en önemli ve tartışmasız Hun eserlerinden biri olarak vurgulamış olsa da, kimse Hun eşyalarının orada ortaya çıkmasını beklemediği için bunlar hiçbir zaman Hun olarak tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, bu küpelerin çok sayıda İskandinav altın hazinesinde bulunmaması dikkat çekicidir. Bunların neredeyse tamamı, net bir bağlamı olmayan tekil buluntulardır ve hiçbiri, altın hazinelerinin çoğunda olduğu gibi bataklıklardan veya sulak alanlardan gelmemektedir. Bu durum, bu küpelerin diğer altın eserlerden farklı, son derece kişisel ve zenginlik kaynağı olmadığını göstermektedir. Güneybatı Norveç'teki Göç Dönemi'ne ait bir mezardan elde edilen buluntular bunu doğrular niteliktedir ve Danimarka'daki buluntuların birçoğu bu nedenle sürülmüş topraklardan açılmış mezarlardan olabilir.

Genellikle bir tarafında güneş sembolü bulunan küçük bronz aynalar da karakteristik Hun eserleri arasındadır. Werner'e göre, bunlar Tuna ve Teis nehirleri arasındaki Hun ana bölgesindeki mezarlarda, Karadeniz'in kuzey ve doğusunda ve Orta Asya'nın iç kesimlerinde bulunmuştur. Günümüzde bile Moğolistan'daki Buryadlar arasında şamanistik uygulamalarla yakından bağlantılıdırlar. Laboratuvar analizleri, Eski Uppsala'nın üç "kraliyet höyüğünden" biri olan doğu höyükteki, "Odin Höyüğü" olarak adlandırılan en eski açılış mezarından çıkan mezar eşyaları arasında böyle bir aynanın varlığını doğrulamaktadır. Bronz levhanın daha ziyade bir fibula olabileceği öne sürülmüştür. Ancak levha, göçebe aynalarının tam boyutundadır.

Cenaze ateşi bir taş yığınıyla örtülmüş ve ortasına bir yakma kabı toprağa yerleştirilmiştir. 10-14 yaşlarında bir çocuğun yakılmış kemikleri, cam parçaları, oyun parçaları, kemer tokaları, kemik tarak ve kaşık parçalarıyla birlikte altın telkari ve mine işçiliği parçaları vb. bulundu. Köln Katedrali'ndeki 'prens mezarı'ndaki miğfere ve Kerç'teki Avar mezarlarına benzer minyatür bir deri miğferden bronz levha parçaları da vardı. Ayrıca, küpün yakınında bulunan eşsiz bir insan saçı tutamı da dikkat çekicidir. Gömünün, kesin tarihi tartışmalı olsa da, Geç Göç/Erken Vendel Dönemi'ne, muhtemelen MS 6. yüzyıla tarihlendiği düşünülmektedir. Bununla birlikte, bronz ayna ve saç tutamı, Hunlar arasında uygulanan törensel gömme uygulamalarını (Attila'nın cenazesinde olduğu gibi yas tutarken saçlarını keserlerdi) anımsatmaktadır, ancak gömme işlemi onların Avrupa'dan kaybolmalarından sonra gerçekleşmiştir.

Böylece, Hunlara atfedilen bir veya iki teşhis edici eser türü, göbekli, açık uçlu küpeler ve bronz aynalar, kuzeyde belgelenmiştir. İskandinav ve Germen hayvan stillerinin gelişiminde yansıyan hayvanların önemi, yetenekli işçilik, 'büyü teknolojisi' ve çok sayıda altın hazinesi aynı kültürel komplekse aittir. Bununla birlikte, Hun varlığı daha doğrudan biçimler de almıştır. Hunlarla olan çatışma, etnik grupların bir karışımını içermiş olsa da, Geç Antik Çağ kaynaklarından bildiğimiz gibi, İskandinavya'da kesinlikle benzer tepkilere neden olmuştur. Hunların en azından bir kısmının açıkça belirgin bir Asya kökenli etnik kökene sahip olduğu görülmektedir.

Görünüşleri ‘yabancı’ydı ve varlıkları öfke, açgözlülük ve gücü, aynı zamanda ödülü, hayranlığı ve üstünlüğü de temsil ediyordu. Bu, ayrıntılı hayvan süslemeleriyle bezeli ilk nesil Danimarka ve Norveç kare başlı broşlarında belirgin Asya özelliklerine sahip yüzlerin neden merkezi konumlara yerleştirildiğini açıklayabilir. Bu, Hunların İskandinav elitlerinin hayal gücünde yer aldığını gösterir. Bununla birlikte, bu tür broşların Hun elitlerinin talebi üzerine özel olarak yapıldığını ve İskandinavlara hediye olarak sunulduğunu da gösterebilir.

Prof. Lotte Hedeager
Arkeoloji, Oslo Üniversitesi
Çev.: SB


Kaftan ve eyerle donanmış, etkili bir kompozit yay kullanan atlı göçebe okçu, İskandinavya'da arkeolojik olarak belgelenmiştir.

Geç Göç Dönemi'nden itibaren altın varaklı figürlerde ve MS altıncı ve yedinci yüzyıllara ait miğfer plakalarındaki figürlerde özenle yeniden üretilen törensel kıyafetler, yedinci yüzyıl mezarlarından bilinen Kafkas kaftanlarına benzer. Asya bozkır göçebelerinin geleneksel giysisi olan kısa kemerli tunik (ister kısa ister uzun olsun), MS beşinci ve altıncı yüzyılların başlarında İskandinavya'ya getirilmiş ve bir 'Gotik kültür akımı' ('gotischen Kulturstrom') veya Avarlardan gelen bir etki sonucu olarak açıklanmıştır. Bununla birlikte, kaftanın MS beşinci yüzyılın sonlarından itibaren İskandinavya'da belirgin bir erkek savaşçı kıyafeti olarak ortaya çıkışı, son zamanlarda İskandinavya üzerindeki doğrudan Asya etkisine bağlanmıştır.

Askeri örgütlenmede atlı savaşçılara vurgu yapılması yönündeki değişim de aynı şekilde doğu bozkır kültürleriyle doğrudan bağlantı sonucu olarak açıklanmaktadır. Hunların (veya daha sonra Avarların) İsveç'teki Vendel ve Högom'daki başlıca mezarlardan bilindiği üzere, Hun tipi eyer oklarını Avrupa'ya getirdikleri öne sürülmüştür. Dahası, beşinci yüzyılda Batı İskandinavya'daki seçkin savaşçılar arasında sivri uçlu, tığ şeklinde ok uçlarının kullanılmaya başlanmasıyla İskandinav ok uçlarında dramatik bir değişim yaşanmıştır. Roma ordusundaki Yaylılar ve Hun birlikleri gibi göçebe okçular, karakteristik kompozit yaylarıyla bu özel ok tipini kullanmışlardır. Norveç'te elliden fazla bu tür 'göçebe' ok ucu tespit edilmiştir.

Prof. Lotte Hedeager


"Kaftan ve Kuşlu Başlık"
Tolga, MS 560-620 - Vendel Kurgan 14
Uppland, İsveç (Historiska Museet)

SB* Vendel Çağı 550-800 arasına tarihlendirilir ve Viking Çağı öncesidir. Viking Çağı Hun ve Hazar Türklerinin İskandinavya'ya yerleşmeleri ve yerli halkı etkilemeleriyle başlar.



"Romalılar Makedonlardan, Yunanlılar Romalılardan, Sarmatlar Germenlerden ve Gotlar da sıklıkla Hunlardan (isimler) ödünç alırlar." (Jordanes, Getica)

Hunların Germen isimleri kullanıp kullanmadığı veya Latin kaynaklarının isimleri değiştirip Germenleştirmiş versiyonlara dönüştürüp dönüştürmediğinin bilinmesi imkansızdır, ancak Hunlar ve Germenler arasında evlilikler kesinlikle gerçekleşmiştir; örneğin, Attila'nın son eşinin adı Hildiko bir Germen adıydı. 

Prof. Lotte Hedeager


SB* 
İSK: #Halfdan  - HUN: Huldin / Uldin - #Uldız / Yıldız, 
İSK: #Roar  - HUN: #Ruga / Rua (Attila'nın amcası), 
İSK: #Ottar  - HUN: #Oktar (Attila'nın amcası)
İSK: #Adils  - #Attila , #Atilla ... gibi.

Ya da İskandinavlarda 9.yy'da görülen #Ragnar adı mesela; Hun lider Ragnaris (6.yy) Hunların Bitgor boyundan bir liderlerdi. Krallarının Hakan (Haakon, Hákon, Håkan, Hakon, Hagen, Háukon, Hacon, Àcainn) adını ve/veya unvanını kullanması, ya da krala bağlı toprak sahibi beylerine Earl (Er İl) unvanını vermeleri de tesadüf değildi. Öyle ki hakan için "yükselmiş oğul" anlamını verirlerken, "earl unvanının ilk kullanımı MS 6.yy Proto-Norse eril'dir," dediler... dediler de ne Hakan ne de Earl için Türkçeye bakmak akıllarına gelmedi. Niye gelsin ki? En az 6500 yıllık bir geçmişi olan Türk Dili "gençlere" göre "yaşlıydı"....

Bir de Odin vardı değil mi? Adını yanlış bir şekilde "ele geçirilmiş/cinlenmiş" olarak anlamdırdıkları OD (Woden/Odun) ile eşi JÖRD (okunuşu yiort), ki onun da adı Türkçe, "yort (Bşk.), jurt (Kzk, Alt), yurt" olan ve #Tyrkland 'dan (Turkland) gelen "Asyalı"lardı. Oğulları Thor'a (TUR) ne demeli? Peki ya Odin'in babası Bur'un üç oğlunun olmasına? Odin'in dedesinin adının da Börü'den gelen BÚRI olması da ilginçti; Odin'in Kurt Savaşçıları gibi. Odin'in atı Sleipnir'in "sekiz bacak" ile betimlenmesi de "Sekiz Bacaklı İskitler"den esinlenilmişti.

#Haakon #Earl #Jörd #Türkçe
#İskandinav #Viking #Hun #Türk 


At eti ve atlı gömü de İskandinav kültürüne ait değildi....
SB

Odin önderliğinde Baltık'ın kuzeyindeki ülkelerde yerleşen insan ırkı şüphesiz Asya kökenliydi. Bu istilanın tarihi Hristiyanlık öncesi veya sonrası 400 yıl olabilir (antikacıların her iki dönem için de teorileri vardır), ya da farklı Odinler olmuş olabilir, ya da isim genel olup tüm büyük fatihlere uygulanmış olabilir; ve bu büyük hareketin nedenleri ve tarihleri, antik çağın karanlığında kaybolmuştur.
Olayın kendisi şüpheye yer bırakmaz; çünkü bu, yalnızca halkın eş zamanlı geleneklerine ve dini inançlarına değil, aynı zamanda yazılı tarihin çok daha eski bir dönemine kadar korudukları ve yalnızca geldikleri ülkede ortaya çıkmış olabilecek, geldikleri ülkede değil, geleneklere dayanmaktadır.

Örneğin, at eti kullanımı asla orijinal bir İskandinav geleneği olamazdı, çünkü orada at, Asya ovalarındaki gibi bir yiyecek maddesi olamayacak kadar değerli ve nadir bir hayvandır; Ancak 11. yüzyılın sonuna kadar, dini bayramlarda, asıl ülkelerini anmak amacıyla at eti yeme geleneği yaygındı ve Odin dinine bağlılığın ayırt edici bir işaretiydi; at eti yiyenler ise Aziz Olaf tarafından ölümle cezalandırılıyordu.

11. yüzyılın başlarında Hristiyanlığın Odinizm üzerindeki hızlı zaferi, Odinizm'in yerli değil, ithal olduğunu ve farklı fiziksel koşullara ve farklı bir sosyal duruma ait olduğunu kanıtlamaktadır.

Mezar höyükleri çağı, Danimarka'da Dan Mikillati'nin (MS 3.yy) kendisi için bir mezar höyüğü inşa ettirmesi ve ölümünden sonra kraliyet süs eşyaları, zırhı, atı, eyer takımı ve diğer değerli eşyalarıyla birlikte buraya gömülmesini emretmesiyle resmen başladı; ve soyundan gelenlerin çoğu onun örneğini izledi.

Snorri Sturluson
Chronicle of the Kings of Norway

Görseller Birka Kurganı BJ581, 10.yy / İsveç












NOT:
İlk Türk; Türklerden nefret edip yok olmasını dileyenler, kendi atalarının yok olabileceğini, dolayısıyla kendilerinin de var olmayacağını akıllarına getirmeliler. Ne krallıklar kalır ne de uluslar...



17 Şubat 2026 Salı

Sözde Frig

 

Sözde Frig coğrafyasında Sözde Frigce dedikleri Bediz ve Sözde Frig Kurganları;

Bartomeu Obrador-Cursach'a "Eski Frigce olarak kabul ettiğiniz Beudos/Bevdos kelimesi Türkçe kökenlidir; Bet/Bediz/Bedizci" diyerek yıllar önce bir mail atmıştım, hâlâ geri dönüş yapacak. Akademisyenler hata yaptıklarını kolayca kabul etmez ki Türkçeye karşı da soğuk bir yaklaşımları var, yok hükmünde sayıyorlar sanki. Dil çalışmalarında Türkçeyi dahil etmedikleri için de ortaya çıkardıkları çalışma eksik oluyor. MÖ 6.yy'da Frig coğrafyasında kullanılan bu "Bediz" sözcüğünü arkeolojik buluntuyla da destekleyebiliyoruz; Gordion Kurgan B ve çevresinde bulunan "Balballar". O dönem için bölgede yaşayan Saka Türklerinin bu balbalları "Bediz" olarak adlandırması en mantıklı açıklamadır ki Gordion kurganlarının sahipleri de aslında Saka Türkleridir.

Matchteld J.Mellink, “Friglerin önde gelen bir kişinin cesedini barındırmak için ahşap bir oda inşa etmesi ve odayı bir taş yığını ve tümülüsle örtme geleneği, Kurgan W, P ve MM ile birlikte K-III ve K-IV ‘ün incelenmesiyle daha iyi anlaşılır hale gelmiştir. MM, P, K-III ve K-IV komplekslerinin güney ve batısındaki mezarlıkta halktan insanların basit inhumasyonları ve daha sonra da kremasyon uyguladıklarını biliyoruz. Kurganlar ise soylular, ya da yönetici ailenin akrabaları olsun, ayrıcalıklı sınıfa ayrılmıştı. Standart tipte düz çatılı, alçak mezar odası, W kurganında tamamen gelişmiş görünmektedir. W kurganını MÖ sekizinci yüzyılın başlarına veya dokuzuncu yüzyılın sonlarına tarihlendirsek bile, iyi gelişmiş bir ölü gömme geleneğinin Batı Anadolu’ya ani bir girişi olarak görünüyor. Friglerin Gordion’a (ve Ankara’ya) gelmeden önce bu gömme geleneğini nerede uyguladıklarını ve Anadolu’nun, Avrupa’nın veya Asya’nın hangi bölgesinde, bu Gordion mezarlarının ve içindekilerinin yakın atalarını tanımamız gerektiğini bilmiyoruz. Güney Rusya ve daha sonra İskit ölü gömme gelenekleriyle genel bağlantı kabul edilmelidir. Ancak Anadolu’ya giriş şekli belirsizdir”, demektedir. (*)

Ayrıca şunu da söyler; "Young, Midas'ın hüküm sürdüğü Gordion'un, anıtsal "megara"lar ve etkileyici büyüklükte ve organizasyonda bitişik binalardan oluşan, iyi inşa edilmiş, ağır şekilde tahkim edilmiş bir kale olduğunu vurgulamıştır. Gordion'daki bu sekizinci yüzyıl sonu katmanı, şüphesiz Friglerin işgal ettiği ülkede yaygın olarak bulunan uzun süredir devam eden Batı Anadolu yapı geleneğinin bir uyarlamasıdır. Gelecekteki araştırmalar, işgalcilerin Avrupa'daki ilkel varoluşlarından Gordion'da görülen yarı kentleşmiş mimari organizasyona nasıl geçiş yaptıklarını açıklamak zorunda kalacaktır. Midas Gordion'u inşa edilmeden önce, hayatta kalan Bronz Çağı Anadolulu halklarıyla neredeyse dört yüzyıl boyunca simbiyoz halinde yaşamış olabilirler ve Batı Anadolu'nun bazı bölgeleri, merkezi platoya kıyasla yerleşim kesintilerinden daha az etkilenmiş olabilir. Frigler, Küçük Asya'ya girmeden önce kelimenin tam anlamıyla göçebe miydiler? MÖ 1200 öncesinde Avrupa'da yaşayan Friglerin göçmen veya yarı göçmen bir evresine dair hiçbir kanıtımız yok. Öte yandan, Gordion'daki Friglerle ilgili önceki iki makale, Frig kültürünün bazı "göçebe" özellikler sergilediğine işaret etmiştir. Friglerin göçebelerle paylaştığı ilk önemli arkeolojik özellik, gömme gelenekleridir. Önemli ölülerini kişisel eşyaları, mobilyaları ve hediyeleriyle birlikte bıraktıkları kütük evler veya daha basit ahşap yapılar inşa ederler. Bu ahşap mezar odaları daha sonra bir kaya ve toprak yığınıyla örtülür; bu sistemin en etkileyici örneği Gordion'daki en büyük tümülüs olan "Midas Kurganı"dır. Herodotos'un İskit mezar geleneklerine dair açıklamasıyla ve özellikle Altay'daki Pazırık'ta kazılan İskit liderlerinin mezarlarıyla olan paralellikler açıktır. Pazırık'ta, Gordion'daki "Midas" mezarının çift duvarlı korumasına ayrıntılı paralellikler oluşturan iç ve dış yapılar mevcuttur. "

Bu "sözde Frig" kurganları bu sebeple tekrar incelenmelidir. Çünkü Kurgan sahipleri yönetici sınıfa aittir ve bu yönetici sınıf Saka Türkleridir. 24 yıl boyunca kazı başkanlığı yapmış olan Rodney Young bile "Kurgan Z'nin, "kafesli" odalar inşa eden Altay halkıyla aynı soydan gelen birine ait olduğu şüphesizdir," diyordu. (*) Mellink ve Young Grek kaynaklarında bahsedilen bu "Frigler" üzerinden yorumlar yapıyor ve bölgede farklı bir budun olabileceğini akıllarına getirmiyor. Oysa Asur kaynaklarında "Phryg" kelimesi geçmez, Muşkiler olarak anılırlar ve Muşkiler bir Saka boyudur.

Mellink aynı zamanda Gordion'un Pazırık'tan daha eski olduğunu (oysa kıyaslamak için daha eski olan Tuva Kurganları var) belirtir ve "Frig gömme geleneklerinin prototiplerinin Güney Rusya ve Sibirya bozkırlarına doğru ilerledikçe daha kolay bulunur" demektedir.


Bu bölgelerde kim "Ahşap odalı kurgan" yapıyordu peki?.. İşte bunu dile getirmezler.

Gordion'daki Kurgan KY atlı bir mezarken, Kurgan P "İskit sanatıyla" doldurulmuş bir çocuk/tigin mezarıdır. Ramsay Frigya’da bulunan bir yazıtta geçen "knouman (κνουμανει)" sözcüğünün anlamını "mezar (tomb)" olarak verir. (*) Bu sözcük "korugan (kurgan)" sözü ile sesteş ve anlamdaştır, yani "knouman" sözcüğü de "beudos/bevdos" gibi Türkçedir. Kısaca Gordion, Ankara kurganları, Pazarlı ve Kerkenes gibi bölgelerdeki "Frig Uygarlığı/ Kültürü"nü sorgulamamız gerekiyor.

Türk Tarihi ve Türk Dili üzerine çalışan ve "Batılıların dayattığı" değil de gerçekleri açığa çıkaranlara saygıyla...


SB

Not: (*) "Turova ve Saka Türkleri" adlı 📕kitabımda kaynaklarıyla.

* "Frigler de Türk" yorumu yapılıyor ki hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü Avrupa'dan gelen Frig/Bryg Türk değildir! Mellink'in "...prototiplerinin Güney Rusya ve Sibirya bozkırlarına doğru ilerledikçe daha kolay bulunur"  yorumu gayet açıktır. Frigler kurgan yapmıyordu. Çünkü bu kurganlar Saka Türklerine aitti. Bu durumda da şu gerçek ortaya çıkıyordu: Yönetici sınıf Frig değil, Saka idi. Öyle ki mitolojik kurucuları Gordios'un (Goroğlu) adı bile Türkçeydi.


Mellink'ten inciler;

Frigya'nın "kurgan içinde kereste mezar" şeklindeki gömme geleneği, Güney Rusya kökenli olarak yorumlanmalıdır. Bu gelenek Asya'nın göçebe bozkır sakinlerinde de görülür, ancak kendi başına göçebe yaşamın bir göstergesi değildir."

[SB* Evet değildir, ancak ahşap odalı kurgan yapanlar Türk boylarıdır. Bu Hun Türklerine ait Noin-Ula kurganıyla, Tuva, Altay ve Kazakistan'daki da İskit/Saka Türklerinin kurganlarıyla, ya da MS dönemine ait Türk Kağanlığı, Hazar ve Kuman Türklerine ait kurganlarla da desteklenir.]

Sanatta göçebe özellikler sorusu belki de benzer bir niteliktedir. Geniş bozkır rezervuarı, bozkır sakinleri Yakın Doğu'nun yerleşik ve belirgin kültürleriyle temasa geçmeden önce belirli görsel sanat zevklerinin ve stillerinin geliştiği bir alan olarak yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Nihai ve melez ürünleri en iyi biliyoruz. Eski Yakın Doğu ve Yunan esintileriyle harmanlanmış İskit ve Sarmat sanatı, bilinen antik sanat dünyasından ödünç alınmamış belirli biçim ve konu özelliklerini hala korumaktadır. Birçok sanat tarihçisi, özellikle Rostovtzeff ve Minns tarafından incelenen "hayvan stili"nin özellikleri, Bayan Kohler tarafından önceki makalede vurgulanmıştır.

Hayvan seçimleri ve özel hayvanlar (kuşlar, geyikler, atlar), katlanmış pozlara olan tercih, hayvan formlarının ve unsurlarının fantastik manipülasyonu, zoomorfik birleşim ve zoomorfik çıkıntılar, ahşapta olduğu kadar metalde de modellemenin açısallığı, abartılardan duyulan kaligrafik zevk ve organik prototipinden ilham alan ancak ondan uzaklaşan formun serbest oyunu: tüm bu özellikler, Yunanistan ve Doğu ile olan çatışmasıyla alt edilemeyecek kadar inatçı bir sanatsal zihniyet veya üslup oluşturmaktadır. Güney Rusya'da Greko-İskit metal işçiliğinin nasıl geliştiği bilinmektedir; Ziwiye hazinesinin [SB* İskit MÖ 7.yy] İskit repertuarından ilham unsurları içerdiği de giderek daha fazla bilinmektedir. Ziwiye'deki altın işlemelerde, senkretik bir oryantal üslup (esas olarak Asur, Urartu) bazı durumlarda hazır İskit formlarıyla zenginleştirilmiş ve eklektik bir şekilde kullanılmıştır.

Bu durum, İskit ve daha önceki "göçebe" sanat biçimlerini, Yakın Doğu ve daha sonra Yunanistan'ın repertuarına maruz kalmadan önceki saf hallerinde izleme gibi ilginç bir görevi ortaya çıkarıyor. Artık, yaşamın ilkel ve göçebe bir aşamasındaki toplulukların sanat biçimlerinin varlığını veya kurtarılma olasılığını inkar edemeyiz. Göçebe bozkır sakinlerinin ve yarı göçebe veya yerleşik akrabalarının mezarları, bağımsız "göçebe üslubunun" kanıtlandığı yerlerdir.

Altay bölgesindeki Pazırık'ın donmuş kurganlarında bulunan mezarlar ve mezar ekipmanlarına dair dikkat çekici keşifler, nesneler geç ve karışık olsa da, kronolojik sınırlamaya tabi olmayan bir kanıt sunmaktadır. Ahşap, deri, keçe, tekstil, insan derisi gibi normalde bozulabilir malzemelerin, "hayvan üslubu"nun özel bir biçiminde, açık ve tutarlı sanatsal ifadenin taşıyıcıları olduğu gösterilmiştir. Pazırık'tan çıkan birçok süs oyma eseri, MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllara ait olsalar da, tamamen "göçebe" sanatına aitken, diğer eserler Yunan, Ahameniş ve Mezopotamya esintileri taşımaktadır." 

[SB* Hayır, Yunan, Ahameniş ve Mezopotamya esintileri taşımıyor, çünkü karşımızda bunlardan etkilenmemiş Tuva Arjaan kurganlarından çıkan benzer sanatsal örnekler var.]

"Pazırık'ın bize gösterebildiği kadarıyla, orijinal "göçebe" repertuarı zamansızdır. Antik dünyanın bilinen kültürlerinden bağımsızdır ve metalurjiden önce gelen ve bozulabilir olmalarına rağmen, ayrıntılı ve tutarlı bir sanatsal üslup için uygun araçlar olan malzemelerde yer bulmaktadır. Eğer bozkırda yaşayan çeşitli kabilelerin erken zamanlarda kendilerine özgü sanat stillerine sahip olduklarını kabul edersek -ve Pazırık öncesi bozkır sanatı buluntularından bazıları bunu doğrulamaya meyillidir- antik dünyanın daha iyi bilinen bölgelerindeki sanatın bazı yönlerini yeni bir ışık altında anlamak mümkün olabilir. Bayan Kohler, Gordion'dan gelen ahşap oymalar üzerine yazdığı makalesinde Frig repertuarında ve stilinde "göçebe" özelliklerinin ilginç bir gösterimini sunmuştur. Bu özellikler oryantal, Hitit veya Batı Anadolu kökenli değildir ve yalnızca Frig göçmenleriyle birlikte Anadolu'ya girmiş olabilirler; muhtemelen sahipleri tarafından taşınan ve kabilenin gittiği her yerde yapılmaya devam eden ahşap oymalarda somutlaşmıştır. 

[SB* Hitit veya Batı Anadolu kökenli değil, evet, ancak, "yalnızca Frig göçmenleriye Anadolu'ya girdiler" ifadesi yanlıştır, çünkü Saka Türkleriyle geldi.]

Birçok örneğin korunduğu dönemde Frigler, repertuarlarına oryantal esintiler eklemeye başlamışlardır; aslan ve aslan-boğa grubu açıkça Mezopotamya (veya Hitit) kökenlidir. Ancak bu gruptaki geyikler ve ilgili hayvanların antik Doğu ile hiçbir ilgisi yoktur. En güçlü benzerlikleri Pazırık'taki "göçebe" unsuruna dayanmaktadır. Burada da göçebe unsuru zamansızdır. Bunu ancak tesadüfi koruma bize ahşap veya diğer bozulabilir malzemelerden yapılmış bitmiş ürünler sunduğunda izleyebiliriz. Gordion'daki kazılar, özellikle P kurganından ahşap oymalar ve şehir höyüğünden bazı kömürleşmiş ahşap kabartmalar kurtarma konusunda şanslı olmuştur.

Bu sanatsal kategoride, Friglerin kültüründe "göçebe" bir unsur buluyoruz. Daha önce de kabul edildiği gibi, göçebe olan bir sanatsal özellik için "göçebe" etiketini korumak belki de haksızlık olur, ancak Frigler örneğinde bu, yarı göçebe dönemden yerleşik döneme taşınmış olmalıdır. Öte yandan, "hayvan stili"nin bazı yönlerinin kendine özgü kalıcılığı, bu sanatsal kompleksin kökenlerine atıfta bulunan göçebe etiketini haklı çıkarır. Pazırık ve Gordion tipi erken buluntuların eksikliği nedeniyle, hayvan stilinin yaşı spekülasyon konusudur. Şu anda elimizdeki en iyi belgeler, Kuban bölgesindeki Ulski [SB* İskit, MÖ 6.yy], Kelermes [SB* İskit, MÖ 7.yy] ve Kostromskaya [SB* İskit, MÖ 7.yy] kurganlarından çıkan yedinci ve altıncı yüzyıllara ait bronz ve altın eserlerdir. Bu eserler, tamamlanmış formlarında yerleşik prototiplere olan bağımlılıklarını ortaya koymaktadır. Yüzeylerinin eğimli işlenmesi, sanatçıların aşina olduğu bir malzeme olarak ahşabı işaret etmektedir.

Ne Kuban buluntuları ne de Ziwiye kompleksi, Gordion'daki ahşap oymalar kadar eski değildir. Frigya'dan elde edilen kanıtlar, "göçebe" sanatının bu kategoriye ait eserlerin antik çağlara ait olduğunu kanıtlamaya yardımcı olacaktır; bu sanat türünün MÖ sekizinci yüzyılda var olduğu kanıtlanmıştır, ancak potansiyel olarak çok daha eski bir döneme ait olabilir.

[SB* İşte burada yanılıyorsunuz. Daha eskileri Tuva'da, Ahameniş öncesi İran coğrafyasında. Ve Gordion'da daha eski Frig Sanatı aramayınız, hüsrana uğrarsınız, yoktur. Çünkü Frig öncesine aittir o sanat.]

Tunç Çağı Anadolu ve Yunan arkeolojisi, göçebe sanat kompleksinde varsayımsal bir aydınlatma kaynağı bulmuştur. Yerleşik kültür kalıpları, nihayetinde göçebe kökenli istilalar tarafından tekrar tekrar kesintiye uğratılmıştır. Tunç Çağı'nın Hint-Avrupa göçmenleri, ister Yunan ister Hititler olsun, genellikle istila ettikleri topraklardaki halkların kültürel ve sanatsal seviyesinin çok altında olan yıkıcı unsurlar olarak (arkeolojinin de haklı olarak savunabileceği gibi) sahneye çıktıkları düşünülmektedir. Daha spesifik olarak, Yunanlıların sanat alanında çok az şey getirdikleri, bunun yerine daha sonra Miken sanatının "tektonik" eğilimlerinde sergilenen bir zihniyet ve eğilim getirdikleri düşünülmektedir.

[SB* Sormazlar mı, madem Yunan kavimlerinin hiçbir sanatsal özgünlüğü yok, o zaman nasıl İskitleri sanatsal açıdan etkilemişler? ;) ]


Sorgulama zamanı 🧐


Kurgan B'de bulunan 4 balbal. 33 nolu balbal yukarıda daha net görülmekte.






BEUDOS - BEVDOS is TURKiSH; BET, BEDiZ.

"bädiz, bädizçi". Kül Tigin Monument south-11,12,13

“bet ‘face’, beti ‘form of beings in painting and sculpture’, bediz ‘ornament, relief or sculpture’.”

The claims about "Old Phrygian and PIE" origins for this word is complete nonsense.

“The rare Greek word bevdos ‘sumptuous woman’s dress’ is a borrowing from Old Phrygian bevdos ‘statue, image (of a goddess), which goes back to PIE *bheudh-os-  ‘perception’.”  (Alexander Lubotsky, 2008) and (Bartomeu Obrador-Cursach, 2020). 

Alexander Lubotsky and Bartomeu Obrador-Cursach should conduct more realistic studies and include Turkish in their work. Otherwise, their studies will be unscientific and inconsistent with "Academic İntegrity". Because, even "PIE *bheudh-os-" does not exist. 

More to read TR/ENG an excerpt from my book as pdf



11 Şubat 2026 Çarşamba

Luvi Aldatmacası

  


LUVİ ALDATMACASI 

Ahmet Semih Tulay

23 Temmuz 2024 / link


Son birkaç yıldır yazılı basında ve şu günlerde de sıklıkla sosyal medyada yer alan ve tartışılan bir konu var. Luviler….. Bu konuyu gündeme getiren ve sürekli gündemde tutmaya çalışan kişi kendini doğa bilimci, arkeolojik peyzajların rekonstrüksiyonu uzmanı ve aynı zamanda kaşif olarak nitelendiren Alman kökenli İsviçre vatandaşı Dr. Eberhard Zanger adında biridir. Kendi söylemiyle arkeoloji konusunda bilgisi olmadığı için İsviçre’de yaşayan arkeolog Serdal Mutlu’yu yanına alarak iddialarını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Kendisinin Luvi dili ve uzmanı olduğu iddiasında bulunan Eberhard, 1994 yılından bu yana MÖ 2. binyılda Batı Anadolu’da Luvi adında bir uygarlığının var olduğunu öne sürmektedir. Aslında Luvi terimini ilk kez ortaya atan 1920 yılında İsviçreli Emil Forrer adında bir dilbilimci ve 1950’li yıllarda İngiliz prehistoryen James Mellaart adındaki şaibeli bir bilim adamıdır. 2017 yılında İngiliz “Independent” gazetesince haber yapılan ve buna bağlantılı olarak bizim basınımızda da yoğun ilgi gören “Beyköy Yazıtı” gündeme oturmuştu.

Habere göre; 2012 yılında J. Mellaart öldükten sonra bu yazıtın kopyası onun evinde bulunmuş ve Afyonkarahisar-İhsaniye-Beyköy köy camisinin temelinde olduğu iddia edilen bu taşın üzerindeki Luvice yazılar çözülmüştü? 10/15 metre uzunluğunda 35 cm enindeki kireçtaşı bir blok üzerine kazınan bu yazıt gömülü ise yazılara nasıl ulaşılmıştı? İddiaya göre 1878 yılında köylüler yazıtı caminin temelinde inşaat malzemesi olarak kullanmadan önce, Fransız arkeolog George Perrot dev kitabenin üzerindeki yazıları bir kağıda kopyalamıştı.

Gazete haberi üzerine Beyköy Camisi’nde yapılan incelemede temelin zemindeki ana kaya oturduğu saptanmıştır. Böylelikle bunun bir yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Şubat 2018’de Mellaart’ın evinde Beyköy yazıtı ve kimi taslak metinler üzerinde yapılan inceleme sonunda bunların tamamının sahte olduğu ve gerçekte Mellaart’ın yirmi yıl boyunca bu belgeleri kendisinin oluşturduğu anlaşılmıştır. Yani bilime sahtekarlık karıştırılmıştır. Beyköy Yazıtı’nın sahte olduğunu kanıtlayan İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nden Hititolog Doç. Dr. Hasan Peker, yazıtı çözdüğünü iddia eden Dr. Fred Woudhuizen ve Dr. E. Zangger’i eleştirerek, “olmayan bir şey üzerine bilimsel çalışmalar yapmak gerçeğin üstünün örtülmesi ve yok sayılmasıdır.” demiştir. 

Zangger’in ilgi görmeyen bir başka uçuk iddiası da Truva’nın Atlantis olduğu iddiası gibi Truvayı Luvi uygarlığının bir parçasıymış gibi göstermesidir. Bu arada Bilge Umar adlı iktisatçı bir kişi yazmış olduğu “Türkiye’de Tarihsel Adlar” adlı kitapta Anadolu’daki kent adlarının neredeyse tamamına yakınını Luvi diliyle ilişkilendirip bu akıma hizmet ettiğini söylemem gerekir.

Peki, E. Zangger ve yandaşları neden bu işi gündeme getirmişlerdir? Yanıtı gayet açıktır.  Bunun altında uluslararası siyasi ve politik planlar vardır. Batılılar önceleri batı uygarlığının temelini Eski Yunan uygarlığında aramışlar, ancak Anadolu’nun bu konuda daha baskın olduğunu anlayınca bu kez gözlerini bu topraklara dikerek kökenlerini Anadolu uygarlıklarına dayandırmak istemişlerdir. Örneğin, Almanlar kökenlerini Galatlara dayandığını kanıtlamak için Anadolu’da çok sayıda arkeolojik kazı yapmışlardır. Sonuç: Kocaman bir sıfır. 

Genel olarak Avrupalılar Anadolu’nun günümüzden 10.000 yıldan beri Hint-Avrupai halkların ana vatanı olduğu iddiasındadırlar. Bunlara göre Anadolu Tunç Çağı kültürü ve sanatının yaratıcısı  “Hint-Avrupalı halklar”dır. Bu halkların öncüleri Hititli, Luvili, Palalı halklar ve henüz adı bilinmeyen Hint-Avrupalı topluluklardır. Yani Anadolu Hint-Avrupalı halkların da anavatanıdır. Bu topraklarda konuşulan dil ise “Proto Anatolian languages”tir. Yani Hint-Avrupacadır. Hititlerin ve Hattilerin Asyalı oldukları kesinleştikten sonra bu kez bu iddia sahipleri Luvi yalanına sarılmışlardır. Ancak Luvi dili diye savundukları dil incelendiğinde karşımıza Hattice ve Hititçe çıkar. Hatti dili ise Asya kökenli bitişken bir dildir. Yani Luvi dili dedikleri aslında Hatti ve Hitit dilinin bir lehçesi olmaktan öteye gidemez.

Zangger ve yandaşları Anadolu’da yaşamış ancak hiç bir devlet kuramamış, dili tam olarak çözülememiş Luviler üzerinden yeni bir kök arayışına girerek sahte belgelerle, önce Hititlere, sonra Truva ve öteki krallıklara ait her şeyi Luvilere aitmiş gösterme çabasına giriştiler. Zangger planını daha rahat uygulamak için 2014 yılında “Luvian Studies” adlı bir vakıf kurdu. E. Zangger ve yurt dışındaki Luvian Studies Vakfı’nın ve Türkiye’deki işbirlikçileri uydurma tezlerinin yaymak için sosyal medyada yoğun bir çalışma içine girmişlerdir. 

Zangger’in görüşlerini aktaran bir makaleyi Türkiye’nin değişik yerlerindeki gazetelerde ve sosyal medyada noktasına virgülüne dokunmadan değişik yazar adlarıyla yayınlatırken bu konuda Zangger ve S. Mutlu birlikte yazdıkları hatalarla dolu bir kitap ile Luviler yalanını yaymaya çalışmışlardır. “Luvi Uygarlığı” adlı bu kitapta arkeolojik kazıların yeterince derinliğe ulaşmadığını, bu nedenle de Luviler hakkında ayrıntılı bilgi edilemediği iddiasındadırlar. Ne kendisinin ne de yardımcı S. Mutlu’nun demek ki Anadolu’daki kazılar konusunda da hiç bir bilgileri yoktur. 

Bir başka konu söz konusu Luvi kitabının kaynakça bölümünde bir tek Türk bilim adamının adı yoktur. Kanımca tüm arkeoloji dünyasının tanıdığı Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel, Prof. Dr. Bahadır Alkım, Prof. Dr. Muhibbe Darga, Prof. Dr. Halet Çambel, Prof. Dr. Refik Duru Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Prof. Dr. Tahsin Özgüç gibi Anadolu uygarlıkları hakkında otorite olan daha onlarca Türk bilim adamını duymamışlar. Bu arada not düşeyim az önce adlarını saydığım öğrencisi olduğum hocalarımdan Luvi diye bir şey duymadım.

Avrupa merkezli kimi vakıfların Anadolu’dan vatan yaratmak için başlattıkları ve Türkiye’deki kimi kuruluş ve kişiler tarafından da desteklenen “Luvicilik” akımında bir de Luviler’den Aleviliğe ve Kürtlere bir kök yaratma çabası içine girdikleri de gözlemlenmiştir. Bunların düşüncesinde Alevi inançlarının kökeninin Luvi inançlarına dayandığı gibi saçma bir düşünce vardır. Luvilerden “ışık ülkesinin halkı” gibi söz edenlere bir notum var. Işık ülkesi Luvi değil, tüm maddi uygarlık ögeleriyle bildiğimiz gerçekten ışıklar içindeki Likyadır.

Prof. Dr. Ahmet Ünal, Luvilerin iddia edildiği gibi Anadolu’nun geçmişinde önemli bir yeri olmadığı, abartıldığını, birkaç kaya kabartması, tek tük hiyeroglif yazıt, mühürler ve kimi seramik parçaları dışında araştırmalarda Luvi varlığı izlerinin çok zayıf olduğunu; gerçekte ise Luvi Ülkesi ya da Devleti diye kendi içinde tutarlı bir coğrafi bölge olmadığını belirtmektedir. Prof. Dr. Semih Güneri ise Luvi dili, Luvi kültürü diye tanımlanmış bir süreç olmadığını söyleyerek şu soruları sormaktadır. Hangi Luvi? Luvi hangi arkeolojik kültürü niteler? Nerede Luvi tarzı çanak-çömlek? Luvi mimarisi? Luvi tasvir sanatı? Nerede Luvi’ce tarihsel metinler? Ki Luvi coğrafyasını bize tanımlasın, Luvi tarihinin ana hatlarını bize anlatsın.

Sonuç:  Luvi halkı ve dili ile ilgili olarak kadim belgelerde herhangi bir kayıt yoktur. Luvilerin hiçbir zaman bağımsız bölgeleri olmamıştır. Bir tane Luvi kralının adı yoktur. Luvi mitolojisi, söylemleri yoktur. Luvi uygarlığına ait özgün maddi eserler yoktur. Luviler Batı Anadolu’da Hititlerin gölgesinde yaşamış yerli basit bir topluluktur. Bu gerçeğe karşın Anadolu’da bir Luvi uygarlığının olduğunu gündeme getirmek batılılarca kotarılan tam bir toplum mühendisliği, Anadolu kronolojisini değiştirme sevdasıdır. Luvi uygarlığı kocaman bir yalan ve bir aldatmacadır. E.Zangger ve yandaşları tarafından Anadolu kültürü üzerinde acemice planlanmış, kurgulanmış ve siyasal politik amaçlı oyunlardan biridir.


Ahmet  Semih Tulay

(Arkeolog, Milet Müzesi'nin eski müdürü)

________________


SB



"U-ba-ti = arazi, hibe edilen saha" anlamında olan ve "kesinlikle Luviceden Hititlere geçmiştir" denilen UBATİ sözündeki
"ba'nın Hatti kökenli olması" denilmesiyle ;
UBATİ'nin
2- Hattilerin Türkçe konuştuğu, (Ba > Uba > Oba]
3- Arazi anlamından çıkarılan sonuca göre> UBA(-ti) sözünün OBA olduğu,
4- Sumercede "yaşam yeri, saha" anlamında UB sözünün kullanıldığı,
5- Türkçede aynı anlamda OBA (kökü OB) olarak hâlâ kullanıldığı,
Bu sebeple de;
1- Kesinlikle Luvice kökenli OLMADIĞI ...!

Frigce diye açıkladıkları "OUA"  da Türkçedeki OVA sözünün kendisidir.
Aynı zamanda Lukka (Likya) ve Karia yazıtlarında da UBA (OBA) olarak geçer!

Luvice de, Frigce de yok, Türkçe var!

En büyük luvici İlya Yakuboviç bile Turovalıların dili için "luvice en olası aday değil" derken, "bir takım kişiler" hangi cesaretle "Turovalılar Luvi dilli" diyebiliyor? Vahiy mi gelmiş? "Yaz kızım/oğlum...."

Valla sıkıldım bu luviperestlerden!

"Homeros Destanı'nda Troya'nın öne çıkan, hatta en önemli rolü, Troyalıların Grek etnik kökenine dair ikna edici bir argüman teşkil eder mi? İlyada'nın Hektor'u ve diğer bazı Troyalı karakterleri büyük bir sempatiyle tasvir etmesine ve Akhaların Troyalı düşmanlarıyla tercüman olmadan konuştukları bir dizi sahneye rağmen cevap olumsuzdur. Watkins'in (1986: 62) ölçülü sonucuna katılmak için daha da fazla neden vardır: “Luvilerin Wilusa hakkında bir şarkısı ya da destanı varsa, bu Wilusa'nın Luvice konuştuğu anlamına gelmez”.

Benim iddiam, “Troyalıların dili” tartışmasında çivi yazılı kaynaklardan elde edilen yetersiz onomastik kanıtlar kullanılmak istendiğinde, Luvicenin en olası aday olarak ortaya çıkmadığını ileri sürmekten öteye gitmiyor."

Ilya Yakuboviç, Sociolinguistics of the Luvian Language, Vol 1, 2008


Hititolog Prof.Dr. Ahmet Ünal bile "abartıldığını" söyler ve yazar. / link


Prof.Dr. Semih Güneri
"Sahte Luvi hiyeroglif yazıları ve James Mellaart" makalesi


Prof.Dr. Semih GÜNERİ (FB hesabından):

"Son birkaç yıl içinde 'Luvi' diye bir sözde kültür uyduruldu. Anadolu'nun yerli kültürüymüş. Hint Avrupalıymış. Birkaç resim yazısı işaretiyle nasıl anladılarsa Hint Avrupalı olduklarını? 

Bütünüyle uzmanlık alanıma girdiği için yazdıklarıma güveniniz. 'Luvi', ...şunlar..., ...bunlar..., ...onlar... gibi Hitit tarihi metinlerinde anılan etnik gruplardan biridir. Kim oldukları, ne konuştukları belli değildir. Hiçbir şekilde arkeolojik kültürünü bilmediğimiz, bilinmeyen, tamamen önemsiz bir topluluktur. Anadolu'nun Güneyinde bulundukları düşünülür. 

Her şeyden önce bir bölgede konuşulan dili belirleyen, bölgenin baskın arkeolojik kültürdür. Neolitik Çağlardan Demir Çağlarına, Anadolu'da baskın arkeolojik kültürü belirleyen Hurri ve Hatti etnik kültürüdür. Hurri'nin de ve Hatti'nin doğrudan ve dolaylı yazılı belgeleri vardır. Bu iki baskın etnik kültürün arkeolojik kültürleri de yukarıda anlattığım gibidir. Hurri arkeolojik kültürü Hitit sanatı diye uydurulan Anadolu Tunç Çağı sanatını temsil eden arkeolojik belgelerin toplamıdır.  Yakında çıkacak kapsamlı Hurri (çift 'r') kitabım bu konuya son noktayı koyacak. 

Hatti sanatı nedir sorusunun yanıtı ise, Alaca Höyük Kral Mezarlarında bulunan tunçtan Güneş Kurslarıdır, altın kadın heykelcikleridir, altından kap kacak süs eşyalarıdır. Hitit Luvi hiyeroglifi denilen hadisenin böyle bir arkeolojik karşılığı yoktur. Kesinlikle yoktur. 

Yazıya gelince, Mısır resim yazısından türetilmiş ve sadece mühürler üzerinde birkaç tekil işaretten ibarettir. Yani herhangi bir olayı anlatan tam bir hiyeroglif metin yoktur. Bunların tersini yazan anlatan hiçbir bilgiye inanmayınız. Ve sıkı durunuz: Hattice ve Hurrice eklentili dillerdir, Asyalı dillerdir, bu iki etnik grup Anadolu'ya eklentili dillerin kaynak bölgesi olan Kuzey Asya'dan gelmiştir."


Ataman is not Luwian, but Turkish !
Even "Karian armon" is Turkish ; Erman/Arman.

ER = Tr., Man, soldier, male.

suffixes -man -men ; from the Sumerian period always in use in Turkish;
- Declares the multitude (kocaman = huge),
- Creates names (Ataman, Alpman, Arman, Erman, Yalman, Öymen),
- Declares few / more (küçümen = small),
- Made profession names (eğitmen = instructor),
- Generates item names (yayman = big sack ; elemen = sieve); ılıman = mild,
- Produces title word [Ataman = ancestor leader; Kölemen = slave man /or tribe name of Turkish Mamluks (Kipchak Turks), who established a state in Egypt- Syria] or Turkish tribe name Kuman (Cuman),
- Generates words related to human physics (Şişman = Fat),
- Generates place names (Kağızman, Adıyaman, Dalaman)




Lukkaca (Likce) dedikleri URT(T)A,  tanrısal ad ARMA ve ERMMENENİ sözcükleri Türkçe kökenlidir.
URTTA < YURT - YURDU
ARMA(n) < ARMAN - ERMAN
ERMMENENİ < ERMAN + ENİ/ENE (ANA)
ARMAN URTTA = ERMAN YURDU

NOT: Ermen/Arman kelimesinin Türkçe olduğuna dair bakınız:
Ermen Boyları ve Pseudo-Ermeni Haylar / Prof.Dr. Firudn Ağasıoğlu




"Bu gün Hint-Avrupa medeniyet ve dillerinin yayıldığı bütün yerlerin altında bir Türk katı bulunmaktadır...
Roma-Latin dilinin altında Etrüsk,
Yunan dilinin altında Pelasg, Sami dillerinin altında Sümer... "
Sabir Rüstemhanlı-Gök Tanrı.



Dil ve köken çalışmaları yapanlar araştırmalarına Türkçeyi dahil etmediği sürece
yaptıkları o çalışmalar bilimdışıdır.
Ve
'Sözde' akademisyenler Hititçe- Luvice diyerek masal anlatmaya devam ediyor...

Ais = Ağız ; Hititçe değil TÜRKÇE



ilgili