Translate

26 Aralık 2013 Perşembe

KARI ÇOR TİGİN, İSKİT VE ORHUN YAZITI






Çin Halk Cumhuriyeti'nin eski başkenti Chang'an'da (Xi'an'da) Ötüken Uygur Kağanlığı Dönemi prenslerinden KArı Çor Tigin adına hazırlanmış Çince - Türkçe (Kök-Türk harfli Uygurca) bir yazıt bulundu.

Yazıttan edinilen bilgilere göre Karı Çor Tigin Uygurların Yaglakar sülalesinden, Çabış Tigin'in oğlu , Kan Tutuk'un yeğeni, Bögü Bilge Tengri Kan'ın küçük kardeşidir.

O, T'ang İmparatoru Tai Tsung (Dai Zong / Daizong) zamanında (794 yılının beşinci ayında) ülke içinde baş gösteren isyanları bastırmak amacıyla Chang'an'a / Xi'an'a gelip imparatorluk ordusuna 'sol kuvvetler komutanı' olarak katılır.

Karı Çor Tigin, henüz 20 yaşında iken 20 Mayıs 795 tarihinde Xi'an'da hastalanıp ölür. T'ang İmparatoru daizong onun adına bugün Xi'an'ın 10 km güneybatısında bulunanan Zhang Du Yuan Bölgesi'nde bir anıt mezar yaptırır ve üzerine Çince ve Türkçe metinlerden oluşan bir yazıt koydurur.

İki bölümden oluşan yazıtın (Kök)Türk harfli Uygurca bölümünde 17 satır bulunmaktadır.

Bu bölümde Karı Çor Tigin'in soy kökü ve kim olduğu hakkında bilgi verilir ve onun adına Tang / Çin imparatorunun anıt mezar yaptırdığı ve 7 Haziran 795 tarihinde ölüm töreni düzenlettiği belirtilir.

Yazıtın Çince bölümünde ise (Kök)Türk harfli bölümündeki bilgilerin paralelinde cümlelere yer verilerek Tang İmparatoru Daizong'un kendi emrinde komutan olarak görev yapan Uygur Prensi KArı Çor Tigin'in ölümünden duyduğu üzüntü dile getirilir.

Halen Xi'an'daki 'Tang West Market Museum'da sergilenen KArı Çor Tigin yazıtı, Çinlilerle Türkler (Uygurlar) arasındaki tarihi dostluk ilişkisini yansıtması ve çift dilli bir yazıt olması bakımından büyük önem taşır.

Bu makale önce (Kök)Türk Kağanlığı ve Ötüken Uygur Kağanlığı dönemlerinde Türk-Çin ilişkilerinin durumu dikkatlere sunulmakta ; sonra da Karı Çor Tigin yazıtının (Kök)Türk harfli bölümü bütün yönleriyle ele alınıp incelenmektedir.



CENGİZ ALYILMAZ


....




İskitlerde Yazı / Schythians inscriptions

2600-year-old Issyk Inscription.
Two lines of Saka inscription that changed view on the history of the Türkic people....

The oldest inscription in Türkic alphabet, the Issyk Inscription, written on a flat silver drinking cup, was found in 1970 in a royal tomb located within Balykchy ( Issyk), a town in Kyrgyzstan near Lake Issyk, and was dated by 5-th c. BC.



Elshad Alili, Rizwan Huseynov 2012


...

Issyk Inscription

The oldest inscription in the Türkic alphabet, the Issyk Inscription, written on a flat silver drinking cup, was found in 1970 in a royal tomb located within Balykchy ( Issyk), a town in Kyrgyzstan near Lake Issyk, and was dated by 5-th c. BC.


For the Issyk Alphabet table by Dr. Selahi Diker, 
the author of the 
AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE 
(1996, 1999) 

For a complete analysis of inscription 
by Prof. A.S.Amanjolov in his book 
HISTORY OF ANCIENT TÜRKIC SCRIPTT 



....

Esik Kurganı’nda bulunmuş olan bu yazının karakteri, 
kullanılan harfler ve şekilleri, 
Orhun-Yenisey yazısının karakteri, 
harfleri ve şekilleriyle karşılaştırılmış ve 
onların aynı olduğu belirlenerek 
Esik Kurganı’nda bulunan yazının 
Orhun-Yenisey yazısının prototipi olduğu kabul edilmiştir.



Prof.Dr.İlhami Durmuş
İSKİTLER


....


" Türklerin bilinen ilk alfabesi, 
Orhun alfabesi, Göktürkler tarafından yazılmış yapıtlarıdır." diyenlere...


"Yazıya geçmek için, geçmişinde bir birikiminin olması gerekir" !



İskit Daşbaba




____________TÜRK TARİHİ____________






24 Aralık 2013 Salı

Aurel Stein / Türk Runik Yazıt / Kurt Evren








ANCIENT MANUSCRIPTS IN SANSKRIT, 
CENTRAL-ASIAN BRAHMI, SOGDIAN, 
MANICHAEAN-TURKISH , 
RUNIC TURKI, UIGUR, TIBETIAN, 
FROM WALLED-UP TEMPLE LIBRARY, 
"THOUSAND BUDDHAS" , 
TUN-HUANG


1: Sanskrit Prajna-paramita text on palm leaves

2: Roll with Manichaen "Confession of Sins" in early Turkish
3: Book in Runic Turki
4:,6: Uigur texts in book form
5: Pothi in Central-Asian Brahmi script
7: Text in cursive Central-Asian Brahmi written on reverse of Chinese MS.roll
8: Roll with Sogdian text.
9: Leaf of Tibetan Buddhist Pothi.

page: 180




....Turfan was for more than two centuries the main seat of Uigur power. It is therefore appopriate that the ruins there should have been the first to yield relics, both in Middle Persian and early Turkish of that Manichaen literature which, until Prof.Miller's discovery, was thought to have completely vanished.


They apparently justify the belief that Manichaeism and Buddhism existed peaceably side by side among a populatian mainly Turkish, which with a tolerance characteristic of the race, was ready to give a hearing to more than one system of slavation.


It was probably much the same also on Chinese ground at Tun-huang; and thus we can account for the strange fact that, among sacred texts and relics deposited in a Buddhist shrine, there should have survived a manuscript of that church of Mani which had its chief ecclesiastical centre in Babylon and which, as plentiful passage in the Fathers of the Church show, was long a serious rival to Christianity on the shores of the Mediterranean.


But apart from this quasi-historical interest, the Manichaean relic from the "Thousand Buddhas" has proved also of philological value. Dr. A.von LEcoq, te distinguished Turkologist savant of the Royal Ethnographical Museum at Berlin and the successful leader of the second German expedition to Turfan, who was kind enough to undertake its publication, has shown in an annotated edition recently brought out in the royal Asiatic Society's Journal that the Tun-huang manuscript contains the most complete text so far known of the "Khuastanift" or "Confession Prayer of the Manichaean" auditores of laymen, in its early Turkish version.


Only about one-tenth of the text at the commencement has been lost, and this could fortunately be supplemented from fragments now at Berlin.


Without going into details it will suffice to mention in Dr.von Lecoq's words, that "its excellent state of preservation and the fact of its being written in the clear unequivocal letters of the Manichaean alphabet render this manuscript a most valuable help to all interested in the study of the ancient Turkish speech".


For the smae reason another unique "find" from the walled-up library claims mention in this place. It is a small manuscript book of over a hundred pages in that earliest Turkish writing desgnated Runic Turki, known until recently only from the famous Orkhon inscriptions. Some fragmentary leaves in the same script resembling in appearance the runes of the North had turned up at Turfan, and I myself had come upon a sheet of it in the ruined fort of Miran, as already related as well as some fragments among the contents of the Tun-huang cave. but the little book just referred to is complete from beginning to end, and bu far the largest literary text in that script.


Its value is much increased by the fact that, according to a communication of Prof.V.Thomsen, who has honoured me by accepting the task of publishing it, the book is probably an original composition in Turkish and not a translation from some Buddhist or other imported religious text, as is the case with most early Turkish language remains so far recovered.....


page 214-215-216



Ruins of desert Cathay: 
Personal narrative of explorations in Central Asia and 
westernmost China
by Aurel Stein - link



___________




Ahşap kapı ,3.yy - Niya antik kentinden
Tarım Havzası





Kumaş parçası







KANATLI KURT EVREN



Ejder simgesi Türk kültürüne aittir

Bu yazıyı ejder simgesinin batı kültürüne ait olduğunu düşünen kişilerin özellikle okuması gereklidir. Ejder, Türk topluluklarının mitolojik ve kozmolojik ürünleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye'de sporla üreyen bazı yeni yetme fantastik kurgu yazarlarına yol gösterelim. Sözde yazar yığınının, batı taklitcisi bir zihniyetle uyduruk ejdere mızrağı kitaplarını örnek almalarının, "dur len ben de yazarım bundan!" diyerek bir heyecan içine girmelerinin, ne kadar yanlış olduğunu bir kere daha hep beraber gözleyelim.


Evren/dünya şeması oluşturan Türk abidelerinden biri: Bugut abidesi. M.S. 582. Diğer hanedan kitabeleri gibi kaplumbağa kaideye sahip bu eserde üst kısım başka örneklerde ejder veya kurt olarak ele alınmakla beraber burada üst kesimde Göktürklerin kurttan türeyiş efsanesinin ana motifi olan kurttan süt emen çocuk kabartması bulunmaktadır. (Diyarbekirli 1993)


Ejderha, hava ve suyun efendisidir. Ejderha ve Anka'nın uçuşunun, bereketli bahar yağmurları getirdiğine inanılır. Türklerin evren adını verdikleri bu yaratığı Araplar, tanin; Çinliler, lung; Moğollar, moghur; İranlılar, ejderha; Avrupalılar ise drache diye adlandırmıştır. Ejderha, milletlerin yaşadıkları mekan ve inanç yapılarına göre farklı şekillerde tasavvur edilmektedir. Çinliler ejderhayı, suda yaşayan pullu bir sürüngen olarak tasavvur ederlerken, Pers kültüründe kanatlı, dört ayaklı, yedi başlı, ağzından alevler püskürten bir varlık olarak tasvir edilir. 


Türk kültüründe gök kuşağının ve yağmurun sembolü olarak görülen kurt başlı ejder motifi, devletin ve hakimiyetin de sembolü olarak ifadesini bulur. Kültigin ve Bilge Kağan mezar külliyelerinde bulunan kitabelerinde kaplumbağa şeklinde bir kaide üzerine kitabe taşının oturtulduğu, yukarısında ejder kabartmaları bulunan (Zunkara anıtı gibi bazı anıtlarda kemer oluşturan şekil ejderi andıran bir kurttur), dar yüzleriyle bir dikdörtgen taş blok olan yazının yer aldığı kitabe kısmı ile, söz konusu abide tipik bir evren şemasıdır ve devletin hakimiyet simgesidir.




Berber Kalesi isimli cenknâmede de yedi başlı olan ejderha, bir kuyruk darbesi ile kayaları yerinden sökmektedir.


SARI SALTUK ( 1198-1280) Dobruca ülkesini, özellikle Kralın kızını bir ejderden kurtarmıştır.


Hacı Bektaş Dergâhı’ndaki şamdanlarda kullanılan bir figür olan ejder; çok eski inanç sistemlerinde var olan bir geleneğe göre, yeni bir yere yerleşileceği zaman, orasının yurt edinilebilmesi için fatihin orada bulunan ejderle savaşması ve yenmesi gerekmekteydi; ancak bu zaferden sonra o bölgeye yerleşilebilinirdi. Bu inanç Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde de görülmektedir.


Birgün Hacım Sultan’ın gönlüne, “acaba erenler bize nereyi yurt verecek ki, orada dem-yom oynatalım (yer tutmak, yerleşmek)” düşüncesi gelir. Bu fikir Hünkâr’a malûm olur. “Kolu Açık Hacım” der; “Sana şu oğul canavarı tepeleyeceğin yeri yurt verdik, mezarında orada olsun.” Hacım Sultan ve yanındakiler yola çıkarlar. Susuz yakınlarına geldiklerinde Banaz suyunun kenarında ejderi görürler. Sultan ejdere doğru bir nara atar ve ağzından çıkan ateşle ejder kül olur, ölür (Gölpınarlı, 1990).


Bir başka önemli hikaye Selim Şah oğlu Kılıç Arslan'a aittir. Kılıç Arslan Aksaray'da Hasan Dağı yakınında bir ejderha ile savaşıp Aksaray'ı mumur hâle getirir...


Vilayetname’de yer alan bir başka rivayete göre Hacı Bektaş Veli kâfirlerin elinden ejder yardımıyla kurtulmuştur. Olay şöyledir: Elli bin kâfir toplanır, kendisi de haç takınıp atına biner, harekete geçer. Önce üç bin piyade kâfiri öncü olarak yollar. Öncüler mağaraya gelince Hacı Bektaş, kâfirlerin sesini duyar; “Yarabbi” der, “Sen bana yardım et, bir yedi başlı ejder yolla, mağarayı beklesin”. Tanrı yedi başlı bir ejder emreder, ejder mağarayı kuşatarak yatar. Gelen kâfirler bunu görünce korkarak kaçarlar. (Gölpınarlı, 1990).

Ejder ile ilgili bir diğer olay Hacı Bektaş ve Ahi Evren ile ilgilidir: Ahi Evren ile Hacı Bektaş bir su kenarında oturup konuşurlarken Hacı Bektaş’ı tanıyıp inanmayan otuz kişi suya girip yıkanırlar. Hacı Bektaş Ahi Evren’e, “kalk yürü, adımızı anmamaya yemin ettiler; adımızı anmadıkça onları sudan çıkartma” der. Ahi Evren bir ejder şekline girerek adamların kıyıda üst üste çıkardıkları elbiselerinin üzerine oturur. Sudan çıkarak elbiselerini almak için birkaç kez farklı adamlar gelseler de alamadan suya dönerler; ta ki hepsi ejder karşısında “Ya Hünkâr” deyip de, ejder kayboluncaya kadar (Gölpınarlı, 1990).


Hacı Bektaş Dergâhı’nda, Balım Sultan Türbesi’nde bulunan şamdanda ilk sıradaki ejder kollarını birer el tutmaktadır. İnsanın en önemli organlarından biri olan el, korunma unsuru olup aynı zamanda hareketin de simgesidir. Anadolu’da resim ya da cisim olarak birçok sanat ürününe yansıyan bu motifte sihirsel bir güç olduğuna inanılmaktadır. 


Ejder dışındaki diğer önemli semboller


Hacı Bektaş Dergâhı’nda yer alan şamdanlar üstünde kuş, aslan, ejder figürleri vardır. 

Hacı Bektaş Anadolu’ya geldiği zaman yerli dervişler tarafından iyi bir şekilde karşılanmaz. Anadolu’ya güvercin şeklinde gelen Hacı Bektaş Veli’yi doğan kılığına giren Doğrul Baba adlı Anadolulu bir derviş yakalamak ister; ancak tam o sırada güvercinden tekrar insan şekline bürünen Hacı Bektaş, doğanı boğazından yakalar (Gölpınarlı, 1990).


Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi Abdal Musa tarafından ise şu şekilde anlatılmaktadır: (Ergun, 1930:6)



“Ali oldum Âdem oldum bahâne

Güvercin donunda geldim cihâne” 



Anadolu’ya güvercin şeklinde gelen Hacı Bektaş Veli, bir yerden başka bir yere gideceği zaman da güvercin şeklinde uçarak gitmektedir.



Bu olay Âşık Hasan’ın bir şiirinde şöyle dile getirilmiştir: (Ergun, 1930: 19)



“Kul Hasanım var mı sözümde yalan

Münkirin gönlünü gümana salan
Doksan günlük yolu kuşlukta alan
Hünkâr Hacı Bektaş Veli kendidir”


Aslanın tasavvuf yaşamında taşıdığı önem Sufiler arasında yaygın olan arslana binmek geleneğinden de anlaşılmaktadır. 


Hacı Bektaş Veli çölde ilerlerken, aslanların bulunduğu bir yere uğrar. Buraya insanlar, aslanların korkusundan yaklaşamazlar. Hacı Bektaş o bölgeye girer girmez iki aslan ona saldırır; ancak onlara iyice yaklaşarak, başlarından kuyruklarına kadar ikisini de iki eliyle sıvazlar. İki aslan orada taş olur, bunu gören diğer aslanlar yüzlerini yere sürerek yalanmaya başlarlar (Gölpınarlı, 1990: 17).


Karaca Ahmet Sultan veya Ahmet Rıfai’nin ve Seyyid Mahmut Hayrani’nin aslan üzerine binerek keramet gösterdikleri bilinmektedir (Karamağaralı, 1971:84-85). 


Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde Seyyid Mahmud Hayrani’nin Akşehir’de bir arslana bindiği, bir yılanı kırbaç yaptığı ve üç yüz mevlevi dervişini yanına alarak Sulucakarahöyük’e Hacı Bektaş’ı ziyaret etmek için gittiği belirtilmektedir (Gölpınarlı, 1990:49). 


Kaynakça:
İsmet ÇETİN, "Ökük-Türk Kitabelerinde İsimleri Geçen Hayvanlar"
GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1977). Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri. İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri.
GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1990). Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli “Vilayet-name”. İstanbul: İnkılap Kitabevi.
OĞUZ, Burhan. (1980). Türkiye Halkının Kültür Kökenleri.
alıntıdır..







Kurt Evren / Sırlı Seramik 1500-1700





Hayat ağacı ile Kurt-Evren-Ejder











Faydalı bir link
Turk Kozmolojisi - Nuray Bilgili








more photos of Aurel Stein's book















Turdi is also a Turkish tribe name
Turdi aynı zamanda Oğuz boyuna bağlı Bozoklar'dan bir oymaktır

Turdular Köyü - Şefaatli / Yozgat
Oğuz boylarından, özellikle Bozoklar, kültürleriyle birlikte gelip, Yozgat ve çevresindeki güzel topraklara yerleşmişlerdir. link




Kırghız Turks






TARIM MUMYALARI ve DOĞU TÜRKİSTAN









____________________





Antik çağdaki kitaplarda geçen Türk kelimesi




Pomponius Mela, Algeciras, 
İber Yarımadası'nda doğmuş Romalı coğrafyacıdır. 

Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. 45'te ölmüştür.De situ orbis libri III. adlı yaklaşık 100 sayfalık eseri anlatım özellikleriyle dikkat çeken Latince eseridir. 

Pliny'nin Historia naturalis adlı çalışmasından etkilenmiştir.L. Annaeus Mela, Yaşlı Seneca ve Seneca'nın kardeşi kendisinden eserlerinde bahsederler. Strabo'nun coğrafi görüşlerine katıldı. Dünyayı beşe bölerek sadece ikisinde yaşam bulunabileceğini söyledi. 

Kitabı antik çağdan sonra 1471'de Milan'da basıldı. 1998'de de İngilizce yayımı yapılmıştır. Türkoloji açısından önemli bir kaynak olan eseri Azak Denizi'nin doğusunda yaşayan Türkleri batıda tarif eden ilk kayıttır.


Concordantia in libros Pomponii Melae De chorographia

editör: Carmen Guzmán,Miguel E. Perez

Anahtar kelime : Turcaeque



________________















Ve Troya / Truva bir Türkbeyliği....




Paris of Troy with his Scythian cap.
Roman, 27 BCE - 37 CE. glass cameo-style disc of blue and white 
British Museum.



Helen'in Paris tarafından kaçırılışı /Roma rölyefinden / the Lateran Museum in Rome.

Paris'in başlığı tipik "Asya"lılara özgü İskit başlığıdır.


______________




22 Kasım 2013 Cuma

YAZILIKAYA KILIÇ TANRISI NEGRAL, İSKİT ve KRAL ARTHUR






Öncelikle bilmemiz gereken şey : 
Hititler, Anadolu'nun yerlisi olan Hattilerin Kültürünü almıştır.
Hititler siyasi bir birlik kurmuş olabilir ama asla kültür getirmemiş, Anadolu'nun yerli halklarına ait kültürü benimsemiştir.

Kulakları küpeli, başında boynuzlu kaskı, arslan dişli ve kılıç şeklinde bir insan olarak tasvir edilen Yeraltı Tanrısı, Nergal







YAZILIKAYA KILIÇ TANRISI NEGRAL VE KRAL ARTHUR


Yazılıkaya , MÖ 13. yüzyılda yapılmış Hitit açık hava tapınağı. Kayalar arasındaki, galeri adı verilen iki girintiden oluşur. 
Büyük galeriyi duvar gibi çevreleyen kayaların yüzeyine kabartma olarak 63 figür işlenmiştir; bunlardan batı duvarındakiler tanrıları, doğu duvarındakiler ise tanrıçaları canlandırır.Yan yana dizili figürler profilden verildiği için, burada bir tören alayının canlandırıldığı akla gelir; oysa Hitit sanatında figürlerin önden gösterilmesi adet değildir. Bu iki sıranın ortada birleştiği noktada Hitit dininin baştanrıları Teşup ve Hepat gösterilmiştir. 


Hava Tanrısı Teşup, Hurri ve Şeri adlı iki kutsal boğasıyla birlikte dağ tanrıları Nanni ve Hazzi'nin, Tanrıça Hepat ise bir parsın üstünde canlandırılmıştır. Hepat'ın arkasında duran oğlu Tanrı Şarruma ile birlikte bu üçlü kutsal bir aile oluşturur. Büyük galerideki en büyük kabartma IV. Tuthaliya'ya aittir ve doğu duvarında yer almaktadır.



Ayrı bir girişi olan küçük galeride de kabartmalar vardır. Girişte kanatlı ve aslan kafalı bir yaratık figürü yer alır. Bu galerinin, ölümünden sonra tanrılaştırılması için IV. Tuthaliya'ya ayrıldığı sanılmaktadır. Galeride onun da iki kabartması vardır ve bunlardan birinde koruyucu tanrısı Şarruma tarafından kucaklanması gösterilmiştir.  
Küçük galerideki öbür kabartmalarda 12 tanrı ile taşa gömülü olarak algılanan Yeraltı Kılıç Tanrısı (Negral) canlandırılmıştır. Gömlek, kemer, kısa etek ve ucu yukarı dönük ayakkabılı, birbirinin aynısı ,omuzlarında orak biçimli kılıç taşıyan 12 figür....


Kabartmalar Hitit tanrı, tanrıça ve kralların göstermekle birlikte, Hatti/Hurri etkisi taşımaktadır. Bu da Yazılıkaya'nın Hurri ülkesinden gelen Kraliçe Puduhepa döneminde yapıldığını düşündürmektedir. IV. Tuthaliya'nın annesi olan Puduhepa'dan Hurri dinini öğrendikten sonra Hitit devlet kültünü Hatti ve Hurri törelerine göre yeniden düzenlediği bilinmektedir.






Tarkan Türkçe'dir.
Tarkan is Turkish of etymology









KAŞKALAR VE HİTİTLER ile HATTUŞAŞ/BOĞAZKÖY 



Anadolu platosunun kuzeyindeki dağlarla çevrili geniş bir alanın, güney bitiminde iki vadi arasında yamaç bir arazide yer alan Hattuşaş ören yeri, Çorum ili, Boğazköy ilçesi sınırları içindedir. Bir Hitit başkenti olan bu yer, 1986 yılında Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır .



2001 yılı içinde ise sayıları otuz bin kadar olan, Hattuşaş çivi yazılı belgeleri nedeniyle UNESCO'nun ‘The Memory of the World) (Dünya Belleği) Listesi’ne alınmıştır. 



Boğazköy ilk kez 1834 yılında Fransız gezgin Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Uzun bir aradan sonra 1893-94 yıllarında Ernst Chantre, küçük çapta kazılar yapmış ve ilk çivi yazılı belgeleri yayınlamıştır. İlk sistematik kazılar, 1906’da İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden Makridi Bey ve Alman Asur uzmanı Hugo Winckler tarafından gerçekleştirilmiştir. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün 1931- 39 yılları arasında yaptığı kazılara 2. Dünya Savaşı nedeniyle bir süre ara verilse de, 1952 yılından itiberen çalışmalar yeniden başlatılmıştır. 



Hattuşaş’daki ilk yerleşim izleri M.Ö. 6. bine kadar geri gitmektedir.  
İlk Tunç Çağı’ndan (M.Ö. 3000’ler) itibaren yoğun yerleşmenin görüldüğü kentin tarihsel dönemi, Anadolu’da M.Ö. 2. bin yılın başlarından itibaren yazılı buluntuların ortaya çıkmasıyla başlatılır. Kendilerini Hatti olarak adlandırılan Hattuşaşlılar, ilk yerleşmelerini bugün Büyükkale olarak bilinin yerde kurmuşlardır. Yazılı belgelere göre, M.Ö. 18. yüzyılın ortalarında Hattuşşaş, Hititlerin saldırısına uğramıştır. Anadolu’yu tümüyle ele geçirmek için askeri seferler başlatan Hitit kralı Anitta, stratejik olarak çok önemli olan Hatuşaş’ı feth ettikten sonra, bir daha yerleşilmemesi için kenti lanetliyerek yıkmıştır. 


Bu olaylardan sonra Anadolu’da bir yüzyıl boyunca yazının kullanılmadığı karanlık bir dönem hüküm sürmüştür. M. Ö. 17. yüzyılın ortalarından itibaren, Anitta ile aynı etnik kökene sahip başka bir Hitit kralı I. Hatuşşili buraya yerleşmiş ve burayı başkent yapmıştır. 
Hattuşaş bundan sonra dört yüzyılı aşkın bir süre boyunca Hitit Krallığı’nın başkenti olmuştur. Kent, Eski Hitit Dönemi’nde (M.Ö. 1650 -1400) Orta Anadolu’da gücünü ispatladıktan sonra, Batı ve Güneydoğu Anadolu’ya, ama aynı zamanda Kuzey Suriye’ye kadar askeri seferler düzenleyerek gücünü uzak bölgelere kadar yaymak istemiştir. Krallığın gücü büyürken, kent de kuzeybatıya doğru genişlemiştir. 


Hitit İmparatorluk Dönemi ise M.Ö. 14. yüzyılda başlamaktadır. M.Ö. 14. yüzyılın başlarına tarihlenen bir belgede kentin, kuzeyden geldiği belirtilen Kaşkalar tarafından tahrip edildiği yazılıdır.  
M.Ö. 13. yüzyıldaki II. Muwattali döneminde, Mısırla yapılan Kadeş Savaşı öncesinde, yerleşme bir süreliğine Tarhantaşşa isimli başka bir kente taşınmış, ancak kısa bir süre sonra, III. Murşili zamanında Hattuşaş yeniden başkent yapılmıştır. 


Hitit Büyük İmparatorluk Dönemi’nde kısmen zayıflayan ve küçülen imparatorluk, I. Şupiluliuma ile yeniden eski gücünü kazanmıştır. Günümüz Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’nin olduğu bölgedeki o dönemin en ciddi düşmanı Mitanni Krallığı’nın gücü azalır. Artık Suriye’ye kadar genişleyen Hitit İmparatorluğu’nun sınırı Mısır İmparatorluk sınırlarına kadar dayanır. Bu nedenle o dönemin iki süper devleti olan Hitit İmparatorluğu ve Mısır İmparatorluğu arasında güç savaşı yaşanır. 



M.Ö. 1272’de Asi Irmağı kıyısında yapılan Kadeş Savaşı’nda Büyük Kral II. Muwattali ile firavun II. Ramses komutasındaki ordular yenişemez ve birkaç yıl sonra bir barış antlaşması imzalarlar. Söz konusu barış antlaşması Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö. 1180’lerdeki yıkılışına kadar geçerli olur (New York kentindeki Birleşmiş Milletler binasına, uluslararası ilk barış antlaşmasının metni olarak Hattuşaş’da bulunan bu anlaşma nüshasının büyütülmüş bir kopyası asılmıştır). 



M.Ö. 13. yüzyılda Hattuşşaş’ın en önemli tapınağının olduğu Yazılıkaya kutsal alanı inşa edilmiştir. M.Ö. 13. yüzyıl sonlarında Hitit İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır. M.Ö. 12. yüzyılın başında ise batıdan gelen Deniz Kavimleri istilası sonrasında pek çok kent gibi Hattuşaş da yıkılmıştır.  
Hitit Büyük İmparatorluğu’nun yıkılması sonrasında başkent Hattuşaş’da gücünü kaybetmiş ve böylece yüzyıllar boyunca elinde tuttuğu siyasi, ekonomik ve dini merkez olma özelliğini yitirmiştir. Bu nedenle olsa gerek, kent bilinçli bir şekilde yavaş yavaş terkedilmiştir. 


Hitit Büyük İmparatorluğu’nun son dönemlerine ait saray binaları, bazı tapınaklar ve kent surlarının bazı yerlerinde yangınla oluşmuş tahribat izleri görülebilmektedir. Düşman saldırısı öncesinde Hattuşaşlıların tüm değerli eşyalarını öncesinden alıp götürdükleri anlaşılmıştır. 



Uzun yıllar Hititleri ve Hattuşaş kentini yerle bir eden gücün, kuzeyden gelen Kaşka halkı olduğu düşünülmüştür, ancak 1996 yılında Büyükkaya’da yapılan kazılar bu görüşün doğru olmadığını ortaya koymuştur.  Söz konusu bu kazılarla açığa çıkarılan dönem, Demir Çağı olarak tanımlanmaktadır. Bu dönemde artık tunçun yerini demir buluntular almaktadır. Eldeki verilere göre, Hattuşaş terk edildikten sonra Anadolu’nun kuzeyinden gelen halklar (bir olasılıkla Kaşkalar) eski Hitit bölgesini ele geçirmişlerdir. Ancak, ele geçirme bir fetihden ziyade yıkıntı halindeki bir kenti işgal etmek biçiminde gerçekleşmiştir. 


Bir süre sonra, M.Ö. 9. yüzyılda Orta Demir Çağı’nın başlamasıyla Büyükkaya’da tepenin tümünü kaplayan büyük bir yerleşme keşfedilmiştir. Buna ek olarak M.Ö. 8. yüzyılda aşağı kent ve Büyükkale’ye de yerleşilmiştir. M.Ö. 7. yüzyılda Büyükkale’de bir kale inşa edilmesi, aşağı kentteki yerleşmenin oldukça zayıflamasına neden olmuştur. Bir süre sonra Büyükkaya da terkedilmiştir. 
Bu terk ediş, Avrasya bozkırlarından gelen Kimmer akınlarına bağlanmaktadır. Kimmerlerin M.Ö. 700/680 yıllarında İç Anadolu’ya girerek Kral Midas’ın Frig krallığını yıktıkları bilinmektedir. 


Hattuşaş’daki Orta ve Demir Çağı yerleşmesi genel anlamda “Frig” olarak adlandırılır. Bunun nedeni ise bu yerleşim tabakasının İç Anadolu’nun batısındaki Frig çekirdek bölgesinin buluntu yerleriyle büyük benzerlik göstermesidir. Mimari ve çanak çömlek benzerliğinin yanı sıra, Friglerin ana tanrıçası Kybele kültü de burada görülmektedir. Büyükkaya’nın güney kapısında çok etkileyici bir Kybele heykeli bulunmaktadır. 
Ayrıca doğu Grek bölgesinden ithal edilmiş bazı çanak çömlek parçalarına rastlanmıştır. Buluntular Demir Çağı’nda Kappadokya ve İç Batı Anadolu arasında yoğun bir kültür ilişkisinin varlığını ortaya koymaktadır. 





Doç.Dr. Rüstem ASLAN
Editör Prof.Dr. Canan PARLA 
T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2597,TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL MİRASI-I




Oz Tamgası Türklere aittir.
Swastika is Turkish of origin.




"Daha önce ifade edildiği üzere Kaškalar, Hitit yerleşim alanları olan Orta Anadolu’ya doğru sürekli bir yönelim halinde olmuşlardır. Hitit Devleti’nin her güç durumundan bir istifade çıkarmış olan Kaškaların, Hitit sonrası bölgede ortaya çıkan otorite boşluğu ve istikrarsızlık neticesinde bölgeye girmiş oldukları ve hatta Hitit kentlerinde yerleşmiş olma ihtimalleri üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Ancak bu aşamada Hitit sonrası Hitit kentlerinde görülen Frig kalıntılarının en azından bir kısmının Kaškalara mal edilmesi gerekecektir. Kaška ve Frig kültürleri arasında bir ayrım yapmak için elde yeterince veri olmaması tespiti kuvvetlendirmeyi güçleştirmektedir."



Serkan Demirel

Öğretim Görevlisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi
Akademik Bakış,cilt 6, sayı 12, 2013







* * * 





İSKİTLER ve EXCALİBUR

"İskitler her yıl Ares'e atlar ve her yüz savaş tutsağından birini kurban ediyorlardı;
tanrı yapay bir tepecik üzerine dikili demir bir kılıçla temsil ediliyordu."

Mircea Eliade
Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi-1
M.Eliade Hintavrupa görüşünü savunur,herkesi buna bağlar. Son araştırmalarla Hintavrupa diye bir ırkın / dilin olmadığı görüşü yaygınlaşıyor. Thomas Young 1813 yılında, Hint Avrupa terminolojisini "icad" etmiştir. Hint Avrupalılar İran'a MÖ.800 de gelmiştir, öncesi yoktur.  (Aryan-Turan tartışması)








Kral Arthur ve Excalibur mu?

Arthur adına ilk kez, ancak MS. 6. yüzyılda Kelt halk şiirlerinde rastlanılır, 
yani bu efsane İskitler, Hunlar, Sarmatlar (İskit ve Amazonlardan oluşan topluluk) ve Alanlar'a aittir...





Kral Arthur ile 12 Şovalyesi


Kral Arthur efsanevi Camelot kralı (5. yüzyıl sonları ya da 6. yüzyıl başlarında), Britanya mitolojisinde çok önemli bir figür olan Arthur, savaşta ve barışta ideal kralın simgesidir. Arthur, Sakson istilacılara karşı Kelt asıllı Britonların koruyucusu olmuştur. Arthur'un kökeni hala bir tartışma konusudur. Kimileri Latin aile ismi olan Artorius'tan türediğini söylemektedirler (Mesapik ya da Etrüsk kökenli)....



Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Britanya mitolojisinde geçen, Kral Arthur'un maiyetinde olan en yüksek şeref rütbesini almış kişilerdir. Toplantı yaptıkları masa, üyelerin arasındaki eşitliği temsilen başsız ve ayaksız yapılmıştı. Hikayelere göre üyelerin sayısı 12'den 150(ya da fazlası)'ye değişmektedir. Winchester Kalesi'nde bulunan 1270'lerden kalma Winchester masasının üzerinde 25 tane şövalye ismi yazılıdır.





....Diye geçiyorsa, Etrüsklerin Anadolu'dan göçtüğü kanıtlandıysa ve Excalibur'un da İskit kolu olan Xalub'tan geliyorsa, Ayrıca Hititler , Türk kavmi olan Hurrilerin ve Hattilerin etkisi altında kalıp, ayinlerini bile Hatti diliyle yapıyorsa ve Kaskalarla yani İskitlerin diğer kolu ile de içli dışlıysa.....


Ve ayrıca :
"Hititçe yazılı kaynakların susması sonrası bu halkın akıbetine ilişkin bilgi veren başka bir kaynak olmaması, konu hakkında farklı yorumlara sebebiyet vermiştir. Hitit Devleti’nin son dönemlerinde doğu sınırları yakınlarındaki bir Kaška kenti olan Pahhuwa’da, Mita isimli bir isyancının ortaya çıktığı görülmektedir. 


Bu kişi, Anadolu’yu istila etmeye çalışan Asurluların kaynaklarında Muškili Mita olarak geçmektedir. M uški isminde geçen šk etimolojik bağlantısı akla Kaška’yı getirmektedir. 


Bu neticede Kaškaların Hitit Devleti’nin son bulmasıyla birlikte Muški yerleşim alanları olan Orta Anadolu’ya kadar yayıldıkları düşünülebilir. Ayrıca Mita ismi Hitit Devleti’nin çökmesinin ardından birkaç yüzyıl sonra bölgede merkezi bir devlet kurmayı başarmış Friglerin mitolojik kralı Midas’ı da akla getirmektedir...."

Tartışma konusu ise....




Elşad Alili Bey'de:


"Muşkilər İskit kavmi idi. Yunanlar onlara Mosx, ya da Mossinyok derlərdi. İsmilərinin də ağac evlərdə və ormanlarda yaşadıqlarından dolayı aldıqlarını söylərlerdi. Akkad yazılarında bu Muşkiler Meşex, ya da Meşequkimi keçər. Akkadcada bol Türkcə kəlimələr vardır və ağac anlamında meşek, arman sözləri vardır.  Yəni anladığımız bu Muşki/Mosx/Mossinyok/Meşequ boylarının adı bizim meşe sözündəndir. Kəndiləri Türk və Ural kavimlərinin karışımı idi. Daha sonra onları kral İskitlər (Han Oğuzlar) Asurlarla bitməyən savaşlardan dolayı yanlarına alıb Anadolu-Trakya-Balkan və Kavkaz-Doğu Avropa yolları ilə köç etdilər. Şu an Rusiyada yaşayan Meşer Tatarları (ağaçerilər) və Ural boyu olan Mokşalar (Mordvinlərin önəmli kolu) kəndi adlarında o ismin hatırasını daşıyırlar. İlk əvvəllər Mosok şəklində olan Moskva toponimi də o ismin hatırasını yaşadır. EXCALİBUR sözü Anadolu'da yaşamış XALUB (diğer adları GARGAR, TİBAREN, ALAZAN) İskit boylarıyla alakalıdır. Bu Xalub'lar Samsun etrafında oturur, bakır üretir ve silah yapırdılar.  Hitit yazılarında geçen KASKA'lardır."  derse..... Elşad ALİLİ Dilbilimi-Türkolog/AZERBAYCAN




Zaur Heseniv "Char Skifler" kitabında ise:


"Evripid "Alkestid" de xalibler ölkesinde olan demirden bahs edir. Xaliblerin skif tayfalarından olmasını tasdiq eden melumata Xaliblerin skif tayfalarından olmasını tasdiq eden malumata Apolloninin "Arqonavtların yüşü"ne verdiyi sxoliyalarda rast gelirik. Burada skif xalqlarının siyahısı verilir, hemin siyahıda xalibler de vardır. Ksenofont yazır ki, "ellinlerin torpaqlarından keçdikleri xalqlar içerisinde en cesurları xalibler idi ve onlar ellinlerle albayaxa döyüşe girirdiler." yazıyorsa....





Yukarıdakilere ilaveten:



Alanlar hakkında daha detaylı ve tam bilgileri Ammianus Marcellinus'da (4.yy) bulabiliriz. Yazar, hacimli "tarih"inde Alanları şu şekilde anlatıyor:


"ALANLAR UZUN BOYLU, GÜZEL GÖRÜNÜMLÜ VE HAFİF SARI SAÇLIDIR. SİLAHLARININ HAFİFLİĞİ NEDENİYLE OLDUKÇA HAREKETLİDİRLER. DAHA SADE VE DAHA KÜLTÜRLÜ HAYAT TARZIYLA HUNLARLA TAMAMIYLA BENZEMEKTEDİRLER. ONLAR BARBAR GELENEKLERİNE GÖRE KILIÇLARINI YERE SAPLIYORLAR VE MARS'A OLDUĞU GİBİ KILICA TAPIYORLAR"


Ammianus Marcellinus'un verdiği Alan ve Hunların kültür ve yaşam tarzıyla ilgili karşılaştırmalı analiz, burada sözü edilen "barbaların" Hunlar olduğu konusunda şüpheye mahal bırakmıyor. Alanların kılıca saygı göstermeleri, onların Türk özelliği taşıdıkları hakkında açık bir delildir. Hunların ataları İskitlerin de kılıcı tazim etmeleri bu delili teyit etmektedir. Hunların Mars'ın kutsal kılıcını tazim ettiklerine, onları çok iyi tanıyan Romalı yazar Priscus da vurgu yapmaktadır. 


Türk ve Moğol destanlarının mukayeseli tetkiki, araştırmacıları "silah önünde eğilerek selamlama geleneği "Kılıç Tanrısı" - kelimesi kelimesine "Kılıç" - kültünün doğmasına yol açtığı" hükmüne götürmüştür. (Lipets, Sovyetskaya Etnografya, 1978)


5.yüzyılda yazılan "Ermenistan Tarihi" adlı eserde yer Alanca bir cümlenin çevirisi: (kitapta hanendelerin Ermeni hükümdarı Artaşes'le evlenen Alan kraliçesi Satenik (Satinik, Sartinik) şerefine yazılmış Alanca bir şarkı)


"Artahır havart tiz havartsi" 




Karaçay-Balkar dilinde ise : "Artahır haparını tiz haparçi (Hapartsı) ; eski Türkçeden çevirisi : "Hikayeci, hikayenin son bölümüne geç" ya da "Son hikayeyi anlat, hikayeci"


Alan Türkleri
Türk Halklarının Kökeni
Kazi T.Laypanov - İsmail M.Miziyev



"EXCALİBUR",  ARTHUR'UN DEĞİL, 
ATİLLA'NIN KILICI'DIR.



Attila tabiatı böyle olduğu için büyük şeyler yapacağına inanan insandı. Onun kendisine güveni kılıç sağlıyordu. Bu kılıç İskit krallarının nezdinde daima kutsal addedilmiştir. Bir çoban, inek yavrusunun topalladığını görünce bu yaranın sebebini de bulamayınca, endişeyle kan izlerini takip ediyor. Nihayet kılıca geliyor. Dana otlarken bu kılıcın üstüne basmış. Çoban işte bu kılıcı kazıp çıkararak hemen Attila'ya getiriyor (13). 


O bu hediyeden dolayı teşekkür ederek, kendisinin bütün dünyanın imparatoru tayin edildiğini düşünüyor ve Ares'in (14) kılıcı ile savaşlarda başarılı olmanın kendisine bahsedildiğine inanıyor.


Fragment 10 Bölüm 35: 
Grek Seyyahı Priskos (V.Asır)'a Göre AVRUPA HUNLARI
Ali Ahmetbeyoğlu
(13) Tam olarak yeri bilinmeyen Attila’nın sarayının yerini, K. Szabo bir ihtimal olarak, Macaristan'da bulunan bugünkü Jesz Bereny olarak tahmin etmiştir.bkz. K. Szabo, Priskosz Szonok es Böksesz eleteröl S Törtenetirata Töredekeiröl. s. 32 n. 1; Daha bkz. H.N. Orkun, Attila ve Oğulları, s. 56-57.
(14) Harb Tanrısı Mars (Martis)'in Grekçe adıdır.







* * *




"Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen, silah üzerine ant içme ve kılıç-kemer kuşanma törenleri, Türklerin en eski erginlenme ve “er” olma ritüellerinin devamıdır. Ölen savaşçıların tanrı ya da tanrıça ile şarap içmeleri, yani bir anlamda hayat suyu içerek ebedi hayata intikal etmeleri ise İslamileşerek “Şehadet Şerbeti İçmek” şeklinde yaşamaya devam eder. Ant içme töreni Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından hala sürdürülen bir ritüeldir. Erlik mertebesine yükselen askerler, silah ve bayrak üzerine “Ant İçerler”. Tıpkı erlik kemerlerindeki kılıçlarına dokunarak ant içen ataları gibi"...link


"Kızıl renginden dolayı kan, demir ve kılıç marsın sembolleridir. Mars tüm insanlığın ortak belleğinde savaş tanrısı olarak bedenlenmiştir. Türkler ona Kızagan Tengri adını verir. Türkler gökyüzündeki gezegen ve takımyıldız döngülerini, çeşitli ritüeller ile kutlardı. Özellikle mevsim döngülerinde ant içilirdi. Tüm bu kozmolojik ritüeller aslında Türklerin savaş ve savaş ile ilgili göksel inançlarını da yansıtır"....link

Nuray Bilgili.







Taşbaba özellikleri arasında kadehten sonra önemli nesneler silahlardır. Eski taşbaba bedizlerinde mızrak, balta, hançer görünüyorsa, üst yurt taşbaba bezilerinde hançer-kılıçla birlikte sol yanında ok-yay sadağı vardır, ancak buna başka bedizlerde rast gelinmiyor, silahlı taşbaba bedizlerinin çoğunda kemerine asılmış hançer veya kılıç görülür. 


Tarihi kaynaklarda Türkler kılıç kültü hakkında bir sıra belge vardır. Heredot Saka boylarında kılıç kültünden bahs ediyorsa, ondan bin yıl sonra Yunanlı Prisk bu kültün Hunlarda da olduğunu vurguluyor. "Saka (skit) elbeylerinin her zaman kutsal saydığı Mars'ın kılıcını bulması Atilla'ya olan inancı daha da arttırdı...Mağrurluk özelliği ile hareket etti ki, Mars kılıcı ona bütün savaşlarda galibiyete yardım edecek, bütün dünyaya hakim olacaktır."


Köroğlu'nun gökten düşen metaldan yapılmış Misri kılıcı kutsal sayıldığı gibi, Oğuzlar da and içtiklerinde "kılıncıma doğranayım" diyorlardı, kılıcın altından geçen suçlunun da hayatı bağışlanırdı. Taşbaba bedizlerinin daha eski variantlarında hayli silah çeşidi görülür, bu tür arkaik Kernosov ve Hakkari bedizleri tunç çağında istifade olunan nize-mızrak, bir ve iki ağızlı balta, çekiç, bıçak gibi nesnelerle süslenmiştir." 


Taşbaba (Türk`ün Taş Yaddaşı) 
Prof.Firudin Ağasıoğlu







Hurriler, Hattiler, Kimmerler, İskitler, Etrüskler, Hunlar, Sarmatlar, Alanlar....Türk Kavimleri....
Ayrıca;  ARTHUR , ARTAHIR dan mı türemiştir?...Ya da ATİLLA'dan....


Ne diyelim ?
İskit ve Hunlardaki Kılıç efsanesini bildiğimiz için...
İskit boyu olan Khalub/Xalub/Excalibur olmuştur diyerek...
"Arthur/Excalibur efsanesi de nereden çıkmış" sorusuna
Türklerden diyebiliriz.
:) 
SB.






* * * 



....The Hittite version of the Sword in the Stone story has several elements in common with the Arthurian variant. Both feature a sword in a graveyard. Both swords are associated with a king. The twelve runners in the Hittite variant parallel the Twelve Knights of the Round Table in Arthurian tradition. Also, the anvil of the Arthurian variant preserves the connection between the forging of iron and the story of the god who planted a sword in a stone. The tales are clearly part of the same tradition, yet, by placing the image of the sword god in conjunction with celestial deities at Yazilikaya, the Hittites retained an association that the Arthurian variant has lost: the tale of the Sword in the Stone had something to do with the stars.....by Linda A. Malcor / Independent Scholar


Yes, but Hittites didn't bring their culture, they accepted the culture of Hattians and Hurrians, which are not indo-europeans/iranians!.. SB.




Mystery of the Round Table of Arthur


In this respect, the Round Table of King arouses a prodigious hypothesis. As stated in the legends, King Arthur was a wise and democratic ruler. That is, he was making decisions not personally, but as a result of a Security Council or the Board of the Knights of the Round Table. These knights, including Arthur, numbered only eight people: Lancelot, Gawain, Galahad, Percival, Yvain, Pelles (the Fisher King) and Sir Geraint.


Is there any sacral meaning in this figure? As is known, the figure 8 is an ancient symbol of the Türkic people and Türkic tribes. 8 is octagon, eight-sided polygon (Türkic omens of guardian, stamp, ethnic symbol); 8 is a symbol of the Amazon women - love, interlaced rings, marriage between a man and a woman, sex (O. Suleimenov); 8 is two twin yurts; 8 is the number of spokes in the Türkic wheel; 8 is eight-sided yurt that creates an illusion of a circle; 8 is the meaning of the Kazakh (Türkic) idiom "segiz kyrly, bir syrly"; etc. All these symbol and meanings are innate to the King Arthur's Round Table.


First, the geometric shape of the table. Here can and should be suggested a striking and bold hypothesis: the Arthur's table was not round, but an equilateral octagon! Behind each facet was sited one knight, but visually the table looked round. It should be recalled how wrong was the Greek Priskus when he visited the royal horde (center, capital) of Attila. The octagonal timber yurt-tower he mistakenly took for a round structure. But a circle of logs can't be coupled in and form a ring! The table was exactly the same. 

At that time Europe did not know neither octagonal nor round tables, and the major surprise from the perception of this wonderful table remaine in the memory for ages. The octagonal symbols came to the Europe with the Celts, their descendants then took them across the ocean, to the far-away America. The octagonal shape symbolizes not  the equality of the facets, but the equality and lucidity of the rights of the facets (advisers, jurors, feasting). In modern language this figure means collegiality and democracy, with well-defined boundaries and areas of responsibility. The roundtable decisions, like it is now, were accepted by a vote of the Council of the seven knights, Arthur had only to take them for execution. That's what the Britons respect their king for. For his ability to listen to and respect the views of the security councilors, to accept their general decision, for not to violating it, and for putting it into practice.


Secondly, the corollary amazingly reveals the sense of the Kazakh idiom "segiz kyrly, bir syrly": "eight facets of a single secrecy". Of course, the eight facets are the facets of the table and the number of the Council members, and the single secrecy is the secretive and unanimous decisions acepted as a result of discussions, analysis, and balloting. The Kazakh djyrau (knights) and batyrs (heroes) always urged people and Khans to follow the "way of grandfathers", which refers to a democratic Constitution, the basic principles of which were popular administration of the state, the collegiality of decisions by the legislative power in embodied in the Council of Elders, and exact and strict adherence to them by the executive powers (khans, sultans, generals, etc.).


It turns out that the Celts were following the "way of grandfathers", used the steppe common law or constitution into the life and jurisprudence in Britain, and Arthur strictly adhered to these principles. The European creators of the legends were not paying much attention to this fact. The Arthur's Round Table is mostly described by them just as a banquet table. But it was not an everlasting peace to hold an endless feast. Moreover, the whole history of the Middle Ages is woven of wars and political compacts, which were resolved with swords and the minds of the councils sitting at the negotiation tables, which were not always round...


And finally, the "eight" participated in the creation of the chivalrous "philosophy of love". The Celtic druids of the Arthur's time were developing cannons of monogamous matrimony. Each knight was to have only one "lady of the heart", and only with her he could couple the rings. This marriage custom of "betrothal-ring coupling" then spread throughout the Europe.




Celtic and Türkic - King Arthur's Round Table
Beket Karashin
Informational and Analytic Center; Moscow State University, 
Faculty of Humanities, 2008 - link


Celts or Galatians...link










iT iS ATiLLA'S SWORD NOT ARTHUR'S,
"ARTHUR" WORD iS DERiVED FROM ALAN TURKS WORD "ARTAHIR"
AND EXCALiBUR iS A SCYTHiAN TRiBE, CALLED XALUB.




"and history is written not by scholars, but by partisans impersonating scholars.!"





* * * 







ek:

 

Kaska / Kaška / Kasku/ Kashku / Gasga / Kaskian / Kaskans  
non-Indo-European tribal people

The Kaska joined other invaders from afar, the Sea Peoples and the Phrygians, in the final collapse of the Hittie empire c. 1200 BCE. After that, and since Hittite records are our main source about the Kaska, we lose track of them; they fade away as the general political and ethnic landscape in Anatolia changed. They are, however, referenced in the neighbouring Assyrian empire somewhat later, who's king Tiglath-Pileser (c. 1112 BCE - 1072 BCE) fought against Kaskan forces. The last reference to the Kaska comes from the time of the Assyrian king Sargon II around 700 BCE, who also fought them.  
LİNK : 









Kaska Dena have lived in over 240,000 square kilometres of land in the southeast Yukon, southern Northwest Territories, and north-western British Columbia for tens of thousands of years; long before both recorded history and the existence of provincial land and territorial borders.

While we have always viewed ourselves as one Nation, provincial and territorial borders now separate Kaska families, and Kaska have been divided into Bands by the Indian Act. The five traditional Kaska groups are now referred to as First Nations.


The Kaska First Nations in British Columbia are: the Dease River First Nation at Good Hope Lake; the Daylu Dena Council at Daylu (Lower Post); and the Kwadacha First Nation at Fort Ware, north of Prince George, BC.


The Kaska First Nations in Yukon are: the Liard First Nation at Watson Lake, and the Ross River Dena Council at Ross River.



Handbook of North American Indians: Subarctic ,
editör: William C. Sturtevant LİNK







Kaska for instance ,call curers nedete "dreamers" and believe they have similiar power to foresee the future and work with spirits. Traditionally, Kaska nedete did not travel to heaven, but recently one woman has experienced visions similar to those of the Dene Dhaa prophets....page 66




Wolverine Myths and Visions: 
Dene Traditions from Northern Alberta
editör: Patrick Moore,Angela Wheelock , LİNK





KASKA CULTURE - WOLF MASK



Kaska

Kaska is spoken in the southeastern Yukon in the communities of Ross River, Watson Lake and Upper Liard, and in northern British Columbia in the communities of Lower Post, Fireside, Good Hope Lake, Dease Lake and Muncho Lake. The Kaska language is closely related to Tagish, Tahltan and Sekani. There are some differences in the dialects of Kaska spoken in different regions. Fluent speakers can understand adjoining dialects but younger speakers often have more difficulty understanding more distant dialects. Although Tahltan, Tagish and Sekani are often identified as separate languages there is a high degree of mutual intelligibility between these languages and the adjoining dialects of Kaska.


The name Kaska is apparently derived from Kāskā, the native name of the Creek which joins the Dease River by the former settlement of McDames, British Columbia. The exact meaning of this place name is unclear. This name may have originally been applied to the people trading at McDames Post, and only later came to be identified with all the people who speak the Kaska language. 
LİNK:





KASKA TALES

Origin of the Earth

Once there was no earth. Water was where the earth is now. The world was as a great lake. The animals and birds wanted to have an earth, and proposed to dive for it. The earth was very deep under the water.

Beaver and Muskrat, and all the animals and birds, dived, but none of them reached the bottom. None of them staid under water longer than half a day.


At last diver (a bird) went down. After six days he came up quite exhausted and speechless. His friends examined his toe-nails, and found mud or earth under them. From this they formed on top of the water a new earth, which grew until it formed the present earth.


At first it was merely mud and very soft. Now the earth is old and dry.



Perhaps it is drying up....










KIZILDERİLİLERİN / AMERİKA YERLİLERİN
TÜRKLERLE SOY, DİL VE KÜLTÜR İLİŞKİSİ 
link









TÜRK KÜLTÜRÜ