Türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2020 Pazartesi

Yaşar Çoruhlu ile Türkler


İşte Gerçek

Benim gibi erken devir Türk Sanatı, Kültürü, Tarihi üzerine çalışanlara Batı hayranlarının okumadan dinlemeden anlamadan en çok söyledikleri şey:” Her yeri ve her şeyi Türk yapmaya çalışıyorsunuz” şeklindeki ifadeler oluyor.

Biz Türk yapmaya çalışmıyor aksine sanat ve medeniyet tarihinde doğruları ortaya çıkararak Türklerin hakkının yenmesini engellemeye çalışıyoruz.

Bu sözlerimle bilimsel çalışmayan, konuyu sulandıran ve belirsizleştiren ve yaptıklarıyla bilerek veya bilmeyerek yanlış tarafa hizmet eden bir taifenin varlığını da inkar etmiyorum elbette. Bunlar berikilerin eline kullanacak kozlar, bahaneler veriyorlar.

Ancak Avrupalıların (ve diğer Batılıların) neredeyse tüm dünyayı Hind-Avrupalı yapmasına, asla olamayacak yerlerin de batılılarca kültürel değil ama fiili olarak işgal edilmesine ses çıkarmayan hatta buna sevinenlerin, bazı bilim insanlarından, gerçek bu yönde olmadığı halde “her yeri ve herkesi Türk yapıyor” diye şikayet etmesi, faşistlik ve ırkçılıkla suçlaması, hatta alay etmesi en hafifinden biraz fazla komik kaçıyor.

Kendi benliğini Avrupa veya Batı’ya satanlar kaybettiklerinin farkına varmalı.

Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu
3 Haziran 2020 / FB sayfasından




Hakan Tunç (Ezber Bozan TV):
Batılılar Ön-Türk Teorisini Hint-Avrupa Teorisiyle red ediyorlar. Hint-Avrupalı Teorisini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu:
Onlar Türk Teorisini nasıl değerlendiriyorlarsa ben de Hint-Avrupalı Teorisini öyle değerlendiriyorum. Bunu belki şu şekilde ifade edebilirim. Hint-Avrupalılık adı üzerinde bir teori, yani ıspatlanmış bir şey değil. Sürekli tabi batılı araştırmacılar bu konuda çalışıyorlar. Genellikle arkeoloji ve dil argümanlarını kullanarak bunu ifade etmeye çalışıyorlar. 

En son, gerçi onlar kendi içerisinde de çatışma halinde ama, en son belirttikleri şey Hint-Avrupalı toplulukların ilk olarak, yani Arilerin ilk olarak İç Asya'da ortaya çıktıkları ve oradan İran, Hindistan ve Doğu Avrupa'ya yayıldıkları yolundadır, Anadolu'yu da bunun içerisine katarak söylüyorlar. Oysa biz onların bahsetmiş oldukları bölgelerde Hint-Avrupalı diye gördükleri toplulukların önemli bir kısmının aslında Türklerin ataları tarafından oluşturulduğunu görüyoruz.

Ve dolayısıyla bizim teorimizde tam onların ileri sürmüş oldukları bölgeleri esasında içeriyor. Çünkü biz, yine Batılıların "Hint-Avrupalı unsurlar" demiş olduğu belirgin şeylerin zaten yüzyıllar boyunca Türk olduğu bilinen sonraki topluluklarda da yaşadığını zaten görüyoruz. Kalıntılarıyla da görüyoruz, sözlü gelenekleriyle de görüyoruz, dolayısıyla bu kültürel unsurlar Türklere ait ise onların "Hint-Avrupalı" dedikleri kavimler Hint-Avrupalı değil Türklerin atalarıdır.

Örneğin; Andronova, Okunev, Karasuk, Tagar ve Taştık Kültürleri, ben bunların Proto-Türk, yani Ön-Türk kültürleri olduğunu düşünüyorum. Ama onlar bunların çoğunluğunu, hepsini değil çünkü bir kısmında Mongoloid karakterler var, ama önemli bir kısmını Hint-Avrupalı olarak kabul ediyorlar.

Fiziki antropoloji açısından bakıldığında Ön-Türklerin başlangıçta Beyaz Irk'tan olduklarını, "Avrupai Tip"e benzediklerini, ama buna "Avrupai Tip" demek de yanlış, fakat öyle demek zorunda kalıyoruz, çünkü başka bir adlandırma yok, yani özel bir terim yok. Başlangıç itibariyle Beyaz Irk olduklarını kabul ediyoruz. Ama yine oldukça erken dönemlerde buna Mongoloid Irk'ın da belirli oranlarda karıştığını görüyoruz. Bu yüzden daha doğuda daha çekik gözlüler, daha batıda daha batı tipinde Türkler ortaya çıkıyor.


SORU:
Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda ve Atatürk'ün ölümüne kadar okul kitaplarında ve müfredatta Ön-Türkler vardı. Sonrasında, Atatürk'ün ölümünün ardından, apar topar Ön-Türklerle ilgili her türlü bilgi ve belge bizim ders kitaplarımızdan, müfredatımızdan çıkartıldı. Neden çıkartıldı? Niçin çıkartıldı? Ön-Türkleri bilmemizi kim istemiyor?


Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu:
Ön-Türkleri bilmemizi esasında Avrupalılar veya Batılılar diyeyim, çünkü Amerikalılar da Kanadalılar da buna dahil, hiç farketmiyor, istemiyor, temelde onlar ama yanlızca onlar değil, Türk olup da Batı eğitimiyle yetişmiş ve o kültürü benimsemiş olan insanlar da. Ayrıca bir takım ideolojik yapıda düşünen, ama Türkçü ideolojilerin dışında düşünen insanlar da bunu istemiyor. Yani bugünkü gibi, o dönemde de bir tarafta Rusya var, bir tarafta kapitalist dünya var, bunların her ikisi de bunu temelde istemiyorlar. 

Bunu istememelerinin sebebi şu; Ön-Türklük kavramı aynı zamanda topluma bir bilinç veriyor. Ve aynı zamanda Türklerin eskiden bulundukları yerlerin onların yurdu olduğunu dahil eden bir şey. Oysa Batılıların temelde amacı, tabi bütün Batılı toplumları kastetmiyorum, yönetimlerinin amacı diyelim belki daha doğru olur, temelde amacı Türkleri mümkünse, çok sert olacak belki, yok etmek, yok edemiyorsan asimile etmek, onu da yapamadın o zaman ikinci sınıf topluluk halinde sömürge toplulukları halinde kullanmak. O bölgenin bütün zenginliklerini kendileri için istemek. Tabi bunu sadece Türkler için yapmıyorlar, kendilerinden olmayan her ulus için de gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Hatta Oryantilizm dediğimiz bilim akımı bile bu amaçla doğdu, sonra tabi bazı olumlu neticeleri de, bilimsel neticelerde, oldu. Amacı bu sömürge yapılacak insanlar hakkında bilgi edinmekti. Net olarak söylemek istersek Türklerin dışında kimse bu Ön-Türk konusunun anlaşılmasını, öğrenilmesini, bilimsel olarak ispatlanmasını ve bu bilinçle Türk toplumunu bilinçlenmesini istemiyor. Buna içimizde bulunan "Batıcılar" da dahil.


SORU:
Ön-Türkler dünyada nerelere gittiler?


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu:
Ön-Türklerin dünyada gitmedikleri yer var mı bilmiyorum. Ama bu da biraz havada söylem olacak, çünkü söylenen şeylerin hiçbirisi bilimsel olarak incelenmiş ve ortaya konmuş değildir. Sadece söyleniyor, sözlü kültürün etkisi herhalde. Şimdi Türkiye'de bu şeyleri söyleyenler bir araştırma ensititüsü mü kurmuştur? Yok. Bir üniversite mi kurmuştur, bir bölüm mü oluşturmuştur veya ne bileyim herhangi bir araştırma kurumu mu oluşturmuştur? Hayır yok, bunların hiçbirisi yok. Bunlar olmadan farazi olarak, biraz da milli duygularla diyeyim, şöyledir böyledir diye söyleniyor, anlatılıyor. Ama hiçbir şey şöyledir, böyledir demekle olmuyor. Dolayısıyla önce bu bilimsel kurumların, devlet başta olmak üzere, çeşitli özel müesseselerin de kurması lazım, araştırmalar yapılması lazım, ondan sonra işte "Türkler şuradan geldi, şuralara gitti" diyebiliriz.

Bugün mesela Macaristan'a gittiğinizde kütüphanelerinde göçler bölümü vardır; Asya'dan bu bölgeye nasıl geldiler, detaylı olarak bilimsel olarak araştırılıyor. Ama Türkiye'de her şey sadece söyleniyor. Yani dilin kemiği yok, her şeyi söyleyebilirsiniz.


SORU:
Ama bir emek yok mu?


Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu:
Yani bilimsel olarak bunu ortaya koyması ve ispat etmesi lazım ki biz sadece kendi kendimize konuşmamalıyız, dünyaya da anlatmalıyız. Anlatabilmek için de bilimsel yolla gitmemiz lazım. Başka türlü bunu başkalarına kabul ettiremezsiniz. O zaman da derki, yani siz...


SORU:
Peki Hocam, bildiğimiz kadarıyla nerelere gittik?


Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu:
Bildiğimiz kadarıyla, bu yine kaynaklanma noktası önemli, ama bütün Avrasya'ya yayıldıkları kesin bir kere. Ve Avrasya'daki bütün topluluklarla da karışmış oldukları da kesin. Yani Çinlilerin önemli bir kısmı Türk ve Moğol kökenlidir zaten. Avrupa ulusları için de geçerli, özellikle Kuzey Avrupa, Doğu Avrupa... Finlandiya, Norveç, İsveç, Romanya, Bulgaristan, Macaristan hatta belirli oranda İngiltere bile, Almanlar... bunlar kökende Asyatik Türk topluluklarıyla ya akraba ya da kökende bir topluluklar.


SORU:
Hocam Türkler Anadolu'ya 1071 de girdi bilgisi ne kadar doğru?


Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu:
Şimdi oradaki Türkler sözünün doğru olabilmesi için Oğuzlar yapmak lazım. Yani Anadolu'ya 1071'lerde giren Oğuz Türkleriydi. Ve fakat o da çok doğru değil, yani Malazgirt'le girmediler Anadolu'ya Oğuz Türkleri de, Ani'nin fethiyle girdiler. İlk olarak Ani fethedildi, ondan sonra... ama şöyle de denilebilir, Türklerin orada kalacakları Malazgirt ile iyice tescillendi. Şimdi Türklerin şöyle bir özellikleri var, Türkler aslında iddia edildiği gibi bir "göçebe" bir millet değil. Farklı bir medeniyet tarzları var. Türkler gittikleri yerlere yerleşmek amacıyla gidiyorlar. Yani oradan alacağını aldıktan sonra başka bir yere gitmiyor. O yüzden Anadolu'ya da yerleşmek için geliyorlar ve belirli dönemlerde bunu yapmışlar.

Oğuz Türklerinden önce de net olarak takip edebildiğimiz, mesela Avrupa'ya giden, Hun devletinin yıkılışından sonra, Avrupa'ya giden Hunların bir kısmı Kafkasya ve civarında kalıyorlar. Bir müddet dediğime bakmayın yine epey bir süre, 100 sene gibi, kalıyorlar. Ve o esnada Doğu Anadolu'da, kuzeyinden Hatay-Antakya civarına kadar bir süre Hun baskısında kalıyor.

Onları bırakın daha erken dönemde, yani milattan önceki dönemde ise İskitler var. Tabi bu arada İskitlerin Türklüğü meselesini de tartışmak lazım.

İskitler, Avrupalılara göre, zoraki bir şekilde Hint-Avrupalı yapmaya çalışıyorlar. Ama olmuyor, çünkü Türk oldukları yönündeki bulgular, belgeler daha fazla. Ötekinin zorlama olduğu onun yanına konulunca hemen anlaşılıyor zaten. İskitlerin özellikle kurucu kabileleri Türk kökenli veya Türklerle çok yakından akraba. Ama ondan sonra İç Asya'nın batısından gelip Kuzey Karadeniz'e yayıldıklarında onların içine Türk olmayan başka unsurlar da karışıyor ve Kuzey Karadeniz'deki İskit topluluklarını oluşturuyorlar.

Bunların erken dönemlerden beri Anadolu'ya akınları var zaten. Arkeolojik buluntularla görüyoruz. Yani 1071 Oğuz Türklerinin Anadolu'ya girişleridir. Ondan çok çok önce, MÖ 9.yy'larda ki onlardan önce Kimmerler var ki onlar da büyük bir ihtimalle Türk topluluğu. Ve belki araştırılırsa Urartuların, Hititlerin bir bölümünün, Medlerin, Partların, Etrüskler... Sümerler ya Türklerle birlikte yaşadılar ya da kökende büyük bir oranda Türklerle akraba. Sümerlerle Türklerin birlikte yaşadıkları, aslında kesine yakın bir bilgi, bunu daha önce Osman Nedim Tuna ...


Prof.Dr. Umay Türkeş Günay - "Türklerin Tarihi" kitabından
SB




SORU:
Hocam ona geleceğim. Dünya üzerinde Türk adıyla billinen devletler Göktürkler değil, MÖ 4000 ile 2000 yılları arasında Mezopotamya'da kurulan Turuku Krallığı ve Anadolu'da kurulan Turki Krallığı varmış. Bu bilgi doğru mudur?


Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu:
Yani bunun bilimsel yöntemler ortaya konulmuş değildir. Daha çok hipotez olarak ifade ediliyor. O yüzden üzerinde çalışılması lazım. Çünkü bilimsel konular ele alınırken önce bir hipotez ileri sürülür, sonra bu hipotez üzerine çalışılarak bu bir teoriye dönüştürülür. Onun da üzerinde çalışmalar devam eder ve nihai kararlar verilir. Dolayısıyla bu konudaki iddialar başlangıç aşamasındadır, bu yüzden doğrudur ya da yanlıştır demek doğru değil. Ama demin söylediğim gibi Sümerlerin Türklerle yanyana yaşadıkları düşüncesinin doğru olduğuna inanıyorum, bu belki de Turuk Krallığındaki topluluklar da olabilir. Evet Turuk diye bir kavim ismi geçiyor. Ama söylenenler bunu tam olarak ispat etmeye yeterli değil. Dediğim gibi araştırılmaya devam edilmeli, hem de birçok yönden, sadece dil açısından değil, arkeolojik açısından da, başka bilim dallarıyla da bulguların desteklenmesi ve ortaya koyup dünyaya ilan edilmesi gerekir.


"Turukilerin Ülkesi" - Rimmon-Nirari I Yazıtı - MÖ 13.yy
ve diğer Türk toplulukları: Gut/Kut - Subar - Lulubi - Kaslar (Kassit)
SB




SORU:
Ön-Türk araştırmacısı Kazım Mirşan'ın birçok iddiaları var, Ön-Türklerle ilgili. Örneğin Ön-Türklerin 18bin yıldır var olduğu, yazıyı Türklerin bulduğu, 14bin yıldır Türklerin Anadolu'da var olduğu, Gök/Köktürk adıyla bir Türk devleti olmadığı, 12 Hayvanlı Takviminin Çin takviminden önce Türklerin kullandığı, Latin alfabesinin Ön-Türkçe olduğu, Çinlilere mal edilen kağıt, matbaa ve pusulayı Türklerin bulduğu yönünde iddialar var. Kazım Mirşan'ın bu iddiaları hakkında siz neler söyleyecek, nasıl yorumlayacaksınız?


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu:
Orada pek çok şey iddia etmiş zaten, her birine cevap vermeye kalkarsak uzun bir program olur. 18bin yıl demek aslında Taş Devrine kadar iniyor demek. Bu genel mantık itibariyle doğru kabul edilebilir. Çünkü hiçbir topluluk gökten inmediğine göre, onların ataları veya onları oluşturan küçük gruplar muhakkak çok erken dönemdeki insan toplulukları içerisinden doğup ortaya çıktılar.

Bu bakımdan örneğin İç Asya söz konusu olduğunda, biliyorsun bir meşhur Pekin Adamı var. Adına her ne kadar Pekin deniyorsa da oradaki kalıntılar Çinli falan değil, daha çok Mongoloid taraflı kalıntılar. Altay bölgelerinde Türklerin atası olduğu iddia edilen insan tipleri var, bunlar tabi taş devrinin insanları. Ama bu da genel olarak söylenebilecek bir şey. Onun iddia ettiği gibi söylenebilecek bir şey değil. Daha çok araştırmaların olması gerekiyor. tabi kendisi daha çok dil açısından bunun üzerinde duruyor. Ben dilci değilim. Dil açısından onun okumalarının doğru olup olmadığını denetleyemem. Ama gördüğüm kadarıyla bunu Türkiye'deki diğer Türkologlar da denetleyemiyor. Yani kendine özgü bir takım yöntemlerle gidiyor olmalı, oysa bilim dediğiniz şey nedir? Bilim başka araştırmacılar tarafından da denetlenebilen şeydir. Dolayısıyla biz onu denetleyemiyorsak eğer bu çok bilimsel durmuyor bana göre. Bütün iddiaları için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Yani evet, Anadolu'ya çok erken çağlarda Türklerin, hepsi değil de bazı kollarının geldiğini, veya eskiden beri orada oldukları söylenebilir. Ama bunu söylemek başka şeydir ve her açıdan ispatlamak ve gösterebilmek başka şeydir. Bence Kazım Mirşan'ın söylediği birçok şey iddia ve hipotezden ibaret.


SORU:
Sumerler ile Ön-Türklerin nasıl bir bağlantısı var?


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu:
Yani ben konunun uzmanı değilim, ama fikrimi söylemek gerekirse, genelde Sumerlerin zaten Asya'nın bir yerlerinden geldiği düşüncesi var. İç-Asya'dan geldikleri, yani muhtemelen Türklerin atalarının oturduğu bölgelerden geldikleri düşüncesi var. Ve ayrıca MÖ 2binler'de onlarla beraber bazı Türk toplulukların da Anadolu ve Mezopotamya'ya geldikleri düşüncesi de doğru olmalı. Fakat bunun ayrıntılarını bilmiyoruz. Bir takım tabletlerde Sumerlilerle ilgili bir şeyler var, ama o konuda genelleşmiş değil. Yalnız dil açısından Osman Nedim Tuna biraz durmuş ve onun modern dil inceleme yöntemlerine göre yapmış olduğu çalışmalar sonucunda net olarak bir kısım Türklerin Sumerlilerle birlikte olduğu anlaşılıyor. Yani Türkçenin MÖ 2binlerin Anadolu'sunda konuşulduğu ifade ediliyor.


SORU:
Göbeklitepe'yle Ön-Türklerin bir ilgisi var mı?


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu:
Göbeklitepe çok entresan ve gerçekten de önemli bir merkez. Ama ben bunu daha çok kendi alanım açısından değerlendiriyorum. Sanat-Tarihi ve Arkeoloji daha içiçe olduğundan dolayı.. İnançlar ve sembolizm açısından da değerlendirilebilir tabi..

Bence Göbeklitepe'yi yaratan halk Türklerle benzer bir kültürden gelen halktır. Daha doğrusu Türklerin atalarıyla.. Çünkü o kadar erken dönemde Ön-Türklerin kimler olduğu, nerede bulundukları henüz tam olarak ifade edilmiş değil. Ama kültürel açıdan Türklerle çok büyük benzerlikleri olduğunu düşünüyorum.

Bir kere Eski Türklerdeki, daha sonra Orta Çağlarda bile, işte Göktürklerde olduğu gibi, bir Atalar Kültü var, artı Gökle ilişkili kültler ve Yerle ilgili kültler var. Yani tabiat kültleri var. Bunlar aynen Göbeklitepe'de de geçerli. Aynı zamanda Göbeklitepe'deki tapınak sistemi de çeşitli dönemlerdeki Türk tapınaklarına uygun. Tabi burada Türkiye'de bilinmediği için denilecekki "Eski Türklerde tapınak mı vardı ki" falan diye bir şey söyleyecekler ancak bu doğru değil. Eski Türklerde hakikaten tapınak var. Hatta Hun ve Göktürkler döneminin Çin kayıtlarında Atalar Tapınağı'ndan söz ediyor, Gök Tapınağı'ndan söz ediyor.

Arkeolojik bir takım kalıntılara baktığımız vakit, mesela Kazakistan'ın Neolitik devrinden beri bir takım kalıntılara bakalım, veya o civardaki Kırgızistan veya yakın civardaki Türk ülkelerinin, Moğolistan falan, hatta İskitlere bakalım daha sonra, onlar da etrafı duvarlarla çevrili ve dikilitaşların bulunmuş olduğu açık hava tapınakları var. Ve Göbeklitepe'deki bu mevcut olan, kazılarla kısmen açığa çıkarılmış olan tapınaklar da bu tipte tapınaklar. Yani nesnel olarak da benzerlik görülüyor. İç Asya'da bu sistem yüzyıllarca devam etmiş. Göbeklitepe çok erken dönem tabi, Neolitik devir, MÖ 12bin diyorlar, dolasıyla Göbeklitepe'yi bir başlangıç olarak alabiliriz.

Onun yakınında Nevali Çori diye bir arkeolojik merkez var. Bu arkeoloijk merkezdeki bir takım tapınaklar da ona benziyor. Biraz işte Anadolu'daki Çatalhöyük ve Hacılar gibi merkezlerle de karşılaştırılıyor. Ama birebir ben bu bağlantılı olan yerlerin Göbeklitepe'nin bulunduğu yerden Anadolu'ya ve İç-Asya'ya doğru gittiğini düşünüyorum. Bunu düşünmemin sebebi de oradaki tapınak sisteminin veya uygulama şekline benzer çeşitli uygulamaların İç-Asya'da erken dönemlerde Orta Çağlara kadar, Neolitikten Orta Çağlara kadar Türk toplulukları arasında uygulana geldiğini görüyorum. Dolayısıyla kökende temel bir kültür, Türklerin atalarıyla ortak olan bir kültür olduğunu, ama bu kültürü Göbeklitepe insanlarının Anadolu'ya taşıdıklarını düşünüyorum. 


SORU:
Hocam sizin gibi düşünen biri daha var. Kaya resim uzmanı Rus Elena Okladnikova** da Türklere ait Kalbak-Taş kaya motifleriyle Göbeklitepe motiflerinin birbirine çok benzediğinden yola çıkarak iki kültüre arasında mutlaka bir kültür olabileceğinden bahsediyor.


Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu:
Evet, o daha dar kapsamlı bir yerden söz etmiş ama aslında genel olarak İç-Asya'daki bu yapıları inceleyip karşılaştırsaydı, onun birçok İç-Asya bölgesine yayılmış Türk topluluklarının kültürleriyle örtüştüğünü kendisi de büyük bir ihtimalle görecekti. Zaten inançlar açısından ve o inançların sembolizmi açısından da bağ var. Şimdi Şamanizm diye adlandırılan inançların erken arkaik şekillerinin orada da olduğu aslında görülüyor ve anlaşılıyor. Bunu bu şekilde ifade etmek gerekiyor. Tabi erken dönemlerde Türklerdeki o inançları Şamanizm olarak değil de Gök-Yer-Su ve Atalar dini inançları diye ifade etmek lazım.


SORU:
Hocam artık sona geldik, Türklere özgü motifler, kaya resimleri, tamgalar, kurganlar Anadolu'nun dört bir yanında, hatta yalnızca Anadolu'da değil, Avrasya'da... Peki Ön-Türk Uygarlığı neden araştırılmıyor?


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu:
Şimdi bu konuyla ilgili olarak önce bir uyarı yapmak lazım. Kaya resmi gördüğümüz vakit, her kaya resmini Türk zannetmek veya düşünmek yanlıştır. Dolayısıyla neredeyse taş devrinden beri Avrasya'nın bütün bölgelerinde kaya resimleri vardır. Bunlar Neolitik ve özellikle de Tunç Çağı'ndan sonra çoğalırlar. Ama bu kaya resimleri Türk bölgelerinde çok daha yaygın olarak görülüyor. Ve benim gördüğüm kadarıyla Anadolu'da da var. Ama şuanki bakış açımızla baktığımız vakit Anadolu'dakiler ile Türk bölgelerindeki, Türklerin yaşadığı bölgeler arasında, epey benzerlikler var. Hem teknik uygulama açısından, hem de içerdikleri anlamlar açısından. Tamgalar, işaretler, semboller, mitolojik konular, günlük yaşamla ilgili sahneler kaya resimleri üzerinde pek çok şey mevcut. Ama bu şunu göstermiyor, kaya resimlerinin bulunduğu her yer Türk'tür diye bir anlama gelmiyor.

Şimdi Anadolu için, buradaki resimleri Türk olarak nitelemek de başlangıç için yanlış, neden yanlış? Çünkü Anadolu kaya resimleri üzerinde pek fazla araştırma yapılmamıştır. Yeni yeni bunlar gündeme geliyor. Bir iki bölgede tespit edildi. Ama onlar dahi detaylı olarak, Asya ile karşılaştırmalı olarak incelenmedi. Fakat ben iyi-kötü kendi alanım gereği Orta Asya ve İç Asya'yı bildiğimden dolayı oradaki uygulama şekilleriyle Anadolu'dakileri karşılaştırdığım vakit, büyük benzerlikler görüyorum. Demek ki belli dönemlerde Anadolu'daki topluluklarla Asya'daki Türk toplulukları arasında ilişkiler mevcut. Ama yinede dediğim gibi bunun net olarak ortaya çıkarılması için üzerinde çok çalışması lazım. Anadolu'da binlerce kaya resmi var, ama bunların sadece iki üç bölgesi ortaya çıkarılmıştır. Onlar da yeterince çalışılmış değildir. Yani hepsini ortaya çıkarmadan böyle iddialı şeyler söylemek hatalıdır.

Şu da kesindir, o bölgeden Anadolu'ya gelen, erken devirde de gelen Türk toplulukların yaptıkları kaya resimleri belirlenebilir ve bunlarla  karşılaştırma yapılabilinir. Bir parça Güdül'de bunu yaptık. Servet Somuncuoğlu'nun yapmış olduğu programları için Güdül'e gitmiştik. Örneğin orada elinde davul olduğunu varsaydığımız bir şaman tasviri gibi bir şey var. Asya'daki Türk toplulukların yaptığı resimlerde de aynı şekilde bol bol görüyoruz, elinde bir davulla bir kişi, çok görülüyor kaya resimlerinde İç Asya'da.

Bunun gibi mesela, Türklerce kutsal sayılan hayvanların tasvirleri var. Örneğin Geyik, Dağ Keçisi, Anadolu'da bol bol var, Asya'da da bol bol var. Kurt tasviri de var tabi.. Fakat, işte bunu yine de çeşitli yönleriyle araştırıp ortaya koymak lazım. Örneğin, atıyorum, Dağ Keçisi Türklerde çok yaygın, ama Türk olmayan topluluklarda da var. Geyik, at aynı şekilde... Biz bunları diğerlerinde farklı farklı anlamlar yükleyebiliriz, biz kendimiz söyleyebiliriz ama, oradaki tasvirin onun ifade ettiğini baştan kabul edip bu Türk'tür diyemeyiz, benzer anlamları başka topluluklarda onlara yüklemiş olabilir.


Hakan Tunç : 
Çok teşekkür ederiz hocam.



Ön Türkler- Eski Uygarlık'ların Temelini Attılar
Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu
27 May 2020 / Ezber Bozan TV/LİNK





Tarihçi mi ? Sanat Tarihçisi’mi?

Sevgili dostlar en son yayınlanan “Ön Türkler” konulu röpörtajımda Youtube’daki kanal sahibi ve aynı zamanda da bir gazeteci olan arkadaşımız beni “Tarihçi” olarak takdim etmiş. Bu durumla daha önce de karşılaştığım için işbu satırları yanlışı düzeltmek amaçlı olarak yazıyorum.

Bendeniz İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nde lisansımı tamamladım. Yüksek Lisans’ımı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi, Türk ve İslam Sanatları Yüksek Lisans programında bitirdim. Doktoramı da aynı üniversite ve bölümün Doktora programında tamamladım. Doçentliğim ve Profesörlüğüm de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ndedir.

Uzmanlık alanlarım Türk Sanat Tarihi’nin bir alanı olan Orta ve İç Asya Türk Sanatlarıdır. Ayrıca Türk Sanatı eserleri ile bağlantılı olarak Türk Mitolojisi ve Türk Sanatında Sembolizm konularında da çalışırım. Dolayısıyla ben bir “Sanat Tarihçisi”yim “Tarihçi” değilim. Tarih lisansı yapmadım, Tarih Yüksek Lisansı veya Doktorası da yapmadım. Doçentliğim ve Profesörlüğüm de Tarih alanında değil. Bu yüzden beni olmadığım bir bilim ve meslek alanıyla nitelendirmeyiniz.

Sanat Tarihi, Tarih’in bir alanı veya ondan kopmuş bir bilim dalı değildir. Sanat Tarihi, insanların insanın var olduğu çağdan günümüze kadar geliştirdiği sanat olgusunun maddi-nesnel alandaki yansımalarını inceleyen ve kendine özgü bir anlayışı ve yöntemleri olan bir bilim alanıdır. İnsanlara sahip olmadıkları sıfatları vermeyiniz ama ayrıca sahip oldukları sıfat ve nitelikleri de doğru bir şekilde ifade ediniz.

Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu


***


SB NOT: 
* Göktürk Devleti'nin asıl adı Türk Kağanlığı'dır. (Prof.Dr.Ahmet Taşağıl)

** Elena Okladnikova, Paleoglobalization: The Symbolism of Prosperity and Decline in Rock Art of Ancient Eurasia (Prof., Herzen University, Sankt-Petersburg, Russia), International Journal of Humanities and Cultural Studies, Vol 3, Issue 1, June 2016, p. 1012-1019 / PDF

Contemporary globalization is not the only one episode of the historical process in which peoples of the world shared technologies, artifacts and symbols. There are two points of view on the sense of globalization. The first point of view suggests that globalization emerged only in the late nineteenth century and was the result of the industrial revolution (Ed. Giddens). Another view suggests that globalization first appeared in the era of Middle Assyrian Kingdom (12 thousand years ago) and has spread not only to all countries of the Near East but also far to the East of Eurasia (M. Waters, G. Therbom, D. Wilkinson). Metaphors of  such oppositions as Prosperity/Decline, Good leader/Bad leader in the form of symbolic images of animals spread from West to East Eurasia along with artifacts, technologies and waves of population migration. We found out two semantically opposite groups of zoomorphic symbolic subjects in the ancient art of Eurasia:1) the bulls with decorated bodies and 2) cat like predators. Bulls with decorated bodies were symbols of prosperity and welfare. Their images are preserved in the ancient art of the Near East and rock art of High Altai Mountains. Cat like predators were symbols of Evil, Violence and Destruction. These symbols of evil, aggression and violence were found on the columns of the Göbekli-Tepe temple (Turkey). Similar rock art zoomorphic symbols of the so-called Lords of the Universe we found among the petroglyphs of Khakassia and High Altai Mountain. We suppose that our archaeological finds and idea about cross-cultural symbolic of the peoples of Ancient Eurasia support the theory paleoglobalizaton. Data from our comparative semiotic analysis of two groups of zoomorphic monumental (Göbekli-Tepe) and rock art (High Altai Mountains)  images of the ancient art reveal new  aspects of cross-cultural contacts in the times of Ancient Europe paleoglibalization.

Conclusion 
Rock art paintings of Mount Kalbak-Tash are texts indicating Paleoglobalization processes as the evidences of a socio-cultural shift in all areas of Ancient Eurasia. Interpretation of these paintings allows to identify the following elements of the model of Paleoglobalization:
1) Bridges trade contacts linking the Middle East and South Siberia during the Bronze age.
2) The existence of a single socio-cultural consciousness, visual basic symbols of which are zoomorphic images of "Wellbeing/Prosperity" ─ bull "Aggression/Decline/Evil" ─ fantastic feline predator.
3) The complexity of the iconography of the image feline predator as a symbol of "Aggression/Evil" and the secular power, which resulted in the syncretism of the visual and the fantastic appearance.
4) The complexity of the iconography in the rock art of Altai and Mongolia the rock art image of the bulls, exposing his beneficent solar-astral entity.
5) Global institutionalization of the life-world (within the zone of distribution of nomad culture of Ancient Eurasian) of the Bronze age.
6) The existence of processes of social stratification and social hierarchy as a result of turning everyday life into an experience of “global shift”.






19 Mayıs 2017 Cuma

TÜRK TARİH KURUMU - AFET İNAN




Afet İnan albümünden:
Sol üst: Atatürk 1935 yazında Florya 'da inşaatı başlayan ve beş hafta içinde tamamlanan Cumhurbaşkanlığı Köşkü 'nün inşa edileceği platformdan 
Kılıç Ali ve Afet İnan'la sahili seyrederken.
Sol alt: Atatürk Cenevre Üniversitesi profesörlerniden Eugene Pittard ve eşi ile bir çalışma sırasında.
Sağ üst: Atatürk 1937'de düzenlenen Trakya Askeri Manevraları'nda.(soldan) Fahrettin Altay, Cevat Abbas Gürer, Cevdet Kerim İncedayı ve Afet İnan'la beraber.
Sağ alt: Behçet Kemal Çağlar, Afet İnan, Fahrettin Altay ve Salih Bozok ile.



Nisan 193l'de Türk Tarih Kurumu (TTK) bağımsız bir dernek olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu'nun (TDK) dernek olarak çalışmaya başlaması ise Temmuz 1932'ye rastlar. Bu iki kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenen ve her ikisinin de kurucu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılması için TBMM'den kanun çıkarılmasını istemiş ve 1936 yılının ilk ayında fakültemiz resmen öğretime başlamıştır. Bu kurumlar ile fakültemizin kuruluş hazırlıklarında ve çalışmalarında görev aldığım için, bunlar hakkındaki bildiklerimin bir kısmını burada topladım.


Türk Tarih Kurumu'nun Tarihçesi


Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş ve ilk gelişme devreleri Atatürk'ün düşünce hayatı ile yakından ilgilidir. Bu bakımdan tanığı olduğum konuları saptamak istedim. Atatürk, tarih konularına çok önem verirdi. Kendi deyişine göre, okul sıralarındaki derslerinden itibaren tarih okumasını sevmiş ve hayatının her devrinde çeşitli tarih kitapları ve konuları ile meşgul olmuştur.


Özellikle siyasi hayatının çeşitli evrelerinde tarih bilgisinden daima en geniş anlamıyla yararlanmış ve gerek Büyük Millet Meclisi'nde gerekse, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular en heyecanlı hitabelerini oluşturmuştur. İstiklal Savaşımız sıralarında türlü nedenlerle söz söylerken tarihten getirdiği örnekler, bazen ulusal bir heyecan kaynağı, bazen de ilmi bir konu halinde olmuştur. Özellikle devrim hareketlerinde, Büyük Millet Meclisi'nde kanunlaştırmak istediği konular için, tarihten örnekler getirmek, eski kurumları dile getirirken, tarihi sonuçlarını inandırıcı kanıtlarla göstermek, onun başvurduğu metotlardır. 


Büyük Millet Meclisi'nin zabıtları ve Atatürk'ün diğer nutuklarında bunların örnekleri vardır. Bu belgeleri incelemekle, dünya çapında ün salmış büyük devrimci Türk devlet adamının, tarih bilgisinden ne şekilde yararlanmış olduğunu anlamak mümkündür. Atatürk, bunlardan başka, ayrıca tarih araştırmalarıyla bizzat meşgul olmuş, Türk ve yabancı tarihçilerle yıllarca beraber çalışmıştır. Bu çalışmalarda ben de görev almıştım.


1928 yılında İstanbul'da Fransız Notre Dame de Sion okulunda okuduğum derslerin arasında, bir coğrafya kitabında, resimlerle de gösterildikten sonra, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve 'secondaire', yani ikinci derecede kabul edildiği yazılı idi. Bu resim ve bilgiye göre etrafıma bakıyor ve bunun gerçeğe uygun olmadığını görüyordum. Atatürk'e kitabı gösterdim. O, sırada Prof. E. Pittard'ın "Irklar ve Tarih" (Les Races et l'Histoire, Paris: 1924) adlı kitabını da almıştım. Ondaki bilgiler de bu coğrafya kitabına uymuyordu.


Bir de ikinci konu, Türklerin uygarlık alanında vücuda getirmiş oldukları eserlerin incelenmesi ve tanıtılması idi. Çünkü Avrupa tarihleri, 'barbar' lakabını verdikleri Türkleri sadece bir istilacı kavim olarak kaydediyorlardı.


Atatürk, bu iki endişeli sorum karşısında, "Hayır, böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım " dernekle kalmamış, derhal yeni kitaplar getirterek bizzat çalışmaya ve çalıştırmaya başlamıştı. Esas konu "Türklerin dünya tarihinde hakiki yeri ve medeniyet alemindeki rolleri ne olmuştur" konusu idi. Bu çalışmaların yoğunluğu 1929 yılından sonradır. Atatürk, o sıralarda İstanbul Üniversitesi'nde verilen tarih notlarını da okumakta idi. Daha evvelce de, H.G. Wells'in Dünya Tarihi ile ilgilenmiş ve onları tercüme ettirmişti. (86 [ Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı'nın kurduğu bir heyet tarafından çevrilerek 1927-28 yıllarında beş cilt halinde ve Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanmıştır (e.n.).]


Fakat asıl 1930 yılı, yeni kitapların getirtilmesiyle ve etrafındaki devlet ve bilim adamlarının da Türk tarihi üzerine ilgisini çekmek suretiyle geniş bir tarih araştırmaları devri açılmıştır. Atatürk, Türk tarihine ait konuları bizzat okuyor ve etrafındakilere görevler veriyordu.


23 Nisan 1930'da, Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun ilk çekirdeğini oluşturur. Kurumun ilk günlerinden itibaren baş sekreteri, sonradan da uzun yıllar genel müdürü olan Uluğ İğdemir tarafından "Türk Tarih Kururnu'nun Kısa Tarihi" başlığı altında belgelere dayanan bir yazı çıkmıştır. Bu yazıda kurumumuzun kısa tarihinin birinci kısmı yayınlanmış bulunuyor ve o yazıda kuruluş için şöyle deniyor:


"23 Nisan 1 930'da Ankara'da Türk Ocakları Merkez Heyeti'nin yeni binasında [şimdiki Resim ve Heykel Müzesi] toplanmış olan Altıncı Türk Ocakları Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşuna ilk temel taşını atması bakımından önem taşır. Atatürk'ün işaretleriyle Aksaray Murahhası ve Musiki Muallim Mektebi Tarih Muallimi Afet Hanım, Atatürk'ün de hazır bulunduğu 28 Nisan Pazartesi günkü Kurultay toplantısında söz alarak, Türk Tarihi'nin eskiliğinden, Türk milletinin kurduğu büyük medeniyetlerden bahseden bir konuşma yaptı ve kırk imzalı bir takrir verdi." (87[Ülkü dergisi, yeni seri no: 75, s. 19-20, 1 Ekim 1944]


Bu konular ile ilgili olarak benim anılarım ise şöyledir: Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı'na Aksaray delegesi olarak katılmıştım. Kurultay'da o vakte kadar isimlerini işitip de yakından tanımadığım kişilerle karşılaşmıştım. Birçoğu yaşlı, muhterem ve ülkemizde bilim ve edebiyat çevrelerinde tanınmış kimselerdi. Ben bu toplantılara katılıp görüşmeleri dinlerken, Türk Ocakları'nın faaliyeti hakkında büyük bir bilgiye sahip değildim. Çünkü bu teşekkülün yeni bir üyesi idim. Kurultay'da da benim o sıralarda heyecanla meşgul olduğum "kadın hakları" konusunda, benimle konuşacak bir akran bulamıyordum. 


Kurultay görüşmelerinde türlü konular üzerinde konuşanlar oluyor ve özellikle Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Dr. Reşit Galip arasında şiddetli tartışmalar devam edip gidiyordu. Birisinin güzel hitabetini, diğerinin sükunet içindeki açıklamalarını dinliyorduk. Tabii bu konular, oturum aralarında üyeler arasında da konuşuluyordu. Ben bunlara ancak kulak misafiri oluyor ve bilmediğim bu işlere karışmıyordum.


Bir gün toplantıdan çıkınca Orman Çiftliği'nde Marmara Köşkü'ne gittim. Atatürk de orada idi. Uzun gün boyunca konferans dinlemekten yorulmuştum. Elimde Türk Ocakları'na ait kitaplar ve kağıtlar vardı. Atatürk, Kurultay'da ne yapıldığını sordu, sonra, "Sen bir faaliyet göstermeyecek misin? " deyince, düşüncemi şu şekilde açıkladım: "Türk Ocakları'nda, kadın üyelerin daha çok çoğalması ve çalışması için girişimde bulunmak ve kadın hakları konusunu bu çevrede de yaymak istiyorum. "


Atatürk, bu düşünceme olumlu veya olumsuz bir yanıt vermeden önce, benden Türk Ocakları'nın yasasını istedi. İkinci ve üçüncü maddeleri bana göstererek bunlardan ne anladığımı ve Türk Ocağı'nda bunun gerçekleşmesi için ne yapmak gerektiğini sordu. Düşünce, isteğimin başka bir evresine geçmişti. Okutmakta olduğum tarih dersleri imdadıma yetişti. Tarih, bütün ulusal varlığın asıl kaynağı değil miydi? Bu ulusal konuda "kadın hakları" konusunu ulus birlik çerçevesi içinde düşünmek lazımdı. Yasanın "Esaslar" kısmındaki iki maddeyi not ettim:


Madde 2: Türk Ocağı'nın maksadı, milli şuurun kuwetlenmesi, medeni ve sıhhi tekamül ve milli iktisadın inkişafıdır. [Türk Ocağı'nın amacı ulusal bilincin kuwetlenmesi, uygar ve sağlıklı olgunlaşma ve ulusal ekonominin gelişmesidir]


Madde 3: Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini (ülküleri) takip eden Türk Ocağı, bu mefkureleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı, bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder. [Cumhuriyet, ulus, çağdaş uygarlık ve halkçılık ideallerini izleyen Türk Ocağ, bu idealleri hayat geçirmekte olan Cumhuriyet Halk Partisi ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı bu idealleri yaymak ve propagandasını yapmak için bilim, kültür ve sosyoloji alanlarında mücadele ve uğraşı verir.]


Atatürk, "Bunları tahlil edecek ve tatbikatını Kurultay'dan isteyeceksin" dedi.


İtiraf edeyim ki bu gibi işlerde henüz deneyimsizdim. Nasıl konuşmak gerektiğini dahi kestiremiyordum. Kurultay'da benden o kadar yaşlı ve deneyimli kimseler vardı ki, Atatürk'ün emrini dinlerken, o çevreyi göz önüne getirmiştim. Gerçekten öğretim hayatına başladığımın ilk yılı idi. Tarih derslerinde basılmış belirli bir kitaptan okutmuyordum. Her ders için yeni yeni kitaplar okuyarak onlardan çıkan notları Hakimiyet-i Milliye ( Ulus) matbaasında bastırıyor ve derse o basılmış notları götürüyordum.


Atatürk, bu notların bana bu konu için esas olabileceğini anlatmaya başladı. Zamanın azlığını ve Kurultay'ın bitmek üzere olduğunu anımsatarak, "Hiçbir şey söylememeyi tercih ederim" demem üzerine Atatürk'ün kesin emriyle karşılaştım: "Bu mesele üzerinde çalışacak ve Türk tarihinden bahsedeceksin " dedi. Görev verilmişti, başarmak gerekiyordu.


Türk'ün uygarlık niteliği üzerinde, öteden beri çok hassasiyetle dururdum. Vereceğim nutkun esaslarını kaleme aldıktan sonra Kurultay'da bulunanlardan bazı kimseleri o akşam Atatürk Çankaya Köşkü'ne davet etti. Eski Köşk'ün yemek salonu Kurultay'ın bir komisyonu haline gelmişti. Nutkumu okudum, dinleyenler görüşlerini bildirdiler, onayladılar. Benden sonra aynı konuda söz söyleyecek olan Prof. Sadri Maksudi ve Dr. Reşit Galip beyler görev aldılar. Önerilecek önerge de hazırlanmıştı.


28 Nisan 1 930'da kurultayın dördüncü ve son toplantısında söz aldım ve nutku okudum. Kürsüden inerken de öneriyi verdim. Beyanatım iki kısımdı: Türk Ocakları yasasının ikinci ve üçüncü maddelerinin açıklanması.


Yeni yayınlara göre uygarlığın kökeninde Türklerin yeri nedir ve ne olmalıdır?


Yasanın ikinci ve üçüncü maddelerini şöyle açıklıyordum:


Türk Ocağı'nın maksadı ve milli şuurun kuvvetlenmesi ifadelerinden, hata etmiyorsam, benim anladığım şudur: Türk'ün, Türklüğün ne olduğunu anlamak ve bu anlayışı kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bence bu gayenin aydınlatılması için en nurlu güneş Türk'ün menşeini, medeniyetini, azametini tanıtan tarihtir. Bunu biliş ve cihana bildiriştir. Dünden gafil olan bir insan bugününü bilmez ve yarına intikal eyleyemez [erişemez] . 


Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur. Tarih hocalığı yaptığım için hissediyorum ki, Türk milletinin yüksek tarihi hakkındaki bilgi noksandır. Bize, hepimize geçmişin mekteplerinde bu hususta öğretilmiş şeyler hem noksandır, hem de yanlıştır. 


Yazık ki, bu yanlış yol bugüne kadar önümüzdeki nesli yetiştiren bilgi ocaklarında da takip olunmuştur. Geçmişten miras kalan bu sisli yolu aydınlatmak Türk milletini, Türk çocuklarını yeni bir nurlu tarih yolundan yürüterek, atinin (geleceğin] parlak ufuklarına eriştirmek mühimdir. İlim ve Sanat Heyeti'nin raporunda bu maksadı temine matuf [yönelik] üçüncü ve altıncı maddelerindeki düşünüş teşekküre şayandır [değer]. 


Ancak, yüksek Kurultay'ın buna daha çok ehemmiyet vermesi muvafık olur. Bunun için Profesör Sadri Maksudi Bey'in dünkü teklifine iştirak ederim [katılırım]. Hakikaten Türk tarihini bilmek ve bildirmek için Kurultay tarafından, mahsus surette radikal tedbirler bulunmasını ve tespit edilmesini teklif ederim.


Üçüncü maddede, Türk Ocağının "Cumhuriyet, Milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini" takip ettiği yazılıdır. Aynı maddede 'Türk Ocağı bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder sözleri de vardır. Bu maksadın temini için Türk'ün doğru tarihini bilmek şarttır. Bu bilgiden uzak kalındıkça kime ve ne esasa dayanarak mücahede edilebilir? 


Şunu da arz etmeliyim ki, maddede yazılı olan 'muasır medeniyet'i anlayabilmek, kavrayabilmek; kadim medeniyeti dünya yüzünde, bütün beşeriyette, ilk medeniyetleri doğru tanıyabilmekle mümkündür. Nutkun ikinci kısmının özeti ise şudur: 'Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir. Türk tarihtir." (88[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, 1930, s. 4-5.]


Bundan sonra söz alan Prof. Sadri Maksudi, bu düşüncelere katıldığını şöyle açıklamıştı:


"Kadim medeniyetlerin menşeleri [eski uygarlıkların kökenleri] arandığı zaman birçok medeniyetlerin ucunda Türk olduğu tahmin olunan bir kavim görüyoruz. Eski medeni kavimlerden, en eski medeniyetlerden misal alalım. Eski medeniyet, Mezopotamya'da teessüs eden [kurulan] medeniyettir. Bu medeniyetin müessisleri [kurucuları] kimlerdir? Efendiler, bu medeniyetin müessisleri Sümerlerdir. İkinci misali alalım. Latin medeniyetinin müessisleri kimlerdir? Bu medeniyetin unsurlarını İtalya'ya getiren halk Etrüsklerdir. Eski Anadolu'da da kablelmilat [milattan önce] binlerce sene evvel yüksek medeniyet tesis eden kimlerdi? Hititlerdi. Bütün bu halkların Türk olduklarına dair olan fikrin Avrupa alimleri arasında taraftarları vardır. Bu suretle kadim medeniyetlerden birçoğunun müessisleri, banileri [kurucuları] Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor."


Merhum Profesör "Türk medeniyettir" sözünü ise, örnekler vererek şöyle açıklamıştır: "Türkler, nerede müsait şerait [koşullar] bulmuşlarsa, orada mutlaka müstakil bir medeniyet tesis etmişlerdir. "(89[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s.12-13.]


Aynı gün Dr. Reşit Galip de güzel bir konuşma ve açıklama yapmıştır. Sözlerinin sonunda, heyecanlı üslup ve hitabetiyle şunları belirtmiştir:


"Türk milleti kendisini birkaç asır geri bıraktıran eski hurafelerin tesiri altında mıdır? O, tazyik [baskı] çemberini ilahi, kuwetli bilekleriyle paralar, karanlıkları inkılap güneşinin ışıktan elleriyle sıyırır, açar. Türk tarihi inkar mı olunuyor? O kum tepelerinin altında asırlarca örtülü kalmış medeniyetleri çıkaran mütebahhir [engin bilgi sahibi] arkeologlar gibi, derin denizlerin yosun ormanları içinde inci arayan geniş nefesli efsanevi dalgıçlar gibi, büyük Türk tarihinin yüksek hakikatlerini meydana çıkarır. Dehasının kuwetli ışıklarıyla aydınlatarak dünyaya gösterir. Muhterem arkadaşlar, büyük rehberin Türk milletine ilhamıyla gösterdiğini arkadaşların teklifleriyle formül haline koymak ve o esas üzerine çalışmak Türk Ocağı'nın mukaddes bir vazifesi olacaktır. Bu vazife mukaddes olduğu kadar şereflidir."(90[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s. 23-24.]


Bu sözlerden sonra müşterek verilen önergemiz şu idi:


"Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek [incelemek, araştırmak] için, hususi ve daimi [özel ve sürekli] bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını [üyelerini] seçmek salahiyetinin [yetkisinin] Merkez Heyeti'ne bırakılmasını teklif ederiz."


Aynı günkü toplantıda Yasa Encümeni'nden gelen bir raporla yasaya 84'üncü madde olarak eklenen metin de şudur: Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir 'Türk Tarih Heyeti' teşkil eder.(91[Türk Yurdu, no: 29-233, s. 93.]


Bu· Türk Tarih Heyeti'nin 4 Haziran 1930 tarihindeki ilk toplantısında üye olarak bulunduğum zaman ayrı bir heyecan duymuştum. İlk toplantı zabıtları aynen şöyledir:


"Heyet, ilk içtimaını [toplantısını] 4 Haziran 1930 Çarşamba günü Merkez Heyeti binasında akdetti. İçtimaı, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Bey, Kurultay kararından, Heyet'in üzerinde çalışacağı mevzuun [konunun] kıymet ve ehemmiyetinden ve Heyet azasının tanınmış şahsiyetlerinin mesaide muvaffakiyetli [başarılı] neticelere varılacağı hakkında itminan [güven] verdiğinden bahseden nutku ile açmıştır. Bundan sonra intihap [seçim] yapılmış ve Cumhur Reisliği"


Umumi Katibi Tevfik Bey (Bıyıkoğlu) birinci reisliğe, Akçuraoğlu Yusuf ve Samih Rifat beyler ikinci reisliklere, Dr. Reşit Galip Bey umumi katipliğe seçilmişlerdir. Reis, seçilen arkadaşlar namına Heyet'e teşekkür etmiş ve sarf edilecek mesai etrafında beyanatta bulunarak, yeni ve milli bir Türk tarihi yazılması ve tespiti lüzumundan, Gazi Hazretleri'nin milli tarihimizle bizzat meşgul olan Heyet'i yüksek himayeleri altına almalarının, mesaide muvaffakiyete kati bir teminat teşkil eylediğinden [çalışmaların başarısına kesin bir güvence oluşturmasından dolayı] kurulduğu zamandan beri milli şuurun uyanmasına, milli harsın inkişafına [kültürün gelişmesine] çalışmış olan Ocak'ın Milli Tarih için gösterdiği alaka ile de şükrana değer bir hizmette bulunduğundan bahsetmiş ve 'Büyük Gazi'nin himaye ve irşadları [yol göstermeleri] ve sizler gibi pek kıymetli vatanperver ve ilim aşığı zevatın mesaisi ile milli tarihimizin hakiki çehresi ile ve bütün parlaklığı ile meydana çıkacağına eminim' demiştir.


Bundan sonra Sadri Maksudi ve Samih Rifat beyler söz alarak Heyet'in mesai tarzının [çalışma şeklinin] nasıl olması icap edeceği hakkında beyanatta bulunmuşlar ve cereyan eden müzakere [görüşmeler] neticesinde, mesai planı hakkında umumi bir taslağın idare Heyet'ince ikinci içtimaa kadar hazırlanması ve Heyeti yüksek himayelerine mazhar buyuran Gazi hazretlerine arz-ı şükran edilmesi takarrür eylemiştir [kararı alınmıştır].(92[Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Zabıtları I, s. 1-3.]


Bundan sonra Türk Tarihi Heyeti üyelerinden bazıları daima, Gazi M. Kemal'in yanında bulunuyorlardı. Heyet'te üye olmayıp da tarih ile ve özellikle uygarlık tarihi ile ilgili yayınları bilinenlerin, belli konular hakkında çalışmaları rica ediliyordu. 1930'da temelleri atılan Türk Tarih Kurumu 1931 senesinde resmen dernek olduktan sonra ilk toplantı tutanağı aynen şöyledir:


"Türk Tarihi Tetkik Heyeti 1 2 Mart 1931 'de saat 3.30'daki toplantısının ikinci celsesinde, Türk Ocakları'nın Cumhuriyet Halk Fırkası'na intikal etmeleri üzerine, Türk Ocakları Türk Tarih Heyeti ismini taşıyan ve 1930 senesi 23 Nisan Kurultayı kararı ile teşkil edilen Heyetimizin hukuki vaziyeti kalmadığından, yeni bir isimle müstakil bir cemiyet halinde yeniden teşekkülü için bir nizamname tertibi ile Hükümet'e müracaat edilmesi."


Bundan sonra ise, "Hami [koruyucu] Reis Gazi Hazretleri'nin tasvipleri [onayları] alındıktan sonra, resmi müsaadenin alınması" kararı geliyor. Bu işler gelişirken aynı heyetin 15 ve 29 Mart tarihlerindeki toplantıları yine "Türk Tarihi Tetkik Heyeti" adı altında olmuştur. Bu heyet 4 Haziran 1930'dan 29 Mart 1931'e kadar sekiz resmi toplantı yapmıştır. Bu zaman zarfında daima tarihi konular Gazi M. Kemal'in çevresinde ve toplantılarında konuşulmuş, çalışmalar ilerlemiştir. Heyet'in, "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" unvanı ile ilk toplantısı 26 Nisan 1931 tarihinde olmuştur. Toplantı Tevfik Bıyıklıoğlu'nun başkanlığında yapılmıştır. ...


Atatürk, 1 930 yılının Ağustos ayında "medeniyet" kelimesinin anlam ve kapsamını şöyle tarif etmişti:


"Bir insan cemiyetinin Devlet hayatında, Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, İktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalatçılığında [ulaştırmacılığında] yapabildiği şeylerin muhassalasıdır [sonucudur]. Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı [kültür adı] altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından [sonuçlarından] hariç ve başka bir şey olamayacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin harsı, yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadi hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün muhassalası üzerinde de görünür. Mühim olan muhassalalar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer milletlere de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur [yayılır]. Belki bu itibarla olacak, bazı milletler yüksek ve şamil [yaygın] harsa [kültüre] medeniyet diyorlar."


Bu tarif ve açıklamalar Atatürk'ün sözleridir. İşte bu düşünceye göre Türk Tarih Kurumu çalışma programının ilk planlarında "Türklerin medeniyete hizmetleri" diye geniş bir çalışma programı saptanmış, üyeler ve üye olmayanlar arasında bir iş bölümü yapılmıştı. Burada uygarlık için akla gelebilen her konu işleniyordu. Taslak metinler halinde, okuyanın not etmesi ve görüşünü yazması için yarı yerleri boş bırakılmış olan broşürler sadece ilgililere dağıtılmak üzere sınırlı sayıda basılmış idi.


Bunlardan gelişigüzel birkaç örnek vereyim... Örneğin VIII. bölümün II. serisinden 24 numaralı yazı, Türklerde sanayi; 8 . numara, boyacılık tarihinde Türkler; 40 numara, Türklerde haritacılık ve coğrafya; 27 numara, Türklerin eğitime hizmetleri; 15 numara, matematik tarihi; 26 numara, Müslüman Türk filozofları ve 41 numara, Anadolu'da Türk dil ve edebiyatının gelişmesine bir bakış; 7 numara, Türklerde resim, tezhip ve minyatür tarihi ve bunlardan başka daha pek çok konular işlenmeye başlanmıştı. Atatürk bizzat bunları alıyor okuyor ve görüşünü bizlere aktarıyordu.


Türk Tarih Kurumu merkezinde ise, görüşmeler, hep bu ilmi konular üzerinde yapılıyordu. Herkes muntazaman bu toplantılarda bulunup çetin ve ayrıntılı tartışmalara katılıyordu. Öyle ki saatler geçiyor, heyecan genişliyor, konuşmalardan ve düşüncelerin çarpışmasından yepyeni bilgiler ortaya çıkıyordu. Bazen yemek saatleri ihmal edildiğinden, hemen aldırılan ekmek ve peynir tepsiler içinde masa başında olanlara dağıtılıyor ve görüşmeler hararetini kaybetmeden geç vakitlere kadar devam ettiği oluyordu. Bu masa başında şimdi rahmete kavuşan benim iki komşum vardı. Bir tarafımda Yusuf Akçura, diğerinde Samih Rifat. Samih Rifat'ın kağıtlara ve sigara paketi üzerine bana anlatmak için yazdığı yazıları hala birer ders gibi hatırlarım. Rahmete kavuşanlardan Dr. Reşit Galip, Ağaoğlu Ahmet, Halil Ethem'in sözlerini masanın diğer bir ucundan dinlemek için kulak kesilirdim. Bu toplantılar pek sık ve çoklukla hararetli olurdu.


Atatürk de zaman zaman Türk Tarih Kurumu merkezine gelir ve bu tartışmaları izlerdi. Yaz aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda özel dairesinde çalışan Türk Tarih Kurumu'nda bazen sayısı 70'i bulan kalabalık bir heyet ile ilmi tartışma ve incelemelere devam edilirdi. Türk Tarih Kurumu'nun ilk kuruluş yıllarında hatıra gelen sorulara cevaplar verilmeye başlanmıştı. Tarih incelemeleri şüphe yok ki Türkiye'de bu kurum ile başlamamıştı. Ondan evvel de bu çeşit kuruluşlar olmuş ve kişisel çalışmalarla çıkarılan kitaplar bulunmuştur. Fakat bence, Türk Tarih Kurumu'nun büyük şansı, Atatürk gibi bir devlet adamının bu kurumu kurmasının manevi değerinin büyüklüğüdür. Bu düşüncelerin gelişmesini sağlamak için de maddi imkanları kendisi sağlamıştır.


O, ulusu kurtardığı ve yeni bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kurduğu zaman, onun yaşaması için ulusunun tarih temelini sağlamlaştırmak gayesini gütmüştür. Anadolu, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması'nda parçalanmak istenirken, Türk ulusunun tarih ve uygarlığı da inkar edilmişti. İşte Atatürk bu acıyı en derinden hissettiği için, sulh ve sükun devrine kavuşan Türk ulusunu, Türk topraklarındaki uygarlığa haklı olarak sahip olduğunu tarih ilminin yeni yöntemleri ile ortaya koymak istemiştir.


Çünkü Anadolu'ya türlü devirlerde göçler ve istilalar, tarihi devirlerde olduğu gibi daha eski çağlarda da olmuştu. O halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak lazımdı. Özellikle Anadolu'daki tarihi temelimizi derinliklerde aramak gerekiyordu. İşte bütün bunların mantıki ve bilimsel yanıtlarını bulacak bir bilim heyetinin ve fakültesinin de olması gerekiyordu. Tarihimizi sadece yabancılardan öğrenmeyecektik ve fakat ayın zamanda, kendi uzmanlarımızın da incelemeler yapması gerekecekti.


2 Temmuz 1932'de ilk kongresini, Ankara Halkevi'nde [eski Türk Ocağı] yapan "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" üyeleri, bir yıl müddetle, hemen daimi olarak Atatürk'ün yakın ilgisi ve bazen de onunla beraber Ankara, İstanbul ve Yalova'da çalışmışlardır. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı ile orta ve liseler için basılan tarih kitapları bu çalışmalar sonucunda hazırlanmıştır.


1935 yılında "Türk Tarih Kurumu" adını alan dernek, özellikle Türk uygarlık tarihini araştırmak ve yayınlamak göreviyle yükümlü olmuştur. Türk Tarih Kurumu çalışmalarında, Atatürk'ün özellikle istediği, yurdumuzun en eski uygarlıklarını meydana çıkarmak, bu suretle bugünkü Türkiye halkının ve genellikle Türk kavminin, tarih boyunca birbirleriyle ilgisini ortaya çıkararak, genel Türk tarih ve uygarlığını, yeni ilmi araştırmalara göre tutarlı bir şekilde yazabilmektir. 


Atatürk'ün bütün konuşmalarında tekrarladığı bu esasların gerçekleşmesi için, gençlerin bu alanda yetişmesini sağlamak amacı ile Avrupa ve Amerika'ya, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından eğitime gönderilmesi Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşu ve gayesi ile özellikle. ilgilidir. Çünkü o sıralarda Atatürk'ün bu konulara değer vermesi sayesinde, kültür işleri yanında, tarih çalışmaları da ön planda ele alınmış ve Türk Tarih Kurumu'nun özellikle uzman yetiştirme isteği böylece gerçekleşmiştir.


Atatürk, 1 Kasım 1937'de diyor ki:


"Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek hepimizi sevindirici bir hadisedir. Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler [kazılar] ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya [yerine getirmeye] başlamış bulunuyor."


Atatürk'ün bahsettiği kongre, Türk Tarih Kurumu'nun 1937'de İstanbul'da toplanan ikinci kongresi idi. Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun 25. yılında ise V. Kongresi toplanmıştır. Tarih Kurumu kuruluş seneleri ile hesaplanan yaşta bulunan gençler bu kongrenin dinleyicileri arasına katıldılar. Türk Tarih Kurumu'nun fikir hareketi neticesinde çeşitli sahalarda yetişmiş uzmanlar ise bu kongremizin çalışmalarında görev almışlardır. Herkes kendi sahasında bir yenilik getirmek için uğraşmıştır. Bunun bir ulusal kültür işi olduğuna inanan Türk aydınları yabancı arkadaşları ile boy ölçüşecek tarzda ilerliyorlar. İdealler evvela fikir halinde ortaya atıldığı vakit, onların gerçekleşmesini görmek ekseriya biz fanilere pek nasip olmaz. 


Tarih Kurumu için o zaman, Türk elemanlarla gerçekleşmesi olanaksız görünen bazı düşünceleri, örneğin arkeolojik kazılar yapılabileceğini önerdiğim zaman başkanımız merhum Prof. Yusuf Akçura, sakalını tutarak bana bakmış, üyelerin de bu işe itirazlarına rağmen, "Böyle bir fikri koyalım, biz belki göremeyiz amma, sizler görürsünüz" demişti. (95[TTK İlk Nizamname, 4. madde, C fıkrası.]


Bizlerin de, milletimizin medeniyeti için bütün ideallerimizin hayata geçtiğini görmek mümkün olmayacaktır. Fakat Türk Tarih Kurumu'nda yıllarca önce ortaya atılan düşüncelerin kısmen gelişmesini bugün görmek ve tanık olmakla, bütün bu işte çalışanları, rahmete kavuşmuş olanları ve çalışmaya gayret sarf edenleri saygı ile anarım.





AFET İNAN
ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER
Gözden geçirilmiş 5.baskıdan itibaren yayına hazırlayan 
ARI İNAN
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2007


Annem Prof. Dr. Afet İnan'ın yazdığı Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları tarafından 1959 tarihinde basılmıştır. Basıldığı tarihte büyük ilgi gören bu anı kitabının, ikinci ( 1968), üçüncü ( 1980) ve dördüncü ( 1984) baskıları yapılmıştır.

İş Bankası Kültür Yayınları 2007'de beşinci baskısını yapmayı planlamış ve kitabın tekrar gözden geçirilmesi için bana başvurmuştur. Seve seve yaptığım bu çalışmada, özellikle kitabın dilinin genç kuşaklarca daha anlaşılır bir hale getirilmesine gayret ettim. Bu arada özgün metinlerdeki anlaşılması zor kelimelerin yanına, köşeli parantez içinde bugünkü anlamlarını koydum. Ayrıca kitapta zaten var olan resimlere arşivimde bulunan diğer resimlerden de katarak zenginleştirmeye çalıştım.

Atatürk'ün kendi ifadeleri olan metinlerin yanı sıra, anneme anlattıkları veya annemin not ettiği ve tanık olduğu olaylar bu kitapta yer alıyor. Örneğin Atatürk'ün doğum günü -ki bazı yayınlarda yanlış anlatılmaktadır- veya mezarının nerede olmasını istediğinin kendisi ile konuşulduğu bir toplantı gibi.

İlk elden kaynak olduğu için, okumamış olanların ve özellikle genç kuşakların da faydalanmaları ümidiyle.

ARI İNAN
BODRUM, 2007





EK:
Osman Karatay
Genel Türk Tarihi Çalıştayı -I-, 13 Mayıs 2017, Tuzla.









22 Aralık 2016 Perşembe

Camilla, Aeneas ve Teucer






"Çetin, acı bir savaşa giriyor Camilla,
Ey kız, boşunadır donanması bizim pusatlarımızla,
Daha değerlidir, ötekilerden bence, sonradır Diana'nın
Sevgisi buna. Birden doğmamış yüreğinde tatlılık,
Soğutmuş halkı baskı yöntemiyle kendinden.
Kovulmuş, eski Privernum ilinden bencil Metabus,
Kaçarken vuruşarak savaş içinden almış küçük
Kızını da, Camilla demiş adına, anası Casmilla
Anısına. Çıkıyordu kucağında tuttuğu kızıyla yüksek,
Doruklarına ıssız yaylımların, engelliyordu gidişini hep,
Sağından solundan atılan kargılar, dolaşıyordu,
Çevresinde uçar gibi Volks savaşçıları da.
Kaçarken kesmiş yolunu köpüren Amasenus suyu,
Bulutlardan dökülen yağmurlarla kabaran, kıyılara taşan.
Yüzerek geçecek ırmağı, üstün gelmiş babalık
Duygusu, bırakamadı kızını, düşündü çıkar yolu,
Bağladı esnek ağaç kabuklarıyla yarı yanmış
Meşeden bir kargıya ortasından sımsıkı, tuttu
Fırlatmak için güçlü eliyle, su yüzeyinden
Aşırıp karşıya kaldırdı göklere yüzünü, başladı
Yakarmaya tanrılara, salınırken elinde kargı:
"Sen ey Laton'un yüce kızı, kırlar, yalımlar egemeni,
Adıyorum sana bir baba olarak, gördüğün
Bu kızı, kulundur senin, kaçıyor tutarak
Kargılarını göklerde ilk kez, düşmandan, sensin sığınağı,
Güvenilmez esen yellere, sen ol koruyanı."

Bunları söyledi, döndürdü vargücüyle fırlattı kargıyı,
Sesler yükseldi çalkanan sularından ırmağın, mutsuz
Camilla görünmez oldu sularda, tınlayan kargıyla
Sıkıştırınca Metabus'u büyük bir kalabalık, attı,
Kendini sulara, geçti karşıya esenlikle, buldu
Diana'nın armağanı kargıyı hızla, çayırdı. Çıkardı.
Yanaştırmamış onu kimse evine, sularla evrili
Sokmamış, alışkındı yabanlığa girmezdi buyruğa,
Dağlarda, kırlarda yaşamayı severdi çobanlar gibi.
Orada, dikenli çalılar arasında, ürkünç bir inde,
Beslerdi kızını, bir yaban kısrağının memelerinden
Yumuşacık dudaklarına parmaklarıyla sağdığı bol sütle.

Gelince çocuk, izlerini sürerek ayaklarını toprağa
Basacak çağa, sivri bir akrgı verdi küçücük
Eline, bir de yayla okluk asarak omuzuna.
Altın düğmeli saçları, sırtında uzun üstlük
Arslan gönünden, başından arkaya sarkan sallanan
Sallardı küçücük ellerinde kargıları, fırlatmaya
Döndürerek başının çevresinde sapanı. Vurdu Stryman
Kıyısından gelen bir turnayı, ak kuğuyu
Tyrrhen illerinden nice analar gelin almak
İçin yakardılar. Adamış kendini yalnız Diana'ya,
Dokunulmaz kızlığına, pusatlarıyla, sevgiyle sonsuza dek,
Böyle bağlanmasın isterdim orduya, savaşmaya,
Teucerlere saldırmaya, kalsın o da kadın arkadaşların
Arasında, biricik gücendiğim, bağlandığım olsun,
Yazık! Ters bir yazgıdır onu yöneten,
Ey nympha gökten in, dolaş Latin ülkesini
Uğursuz bir savaştır orada, öfkeyle sürdürülen
Al pusatlarını, çıkar okluğundan öcün okunu,
Kim olursa olsun kutsal gövdesini delen,
Yaralayan Troyalı, Latin ödesin kanıyla bana,
Yaptığını. Götürürüm bulut içinde düşkün gövdesini,
Ilgarlanmayan pusatlarını, gömerim toprağa yurdunda."


Tanrıça Diana (Artemis yani Ertemi)  Opis'e Amazon Camilla'nın hikayesini anlatırken....
AENEAS - VERGILIUS



Bir Erpata'nın (Amazon) Erkle (Herkül) tarafından öldürülmesi
Ek bilgi Mehmet Turgay Kürüm'den: 
"Elinde tuttuğu yay da bugün Hun yayı diye bilinen tersinden kurulu yaydır. 
Diğer milletler yayı böyle kurmazlar."






Virgil Camilla'nın çok hızlı olduğunu, ayakları ıslanmadan denizin üzerinden, ekinlerin boyunlarını bükmeden tarlalardan geçtiğini yazar.  Camilla, Aeneas ve Troyalılara karşı, müttefiki Rutullerin (Rutulian) kralı Turnus'a yardım eder. Turnus Latin kralın kızı Lavinia ile evlenecektir, lakin Lavinia Troyalıların gelmesiyle prens Aeneas'a söz verilir. Turnus ile Aeneas arasında savaş başlar. Onların savaşı Ektor ile Achilles arasında geçen dövüşe benzetilir, ama bu sefer düelloyu Troyalı Aeneas kazanır.  Aeneas'ın karşısında bu sefer Camilla vardır. Camilla savaş meydanında biran için dikkati dağılır ve Troya müttefiki ve okçu olan Arruns onu yakalar, göğsüne kılıcını saplayarak öldürür. Diana'nın yardımcısı Opis onun intikamını alır ve Arruns'u köle yapar. Aeneas ise barış zamanında Lavinia ile evlenir ve kralların soyunu yaratır, ki bunların içinde Roma'nın kurucusu Romulus ve Julius Caesar da vardır. Caesar (Jül Sezar) Aeneas'ın oğlu Ascanius'un (AS-KAN) [ya da Iulus (İL-US ya da ULU+S)] soyundandır. Ascanius Alba Longa şehrinin kurucusudur.




Virgil kitabında KISRAK SÜTÜ nün geçtiği tek mısradır. Buna rağmen Latinler Kısrak Sütü içmez!...
Moğollar da bu dönemde buralarda gezmediği için Türklerden öğrenilen bir gelenektir Kımız....
TEUCER = TÜRKERLER = TROYALILAR
TYRRHENLİLER = ETRÜSKLER


"His daughter too in tangled woods he bred: a brood-mare from the milk of her fierce breast suckled the child, 
and to its tender lips"... (Vergilius- Aeneid, book 11:557)


Aeneas, babası Anchises omzunda, oğlu Ascanius'un elini tutuyor.
"Gens Augusta" altarından detay / Kartaca, MS 14  Roma dönemi / Bardo Müzesi




Poseidon keskin gözüyle görmeseydi olup biteni,
Aeneas saldırıp taşla vuracaktı
tolgasından ya da kalkanından Achilleus'u
kalkanla tolga koruyacaktı kara ölümden
o da kılıcıyla saldırıp alacaktı Aeneas'ın canını.
Yeri sarsan tanrı seslendi ölümsüz tanrılara:
"Çok acıyorum ulu yürekli Aeneas'a, çok,
Peleusoğlu'na yenilip inecek Hades'e
Okçu Apollo'un sözlerine kandı, aptal,
ama Apollon onu kara ölümden koruyamaz ki,
Hem neden acılar çeksin şimdi bu suçsuz adam,
başkalarının derdi yüzünden boşu boşuna
armağanlarıyla gönlünü hoş ederdi o,
engin gökte oturan tanrıların.
Haydi onu biz kurtaralım bari ölümden.
Achilleus öldürürse bu adamı
öfkelenir Kronosoğlu bile,
kaderi kurtulmaktır Aeneas'ın
tohum ekmeden, iz bırakmadan ölmemeli
yok olmamalı Dardanos Soyu
ölümlü kadınların verdiği çocuklar arasında
Kronosoğlu Dardanos'u severdi en çok
İğreniyordu artık Priamos'un soyundan
Güçlü Aeneas kral olacak Troyalılara
kral olacak çocuklarının çocukları...

İlyada 20:290




Aeneas: Tanrıça Afrodit ile Troyalı prens Ankhises'in (Anchises) oğludur. Troya kral soyunun ilk atası Zeus ile Elektra'nın oğlu Dardanos'tur. Troya'nın kurucusu Tros ile kral soyu iki dala ayrılır: İlios (İlus) ile Assarakos (Assaracus), İlios'un torunu olan Priamos Troya kralı, Assarakos'tan üreme Ankhises ise Dardanie şehrinin yöneticisidir. Ankhises ile Priamos ve Hektor ile Aeneas aynı kuşaktan amcaoğullarıdır. Ama Aeneas'ın Priamos oğullarından üstünlüğü bir tanrıçanın oğlu olmasından gelir. (Azra Erat- Mitoloji Sözlüğü)


Teucer: Nehir tanrısı Scamander ile Idaea nymph'in oğlu, Troya kral soyunun atasıdır. Teucer'un  (bazı kayıtlarda Teukros olarak geçer!) oğlu yoktur, halkını koruyacak bir varis arar. Dardanos'u konuk eder ve kızı Batieia ile evlendirip tahtını ona bırakır. Başka bir anlatımda ise (Phanodemos of Athens - 325) , Ata Teucer Dardanos'un kızıyla evlenir ve Dardanos'tan sonra bölgenin kralı olur. Kral Teucer tarafından kurulan şehir Teucria olarak isimlendirilir ve bölge halkı Teucrianlar olarak anılır. Dardanos'un gelmesiyle Dardania , daha sonra da Troad olur. Ama halk Teucrian adından hiç vazgeçmemiştir. Troya, İlium ve Pergamum olarak ta bilinir. Teucrian ise aslında Teucer olarak kayıtlara geçmiştir. Teucer 3000 yıl önceki söyleniş şeklidir. Bugün bunu Türker olarak söylüyoruz. Hatta 1000 yıl önce bile Tyker olarak yazılan ve Viking Erik ile maceralara katılan bir Türker vardır... Bilmem anlatabildim mi?.. 





MİTOLOJİYE GÖRE SOY AĞACI:
*SKAMANDROS'un (yani SAKA) oğlu TEUCER (TÜRKER)/ Troya'yı kuran.
*TEUCER kızı BATİEA DARDANUS ile evlenir. Çocukları ERİCHTHONİUS VE İLUS.
*ERİCHTHONİUS'un oğlu TROS.
*TROS'un oğulları ILUS ve ASSARACUS ile GANYMEDE.
*ILUS'un oğlu LAOMEDON ve kızı THEMİSTE. - ASSARACUS'un oğlu CAPYS.
*C/KAPUS ile THEMİSTE evlenir - oğulları ANCHISES+ VENUS ile evlenir ve AENEAS doğar.(adları Grekçe değil!)
*LAOMEDON'un oğlu PRİAM ve kızı HESİONE. PRİAM= HEKTOR (EKTOR) , PARİS (ELAKSNTRE) . HESİONE ve oğlu TEUCER / bu TEUCER, kanından olan Troyalılara karşı savaşır ve Kıbrıs'ta Salamis şehrini kurar. Onun soyundan gelenlerde Mersin Olba'yı kurmuştur. Olba kraliçesi ABA onun soyundandır. Buradaki soya da TOKRİD derler.



DARDANOS - TARKANOS - TARQUİN
DARDAN - TARKAN









Neresinden bakarsanız bakın, Türk var....
SB