teucer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teucer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2018 Perşembe

Çeviriler orjinal isimlere sadık kalınmayınca …!





Vergilius - AENEAS

Verg.A. 2.100-104 / çeviri İsmet Zeki Eyuboğlu

Sürdürdü suçlamayı Calhas yardımıyla durmadan,
Neye yarar bu sözleri söylemem anımsatmam?
Sözü uzatmam? Bütün Grekler eşitse gözünüzde,
Kim olduğumu duymanız yeter, öldürtün beni, budur,
İthacus'un dileği, büyük ödül verir Atridesler de.
Çok istedik olayların nedenlerini öğrenmeyi, sormayı,
Bilmezdik Pelasgların tuzaklarını, kuyu kazmalarını.
Titreyerek, düzmece bir içtenlikle sürdürdü konuşmayı:



* Neden orjinal kelime yerine "Yunan" kelimesini kullanıyorlar?
* Pelasglar "Grek" değildir ! ve yine de "Pelasg" kelimesini "Yunan" olarak tercüme etmişler!
* Bizimkiler de "Akha" kelimesini "Grek" diye çevirmiş, yani bugünün tabiriyle "Yunan" olmuş !
* Orjinalde "Teucria" (yani TÜRKİYE yazarken) bizimkiler Troyalılar olarak çevirmeyi uygun görmüş!
* Orjinalde "Dorica" yazarken, bizimkiler "Grek" diye çevirmeyi uygun görmüş!
* Kimlik Hırsızlığı ya da daha doğrusu "Etnik Hırsızlığı" !
* Diğer milletler söz konusu olduğunda ki, bunu özellikle Türkler için yaparlar; (yakın zaman için bile) Selçuk, Peçenek, Avşar, Artuk boy adlarıyla verilirken "Türk" kelimesiyle birlikte kullanılmaz. Halbuki Selçuk, Peçenek, Avşar, Artuk... "ADIMIZ" iken "TÜRK" "SOYADIMIZ"dır.
* Bilim dünyasında "İkiyüzlülük", 
* Ve bunu tüm antik dönem eserlerin çevirilerinde görüyoruz!



Verg. A. 2.100-104 /  J. B. Greenough.

Nec requievit enim, donec, Calchante ministro—
sed quid ego haec autem nequiquam ingrata revolvo?
Quidve moror, si omnis uno ordine habetis Achivos,
idque audire sat est? Iamdudum sumite poenas,
hoc Ithacus velit, et magno mercentur Atridae.”
Tum vero ardemus scitari et quaerere causas,
ignari scelerum tantorum artisque Pelasgae.
Prosequitur pavitans, et ficto pectore fatur:



Verg. A. 2.100-104 / Theodore C. Williams, Ed.

Nor rest had he, till Calchas, as his tool,-
but why unfold this useless, cruel story?
Why make delay? Ye count all sons of Greece
arrayed as one; and to have heard thus far
suffices you. Take now your ripe revenge!
Ulysses smiles and Atreus' royal sons
with liberal price your deed of blood repay.”
We ply him then with passionate appeal
and question all his cause: of guilt so dire
or such Greek guile we harbored not the thought.
So on he prates, with well-feigned grief and fear,
and from his Iying heart thus told his tale:


* Why do they use the word "Greek" instead the original word?
* When it comes to "other nations", they just use the tribe names, especially when it comes to the Turkish Tribes like Seljuks, Pechenegs, Artiquids... these are the names of the tribes, but the surname is "TURK" !
* Pelasgians are not "Greek"! and yet they translated the word "Pelasg" into "Greek" !
* Stealing the "identity", or more acquired "Stealing the Ethnic" !
* Hypocrisy in the scientific world!

SB.






Verg. A.2.21 / çeviri: İsmet Zeki Eyuboğlu

Tenedos derler ünlü bir ada, Troya’nın karşısında,
Varsıl, görkemli yerdi. Priamus krallığı çağında.
Şimdi önemsiz bir onarım, gemi yanaşma yeri.
Oraya sığınır, ıssız koyda saklanırdır Grekler.
Biz de sanırdık uygun yellerle Mycenae’ya giderler.
Sevinmiş bütün Troyalılar, gitmiş sıkıntıları, kaygıları,
Gezmeye çıkmışlar, görmeyince Grekleri, boş kıyılara.


* Verg. A. 2.21 /  J. B. Greenough. (Latin)

Est in conspectu Tenedos, notissima fama
insula, dives opum, Priami dum regna manebant,
nunc tantum sinus et statio male fida carinis:
huc se provecti deserto in litore condunt.
Nos abiisse rati et vento petiisse Mycenas:
ergo omnis longo solvit se Teucria luctu;
panduntur portae; iuvat ire et Dorica castra
desertosque videre locos litusque relictum.


Verg. A. 2.21  / Theodore C. Williams, Ed (English)

In sight of Troy lies Tenedos, an island widely famed
and opulent, ere Priam's kingdom fell,
but a poor haven now, with anchorage
not half secure; 't was thitherward they sailed,
and lurked unseen by that abandoned shore.
We deemed them launched away and sailing far,
bound homeward for Mycenae. Teucria then
threw off her grief inveterate; all her gates
swung wide; exultant went we forth, and saw
the Dorian camp untenanted, the siege
abandoned, and the shore without a keel.



Truvalı Aeneas Kartaca Ecesi Dido tarafından karşılanıyor
Ortaçağ dönemi Avrupa Sanatı





30 Ağustos 2018 Perşembe

TRUVA: HOMER ile DARES - I




“Çökünce Asya egemenliği, suçsuz soyu Priamus’un
Tanrılar buyruğunca, düşünce görkemli İlion, Neptunus’un
Troya’sından dumanlar yükselince, yanınca kent…”
Vergilius – Aeneas (3:1-3)


2018 Truva Yılı İçin Özel
TRUVA ; HOMER ile DARES, BİR ANADOLU DESTANI
Semra BAYRAKTAR
Profesyonel Turist Rehberi
Temmuz 2018




Bilindiği gibi 2018 “Troia Yılı” ilan edildi. Bu sebeple birçok hazırlıklar yapılmakta, makaleler yazılmakta ve festivaller düzenlenmektedir. Bu etkinliklere benim de katkım olsun istedim ve savaşın 10 yılını da anlatan Dares’in eserini [1] Türkçeye çevirdim. Bambaşka bir açıdan bakabileceğiniz Truvalıların hikayesini okuyacaksınız. Ardından da Homer’e atfedilen eserlerin orijinal olup olmadığını, Helena’nın Truva’ya gelip gelmediğini, Truvalıların da kimler olduğunu öğreneceğiz.

Homer’e atfedilen destanın “Truva” değil de “İlyada” olarak adlandırılmasının sebebi şehrin adından kaynaklanmaktadır. MÖ 15.yüzyıldan kalan Hitit yazıtlarındaki “Wilusa”nın Truva olduğu bugün için kesinleşmiştir. Wilusa kelimesi de Hellencede “İlusa”ya dönüşmüştür. Ayrıca, “İlion” şehrinin kurucusu “Kral Laomedon”dur. Laomedon’un babası “İlos”, onun da babası “Tros” adını taşır. [2] Ve Truva şehrin değil, ülkenin adıdır. Bu sebeple “Truva Destanı” değil, “İliad (İlyada) Destanı” demişlerdir. [3]



Truva Antik Kenti
Hisarlık Tepe / Çanakkale


Bir tarafta Truva ile müttefikleri, diğer tarafta Akhalar ile müttefikleri, bilinen ilk boğaz savaşıdır. Savaş sebebi olarak her ne kadar bir kadını öne sürseler de, asıl neden ticaret yollarının Truva’da birleşmesi ve Karadeniz’e açılan deniz yolunun Truvalıların kontrolü altında olmasıdır. Doğu Akdeniz Hititlerin kontrolü altındayken Akhalar’a sadece Ege ve Karadeniz kalmıştır. Karadeniz’e açılabilmek için de boğazlardan geçmek ve Truva’ya da haraç vermek zorundadır. Yani savaş kaçınılmazdır. [4] 

MÖ 12.yüzyılda yapıldığı düşünülen Truva Savaşı’nda [5] Truva ordusunu Ektor komuta ederken, Akha ordusunu komuta eden kişi Menelaus'un ağabeyi Mukenai (Girit) Kralı Agamemnon’dur. Hitit metinlerindeki Ahhiyavalılar’ın da Akhalar olabileceği öne sürülür [6] ama henüz kesinleşmemiştir. 

İlyada destanı savaşın 9.yılından 51 gününü anlatırken, Aşil’in Agamemnon’a öfkesi ile başlar ve Ektor’un cenazesi ile biter, yani Truva’nın akibetini anlatmaz. Ayrıca meşhur Truva Atı İlyada'da değil, Odysseus ve Aeneas destanı ile Euripides’in 'Troya Kadınları' eserinde geçer [7]. Bilim dünyasının zamanında yapmış olduğu incelemelerle Odusseus destanının daha geç bir dönemde yazıya geçirildiği de ortaya çıkmıştır. [8] 

Homer’e atfedilen destanların hiçbirinde “Grek” kelimesi geçmez. Hellence aslı, ki o da tartışılır, baz alınarak çevirisi yapılmış destanlar, özellikle İngilizce çevirilerinde, Akhalar, Argoslar, Danaolar ve Hellenlerle beraber savaşa katılmış olan bütün o kavimler için toptan “Greek (Yunan)” ve “Greece (Yunanistan)” kelimeleri kullanılmaktadır. Ve maalesef bizimkiler de o kelimeleri “Yunanlılar” ve “Yunanistan” olarak çevirmektedir. Halbuki, Truva Savaşı döneminde ne “Greek (Yunan)” kelimesi vardır ne de “Greece (Yunanistan)”! Bugünün Yunanlıları da kendilerine “Hellenler (Ellenes)” ülkelerine de “Hellas (Elleniki)” der, ama Hellenler Truva Savaşı’na katılan kavimlerden sadece biridir ve diğer beylikler/krallıklar gibi küçük bir topluluğu işaret etmektedir. Ayrıca Tukidides'in de dediği gibi, genel anlamda Hellenler olarak adlandırılmaları daha geç bir döneme aittir.[9] 



TRUVA SAVAŞI'NIN SEBEBİ

Homer’in destanları baz alınarak bugüne dek anlatılan gelen hikayede; Menelaus Paris’in Helena'yı kaçırdığını öğrenir, "Namusumuzu ve onurumuzu kurtarmak zorundayız” diyerek ağabeyi Agamemnon’a gider. Bölgenin ve diğer krallıkların bir nevi de başı sayılan Agamemnon tüm liderleri toplar ve Truvalılar’a savaş ilan eder. 

Peki, savaş gerçekten de Helena’nın kaçırılmasıyla mı başlamıştır? Yoksa olayların gidişatında başka bir hikaye mi yatmaktadır? Peki ya hikayenin geri kalanı? Ektor ve Aşil hangi aralıkta, nasıl ölmüştür? Priam, Ektor’un ölü bedenini geri alabilmek için Aşil’e yalvarmış mıdır? Peki ya savaşta düşen diğer liderler? Akhilles’in zayıflığı “Aşil’in topuğu”ndan mı gelir, yoksa aşkından dolayı mı zayıflık göstermektedir? Truvalı kraliyet ailesinden kurtulan var mıdır, varsa nereye gitmiş, soylarını nerede sürdürmüşlerdir?.. İşte tüm bunlara cevap arayacağız…



TRUVALI DARES

Savaşta bizzat bulunmuş olan "Frigyalı" Dares’in eseri “Truva’nın Düşüşü Tarihi” adını taşır. Dares, Homer’in İlyada’sında bir Hephaistos rahibi olarak geçer: “Troyalılar arasında zengin, kusursuz biri vardı, Hephaistos'un duacısıydı, Dares'ti adı, iki oğlu vardı onun, Phegeus'la İdaios, yatardı elleri her türlü savaşa.”[10] 

Dares için Frigyalı demelerinin sebebi ise eserlerin, Frigyalıların tarih sahnesine çıkmalarından sonraki dönemde yazıya geçirilmiş olmasından kaynaklanır. Truva için bile Frigya, Pergamon adları kullanılmıştır. Hatta, Homer’in İlyada’sında bile “Amazonlar Frigya’dan geldi”, “Frigyalıları Askania’dan gelen Askanios yönetir” yazmaktadır. [11]

İngilizce çevirisini yapan Frazer’in notlarına göre; Eser MS 6.yüzyıl Roma dönemindendir ve MS 2.yüzyılda yaşamış olan Romalı hatip-yazar Aelian da eski bir Hellence versiyonunu onaylamaktadır. Aelian; “Bilgime göre, Homer’den önce yaşadığı söylenen Frigyalı Dares’in yazdığı İliad hala mevcuttur” demektedir.  Dares’in eserini Hellenceden Latinceye çeviren Romalı yazar, MÖ 1.yüzyılda yaşamış bir başka Romalı yazar olan Cornelius Nepos’a ithafla başlar [12], savaşın 10 yılını anlatır ve sağ kalan Truva Kraliyet ailesinin dağılmasıyla biter.

Bazıları bu eserin sahte olduğunu ileri sürer, peki, Homer’in eseri ne kadar özgündür? Zaten, Dares’i Hellenceden Latinceye çeviren Romalı yazar da bunu sorguluyor. Dares’in anlattıklarını Homer’in eseri dışında Herodot, Plato, Strabo ve diğer antik dönem yazarların notlarıyla da karşılaştırmak gerekir. Çünkü şimdiye dek hayatta kalmış bütün bir İlyada ya da Odusseus kitabı yoktur. Her şey parçalar halinde ortaçağ dönemine kadar gelmiş ve ancak 10.yüzyılda biraraya getirilmiş, ilk baskısı da 15.yy’da İtalya’da yapılmıştır. [13]

Frigyalı Dares’in eserini çeviren Romalı yazar: “MEKTUP: Cornelius Nepos, Sallustius Crispus’a selam gönderiyor. Atina'da yoğun bir şekilde eğitim görürken Frigyalı Dares'in Yunanlılar ile Truvalılar hakkında yazdıklarını buldum. Başlığında da belirttiği gibi bu tarihi Dares yazmıştır. Onu elde etmekten çok memnun oldum ve hemen Latince bir çevirisini yaptım, hiçbir şey eklemedim, hiçbir şey atlamadım ve hiç bir yorumda da bulunmadım. Hellence orjinalinden basitçe sözcük sözcük tercüme ettim. Böylece okuyucularım bu yazılanları kendileri yargılayacaklar, ister Frigyalı Dares olsun, ister Homer olsun, hangisi doğrusunu yazmış diye. Akhaların Truva'ya saldırdığı sırada yaşayan ve savaşan Dares mi? Yoksa, savaş bittikten çok çok sonra doğmuş olan Homer mi? Atinalılar bu konuyu değerlendirdiklerinde, Homer'i ölümlülerle tanrıların savaşını tarif ederken delirmiş buldular. Bu kadar yeter, şimdi söz verdiklerime dönelim”…  diyerek başlar ve Truvalıların gerçek hikayesi Dares’in eseriyle hayat bulur.  



Erkül Truva kralı Laomedon’u öldürüyor. Erkül’ün arkasında Esione duruyor.
Mühürlü toprak kap,  MS 2.yy


Eser, Jason ve Argonotlar ile başlamaktadır; Peloponnese [14] kralı Pelias [aslında Teselya kralıdır], kardeşinin oğlu Jason’ın halk arasında sevilen ve popüler olmasından dolayı korkar, tahtından olabileceğini düşünür. Böylece ona zorlu bir görev verir, Kolkhis’te [15] altın bir koç postu vardır, onu getirirse krallığını verecektir. Tabii Jason’un gemi ve mürettebata ihtiyacı vardır. Hemen haber salınır. Jason’la kim gitmek istemez ki, ayrıca bu görev, hem onlara hem de Argoslular’a şan ve ün getirecektir. Argos adlı gemi ustası da Jason’a bir gemi yapmak için kraldan emir almıştır. Bu sebeple de mürettebata Argonotlar adını verirler. Jason her şey hazır olunca Peloponnese’den [Teselya'dan] ayrılarak Ege Denizi’nden Karadeniz’e doğru yelken açar. [16] Truva kıyılarına vardıklarında, ki eserde Frigya olarak geçer, hem izinsiz olarak toprağa ayak basmaları, hem de hepsinin genç erkek olmaları, Truva Kral Laomedon’u rahatsız etmiştir. Onlara Truva’dan derhal ayrılmaları gerektiğini söyleyerek kovar. Gitmedikleri takdirde ise zorla çıkarılacaklardır. Jason ve Argonotlar kırgın bir şekilde Truva’dan ayrılır. Kolkhis’e varır, Altınpost’u alıp, Peloponnese geri dönerler. İşte bundan sonra gelişen olaylar çok ilginçtir. Jason ile beraberindekiler Truva’da başlarına gelen olayı herkese anlatır. Küçük düşürülmüşlerdir ve Laomedon’un bu davranışını hakaret olarak algılamışlardır. Erkül buna çok içerlenir ve kızar. İntikam almak için çevresindeki güçlü ve sözü geçen arkadaşlarını toplar ve Truva’ya doğru yelken açar. Aralarında Argonotlar, Helena’nın kardeşleri Kastor Polluks ikizleri, Nestor, Aşil'in babası Peleus ile Salamisli Ayaks'ın babası Telamon’da vardır. 

Bundan sonrasını ise Dares’in kalemiyle devam edelim…



TRUVA’NIN DÜŞÜŞÜ TARİHİ

Geceleyin Truva’ya kıyılarına varırlar, Erkül, Telamon ve Peleus orduya liderlik ederken, Kastor, Polluks ve Nestor’da gemileri koruyacaktır. Kral Laomedon ordunun geldiği haberini alır almaz süvarisinin komutasını alarak kıyıya iner. Erkül bu arada şehri kuşatmıştır. Laomedon halkını kurtarmak için geri dönerken yolda Erkül’le karşılaşır. İki ordu çarpışır, Truvalı askerlerin hepsi öldürülürken, şehir yağmalanır. Kral Laomedon’da Erkül tarafından öldürülmüştür. Telamon şehre giren ilk kişi olduğu için ödüllendirilir. Bu sebeple Esione savaş ganimeti olarak Telamon’a verilir. Sonra herkes evine dönmek üzere yelken açar. Tüm bu olaylar gerçekleşirken Priam Frigya’dadır. [17][18].

Priam'a babasının öldürüldüğü, vatandaşlarının paramparça edildiği, ülkesinin yağmalandığı ve kızkardeşi Esione'nin savaş ödülü olarak alındığı haberi verilince, derin bir üzüntüye girer. Çok kızmıştır. Argosluların Frigya'ya yaptıkları çok ağır ve saygısızcadır. Eşi Ekuba ve çocukları Ektor, Aleksander [Paris], Deiphob, Elen, Troil, Andromakhe, Kassandra ve Poluksena ile birlikte Truva'ya döner. (Cariyelerden başka oğulları da vardır, ancak yasal olarak evlendiği eşleri kraliyet soyunu iddia edebilmektedir.) 

Truva'ya varınca, şehrin etrafına güçlü kapıları olan, daha güçlü duvarlar ördürür. Kapılara Antenorean, Dardanian, İlian, Skaean, Thymbraean ve Truva adları verilir. Yakınlara da daha fazla asker konuşlandırır. Truva, babası Laomedon'un hükümdarlığındaki gibi, bir daha hazırlıksızlık yakalanmamalı ve düşmemelidir. Ayrıca bir saray inşa ettirir, Jüpiter'i [Zeus] de bir sunak ve heykel ile kutsar. Ektor'u bir ordu toplaması için Paeonia'ya gönderir. Babasının çektiği acılarının intikamını almak için doğru zamanı beklemektedir. Truva'nın güvende olduğuna ikna olunca da Antenor'u çağırır. Onu elçi olarak tayin eder ve Argos'a gitmesini emreder. Argos ordusu, babası Laomedon'u öldürüp, Esione'yi kaçırarak ona büyük yanlış yapmıştır. Buna rağmen, onları affedecek ve şikayet etmeyi bırakacaktır, sadece Esione’nin iade edilmesi gerekmektedir.



Antenor Priam’ın huzuruna çıkmış görev emrini alıyor. Kapıda Ektor ile Polites
François Vazosu’ndan detay - MÖ 570


Priam'ın emrine uyan Antenor gemiye biner ve tek tek Erkül’le beraber gelmiş herkesi ziyaret eder. Bazı krallıklarda misafir olarak ağırlansa da Priam’ın mesajına red cevabı almaktadır, hatta bazı krallıklardan da kovulmuştur. Esione’nin götürüldüğü Salamis’e gelir ve Telamon’la konuşur. O bir prensestir, bu yüzden ona ne cariye, ne köle ne de hizmetkar muamelesi yapılabilinir. Telamon Esione’nin gayet iyi durumda olduğunu ve iade etmeyeceğini söyler. 

Antenor Telamon’u bir türlü ikna edememiştir. Hiçbir sonuç alamadığını, bir de üstüne küçük düşürüldüğünü görünce, gemisine binip vatanına geri döner. Her birinin söylediklerini Priam’a tek tek anlatır. Onu nasıl ağırladıklarını, nasıl davrandıklarını, nasıl küçük düşürüldüğünü iletir. Kralı da savaşa teşvik eder. Priam hemen oğullarını ve arkadaşlarını çağırır, Antenor'un başarısız görevini anlatır. Nasıl Argos'a gittiğini, Laomedon'un ölümüne karşılık Esione'nin iadesini talep ettiklerini, lakin Argosluların onu nasıl küçümsediklerini ve boş ellerle eve geri gönderdiklerini anlatır. Akhaların Priam’ın taleplerini red ettiklerinden dolayı şimdi suçlarının karşılığını ödemek zorundadırlar. Bu sebeple de bir ordu gönderecektir. Artık onlar düşünsün, küçümsenmeye layık barbarlar olduklarını.

Oğullarını çağırır, büyük oğlu Ektor'a ordusunun komutasını almasını söyler. Ektor, büyükbabası Laomedon'un öldürülmesi ile Truvalılar’a yaptıkları diğer haksızlıkların da intikamını Argoslular’dan alacaktır. Argoslular suçlarının cezasını ödemek zorundadırlar, der. Bununla beraber, içini bir huzursuzluk kaplar, Truvalılar’ın başarısız olacağından korkar, çünkü Avrupa [19] Argosluların yardımına gelecek birçok savaşçı erkek yetiştirmiştir. Asya'da yaşayan kendileri ise vakitlerini boşa harcamış ve gemi inşa etmemişlerdir. 

Sonra Aleksander [Paris] intikam yemini eder. Bir filo inşa etmeli ve Argos'a savaşa gitmelidir. Babası dilerse eğer, bu girişimden sorumlu olacaktır, düşmanı fethedecek ve büyük bir ünle de Argos'tan geri dönecektir. Tanrıların ona yardım edeceğine dair inancı da vardır. Çünkü İda Dağı'nın ormanlarında avlanırken uykuya dalmış ve aşağıdaki gibi bir rüya görmüştür. Mercury [Hermes], güzelliklerine hakem olması için Juno [Hera], Venüs [Afrodit] ve Minerva'yı [Athena] getirmiştir. Venüs ona söz vermiştir, eğer onu en güzeli seçerse, Argos'taki en güzel kadını ona eş olarak verecektir. Venüs'ün verdiği söz üzerine, o da en güzel olarak onu değerlendirmiştir. 

Deiphob kardeşi Paris’i destekler, böylece Akhalar halası Esione’yi geri verecektir. Ama Elen buna karşı çıkmaktadır. Paris bir Argos kadınını getirecek olursa eğer Akhalar Truva’yı yerle bir edecektir. En küçükleri Troil ise, Ektor gibi biri varken mümkün değildir, der ve Elen’in korkmaması gerektiğini söyler. 

Priam oğullarını ordu oluşturması için asker toplamaya gönderir, sonra da danışmanlarını çağırarak olan biteni anlatır ve ne düşündüklerini sorar. Bazıları savaş karşıtıdır, hatta eğer Paris bir Argos kadını getirirse, özgürlüğümüzü riske atarız, ama bir kişinin ölmesi de barış içinde yaşamamızı sağlayabilir, derken, bazıları da Truva’nın onuru kurtarılmalıdır, demiştir. Kassandra ise, eğer babası bir filo gönderirse sonuçlarının ağır olacağını öngörür.

Hazırlıklar yapılır, gemiler inşa edilir. Bu arada Aleksander ile Deiphob'un Paeonia'dan topladığı birlik Truva'ya gelmiştir. Yelken açma zamanı geldiğinde Priam birlikleri düzenler. Aleksander başkomutandır, Deiphob, Aeneas ve Polydamas'da ikinci subaylarıdır. Aleksander'a ilk önce Sparta'ya gitmesini ve Kastor ile Polluks'a kızkardeşinin iadesi ile Truva'ya tazminat ödemeleri gerektiğini iletmesini söyler. Eğer Kastor ile Polluks red ederse hemen Truva'ya bu mesaj iletilecektir. Böylece Priam'da ordusuna Argos'a yelken açmasını emredebilecektir.

Antenor'a da kılavuzluk etmiş kaptanla birlikte Aleksander Argos'a yelken açar. Argos'a varmadan birkaç gün önce - Kythera Adası'na [Çuha Adası] gelmeden önce - Pylos'taki Nestor'u ziyarete giden Menelaus ile karşılaşır. Menelaus bu kraliyet filosuna hayranlıkla bakmaktadır, acaba ne taşıyordur, nereye gidiyordur, diye de düşünür. Karşı tarafta aynı hayranlığı beslemektedir.

Kastor ile Polluks Argos'taki Klytemnestra'yı ziyarete gitmiştir. Burada Juno adına bir festival düzenlenmektedir. Helena'nın kızı, yani yeğenleri Hermione'de onlarla birliktedirler. Bu arada, Aleksander Kythera'ya varmış ve Diana [Dione, Venüs'ün annesi olmalı] adına Venüs tapınağında bir kurban kesmiştir. Adanın sakinleri bu kraliyet filosunu hayretle izler ve denizcilere nereden geldiklerini sorar. Onlar da, filonun kral Priam tarafından gönderildiğini ve Aleksander'ın Kastor ile Polluks'la görüşmek için geldiğini söylerler.

Aleksander Kythera'da iken, Menelaus'un eşi Helena Diana ve Apollo tapınağında dua etmek için Helaea kasabasının limanına inmiştir. Aslında Kral Priam'ın oğlu Aleksander'ın geldiğini duyunca onu görmek istemiştir. Aleksander da Helena'nın geldiğini duyunca onu görmek ister. Kendi görünüşüne güvenen Aleksander Helena’nın önünde yürümeye başlar. Her ikisi de birbirlerinin güzelliklerine vurulur ve bir süre vakit geçirirler.

Aleksander adamlarına o gece yola çıkmaya hazır olmalarını emreder, çünkü Helena'yı tapınaktan kaçırıp Truva'ya doğru yola çıkacaklardır. Gece olur sinyal verilir, aslında o da gönülsüz değildir ve Helena'yı kaparlar. Adanın sakinleri Helena'nın kaçırıldığını duyunca Aleksander'ı engellemeye çalışırlar. Uzunca bir süre dövüşürler, ama Aleksander'ın adamları onları yener. Tapınaktan da alabildikleri kadar ganimeti aldıktan sonra Truva'ya doğru yelken açarlar. Tenedos Adası'na [Bozcaada] vardıklarında Helena ile yüzleşir. Helena pişmandır, Aleksander onu rahatlatmaya çalışır ve eve babası Priam'a başarısının haberini yollar.



Truva Prensi Paris (Aleksander) Sparta kralı Menelaus'un eşi Helena'yı kaçırır.
Etrüsk kül kabı - MÖ 2.yy / Vatikan Müzesi


Olan biteni öğrenen Menelaus ise Pylos'u Nestor'un eşliğinde bırakarak Sparta'ya geri döner ve Akha kralı ağabeyi Agamemnon'u çağırır.

Bu arada Aleksander ganimeti ile eve varır ve babasına tüm yaşadıklarını anlatır. Priam çok sevinmiştir. Akhaların ganimeti geri almak ve Helena'yı kurtarmaya çalışacaklarını ummaktadır. Böylece Esione eve gelecek, Truva’dan çaldıkları ganimetler de iade edilecektir. Priam, pişmanlık duyan Helena'yı teselli ederek, Aleksander ile evlendirir. Kassandra ise Helena'yı görür görmez, daha önce söylediklerini babasına tekrarlar, ama Priam onun oda hapsinde tutulmasını emreder.

Sparta'ya varan Agamemnon kardeşini teselli eder. Truvalılara savaş açmak için bir ordu toplaması gerekmektedir. Adamlarını Argos'a gönderir. Akhilles Patroklus'la beraber Sparta’ya gelmiştir. Diğerleri ise Euryalus, Tlepolemus ve Diomedes’tir. Truvalıların yaptıkları yanlışa karşın intikam alacaklarına, bir ordu ve filo hazırlayacaklarına dair yemin ederler. Agamemnon başkomutan olarak seçilir ve Atina limanında bulunan tüm Akha gemi ve ordularına gelmeleri için elçiler gönderir. Truvalılardan intikam almak için buradan hep birlikte yelken açacaklardır.

Kızkardeşleri Helena'nın kaçırıldığını duyan Kastor ile Polluks yelken açarak Aleksander'in peşinden takip etmektedir. Ne var ki, Lesbos [Midilli] Adası yakınlarında büyük bir fırtına kopmuştur ve ortadan kaybolmuşlardır. Lesbos sakinleri onları Truva önlerinde dahil her yerde aramışlar, ama Kastor ile Polluks'u bulamamışlardır. Böylece geri dönerler ve hiçbir iz bulamadıklarını bildirirler. Daha sonra ise onların ölümsüz oldukları efsanesi yayılmaya başlar.

Bu tarihi yazan Frigyalı Dares, Truva'nın düşmesine kadar askerlik yaptığını bildirir. Aşağıda listelediği kişileri hem savaşırken, hem de ateşkes döneminde bizzat görmüştür.

Kastor ile Polluks’un görünüşlerini Truvalılardan öğrenmiştir. İkizdirler, sarışın, kocaman gözlü, düzgün tenli ve güçlü kasları ile iyi yapılıdırlar. Helena ise Kastor ile Polluks'a benzemektedir. Güzel, yaratıcı ve çekicidir. Bacakların en iyisi, dudakların da en şirini ondadır. Kaşlarının arasında bir güzellik işareti bulunmaktadır. Truvalıların kralı Priam ise yakışıklı bir yüz ile hoş bir sese sahiptir. Büyük ve şişmandır. Ektor ise açık renk tenli, kıvırcık saçlı ve sakallıdır. Çekici gözleriyle yakışıklı ve asildir. Çevikliğinin yanında serttir. Ruhu yücedir, halkına karşı merhametlidir ve sevgiyi hak etmektedir.

Deiphob ile Helen babalarına benzemekle birlikte karakterleri birbirlerine benzememektedir. Deiphob güç ve eylemlerin adamıyken, Helen nazik ve âlimdir. Troil ise uzun boylu yakışıklı bir gençtir. Yaşına göre güçlü, cesur ve zafer için de isteklidir. Aleksander uzun boylu, cesur ve de adildir.  Onun gözleri çok güzeldir, sarışın ve yumuşak saçlıdır. Büyüleyici bir sesi vardır. Çeviktir, komuta etmek için heveslidir. Aeneas kızıla çalan kahverengi saçlara ve pırıl pırıl parlayan büyüleyici siyah gözlere sahiptir. Kibar ve sağduyulu, ama bir o kadar da hantal ve dindardır. Antenor ise uzun ve zariftir. Çeviklik ve kurnazlığın yanında da ihtiyatlıdır.

Ekuba, koyu renk tenli, iri yapılı ve güzeldir. Bir erkek gibi düşünür, dindar ve hakkaniyetlidir. Andromakhe uzun ve güzel vücuduyla çekicidir. Gözleri parlamaktadır. Mütevazı, iffetli, adil ve de bilgilidir. Kassandra orta boyludur. Parlak gözleri, kumral saçları ve yuvarlak bir ağız yapısı vardır. Geleceği görebilmektedir. Poluksena ise uzun boylu ve güzeldir. İncecik bir boynu, güzel gözleri ve uzun sarı saçları vardır. Vücudu orantılıdır, uzun parmaklara ve düzgün bacaklara sahiptir. Diğerlerini güzellikte öne geçmektedir. Çok iyi kalpli ve adil bir kadındır.

Agamemnon sarışın, iri ve güçlü biridir. Aynı zamanda soylu bir bilge ve zengindir. Menelaus orta boyda ve kumraldır. Yakışıklıdır ve hoş bir kişiliği vardır. Akhilles'in geniş göğüs kafesi ve ince bir ağız yapısı vardır. Kol ve bacak kasları güçlüdür. Kestane renkli saçı uzun ve dalgalıdır. Aşil normalde sakin bir yapıya sahiptir, ama savaş meydanında tam tersi bir karakter gösterebilir. Patroklus ise gri gözleriyle yakışıklı biridir. Güçlü, güvenilir, mütevazi, bilge ve zengin bir adamdır.

Oileus'un oğlu Ayaks [20] ise sağlam ve güçlü bir yapıya sahiptir. Havalı ve cesur, hoş bir insandır. Telamon'un oğlu Ayaks ise güçlüdür. Sesi net çıkmaktadır, saçı siyah ve kıvırcıktır. Savaşta acımasızdır, ne istediğini bilir. Mükemmellik gösterir. Ulusses orta boyludur. Sert ve kurnazlığının yanında bir o kadar neşeli ve bilgedir. Diomedes tıknaz ve sadedir. Ağırbaşlı ve cüretkardır, savaşta kimse ondan daha ateşli olamaz ve yüksek sesle savaş naraları atmaktadır. Ama sabırsızdır, çabucak tepki gösterir.

Nestor uzun ve iri bir vücuda sahiptir, karga burunludur. Dürüst ve akıllıdır, danışmanlık yapmaktadır. Protesilaus açık renk tenlidir. Onurlu ve kendine güvenen biridir, etrafı panik halindeyken bile kendinden emindir. Neoptolemus iri yapılı ve güçlüdür. İyi bir görünüşe sahiptir. Yuvarlak gözleri ve kaba kaşları vardır, karga burunludur. Kolayca tedirginleşir. Palamedes uzun ve ince yapılıdır, bilge ve büyüleyicidir. Podalirius sağlam ve güçlü bir yapıya sahiptir. Kibirli ve karamsardır. Machaon ise iri ve cesurdur. Tedbirli, sabırlı, güvenilir ve de merhametlidir. Meriones kumral saçlı, orta boyludur. Orantılı güçlü bir vücudu vardır. Hızlı ve acımasızdır, kolayca kızmaktadır. Briseis küçük orantılı yapısıyla sarışın güzelidir, büyüleyicidir. Arkadaş canlısı, mütevazi, dahi ve de dindardır.

Aşağıda, Yunanistan liderleri ile Atina'ya getirdikleri gemilerin bir listesi bulunmaktadır. Agamemnon 100 gemi ile Mycenae'den gelmiştir; Menelaus 60 gemi ile Sparta'dan; Arcesilaus ile Prothoenor 50 gemi ile Boeotia'dan; Ascalaphus ile İalmenus 30 gemi ile Orchomenus’tan; Epistrophus ile Schedius 40 gemi ile Phocis'ten; Telamon'un oğlu Ajaks, kardeşi Teucer ile Salamis'ten ve ayrıca Amphimachus, Diores, Thalpius ve Polyxenus 40 gemi ile Buprasion'dan; Nestor 80 gemi ile Pylos'tan; Thoas 40 gemi ile Aetolia'dan; Nireus 53 gemi ile Syme’den; Oileus oğlu Ajax 37 gemi ile Locris’ten; Antiphus ve Phidippus 30 gemi ile Calydna'dan; İdomeneus ve Meriones 80 gemi ile Girit'ten; Ulysses [Odysseus] 12 gemi ile İthaca’dan; Eumelus 10 gemi ile Pherae’den; Protesilaus ile Podarces 40 gemi ile Phylaca’dan; Aesculapius oğulları Podalirus ile Machaon 32 gemi ile Tricca’dan; Akhilles Patroclus ve Myrmidones eşliğinde 50 gemi ile Phthia’dan; Tlepolemus 9 gemi ile Rodos’tan; Eurypylus 40 gemi ile Ormenion'dan; Antiphus ile Amphimachus 11 gemi ile Elis’ten; Polypoetes ile Leonteus 40 gemi ile Argisa’dan; Diomedes, Euryalus ve Sthenelus 80 gemi ile Argos’tan; Philoctetes 7 gemi ile Meliboea’dan; Guneus 21 gemi ile Cyphos’tan; Prothous 40 gemi ile Magnesia’dan; Agapenor 40 gemi ile Arcadia’dan; ve Menestheus 50 gemi ile Atina’dan. Toplam 49 Akha lideri ile 1130 gemi katılmıştır. [21] 

Atina'ya vardıklarında, Agamemnon liderleri konseye çağırır. Onları överek konuşmaya başlar, yapılan hatanın mümkün olduğunca çabuk bir şekilde intikamının alınmasını ister. Her birine, nasıl hissettiklerini göstermelidirler. Yelken açmadan önce, Delfi'deki Apollo kehanetine başvurmaları gerekmektedir. Konsey bunu oybirliğiyle kabul eder, Aşil de bu göreve atanır. Aşil, Patroklus ile birlikte Delfi'ye doğru yola çıkar.

Bu arada Priam, Akhaların savaşa hazırlandığını öğrenir. Komşularının desteğini almak için Frigya'ya adamlarını gönderir. Kendi güçlerini de evde düzene koyar. Delfi'ye gelen Aşil kâhinin yanına çıkar. En eski kutsalların kutsalından çıkan cevap, Akhaların fatih olacağı ve Truva'nın onuncu yılda ele geçirileceğidir. Aşil sonra emredildiği gibi dini ritüelleri yerine getirir. Aynı zamanda Thestor'un oğlu Kalkhas'da Delfi'ye gelmiştir. Kendi halkı Frigylalılar tarafından Apollo'ya gönderilen hediyeleri getirmiştir. Krallığı adına soru sormak için kâhine danışır. En kutsalların en kutsalı cevap vermiştir. Onlarla beraber gidecek ve danışmanlık yapacaktır; Akhaların Truva'ya yelken açmasından ele geçirilinceye kadar ki kuşatmada onlarla birlikte olacaktır. Sonra Aşil ile Kalkhas tapınakta buluşur ve aldıkları cevapları karşılaştırırlar. Kurmuş oldukları arkadaşlığa sevinip, birlikte Atina'ya doğru yola çıkarlar. Atina'da Aşil raporunu konseye sunar. Akhalar buna çok sevinir, Kalkhas'ı da kendilerinden biri olarak kabul ederler. [22]

Zamanı gelince yelken açarlar. Ancak bir fırtına çıkar ve ilerlemelerini engeller. Bunun üzerine Kalkhas kehaneti yorumlar ve Aulis'e geri dönmeleri gerektiğini iletir. Aulis'e vardıklarında Agamemnon tanrıça Diana'yı yatıştırır, sonra da takipçilerine Truva'ya doğru yola çıkmalarını emreder. Kılavuzluğunu ise Argonotlar ile Truva'ya gitmiş olan Philoktetes yapmaktadır. [23] 

Kral Priam tarafından yönetilen bir şehre inip fırtına gibi dalarlar ve taşıyabildikleri kadar ganimeti kaldırırlar. Tenedos adasına geldiklerinde ise tüm halkı öldürürler. Agamemnon ganimeti bölüştürür, sonra da konseyi toplantıya çağırır; Helena'nın iadesi için Priam'a elçilerini yollar; Bu göreve Diomedes ile Ulusses seçilmiştir. Aynı zamanda, Akhilles ile Telephus’u, yağmalamaları için Kral Teuthras tarafından yönetilen Mysia'ya gönderir.

Onlar bu bölgeye gelip de ülkenin altını üstünü getirirken, Teuthras'ta ordusuyla gelmektedir. Aşil hemen düşmanının üzerine atılır ve kralı yaralar. Eğer Telephus Aşil’in önünü kesmemiş olsaydı, oracıkta onun işini bitirecektir. Telephus, Teuthras'la arkadaşlığını hatırlayarak yardımına gelmiş ve onu koruması altına almıştır. Teuthras onu çocukluğu döneminde cömert bir şekilde konağında ağırlamıştır. Teuthras Telephus'un babası Erkül'e borçludur. Söylediklerine göre, Erkül adına, Mysia'nın eski kralı Diomedes'i öldürmüşlerdir. Theuthras'da krallığı ondan miras almıştır. (Diomedes vahşi ve güçlü atlarıyla avdayken ölmüştür). Yine de, Teuthras artık daha uzun yaşayamayacağını fark eder. Krallığını miras olarak Telephus'a bırakır ve Mysia'nın kralı ilan eder.

Telephus, Teuthras için muhteşem bir cenaze töreni hazırlar. Aşil'de ona, devir aldığı krallığında kalmasını ve ona iyi bakmasını ister. Telephus Truva'ya gitmekten ziyade, daha çok yardım malzemesi göndererek yardımcı olabilir. Böylece Telephus krallığında kalır ve Aşil'de birçok ganimet ile Tenedos'taki ordusuna geri döner. Agamemnon'a neler yaptıklarına dair rapor verir. Böylece hem onayını, hem de övgüsünü kazanır. [24]

Bu arada elçiler Priam'ın huzuruna çıkmıştır. Ulusses, Agamemnon'un taleplerini iletmiştir. Eğer Helena ile birlikte aldıkları ganimetler iade edilir ve de uygun bir tazminat verilirse Akhalar barış içinde geri dönecektir.

Priam da, Argonotların yaptığı yanlışları anlatır; Babasının öldürülmesi, Truva’nın yağmalanması ve kızkardeşi Esione'nin kaçırılışını dile getirir. Sadece kızkardeşinin geri verilmesini talep eden mesajı iletmesi için gönderdiği Elçi Antenor'a nasıl davrandıklarını anlatır. Bu nedenle de barışı reddederek savaş ilan eder ve Akhaların sınırların dışına atılmasını emreder. Böylece elçiler Tenedos'taki kamplarına geri dönerler ve Priam’ın yanıtını iletirler. Konsey de ne yapılacağını tartışmaya başlar.

Şimdi Kral Priam’a Akhalara karşı savaşta yardım etmek için ordusunu getiren liderleri listelemek için uygun bir zamandır: Zelia’dan Pandarus, Amphius ile Adrastus; Kolophon’dan [Menderes/İzmir] Mopsus; Phyrgia’dan [İç Anadolu] Asius; Karia’dan Amphimachus ile Nastes; Lycia’dan [Lukkia] Sarpedon ile Glaucus; Larissa’dan [Truva bölgesinde] Hippothous ile Cupesus; Ciconia’dan [Truva bölgesinde] Euphemus; Trakya’dan Pirus ile Acama; Paeonia’dan [Makedonya] Pyraechmes ile Asteropaeus; Phyrgia’dan [İç Anadolu] Ascanius ile Phorcys; Maeonia’dan [Lidya] Antiphus ile Mesthles; Paphlagonia’dan [Batı Karadeniz] Pylaemenes; Etiyopya’dan Perses ile Memnon; Trakya’dan Rhesus ile Archilochus; Adrestia’dan [Truva bölgesinden] Adrastus ile Amphius; Alizonia’dan [25] Epistrophus ile Odius. İkinci komutanları Deiphob, Aleksander, Troil, Aeneas ve Memnon’dur.

Agamemnon planlarını tamamlarken, Nauplius'un oğlu Palamedes Cormos'tan 30 gemi ile gelir. Atina'dan gelirken hastalanmıştır, onu affederek geldiği için teşekkür ederler ve konseyde görüşlerini paylaşmasını isterler. Akhalar, gece veya gündüz, Truva'ya gizlice saldırıp saldırmamayı tartışmaktadır. Palamedes onları gündüz vakti sahaya çekmeye ve şehirden çıkarmaları gerektiğini söyler. Oy birliği ile bunu kabul ederler. Sonra da komutayı Agamemnon'a verirler; Acamas ile Anius ve onun iki oğlu Theseus ile Demophon ise Mysia ve diğer yerlerden malzemeleri toplamak üzere atanır. Daha sonra Agamemnon konseye çağırdığı askerlerine övgüler düzer, tam bir bağlılık talep eder. Sinyal verildiğinde filo geniş bir çap ile konuşlanacak ve Truva'ya doğru yola çıkacaktır. 

Truva kıyılarına varırlar. Truvalılar da vatanlarını cesurca savunur. Ektor Protesilaus'u öldürür, bu Akhalar arasında büyük bir kargaşaya sebep olur (Protesilaus iç bölgelere kadar gidip birçok Truvalıyı katletmiştir). Ektor, her nereye geri çekildiyse, Truvalılar da o yöne doğru gitmiştir. Her iki tarafta da büyük kayıplar vardır. Aşil'in sahaya inmesi Truvalıların şehre kaçmasına sebep olur. Gece olup savaşa son verildiğinde, Agamemnon ordusunun tamamını karaya çıkarır ve kamp kurdurur. 

Ertesi gün Ektor ordusunu savaşa hazırlar ve şehirden çıkarır. Agamemnon’un kuvvetleri ise karşısına dizilir ve savaş çığlıkları atarlar. Ve şiddetli bir çarpışma başlar, en önde çarpışan cesurlar bir bir düşmektedir. Ektor Patroklus'u öldürür, zırhını alırken de Meriones engel olur. Ektor Meriones'i takip eder ve keser, tam onu etkisiz hale getirecekken Menestheus yoldaşının yardımına gelir ve Ektor'u bacağından yaralar. Ektor yaralı da olsa birçok düşman öldürmüştür. Akha askerleri kaçmakta Ektor da kovalamaktadır. Ayaks’la karşılaşır, ama Ektor’a engel olmaz. Ektor Ayaks’ın kim olduğunu hatırlar, Ayaks halasının oğlu Teuker’in üveykardeşidir. Bu yüzden Ektor gemileri ateşe verme emrini durdurur. Birbirleriyle konuşurlar, hediyeler verip dostça ayrılırlar. 

Ertesi gün ateşkes kararı alırlar. Aşil Patroklus için yas tutarken, Akhalar da diğer ölüleri için yas tutmaktadır. Agamemnon, Protesilaus için muhteşem bir cenaze töreni düzenler, diğerlerinin de düzgün gömülmesini sağlar. Aşil ise Patroklus’un onuruna düzenlenen cenaze oyunlarını kutlar. Bu ateşkes sırasında Palamades sürekli isyan etmektedir. Agammenon’a seslenir ve ordusunun komutasını hak ettiğini söyler. Kendisinin sayısız başarılarını sayar; özellikle taktikleri ile kampın tahkimatını, muhafızlık görevinin düzenlenmesini, sinyal ve ölçekler için yaptığı icadları ve savaş için orduyu eğitmesiyle övünür. Bu şeylerin hepsi ona bağlıdır ve bu yüzden Agamemnon'un başkomutan olması doğru değildir. Zaten, sadece birkaç kişi onu lider olarak seçmiştir, kampanyaya sonradan katılanlar seçmemiştir. Herkes, bu pozisyonda mükemmel ve cesur bir adam görme hakkına da sahiptir.

Akhalar bu iki yılı onları kimin yöneteceğini tartışarak geçirir. Savaş tekrar başlamıştır. Agamemnon, Akhilles, Diomedes ve Menelaus ordularını ileri sürer. Ektor, Troil ve Aeneas'ın güçleri de karşılarında saf tutmaktadır. Büyük bir katliam yaşanır ve her iki taraftan da birçok cesur adam ölür. Ektor Boetes, Arcesilaus ve Prothoenor'u öldürmüştür. Gece olup da savaşa son verildiğinde, Agamemnon tüm liderleri konseye çağırır. Onları yıpratmaları gerekiyordur, özellikle de Ektor'u öldürmeleri gerekmektedir. Çünkü o en cesur bazı adamlarını öldürmüştür.

Günün ağarmasıyla, Ektor, Aeneas ve Aleksander ordularını ileri sürer. Akhalar tüm liderleri ve de güçleriyle ilerler. Büyük bir katliam yaşanır. Her iki taraftan da sayısızca asker Okrus'a [Homer'de Hades - SB] gönderilir. Menelaus Aleksander'ı takip etmeye başlar ki, Aleksander dönerek onun bacağını bir ok ile deler. Yarasının acısına rağmen Menelaus takip etmeye devam eder. Locrianlı Ayaks da ona eşlik etmektedir. Ektor neler olup bittiğini görür ve Aeneas'la beraber kardeşinin yardımına gelir. Aeneas onu korumak için kalkanını kullanırken, Ektor'da Aleksander'ı bu dövüşten çıkarır ve şehre doğru götürür. Savaşa gece son verirler. [26]

Ertesi gün Aşil'le Diomedes ordularını ileri sürer. Ektor ile Aeneas'ın kuvvetleri de karşısında pozisyon almıştır. Büyük bir katliam olur. Ektor liderlerden Orcomeneus, İalmenus, Epistrophus, Schedius, Elephenor, Diores ve Polyxenus'u öldürür. Aeneas ise Amphimachus ile Nireus'u öldürür. Aşil, Euphemus, Hippothous, Pylaeus ve Asteropaeus'u öldürür. Diomedes ise Antiphus ile Mesthles'i öldürmüştür. Agamemnon en cesur liderlerinin düştüğünü görünce güçlerini geri çağırır. Truvalılar sevinçle şehre geri dönmektedir. Agamemnon endişelidir ve liderleri konseye çağırır. Onları cesurca savaşmaya teşvik eder ve pes etmemelerini söyler. Güçlerinin yarısı düşmüştür ama Mysia'dan her an bir ordu gelecektir.

Ertesi gün Agamemnon tüm lideriyle birlikte tüm ordusunu savaşa çağırır. Truvalılar karşılarında saf tutmuştur. Her iki taraf sayısızca insanını kaybeder, katliam büyüktür. Savaşa ara vermezler ve şiddetli bir şekilde 80 gün sürer. Agamemnon kayıplardan oluşan yüksekliği görünce, ölülerin gömülme zamanının geldiğini düşünür. Bu yüzden Ulusses ile Diomedes'i üç yıl ateşkes istemek için Priam'a elçi olarak gönderir. Bu zaman zarfında Akhalarda yaralarını sarabilecek, gemilerini tamir edebilecek, malzeme toplayabilecek ve de orduyu güçlendirebilecektir.

Ulusses ile Diomedes karanlıkta Priam'a doğru giderken yolda Dolon adında bir Truvalı ile tanışır. Dolon neden geceleyin silahlı olarak şehre geldiklerini sorar, onlar da Agamemnon tarafından Priam'a elçi olarak gönderildiklerini söylerler. [27]

Priam geldiklerini duyup, ne istediklerini öğrendiğinde hemen liderlerini konseye çağırır ve gelenlerin Agamemnon'un elçileri olduğunu, üç yıl ateşkes istediklerini duyurur. Ektor bir şeylerin yanlış olduğunu düşünür. Onlar çok uzun süren bir ateşkes istiyor, der. Bununla birlikte Priam konseyin yaşlılarına fikirlerini sorar, onlar da üç yıl ateşkes kararı alır. Ateşkes sırasında Truvalılar da duvarlarını onarır, yaralarını iyileştirir ve ölülerini büyük bir onurla gömer.

Üç yılın sonunda savaş tekrar başlar. Ektor ile Troil orduyu komuta eder. Agamemnon, Menelaus, Akhilles ve Diomedes Akhaları komuta eder. Büyük bir katliam olur. Ektor üst rütbeli liderlerinden Phidippus ile Antiphus'u öldürür. Akhilles ise Lycaon ile Phorcys'i öldürmüştür. Her iki taraftan da sayısızca asker düşer. Savaş ardı ardına 30 gün sürer. Priam adamlarının çoğunun düştüğünü görünce altı ay ateşkes ister. Agamemnon da konseyin kararı ile kabul eder.

Aralarında yeniden alevlenen düşmanlık ile savaş 12 gün sürer. Her iki taraftan da liderlerin çoğu düşmüştür. Hatta daha fazlası yaralanır ve çoğu tedavi sırasında ölür. Bu nedenle, Agamemnon ölüleri gömmek için Priam'a elçilerini gönderir ve 30 günlük ateşkes ister. Priam konseyine danıştıktan sonra kabul eder.

Dövüş zamanı geldiğinde, Ektor’un eşi Andromakhe bir kabus görür, Ektor’un çatışmaya girmesini yasaklamalıdır. Derinden üzülür ve Priam’a haber yollar, Ektor’u bu sefer savaş meydanından uzak tutmasını istemektedir. Priam da komutanlığı Aleksander, Elen, Troil ve Aeneas arasında paylaştırır. Ektor, bunu öğrenince, Andromakhe'yi acımasızca suçlayıp zırhını getirmesini söyler. Hiçbir şey onu savaştan uzak tutamayacaktır. Oğlu Astuanaks [Skamander] kucağındayken, Andromakhe yas tutan kadınlar gibi saçını başını yolar. Ardından çılgınca saraya koşar ve Priam'a gördüğü rüyayı anlatır; Ektor'un nasıl bir hevesle meydana indiğini iletir. Oğlu Astuanaks kucağındayken Priam'ın önünde diz çöker ve izin vermemesi için yalvarır. Priam da herkesi meydana gönderirken, Ektor'u geride tuttuğunu söyler. [28]



Andromakhe, Ekuba ve Priam Ektor’un meydana inmemesi için yalvarması,
Ektor’un yine de atıyla savaş meydanına inmesi / Duvar perdeliği - 1470-90
Pasquier Grenier (1447-1493)'in eseri (*)
Boyutu: 482.6 x 264.2cm / Metropolitan Müzesi


Agamemnon, Diomedes, Locrianlı Ayaks ve Aşil Ektor’u meydanda göremeyince daha bir vahşilik ile saldırır ve birçok Truvalı lideri öldürürler. Truvalı liderlerin öldürüldüğünü ve de zorlandığını gören Ektor savaş meydanına iner. Birçok Akha liderini yaralar ve öldürür. Ektor’un üzerine giden komutanların öldürüldüğünü gören Aşil ise, diğer liderlerinin de aynı kaderi paylaşmalarını önlemek üzere ektor’un önüne atılır. 

Savaş acımasız ve şiddetli bir biçimde devam etmektedir. Aşil, Ektor’u gördüğü sırada, liderlerin en cesuru Polypoetes’i öldürmüş ve zırhını soymakla meşguldür. Aşil ile Ektor karşı karşıya gelir. Sergilenen kavga müthiştir, ordudan ve şehirden yaygaralar duyulur. Ektor Aşil’i bacağından yaralar, Aşil ise yarasına rağmen Ektor’un üzerine gider, kazanıncaya kadar darbe üzerine darbelerle karşılık verir ve Ektor’u öldürür. Bunu duyan ve sayıları da düşmüş olan Truvalılar şehre doğru kaçar.


Akhilleus (Kara Atlı) ile Ektor'un (Ak Atlı) Düellosu - 14.yy, Guido'nun eserine göre
Sicilyalı Guido delle Colonne 1287'de Latince yazdığı "Truva'nın Yıkılışı Tarihi (Historia destructionis Troiae)" adlı kitabının kaynakları "Frigyalı Dares (De excidio Trojae historia - Dares Phrygius)" ile "Giritli Dictys (Ephemeridos belli Trojani - Dictys Cretensis)" 'dir. Ortaçağ Avrupası henüz Homer'in eserleriyle tanışmamıştır, çünkü Latince İlyada ilk kez 1488'de basılmıştır. Dares'in eserinde "Truva Atı" olmamasına rağmen Dictys'in eserinde bulunmaktadır, bu sebeple minyatürlerde "Truva Atı" betimlenmiştir. Guido'nun eseri 93 adet minyatürlerle süslenerek 14.yy'da kopyaları yapılır. 



Sadece Memnon kararlı bir şekilde savaşmaya devam etmektedir. Aşil ile Memnon çarpışmaya başlar, birbirlerini birçok kez yaralamışlar, ama çekilmemişledir. Gece çöküp de savaşa son verilince Aşil kampa geri döner. Truvalılar Ektor için yas tutarken, Akhalar da ölüleri için yas tutmaktadır. Ertesi gün Memnon komutasında Truvalılar meydana iner. Agamemnon toplantı düzenler ve ölüleri gömmek için iki ay ateşkes ister, elçilerini gönderir, Priam kabul eder, Memnon ordusuyla geri döner. Priam halkının geleneğini yerine getirir ve Ektor’u kapıların hemen önüne gömer. Ardından da güzel bir cenaze oyunları düzenler. [29]



Kahramanca yurdunu koruyan Ektor 
Truvalılar tarafından taşınarak cenaze için hazırlanır.
Roma dönemi lahitten detay - MS 2.yy


Ateşkes sırasında Palamedes liderlik konusunda şikayete devam etmektedir. Agamemnon’u kışkırtır. Agamemnon’da umursamaz bir şekilde Akhaların diledikleri lideri seçebileceklerini söyler. Ertesi gün halkını çağırtır, sizi yönetmeyi hiçbir zaman talep etmemiştim, diyerek inkâr eder. Kimi seçerlerse seçsinler kabulü olacaktır, komutayı isteyerek verecektir. İstediği tek şey düşmanlarını cezalandırmaktır ve bunun da nasıl yapıldığı çok önemlidir. Bununla birlikte o hâlâ Mukenler'in kralıdır ve diledikleri gibi konuşmalarını emreder. Palamedes öne çıkar ve tüm niteliklerini göstererek Akhaların beğenisini kazanır. Onlarda onu başkomutan olarak seçerler. O da bu görevi minnetle kabul eder ve derhal direktifler vermeye başlar. Ancak, Akhilles bu değişime bozulmuştur.

Ateşkes bittiğinde, Palamedes, askerlerini teşvik ederek kuvvetlerini düzenler ve ordusunu savaşa hazırlar. Truvalılar'a Deiphob liderlik etmektedir ve sert bir karşılık vermelerini söyler. Likyalı Sarpedon adamlarına liderlik eder ve en sert şekilde saldırıya geçer. Arkasında büyük bir katliam ve hasar bırakır. [30]

Rhodianlı Tlepolemus Sarpedon'la karşılaşır, ona direnir ama sonunda ağır yaralanır. Sonra Admetus'un oğlu Pmetes gelir, Sarpedon'la yumruk yumruğa dövüşür ve sonunda öldürülür. Ancak Sarpedon'da yaralanmıştır ve savaştan çekilmek zorunda kalır. Savaş böylece birkaç gün sürer, her iki taraftan da birçok lider ölür. Ancak, Truvalılar'ın kayıpları daha büyüktür. Ölülerini gömmek ve yaralarını iyileştirmek için elçilerini gönderirler ve ateşkes isterler. Palamedes bir yıl ateşkes garantisi verir.

Her iki taraf ölülerini gömüp, yaralarını sarar. Bu arada her iki tarafın askerlerine birbirlerini ziyaret etme izni de verilmiştir. Palamedes, Agamemnon’u Mysia’ya, Telephus’un oğulları Acamas ile Demophon’a gönderir ki, babalarını malzeme ve tahıldan sorumlu tutan da Agamemnon’dur. Mysia’ya vardığında Palamedes’in isyanı ile komutanlığın değiştiğini anlatır, onların bu olaydan memnun kalmadığını fark eder, sonra da bu değişime izin verdiğini kabul ettiğini ekler.

Bu sırada Palamedes gemilerini hazırlıyor, kampı surlar ve kulelerle güçlendiriyordur. Truvalılar da orduyu eğiterek tüm gayretleriyle hazırlanıyorlardır. Duvarlarını tamir ederek, rampa ekliyor, hendek kazıyorlardır....



devamı...













19 Ağustos 2018 Pazar

HELLENIZM TUTKUSU




HELLENIZM TUTKUSU
HALİKARNAS BALIKÇISI - HEY KOCA YURD


20. Yüzyılın özelliği —hele ilk dünya savaşından sonra bilim ve tekniğin hızla ilerlemesinden ötürü— eleştiriciliğidir. I. Dünya Savaşından önce yerleşmiş inançların çoğu didik didik edilmiş, iler tutar yerleri bırakılmamıştır. Ama çocuklardan başlayarak kuşaktan kuşağa tekrarlanan duygu aşılamalarının ussal (aklî) nitelikleri yok ki. eleştiriden etkilensinler! Batıda, "O şan ki, Hellenistan idi” sözleri ile açıklanan batı romantizminin kökünde de dinsel bağnazlık vardır. O bağnazlığın kaynağı Sokrates’le Platon'dur. Bizde bile Sokrates için, "Bir gerçek uğruna canını feda eden Sokrates” denir. Kimse çıkıp da "Hangi gerçek uğrunda?’’ diye sormaz. Çünkü Sokrates’in bir gerçek uğrunda canını feda ettiği kanısı, bir eleştiri sonucu varılan bir gerçek değil, bir "moda" dır.

Bir çeşit karınca vardır: O karıncanın yuvasının bir karıncası bir besi yedi miydi, bir kısmını sindirir (hazmeder), sindiremediği kısmını başka bir karıncaya ciro eder. Nasıl ciro ettiğini anlatmanın gereği yok. Yuvanın birkaç karıncasına mavi bir besi verildikte, tüm yuva karıncaları masmavi olur. 

Batılılar, Sokrates'in ölümünü, İsa'nın haç üzerinde ölümüne benzettiler. Bu nedenle Sokrates, İsa'dan önce gelen, İsa'nın bir öncüsü sayıldı. Hellenler de Hıristiyan’dı. Batıkların Hellenistan'a ilk bağlantıları buydu. Bundan epeyce sonra, ozanların romantik Hellenistan tutkusu başlar. Ozanların romantizminin derininde de yukarıda anlatılan dinsel duygu uyumaktadır. Bu ozanların başlıcaları şunlardır: Almanlardan Goethe ve ne kadar İtalyan ozanı varsa, İngilizlerden Byron, Shelley, Keats ve öteki Ingilizler. Fransızlardan Victor Hugo ve öteki Fransızlar. Bunlar Hellenlerin bağımsızlık ve özgürlük tutkularından tutturdular. Marathon ve Thermophil dendi de başka şey denmedi. ...

Marathon'la Thermophil'e gelince; iki bin beş yüz yıldan beri batının okullarında öğrencilere Marathon çatışmasının ve Thermophil savunmasının ululuğu anlatılır. O günlerden bu yana, Marathon, Thermophil, Salamis ve Platea'dan kat kat daha çetin kurtuluş savaşları oldu. Günümüzde Anadolu, Küba, Çin, Cezayir, Vietnam vb. özgürlük savaşları oldu. Ama batılı ozanların, Hellenistan savaşlarından başka savaşlar için Thermophil savaşı konusunda olduğu gibi heyecan saralarına tutuldukları görülmedi. Yazılanlar ise ya insansal heyecanı alevlendirecek içtenlik gücünden yoksundu ya da seslendiği batılılarda alıcı bir gönül sıcaklığı yoktu.

Çünkü insanı insandan ayıran, yüz metrelik bir uzaklıksa ve o iki insandan biri ötekine doğru candan olarak elli metre koşarsa, öteki insan, gönül gözü ve kulağı ile kendisine doğru .koşulduğunu anlar da kendisine gelene doğru koşarak, onu bütün bir gönülle kucaklar. Hele bu hızlanma, ozan gönlünde olursa... Bu olmazsa, o zaman, "Batılı batılıdır, doğulu doğuludur... Bunlar hiç birleşemez!" olur. Doğulu denilenler de, batılıdan başka olsalar bile, tüm insandırlar. Ama batılılara göre, tüm eski sömürgelerin insanları... Bilinir a; Britanya İmparatorluğu üzerinde güneş hiç batmazmış.

20. Yüzyılın en belirgin özelliklerinden birinin, usa dayanan eleştiricilik olduğu yukarıda yazılmıştı. Ama bunca ozanın içten gelen romantizminin pek etkili afyonu ile eleştiricilik adamakıllı uyuşturuldu. Asıl tuhafı, bu ozanların hiçbirinin —Byron’un dışında— Hellenistan'a gitmemiş olmalarıdır. Bundan dolayı, düşlerindeki Hellenistan’ları objektif bir gerçeğe dayanmaz.

Shelley. İtalya’nın Adriyatik kıyılarında iken, kendisine bir gün, karşı Hellenistan kıyılarından bir Hellen gemisinin limana uğradığını bildirdiler. Tam o zaman da Hellenlerin Türklere karşı açtıkları savaşın en ateşli günleri idi. Shelley heyecanla limana koşar ve Hellen kaptanı ile tayfalarının Türklerle, kurtuluşları uğrunda nasıl kahramanlık ve ateşle savaştıklarını kendisine anlatmalarını bekler. Kaptanla tayfaların ağlamaklı bir halle, savaştan ötürü ticaretin durduğunu, kesatlık dolayısıyla açlıkla karşılaştıklarını; "Nereden çıktı bu Tanrı’nın belası savaş" diye yakındıklarını duyunca acı bir düş kırıklığına uğrar. İngiltere'ye yazdığı bir mektupta, bu olayı olduğu gibi anlatır.

Adlarını yukarıda andığımız ve adlarını anmadığımız daha birçok ozan, şiirlerinde Hellenistan’ı göklere çıkarmakla uğraşıyordu. Ama bu işte en etkili ozan, Lord Byron'du. Shakespeare'den sonra batıda en çok okunan ve batıyı en etkileyen Byron’du. Aristokrattı Byron. Yalnız sanatı ile değil, efsanesel yaşamı ile de Ingiltere’yi ve batıyı büyüledi. Doğrusu şiir dizeleri, efsanesel yaşamından da büyüleyici idi. 1814’e doğru basılan “Gâvur", "Abidos'un Gelini", "Korsan" ve “ Lara" şiirleri, batıyı alev gibi sardı. Dizeleri herkesin dudaklarında idi. Birkaç kuşak süresince gençlik onun «poz»larını taklit etti, hatta hafif topallığını bile!... Bir, iki yıl Türkiye’de, İzmir’in Buca’sında yaşadı. Arnavutluk’u gezdi. Yanya’lı, Ali Paşa macerasına karıştı ve Hellenistan’da, Missolonghi’de öldü. Byron’dan önce Hellenistan kültürüne tapınırcasına hayran kalmak ve buna karşın doğuyu, “Üçüncü Dünya” denilen koca bir âlemi hor görmek batının dinsel, romantik ve sömürgesel bir akımı iken, Byron’dan sonra ve onun sayesinde batının bir modası da oldu.

Modanın çirkinlikleri, gülünçlüğü, moda geçtikten iki ay sonra göze çarparmış. Moda sürdükçe, herkes onun etkisinde bulunur. İnsanlar “sürü”den ayrılmayı pek istemez. Bir de moda, gücünü, insanın doğal eğilimi olan değişme, yenilenme ve ilerleme isteğinden alır. ...

Modanın çirkinliğinin ve gülünçlüğünün moda geçtikten sonra göze battığı söylenmişti. Gelgelelim Goethe’ler, Victor Hugo’lar ve Byron’lar moda endüstrisinin figür ressamları ve mankenleri, moda ticaretinin propagandacıları değildiler. Ortaya bir sanat yapıtı koyan, bir şiir koyan ozanlar, sanatçılardı onlar. Bir sanat yapıtı on para etmez. Aynı zamanda o sanat yapıtı milyonlar eder. Sanat yapıtı ile para arasında ilişki yoktur. Onların çirkinliği ya da gülünçlüğü zaten olamaz. Olsa da bir moda matahı gibi, mevsim sonunda meydana vurmaz. Onların, olsa olsa, amaçlarında yanılmış olmalar sözkonusu olabilir. Amaçlarındaki yanılgı, ancak yüzlerce yıl sonra sezilebilir, görülebilir. Gene de yapıtları okunur. 

Evet, Hellenleri olağanüstü varlıklar, insanüstü yaratıklar saymışlardır. Hellenler ne olağan, ne de olağanüstü idiler. Onun için, batıkların yazdıkları dizeler canlı kaldıkça, insanlar tarafından okunacaktır. Ama batıkların son iki yüz yıl kültürünün kökü bilimsel inceleme ve eleştiri olmasına karşın son iki, üç yüz yılın ozanları —farkında olarak ya da olmayarak— içinde bulundukları batı toplumlarının sömürgeciliğine ve statükoculuğuna yardım etmişlerdir. Bu statüko, batının üstünlüğü, doğunun da altınlığı (Türkçe’yi yapanlar üstün demişler de altın dememişler. Burada altın, üstün karşıtı olarak söylendi) üzerine kuruludur. Batı, doğunun ya da Üçüncü Dünya’nın aydınlanmasından pek korkar. Doğulularda bir aşağılık duygusunun, gönüllerinde dağlarca kurulması için elinden geleni yapar.

Hikâye, Ida Dağı’ndaki bir güzellik yarışması ile başlayıp, Anadolu ve Hellenistan’ın estetiklerinin karşılaşması ve eleştirisi ile sona erdi. Böyle bir eleştiri yapmanın, batıkların akıllarının kıyısından bile geçmeyişinin nedenleri de yukarıda anlatıldı.

HELLEN HAYRANLIĞI

Orpheus'un TrakyalI olduğu, tartışılacak bir konu değildir. Ama Anadolu'da peyda olan her önemli insan, batıklarca mutlaka Hellen sayılır. Örneğin Profesör Guthrie, "Hellenler ve Tanrıları" adlı kitabında, doğrudan doğruya Orpheus’un AtinalI olduğunu yazar. Euripides tarafından, Anadolulu olduğu ısrarla söylenen Dionysos’u Hellen sayar; hatta bin dereden su getirerek, Euripides'i yalanlamaya bile kalkar. Profesör D.F. Kitto, Hellen mimarlığının Minos uygarlığınınki ile karşılaştırılınca, Hellen mimarlığının entelektüel olduğu için, o zamana kadarki bütün uygarlıkların mimarlığından üstün olduğunu ileri sürer. Bunlar rasgele alınan birkaç inceleme kitabıdır. Prof. VV.K.C. Guthrie’ye söylenecek söz yoktur! Kendisinin iddiası, aynı zamanda kendine cevap demektir.

Prof. D.F. Kitto’ya ise şu söylenebilir: Önceden tapınak yoktu. Ormanın bir parçası kutsal ya da tekinsiz sayılırdı. Sonradan, o orman parçası hangi tanrıya kutsal ise, orada, o tanrı ya da tanrıçaya kurban adanacak ve dua edilecek bir mihrap yükseldi. Git zaman gel zaman, mihraplar büyüdü, ormanların ortalarında bir tapınak oldu. Tapınak ormana öykünüyordu. Düz ağaç kütüklerinin üstü dallarla ve yapraklarla örtülü olacaktı. Yani ormanı ve ağaçları öykünen Gotik mimarlığındaki gibi... 

Ama Gotik mimarlık çok sonra, taş ve taşı oyacak aletlerle avadanlık bulunduktan sonra yapıldı. Hellen ve Anadolu mimarlığında, yalnız ağaç kullanılıyordu. Çünkü o zamanın âlemi orman âlemiydi. Ağaç da yuvarlak ya da dolamlı kesilemiyor, düz kesiliyordu. Bundan dolayı o zamanın mimarlığı yalnız düz çizgiler ve açılar karışımıydı. Tapınağın altı ağaç kütüklerinden —yani direk— olacaktı. Kütük toparlak olduğu için, ancak orada yuvarlaklık olabilirdi. Ormanın ve ağacın üstünün —yani dallı yapraklı yanı— ise, önce düz bir tavan, sonra da üçgen bir tavan olması zorunluydu. 

Bunun entelektüelliği mentelektüelliği yoktu. Sanki Sümer ve Babilon ziguratlarının entelektüellik bakımından neleri eksik? Batıda tapınağı ormanın bir köşesine benzetmiş, tapınağı da sonradan bir Olympos dağına oturtmuşlar. Örneğin, Atina'nın Akropolis tepesine. Sümer’de daha iyisini yapmışlar; ormanıyla, tepesiyle tüm olarak mimarileştirerek, yapma bir Olympos yaratmışlar.

Anadolu, hiçbir mimarlık yapıtını tepeye oturtmak gereğini duymamış. Efes'in Artemis Tapınağı hemen hemen su üstündedir. Menderes Manisası'nın ve Sardis’in Artemis tapınakları da tepelerde değildir. Bir batılının, nalıncı keseri gibi habire kendine yontusuna, insan usunun doğal eleştiriciliğinden vazgeçip sömürge olmaya alışmış eski doğu kafasıyla "lebbeyk" diyemeyiz.

HOMEROS'A DOĞRU

Yukarıda sözü edilen karanlık, yüzyıllarca sürdükten sonra, Anadolu'nun İzmir kentinde Homeros adlı bir ozan doğmuş. O ozanın adı Homeros değil se bile, ortada bir İlyada ile bir Odisseia vardır. Onları yazan da —her kimse— Homeros'tur. İlyada ve Odisseia, sonradan Grekçe ve Hellence diye adlandırılan bir dilde yazılmıştır. Homeros, kendinin Grek ya da Hellen olduğunu söylemez; Anadolulu Troya’lılardan ve onları istila etmeye gelen Akhalardan (Akalardan), Mirmidonlardan, Argoslulardan ve Danaelerden söz eder. Bunlar ulusların değil, kentlerin adlarıdır. Barbar sözünü de bir kez kullanır "barbarafon"; yani anlaşılmayan bir yabancı dilden 'Vırvır edenler” diye... Çünkü yani "v ita " harfi “ b " değil, ‘V " okunur. (bu kanı yanlıştır, çünkü ilk zamanlarda "b" olarak okunuyordu, ki basileus örnektir: Başil -SB)

Hititlerin Anadolu’ya girişlerinden, Homeros’un doğuşuna dek Yakındoğu, halkların ve dillerin karıştığı bir yer olmaya devam etti. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman burada, yirmiden fazla dil konuşulduğunu gördüler. Bunların dördünü beşini resmi dilleri olarak kabul ettiler. Bu arada Hellence diye bir dil de Anadolu'ya geldi. Güçlü bir dildi bu. Ta önceden, Girit'in parlak Minos uygarlığının etkisinde kalarak, kendi eksikliklerini Girit dilinden aldığı sözcüklerle kapatmaya çalıştı.

Bütün arkeologlar bilirler ki; "in th'', "enth’’, "sos" vb. ile biten ne kadar sözcük varsa, hepsi unutulmuş bir Anadolu dilindendir ve Hellence değildir. Hellenler bunları ve birçok Giritçe sözleri almadıkça, uygarlığa uygun bir dile sahip olamayacaklardı.

Girit dilinden Hellenceye alınan sözlerin birkaçı aşağıda verilmektedir.
Meropes: Adam ya da erkek; Sitos: Buğday: Mintha: Nane; Oine: Asma; Elaia: Zeytin; Olinthos: Taze incir; Sikon: Kuru incir; Oinos: Şarap; Elaion: Zeytinyağı; Spinks: Balansı; Simbelos: Arı kovanı; Sirintho: Balmumu; Rothon: Gül; Yakintho: Sümbül;
Vissos: Keten; Sisira: Deri Giysi; Sandalon: Sandalet ayakkabı; Solni: Lâğım; Kados: Testi; Depas: Bardak; Asamintho: Banyo; Kassideros: Teneke; Molibdos: Kurşun; Korisos: Altın; Sideros: Demir; Tirsis: Kule; Thalassa: Deniz; Nisos: Ada; Zali: Fırtına; Zefiros: Serin yaz rüzgârı; Sitharo: Yelken; Kuvernao: Dümen kullanmak; Sakkös: Çuval; Vasileos: Kral; Anaks.- Prens; Laos: Halk; Labiris: Çift ağızlı balta...

Homeros, İyada ve Odisseia'da "insan” yerine “meropes" sözcüğünü kullanır. Bardak ya da kupa yerine de "depas" der. Ama Homeros'tan sonra bu sözcükler pek kullanılmaz. Hem sonra “ İlyada" ve "Odisseia” sözcükleri de Girit dilindendir. Olympos sözcüğü de öyle. Hellence, İ.Ö. 7. Yüzyılda genel dil, bir "Lingua Franca” olmuştur.

Homeros yapıtlarında Girit'ten söz ettikçe güçlü bir heyecana kapılır. Girit'in özlemini çeken bir âşık sanki. “Yüz kentli Girit” diye yazar. Oralı bir saz sanatçısının nasıl çaldığını, genç ve güzel Giritlilerin ne güzel dans ettiklerini, dans havalarını anlatır da anlatır. Hiçbir zaman Akhaların cümbüşlerini anlatırken böylesine içten ve candan değildir. Eski Minoen uygarlığının şunusunu-bunusunu anlatırken, yüreğinin ”Cızz” ettiği duyulur. “ Girit, şarap renkli denizin ortasında bir adadır" dediği zaman, "Uzakta, büyülü, ona yakın, mutlu bir adadır" demek için dudaklarının derin bir yurtsama ile tir tir titreye koyulduğu anlaşılır. Çünkü bu eski Anadolu ozanının yüreğinin, eski Ege ve Akdeniz uygarlığı ve yurdu lonya ile birlikte çarptığı bellidir.

Delos Apollon'undan söz ederken —Delos Apollonu İlâhisinde— çocuklarıyla gemiler dolusu gelen upuzun giysili lonyalıları şöyle tanımlar.- " Bunlar olağan insanlardan çok ölümsüz tanrılara benziyorlardı. Uyurken gözlerde zaman kalmıyordu.” Homeros, böyle demekle, "Bunlar yaşlanmaz, sevinç ve mutluluklarıyla..." demek istiyor. Apollon’a yazılmış İlâhi, böylece daha çok İonya'ya yazılmış bir İlâhi oluyor. Sonra, Phythla İlâhisinde, Girit’ten Mora yarımadasında Pilos’a gitmekte olan bir Girit gemisine Apollon, yunusbalığı olarak görünüyor. Gemiye çıkınca, tanrı yunusbalığı kılığında çıkıp, gene müzik, ışık ve güneş tanrısı, korkunç okçu tanrı Apollon oluyor. Kayığa o komuta ediyor. Mora yarımadasının batı kıyılarını dolandıktan sonra, Korent Körfezine giriyorlar. Karaya çıkıp Delphoi'ye doğru yürüyorlar. Başta Apollon elinde liri, sırtında da ta yerlere dek sürünen harmaniyesi; onun arkasında da bütün Giritli gemiciler Delphoi’de tapınağa giriyorlar. Orada Apollon, gemi tayfası Giritlilerin hepsini tapınağa papaz tayin ediyor. Tayin eden Apollon ama, Delphoi biliciler evinin tanrıya kurban sunacak papazlarını hep Giritlilerden yapan "Delos llâhisi”ni ve Delphoi llâhisi'ni yazan Homeros’tur.

Neye Apollon’a kurbanları sunacak olanlar hep Giritli olsun? Unutulmamalı ki; Girit’in Minos uygarlığını kuranlar, hep Rodos ve Karparos yoluyla Anadolu'dan gelen Anadolulular'dır.

HOMEROS

Homeros İçin birçok tartışmalar yapıldı. İlk önce, Homeros diye bir ozanın varlığı tartışıldı. Kimi, “Öyle bir ozan yoktu” dedi, kimi, "Vardı" dedi. Ortada bir yapıt vardı ve bunu bir insan yapmıştı, donunda bu yapıtları, (llyada ve Odisseia'yı) Homeros adlı bir ozanın yazdığına oybirliğiyle karar verildi. Bu kez llyada'da anlatılan Troya savaşının düşsel olduğu ve Troya diye bir kentin hiçbir zaman varolmadığı ileri sürüldü. Schliemann Troya’yı kazınca, bir yerine dokuz Troya çıktı ortaya. Derken, bu Troya’ların hangisinin Homeros'un Troya'sı olduğu tartışılmaya başlandı. Uzun süren tartışmalardan sonra, İki yıl öncesine dek, VI. Troya, Homeros’un anlattığı Troya olmakta devam etti. İki yıl önce oturaklı bilginler VII. Troya’nın asıl Homeros Troyası olduğunu buyurdular!

Ondan sonra da Homeros’un nereli olduğu sorunu ortaya çıktı. Homeros’un sürüne sürüne sokaklarında ekmeğini dilendiği yedi kent, bu kez onun doğduğu yer olmak onuruna sahip çıkıyorlardı. Bu yedi kent şunlardır: İzmir, Sakız, Rodos, Kolophon, Salamis, Argos ve Atina. Homeros’un Atina, Rodos, Salamis ve Argos kentlerinde doğmuş olduğu kesinlikle' kabul edilemez. Çünkü Homeros, sütbesüt İon lehçesinde yazdı İlyada'yı da Odisseia'yı da. Bu dört kentte İonya lehçesi konuşulmazdı. Yalnız Kolophon, İzmir ve Sakız’dadır ki lon lehçesi konuşuluyordu. Bundan ötürü, Homeros bu üç kentten birinde doğmuş olacaktı.
Başka yerde değil!

Sakız adasında horoz ötünce Anadolu'dan da duyulur. Ada, Anadolu açığında ve hemen hemen bitişiğindedir. Kolophon ise, Anadolu kıyısında, İzmir’in az güneyindedir. Homeros'un İzmir, Sakız ve Kolophon kentlerinden hangisinde doğmuş olduğu sorusuna, "İzmir' de" karşılığının verilmesi zorunludur. Çünkü llyada ve Odisseia baştan aşağıya lon lehçesinde olmakla birlikte, yer yer Aiol lehçesine çalan sözcükler de vardı. Oysa Kolophon ile Sakız değil, yalnız İzmir, İonyalı olmadan önce Aioliyalı idi.

Çok tuhaftır ama, Homeros'la ilgilenen ilk Türk, İstanbul fatihi Sultan II. Mehmet’tir. Montaigne’e göre, Fatih, Papa’ya yazdığı bir notada, Yunanistan'a yardımını anlayamadığını çünkü İtalyanların Troya’lı Eneas soyundan ve bu nedenle Trakofriglerden oldukları için, Hektor’un öcünü almakta Papa’nın kendisine yardım etmesi gerektiğini yazmış. (Bunu Sabahattin Eyuboğlu "Montaigne-Denemeler” çevirisinde veriyor.) 

Fatih, bu sözleri söylemişse, bunlar boş sözlerdi... Çünkü batı ya da Papa, Hellenlere Hıristiyan oldukları için yardım ediyordu. Fatih bunu pek iyi biliyordu. Onunki bir Bizans Vasileosluğu, bir "Rum İmparatoru" taşlaması olmalı. İstanbul’da Bizantizmin gelişmesine yardımı —hiç olmazsa göz yummasıyla— esnaf yardımlaşma kurumlarını —Ahileri— (* Din ve mezhebe bakmayan ekonomi ve zanaatçi birlikleri) kaldırmakla, sayısız hizmetlerinin yanısıra İmparatorluğun gerileyip kokuşma tohumlarını atmıştır. İstanbul’da, Saraçhane'de yalnız saraçları alıkoyması, ordunun güçlü bir bölümü olan süvarisipahilerin atlarına eyer ve koşum yaptırmak içindi.

Osman’dan başlayarak ilk sultanlar kılıç kuşanmazlar; bir mesleğin çırağı olduklarını gösteren emekçi setini, yani önlüğünü kuşanırlar; "set çekerler’’ di. Fatih ise kılıç kuşandı.

HOMEROS TOKSÖZLÜLÜĞÜ

İlyada'nın 24. kitap ya da bölümü, "Akhilleus’un Öfkesi" denilen bir şiirden doğar. Konusu, tutsak edilen prenseslere sahip çıkmak isteyen Akhilleus İle başkomutan Agamemnon arasındaki kavgadır. Bunlar birbirlerine "köpek-möpek" diyerek çıkışırlar. Yapıtta Hellenistan liderleri öyle alçakça, hoyratça ve öylesine bir ikiyüzlülükle davranırlar; onlara karşın Troya’lılar o denli efendice ve doğrulukla davranırlar ki; Homeros'un bütün gönlünün, sevgi ve sempatisinin hangi tarafta olduğu, kör kör parmağım gözüne dermişcesine belli olur. Homeros, eski Anadolu ozanlarındandı. Gönlünün ve yüreğinin yurdu, bu barbarların çadırlarında ve kamp ateşlerinde değil, Ege uygarlığı denilen, zamanın şanlı gelişimindeydl. Barbar, açgözlü, saldırganların bağrışıp çağrıştıkları ordugahta yeri yoktu Homeros'un! 

O yapıtında, derebeylerinin hayatlarını, tam bir sanatçı bağlılığıyla anlatır. Kabile papazçalarıyla evlenerek, onların inandıkları tanrıların ekadlarını gaspederek ortada böbürlenip duranlar için, ’‘İyidirler, kahramandırlar; filan talandırlar" der ama, onların ne haltlar işlediklerini de bir bir anlatır; onlardan nefret ettiğini belli eder. Onların yalnız kılıç ve zor gücüyle yaşadıklarını; sevgi ile arkadaşlığı, candan dostluğu, söz erliğini ve güzel sanatları umursamak şöyle dursun, hor gördüklerini iyice belirtir. Adları üzerine ant içip durdukları Olymposlu tanrılara o kahramanların hiç de bağlı olmadıklarını bilmeseydi Homeros, Akha'ların önünde, tanrıların yaygaracılıklarıyla, kargıcılıklarıyla, kahpelikleriyle, o sulu şehvetleriyle alay edercesine yazmaya cesaret eder miydi?

İnsan Homeros'un eski Ege uygarlığına ait ve o uygarlığın yurdu Anadolu’nun, orada da Troya'nır. gizli bir âşığı olduğunu kendi yapıtından şiddetle duymazsa, onu, bir şeye candan inançtan yoksun, bomboş bir adam sayar; ona "Boşver, gitsin!” der... Onun yurt sevgisi, sımsıcak insan duygusu, Troya’daki aile yaşamını, orada şunda-bunda insancıl duyguları anlatırken, Homeros'un kendi duyguları ortaya çıkar.

Acaba dünya edebiyatında Andromakhe'nin kocası Hektor ile konuşmasından daha dokunaklı bir parça yazılmış mıdır? Dünyanın en büyük sevgi şiiri, Hz. Süleyman'ın "Neşideler Neşidesi’dir" denir. Homeros’un söz konusu parçası da kendi çeşidinde, İnsanoğlunun yazdığı en dokunaklı sözlerdir. O denli böyledir ki; Romalılar Troya aslından olduklarını ileri sürerler. Evet, Eneas masalı vardır ama, Eneas masalı da önemini, Troya'lılar hakkında yazılmış olmasından, bir de Troya'lılar ağzından söylettiği sözlerden kazanır.

Venediklilerin, hatta 16., 17. yüzyıla değin İngilizlerin Londra’ya "Troynovant" adını vererek, kentin Hektor tarafından kurulduğunu öne sürmeleri, hep Homeros'un Troya'yı ve Hektor’u sevimli göstermiş olmasındandır. Homeros’un Troya'yı ve Troya’lıları anlatışının uyandırdığı insancıl sempatinin sonucudur hep bunlar...

Patroklos'un ölümünü duyunca, Akhilleus'un o hafakanları tutan yaşlı, sinirli kadınlara yakışır çıldırışı nedir? Eski deyimiyle bunca "canhıraş" parlayışlar ise, hiçbir duygu uyandırmamış; yarı acır yarı alay eder, horlayıcı bir gülümseme yaratmıştır olsa olsa. Homeros duygulansaydı neler yazmazdı şu Patroklos'un ölümüne değgin? Akhilleus’un isterik kadın yaygaralarını Homeros hiç hoş karşılamamıştır. Homeros bu sahneyi yapmacık, tumturaklı ve ulu gümbürtülü sözlerle süslemeye çabalamıştır. Çünkü biliyordu ki; meşe odunu kafalı derebeyleri yerginin keskinliğinin farkına varamazlar ve davul patlatıcı gümbürtüler duyunca onları övgü sayarak koltuk kabartırlar!

Homeros bu işte, İspanyol ressamı Goya’ya hemen hemen üç bin yıl önceden önderlik etmiştir. Goya, İspanya Krallık ailesinin —babalı, analı, çocuklu ve torunlu— karikatürü denecek kadar maskara ettiği yüzlerini öyle güzel ve cafcaflı renklerle boyamıştı ki; grup halindeki Krallık Ailesi, maskaraya dönmüş resimlerin —renkler dolayısıyla— kendilerine benzediğini kabul zorunda kalmıştı. ...

İlyada ve Odisseia'nın, o zamanki Sümer ve Mezopotamya geleneklerine nasıl bağlı kaldığı, heksametr konusu anlatılırken ele alınacaktır. Hiçbir şey durup dürürken yoktan varolmaz. Olympos tanrıları Hellenistanlı değillerdir; Anadolu'dan oraya geçmişlerdir. 

Batılıların sandığı gibi, Homeros, arkası doğuya dönük, olarak Hellenistan'a bakan bir kimse değil, doğuya ve Anadolu’ya bakan, Hellenistan'a arkası dönük bir sanatçı idi....



Truva I MÖ 2920-2350 : Taşbaba 7.-8.yy Kazakistan
 'Luvi Dilinde' Hitit Mührü MÖ 12.yy : Kazakistan Aşiret Tamgası
not: Luvi dilinde olması , iddia ettikleri gibi 'Truvalıları' Luvi dilli yapmaz !



Manfred Korfmann - Traum und Wirklichkeit Troia,seite 13

"Hatten wir es bisher mit drei Epen vor angeblich historischem hintergrund zu tun, der İlias, der Odyssee un der Aeneis, so berufen sich die mittelalterlichen Troiaromane - Rittergeschichten des 12.und 13.Jhr.n.chr. - vorrangig auf zwei angeliche augenzeugen des Troianischen Krieges: auf den Kreter Diktys (zwischen 1.und 3.Jhr.n.chr.) und den Phryger Dares (zwischen 2.und 5.Jhr.n.chr.). Natürlich wusste man auch im mittelalter über sekundörquellen von der İlias des Homer. Die shrift selbst stand aber zunachst noch nicht zur verfügung. Sie gelagte erst spater von Konstantionopel - İstanbul nach İtalien, und zwar in form "der brühmten İlias handschrift aus Venedig", einer kopie des 10.Jhr.n.chr. 1360 n.chr. verfasste petrarca eine kurzfassung in lateinischer sprache, 1488 n.chr. wurde die İlias zum ERSTEN mal gedrucht.

Ausgehend von den Texten der beiden gananten Troia veteranen Dares und Diktys, wurde erschlossen, dass viele Völker in der welt eigentlich von Troia herstammten. Eine solche Ableitung war insbesondere für Europaer, dann aber auch für die in Anatolien eigenwanderten Türken nötig; denn weder in mitteleuropa, noch im fernen zentralasien, dem ursprungsgebiet der Turkervölker (SB), konnte man sich ansonsten glaubhaft auf eine noble mythische vergangenheit berufen. Diese brauchten die jeweils Herrschenden, um sich gegenüber dem einfachen volk abheben zu können."


* (SB : Es ist falsch, die Türken sind nicht nur auf dem Mittelasien. Die Königin Tomris, sogar in das Buch von Herodot, und Skythen oder Agatharsi, sind die Türken.  Abaris-Wort zeigt zu Avarische Türken an. Türken haben viele Stammesnamen ! Und nur die Türken trinken Koumiss (Stutenmilch), in der BC-Zeit gab es keine Mongolenstämme im Mittelmeerraum! Trojanen nannten sich TEUCER- TEUKROS, dass ist Türkisch: TÜRKER (Türkische Mann), und immer noch als männlicher Vorname - Nachname verwendet !)



"Up until now we had to deal with three epics in front of supposedly historical background, the İlias, the Odyssey and the Aeneid, so the medieval Troiaromans - knight stories of the 12th and 13th century. - primarily on two eyewitnesses of the Trojan War: on the Kreter Dictys (between the 1st and 3rd century) and the Phrygians Dares (between the 2nd and 5th centuries). Of course, in the Middle Ages, it was also known about secondary sources from the İlias of Homer. The manuscript itself was not yet available. She arrived later from Constantionopel - İstanbul to İtaly, in the name of "the famous İliad manuscript from Venice", a copy of the 10th century. 1360 AD Petrarca wrote a short version in Latin. The İliad was for the first time in 1488 AD printed. Based on the texts of the two Troia veterans Dares and Dictys, it was revealed that many peoples in the world actually came from Troy. Such a derivation was necessary, in particular, for Europeans, but also for the Turks, who had entered the country Anatolia; For neither in central Europe nor in distant central Asia, the origin of the Turkic peoples (SB), could anyone else credibly refer to a noble mythical past. These needed the respective rulers to stand out against the common people. " page 13


* (SB: It is wrong, Turks are not only from Central Asia. Even in the book of Herodotus, Queen Tomris, Scythians or Agatharsi are the Turks. Abaris word comes from Avar Turks. So, Turks have many tribal names. And only the Turks drinks koumiss (mare's milk), in the BC times there were no Mongolian tribes in the Mediterranean Basin! Trojans called themselves TEUCER - TEUKROS, that is Turkish: TÜRKER (Turkish Man), and still in use as male name and surname!)