akhalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akhalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2019 Cuma

Trak Kralı Rhesos ve Atları





Kuvvetli bir direnişle karşılaşan Akha ordusu Truvalılar tarafından kovalanırken gece çöker ve meydan savaşına ara verilir. Herkes kendi kampına çekilerek nöbet tutmaya başlar. Akha kampında savaşçılar uyurken Aga Memnon'la Menelaus'u uyku tutmamaktadır. Aga Memnon kardeşine diğerlerini alması için gönderirken kendi 'aslan postu'nu sırtına geçirir ve 'yaşlı' Nestor'un çadırına doğru yol alır. 

Nestor çadırına birinin girdiğini duyunca hemen kalkar ve Aga Memnon'un telaşlı olduğunu görür ve sebebini sorar. Aga Memnon endişelidir 'ne olacaktır bu Danaoların durumu? Korkuyordur, ya nöbetçiler uykuya yenik düştüyse?..' 

Nestor cevap verir ona: "Endişelenme, Zeus Eke Tor'un her dediğini yapacak değil ya? Akhilles hele bi çıksın bakalım meydana o zaman görürüz Eke Tor'un becerilerini! Eğer plan yapacaksak diğer önderleri de çağıralım, soralım bakalım bu gece ne yapabiliriz. Gönder kardeşini sözünü dinler hepsi, gelirler hemen çağırınca. Zaten tüm yük senin omuzlarında, zorluklardan kaçar hep, yatar uyur o şimdi."

Aga Memnon ise, "uyanıktı o da, çağırsın diye ötekileri gelirken gönderdim onu. Biz Odysseus'la Diomedes'i uyandıralım." der. Nestor ile Aga Memnon Odysseus'un çadırına giderek önce onu uyandırır, sonra da Diomedes'in çadırına giderler. Diomedes şaşırmıştır gecenin bir vaktinde dolaşan önderleri görünce. Sorar ne olup bittiğini, onlar da anlatır. Diomedes sarınır 'aslan postu'na gider Telamonoğlu Ayas'la Meges'i kaldırır, 'hemen hazırlanın bir şeyler dönüyor' der. 

Hep beraber yola çıkarlar ve tek tek nöbetçileri kontrol ederler. Akha nöbetçileri Truva kampını gözetlemektedir. Nestor savaşçıları uyanık görünce 'tetikte olun güldürmeyelim kendimizi "düşmana" (!) ', diyerek onlara aferin çeker! Bu arada diğerleri gelir nöbetçilerin oraya. Aralarında Nestor'un oğulları da vardır. Toplantıda casus göndermeyi teklif eden Nestor, 'bakalım ne yapıyor bu Truvalılar, anlatsın bize 'gönüllü' giden casusumuz' der.

Diomedes 'gönüllü' olunca onunla gitmek isteyen bir çok önder çıkar, Menelaus da buna dahildir. Ama abisi onun 'gönüllü' olmasını istemez ve Diomedes'in kendisi seçmeli yol arkadaşını, der. Diomedes bu kararı beğenir ve düşünmeye başlar. Bu arada Aga Memnon'un ödü kopar kardeşini seçecek diye! Diomedes Odysseus'u seçer ve her ikisi de hazırlanarak zifiri karanlıkta yola koyulur.

Truva kampında da hareketlilik vardır. Eke Tor bir casus gönderilmesini istemiştir. Akhalar gemilerinin başında mı yoksa kaçtılar mı, diye gözetleneceklerdir. Ayrıca bu görevi yerine getirecek olan kişiyi hediyelere boğacaktır. Hızlı koşmasıyla ünlü olan Dolon gönüllü olur ve 'kurt postu'nu giyerek yola koyulur.

Birbirlerinden habersiz iki taraftan da yola çıkmış olan casuslar zifiri karanlıkta sinsice ilerlerken Odysseus ile Diomedes Dolon'u fark ederek hemen çalıların arkasına saklanırlar. Dolon onları çok geç fark eder ve kaçmaya başlar, ama Diomedes kargısını önündeki yola fırlatınca olduğu yerde donup kalır. Yakalanmıştır. Sorguya çekilir ve Dolon 'hemen çözülür', bir bir anlatır Truva kampında olan biteni. Üstüne bir de yalan söyler, güya Eke Tor onu casusluk yapması için zorlamıştır! Odysseus ile Diomedes her şeyi öğrenmiştir. Dolon'la işleri bittiği için Diomedes onu öldürerek 'kıvrık yayı' dahil silahlarından soyar. (İlyada'da öldürülse de başka bir kaynakta Dolon savaşın son günlerinde Antenor ve Aeneas'la birlikte hareket ederek 'ikinci' kez ihanet eder.)

Trakya kralı Rhesos adamları ve çok değerli atlarıyla daha yeni gelmiştir. Truva kamplarının dışında kalan bir yerde kendi kampını kurmuş ve dinlenmeye çekilmiştir. Odysseus ile Diomedes bu bilgiyi Dolon'dan almıştır ve Truva kampı yerine, daha kolay bir 'av' olarak düşündükleri Trakların kampına yönelmişlerdir.


Odysseus Trak savaşçılarını,  Diomedes Trak Kralı Rhesos'u öldürüken.ve Trak Atları
Amphora MÖ 540 / Getty Müzesi



Önce atları görürler, muhteşemdirler ve onların olmalıdırlar. Uyumakta olan Trak savaşçılarını tek tek sessizce öldürürler. Kralın çadırına geldiklerinde ise artık son darbeyi de vuracaklardır. Diomedes uyuyan kral Rhesos'un bedenine kılıcını saplar. Kralla birlikte toplam 13 kişi öldürmüşlerdir. Diomedes görevinin başarısıyla; Atları alıp gitsin mi yoksa devam mı etsin öldürmeye, soysun mu bu güzel silahları da, diye hayal ederken Athene onu uyarır. Truvalılar farkına varmadan oradan ayrılmaları gerektiğini söyler, çünkü Apollon onların ne yaptığını görmüş ve Trakların danışmanı Hippokoon (İppo=At ; Koon=Kun/Hun)'u uyandırmıştır. Arkasından Truvalılar uyanmış ve hemen Trakların çadırına koşmuştur ama Diomedes ile Odysseus atlarla beraber çoktan kaçmıştır.

Akha kampına geldiklerinde 'yaşlı' Nestor hemen bu muhteşem atları nereden aldıklarını sorar. Çünkü kendisi de 'at yetiştirmektedir' ve bunlar gibisini hayatında hiç görmemiştir....

İlyada; 10



- Atları arabayla değil binerek getirmişlerdir; "bindi atına kamçıyı şaklattı", "atlardan inip yere ayak bastılar". Ama... 'Grekler' atlara MÖ 7.yy'dan sonra binmeye başlamış ve ancak Philip II ve oğlu Büyük İskender ile 'süvari' birlikleri oluşturulmuştur.
- Diomedes evlilik çağına gelmiş olan 'Helena'nın taliplerindendir.
- Hayatında Trak atları gibisini görmeyen 'yaşlı' Nestor, üç nesil eskittin hala danışmanlık yapıyor, bir de üstüne aktif bir şekilde savaşıyorsun. Kaç yaşındasın? :)
- Doğu Türkistan'da Dolan adında bir Türk boyu vardır.
SB





6 Eylül 2018 Perşembe

Çeviriler orjinal isimlere sadık kalınmayınca …!





Vergilius - AENEAS

Verg.A. 2.100-104 / çeviri İsmet Zeki Eyuboğlu

Sürdürdü suçlamayı Calhas yardımıyla durmadan,
Neye yarar bu sözleri söylemem anımsatmam?
Sözü uzatmam? Bütün Grekler eşitse gözünüzde,
Kim olduğumu duymanız yeter, öldürtün beni, budur,
İthacus'un dileği, büyük ödül verir Atridesler de.
Çok istedik olayların nedenlerini öğrenmeyi, sormayı,
Bilmezdik Pelasgların tuzaklarını, kuyu kazmalarını.
Titreyerek, düzmece bir içtenlikle sürdürdü konuşmayı:



* Neden orjinal kelime yerine "Yunan" kelimesini kullanıyorlar?
* Pelasglar "Grek" değildir ! ve yine de "Pelasg" kelimesini "Yunan" olarak tercüme etmişler!
* Bizimkiler de "Akha" kelimesini "Grek" diye çevirmiş, yani bugünün tabiriyle "Yunan" olmuş !
* Orjinalde "Teucria" (yani TÜRKİYE yazarken) bizimkiler Troyalılar olarak çevirmeyi uygun görmüş!
* Orjinalde "Dorica" yazarken, bizimkiler "Grek" diye çevirmeyi uygun görmüş!
* Kimlik Hırsızlığı ya da daha doğrusu "Etnik Hırsızlığı" !
* Diğer milletler söz konusu olduğunda ki, bunu özellikle Türkler için yaparlar; (yakın zaman için bile) Selçuk, Peçenek, Avşar, Artuk boy adlarıyla verilirken "Türk" kelimesiyle birlikte kullanılmaz. Halbuki Selçuk, Peçenek, Avşar, Artuk... "ADIMIZ" iken "TÜRK" "SOYADIMIZ"dır.
* Bilim dünyasında "İkiyüzlülük", 
* Ve bunu tüm antik dönem eserlerin çevirilerinde görüyoruz!



Verg. A. 2.100-104 /  J. B. Greenough.

Nec requievit enim, donec, Calchante ministro—
sed quid ego haec autem nequiquam ingrata revolvo?
Quidve moror, si omnis uno ordine habetis Achivos,
idque audire sat est? Iamdudum sumite poenas,
hoc Ithacus velit, et magno mercentur Atridae.”
Tum vero ardemus scitari et quaerere causas,
ignari scelerum tantorum artisque Pelasgae.
Prosequitur pavitans, et ficto pectore fatur:



Verg. A. 2.100-104 / Theodore C. Williams, Ed.

Nor rest had he, till Calchas, as his tool,-
but why unfold this useless, cruel story?
Why make delay? Ye count all sons of Greece
arrayed as one; and to have heard thus far
suffices you. Take now your ripe revenge!
Ulysses smiles and Atreus' royal sons
with liberal price your deed of blood repay.”
We ply him then with passionate appeal
and question all his cause: of guilt so dire
or such Greek guile we harbored not the thought.
So on he prates, with well-feigned grief and fear,
and from his Iying heart thus told his tale:


* Why do they use the word "Greek" instead the original word?
* When it comes to "other nations", they just use the tribe names, especially when it comes to the Turkish Tribes like Seljuks, Pechenegs, Artiquids... these are the names of the tribes, but the surname is "TURK" !
* Pelasgians are not "Greek"! and yet they translated the word "Pelasg" into "Greek" !
* Stealing the "identity", or more acquired "Stealing the Ethnic" !
* Hypocrisy in the scientific world!

SB.






Verg. A.2.21 / çeviri: İsmet Zeki Eyuboğlu

Tenedos derler ünlü bir ada, Troya’nın karşısında,
Varsıl, görkemli yerdi. Priamus krallığı çağında.
Şimdi önemsiz bir onarım, gemi yanaşma yeri.
Oraya sığınır, ıssız koyda saklanırdır Grekler.
Biz de sanırdık uygun yellerle Mycenae’ya giderler.
Sevinmiş bütün Troyalılar, gitmiş sıkıntıları, kaygıları,
Gezmeye çıkmışlar, görmeyince Grekleri, boş kıyılara.


* Verg. A. 2.21 /  J. B. Greenough. (Latin)

Est in conspectu Tenedos, notissima fama
insula, dives opum, Priami dum regna manebant,
nunc tantum sinus et statio male fida carinis:
huc se provecti deserto in litore condunt.
Nos abiisse rati et vento petiisse Mycenas:
ergo omnis longo solvit se Teucria luctu;
panduntur portae; iuvat ire et Dorica castra
desertosque videre locos litusque relictum.


Verg. A. 2.21  / Theodore C. Williams, Ed (English)

In sight of Troy lies Tenedos, an island widely famed
and opulent, ere Priam's kingdom fell,
but a poor haven now, with anchorage
not half secure; 't was thitherward they sailed,
and lurked unseen by that abandoned shore.
We deemed them launched away and sailing far,
bound homeward for Mycenae. Teucria then
threw off her grief inveterate; all her gates
swung wide; exultant went we forth, and saw
the Dorian camp untenanted, the siege
abandoned, and the shore without a keel.



Truvalı Aeneas Kartaca Ecesi Dido tarafından karşılanıyor
Ortaçağ dönemi Avrupa Sanatı





24 Ağustos 2018 Cuma

İphigenia'nın Kurban Edilmesi




İphigenia'nın annesi Klytemnestra solda yas tutarken babası Agamemnon kurban etmek için götürüyor. 
İphigenia'yı taşıyan kıvırcık saçlı kişi ise Odysseus (Ulysses). 
Bu arada, Artemis İpginenia'nın yerine kurban edilmesi için bir geyik getiriyor... 
Fresk MS 1.yy – Pompei / Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi




"Akhalar zamanı gelince yelken açarlar. Ancak bir fırtına çıkar ve ilerlemelerini engeller. Bunun üzerine Kalchas kehaneti yorumlar ve Aulis'e geri dönmeleri gerektiğini iletir. Aulis'e vardıklarında Agamemnon tanrıça Diana'yı yatıştırır, sonra da takipçilerine Truva'ya doğru yola çıkmalarını emreder." - Truvalı Dares.


Homer’de de geçmeyen bu “yatıştırma” hikayesi Euripides’te (MÖ 5.yy) geçer: Filo rüzgar için Aulis’te* beklerken, Akhaların bilicisi Kalkhas kehanette bulunur; Agamemnon, bir gün avdayken Artemis’in kutsal geyiğini vurmuştur. Artemis kızmıştır, bu yüzden rüzgarları estirmemektedir. Eğer Agamemnon kızı İphegenia’yı Artemis’e kurban ederse rüzgarlar geri gelecektir.

Agamemnon öfkelenir kendi kızını nasıl kurban eder. Evet onlarda insan kurban etmek vardır, ama her zaman köle veya esirlerden seçilir. O asil sınıfına mensuptur, bir kraldır, yapamaz. Özellikle Odysseus** ve diğer liderlerin telkiniyle, gönülsüz de olsa, kızını Artemis’e kurban verecektir. Bunu duyan eşi Klytemnestra Agamemnon’u lanetler, zaten savaştan dönünce de eşi ile onun aşığı (Agamemnon'un amcaoğlu) tarafından öldürülür.

İphegenia tam kurban edilecekken Artemis onu alır ve Tauris (Kırım)'a götürür, tapınağının rahibesi yapar. Rüzgar geri gelmiştir ve Akha filosu beklenen savaş için Truva’ya doğru yelken açar.

Truvalılar'da 'insan kurbanı' yoktu. Onlar Skamandros (Sakamaner / Kara Menderes) nehir tanrısına At kurban ederlerdi.


SB
* Aulis: Eğriboz (Euboia) Adası yakınlarında Akha filosunun toplandığı yer.
** Odysseus "Hellence" değildir, Artemis de...



*


İphigenia Tauris'te
Goethe

ARKAS
Ah! Sen kutsal rahibe! Bu yere onur veren.
Sayılan, saygılarla ağırlanan erden!
Uğur sayardık bunu bil ki kendimiz için.
Daha aydın, sevinçli ışısaydı gözlerin.
Henüz kalbin acının gizemiyle örtülü,
Çözülmez gizle dolu, karanlığa gömülü,
Ve bizler kaç yıllardır bekleriz hiç durmadan
Bir söz söylesen diye içini bize açan.
Fakat ilk tanıdığım günden beri seni ben
Hep o gizemli bakış, titrediğim, ürküten.
Demirlerle bağlanmış sanki ruhun göğsüne.

IPHIGENIE
Yaraşan budur bize, yurttan atılanlara.

ARKAS
Kendini atılmış mı sanıyorsun burada?

IPHIGENIE
Yurdu sayılır mı hiç insanın gurbet eller?

ARKAS
Gurbet el oldu demek kendi yurdun, bu yerler.

IPHIGENIE
Bu nedenden umuyor burda kanayan kalbim.
Daha küçücükken ben, Hellas'ta, evimizde,
Yürek bağım pek zayıfken henüz sevdiklerimle,
Ana, baba, kardeşi bilir bilmezken henüz,
Ve biz çocuklar evde, körpe fidanlar gibi
Atalar yurdu denen bu yüzyıllık ağacın
Koeamış gövdesinden fışkıran dallar gibi,
Göklere boy atmaya çabalarken, ansızın
Bir yabanın ilenci tutup bileklerimden
Kopardı, aldı ben,i bütün sevdiklerimden,
Demir ellerle kırdı o kutsal, güzel bağı,
O zaman bitti hepsi, gençliğin çiçeklenen
Sevinci, şen günleri, o mevsim baştan başa.
Kurtulan benim yalnız, ben kaldım bir başıma,
Üzünçlü bir gölge gibi, ve artık açmayacak
Yaşamın taze sevinç çiçekleri içimde.

ARKAS
Karayazılıyım der, bu adı verirsen sen kendine
Hâk kazanırım sana iyilik bilmez demeye ben de.

IPHIGENIE
Şükrettim size her gün.

ARKAS
Fakat içten gelmeyen,
Bir şükür ki karşılık değil gördüklerine,
Mutlu bir yaşam değil gülen bakışlarında,
Yürekten yaklaşış değil seni ağırlayana,
Alıp getirdiği gün gizemli bir el, hani,
Bu tapınağın önüne yıllarca önce seni
Theas çıktı karşına, tanrı göndermiş gibi,
Sana karşı sevgiyle, saygıyla dolu kalbi,
Ve bu kıyılar dostça kucak açmıştı sana.
Bu kıyılar ki korku verirdi her yabana
Ve hiç kimse yoktu ki gelip de, senden önce,
Sunulmasın burada tanrıya kurban diye,
Bu kutsal mermerlere akıtmasın kanını.

IPHIGENIE
Özgürce soluk almak mıdır yaşamak yalnız!
Ne acıklı bir yazı, ki bu kutsal tapmakta
Görmeye gelmiş bir gölge gibi kendisinini
Yalnızca yas tutup dolaşmak düştü bana?
Ve ben nasıl bilinçli, mutlu bir ömür derim
Ona, ki her günü bir başka yasla dolmada
Ve bizi alıp sessiz sürüklemede burdan,
Lethe'nin kıyısında, bir ağıt gibi gamlı,
Sayısız ölülerin yaslı alaylarına?
Vakitsiz bir ölümdür boş geçen ömrün adı.
Ve bana düşen de bu acı kadın yazısı. (...)

IPHIGENIE
Atreus'un en büyük oğlu Agamemnon'du,
Babam o. Fakat size şunu söyleyeyim ki
Ben onda ömrümün ilk gününden beri, seçkin,
Yetişkin eri sezdim. Anam Klytemnestra
ilk aşk meyvesi diye beni doğurdu ona,
Sonra da Elektra'yi. O zamanlar böylece
Egemendi kral yurda yıllar boyu sessizce.
Kavuşmuştu Tantalus evi dinginliğine.
Fakat bir şey eksikti bu yuvanın yazısında,
Bir oğul yoktu evde, bu dirlikli yuvada.
Ve bu büyük istek de henüz gerçekleşmişken,
iki kız kardeşiyle Orestes daha büyürken
Bir yıkım daha geldi, bu eve kanat gerdi,
O savaş haberini siz de duydunuz elbet.
Bütün Elen beyleri, toplayıp güçlerini
Kaldırılan en güzel kadının öcü için
Toplanmıştı önünde Trova burçlarının.
İşitmedim henüz ben kent elde edildi mi,
Öc alınıp düşmandan amaca erildi mi.
Babamdı başlık eden Elenler ordusuna.
Boşuna bekliyordu ordu Tauris koyunda
Uygun bir yel essin de denize çıksın diye.
Çünki Diana kızgındı büyük başbuğa, orda
Tuttu bu atılışı ve Kalchas'ın diliyle
İstedi ilk kızını kraldan kurban diye.
Aldatıp getirdiler evden anamla beni,
Gelip attılar orda kurban taşına beni,
Sundular adak diye başımı tanrıçaya.
Fakat yatışmıştı o, istemedi kanımı,
Kurtardı, aldı beni, kırmadı kanadımı,
Bir buluta sararak ırak etti gözlerden;
Ancak bu tapmakta göz açtım bu ölümden.
Benim o, Iphigenie, torunu Atreus'un,
Agamemnon'un kızı bu seninle görüşen,
Ve malı tanrıçanın, o beni mal edinen.

THOAS
Ne bir ayrı üstünlük, ne de bir fazla inan
Deminki yabancıya, şimdiki han kızından.
Yineliyorum sana gene ilk önerimi:
Gel ardımdan ve paylaş benimle her şeyimi.

IPHIGENIE
Ben böyle bir adımı nasıl atarım, kral?
Yalnız, beni kurtaran o tanrıça değil mi
Bu adanmış yaşamın üstünde hakkı olan?
Sığındığım bu yeri o seçti burda bana.
Olası ki ömrünün son sevinci olarak
Saklayan da o beni babam için bu yerde,
Cezalandırıp onu yeter bir ceza ile.
Ve ben onun çizdiği yola değer vermeden
Nasıl kalırım burda, bağlanıp ona karşın?
Zaten el açıp göğe, yalvardım tanrıçaya,
Belirtsin bana diye, yazım burda kalmaksa.

THOAS
O tanrısal işaret, burda bulunman senin,
Kaygılanıp bu tür kaçamaklardan çekin.
Çok söz etmekten amaç hayır demektir yine,
Bu sonuç gizli kalmaz neylesen dinleyene.

IPHIGENIE
Sözler değildir elbet yalnız göz kamaştıran,
Bendim bütün gizini sana kalbimin açan.
Ve demin sendin yine, ana babama karşı,
Kardeşlerime karşı gönülden duygularla
Özlemlik gereğini belirten, sözlerinle.
Eski sofalar, odalar evimizde bugün de
Fısıldaşır adımı gizlice gamlı, yaslı.
Sevinç çelenkleriyle bezenecek, gülecek
O yuvada her sütun bir gün burdan dönünce.
Ah ne olur göndersen beni yurduma artık!
Bu en son sevinç bize ve en büyük mutluluk.

THOAS
Dön öyleyse! Ne diyorsa yüreğin, onu yap!
Sağgörünün sesini, öğüdünü dinleme!
Bırak tam kadın gibi kendini içgüdüne,
Ve tutup kollarından seni bağmsız, bağsız,
Bu güç dilediği yere sürüsün, atsın.
Tutuşunca yüreği bir istek aleviyle
Tutamaz bir kadını en tanrısal bağ bile,
Kandırır, alır, gider babasından, erinden
Onların deneyimli, vefalı ellerinden.
Ve söner o içinde birden tutuşan alev,
Sürükler yüreğini boşuna bağlı, yeter
Bitmeyen gücüyle inandırmanın altın dili.

IPHIGENIE
Bana verdiğin soylu sözü anımsa, kral.
Gösterdiğim inana bu mu yanıtın senin?
Her şeyi dinlemeye hazırdın daha demin. (...)

IPHIGENIE
Kimim öğreneceksin, şimdi sen kardeşinden
Az buçuk işittiğim şeyleri söyle bana,
Ne oldu evlerine dönünce Troya'dan
Daha eşikte bir uğursuz, umulmaz yazgının
Sessiz karşıladığı erlerin sonu?
Gerçi ben o kıyıya pek genç getirildimdi,
Anımsıyorum fakat, o soy kahramanlara
Korku, hayranlık dolu ürkek bakışlarımı.
Olympus dağıydı sanki, onlar çıktığı zaman,
içini döken size, yarılıp ortasından,
Ilion'a, o dünyanın eski, büyük çağından,
Gönderilen devlerdi ürkü vermeye inen,
Hepinizin önünde Agamemnon, en şanlı!
Ah, öldü, değil mi o, karısı ve Aegisth'in
Kurnaz aldatışıyla, eşiğinde evinin?... (...)


*


Akdeniz Mitolojisi

Şimdi sorarım size: Mitoloji diye bir kitap yazmaya girişince bu bin bir kaynak arasından hangisini seçip de anlatsın çağdaş bir yazar? Kaldı ki mitoloji deyince başta Yunan-Roma mitolojisi diye bir kavram akla gelir. Bu anlayış da hatalıdır. Aslında bir Akdeniz çevresi efsaneler topluluğu vardır, onu Yunanistan ve Roma'ya mal etmemiz bu efsanelerin Yunanistan ve Roma uyruklu yazarların kalemiyle Yunanca ve Latince olarak yazılmış olmasından ileri gelir. Oysa bu efsanelerin çıkış yeri ne Yunanistan'dır, ne de İtalya, Anadolu'dur, Girit'tir, Mezopotamya'dır, Fenike'dir, Mısır'dır, ya da bütün bu yerlerdeki sözlü geleneklerin karışımından ortaya çıkmış bir bütündür. Yunanlı ya da Romalı kaynak yazarlar anlattıkları efsanenin asıl kaynağını araştırmazlar, onu bilseler bile kimi zaman siyasal amaçlar güderek saklarlar, bile bile değiştirirler.

İkinci bir güçlük mitos anlayışında gün geçtikçe artan değişik görüşlerdir. Son yıllara dek "Yunan mucizesi" diye bir balon uçup dururdu. Batı dünyası insan değerlerinin dile geldiği ve büyük sanat yapıtlarıyla ölümsüzlük kazandığı tek kaynağın Yunan-Roma uygarlığı ve kültürü olduğuna inanırdı. Bu dar görüşlü açıdan bakılınca Yunan mucizesini yaratan asıl kaynak ve etkenlerin ne olduğu araştırılmaz, görmezlikten gelinir, bu inancı sarsacak bir bulut ortaya çıktı mı, bile bile ve bilimselliğe aykırı bir tek yönlülükle tartışmaya, giderek kavgaya girişilirdi. Troya'nın Çanakkale yöresinde olmadığını, Schliemann-Dörpfeld-Blegen üçlüsünün gün ışığına çıkardıkları koca uygarlık merkezinin Homeros'un İlyada'sıyla bir ilişkisi bulunmadığını ileri sürmekte direnen sözüm ona bilginler bugün bile ortalıkta dolaşır ve kör görüşlerini kitaplara aktarmak yolunu bulurlar. "

Azra Erhat - Mitoloji Sözlüğü (1972)






7 Ağustos 2018 Salı

Alfabe Atina'dan önce Anadolu'da Kullanıldı



Halikarnas Balıkçısı "Düşün Yazıları"


/ İonya fonetik harflerle yazıp okumayı nefs Yunanistan’dan (yani Yunanistan’ın kendisinden) iki asır evvel biliyordu. Hatta Solon okuma yazmayı Anadolu’dan öğrendi. Binaenaleyh mutlaka metin vardı, fakat hasır altı edildi. / ["İlyada Destanı" metninden bahsediyor-SB]


Gilbert Murray’in «Five Stages of Greek Religion»ninde şöyle deniyor: «Barbarlar» sözcüğüne iki destanın hiçbirinde rastlanmaz. ‘Barbarophonoi’ (yani barbar ötüşlü) katışık sıfatı bir kez B 867 (yani İlyada’nın II. bölümü, 867’nci dizesinde) görülür, ama bu sözcüğün de bu dizeye ne zaman konulduğunu kim bilebilir?


/ Yani bu söz sonradan konulmuş olabilir. Bu şüphe Homeros’un metnine Pisistratos zamanında birçok şeylerin eklendiğini ve birçok şeylerin çıkarıldığını gösterir. Yine Gilbert Murray aynı kitapta /


«It seems to have been under Pisistratus that the Homeric Poems in some form or other came from tonia to be recided in a fixed order at the Panathenaic Festival, and to find a canociall form in Athens till the end of the classical period.»

(Öyle anlaşılıyor ki Homeros destanları Pisistratos zamanında lonya’dan herhangi bir şekilde gelmiş ve Panathenaia bayramlarında belli bir sıraya göre söylenerek Atina’da klasik dönemin sonuna dek belli kurallara göre saptanmış bir biçim almıştır.)


/ Burada «in some form or other»dan maksat, Homeros’un yazılarına kendinin saptadığı biçimle okunmadığını gösteriyor. Zaten «a fixed order»den bu order’i saptayan Homeros değil, Pisistratos idi. Orada, yani Atina’da bu destanlara bir «canonical form» veriliyor. Gilbert Murray başka bir kitabında, yani «Greek Studies»inde (sayfa 10) şöyle yazıyor:


/ «Anexpurgation of Homer did occur, but it was an expurgation of cruelties or barbarities.» 
(Homeros’un eserlerinde bir temizlemeye gidilmiş, fakat temizlenip atılan yerler zalimce ve barbarca davranışları dile getiren parçalardı) /


Kimin «crueltios» ya da «barbarities»lerini çıkardılar? Kendi Akhaların mı, yoksa Troyalıların mı? Bittabi kendi Akhaların ...


/ Bu şiir zenginliği kime aitti? Akhaların mı? Ki onlarda öyle bir şey yoktur, yoksa bu şiir zenginliği Homeros’un mensup olduğu eski Ege ve Anadolu kültürünün müydü? Bittabi Anadolu kültürünün idi. Yoksa Homeros Mykene ve Argos’ta doğar yaşardı yahu! ...


«Ayrıca Pindaros’â değin Atina kaynaklı olmayan her türlü yazında Homeros elimizde bulunandan çok daha büyük sayıda şiirlerin yazarı sayılmaktadır. » / Pindaros I. Ö. 522’de doğdu ve Pisistratos zamanında Atina’ya gitti. Demek ki I. Ö. 522’ de ve daha önce Homeros’un diye tanınan birçok eserler vardı. Şunları da kayd edeyim bari: /


«O, üç tür el yazmasından söz etmektedir : kişilerin elinde bulunan ve Antimakhos ile Rhianos gibi şairlerin ya da Zenodotos gibi bilginlerin şerhlerini taşıyan el yazmaları; Marsilya, Khios, Argos, Sinope gibi Atina dışında birçok kentlerden gelme yazmalar —Atina’dan başka deniyor, çünkü Atina ‘vulgata’ denilen ve en doğrusu sayılıp genellikle kabul edilen el yazması bulunuyordu— ve üçüncüsü gelişi güzel derlenmiş, halkça, avamca yazmalar. Çok dizeli (he polystikhos metinde eski Yunanca olarak yazılmış) metinler bu sonuncular arasında bulunuyordu herhalde.»


/ Bu üç çeşit İlyada Aristarkhos zamanında vardı. Bu adam İ. Ö. 150’de İskenderiye kitaplığının başkanı oldu ve İlyada’lar arasında bir İlyada çıkardı. Kendisi Semendirek adasındandır. Fakat bizim şimdiki İlyada’mız onun onayladığı İlyada değil, Pisistratos’un İlyada’sıdır. Halk arasında yayılmış el yazmalarının «çok dizeli» olması konusuna dikkat etmeli. Şimdi yine bakınız: /


«Pre-îskenderiyeli (yani İskenderiye kitaplığı kurulmazdan önceki) yazarlarda Homeros’tan yapılan alıntılar bu çeşitli el yazmalarının yaygınlığını ve sınırlarını saptamamıza olanak verir. Bunlardan anlarız ki Atina’da bile vulgata yayını İ. Ö. 300 yılından önce iyice yerleşmiş ve yayılmış değildi. Hatip Aiskhines, geniş kültürü olan bir Atina’lı İlyada’da sık sık geçen tümcek ve deyimlerden söz eder ki bunların hiçbiri bizim metinlerde yoktur.»


/ Anadolu’ya kıyas Yunanistan ve Atina’nın geriliği ve barbarlığı yalnız Homeros zamanında ve ondan önceleri değil fakat altıncı asırda da mevcuttu. Bu şimdi vereceğim parça çok önemlidir. Yani Homeros’un Akhaları yadırgaması ve onları hor görmesi çok doğaldır. /


«499 yılı Atina siyasetinde Pan İonik dönemi açmaktadır. Atina İonya’nın metropolü ve koruyucusu olmak rolünü benimser, İon kültürünü özümser ve Yunanistan’ın fikirsel egemenliğini taşımak düzeyine yükselir. Bilim ve yazın, İ.Ö. bu altıncı yüzyılda Miletos’tan Atina’ya göçmüş olsa gerek. İlerde Asya’dan Avrupa’ya o sıralarda göçen büyük adamların ve akımların adlarını vereceğiz. Bir önemli olgu Atina’da İon alfabesinin benimsenmesidir. Özel yazışma da, yazın eserleri de artık İon alfabesi ile yazılmaktadır. Yerli Atina alfabesi ilkel ve biçimsiz bir şeydi, çift sesli harfleri olmadığı gibi sesli harfler arasındaki ayırımı da tanımıyordu. O zamanın İon dili bizim bugün bildiğimiz dilden herhalde çok farklıydı, İ.Ö. 404 yılına dek Atina’da resmî olarak kabul edilmiş değildi, ama Pers savaşları sırasında özel olarak kullanılıyor, konuşuluyordu (bkz. Kirchhoff, Alphabet. ed, IV, s. 92). O zamanları Atina İonya’nın metropolü olmak durumuna girmiş ve İon şiirini de kendi kutsal varlığının bir parçası diye kabul etmişti.»


«Ayrıca Atina’nın yurtsever yayıncılarının ulusal destanı Troyalılar için bir zafer ile bitmesine izin vermeleri de pek akla uygun düşmez. Onu sonradan değiştirmiş olmaları olasılığı çok büyüktür. Üstelik eski İon destanının dili de bizim elimize geçen vulgata metninden de epey ayrı olsaydı gerek. Asıl İlyada yazmasında «attisizm» denilen ve Attika, yani Atina dilinden alıntılar da yoktu.»


1. Homeros’un İlyada ve Odise’den başka eseri yok mu?
2. Bu iki eser değiştirildi mi?
3. Homeros’un sempatisi kimden yanadır?...





En erken yazı sistemi ile İlyada'nın dizeleri resimdeki gibi görünecekti... 
Sağdan sola doğru okunup, iki nokta üst üste ile kelimeler birbirinden ayrılacaktı. 
Tıpkı Orhun anıtlarında olduğu gibi...
"Der anfang der ilias wie er in einer frühen handschrift ausgesehen haben könnte." 
[Traum und Wirklichkeit: Troia. syf.80]
"The beginning of the ilias as he might have looked in an early manuscript."


"Ege Havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti"
George Thomson





H.B. "Anadolu Tanrıları"
"İlyada" ilk önce İON lehçesinde yazılmıştı, ki İon kelimesi bile "Grekçe" değildir...




Anadolu'dan Yunanistan'a getirilmiş olan bir iki önemli şey arasında Fenike'den alındığı iddia edilen bir de alfabe vardır. Bu fonetik alfabe ilk önce Anadolu'da kullanıldı. O zaman Yunanistan yazıya şiddetli bir gereksinme duymayacak kadar geri idi. Hatta orası tamamıyla kültürsüz ve vahşi bir yer sayılabilirdi.


Yunanistan'da Hellen bilincinin Anadolu'dan Yunanistan'a geçmesi, İ.Ö. 6.yüzyılda olmaya başladı. Ancak İ.Ö. 560-527 yılları arasında, yani Atina'da Peisistratos zamanındadır ki, Homeros'un eserleri Yunan yarımadasına geçti ve Atina'nın Panathenaia festivallerinde belli bir sırayla okunmaya başlandı. İşte o zaman bu eserler, Atina'da kutsallaştırıldı ve oradan bütün Yunanistan'a yayılarak Hellenik bilinç ortaya çıktı. Bu arada, Anadolu'dan Yunanistan'a geçen Olymposlu tanrılar ile Hellenlerin dini de kurulmuş bulundu. Yukarıdan beri yazılanlardan görülüyor ki, İonlu bilinç, Anadolu'da geliştikten ancak üç yüzyıl sonra Yunanistan'a geçebilmiştir. Herodotos, "Homeros ile Hesiodos, Grek tanrılar hanedanını kurdular, onlara adlarını taktılar, görevlerini ve sanatlarını tayin ettiler" diye yazar ve bu işin kendi gününden (MÖ 430) dört yüzyıl önce olduğunu ekler (Homeros ile Hesiodos bu tanrıları tutup yoktan varetmediler. )


İon sözcüğünün batıya doğru gezisine paralel olarak, Grekçe üzümün, şarabın, incirin ve özellikle de zeytinin adlarının Grekçe aslında olmayıp, birçok dağ, burun ve körfez adları gibi, bir Anadolulu dilin kökünden oldukları anlaşılmıştır.





Delice zeytini, Portekiz'den Hindistan'a kadar vardır. Ama zeytinin, bir besin maddesi olarak kullanılışı, Yunanistan'a Anadolu'dan geçmiştir. Çünkü Homeros, Anadolu'da zeytinyağının, bir tuvalet yağı olarak, hatta yazılarının başka bir yerinde de ilaç olarak kullanıldığını anlatır. Bittabi, bir besin maddesi olarak kullanıldığını yazmaya gerek görmemiştir. Zeytin ağacı, Anadolu'da ve Anadolu'ya ait adalarda boldur, Yunanistan'da ise seyrektir. Zaten zeytin, Yunanistan'a İonya'dan başka bir yerden gelemezdi. Rodos adası İtalya'nın egemenliği altında iken, İtalyanlar İtalya'dan, İtalya delicelerinin üzerine aşılanmış cins zeytin fidanları getirdiler. İtalyanlar ne ettilerse, bir türlü o fidanları tutturamadılar. Bunun üzerine Marmaris ve Bodrum'dan tonlarca Anadolulu delicelerin tohumlarını getirmek zorunda kaldılar (Delicelerin kökleri, hangi toprağın hangisi olduğunu, sınırlar çizen diplomatlardan daha iyi bilir)



Tanrıça Athena'ya ait bir efsane, zeytinin Yunanistan'a nasıl geldiğini ima etmesi bakımından önemlidir. Tanrıça Athena ile Denizler Tanrısı Poseidon, Atina kentinin koruyuculuğu için yarışmaya girişirler. Kente en faydalı şeyi getiren muzaffer sayılacaktır. Poseidon atı, Athena ise zeytin ağacını getirir. O zamanın megaron denilen iki gözlü evlerinin alt odalarında pencere yoktu. O karanlıkta Poseidon'un atını oynatacak değil, kandil yakacaklardı. Zaten Yunanistan'da zeytin, azlığı yüzünden, kutsal bir hal almıştı. Yarışlarda kazananların alınlarına, zeytin dalı çelengi konulurdu. İspanya'da zeytine aceituna (arapça elzeytun'dan) denir. İspanya'da delice Arapların sözcüklerinden önce vardı. Ama zeytinin bu adla anılması, zeytinin İspanya'da bir besin maddesi olarak kullanılması geleneğinin Araplar tarafından getirildiğini gösterir.


Barbar sözcüğü, Grekçe konuşulmayıp da başka bir dilde "vırvır" ya da "carcar" diye lakırdayanlara Greklerce atfedilen bir ad idi.... Ne Homeros'ta ne de ondan bir iki yüzyıl sonra Anadolu'dan Yunanistan'a göçetmiş olan Hesiodos'ta ne Barbar sözüne ne de Hellen sözcüğüne rastlarız. Örneğin, İ.Ö.4.yüzyılda yaşamış olan Herodotos'un eserinde, Barbar sözcüğüne rastlanır, ama bu sözcük orada yabancılara, yani Barbarlara karşı bir küçümsemeyi göstermez. Hatta Herodotos, Barbar dediği yabancıları horgörmek şöyle dursun, onlardan çoğunlukla övünçle söz eder. Barbarları horgörmek geleneği Yunanistan'da ortaya çıktı.


Buraya, şu önemli olayı da kaydedelim: 

Yunanistan’da Atinalı Solon Grek kültürünün Yunanistan'daki ilk temsilcisi sayılır. İ.Ö.6.yüzyılda yaşamış olan bu adam, bir tacirdi ve işlerini görmek üzere Anadolu'ya gidip gelirdi. Anadolu'da yazı yazmasını öğrendi ve gene Anadolu'da gelişmiş sosyal kurumları gördü. Anadolu'da öğrendiği İon lehçesinde şiirler yazdı. Ama şiirlerini, kendisinden önce gelen Midilli Sappho ya da Paroslu Arkhilokhos gibi ozan olduğu için değil, o devirde yazı, manzum olarak yazıldığı için yazdı. Yoksa Solon yüz yıl sonra geleydi, mutlaka nesir olarak yazardı. 


O devirde toprak zenginlerin elinde idi. Halk zenginlere ait toprakları - ürünün altıda birini alarak - işliyordu. Bu pay geçimlerine yetmediği için, zenginlere borçlanıyor, borçlarını ödeyemediklerinden dolayı da haraç meza köle olarak satılıyorlardı. Solon o sıralarda okuma yazma bilen dünya görmüş bir adam olduğu için, arkhon (kanun yapıcı hakim) seçildi. Arkhon'ların göreneği, o mevkie seçilince, zenginlerin topraklarını - eksiltmeden - muhafaza edeceğini ilan etmekti. Solon böyle bir söylevde bulunmadı. Bütün borçları keenlemyekun (yok) saydı; bundan dolayı da satılarak köle olmuş olanlara özgürlüklerini geri verdi. Solon'un bu ıslahatına kurtuluş denilerek şenlikler yapıldı. Solon kanunlarına göre, kimse borçtan dolayı köle olamazdı. Yunanistan'daki yeygi değerleri yükselmesin diye de yeygi ihracatı yasak edildi. İşte bu kanunlar bir sürü noksanlarına karşın, Yunanistan'ın demokrasiye doğru ilk ilerleyişi sayıldı.



Halikarnas Balıkçısı
ANADOLU TANRILARI

Hera sözcüğü Grekçe değildir.
Poseidon sözü Grekçe değildir.
Apollon sözcüğü Grekçe değildir.
Artemis sözcüğü Grekçe değildir.
Aphrodite sözcüğünün Grekçe olmadığı anlaşılmıştır.
Hermes sözcüğü de Grekçe değildir.
Ares'in adı da Grekçe değildir.
Hephaistos, bu tanrının adı Grekçe değildir.
Athena sözü Grekçe değildir.

"Homeros ve Hesiodos bu tanrıları yoktan varetmediler. Bunlar "Olympos'lu" olarak adlandırılırlar. Gök tanrılardır, çünkü, dağların dorukları göğe en yakın noktalardır. Olympos, Minoen Giritçesinden bir sözcüktür, "dağ" anlamına gelir. Küçük Asya'da 20‘den fazla, Hellas'ta (Tesalya'da) bir ve Kıbrıs'ta bir Olympos vardır. Ancak Homeros, Olympiadağı için bir yer belirtmemektedir. "Birçok doruğu olan, bulutların altında, tanrıların havayı soludukları bir dağ" demektedir Homeros."
H.B."Altıncı Kıta Akdeniz"










"Alfabenin toplam 29’dan “Hellence’den alınmıştır”denilen 19 harfi de, Hellence’de yazılan Fenike kopyası harflerden farklı olarak, M.Ö. 402’de Atina’da Hellen dünyasına ortak bir alfabeye dönüştürülen, özgün Milet alfabesinin bir ürünüdür çünkü. Ve onların Atina’dan göçle gelmedikleri, yarattıkları uygarlık gibi Anadolu’da yerli oldukları görüşünün artık eskiçağ biliminin gündemine oturmaya başlaması, eskiçağ biliminde konulara tek yanlı “Hellas/Atina” önyargısıyla değil, “Anadolu/Milet” seçeneğiyle de çok yönlü yaklaşımın doğal sonucu olarak şaşırtmamalıdır."

"Eskiçağ Bilimi’nin yüzelli yıldan buyana “Hellenliğini” sorgulama gereği bile duymadığı bir uygarlığı kendi “Anadolu”köküne bağlamanın kolay olmayacağı belliydi. Çünkü Anadolu arkeolojisinin dünyaca tanınmış saygın adı Akurgal ayrıca doktora çalışmasının bağlığına taşımıştı Lykia sanatının “Hellenliği”ni, “M.Ö. 6.yüzyıl Lykia Yunan Kabartmaları” diye. Karşı bir görüşü öncelikle kendi halkımıza inandırmak kolay olmayacaktı. Ayrıca, bir taraftan İonlar bağlamında, “sanatı ve kültürü Doğu/Anadolu olan ve Anadolu mayasıyla yarattıkları Batı Uygarlığı’nı Ege’nin batı yakasındaki ‘anayurda’ aşılayan sömürgeciler Atinalılar’dır, çünkü yazı ve dil Hellence’dir” denecekti. 

Öteyandan, her nasıl oluyorsa, “yazısı ve dili yerli olan” bir halkın, Lykia’nın, uygarlığı da “Hellen” olabilecekti, çünkü bu kez “sanatları Hellen etkili” olacaktı. Karşıt iki gerekçeyle aynı hedefe varabilme mucizesini(!) içeren bu görüşler Batılılar gibi Akurgal’ındır da. Bir uygarlığın kimliğini yazı ve dil mi belirler, yoksa sanatın, düşüncenin niceliği mi?; bunu anılan mantık temelinde anlayabilmek mümkün değildir. Anlaşılan tek şey, Batı Anadolu’daher uygarlığın her durumda mutlaka “Hellen” olması gerektiğidir (!). 


Acıdır ki genç kuşak eskiçağ bilimcilerimiz de Lykia’da Hellen etkisini yazı temelinde görme kolaycılığından sıyrılamamış; yerli yazı yerine Hellence’nin toplumun iradesi dışında, Makedon İskender buyruğuyla yazdırıldığı unutularak ve bunu arkeolojik bulgularla birlikte değerlendirme gereği bir yana bırakılarak, bu etkiyi “Pers egemenliği altında çift dilli yazıtlarda fark etmeye” dek indirgemişlerdir. Sanki resmi dili ve yazısı Farsça olan Selçuklu Türkleri, bununla “Persleşmiş”lerdir!!!





Prof.Dr.Fahri Işık'ın da dediği gibi:
"Uygarlık Anadolu'da Doğdu"



27 Ocak 2017 Cuma

Automedon, Akhilles'in Seyisi




Hydria - MÖ.575-550 - Korinth 
Automedon solda, Akhellius'un arabasını kullanırken
Akhilleus, yatar vaziyette olan Memnon'a mızrağı ile ölümcül saldırıda bulunurken. 

Etiyopya kralı Memnon'un babası Troyalı Tithonus'tur, Tithonus kral Laomedon'un oğlu ve Priam'ın da kardeşidir.  Şafak Tanrıçası Eos da Memnon'un annesidir. Troya Savaşına ordusunu getirip Akhalara karşı savaşmıştır. Savaşta öldüğünde annesi Eos'un gözyaşları onu ölümsüzler arasına katmıştır.







Ama burada Automedon ile ilgili bölümler okuyacağız...




Automedon Akhilles'in hem arkadaşı hem de arabasını süren seyistir. Aslında Patroklos'tur Akhilles'in seyisi ama eserlerin hiçbirinde Ptroklos'u araba kullanırken göremeyiz. Akhilles, Poseidon'un annesi Thetis'e hediye ettiği ve adları Ksanthos'la Balios olan ölümsüz atları Troya Savaşı'na getirir ve sonrada onları Automedon'a emanet eder.  Akhilleus'un kılığına giren Patroklos ile savaş meydanına iner, Patroklos Hekter tarafından öldürüldükten sonra intikam ateşi ile yanar. Akhilleus'un diğer seyisi Alkimedon'a arabayı kullanmasını ister ve bir savaşçı gibi meydana iner. Onun kadar yürekli bir savaşçı olmadığını söyleyerek Troyalı Aretus'u öldürür. Sonra da Patroklos'un ölüsünü almak için çırpınır, Akhilles'in ölümünden sonra Akhilles'in oğlu Neoptolemus ile Troya'nın yağmalanıp ateşe verilmesinde rol alır; 



Patroklos atları koşmasını buyurdu Automedon'a
sıraları bozan Akhilleus'tan sonra
en çok saydığı adamdı Automedon
savaşta çağrısını ossaat duyan tek adamıydı o,
Automedon koştu tezgiden atları boyundurağa
yel gibi uçan atları, Ksanthos'la Balios'u
onları Zephyros yeline Kasırga Odarge doğurmuştu
otlarken bir çayırda, Okeanos Irmağı kıyısında.
Kusursuz Pedasos'u da sürdü koşuma,
Eetion'un ilini alırken Akhilleus getirmişti onu,
ölümlüydü, ama baş ederdi ölümsüz atlarla.... 

(İlyada 16:145)





Ölünün çevresinde durmadan saldırıp birbirlerine,
sivri kargılarıyla öldürüyorlardı birbirlerini
Tunç zırhlı Akhalar şöyle deyip duruyorlardı
"Ey dostlar, gemilerimize dönmek şerefsizlik olur,
kaçmaktansa, açılsın kara toprak, yutsun hepimizi,
bizim için çok daha iyi olur bu,
bırakmaktansa atları iyi süren Troyalıları,
ün kazansınlar, kentlerine alsınlar bu ölüyü."

Ulu canlı Troyalılar da şöyle seslenip duruyorlardı:
"Ey dostlar, kaderimiz hep birden ölmek bile olsa
bu adamın çevresinde gevşemesin bir tekimiz"

Böyle deyip duruyorlar, güç katıyorlardı herkesin gücüne,
İşte böyle savaşırken onlar,
bir demir gürültüsü yüksele yüksele
tunçtan gökkubbesine vururken sonsuz havada
Aiakosoğlunun atları, savaştan uzakta, ağlıyordu,
görmüşlerdi adam öldüren Hektor'un elinden
toz toprak içine düştüğünü arabacılarının,
başlamışlardı ağlamaya
Automedon, Diores'in atılgan oğlu
hızlı kamçıyla boşuna vuruyordu atlara,
boşuna bal gibi sözler ediyor, boşuna korkutuyordu,
iki at, ne geniş Hellespontos kıyısında, gemilere
ne de Akhalarla savaşa dönmek istiyorlar,
benziyorlardı dimdik duran mezar taşına,
ölen bir adamın ya da kadının mezarı üstüne konan.

Güzel arabalarıyla duruyorlardı kıpırdamadan
duruyorlardı başları yere eğik
gözkapakları altından yaşlar akıyordu, sıcacık
gözyaşları toprağa damlıyordu
atlar ağlıyordu arabacılarının özlemiyle
ıslatıyordu gözyaşları sık yelelerini
akıyorlardı boyunduruğun iki yanından

Gördü onları Kronosoğlu acıdı,
salladı başını, söylendi yüreğinde:
"Zavallıcıklar, ne diye verdim sizi Kral Peleus'a
ne diye bir ölümlü insana verdim sizi
siz ki bilmezsiniz ölüm ne yas, ne
bahtı kara insanlarla acı çekmeniz için mi?
Şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında
insandan daha acınacak bir yaratık yok.

Ama ben bırakmam Priamosoğlu Hektor'u
alıp götüremeyecek sizi, güzel işlenmiş arabanızı
Yetmez mi silahları alması, övünmesi onlarla?
Güç katacağım sizin dizlerinize, yüreğinize
savaştan kurtarıp götüreceksiniz Automedon'u
koca karınlı gemilere dek götüreceksiniz
ben Troyalılara ün vereceğim daha
sağlam gemilere kadar sokulup öldürsünler diye
gün batıp, kutsal karanlık yayılıncaya dek."

Böyle dedi, üstün bir güç koydu atların içine
iki at da yere silkti yelelerinin tozunu
sürdüler hızlı arabayı Troyalılarla Akhalara doğru
Arabanın içinde Automedon savaşıyordu... 

(İlyada 17:420,460)




...Uzun gölgeli kargısını sallayıp attı
Aretos'u yusyuvarlak kalkanından vurdu
Kalkan tutamadı kargıyı, deldi kalkanı tunç
kuşağı aşığ saplandı karnının altına
Gürbüz bir adam, elinde keskin bir baltayla
nasıl arkadan vurursa bir yabanöküzünün boynuzlarına
bir vuruşta nasıl alırsa tekmil canını
hayvan sıçrayıp düşer, serilir yere
Aretos da ölye fırladı, yıkıldı sırtüstü,
karnında sapı sallanan sivri kargı
bir anda çözdü elini ayağını

Hektor parlak kargısını Automedon'un üstüne attı
ama Automedon, kargıyı görüp eğildi öne doğru
uzun kargı gitti arkasından saplandı yere
zorlu Ares gücünü kesene dek ucu sallandı havada
O zamanlar Aias'lar ayırmasaydı onları
dövüşeceklerdi kılıçlarıyla, göğüs göğüse, ateş içinde
İki Aias duymuştu dostlarının çağrısını
kalabalığı aşığ gelmişlerdi
ötekiler ürküp gerilediler gene
Hektor, Aineias, tanrıya benzer Khromios geriledi
Aretos'u bıraktılar orda, canı çıkmış yatıyordu
çevik Ares'e denk Automedon silahlarını soydu
övündü bağıra bağıra dedi ki:
"Öldürdüm Menoitiosoğlundan daha az yiğit bir eri
Menoitiosoğlunun acısı azaldı biraz olsun"

Böyle dedi, kanlı soykaları alıp arabaya koydu
sonra kendi de bindi elleri ayakları kan içinde
bir boğayı parçalayıp yiyen arslana benziyordu... 

(İlyada 17:520-535)




Girişte, konak kapısının eşiğinde duruyordu Pyrrhus* (Neoptolemus)
Kıvançlıydı, parlak tunç pusatlarla donanmıştı
Yılan gibiydi beslenen ağulu otlarla kışın
soğuğunda, toprak altında kaskatı kesilen uyuşan,
sıcaklar başlayınca parlak derisini değiştiren,
Gençlenen, göğsünü, pırıl pırıl kuyruğunu güneşe
kaldıran, ağzından üç çatallı dilini salan, korkutan,
İri gövdeli Periphas, Akhilleus'un at bakıcısı, Automedon'un
yardımcısı, bir de Pyrrhus, Sirozlu gençler sokuldular
Konağın yanına, tutuşturan gereçler attılar saçaklara
Fırlar öne Pyrrhus, dağıtır iki ağızlı baltayla
Kapının eşiğini söker tunç menteşeleri hızla
Oyar iki yandan kapıyı tutan kalın güçlü
Meşeden direkleri, büyük bir gedik açar
Görülür konağın içi, geniş avlular, girişler
Priamus'un, önceki kralların odaları, çalışma yerleri
Eşiklerin önünde pusatlarla donanmış koruyucular.
Bir çığlık, gürültü dört bucağında konağın
Acınası yakarmalar, iniltiler, iççekişler, sızlanmalar
Işıyan yıldızlara yükselen yakınmalı kadın sesleri
Korkan, ürperen görekemli konağı tümden dolaşan
Analar, kapıları kucaklayan, öpen, ağlayan, bağıran
Pyrrhus azgın; babası, yürüyor üzerine yıkılanların
Ne bir engel, ne bekçiler durdurabiliyor onu.
Vuruyor durmadan, vargücüyle koçbaşını, yıkılıyor kapılar
Menteşeler sökülüyor, devriliyor kanatları, Danaoslar
Yıkıyor, yol açıyorlar, saldırıyor bekçileri öldürüyorlar
Savaşçıları konağa dolduruyorlar, kabaran, taşan savakları
Yıkan, ovaları basan, sürüleri sürükleyen, köpüren
Dalgalanan, üstüste yığılan sular azgın değildi
Daha bu Danaoslardan, azgın Neoptolamus'u
Boğazlarken eşikte insanları.... 

(Aeneas: 2:470-500)
Pyrrhus*un diğer adı Neoptolemus, Achilleus'un oğludur.





Sonuçta Patroklos'ta, Akhilles'te, Automedon'da Troyalıların vatanını işgale gelmişti... 
Ne "biz" olan Hektor, Aretos,  Ne de "bizim" olan Troyalılar bu olup bitenleri haketmişti!..  
Dökün gözyaşlarınızı toprağa, anın vatanını savunanları... 
SB




ilgili: