fahri ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fahri ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2023 Cuma

Dürüstlüğe Davet

 

Letoon/Likya ve Gordion Kurgan B'den Türk Taşbabalar
Letoon görseli F.Işık'ın kitabından.
Gordion Kurgan B görseli Kazı Raporları kitabından.
(Ortadaki tabi ki Türk Kağanlığı dönemi)

Letoon/Likya (Lukka) Türk Taşbabası için George E.Bean ne demiş bir bakalım: "Lev.22'de görülen garip taş figürden de söz etmek gerekir. Figür 1946'da dikenli bir çitin üzerinde yatar halde bulunmuştur. 0,9 m yüksekliğinde olup, heykel veya büst değildir, bacakları hemen üstünden kesilmiştir. İşlenirken en büyük özen yüze gösterilmiştir; kulaklar ve kollar biçimsiz çıkıntılar halinde; sırtı ise düzdür. Figürün bitirilmediği açıktır ve belki de bir heykel öğrencisinin gözden çıkarılmış bir denemesidir. Taş Fethiye'ye taşınmış ve bir bahçeye dikilmiştir. 1957'deki depremden sonra ne olduğu ise bilinmemektedir." (1997)

Fahri Işık ise: "Bu insansı yarım put yontunun (res 187) eni mahanahi'yi mi, Leto ya da Ertemi'yi betimlediğini, yapıtın Lykia'nın bu en kutsal kentindeki buluntu yerine göre belirlemeye çalışalım. Bean, yapıtı tiyatro yakınında bir dikenli çalılığın dibinde yatar durumda, bulmuştur. Bu konumuyla, ana ve kıza ait tapınakların kuzey uzağındadır. Bunlardan biriyle doğrudan ilişkilendirmek olanaklı görünmez. Putun yan yana konumlanan Leto ve Ertemi tapınaklarından ya da tiyatrodan buluntu yerine sürüklenmiş olmasının da bir mantığı yoktur. Aşırı yıpranmış yüzeyine bakılırsa bu, başlangıçtan beri açıkta durmuş olmalıdır: yani açık bir kutsal alan için yapılmış olmalıdır. Bu durumda, karın kısmının aşağısında kesilmiş olan yatay taban, onu bir kaya düzlüğüne oturtmak; sırt kısmının düz yapısı ise bu adak resmini kaya duvarı önüne ya da bir kaya mihrabı içine yerleştirmek içindir." ... !



Letoon ve Gordion'daki için yapılan yorum:
Fahri Işık : "Lykia'nın yontulaşmış soyut tanrısal resmi (187), örgesel ve anlamsal açıdan Phryg Kybele'sinin insansı heykelleriyle ilişkilendirildiğine göre (186,188) zamansal olarak da kendisinin bu öncülleri bütününden ayrı tutulmaması düşünülmelidir. Yüz hatlarının işlenişinde bu Lykialı "yarım heykelle" karşılaştırılabilir yapısallıkta olan Yassı Höyük buluntusu Phryg yapıtları, MÖ geç 6.yy ve erken 5.yy'dandır. Gordion müzesinde sergilenen ilki üst üste dizilen boncuksu alın saclarının betimi ve gülümseyen yüz hatlarıyla belirgin olarak klasik öncesi biçimler içerir ve böylece kuşkusuz Geç Arkaik dönem içine tarihlenir. Bu duruma uygun olarak da Arkaik Dönem yapı döküntüsü içinden gelmedir". İstanbul müzesinde bulunan ikinci yapıt (resim 188a-b), kesimde ve yüzünün tekil hatlarında ,saç şeklinde daha gelişkin özellikler içerse de , hâlâ daha klasik öncesi dönemi aşamamıştır. Aynı zamanda Lykia'nın Letoon insansı yarım putu da yerleştirilmelidir. Çünkü Phryg resim kümesi içerisinde biçemsel açıdan daha çok erken yapıtlarla benzerlikler taşımaktadır. Kötü korunmuşluğa ve farklı kökenlere karşın onlar, Gordion ve Letoon örnekleri, oldukça şişkin yanaklarıyla ve dışa doğru badem biçiminde sivriltilmiş iri gözleriyle iyi karşılaştırılabilir durumdadırlar. Birbirleriyle, sivriltilmiş çene yapısında da benzeşirler. Kalın boyunlu yuvarlak baş yapısı, fırlamış iri gözler ve şişkin yanaklı yumuşak yüz hatlarında ise özellikle Ksanthos'dan tanınmış olgun arkaik güreşçi kabartmasındaki boksör başıyla yakın akrabadır. Böylece bu iki komşu yerleşimden gelen yapıtlar aracılığıyla, aynı zamanda Lykia'nın yerel-İon biçemiyle çalışan atölyelerine ilişkin bağlantıları da kanıtlanmış olsa gerekir." ...!



Oysa, bunlar Türk Taşbabalarıdır! Anatanrıça Kibele ile yakından uzaktan ilgisi yoktur!
SB

Tell-Halaf/Suriye
Tell-Halaf görseli Casus-Arkeolog Oppenheim arşivinden.
Altta Tuva'dan Türk Taşbabalar ile birlikte


Arkaim'den Türk Taşbaba

Doğu Türkistan'dan Türk Taşbabaları/Balballar

Yazıtlı -"sözde Frig İdolü"- aslı "Türk Taşbaba"dır - Seyitgazi/Eskişehir...

Altay'dan Türk Taşbaba

Türk dünyasından bir Taşbaba/Balbal - Altay
Yazıtlı -"sözde Frig İdolü"- Taşbaba - Seyitgazi/Eskişehir

* Frigler yazıyı Fenikelilerden almadı, çünkü etkileşimleri yoktur!
* Greklerce adlandırılan "Frig" coğrafyasında Kimmer ve Saka Türkleri
* Asurlularca adlandırılan "Muşki" coğrafyasında Kimmer Kurganları
* "Frig Midas" değil, "Muşkili Mita"
* Muşki-Kaşka-Tubal-Kimmer-Saka Türkleri

Yazıtta "Atas/Atis, Benim anıtım sınırtaşıdır" yazıyormuş! Ancak İng. makalede geçen Ata ve Baba sözcüklerinin Türkçe olduğunu belirtmiyorlar! Ayrıca cümleyi doğru okuyup okumadıklarını da bilmiyorum. Friglerde kurgan ve taşbaba kültürü yoktu, ki Frig dedikleri kültür ve sanat Saka Türkleri kültür ve sanatıyla aynı! "İdol" dedikleri taşbaba MÖ 8.yy'a tarihlendiriliyor ki "sözde Friglerin" siyasi tarihi de o zaman başlar. Ayrıca Muşkili Baba Gordios (G/Köroğlu) ile oğlu Mita dışından kral adları sayamazlar!

SB
Bana bir masal anlatın, ancak içinde dürüstlük olsun !..

Kimmer-Türk Taşbabaları


İskit Taşbaba/Balbal - MÖ 7.-3.yy / Gürcistan
150 den fazla İskit Taşbaba/Balbal bulunmuş.(1995)

İskit/Saka-Türk Taşbabaları
İskit Taşbaba - MÖ 4.-1.yy
Karatepe  - Kuzeybatı Kırım.
Adı Sakalar'dan kalan Saki'ye 7 km.
Eski Eserler Açık Hava Müzesi

Akademi Dünyasına,
Şimdi lütfen dürüst olun ve cevaplayınız; 
"Frig" diye tanımladıklarınız gerçekten de "Frig" mi?


Tarih yazmanın yarısı gerçekleri saklamaktır !...
Sizden öncekiler sakladı, siz saklamayın!
Lütfen ezberden, tekrardan ve Batı güdümlü eğitimden çıkınız ve sorgulayınız.
Klasik Arkeoloji Türkoloji ile birlikte öğretilmeli !
Taşbaba'yı, Bengü taşını bilmezseniz put ya da idol dersiniz, yontu dersiniz, hatta ana tanrıça da dersiniz!
Semra Bayraktar



Dürüstlüğe Davet!





Roma ordusuna 8 bin süvari vermek zorunda kalan Sarmatların öncü boyu Türk-Yazığlar'dan (Iazyges/Jazyges)
5500'ü İngiltere'deki Hadrian Duvarı'nı korumakla görevlendirilmişti.
Bu 5500 Yazığ Türkleri'nin bir kısmı da daha sonra aileleriyle birlikte bölgeye yerleşmişti.





7 Ağustos 2018 Salı

Alfabe Atina'dan önce Anadolu'da Kullanıldı



Halikarnas Balıkçısı "Düşün Yazıları"


/ İonya fonetik harflerle yazıp okumayı nefs Yunanistan’dan (yani Yunanistan’ın kendisinden) iki asır evvel biliyordu. Hatta Solon okuma yazmayı Anadolu’dan öğrendi. Binaenaleyh mutlaka metin vardı, fakat hasır altı edildi. / ["İlyada Destanı" metninden bahsediyor-SB]


Gilbert Murray’in «Five Stages of Greek Religion»ninde şöyle deniyor: «Barbarlar» sözcüğüne iki destanın hiçbirinde rastlanmaz. ‘Barbarophonoi’ (yani barbar ötüşlü) katışık sıfatı bir kez B 867 (yani İlyada’nın II. bölümü, 867’nci dizesinde) görülür, ama bu sözcüğün de bu dizeye ne zaman konulduğunu kim bilebilir?


/ Yani bu söz sonradan konulmuş olabilir. Bu şüphe Homeros’un metnine Pisistratos zamanında birçok şeylerin eklendiğini ve birçok şeylerin çıkarıldığını gösterir. Yine Gilbert Murray aynı kitapta /


«It seems to have been under Pisistratus that the Homeric Poems in some form or other came from tonia to be recided in a fixed order at the Panathenaic Festival, and to find a canociall form in Athens till the end of the classical period.»

(Öyle anlaşılıyor ki Homeros destanları Pisistratos zamanında lonya’dan herhangi bir şekilde gelmiş ve Panathenaia bayramlarında belli bir sıraya göre söylenerek Atina’da klasik dönemin sonuna dek belli kurallara göre saptanmış bir biçim almıştır.)


/ Burada «in some form or other»dan maksat, Homeros’un yazılarına kendinin saptadığı biçimle okunmadığını gösteriyor. Zaten «a fixed order»den bu order’i saptayan Homeros değil, Pisistratos idi. Orada, yani Atina’da bu destanlara bir «canonical form» veriliyor. Gilbert Murray başka bir kitabında, yani «Greek Studies»inde (sayfa 10) şöyle yazıyor:


/ «Anexpurgation of Homer did occur, but it was an expurgation of cruelties or barbarities.» 
(Homeros’un eserlerinde bir temizlemeye gidilmiş, fakat temizlenip atılan yerler zalimce ve barbarca davranışları dile getiren parçalardı) /


Kimin «crueltios» ya da «barbarities»lerini çıkardılar? Kendi Akhaların mı, yoksa Troyalıların mı? Bittabi kendi Akhaların ...


/ Bu şiir zenginliği kime aitti? Akhaların mı? Ki onlarda öyle bir şey yoktur, yoksa bu şiir zenginliği Homeros’un mensup olduğu eski Ege ve Anadolu kültürünün müydü? Bittabi Anadolu kültürünün idi. Yoksa Homeros Mykene ve Argos’ta doğar yaşardı yahu! ...


«Ayrıca Pindaros’â değin Atina kaynaklı olmayan her türlü yazında Homeros elimizde bulunandan çok daha büyük sayıda şiirlerin yazarı sayılmaktadır. » / Pindaros I. Ö. 522’de doğdu ve Pisistratos zamanında Atina’ya gitti. Demek ki I. Ö. 522’ de ve daha önce Homeros’un diye tanınan birçok eserler vardı. Şunları da kayd edeyim bari: /


«O, üç tür el yazmasından söz etmektedir : kişilerin elinde bulunan ve Antimakhos ile Rhianos gibi şairlerin ya da Zenodotos gibi bilginlerin şerhlerini taşıyan el yazmaları; Marsilya, Khios, Argos, Sinope gibi Atina dışında birçok kentlerden gelme yazmalar —Atina’dan başka deniyor, çünkü Atina ‘vulgata’ denilen ve en doğrusu sayılıp genellikle kabul edilen el yazması bulunuyordu— ve üçüncüsü gelişi güzel derlenmiş, halkça, avamca yazmalar. Çok dizeli (he polystikhos metinde eski Yunanca olarak yazılmış) metinler bu sonuncular arasında bulunuyordu herhalde.»


/ Bu üç çeşit İlyada Aristarkhos zamanında vardı. Bu adam İ. Ö. 150’de İskenderiye kitaplığının başkanı oldu ve İlyada’lar arasında bir İlyada çıkardı. Kendisi Semendirek adasındandır. Fakat bizim şimdiki İlyada’mız onun onayladığı İlyada değil, Pisistratos’un İlyada’sıdır. Halk arasında yayılmış el yazmalarının «çok dizeli» olması konusuna dikkat etmeli. Şimdi yine bakınız: /


«Pre-îskenderiyeli (yani İskenderiye kitaplığı kurulmazdan önceki) yazarlarda Homeros’tan yapılan alıntılar bu çeşitli el yazmalarının yaygınlığını ve sınırlarını saptamamıza olanak verir. Bunlardan anlarız ki Atina’da bile vulgata yayını İ. Ö. 300 yılından önce iyice yerleşmiş ve yayılmış değildi. Hatip Aiskhines, geniş kültürü olan bir Atina’lı İlyada’da sık sık geçen tümcek ve deyimlerden söz eder ki bunların hiçbiri bizim metinlerde yoktur.»


/ Anadolu’ya kıyas Yunanistan ve Atina’nın geriliği ve barbarlığı yalnız Homeros zamanında ve ondan önceleri değil fakat altıncı asırda da mevcuttu. Bu şimdi vereceğim parça çok önemlidir. Yani Homeros’un Akhaları yadırgaması ve onları hor görmesi çok doğaldır. /


«499 yılı Atina siyasetinde Pan İonik dönemi açmaktadır. Atina İonya’nın metropolü ve koruyucusu olmak rolünü benimser, İon kültürünü özümser ve Yunanistan’ın fikirsel egemenliğini taşımak düzeyine yükselir. Bilim ve yazın, İ.Ö. bu altıncı yüzyılda Miletos’tan Atina’ya göçmüş olsa gerek. İlerde Asya’dan Avrupa’ya o sıralarda göçen büyük adamların ve akımların adlarını vereceğiz. Bir önemli olgu Atina’da İon alfabesinin benimsenmesidir. Özel yazışma da, yazın eserleri de artık İon alfabesi ile yazılmaktadır. Yerli Atina alfabesi ilkel ve biçimsiz bir şeydi, çift sesli harfleri olmadığı gibi sesli harfler arasındaki ayırımı da tanımıyordu. O zamanın İon dili bizim bugün bildiğimiz dilden herhalde çok farklıydı, İ.Ö. 404 yılına dek Atina’da resmî olarak kabul edilmiş değildi, ama Pers savaşları sırasında özel olarak kullanılıyor, konuşuluyordu (bkz. Kirchhoff, Alphabet. ed, IV, s. 92). O zamanları Atina İonya’nın metropolü olmak durumuna girmiş ve İon şiirini de kendi kutsal varlığının bir parçası diye kabul etmişti.»


«Ayrıca Atina’nın yurtsever yayıncılarının ulusal destanı Troyalılar için bir zafer ile bitmesine izin vermeleri de pek akla uygun düşmez. Onu sonradan değiştirmiş olmaları olasılığı çok büyüktür. Üstelik eski İon destanının dili de bizim elimize geçen vulgata metninden de epey ayrı olsaydı gerek. Asıl İlyada yazmasında «attisizm» denilen ve Attika, yani Atina dilinden alıntılar da yoktu.»


1. Homeros’un İlyada ve Odise’den başka eseri yok mu?
2. Bu iki eser değiştirildi mi?
3. Homeros’un sempatisi kimden yanadır?...





En erken yazı sistemi ile İlyada'nın dizeleri resimdeki gibi görünecekti... 
Sağdan sola doğru okunup, iki nokta üst üste ile kelimeler birbirinden ayrılacaktı. 
Tıpkı Orhun anıtlarında olduğu gibi...
"Der anfang der ilias wie er in einer frühen handschrift ausgesehen haben könnte." 
[Traum und Wirklichkeit: Troia. syf.80]
"The beginning of the ilias as he might have looked in an early manuscript."


"Ege Havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti"
George Thomson





H.B. "Anadolu Tanrıları"
"İlyada" ilk önce İON lehçesinde yazılmıştı, ki İon kelimesi bile "Grekçe" değildir...




Anadolu'dan Yunanistan'a getirilmiş olan bir iki önemli şey arasında Fenike'den alındığı iddia edilen bir de alfabe vardır. Bu fonetik alfabe ilk önce Anadolu'da kullanıldı. O zaman Yunanistan yazıya şiddetli bir gereksinme duymayacak kadar geri idi. Hatta orası tamamıyla kültürsüz ve vahşi bir yer sayılabilirdi.


Yunanistan'da Hellen bilincinin Anadolu'dan Yunanistan'a geçmesi, İ.Ö. 6.yüzyılda olmaya başladı. Ancak İ.Ö. 560-527 yılları arasında, yani Atina'da Peisistratos zamanındadır ki, Homeros'un eserleri Yunan yarımadasına geçti ve Atina'nın Panathenaia festivallerinde belli bir sırayla okunmaya başlandı. İşte o zaman bu eserler, Atina'da kutsallaştırıldı ve oradan bütün Yunanistan'a yayılarak Hellenik bilinç ortaya çıktı. Bu arada, Anadolu'dan Yunanistan'a geçen Olymposlu tanrılar ile Hellenlerin dini de kurulmuş bulundu. Yukarıdan beri yazılanlardan görülüyor ki, İonlu bilinç, Anadolu'da geliştikten ancak üç yüzyıl sonra Yunanistan'a geçebilmiştir. Herodotos, "Homeros ile Hesiodos, Grek tanrılar hanedanını kurdular, onlara adlarını taktılar, görevlerini ve sanatlarını tayin ettiler" diye yazar ve bu işin kendi gününden (MÖ 430) dört yüzyıl önce olduğunu ekler (Homeros ile Hesiodos bu tanrıları tutup yoktan varetmediler. )


İon sözcüğünün batıya doğru gezisine paralel olarak, Grekçe üzümün, şarabın, incirin ve özellikle de zeytinin adlarının Grekçe aslında olmayıp, birçok dağ, burun ve körfez adları gibi, bir Anadolulu dilin kökünden oldukları anlaşılmıştır.





Delice zeytini, Portekiz'den Hindistan'a kadar vardır. Ama zeytinin, bir besin maddesi olarak kullanılışı, Yunanistan'a Anadolu'dan geçmiştir. Çünkü Homeros, Anadolu'da zeytinyağının, bir tuvalet yağı olarak, hatta yazılarının başka bir yerinde de ilaç olarak kullanıldığını anlatır. Bittabi, bir besin maddesi olarak kullanıldığını yazmaya gerek görmemiştir. Zeytin ağacı, Anadolu'da ve Anadolu'ya ait adalarda boldur, Yunanistan'da ise seyrektir. Zaten zeytin, Yunanistan'a İonya'dan başka bir yerden gelemezdi. Rodos adası İtalya'nın egemenliği altında iken, İtalyanlar İtalya'dan, İtalya delicelerinin üzerine aşılanmış cins zeytin fidanları getirdiler. İtalyanlar ne ettilerse, bir türlü o fidanları tutturamadılar. Bunun üzerine Marmaris ve Bodrum'dan tonlarca Anadolulu delicelerin tohumlarını getirmek zorunda kaldılar (Delicelerin kökleri, hangi toprağın hangisi olduğunu, sınırlar çizen diplomatlardan daha iyi bilir)



Tanrıça Athena'ya ait bir efsane, zeytinin Yunanistan'a nasıl geldiğini ima etmesi bakımından önemlidir. Tanrıça Athena ile Denizler Tanrısı Poseidon, Atina kentinin koruyuculuğu için yarışmaya girişirler. Kente en faydalı şeyi getiren muzaffer sayılacaktır. Poseidon atı, Athena ise zeytin ağacını getirir. O zamanın megaron denilen iki gözlü evlerinin alt odalarında pencere yoktu. O karanlıkta Poseidon'un atını oynatacak değil, kandil yakacaklardı. Zaten Yunanistan'da zeytin, azlığı yüzünden, kutsal bir hal almıştı. Yarışlarda kazananların alınlarına, zeytin dalı çelengi konulurdu. İspanya'da zeytine aceituna (arapça elzeytun'dan) denir. İspanya'da delice Arapların sözcüklerinden önce vardı. Ama zeytinin bu adla anılması, zeytinin İspanya'da bir besin maddesi olarak kullanılması geleneğinin Araplar tarafından getirildiğini gösterir.


Barbar sözcüğü, Grekçe konuşulmayıp da başka bir dilde "vırvır" ya da "carcar" diye lakırdayanlara Greklerce atfedilen bir ad idi.... Ne Homeros'ta ne de ondan bir iki yüzyıl sonra Anadolu'dan Yunanistan'a göçetmiş olan Hesiodos'ta ne Barbar sözüne ne de Hellen sözcüğüne rastlarız. Örneğin, İ.Ö.4.yüzyılda yaşamış olan Herodotos'un eserinde, Barbar sözcüğüne rastlanır, ama bu sözcük orada yabancılara, yani Barbarlara karşı bir küçümsemeyi göstermez. Hatta Herodotos, Barbar dediği yabancıları horgörmek şöyle dursun, onlardan çoğunlukla övünçle söz eder. Barbarları horgörmek geleneği Yunanistan'da ortaya çıktı.


Buraya, şu önemli olayı da kaydedelim: 

Yunanistan’da Atinalı Solon Grek kültürünün Yunanistan'daki ilk temsilcisi sayılır. İ.Ö.6.yüzyılda yaşamış olan bu adam, bir tacirdi ve işlerini görmek üzere Anadolu'ya gidip gelirdi. Anadolu'da yazı yazmasını öğrendi ve gene Anadolu'da gelişmiş sosyal kurumları gördü. Anadolu'da öğrendiği İon lehçesinde şiirler yazdı. Ama şiirlerini, kendisinden önce gelen Midilli Sappho ya da Paroslu Arkhilokhos gibi ozan olduğu için değil, o devirde yazı, manzum olarak yazıldığı için yazdı. Yoksa Solon yüz yıl sonra geleydi, mutlaka nesir olarak yazardı. 


O devirde toprak zenginlerin elinde idi. Halk zenginlere ait toprakları - ürünün altıda birini alarak - işliyordu. Bu pay geçimlerine yetmediği için, zenginlere borçlanıyor, borçlarını ödeyemediklerinden dolayı da haraç meza köle olarak satılıyorlardı. Solon o sıralarda okuma yazma bilen dünya görmüş bir adam olduğu için, arkhon (kanun yapıcı hakim) seçildi. Arkhon'ların göreneği, o mevkie seçilince, zenginlerin topraklarını - eksiltmeden - muhafaza edeceğini ilan etmekti. Solon böyle bir söylevde bulunmadı. Bütün borçları keenlemyekun (yok) saydı; bundan dolayı da satılarak köle olmuş olanlara özgürlüklerini geri verdi. Solon'un bu ıslahatına kurtuluş denilerek şenlikler yapıldı. Solon kanunlarına göre, kimse borçtan dolayı köle olamazdı. Yunanistan'daki yeygi değerleri yükselmesin diye de yeygi ihracatı yasak edildi. İşte bu kanunlar bir sürü noksanlarına karşın, Yunanistan'ın demokrasiye doğru ilk ilerleyişi sayıldı.



Halikarnas Balıkçısı
ANADOLU TANRILARI

Hera sözcüğü Grekçe değildir.
Poseidon sözü Grekçe değildir.
Apollon sözcüğü Grekçe değildir.
Artemis sözcüğü Grekçe değildir.
Aphrodite sözcüğünün Grekçe olmadığı anlaşılmıştır.
Hermes sözcüğü de Grekçe değildir.
Ares'in adı da Grekçe değildir.
Hephaistos, bu tanrının adı Grekçe değildir.
Athena sözü Grekçe değildir.

"Homeros ve Hesiodos bu tanrıları yoktan varetmediler. Bunlar "Olympos'lu" olarak adlandırılırlar. Gök tanrılardır, çünkü, dağların dorukları göğe en yakın noktalardır. Olympos, Minoen Giritçesinden bir sözcüktür, "dağ" anlamına gelir. Küçük Asya'da 20‘den fazla, Hellas'ta (Tesalya'da) bir ve Kıbrıs'ta bir Olympos vardır. Ancak Homeros, Olympiadağı için bir yer belirtmemektedir. "Birçok doruğu olan, bulutların altında, tanrıların havayı soludukları bir dağ" demektedir Homeros."
H.B."Altıncı Kıta Akdeniz"










"Alfabenin toplam 29’dan “Hellence’den alınmıştır”denilen 19 harfi de, Hellence’de yazılan Fenike kopyası harflerden farklı olarak, M.Ö. 402’de Atina’da Hellen dünyasına ortak bir alfabeye dönüştürülen, özgün Milet alfabesinin bir ürünüdür çünkü. Ve onların Atina’dan göçle gelmedikleri, yarattıkları uygarlık gibi Anadolu’da yerli oldukları görüşünün artık eskiçağ biliminin gündemine oturmaya başlaması, eskiçağ biliminde konulara tek yanlı “Hellas/Atina” önyargısıyla değil, “Anadolu/Milet” seçeneğiyle de çok yönlü yaklaşımın doğal sonucu olarak şaşırtmamalıdır."

"Eskiçağ Bilimi’nin yüzelli yıldan buyana “Hellenliğini” sorgulama gereği bile duymadığı bir uygarlığı kendi “Anadolu”köküne bağlamanın kolay olmayacağı belliydi. Çünkü Anadolu arkeolojisinin dünyaca tanınmış saygın adı Akurgal ayrıca doktora çalışmasının bağlığına taşımıştı Lykia sanatının “Hellenliği”ni, “M.Ö. 6.yüzyıl Lykia Yunan Kabartmaları” diye. Karşı bir görüşü öncelikle kendi halkımıza inandırmak kolay olmayacaktı. Ayrıca, bir taraftan İonlar bağlamında, “sanatı ve kültürü Doğu/Anadolu olan ve Anadolu mayasıyla yarattıkları Batı Uygarlığı’nı Ege’nin batı yakasındaki ‘anayurda’ aşılayan sömürgeciler Atinalılar’dır, çünkü yazı ve dil Hellence’dir” denecekti. 

Öteyandan, her nasıl oluyorsa, “yazısı ve dili yerli olan” bir halkın, Lykia’nın, uygarlığı da “Hellen” olabilecekti, çünkü bu kez “sanatları Hellen etkili” olacaktı. Karşıt iki gerekçeyle aynı hedefe varabilme mucizesini(!) içeren bu görüşler Batılılar gibi Akurgal’ındır da. Bir uygarlığın kimliğini yazı ve dil mi belirler, yoksa sanatın, düşüncenin niceliği mi?; bunu anılan mantık temelinde anlayabilmek mümkün değildir. Anlaşılan tek şey, Batı Anadolu’daher uygarlığın her durumda mutlaka “Hellen” olması gerektiğidir (!). 


Acıdır ki genç kuşak eskiçağ bilimcilerimiz de Lykia’da Hellen etkisini yazı temelinde görme kolaycılığından sıyrılamamış; yerli yazı yerine Hellence’nin toplumun iradesi dışında, Makedon İskender buyruğuyla yazdırıldığı unutularak ve bunu arkeolojik bulgularla birlikte değerlendirme gereği bir yana bırakılarak, bu etkiyi “Pers egemenliği altında çift dilli yazıtlarda fark etmeye” dek indirgemişlerdir. Sanki resmi dili ve yazısı Farsça olan Selçuklu Türkleri, bununla “Persleşmiş”lerdir!!!





Prof.Dr.Fahri Işık'ın da dediği gibi:
"Uygarlık Anadolu'da Doğdu"



6 Mayıs 2017 Cumartesi

LUKKİA (KURTLARIN ÜLKESİ)...ya da





Troyalıların müttefiki Prens SARPEDON*un ülkesi LİKYA...










Anadolu’da bir bölgeye bir büyük dış göçün gelmesi; bu gelişin bir “kültür göçü” olmayışı nedeniyle, göçer kimliğinin ve göç zamanının ele geçen arkeolojik verilerden algılanamayışı; ve de sonuçta, “acaba onlar burada yerli miydi” sorusunun sorulması, salt Trmmili (Likya) halkına özel değildir.


M. I. Finley’in Hellenler bağlamında dile getirdiği, “yerlilerin ilkel olduğu topluluklarda kültürel egemenliklerini kurarlardı; yüksek düzeyde gelişkin ve organize olmuş toplumlar içinde ise hemen entegre olurlardı” (Finley 1976: 11) saptaması, tüm halklar için geçerli olmalıdır.


Bu kural, Anadolu’nun Akdeniz ve Ege kıyılarında değişik adlarla yurtlanmış olan Luvi halkları için olduğu kadar; birlikte geldikleri öngörülen ve Kızılırmak-Sakarya yayı arasındaki yüksek yaylada bir dünya devleti gücüne erişen Hititler için de geçerliydi. Çünkü onlar sanatta, kültürde ve düşüncede kendilerini o güce taşıyan hemen her şeyi Anadolu’ya borçlulardı. 


Kültür ve sanat düzeyi yüksek Hattiler’e borçlulardı ki ülkelerini eski adıyla “Hatti Memleketi”, kendilerini “Hatti’nin sakinleri” olarak tanımlayabilecek denli Anadolulaşmıştı Hititler (Darga 1992: 26; Akurgal 2001: 47); kralları “Hattuşili”, başkentleri “Hattuşa”ydı onların. Mimari, resim ve çömlek biçim ve biçemleri, Hatti kökünden sürgün sürerek geliştirilmişti. Yazı olmasa ve onların farklı kimliği okunmasa, belki bugün Hattiler sonrası Orta Anadolu’da bir “Hitit”in varlığı bile tartışılabilecekti.


Tıpkı bugün Phrygler’in Hititler sonrası Erken ve Orta Demir Çağlar’da Hattuşa ve Kızılırmak yayı içinde ki etnik varlığının tartışıldığı gibi: Çünkü J. Seeher’e göre Hattuşa kazıları, “MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi keramik envanterinin büyük bölümünün Karanlık Çağ keramiğinden türetilmiş olabileceğini açıklıkla göstermektedir. MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi Keramiği Kızılırmak kavisi MÖ. 8. yüzyıl malzemesiyle (Büyükkale II, Alişar IVc) büyük ölçüde benzeşmektedir ve bunun doğrudan öncüsü görünümündedir. 


Bu nedenle geleneksel olarak Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek gerekir” (Seeher 2000: 20). Çünkü ayrıca “Karanlık Çağ’da burada yaşayan insan topluluklarının, kökü İlk ve Orta Tunç Çağları’na dayanan eski bir Anadolu kültürünü yaşattıkları anlaşılmaktadır” (Seeher 2000:22)


H. Genz de “Kızılırmak yayı içinde Balkan’dan göçe işaret eden bir tanıt bulunmadığı için”, yörenin MÖ 8. yüzyıl Orta Demir Çağ kültürünü de “Phryg”olarak tanımlamak istemez (Genz 2000: 40). Ancak Phryg boyalı çömlekleriyle simgeleşmiş bir “Orta Demir Çağ kültürünün, Erken Demir Çağ kültüründen doğduğunun”, yani ilkinin diğerini doğrudan geliştirdiği gerçeğinin, Phryg gerçeğini yadsımada yaratacağı sorunlar da ortadadır. 


Öncelikle Anadolu’yu savaşla ya da göçle “yeni yurt” seçen ve zamanın kültürüne adını veren halklar tarihin hangi diliminde “etnik çoğunlukla” yerliye üstünlük sağlamışlardır ki, bu, Phrygler’den beklenir? 


Bu durumda, “Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek” çok mu terstir? Bu savaşkan Trak halkının da, tıpkı Hititler gibi, kültür, sanat ve düşünce adına geleceklerini, yaratıcı Anadolu toprağında bulduklarıyla temellendirdiği ve zengin yerli özü zaman içerisinde olgunlaştırarak kendi Phryg kimliğini kazandırdığı bilinen bir gerçektir (Işık 1987: 163, lit. ile). Çömlek biçim ve biçemlerini de bir dünya devletinin mirası üzerinde birlikte yaşadığı yerli halklara borçlu olmaları özellikle şaşırtmaz (Bu konuda bak. Bittel 1976: 292); çünkü yerli yapınlar, kendilerinden önce Hititler için de benzer biçimde geleceğe temel oluşturmuştu...


Anadolu’da Hititler’in Phrygler’le yaşadıkları sonu, yaklaşık aynı süreçte Hellenistan’da Akha Hellenleri aynı bölgeden koparak güneye inen Dor Hellenleri’nin acımasız saldırılarıyla yaşar (Mansel 1963: 83). P. Högemann’ın belgeleriyle ortaya koyduğu gibi, bilinçli bir “sömürge hareketi” olamaz Hint-Avrupalı Hellenler’in bu Ege göçü (Högemann 2001:61); bir ”sığınma eylemi”, bir “umut göçü” olabilir (Işık 2003: 84; özellikle a.y., Işık - Baskıda)


Çünkü Anadolu’nun batı kıyılarında ve adalarda tarih öncesi çağlarda kurulmuş yerli kentlere gelenler, kendi atayurtlarında “malı mülkü elinden alınmış, evsiz barksız kalmış” olanlardır (Boardman 1980: 26); onlar, topraklarını ve ailelerini Dor baskısıyla terkederek Ege’nin doğu yakasında daha iyi bir yaşam uman yoksullardır. Sığındıkları yeni yurtlarında MÖ 1200 yıllarına doğru kurulan, Abasa/Ephesos odaklı Mira Büyük Krallığı vardır ve Hellenler izleyen 11. ve 10 yüzyıllarda Aiol ve İon kıyılarında siyasal ve toplumsal yönden etkin bir Luvi çevresiyle karşı karşıyadır (Starke 1999: 531).


Hep yapıldığı gibi, göçün yüzyıllar sonrasında uydurulmuş mitosların değil (Roebuck 1959: 26), şimdilerde artık bilimin gösterdiği yol ayrıca, Luvi kültürünün bu topraklarda MÖ 8./7. yüzyıl içlerine dek de sürdüğü yönündedir (Latacz 2005: 87. 147).


Bunun anlamı, Hellen azınlığın hem yoksulluğa dayalı kendi göç koşulları ve hem de Batı Anadolu’nun güçlü tarihsel ve sosyal yapısı altında kültür ve sanatlarını, düşüncelerini yeni yurda aşılayabilmelerinin mümkün olamayacağıdır (Karş. y. dn. 35); İonia’nın geleceğinin ancak Tunç Çağ’dan sürgün süren zengin Anadolu alaşımı temelinde biçimlendirilmiş olabileceğidir.


Öyle de olmuştur: Bir “Yunan Tapınağı” bile Anadolu’nun kendi mimari geleneğinden çıkmış (Işık2005: 21-42); “Yunan Klasiği”ne Anadolu’nun özgün yontu biçim ve biçemiyle girilmiştir (Işık 2001: 147-162). Çok az önemsizi dışında, “Yunan Tanrıları”nın Anadolu düşüncesinden doğan aslından farkları, salt değişen adlarıdır (Bosch 1937: 6); ve de çağdaş bilimin ataları Anadolu’da doğmuşlardır (Akurgal 2000:37)


Hellen göçlerine iz vermesi gereken Submyken ve Protogeometrik çömlekleri, MÖ 12. yüzyılın ortalarından 11. yüzyıl sonlarına dek ki süreçte Anadolu’nun Ege kıyı kentlerinde bulabilmek mümkün olmamıştır. Süreklileşerek ilk ortaya çıktıkları MÖ 1000 yılı dolaylarında ve izleyen dönemde ise, tıpkı Troia VI kentinde olduğu gibi, yani ticaret yoluyla gelebilecek boyutta, yerli yapınlara göre çok azınlıktadır ve genelde yerli üretimlerdir (Işık - Baskıda)


Sonuçta, bir sözde “Anakıta Yunanistan”ın kültür ve sanatı, bir sözde “sömürge İonia”da yaratılmış olur ki bu tersliğin de tarihte örneği yoktur.


Trmmili, Hitit ve Phryg kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendiren Anadolu, İon kültür ve sanatının, düşüncesinin de yaratıcısı olmuştur. Tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle gelenlerin ayrımına bile varılamayacak, onların kimliği bilinemeyecektir. O güçte bir “Anadolulaşma”dır ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuştur (Renfrew 1987; Bilgi 2001).



Prof.Dr.Fahri Işık
“Lykia’nın Dip Tarihi ve Hint-Avrupalılar’ın Anadolulaşması Üzerine”, 2007
ayrıntılı:





Likyalı Prens Sarpedon (solda adı yazıyor)
Uyku (Hypnos) tarafından Ölüler Ülkesine götürülürken, MÖ 5.yy 

SARP kelimesinin kökeni Türkçedir....
Babası Poseidon oğlu Bellerophon soyundandır ve Pegasus (Tulpar) da Bellerophon'un atıdır. (babası Zeus, annesi Laodamia olarak mitolojiye geçirilmiştir.)

"Ege Havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti"
"MÖ.4.yüzyıla gelinceye değin, Girit'in kimi yörelerinde hala Yunanca olmayan bir dil konuşulmaktaydı."
"Yunan dili ancak İskender'in fetihlerinden sonra Anadolu'nun iç bölgelerine sokulabildi."
"Lykia'lıların (Lukkia), Mısır vakayinamelerina baktığımıza, MÖ.13.yüzyılda öteki Ege halklarıyla* birlikte Nil Deltası'na akınlar düzenlediklerini öğreniyoruz. Bir yüzyıl sonra Lykia'lıların bir bölümüyle Karialılar, Pamphylia'dan Kilikya'dan geçerek Filistin'e göç etmişler ve orada Filistinliler adını almışlardır."

Tarih Öncesi Ege
"Grekler" alfabeyi Filistin'den, yani Fenikelilerden ithal etmişti değil mi?... Nereye vardığımızı gördünüz mü? Etrüsk Alfabesi, İskit Afabesi, Fenike alfabesi ve Likya alfabesi derken... ;)



sol-üst:İskit başlığı ile Bellerophontes Pegasus (Tulpar) ile
Chimera'yı (Kimera) öldürürken - MÖ.5.yy-4.yy
sağ-üst: İskit / sağ-alt: Etrüsk

İskit/Saka (MÖ.5.yy-3.yy) sanatında gördüğümüz de bir Chimera (Kimera) dır ve Etrüsk sanatında da karışımıza çıkar. (Arezzo-MÖ.400)






“Batı ne der”e aldırışsız özgüvenli bilimcilerinin tüm yönleriyle sorgulayarak ulaştığı Lykia Uygarlığı’nın Anadolu mayasıyla yoğrularak yaratıldığına yönelik bilimsel görüşleri, yerli ve yabancı dilde yayınlarla bilim dünyasının tartışmasına sunulmuştu. Bu yazılanları tüm Batılılar gibi suskunlukla karşılayan Ksanthos’taki Fransız meslektaşlarımız haklılığımızı 2004 yılı kazılarıyla günyüzüne çıkarmaya başladıkları ortostat kabartmaların, Yeni Hitit yapıtlarıyla olan biçim ve biçem benzerlikleri temelinde belgeleyeceklerdi. Onlara göre de Lykia sanatı ve kültürü, kendilerinin de o güne dek savladığı gibi “Helen kökenli” değil, inanmak istemedikleri- “Anadolu” etkisinde biçimlenmiş olmalıydı.


Artık onlar da bu konuda, "sonuç olarak bu yeni keşif çerçevesinde, Ksanthos kentinin yerleşim kronolojisi ve Demir Çağı Likya'sındaki kültürel etkilerin yeniden ele alınması gereği gündeme gelmiştir" diyecek; ne var ki bunları yıllardı komşu Patara'da dile getirenlerden hiç söz edilmeyecekti.


Bilim adına olmaması gereken di bu davranış. Çünkü görüşümüzün doğruluğunu perçinleyen bu çok önemli buluntularla sanki ilk kez kendileri bilimin gündemine taşımış ve ilk kendileri görmüşlerdi Lykia kültür ve sanatının Doğululuğu gerçeğini!...


Belli ki Batılı meslektaşlarımızın bizzat saptayamadığı "bilimsel gerçek" gerçekten sayılamazdı (!) Belki de ilk kendileri çıkarmış olacaklardı ki bilimi, yüzyılı aşkın zamandır sürükledikleri "panhellenizm" açmazından, tarafsızlıkları (!) bilinsin. Bu "ancak biz biliriz" tavrının aynısını Phryglerin Anadoluluğu bağlamında Gordion'un Amerikalı araştırmacılarından gördük; Karanlık Çağ'ın olmadığı bağlamında ve Pamphylia'nın Anadoluluğu gerçeği bağlamında ise Hattuşa Büyükkaya ile Perge Akropolü'nün Alman kazıcılarından yaşadık da, artık alıştık....


Prof.Dr.Fahri Işık
“Anadolu-Lykia Uygarlığı Lykia’nın ‘Hellenleşmesi’ Görüşüne Eleştirel Bir Yaklaşım”
ayrıntılı:









15 Aralık 2015 Salı

Anadolu Athena'sı Üzerine







"Büyük Ana'nın Hellen kültürünün oluşumunda koyduğu çok önemli katkılarla pay sahibi olduğu bir gerçektir. Çünkü Hellen pantheonunun büyük tanrıçaları : Hera, Demeter, Aphrodite, Athena, Artemis ve ikinci dereceden diğer tanrıçalar, tümü Hellen öncesi kültür katmanından kök salarlar ve Büyük Ana'nın özelleştirilmiş görünüş biçimlerini oluştururlar. Bu Hellen tanrıçalarının adları da kısmen Hellen öncesi dillerden gelmedir. Örneğin Athene adının oluşumunu Leukophryene, Steunene, Kyrene ve benzerleri gibidir, Hellence değildir. (1)

Ege'nin doğu kıyısında Troas'dan ve Aiolia üzerinden İonia'ya kadar birçok yerleşimde, İlion, Assos, Pergamon, Phokaia, Erythrai, Smyrna, Kolophon, Priene ve Miletos kent tapınakları Athena'ya adanmıştı.

O'nun Anadolu kökeninden anlaşılıyor ki sözde "Hellen sömürgesi" kıyı kentlerinde kent tanrıçası olarak en büyük saygı gördü diye ATHENA HELLENLEŞTİRİLEMEZ.

Onun kutsal alanları da "İlion kaynaklı bir geleneğe dayanıyorsa" eğer, Batı Anadolu'daki kültleri "MÖ.11.yüzyıl Aiol ve İon sömürgecilerin kuruluşları" olamaz; kült yontuları, Hellen göçmenler tarafından kendi ata yurtlarından birlikte getirilmiş olarak da tanımlanamaz. Özü nedeniyle Athena kült heykeli de tıpkı Samoslu Hera, Ephesoslu Artemis ve Aphrodisiaslı Aphrodite'nin özünde olduğu gibi, yani "Anadolu Bacıları"nın özünde, Anadolu Büyük Ana'sının özgünleşmiş ayrı bir biçimini oluşturur.

Athena Nikephoros uzun ve kemerli bir peplos giymiştir; başında üzerine çarşafın geçirildiği sivri ve uzun bir polos taşır, boynunda, takılar asılı bir zincir, göğsünde, ortadakinin büyüklüğüyle vurgulandığı yedi küreli bir pektoral sarkar ve bir de aegis'i vardır. sağ elinde Nike, sol elinde yedi budaklı bir zeytin dalı tutmakta ve her iki elinden aşağıya ayrıca birer düğümlü yün ip sarkmaktadır. Kollar dirsekten üstte, bedene sıkıca yapışırken, aşağı kesimde iki yana açılır. Sol bacağına bir kalkan yaslıdır.

Tıpkı Athena Ergane resminde olduğu gibi, Anadolulu vasfı besbelli ortadadır. Bu gerçek, bilim dünyasında herkesçe kabul görmüştür ve Ephesoslu Artemis'in etkisi altında ortaya çıktığı kuşkusuzdur. Çünkü polos, gerdanlık, geniş kemer, "göğüs biçimli" nesneler ve her iki elden aşağı sarkan düğümlü yün ipler- değişik şekillendirilmiş olsa da- esasta Artemis Ephesia resminin de içeriğinde vardır ve onun beliryeci vasıflarrnı oluşturur. Sonuçta bunlar, Eski Anadolu'nun Büyük Tanrıçası'na özgü temel biçimlerdir. Athena Nikephoros'un konik biçimde sivriltilmiş uzun tanrısal başlığı Assoslu Athena Ergane'de de vardır, ve Anadolu Ana Tanrıçası'nın giydiği başlık tipinden sürer geleneğini.


Prof.Dr.Fahri Işık.
"Uygarlık Anadolu'da Doğdu"
İlion Athena Ergane'si ve Pergamon Athena Nikephoros'u ışığında Anadolu Athena'sı Üzerine
(1) C.Bosch, Das anatolischhe in der Geschichte II Türkischer Geschichtskongress, Ankara,1937.6.M.P.Nilson'a göre de, Geschichte der griechischen Religion I,1992; "ad olarak Athene -ene ile sonlanan kelime kümesine aittir ki bunlar genellikle yer adlarında oluşur ve büyük olasılıkla Hellen öncesi zamandan kaynaklanır"


"Athena ismi Yunanca ile açıklanamamıştır." -(Mircea Eliade-Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 1)


"Athena adının kökeni bilinmediği gibi, Pallas'ın kaynağı da tartışma konusudur." - (Azra Erat-Mitoloji Sözlüğü)

not: 
Assoslu Athena Ergane'nin resmini bulamadım, bulursam eklerim.SB



Efesli Artemis


Kaunoslu Artemis - Anadolu Bacıları









12 Aralık 2015 Cumartesi

Polyksena Lahdi'nin Anadoluluğu



MÖ.520- 500 yıllarına tarihlenen lahit Truva kralı Priamos'un kızı Polyksena'nın kurban edilmesini anlatır. Anadolu'da bugüne kadar bulunan figürsel anlatımlı lahitlerin en erken örneğidir. Üzerine toprak yığılmadan önce lahit çatı kiremitleri ile kaplanmıştır. 1994 yılında Gümüşçay Beldesi'nde Kızöldün Tepesi Tümülüsü'nde bulunmuştur. Çanakkale Arkeoloji Müzesi'nde olan lahit 20 yılda tamamlanmıştır.

Fahri Işık - Uygarlık Anadolu'da Doğdu

Polyksena Lahdi 
MÖ.520-500 
Kızöldün Tümülüsü - Çanakkale



Polyksena Lahti'nin İon ya da Anadoluluğu


Troas Bölgesi'nin doğusunda, Granikos Irmağı kenarındaki Kızöldün Tümülüsü'nde ele geçen muhteşem taş lahit, tanıldığı 1996 yılından beri arkeolojinin ilgi odağında olmuştur. C.Reinsberg 2001 yılında yayınladığı makalede, biçem ve-kanımca-biçimde de İon yaratıcılığının ürünü olan bu yapıtı çok özel vasıflara çok yönlü olarak değinmiş ve genelde onaylanabilir önemli sonuçlara ulaşmıştır.

Buna göre: Lahit, bence salt düşünsel anlamda, Doğu etkisinde yapılmıştır ve MÖ.510-500 arası tarihiyle türünün Ege'deki ilk örneğidir. Dört yüzünü bezeyen zengin kabartmaların resim programı yerlidir. Betimsel anlatım (ikonografi) bağlamında bazı konularda Etrüsk sanatıyla ilişkisi vardır. Hellen sanatının yaratılışındaki itici gücün Doğu'dan kaynaklandığı yönündeki eski görüşü yeniden canlandırır. 

Çıkardığı bu doğru sonuçlara Reinsberg lahitle ilişkin olarak tüm noktalarda ve hatta bir "Hellen" olarak nitelendirmeye çalışsa da "Propontis'ten Pers işbirlikçisi bir yerel tiran" olarak lahdi sipariş veren soylu kimliği konusunda da, hep Anadolu'ya ve İonia kültür çevresine odaklanmıştır. Ege'nin Batısından, Hellas'tan tek bir örgede bile etkilenmemiştir. Kendisinin bu yerinde bilimsel saptamalarına karşın, yapıtın bir "Hellen" yaratısı olarak değerlendirmesi çelişkilidir. İşte bu makalede, Alman bilim kadının da gördüğü fakat - eskiçağ biliminde yaygın olduğu gibi- adını telaffuz etmediği bir bilimsel gerçek; yani "İon" sanatının, içerdiği öz itibariyle "Hellen" sanatıyla özdeş sayılamayacağı ve onun "Doğu Hellen" yerine Anadolu-İon olarak tanımlanması gerektiği gerçeği, özellikle Doğulu-Anadolulu düşünce biçiminin lahde egemenliğiyle perçinlenmeye çalışılmıştır; bunda da gene İon biçeminin ürünü Arkaik Lykia mezar sanatıyla olan çok yönlü ilişkiler belirleyici olmuştur. Çünkü konuların mezar sahibinin yaşamından seçimi ve de diğer yüzlerde devamı ya da aynı yüzde iki ayrı konunun yer bulması, İsinda'daki gibi Lykia mezar betimlemelerinin de bir özelliğidir. 


Polyksena Lahdi


Ksanthos Lahdi

Polyksena Lahdi

Ksanthos Lahdi



Tümülüsün konumladığı çevreden, Propontis'ten Miletlilerin de yaşadığı bir yerleşimin prensesi olarak genç yaşta ve evlenmeden ölen lahit sahibesinin, kendisini, benzer yaşta ve yaşantıdaki bir ölümü Hellen kahramanların elinden en acımasızıyla yaşayan Troia prensesi Polyksena'nın yerine koyması, yerli Anadolulu kimliğinin de bir göstergesi sayılmalıdır.

Ve hatta lahdin MÖ.500 yılından beri içinde kapalı kaldığı ve kimsenin görmediği bir mezara, süren bir gelenekle bugün "Kızöldün Tümülüsü" denmesinden belli ki o iki çok bahtsız kızın acısını yöre halkı sanki 2500 yıl boyunca hiç unutmamış, içinde yaşatmış, paylaşmıştır.

Lahit, adına "Atina Klasiği" denen bir büyük sanat devriminin en baş özelliklerinden birinin, duyguların dışa yansıtması olgusunun, nerede nasıl yaratıldığı sorununa da ışık tutmaktadır. E.Voutiras tarafından MÖ.510-480 arası zamanın kırmızı betili Atina çömlekleri üzerindeki symposion sahnelerindeki İon ustalarının bir yaratısıdır; öncüsü gene Lykia'da, Kızılbel mezarı duvar resminde vardır.

Bu makaleyle, İon sanat ve kültürünün Ege Göçleri sonrasında da Geç Tunç Çağı'ndan gelenek süren Doğulu-Anadolu düşünce ve sanat biçimlerinin bir ürünü olarak geliştiği, yani "Hellen" olmadığı, bir kez daha ortaya konmuştur.

Ve Hellen sanatı itici gücünü hangi "Doğu"dan almıştır; o bilinmiştir; o gücü, Klasik devrimin Milet Torso'su ile MÖ.500 dolaylarında yaratıldığı zamana dek Atina'yı "izleyen" değil, ona yön veren, öncü olan Anadolu-İoniası'ndan aldığı bilinmiştir.


 Troialılar yas ifadesi olarak saçlarını yolmakta


Neoptolemos, babası Akhilleus'un mezarı başında Polyksena'yı kurban ediyor. Taşıyanlar ise Aias, Antiphates, Amphilokhos.



* Mezar anıtı olarak taş lahit Hellenlere yabancıdır, çünkü bu tür gömütler Ege'nin Batısı için gelenekten olmamıştır. Buna karşın İonia'da bu gömüt türü daha MÖ.6.yüzyılın "ikinci çeyreğinde" ve biçimde farklı tipte, mermerden bir sütunlu lahitle kullanımdadır.

* Bir insan kurbanında uygulanan bu tür şiddeti lahdi ısmarlayan kişinin bir Hellen olamayacağına işaret eder. Çünkü, "kurbanlık boğa"lara uygulanabilen bir vahşeti genç bir kıza reva görebilen betimleme tarzının "Hellen mezar sanatında tekil" olması, öncelikle mezar sahibinin farklı düşünce tarzında, burada Anadolulu oluşundadır.




* "Kurban sunan Hellenler ile acı çeken Troialılar. yere dek inen khitonları, uzun saçları ve sakalsız oluşlarıyla sanat ve yazın yoluyla tanıdığımız eski İonların soy tipine uymaktadırlar".

* Batı Anadolu'nun orta ve kuzey kesimlerinde kurulan bir sözde "Hellen kolonisi", artık "5th century propaganda- of Athen- or just fabrication of even later periods" (Atina'nın - 5.yy propagandası- ya da daha sonraki dönemden üretilen) olarak yorumlanabilmektedir çünkü. Ve "myth is not history" (mitoloji tarih değildir: Hellenler her "kurdukları" (sanılan) şehir için bir mitos üretmiştir.!) denebilmektedir.

* Bu makalenin de İon sanatı ve kültürünün Ege Göçleri sonrasında kesintisiz bir sürekliliğin ürünü olarak Anadolu düşüncesinden ve sanat biçimlerinden doğduğu, yani "Hellen" olmadığı yönündeki sonucuyla aynı zamanda Batı'daki "Hellen sanatı, belirleyici itici gücü - hangi- Doğu'dan almıştır" sorusuna yanıt da verilmiş olsun; Eskiçağ bilimi tarafından hiç sorgulanmadan "Doğu Yunanistan" olarak adlandırılan İonia Doğusu'ndan almıştır.... MÖ.500 dolaylarında Miletos Torso'su ile girilen Klasik'e kadar Hellas için hep "leader" (lider) olan, "follower" (takip eden) olmayan, şimdilerde Theben yazıtıyla da belgelenen bir Anadolulu İonai'dan...


Prof.Dr.Fahri Işık

"Uygarlık Anadolu'da Doğdu" kitabından


Polyksena’nın annesi Hekabe ile vedalaşması


Mezar sahibesi prenses





Neoptolemos, babası Akhilleus'un mezarı başında Polyksena'yı kurban ediyor




Bilimde de İonia çok önemliydi: " The philosophers and scientist of Miletus laid the foundations of abstract geometry and discovered the first positive way of thinking and research". Bunun anlamı, "bilimin ve sanatın atalarının Hellenler" değil Anadolu halkları olduklarıdır. Bu nedenle "kolonileşme" kavramı, apoikia, zaten var olan Batı Anadolu kentleri için pek geçerli sayılmaz. Hellenlerin bu göç hareketleri, kültür göçleri olarak tanımlanamaz, çünkü "göçmenler Hellas'ın yoksullaşmış ve geri kalmış birçok bölgelerinden gelmişlerdir."

Bilinir ki İon halkının “Hellenliği” tarihsel belgelere değil, Ege Göçleri’nden 700 yıl kadar sonra, MÖ 5. yüzyılda, milliyetçi duygularla Atina’da yazılan mitoslara dayanır. Ve bilinir ki “mitos”, “tarih”değildir. Atinalıların İonia’yı bir Hellen toprağına dönüştürmüş olmaları yaygın görüşü de aynı mitosların ürünüdür; acımasız Dor saldırıları ardından Hellas halkının Atinalılar önderliğinde Orta Batı Anadolu kıyılarını ve önündeki adaları savaşla kazanarak “sömürgeleştirmeleri” masalının ürünü. Bunların gerçek olabilmesi için göçün ayrıca “kültür” göçü olması gerekir. 

Batı Uygarlığı’nı yaratan İon kültür ve sanatının, düşüncesinin Hellas’tan göçle taşınmış olması beklenir ki arkeolojik tüm bulgu ve veriler bunun tersini belgelemektedir. Heykel ve mimari yapıtlarını ve hatta en önemli dayanak olarak öne sürülen çömlekleri bile Hellas’a borçlu değildir İonlar; tanrılar, bilim ve yazı dahil, tüm düşünsel ve kültürel başarılarını da Anadolu’ya borçludur onlar.

İonialıların göçle gelen Atinalılar olmadığı, yerli oldukları da, Mısır’da okunan göçten en az 200 yıl önceki bir zamanın “Büyük Ionia” tanımıyla belgelenmiştir. Bu nedenle Anadolu uygarlıklarının “Hellenliği” tanımının da bilimsel bulgu ve veriler ışığında sorgulanması zamanı da artık gelmiş olmalıdır.

Firavun III. Amenophis’in Theben Ölü Tapınağı’ndaki kolosal heykelinin altlıkları üzerinde betimlenen yabancı halklar arasında İonlar ilk kez, “Iunia A’a/Büyük İonia” olarak ve Luvi ile Mitanni arasında betimlenmiş olarak çıkar karşımıza. Ve adları aynı tek blok üzerinde okunan son iki halkın Anadoluluğu gösterir ki ortada betimlenen üçüncüsü, Büyük İonia, da Anadolu’dadır; hem de M.Ö. 14. yüzyılın erken bir evresinde, Atinalılar sözde sömürge amaçlı olarak Anadolu’ya gelmeden 350 yıl kadar önce. 

Farklı yaklaşım tarzından da görünen o ki “suskunluğun” arkasında ikiyüz yıl boyunca süren “Atina merkezci” emeğin “ne olacağı” vardır; ve de bu nedenle gerçekleri kabul ettirmenin hiç de kolay olmayacağı gerçeği vardır.


Ayrıca en son çizilen ve eskiçağ biliminde onay gören Geç Tunç Çağ Batı Anadolu haritasında “Karia”ya da yer yoktur; M.Ö. 1200’lerde Parha-Millavanda arası topraklar Lukka Ülkesi’nindir, kuzeye doğru Mira, Seha-Irmak ve Viluşa uydu krallıkları sıralanır; Apasas/Ephesos başkentliğinde İonia’yı elinde tutan Mira bir “Büyük Krallık” sıfatıyla onlar arasında en güçlü olanıdır. Tarihte yaşanan odur ki savaştan yenilgiyle çıkanlar ve her şeyini yitirenler, yeni bir yurda ancak “sığınmacı” olarak gelebilirler; bereketli topraklara daha iyi bir yaşam umarak çıkılan göç, ancak bir “umut göçü” olabilir.

Neden bu göç bir “kültür göçü” olamamış, onlar bu yeni yurtta kültür ve sanatta, daha güçlü “yabancıların” bile yaşadığı gibi, “Anadolulaşma” yazgısını yaşamak durumunda kalmışlardır; geliş koşullarından daha iyi anlaşılmaktadır. Demek isterim ki göçle gelen, krallıklar yıkan ve büyük devletler kurabilecek denli güçlü olan Hitit ve Phryg halklarının kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendirebilen bir Anadolu’nun, sığınmacı Hellenlere de yurt olan İonia’da da kültür ve sanatın, düşüncenin ana kaynağı olması beklenmelidir. Çünkü “tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle geldiklerinin ayrımına bile varılamayacak, onların da kimliği bilinemeyecekti. O güçte bir “Anadolulaşma”ydı ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuşlardı”. 

Eskiçağ biliminin günümüzde sunabildiği bulgu ve verilere dayandırmaya çalıştığımız yukarıdaki değerlendirmelerin, Batı uygarlığının doğduğu topraklar için “Anadolu-İon” tanımını öne çıkarmasına karşın; Batı ve o etkide biz neden “Doğu Hellen” ya da “Doğu Yunan” deyiminde ısrar eder, yitirilen acımasız bir savaş sonrasının zor koşullarından doğan bir “sığınma” ve “umut” göçünü mitosların gizeminde “kolonizasyon” sanıp “İon” uygarlığını “Yunan” uygarlığı ile özdeşleştiririz; sorgulamak şarttır. Bilgiler özdeksel kültüre dayalı arkeolojik bir temele oturtulmadan ve de özellikle tarihin yazılmadığı ve “mitos”un ikiyüz yıl boyunca sanki “tarih”miş gibi yorumlandığı bir konuda çok yönlü tartışılmadan, doğrulara yaklaşılamaz. Fakat görünen odur ki “söylenmesi gereken” zaten söylenmiştir de, tartışmak gerekmez, çünkü sonuç değişmez! Böyle de olsa unutulmamalıdır ki özgür düşünce ile birlikte bilim ilk bu topraklarda filizlenmiş, Batı’ya buradan kök salmıştır; tartışmadan olmaz… 


Prof.Dr.Fahri Işık 
ANADOLU-İON UYGARLIĞI“Kolonizasyon” ve “Doğu Hellen” Kavramlarına Eleştirisel Bir Bakış


Asasını omzuna dayamış oturan yaşlı kadın Hekabe ve ağıt yakan iki genç kız



Polyksena


Priamos'la Hekabe'nin en küçük kızları. İlyada'da adı geçmez, ama sonraki destanlarda, özellikle Akhilleus efsanesinde önemli rol oynar.  Kardeşi Troilos atlarına su almaya gelir, o sırada Akhilleus Troilos'a saldırıp onu öldürür, ama kovalayıp da eline geçiremediği Polyksena'ye aşkla tutuşur. 

Kimi efsane bu öyküyü şöyle uzatır: Akhilleus Polyksena ile evlenebilmek için Priamos'a Akha ordusundan ayrılmaya söz vermiş, bu işin pazarlığını yapmak için de Tymbralı Apollon tapınağına gitmiş, Paris onu okuyla orada öldürmüş. Başka destanlarda Polyksena'nın Troya yangını sırasında Diomedes, ya da Odysseus tarafından yaralandığı ve öldüğü anlatılır. 

Ama Polyksena üstüne en dokunaklı öykü Euripides'in "Hekabe" adlı tragedyasında sahneye konandır: Neoptolemos babası Akhilleus'u düşünde görür, yiğit öfkelidir. Polyksena'nın mezarı üstünde kurban edilmesini ister. Akhalar bu emri yerine getirirler. Genç kız annesi Hekabe'nin yalvarmalarına, direnmelerine karşı kurban edilir. Bu kurbandan amaç yanlız Akhilleus'un öfkeli ruhunu yatıştırmak değil, aynı zamanda Akhalara uğurlu bir dönüş sağlamaktır. 
Troya kralı Priamos'un eşi ve Hektor, Paris ve Kassandra gibi toplam 19 çocuğunun da annesidir. Priamos Hektor'un ölüsünü geri almaya Akhilleus'un barakasına gittiğinde kraliçeyi şöyle anar:

"Oysa benim bahtım ne kadar kara, yiğit oğullar yetiştirdim yaygın Troya'da ama kalmadı bana onların hiçbiri. Geldiği gün Akhaoğulları buraya, oğullarım vardı benim elli tane, on dokuzu bir ana karnından doğmuştu, ötekileri saray kadınları vermişti bana. "

Hekabe ilkçağ yazınında doğurgan ve bahtsız ana tipini canlandırır. Homeros destanlarında beliren bu karakteri sonradan tragedyalarca bir bir yitirdikten, korkunç yıkım ve işkencelerine tanık olduktan sonra, gözü dönmüş,  köpek gibi kudurup saldıran anaç varlığın simgesi olmuştur. Kimi efsanelerde onun evlat acısına dayanamayarak gece, gündüz uluyan bir dişi köpek haline dönüştüğü de ileri sürülür. 

İlyada'da ilk karşımıza çıktığında Hekabe tatlı dilli, cömert ve dini bütün bir ana olarak gösterilir (İl. VI, 253 vd.). Savaştan şehre dönen Hektor'un biraz dinlenmesini, şarap içip serinlemesini ister, ama oğlu buna yanaşmayınca, onun dileğini yerine getirir: Athena tapınağına sunu sunmaya gider. Sonra bölümler boyunca Hekabe'nin sözü geçmez, ta ki Batı kapılarının üstünden Hektor'la Akhilleus'un savaşını gözlemeye gelir. O zaman da surlar dışında kalıp tek başına düşmana karşı koyan oğlunu içeri almak için şöyle seslenir (İl. XXII, 83 vd.):

"Hektor, yavrucuğum, saygı göster bu memeye, onu ağzına uzattığım günleri getir aklına, unuturdun koynumda bütün dertlerini, surlarımızın içinde yenmeye bak şu domuzu, gir içeri, canım oğlum, dışarda dikilme karşısına. Öldürürse seni bu adam, ey katı yürekli, bir döşek üstüne koymayacağız ölünü, ne ben ağlayacağım senin önünde, seni doğuran, ne cömert karın ağlayacak, gözümün bebeği, yiyecek seni çevik köpekler, bizden uzak, gemilerin orada".

Hektor anasının, babasının yalvarmalarını dinlemeyip de Akhilleus'la savaşta can verince, Troya'da bir çığlıktır kopar, kral, kraliçe ve bütün halk dövünmeye, ağlaşmaya başlar, Priamos yas belirtisi olarak başını toza, toprağa bular (İl. XXII. 406 vd.):

... Anası da saçlarını yolup duruyordu, fırlatıp atmıştı parlak başörtüsünü, dövünüyor, oğluna baka baka haykırıyordu... Başladı Hekabe kadınlar arasında uzun bir ağıda:

"Bak anana yavrum, talihsiz anana, senin acını göreyim, öldüğünü göreyim de, bundan böyle nasil yaşayayım ben, nasıl? Gece, gündüz yüreğimin ışığıydın bu şehirde, Troyalı kadınların, erkeklerin gücü, desteği, bir tanrı gibi selamladı yavrum onlar seni, sen onların büyük şanıydın sağken, ama yavrum, kaderle ölümün elindesin şimdi".

Aradan birkaç bin yıl geçti, ama Anadolu kadınları gene bu sözlerle ağıt yakar ölen ana kuzularına. Hekabe düşmana gidip yalvarmaya kalkışan kral Priamos'u akıl ve sağduyu adına alıkoymaya çalışır, başaramayınca gene tanrılara yakarış ve sunu sunma yoluna gider, katlanır ve bekler. Gözünün bebeği, yiğit oğlu Hektor'un ölüsü karşısına serilince de bagırmaz çağırmaz, bir köpek gibi havlamaz da Anadolu kadınına özgü bir ağırbaşlılık ve hayal gücüyle canlandırır onu gözünde (İl. XXIV, 575 vd.): "Şimdi sen, sözümü duyarmış gibi, yatıyorsun evinde taptaze, benzersin Apollon'un tatlı okuyla vurduğu insanlara." 

İzmir'li şair Homeros böyle canlandırıyor Hekabe'yi, Atina'Iı tragedya yazarı Euripides ise onu "Troya'lı Kadınlar" ve "Hekabe" adlıtragedyalarının baş kişisi yapmış, dramını derinliğine işlemiştir. Bu oyunlarda Hekabe'yi Troya yıkıldıktan sonra köle olarak orada, burada sürünür görürüz. Kraliçe görkemini ve erdemini sürdürür, ama kızı Polyksene'nin gözleri önünde Akhilleus'un ruhuna kurban edilmesini, üstelik de Trakya kralı Polymestor'a emanet edilen oğlu Polydoros'un da alçakça öldürülüp denize atıldığını görünce, korkunç bir öç alma eylemine girer ve Polymestor'u kör edip, çocuklarını da öldürür. Ne var ki Euripides de Hekabe'yi akıl ve hak yolundan ayrılmayan ulu bir kişi olarak gösterir.


Bu tragedyalarda Hekabe yalnız değildir, Troya'lı kadınların topluluğu içinde direnci yansıtan büyük bir varlık, doğal analık gücünün simgesidir. Atina'Iı şairin ona tragedya boyunca "Phrygia'lı" demesi boşuna değil, Phrygia'lı Ana Tanrıça Kybele'nin bütün niteliklerini içinde taşır ve dile getirir Hekabe.

Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü