chimera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
chimera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2024 Çarşamba

Tulpar

 

"Tulpar dünyanı birevü buççagında busa da, öz yılkısın tabar."(Kumuk Türkçesi)

"Tulpar dünyanın bir köşesinde olsa da, kendi sürüsünü bulur."



* Celsus Kütüphanesi - MS 2.yy / Efes

Ön cepheden detay "Tulpar = Pegasus" ile birlikte adı Grekçe olmayan Bellerophon.

Turovalıların müttefiği Lukkalı Sarpedon Pelasglı Poseidon oğlu Bellerophon'un soyundan gelir. Tulparlı (Pegasus) mitolojik hikayesi Likya'da geçer. Bellerophon Pegasus'u yakalar ve Chimera (Khimera)'yı Yanartaş (Çıralı-Kemer)'da öldürür. Khimeralar Etrüsk ve Saka sanatında da görülür.




* Saka Türklerinin Tulpar'ı

Altın plaka, MÖ 4.yy, Chertomlyk Kurganı / Kırım

Keçe üzerine işleme, MÖ 4.yy, Berel Kurganı / Kazakistan




* "sözde" Kelt Tulpar

TULPARLI BOYUNLUK

Boyunluğun bitiminde toynaklar görülmekte.

Vix Kurganı, MÖ 500

Kuzey Burgundy/Chatillion-sur-Seine



Geç Hallstatt erken La Tene dönemine ait arabalı bir kurgandan çıkan buluntular ithal olduğu kadar yerlilere ait eserlerdi. Tork olarak adlandırılan Tulparlı altın boyunluk ithal olmalı (her ne kadar, yerel olarak üretilmiş, ama Akdeniz özellikleri taşır, deselerde!). Çünkü Keltlerin böyle ince bir esere imza atmaları (o dönem için) çok zordur ki hem Hallstatt hem de La Tene'de İskit/Saka izleri (ve kurganları) görülür. Kurgandaki ceset 35 yaşlarında bir kadına aitti ve Vix Prensesi olarak adlandırıldı.


"Akdeniz'den ithal edilen ürünler tepe kaleleri ve prens mezarları dışında nadiren bulunduğundan, sıradan halkın bunlara erişimi gerçekten de nadir olmalıydı. Bu lükslerin bedelinin nasıl ödendiği belirsizdir. (...) Hallstatt zanaatkârları Akdeniz metal işçiliğinden dekoratif unsurları ödünç alıp uyarlamış ve bunları yerli ve İskit etkilerinin zengin bir karışımıyla birleştirerek Kelt sanatının ortaya çıkışını işaret eden kendilerine özgü geometrik, bitkisel ve hayvansal süslemeler yaratmışlardır. " - John Haywood


SB



6 Mayıs 2017 Cumartesi

LUKKİA (KURTLARIN ÜLKESİ)...ya da





Troyalıların müttefiki Prens SARPEDON*un ülkesi LİKYA...










Anadolu’da bir bölgeye bir büyük dış göçün gelmesi; bu gelişin bir “kültür göçü” olmayışı nedeniyle, göçer kimliğinin ve göç zamanının ele geçen arkeolojik verilerden algılanamayışı; ve de sonuçta, “acaba onlar burada yerli miydi” sorusunun sorulması, salt Trmmili (Likya) halkına özel değildir.


M. I. Finley’in Hellenler bağlamında dile getirdiği, “yerlilerin ilkel olduğu topluluklarda kültürel egemenliklerini kurarlardı; yüksek düzeyde gelişkin ve organize olmuş toplumlar içinde ise hemen entegre olurlardı” (Finley 1976: 11) saptaması, tüm halklar için geçerli olmalıdır.


Bu kural, Anadolu’nun Akdeniz ve Ege kıyılarında değişik adlarla yurtlanmış olan Luvi halkları için olduğu kadar; birlikte geldikleri öngörülen ve Kızılırmak-Sakarya yayı arasındaki yüksek yaylada bir dünya devleti gücüne erişen Hititler için de geçerliydi. Çünkü onlar sanatta, kültürde ve düşüncede kendilerini o güce taşıyan hemen her şeyi Anadolu’ya borçlulardı. 


Kültür ve sanat düzeyi yüksek Hattiler’e borçlulardı ki ülkelerini eski adıyla “Hatti Memleketi”, kendilerini “Hatti’nin sakinleri” olarak tanımlayabilecek denli Anadolulaşmıştı Hititler (Darga 1992: 26; Akurgal 2001: 47); kralları “Hattuşili”, başkentleri “Hattuşa”ydı onların. Mimari, resim ve çömlek biçim ve biçemleri, Hatti kökünden sürgün sürerek geliştirilmişti. Yazı olmasa ve onların farklı kimliği okunmasa, belki bugün Hattiler sonrası Orta Anadolu’da bir “Hitit”in varlığı bile tartışılabilecekti.


Tıpkı bugün Phrygler’in Hititler sonrası Erken ve Orta Demir Çağlar’da Hattuşa ve Kızılırmak yayı içinde ki etnik varlığının tartışıldığı gibi: Çünkü J. Seeher’e göre Hattuşa kazıları, “MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi keramik envanterinin büyük bölümünün Karanlık Çağ keramiğinden türetilmiş olabileceğini açıklıkla göstermektedir. MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi Keramiği Kızılırmak kavisi MÖ. 8. yüzyıl malzemesiyle (Büyükkale II, Alişar IVc) büyük ölçüde benzeşmektedir ve bunun doğrudan öncüsü görünümündedir. 


Bu nedenle geleneksel olarak Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek gerekir” (Seeher 2000: 20). Çünkü ayrıca “Karanlık Çağ’da burada yaşayan insan topluluklarının, kökü İlk ve Orta Tunç Çağları’na dayanan eski bir Anadolu kültürünü yaşattıkları anlaşılmaktadır” (Seeher 2000:22). 


H. Genz de “Kızılırmak yayı içinde Balkan’dan göçe işaret eden bir tanıt bulunmadığı için”, yörenin MÖ 8. yüzyıl Orta Demir Çağ kültürünü de “Phryg”olarak tanımlamak istemez (Genz 2000: 40). Ancak Phryg boyalı çömlekleriyle simgeleşmiş bir “Orta Demir Çağ kültürünün, Erken Demir Çağ kültüründen doğduğunun”, yani ilkinin diğerini doğrudan geliştirdiği gerçeğinin, Phryg gerçeğini yadsımada yaratacağı sorunlar da ortadadır. 


Öncelikle Anadolu’yu savaşla ya da göçle “yeni yurt” seçen ve zamanın kültürüne adını veren halklar tarihin hangi diliminde “etnik çoğunlukla” yerliye üstünlük sağlamışlardır ki, bu, Phrygler’den beklenir? 


Bu durumda, “Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek” çok mu terstir? Bu savaşkan Trak halkının da, tıpkı Hititler gibi, kültür, sanat ve düşünce adına geleceklerini, yaratıcı Anadolu toprağında bulduklarıyla temellendirdiği ve zengin yerli özü zaman içerisinde olgunlaştırarak kendi Phryg kimliğini kazandırdığı bilinen bir gerçektir (Işık 1987: 163, lit. ile). Çömlek biçim ve biçemlerini de bir dünya devletinin mirası üzerinde birlikte yaşadığı yerli halklara borçlu olmaları özellikle şaşırtmaz (Bu konuda bak. Bittel 1976: 292); çünkü yerli yapınlar, kendilerinden önce Hititler için de benzer biçimde geleceğe temel oluşturmuştu...


Anadolu’da Hititler’in Phrygler’le yaşadıkları sonu, yaklaşık aynı süreçte Hellenistan’da Akha Hellenleri aynı bölgeden koparak güneye inen Dor Hellenleri’nin acımasız saldırılarıyla yaşar (Mansel 1963: 83). P. Högemann’ın belgeleriyle ortaya koyduğu gibi, bilinçli bir “sömürge hareketi” olamaz Hint-Avrupalı Hellenler’in bu Ege göçü (Högemann 2001:61); bir ”sığınma eylemi”, bir “umut göçü” olabilir (Işık 2003: 84; özellikle a.y., Işık - Baskıda). 


Çünkü Anadolu’nun batı kıyılarında ve adalarda tarih öncesi çağlarda kurulmuş yerli kentlere gelenler, kendi atayurtlarında “malı mülkü elinden alınmış, evsiz barksız kalmış” olanlardır (Boardman 1980: 26); onlar, topraklarını ve ailelerini Dor baskısıyla terkederek Ege’nin doğu yakasında daha iyi bir yaşam uman yoksullardır. Sığındıkları yeni yurtlarında MÖ 1200 yıllarına doğru kurulan, Abasa/Ephesos odaklı Mira Büyük Krallığı vardır ve Hellenler izleyen 11. ve 10 yüzyıllarda Aiol ve İon kıyılarında siyasal ve toplumsal yönden etkin bir Luvi çevresiyle karşı karşıyadır (Starke 1999: 531).


Hep yapıldığı gibi, göçün yüzyıllar sonrasında uydurulmuş mitosların değil (Roebuck 1959: 26), şimdilerde artık bilimin gösterdiği yol ayrıca, Luvi kültürünün bu topraklarda MÖ 8./7. yüzyıl içlerine dek de sürdüğü yönündedir (Latacz 2005: 87. 147).


Bunun anlamı, Hellen azınlığın hem yoksulluğa dayalı kendi göç koşulları ve hem de Batı Anadolu’nun güçlü tarihsel ve sosyal yapısı altında kültür ve sanatlarını, düşüncelerini yeni yurda aşılayabilmelerinin mümkün olamayacağıdır (Karş. y. dn. 35); İonia’nın geleceğinin ancak Tunç Çağ’dan sürgün süren zengin Anadolu alaşımı temelinde biçimlendirilmiş olabileceğidir.


Öyle de olmuştur: Bir “Yunan Tapınağı” bile Anadolu’nun kendi mimari geleneğinden çıkmış (Işık2005: 21-42); “Yunan Klasiği”ne Anadolu’nun özgün yontu biçim ve biçemiyle girilmiştir (Işık 2001: 147-162). Çok az önemsizi dışında, “Yunan Tanrıları”nın Anadolu düşüncesinden doğan aslından farkları, salt değişen adlarıdır (Bosch 1937: 6); ve de çağdaş bilimin ataları Anadolu’da doğmuşlardır (Akurgal 2000:37). 


Hellen göçlerine iz vermesi gereken Submyken ve Protogeometrik çömlekleri, MÖ 12. yüzyılın ortalarından 11. yüzyıl sonlarına dek ki süreçte Anadolu’nun Ege kıyı kentlerinde bulabilmek mümkün olmamıştır. Süreklileşerek ilk ortaya çıktıkları MÖ 1000 yılı dolaylarında ve izleyen dönemde ise, tıpkı Troia VI kentinde olduğu gibi, yani ticaret yoluyla gelebilecek boyutta, yerli yapınlara göre çok azınlıktadır ve genelde yerli üretimlerdir (Işık - Baskıda). 


Sonuçta, bir sözde “Anakıta Yunanistan”ın kültür ve sanatı, bir sözde “sömürge İonia”da yaratılmış olur ki bu tersliğin de tarihte örneği yoktur.


Trmmili, Hitit ve Phryg kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendiren Anadolu, İon kültür ve sanatının, düşüncesinin de yaratıcısı olmuştur. Tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle gelenlerin ayrımına bile varılamayacak, onların kimliği bilinemeyecektir. O güçte bir “Anadolulaşma”dır ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuştur (Renfrew 1987; Bilgi 2001).



Prof.Dr.Fahri Işık
“Lykia’nın Dip Tarihi ve Hint-Avrupalılar’ın Anadolulaşması Üzerine”, 2007
ayrıntılı:





Likyalı Prens Sarpedon (solda adı yazıyor)
Uyku (Hypnos) tarafından Ölüler Ülkesine götürülürken, MÖ 5.yy 

SARP kelimesinin kökeni Türkçedir....
Babası Poseidon oğlu Bellerophon soyundandır ve Pegasus (Tulpar) da Bellerophon'un atıdır. (babası Zeus, annesi Laodamia olarak mitolojiye geçirilmiştir.)

"Ege Havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti"
"MÖ.4.yüzyıla gelinceye değin, Girit'in kimi yörelerinde hala Yunanca olmayan bir dil konuşulmaktaydı."
"Yunan dili ancak İskender'in fetihlerinden sonra Anadolu'nun iç bölgelerine sokulabildi."
"Lykia'lıların (Lukkia), Mısır vakayinamelerina baktığımıza, MÖ.13.yüzyılda öteki Ege halklarıyla* birlikte Nil Deltası'na akınlar düzenlediklerini öğreniyoruz. Bir yüzyıl sonra Lykia'lıların bir bölümüyle Karialılar, Pamphylia'dan Kilikya'dan geçerek Filistin'e göç etmişler ve orada Filistinliler adını almışlardır."

Tarih Öncesi Ege
"Grekler" alfabeyi Filistin'den, yani Fenikelilerden ithal etmişti değil mi?... Nereye vardığımızı gördünüz mü? Etrüsk Alfabesi, İskit Afabesi, Fenike alfabesi ve Likya alfabesi derken... ;)



sol-üst:İskit başlığı ile Bellerophontes Pegasus (Tulpar) ile
Chimera'yı (Kimera) öldürürken - MÖ.5.yy-4.yy
sağ-üst: İskit / sağ-alt: Etrüsk

İskit/Saka (MÖ.5.yy-3.yy) sanatında gördüğümüz de bir Chimera (Kimera) dır ve Etrüsk sanatında da karışımıza çıkar. (Arezzo-MÖ.400)






“Batı ne der”e aldırışsız özgüvenli bilimcilerinin tüm yönleriyle sorgulayarak ulaştığı Lykia Uygarlığı’nın Anadolu mayasıyla yoğrularak yaratıldığına yönelik bilimsel görüşleri, yerli ve yabancı dilde yayınlarla bilim dünyasının tartışmasına sunulmuştu. Bu yazılanları tüm Batılılar gibi suskunlukla karşılayan Ksanthos’taki Fransız meslektaşlarımız haklılığımızı 2004 yılı kazılarıyla günyüzüne çıkarmaya başladıkları ortostat kabartmaların, Yeni Hitit yapıtlarıyla olan biçim ve biçem benzerlikleri temelinde belgeleyeceklerdi. Onlara göre de Lykia sanatı ve kültürü, kendilerinin de o güne dek savladığı gibi “Helen kökenli” değil, inanmak istemedikleri- “Anadolu” etkisinde biçimlenmiş olmalıydı.


Artık onlar da bu konuda, "sonuç olarak bu yeni keşif çerçevesinde, Ksanthos kentinin yerleşim kronolojisi ve Demir Çağı Likya'sındaki kültürel etkilerin yeniden ele alınması gereği gündeme gelmiştir" diyecek; ne var ki bunları yıllardı komşu Patara'da dile getirenlerden hiç söz edilmeyecekti.


Bilim adına olmaması gereken di bu davranış. Çünkü görüşümüzün doğruluğunu perçinleyen bu çok önemli buluntularla sanki ilk kez kendileri bilimin gündemine taşımış ve ilk kendileri görmüşlerdi Lykia kültür ve sanatının Doğululuğu gerçeğini!...


Belli ki Batılı meslektaşlarımızın bizzat saptayamadığı "bilimsel gerçek" gerçekten sayılamazdı (!) Belki de ilk kendileri çıkarmış olacaklardı ki bilimi, yüzyılı aşkın zamandır sürükledikleri "panhellenizm" açmazından, tarafsızlıkları (!) bilinsin. Bu "ancak biz biliriz" tavrının aynısını Phryglerin Anadoluluğu bağlamında Gordion'un Amerikalı araştırmacılarından gördük; Karanlık Çağ'ın olmadığı bağlamında ve Pamphylia'nın Anadoluluğu gerçeği bağlamında ise Hattuşa Büyükkaya ile Perge Akropolü'nün Alman kazıcılarından yaşadık da, artık alıştık....


Prof.Dr.Fahri Işık
“Anadolu-Lykia Uygarlığı Lykia’nın ‘Hellenleşmesi’ Görüşüne Eleştirel Bir Yaklaşım”
ayrıntılı:









30 Mart 2015 Pazartesi

Chimera



Etrüsk , (Arezzo) Aritimli Chimera MÖ. 400 


Efsaneye göre, Bellerophontes, Troya’da Anadolulu'ların yanında savaşan Glaukos’un oğludur. Bellerophontes’in sözcük anlamı Belleros’u öldüren demektir, ancak bu Belleros’un kim olduğunu bilmiyoruz.

Belleros’u yanlışlıkla öldüren ve buna çok üzülen güçlü ve yakışıklı Bellerophontes, üzüntüyle gittiği Argos’ta kralın karısı Anteia’nın ahlaksız tekliflerine evet demediği için iftiraya uğrar. Argos Kralı da onu Lykia Kralı olan kayınpederine gönderir ve öldürülmesini ister. Törenlerle karşıladığı bu yiğit gence misafirperverlik kuralları gereği dokunamayan Lykia Kralı, Bellerophontes’den kurtulabilmek için, ona, ölümüne yol açabilecek işler buyurur. Bunlardan birisi de, Khimaria isimli canavarın öldürülmesi işidir. Zaten önü aslan, arkası yılan, ortası keçi olan ve ağzından alevler çıkaran Khimaira ile karşılaşmak bile ölüm demektir.

Bu ölümcül görevi üstlenen Bellerophontes, Lykia’nın başkenti Xanthos’dan yola çıkarak, bugünkü Akdağ’ın olduğu yerde, bir kaynağın kenarında mola verir ve uykuya dalar. Rüyasında tanrıça Athena’yı görür. Tanrıça ona, uyandığında yanında bulacağı altın gemi, kaynağa su içmeye gelen kanatlı at Pegasos’un ağzına taktığında Pegasos’un onun emrine gireceğini ve ancak Pegasos’un yardımıyla Khimaira’nın hakkından gelebileceğini söyler.

Uyandığında yanında altın bir gem bulan Bellerophontes, hemen bir çalının arkasına saklanır. Akşamüzeri Pegasos’un havada süzülerek kaynağa inip su içtiğini görür. Aniden atın kulağından tutarak, altın gemi ağzına geçirir. Pegasos artık onun emrindedir. Bellerophontes atın sırtına atlar ve Chimera’nın yurduna, yani bugünkü Yanartaş’a gelirler. Onları gören Chimera, ağzından çıkan alevleri öfkeyle üzerlerine gönderir, ama Pegasos’un akıllı bir manevrası sayesinde alevleri atlatıp, yanmaktan kurtulurlar. Bunun üzerine, Bellerophontes uzaktan ok ve mızrak yağdırmaya başlar canavarın üzerine. Khimaira yaralanmıştır, ama hâlâ direnmektedir.

Son mızrağını yakından ve öyle güçlü fırlatır ki Bellerophontes, canavar yerin yedi kat altına gömülür. Gömülür, ancak ağzından çıkan alevler sönmez. İşte o gün bu gün binlerce yıldır yanar Chimera’nın ağzından çıkan alevler, yöre halkının pek güzel adlandırdığı Yanartaş’ta.


Azra Erat - Mitoloji Sözlüğü



Bellerophontes kralın karısı Anteia’nın ahlaksız tekliflerine evet demediği için iftiraya uğraması gibi Eski Ahit'teki Yusuf ve Potifar'ın Karısı hikayesi ile örtüşür. İlk kez MÖ.5.yy'da yazıya geçirildiği biliniyor. Eski Ahit'in de Sumerlilerden etkilendiği de düşünülürse....

Yusuf ve Potifar'ın Karısı - Yaratılış Bölüm 39

..." İsmaililer Yusuf`u Mısır`a götürmüştü. Firavunun görevlisi, muhafız birliği komutanı Mısırlı Potifar onu İsmaililer`den satın almıştı. Rab Yusuf`la birlikteydi ve onu başarılı kılıyordu. Yusuf Mısırlı efendisinin evinde kalıyordu. Efendisi Rab`bin Yusuf`la birlikte olduğunu, yaptığı her işte onu başarılı kıldığını gördü. Yusuf`tan hoşnut kalarak onu özel hizmetine aldı. Evinin ve sahip olduğu her şeyin sorumluluğunu ona verdi. Yusuf`u evinin ve sahip olduğu her şeyin sorumlusu atadığı andan itibaren Rab Yusuf sayesinde Potifar`ın evini kutsadı. Evini, tarlasını, kendisine ait her şeyi bereketli kıldı. Potifar sahip olduğu her şeyin sorumluluğunu Yusuf`a verdi; yediği yemek dışında hiçbir şeyle ilgilenmedi. Yusuf güzel yapılı, yakışıklıydı.

Bir süre sonra efendisinin karısı ona göz koyarak, “Benimle yat” dedi. Ama Yusuf reddetti. “Ben burada olduğum için efendim evdeki hiçbir şeyle ilgilenme gereğini duymuyor” dedi, “Sahip olduğu her şeyin yönetimini bana verdi. Bu evde ben de onun kadar yetkiliyim. Senin dışında hiçbir şeyi benden esirgemedi. Sen onun karısısın.  Nasıl böyle bir kötülük yapar, Tanrı`ya karşı günah işlerim?” Potifar`ın karısı her gün kendisiyle yatması ya da birlikte olması için direttiyse de, Yusuf onun isteğini kabul etmedi.

Bir gün Yusuf olağan işlerini yapmak üzere eve gitti. İçerde ev halkından hiç kimse yoktu. Potifar`ın karısı Yusuf`un giysisini tutarak, “Benimle yat” dedi. Ama Yusuf giysisini onun elinde bırakıp evden dışarı kaçtı. Kadın Yusuf`un giysisini bırakıp kaçtığını görünce,uşaklarını çağırdı. “Bakın şuna!” dedi, “Kocamın getirdiği bu İbrani bizi rezil etti. Yanıma geldi, benimle yatmak istedi. Ben de bağırdım. Bağırdığımı duyunca giysisini yanımda bırakıp dışarı kaçtı. ”Efendisi eve gelinceye kadar Yusuf`un giysisini yanında alıkoydu. Ona da aynı şeyleri anlattı: 

“Buraya getirdiğin İbrani köle yanıma gelip beni aşağılamak istedi. Ama ben bağırınca giysisini yanımda bırakıp kaçtı.” Karısının, “Kölen bana böyle yaptı” diyerek anlattıklarını duyunca, Yusuf`un efendisinin öfkesi tepesine çıktı. Yusuf`u yakalayıp zindana, kralın tutsaklarının bağlı olduğu yere attı. "....


MÖ.350–340 Louvre Müzesi'nde




SEMENDER, ARTI İŞARETİ, TAVŞAN,KUŞ, CHİMERA VE TULPAR
MÖ.650 KORİNT / MUSEUM OF FİNE ARTS BOSTON / link


SAKA/İSKİT TÜRK - MÖ.5.YY-3.YY
GEYİK VE KARTAL - CHİMERA GİBİ  - link



ve




3 Ocak 2015 Cumartesi

ETRÜSKLER - TÜRKLER


Sarcophagus of the Spouses, c. 520 B.C.E., 
Etruscan, painted terracotta,
3 feet 9-1/2 inches x 6 feet 7 inches, 
found in the Banditaccia necropolis, 
Cerveteri (Museo Nazionale di Villa Giulia in Rome)






 Etrüsk Aplu 
Apollo Etrüsklerde Apulu / Aplu , Hititlerde Apulinus'tur.
Apollo kelimesinin Yunanca bir anlamı yoktur .




 Etrüsk Artimi 
Yunan tanrı panteonundaki Artemis bir Amazondur. 
Amazonlar İskit,Saka, Kimmer soyundandır. 
Artemis kelimesinin Yunanca bir anlamı yoktur .






KIPÇAK TAŞNİNE

VE
SAMSON VE DALİLAH
SAMSON GÜCÜNÜ SAÇLARINDAN ALIR, KESİLİNCE GÜCÜNÜ KAYBEDER
EFSANESİ.....
TANIDIK GELDİ Mİ , TÜRK KÜLTÜRÜNDE YAS TUTMA ADETİDİR...




Eski Türkler'de saç bir kimlikti. Türkler uzun saçlarıyla o kadar bütünleşmiş ve ün yapmışlardı ki Türk dendiğinde uzun saçlı insanlar akla gelirdi. 

Selçuklular döneminden başlayarak geriye gidildiğinde Türklerin saçlarına ne kadar önem verdikleri daha da iyi anlaşılıyor. Mesela Çağrı Beyin kumandasında 1015 yılında Doğu Anadolu'dan gelen Selçuklu akıncılarıyla ilk kez karşılaşan Van Gölü civarındaki Ermeniler, Türk savaşçılarını sanki Brewehard filmindeki gibi tarif ediyordu: "Her şeyden evvel Türkmenlerin rüzgar gibi atlar üstünde bambaşka kıyafetleri, kadınlarinkine benzer uzun saçları, mızrakları ve yaylarıyla görünüşleri, böyle bir manzara ile ilk defa karşılaşan insanları telaşa düşürmüştü."


Prof. Dr. Faruk Sümer:" Oğuz Türklerinin saçları uzun ve  kesmezler. Hükümdarlar genelde saçlarını serbest bırakırken, savaşçılar ve diğer erkekler belik örerler. Oğuz erkekleri, saçlarının örgüleri çok olmasıyla tanınır. Peçeneklerin de saçları örülüydür. 9. yy yaşayan Horasan Türkleri'nin de saçları uzundu. Harzemşahlar'ın da saçları uzundu fakat hacca giderken kısaltıyorlar. Uygur metinlerinde de alplerin saçları aslan yelelerine benzetiliyor. Uygur hükümdarı ise saçlarını topuz şeklinde toplamakta ve topuzun üstünde, beş sınıf halkı temsil eden, beş dilimli taç giymekteydi."

Rus kaynaklarında da, 'sarışın' olmalarıyla tanınan Kuman Türk erkeklerinin saçlarının uzun olduğu ve örgü yaptıkları bildiriliyor. Hatta Kuman erkekleri, saçlarına üç model veriyormuş. Birinci model: Yan yana üç saç örgüsü; üç eşit uzunlukta ve kalınlıkta. İkinci model: Şakağın iki tarafından ve ensenin ortasından bir tutam olarak örülüyor ve üç örgü aşağıda birleşiyor. Üçüncü model: Bir tek uzun saç. Saçlarının bakımlı ve taranmış olmasıyla ün yapan Kuman erkekleri en çok birinci ve üçüncü modelleri tercih ediyordu. Uygurlar'da saçlar omuzları örten kalın örgüler halinde örülmüş dağınık haldeydi. Bazen da iki düğüm atılır ve kulakların önünden ve şakaklardan aşağı sarkıtılırdı. Fakat Uygur erkeklerinin favorisi arkaya doğru taranmış ve ortadan ikiye ayrılmış modellerdi.

Hun erkekleri ise diğerlerine göre daha hızlıydı. Ortaya çıkardıkları bir model o dönemde moda akımı haline gelmişti. Bizans tarihçisi Prokopios Avrupa Hunları'nı anlatan yazısında Hun Tarzı olarak adlandırılan bu modeli "Saçlarını ön taraftan geriye şakaklara kadar keser ve arka kısımlarını uzatırlardı" şeklinde tarif ediyor. Avarlar ve Bulgarlarda da bu tip yaygınmış. Çin yıllıkları ise, Asya Hunlarının da saçlarının uzun olduğunu fakat tepeden ördüklerini yazıyor.


Tanınmış sinolog O. Franke, saç örgüsünün yalnız Türklere mahsus olduğunu söylüyor. Güney Rusya bozkırında bulunan Türk kavimlere ait taş heykellerin ekserisinde başın arka tarafından aşağı doğru sarkmış üç saç örgüsü bunu doğruluyor. Fakat Göktürkler saçlarını örgü yapmayıp genelde serbest bırakırlardı. Ön taraf kirpiklere kadar uzatılır. Uzun saçlarını sol taraftan sırta atarlardı. Göktürk erkekleri de diğerleri gibi görünüşüne çok büyük önem veriyordu. Aynanın her erkeğe gerekli olduğu düşünülür ve aynanın tabiatüstü bir güce sahip olduğu varsayılırdı. Bir askerin ölümünden sonra da ayna, sahibinin yanında kalmalıydı. Arkeolojik kazılarda birçok mezarda diğer bazı eşyalarla birlikte, üzerinde sahiplerinin özel işaretlerini taşıyan ya da Göktürk alfabesiyle adının kazındığı aynalar çıkıyor. Manas Destanı'nda Yakup Han'ın karısından şikayet ederken saçını taramamasından söz etmesi ise Türklerin saçlarına verdikleri önemin bir başka göstergesi.

Türkler için saçlar o kadar önemliydi ki esarete düştüklerinde bile saçlarını dilleri ve gelenekleri gibi koruma gayretindeydiler. Işbara Hakan'ın 585 tarihinde Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta yazılanlar da bunu ispatlıyor. Mektupta şöyle deniyordu: "Size bağlı kalacak, haraç verecek, kıymetli atlar hediye edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem, dalgalanan saçlarımızı sizinkine benzetemem, halkıma Çinli elbisesi giydiremem, Çin adetlerini almama imkan yoktur. Çünkü bu bakımlardan milletim, fevkalade hassastır, adeta çarpan tek bir kalp gibidir."  (alıntıdır)




Attis, Adonis, Osiris, Tammuz, Dumuzi vb. Tanrılar aynı zamanda "Çoban Tanrılar" idi. Bunların Göksel Karşılıkları Orion Takımyıldızıdır. Arkaik dönemlerden bu yana Çoban ve gökyüzündeki Venüs arketipi olan genç kızların Aşkı anlatılır durur..Tammuz İştar, Dumuzi-İnanna gibi. Venüsün Orion Takımyıldızındaki konumu hemen hemen Bahar dönemindedir ve yeni bir yılı yani Baharı başlatır.. N.Bilgili.





ETRÜSK MÖ.6.yy-4.yy  - Paradan önce kullanılan çubuk-bar / Etrüsk ABC'sinde Q damgası (kh- OQ - OK olarak okunur)
Orhun alfabesindeki İç-Çi-Ç - Kazayağı Tamgası

Tudun Tarkan, Türk Şahı, 7.yy-8.yy / Kulaklı Ejder-Kurt, Kün-Ay ve Kazayağı
7

ETRÜSK CHİMERA BROŞ MÖ.525-500

ETRÜSK CHİMERA

SAKA/İSKİT - KAZAKİSTAN