ksantos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ksantos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2015 Pazartesi

Chimera



Etrüsk , (Arezzo) Aritimli Chimera MÖ. 400 


Efsaneye göre, Bellerophontes, Troya’da Anadolulu'ların yanında savaşan Glaukos’un oğludur. Bellerophontes’in sözcük anlamı Belleros’u öldüren demektir, ancak bu Belleros’un kim olduğunu bilmiyoruz.

Belleros’u yanlışlıkla öldüren ve buna çok üzülen güçlü ve yakışıklı Bellerophontes, üzüntüyle gittiği Argos’ta kralın karısı Anteia’nın ahlaksız tekliflerine evet demediği için iftiraya uğrar. Argos Kralı da onu Lykia Kralı olan kayınpederine gönderir ve öldürülmesini ister. Törenlerle karşıladığı bu yiğit gence misafirperverlik kuralları gereği dokunamayan Lykia Kralı, Bellerophontes’den kurtulabilmek için, ona, ölümüne yol açabilecek işler buyurur. Bunlardan birisi de, Khimaria isimli canavarın öldürülmesi işidir. Zaten önü aslan, arkası yılan, ortası keçi olan ve ağzından alevler çıkaran Khimaira ile karşılaşmak bile ölüm demektir.

Bu ölümcül görevi üstlenen Bellerophontes, Lykia’nın başkenti Xanthos’dan yola çıkarak, bugünkü Akdağ’ın olduğu yerde, bir kaynağın kenarında mola verir ve uykuya dalar. Rüyasında tanrıça Athena’yı görür. Tanrıça ona, uyandığında yanında bulacağı altın gemi, kaynağa su içmeye gelen kanatlı at Pegasos’un ağzına taktığında Pegasos’un onun emrine gireceğini ve ancak Pegasos’un yardımıyla Khimaira’nın hakkından gelebileceğini söyler.

Uyandığında yanında altın bir gem bulan Bellerophontes, hemen bir çalının arkasına saklanır. Akşamüzeri Pegasos’un havada süzülerek kaynağa inip su içtiğini görür. Aniden atın kulağından tutarak, altın gemi ağzına geçirir. Pegasos artık onun emrindedir. Bellerophontes atın sırtına atlar ve Chimera’nın yurduna, yani bugünkü Yanartaş’a gelirler. Onları gören Chimera, ağzından çıkan alevleri öfkeyle üzerlerine gönderir, ama Pegasos’un akıllı bir manevrası sayesinde alevleri atlatıp, yanmaktan kurtulurlar. Bunun üzerine, Bellerophontes uzaktan ok ve mızrak yağdırmaya başlar canavarın üzerine. Khimaira yaralanmıştır, ama hâlâ direnmektedir.

Son mızrağını yakından ve öyle güçlü fırlatır ki Bellerophontes, canavar yerin yedi kat altına gömülür. Gömülür, ancak ağzından çıkan alevler sönmez. İşte o gün bu gün binlerce yıldır yanar Chimera’nın ağzından çıkan alevler, yöre halkının pek güzel adlandırdığı Yanartaş’ta.


Azra Erat - Mitoloji Sözlüğü



Bellerophontes kralın karısı Anteia’nın ahlaksız tekliflerine evet demediği için iftiraya uğraması gibi Eski Ahit'teki Yusuf ve Potifar'ın Karısı hikayesi ile örtüşür. İlk kez MÖ.5.yy'da yazıya geçirildiği biliniyor. Eski Ahit'in de Sumerlilerden etkilendiği de düşünülürse....

Yusuf ve Potifar'ın Karısı - Yaratılış Bölüm 39

..." İsmaililer Yusuf`u Mısır`a götürmüştü. Firavunun görevlisi, muhafız birliği komutanı Mısırlı Potifar onu İsmaililer`den satın almıştı. Rab Yusuf`la birlikteydi ve onu başarılı kılıyordu. Yusuf Mısırlı efendisinin evinde kalıyordu. Efendisi Rab`bin Yusuf`la birlikte olduğunu, yaptığı her işte onu başarılı kıldığını gördü. Yusuf`tan hoşnut kalarak onu özel hizmetine aldı. Evinin ve sahip olduğu her şeyin sorumluluğunu ona verdi. Yusuf`u evinin ve sahip olduğu her şeyin sorumlusu atadığı andan itibaren Rab Yusuf sayesinde Potifar`ın evini kutsadı. Evini, tarlasını, kendisine ait her şeyi bereketli kıldı. Potifar sahip olduğu her şeyin sorumluluğunu Yusuf`a verdi; yediği yemek dışında hiçbir şeyle ilgilenmedi. Yusuf güzel yapılı, yakışıklıydı.

Bir süre sonra efendisinin karısı ona göz koyarak, “Benimle yat” dedi. Ama Yusuf reddetti. “Ben burada olduğum için efendim evdeki hiçbir şeyle ilgilenme gereğini duymuyor” dedi, “Sahip olduğu her şeyin yönetimini bana verdi. Bu evde ben de onun kadar yetkiliyim. Senin dışında hiçbir şeyi benden esirgemedi. Sen onun karısısın.  Nasıl böyle bir kötülük yapar, Tanrı`ya karşı günah işlerim?” Potifar`ın karısı her gün kendisiyle yatması ya da birlikte olması için direttiyse de, Yusuf onun isteğini kabul etmedi.

Bir gün Yusuf olağan işlerini yapmak üzere eve gitti. İçerde ev halkından hiç kimse yoktu. Potifar`ın karısı Yusuf`un giysisini tutarak, “Benimle yat” dedi. Ama Yusuf giysisini onun elinde bırakıp evden dışarı kaçtı. Kadın Yusuf`un giysisini bırakıp kaçtığını görünce,uşaklarını çağırdı. “Bakın şuna!” dedi, “Kocamın getirdiği bu İbrani bizi rezil etti. Yanıma geldi, benimle yatmak istedi. Ben de bağırdım. Bağırdığımı duyunca giysisini yanımda bırakıp dışarı kaçtı. ”Efendisi eve gelinceye kadar Yusuf`un giysisini yanında alıkoydu. Ona da aynı şeyleri anlattı: 

“Buraya getirdiğin İbrani köle yanıma gelip beni aşağılamak istedi. Ama ben bağırınca giysisini yanımda bırakıp kaçtı.” Karısının, “Kölen bana böyle yaptı” diyerek anlattıklarını duyunca, Yusuf`un efendisinin öfkesi tepesine çıktı. Yusuf`u yakalayıp zindana, kralın tutsaklarının bağlı olduğu yere attı. "....


MÖ.350–340 Louvre Müzesi'nde




SEMENDER, ARTI İŞARETİ, TAVŞAN,KUŞ, CHİMERA VE TULPAR
MÖ.650 KORİNT / MUSEUM OF FİNE ARTS BOSTON / link


SAKA/İSKİT TÜRK - MÖ.5.YY-3.YY
GEYİK VE KARTAL - CHİMERA GİBİ  - link



ve




28 Mart 2015 Cumartesi

LİKYA ; GÜNEŞ İLE DENİZİN BÜYÜLÜ BULUŞMASI






“…bu toprakların şimdiki yoksulluğu ve terk edilmişliği bir yana, sahip olduğu birçok antik dönem kalıntısı; onun bir zamanlar antik dünyanın en kalabalık ve en bahtiyar bölgelerinden birisi olduğunu anlatır…” - William Martin Leake, 1800


“25 yıllık keşiflerime baktığımda en zevkli yolculuklarımı Likya’da yaptığımı anımsıyorum. Bu ülke başka yerlerde dengi olmayan bir etkiye sahiptir Manzara muhteşemdir. Ay ışığında başka bir evren olur…” - George E. Bean, 1952 – 1966.


“Tanrı ve insan bir olup Likya’yı yaratmış. İnsana boşluğu duvarlarla sınırlamak mekanlar yapmak düşmüş. İstemiş ki evinde kendisi, kamu binalarında yönetimi, tapınakta tanrısı, onurlansın. Tanrı da tüm bunlar için cömertçe malzeme sunmuş insanına: taş sunmuş, çamur sunmuş, ağaçların en iyisini sunmuş. Üstüne üstlük eksilmez ışık düşürmüş üstlerine. En mavi denizi de değdirmiş eteklerine. Tanrı ve insan bir olup Likya’yı yaratmış” - Nevzat Çevik 2000






LUKKİ ÜLKESİ HALKI


"Likya ismi ilk kez ‘Lukka’ olarak Albright’ın, Mısır’ın Orta Krallık Dönemi Byblos metinlerinde görülür. Sonra da, Kıbrıs Kralı’nın Mısır Firavunu Akhenaton’a Lukka halkını şikayet ettiği Amarna arşivinde bulunan 1375 tarihli mektupta, halktan “Lukki Ülkesi halkı” olarak bahsedilir. Bölgeden ve bazı kentlerinden Hititçe adlarıyla bahseden Yalburt metinleri ile ilk kez Lukka’nın yeri tam olarak belirlenmiş olur. Bu dönemde Lukka ülkesi ve bölgenin Bronz Çağ halkı Trmmililer, Hitit kontrolü altına girmiştir. Yazılı belgelerin yardımıyla ‘Lukki’ ya da ‘Lukka’nın, Hititçe’de ‘ışıldamak’ anlamına gelen erken isim olduğu artık bilinmektedir. Bu ismin kökeni, Latince’deki ‘lux’-‘ışık’a kadar gitmektedir (*). Hellenlerin Likyalıları ‘Lykoioi’ olarak adlandırması da bundan kaynaklanır. Luvice kaynaklı Lukka ismi, yerini Likya’ya bırakır. Dünyanın her yerindeki kural bir kez daha çalışmış, toprak ve üstündekilerden önce ad değişmiştir." Prof.Dr.Nevzat Çevik



* "Aslında klasik bakımdan LUKİYA şekli daha doğrudur. Sözün kökünde LUK-os KURT kelimesi vardır."  Elşad Alili - Institution of Linguistics, Azerbaijan)



"Tesadüfen Tlos’ta bulunan balta yanında, 1989’da Kyneai’da bulunan taş balta ve Patara’da en dip kazı katmanında ortaya çıkarılan taş balta, merkezi Likya’nın Bronz Çağa kadar indiğini göstermektedir. Karataş-Semahöyük bulguları da 3. bin yayla kültürlerine ilişkin önemli belgeler sunar. Gelidonya Burnu ve Uluburun’da bulunan 14. ve 12. yüzyıllara tarihlenen batıklar, büyük limanlara sahip önemli kıyı kentlerinin Bronz Çağındaki işlerliğine tanıklık etse de, Klasik Çağ ve öncesinde denizciliğin ve dolayısıyla limanların ve de liman kentlerinin çok da önemli olmadığı düşünülmektedir. 

Buna rağmen Likya kıyılarında mutlaka yerleşimler kurulmuş olmalıdır. Çünkü denizdeki tekneler, Bronz Çağ gemiciliğinde günlük menziller kat edebiliyorlardı ve bu nedenle de sık sık sahildeki yerleşimlere demir atmak zorundaydılar. 
Gagai–Mavikent yüzey araştırmalarında, mağara içinde in situ olarak korunmuş bir şekilde bulduğumuz İlk Tunç Çağı seramiği, ilk kez, Gelidonya Burnu için en geç Bronz Çağın yerleşim başlangıcı olarak gösterilmesi gerektiğini kesinlikle ortaya koymaktadır. Ksanthos, Patara, Limyra ve Rhodiapolis gibi yerleşimlerde, kazılarda elde edilen seramik veriler MÖ 8. yüzyılı çoktan geçmiştir.

Rodos kolonizasyonunun etkin olduğu MÖ 7. yüzyılda Likya’da da Phaselis gibi bazı kentlerin önem kazandığını biliyoruz. Bu dönemde Anadolu’da Lidya egemenliği söz konusudur. Ancak, Herodotos’un bildirdiğine göre Likya ve Kilikya topraklarının büyük kısmı, bu yeni egemenden kurtulacak kadar da güçlüdür. Anlaşılan Kroisos’un işgal alanı içerisinde bulunmamaktadır. Likya’nın Demir Çağı şimdilik tam aydınlanamamıştır. Kazıların sürmesiyle bu dönem de belgelenecektir. Bu dönem karanlığında sorun, özellikle seramik kriterlerinin tam oturmamış olmasından kaynaklanır. Toprak altından öte, kazı depolarındaki soru işaretli birçok örnek bile, belki de, ileride bu döneme verilecektir. 

Likya’nın bağımsız günleri, 540’da İonia’dan başlayan Pers işgali ile biter: Tarih yeniden yazılmaya başlar. Yıl 545’tir. Artık, ülkenin tek egemeni Harpagos’tur. Bazı kentlerin sadece ölüsüne egemen olabilmiştir Satraplar:  Başkent Ksanthos’un kent ve insanlarıyla birlikte intiharı seçişinde destanlaşmıştır Likyalı direnişi.

Persler’in başlangıçta kanla ve baskıyla egemenlik sağladığı izlense de, bazı Likya kentlerinin Pers düşmanlarıyla birlik olup savaşmaları bu egemenliğin sonradan zayıfladığını gösterir. Anlaşılan, tek başına karşısında duramadıkları bu yeni gücün sınırsız hakimiyetini, yandaş bularak azaltmışlardır. MÖ 540’tan itibaren Akhamenid Krallığına vergi ödeyen ve MÖ 480’de Kserkses’in Yunanistan işgali için başlattığı sefere 50 gemiyle katkıda bulunarak kimin yanında olduğunu açıkça gösteren Likya, bu dönemde Pers egemenliğindeydi. 
Herodotos, bu sefere katılan Likya askerlerinin göğüs ve bacak zırhı, kızılcık yaylar, kamıştan oklar ve mızraklar ile kama ve palalar kullandıklarını, omuzlarında postlar ve kuş tüyünden başlıkları bulunduğunu yazar. (! - Altın Adam kurganından çıkan yüzük üzerindeki betimleme ya da Mısır'a saldıran "Deniz İnsanları"nın başlarındaki gibi...SB)


Bilinen en erken Pers hanedanı (dinastı) Kheziga’dır (MÖ 526-525). Bu hanedan, MÖ 526’dan MÖ 380’e kadar Ksanthos’un egemen ailesidir. Son hanedan Kherei (MÖ 410 – MÖ 390) ile birlikte Ksanthos, Likya üzerindeki söz sahipliğini yitirmeye başlar. 
Erbbina’nın (MÖ 390 - MÖ 380) atandığı Telmessos, batıda egemenlik merkezi olur. Pers egemenliğinde bazı Likya prensleri kendi adına sikke basmaya devam ederler. Kuprilii bunların içerisinde hanedanlığını en uzun sürdürendir. Bu prens, olasılıkla, Pers ordusuna yol gösteren Kybernikos olmalıdır. 

Takvimler MÖ 370-360’ı gösterdiğinde, Büyük Satrap Ayaklanması yaşanır. Likyalılar krala başkaldıran satraplarla aynı cephede yer alırlar. Bu arada Karia Satrabı Maussollos usta bir manevrayla kazanacak gücün yanında yer alır. Bu çıkarcı manevrası sayesinde Kral Artakserkses’ten Likya armağanı sözü alınır. 
Kimon’la birlikte Likya tarihi tekrar değişir. Attikalı komutan, Eurymedon Savaşı’nı kazanıp Karia ve Likya’yı Perslerin elinden alır ve Attika-Delos Deniz Birliğine katar. Tarih ilerledikçe – tüm güçsüz küçük bölgeler gibi - Likya’nın sahipleri sürekli değişmektedir. Ama Likya’nın durumu aslında değişmemektedir: Vergiler Persler’e değil artık Yunanlılara verilmektedir. Bu dönemde değişen yönetim biçimidir: Kent meclisleri ortak kararların alındığı karar makamı rolünü egemen feodal güçlerden almıştı. Likya iki büyük egemen güç arasında sıkışmıştı.

MÖ 449’da Kalias Barışı ile bu sıkışma biraz da bölünmeye dönmüştü: Artık Pers gemileri Gelidonya Burnu’na kadar ilerleyebiliyorlardı. Batı Anadolu kıyılarının işgali için kurulan Delos Deniz Birliğine ödenen vergilerin MÖ 446’dan itibaren kayıtları bulunmaktadır. 
Kimon aracılığıyla Birliğe dahil olan Likya’nın birlik üyeliği kısa ömürlü olur (MÖ 452-445). Zaten, Birlik üyeliği de ekonomik birlikten öteye gitmez. Peloponnes Savaşı’na katılmayarak bunu gösterir. Peloponnes Savaşı’nın giderlerini karşılamak için Likya’ya gelen Melesandros, Likya’da ölür.

Atina’nın Sparta’ya karşı yenilgiye uğradığı Peloponnes Savaşı sonrasında artan birlikten ayrılma eğilimi nedeniyle Likya’yı cezalandırmaya gelen komutanın ölümüyle, Likya üzerindeki Atina etkisi MÖ 429’da kaybolur ve Delos Birliği de biter. Perslere ikinci kez egemenlik sırası gelmiştir. Likya tekrar Pers egemenliğine girer: MÖ 358’e kadar sürecek bu dönemde, Likya’da imar ve sanat yoğun bir süreç yaşar. Şaşırtıcı olan, Yunan ve Pers arasında sürekli el değiştiren Likya’nın bu baskı altında nasıl bu denli yüksek ve özgün bir sanat yarattığıdır. 

Çünkü sanatına bakıldığında, kattıklarının aldıklarından daha az olduğunu söylemek zordur. Bu sanatsal zenginliği yaratan olgu, belki de geliş gidiş zenginliğidir. Özgürlüğün güzelliği ve değeri zorluğundadır; kolay ele geçmeyişindedir.  Çünkü bağımlı olan herkes, aynı zamanda tepedeki bağımsız azınlığın gücünü oluşturduğu için, özgürlüğün ve buna karşı durmanın yolları hep kanla çizilmiştir. Bu sonuçtandır, Tlos’un Ortaçağ beyine Kanlı Ali Ağa denmesinin nedeni. Beşkaza’ya ayrı emniyet atamak zorunda kalan Osmanlı yönetimine dek sürer bu zapt edilmezlik. 
Belki de sadece bu nedenle doğru olabilir, Atinalı İsokrates’in söyledikleri: “Persler hiç bir zaman Likya üzerinde sürekli egemen olamamıştır”. 

Harpagos sonrası dönemin seramik bulgularının Pers geleneğinde görünmemesi nedeniyle, Likya’daki Pers varlığı hep azımsanmıştır. Perikle’nin, Pers Satrabı Arrtumpara’yı Ksanthos vadisinden atmasıyla yerli egemenliği tekrar kazanılır. Ancak “yabancı” kimdir bilinmez.  Çünkü Mausollos’tan İskender’e ve Rodos’a kadar sık sık el değiştirir Likya. Ta ki, Likya Birliği sürecindeki ayrıcalıklı bağımsızlığa kadar… 
Likya’nın bağımsızlık savaşının ilk etkileyici lideri Perikle’dir. Karia satrapı Mausollos’a karşı, dağınık Likya güçlerini bir araya getirerek verdiği savaşla Likya Birliği, hayallerini gerçeğe dönüştürmek isterse de, kaybeden taraftadır. Pers Kralı Artakserkses Likya topraklarını ödül olarak işbirlikçisi Karia kralına verir. Artık dinastik (hanedanlık) düzenin sonu gelmiş ve Pers gücü çözülmüştür.

İskender Likya’ya girdiğinde hemen hemen hiçbir önemli Pers direnişi ile karşılaşmadan kentlere sahip olmuştur. Büyük İskender, yandaşı Nearkhos’u atayarak eski satrap yönetim biçimini sürdürmüştür. İdari olarak bir yenilik getirilmemesine karşın, yarımadanın kültürü, bu yeni dönemde yeni değişiklikler yaşamıştır. Bunların en radikali kültürel işgaldir: İskender, Anadolu halklarına Eski Yunanca konuşma ve yazma zorunluluğunu getirmiştir. Ardılları da bu kültür politikasını sürdürmüştür. Küçük Asya’daki Hellenizasyon, İskender’in askeri işgaliyle değil, aslında dil ve yazı mecburiyeti getirmesiyle söz konusu olmuştur. Ve öylesine de kalıcı olmuştur ki, Roma dönemi yazıtlarının çok büyük çoğunluğu da Latince değil, Eski Yunanca yazılmaya devam etmiştir. 


"Likya topraklarına yönelik egemenlik isteklerinin ardı arkası kesilmez. Çünkü Ege ve Akdeniz’e sahip olmanın yolları, Likya limanlarından geçer. Dahası, Elmalı sedirleri ve çamlar diğer değerli ürünlerle birlikte Likya dağlarının vadilerinden sahile indirilip limanlardan sevk ediliyordu. Bu limanların güney-doğu Likya’daki en önemlilerinden ikisi, bugünkü Rhodiapolis’in bulunduğu bölgede Finike Limanı ve Melanippe (Karaöz) limanlarıydı. Rhodiapolis’in en yakınındaki önemli liman, Finike (Phonikus) idi. Ancak Melanippe ve Atrasas limanları da diğer pek çok liman gibi bölgeye hizmet vermekte ve trafik yanında zenginliği de arttırıcı unsurlar olarak önem taşımaktaydılar.

Akdeniz sahillerinin en önemlileri ise Patara ve Andriake limanlarıydı. Limanlar zinciri ve doğu ile batısındaki limanlarla güçlü bağlantıları Likya’yı geniş bir egemenlik için vazgeçilmez kılmaktaydı. Likya sahillerinin egemenlik yolu olduğunu fark eden Büyük İskender, tüm Likya’ya egemen oldu. Artık Likya’nın kendi kendini yönetebilme şansı bitmişti.


İskender’in Babil’de ölümünden (MÖ 323) sonra Likya topraklarına önce Makedonlar girer. Daha sonra 310’da Likya topraklarına giren Ptolemaioslar 309’da güçlü filosuyla önce Phaselis’i ardından da Likya’yı fetheder. Burada, Diodoros’un, Phaselis’i Likya’dan ayrı olarak anmış olması ilginçtir. 


MÖ 301’de de Lysimakhos egemen olur.  Egemenlik sık sık el değiştirir:  Likya MÖ 279-78’de Antiokhos I’in,  MÖ 278-77’de Ptolemaios II. Philadelphos’un kontrolündedir.  MÖ 197’de ise sırada Seleukoslar egemenliği vardır. 


Antiokhos III, Likya’nın özellikle de Myra, Andriake, Patara, Phaselis ve Limyra’nın alınması üzerinde durur. Çünkü bunlar en önemli limanlardır. Temeli ekonomiye dayalı bir memuri yönetim anlayışıyla Hellenistik Dönem Likya’sında aristokrasi yeniden güç kazanır. Suriye Kralı III. Antiokhos’un Anadolu’yu ele geçirme serüveni, MÖ 189’daki Magnesia Savaşı’nda yenilmesiyle son bulur.


Savaşın ardından imzalanan Apameia Barışı (MÖ 188) sonrasında Romalılar (Telmessos hariç) tüm Likya’yı Rodos’a armağan eder. Ancak, bu dönemde Likya’da büyüyen şiddetli hoşnutsuzluk, 22 yıl sürecek bir başkaldırı dönemini başlatır. Rodos Kongresi’nde Likyalılar, Rodos’a boyun eğmektense her şeye katlanacaklarını bildirmişlerdir. Anlaşılan bir eşya gibi armağan edilmiş olmak hoşlarına gitmemişti. Bunun bedelini Rodos’la yaptıkları ilk savaşı (MÖ 187) kaybederek öderler. Rodos’un Likya işgali karşısında da ilk kez MÖ 168/167’de Likya Birliği kurulmuş oldu. Bu dönemde Rodos’un Roma nezdinde gözden düşmesi ve topraklarını kaybetmesi ile düştüğü ekonomik çöküş Likya’nın palazlanmasına yorulur.


Anadolu’nun her bir yanı Roma eyaleti olurken Likya MS 43 yılına kadar bağımsızlığını sürdürür. Likya, Anadolu’da en son Roma eyaleti olan bölgedir. Gerçek bağımsızlık ise MÖ 81’de Sulla tarafından verilir ve Likya ilk kez “Hür Devlet” konumunu ancak kazanır. Bunu da Mithridates Savaşı’nda Roma’yı desteklemesiyle kazanmıştır. Anadolu’nun belki de ilk bağımsızlık savaşlarını veren Pontos Kralı Mithridates VI. Eupator MÖ 88-89’da Anadolu’nun büyük bölümünü egemenliği altına alır.


Anadolu kentlerinin çoğu Pontos kralına isteyerek kapılarını açar. Hatta Efes gibi bazı kentlerde Mithridates’e yaranmak için Roma onuruna dikilen heykel ve anıtları yıkmışlardır. Likya gibi bazı özerk bölgelerdeki az sayıdaki bazı kentler ise, müttefik Roma gücüne sığınarak direnmekteydiler.


Roma’nın Doğu Akdeniz’deki en büyük donanma gücü olan Rodos Adasıydı. Ancak Rodos tarihsel dersini iyi almış ve Mithridates’e karşı bayrak açmıştı. Rodos MÖ 88 yılındaki ada seferine karşı Likyalıların yardımıyla savunma hazırlıklarını yapmıştı.


Likya’dan gönderilen Pataralı Artapatos’un oğlu Amiral Kreinolaos komutasındaki gücün ilk görevi, Mithridates’in yola çıktığı Kos Adası’nı gözetlemekti. Şiddetli savaş sürecinde, Rodos’un yüksek deniz yeteneğinden öte iki önemli olay Mithridates’in kaderini ve Rodos’un şansını belirlemişti. 


Bunlardan biri, krala yardıma gönderilen güçleri taşıyan nakliye gemilerinin Kaunos açıklarında fırtınaya yakalanması, diğeri ise kuşatmada saldırı kulesi dev sambukenin devrilmesi idi. Kuşatma gücü bırakıp Rodos’tan Likya’ya hareket eden Mithridates, Likya Birliği donanmasının bulunduğu, Birliğin başkenti Patara’ya hareket eder. Bu mücadelede Rodos’un yanında Mithridates’e karşı savaşan Likya, Roma tarafından, Sulla’nın zaferinden sonra “Roma’nın dostu ve müttefiki” olarak ödüllendirilir. MÖ 82’de Balbura, Bubon ve Oinoanda’nın birliğe katılması bu ödüllerden biridir.



MÖ 1. yüzyıl başlarında bölgenin başına dert olan Zeniketes, Romalı bir komutan olan Servilius İsauricus yardımıyla MÖ 78-77’deki savaşlar sonucu Likya’dan atılır. Bunun sonucunda korsanlık döneminde Zeniketes’in yuvaları olan Olympos ve Phaselis Likya Birliğinden atılır. Korsanlığa karşı savaşan ve uygar davranışları nedeniyle Roma kaynaklarınca övülmüştür.


Brutus’la bağlantılı olarak sancılı dönemler geçiren Likya, Augustus ve Tiberius zamanında Roma’yla ilişkilerin oldukça iyi olduğu bu imparatorlara adanan anıtlardan anlaşılmaktadır. Hatta Tiberius, Myra halkı tarafından yaşamı boyunca “tanrı” ilan edilerek onurlandırılmıştır. Aynı biçimde Germanicus da heykellerle onurlandırılmıştır. 


Myra halkı Germanicus ve Agrippina için “kurtarıcı, velinimet” olarak anmışlardır. Likya ilginç bir şekilde imparatorluk sınırlarına dâhil edilmekte çevresine göre çok gecikmiştir. Oysa deniz taşımacılığının alternatifsiz olduğu o dönemlerde çok önemli limanlarıyla Likya, İmparatorluk için de önemli olmalıydı. 


Bunun nedeni, bir Roma eyaleti olmadan önce de güvenilir ve sorun yaratmayan bir müttefik olarak bir eyalet gibi davranmış olmasındadır. Ancak bu “sorunsuzluk” bittiğinde bölgede iç karışıklıklar başladığında Roma’nın Likya’ya el atma zamanı da gelmişti. Güvenlik için kurulmuş olan Likya Birliği artık çalışmıyordu.


Ekonomiyi ve politikayı ellerinde bulunduran zengin ve güçlü Likya aileleri ile güçten pay alamayan diğer aristokratlar arasında çıkan çatışmalar yaygın bir iç anarşiye dönüşür. Resmi yetkilerin tümünü ellerinde bulunduran ileri gelenler, İmparator kültüne de büyük önem vererek İmparatorluktan güç almaktaydılar. Bunların karşısında da Roma karşıtı olan ve tabandan destek bulan diğer üst sınıf bulunmaktaydı. Bu büyük iç karışıklıkta ölümler, talan ve gasp en yoğun biçimde yaşanmaktaydı. Ölenler de –her ne kadar Roma vatandaşı olarak anılsalar da- Roma vatandaşlığını almış yerlilerdi. 


Zaten Likya, yabancı azınlığın çok az olduğu bir bölgeydi. Korsanlık sürecinde Likya’yı uygarlığıyla Kilikyalılardan ayıran özellikleri bu dönemde kaybolmuştu. Artık iç savaş vardı. İmparator Claudius, en iyi komutanı Quintius Veranus komutasındaki askeri müdahaleyle bu duruma son verdi ve MS 43 yılıyla birlikte Likya Roma’nın bir eyaleti oldu. 


Artık Birlik kararları Roma’nın bölge valisi tarafından onaylanmadan uygulanamıyordu. Likya’ya verilen ayrıcalıklı bağımsız haklar çoğunlukla ellerinden alınarak yüksek bir kontrol mekanizması uygulanmaya konulmuştu.


Sezar’ın öldürülmesinden sonra, Senato Brutus’u Girit Adası’na sürer. Brutus da güçlenmek üzere kentlere baskınlar düzenler. Hedefte Likya’nın metropolleri de vardır. Oinoanda gibi gönüllüce Brutus’tan yana olanların olmasının yanı sıra çoğunlukla ya zorla ya da gönülsüzce teslimiyetler yaşanır. Rodoslular gibi Likyalılar da Sezar’a olan saygılarından Brutus’a karşı cephe almışlar ve Naukrates liderliğinde ayaklanmışlardır. 


Ama özellikle Ksanthos vadisinde gerçekleşen bu karşı koyuş başarısız olur. Sikkeler üzerinde Brutus’un zaferini simgeleyen tropaion ve esir alınan Likyalılar vardır. 


Bir Brutus sikkesinin arka yüzünde, trophaion altında betimlenmiş olan iki gemi pruvasından biri, Cassius’un Rodos işgalini diğeri de Lentulus Spinther’in Myra-Andriake işgalini simgeler.


MÖ 46 yılında Roma ile Likya arasında yapılan anlaşmaya göre, Likyalılar Roma düşmanlarını sınırlarında barındırmayacak, birbirlerinin düşmanlarına hiçbir yardımda bulunmayacak, savaşta ise yardımlaşılacaktı. Bunlar dışında Sezar, Likya’dan ayrılmış olan Phaselis, Khoma, Telmessos gibi yerleri Likyalılara geri vermiştir. Likya, İskenderiye savaşında Sezar’a yardıma gönderdiği 5 geminin karşılığını fazlasıyla almıştı. Çok daha önemli bir karşılığı da Brutus’un Roma’ya karşı başlattığı isyana destek vermemesiydi. Brutus, istediği silahları ve parasal yardımı Likya’dan yeterince alamamıştı. Ancak Likya, Brutus’a karşı direnişin bedelini ağır ödemişti. En ağır bedel ödeyen kent de Ksanthos’du. Ksanthos’un perişan halini gören Patara doğrudan teslim olmayı tercih eder. Patara’nın tüm altın ve diğer değerli mallarını alan Brutus, Myra’ya yönelir.


Brutus’un komutanı Lentulus Spinther, Andriake liman girişi zincirlerini kırıp kenti işgal edince Myra da teslim olmak zorunda kalır. Plutarkhos, Brutus’un Likya’dan 150 talent topladığını belirtir. Likya ve Pamfilya’nın (Pamphylia), idari nedenlerle birleştirilerek tek eyalete dönüştürülmesinin ise Rhodiapolis’te bulunan yeni bir yazıtla, MS 68-69 yılında Galba döneminde gerçekleştiği artık kesin olarak bilinmektedir. Daha önce bunu belirten Suetonius doğru çıkmıştır.


MS 1. yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan hareketlenme, 2. yüzyılda Likya’ya en parlak dönemini yaşatan alt yapıyı oluşturmuştu. Traian’dan (98-117) Markus Aurelius’a (161-180) kadarki yaklaşık 100 yıllık süreçte, özelikle de barış ve birleşme sürecini gerçekleştiren Hadrian ve Antonius Pius dönemlerinde kent -tüm imparatorluk gibi- en parlak ve güçlü dönemlerini yaşamıştır.


Pax Romana (Barış Dönemi) tüm bölgeyle birlikte Rhodiapolis’e de yaramıştır. Traian, 113 yılında Partlara karşı sefere çıktığında Likya’ya uğramıştır. MS 130’larda Laodikeia ve Kibyra üzerinden Koridalla’ya inen Hadrianus Likya kentlerinin bazılarını ziyaret etmiştir. Bu süreçte Rhodiapolis’te Sebasteion ve içinde dikilen Hadrianus ve Sabina heykelleriyle onurlandırılmış ve imparator kültü tapınımı görmüştür.


Commodos dönemi ve sonrasında Likya, prokonsüller tarafından idare edilmiştir. MS 3. yüzyılın başlarında Caracalla’nın öldürülmesiyle iniş ve kaos dönemi başlar. Bu karışıklıklar ve İmparatorluğun eski gücünü yitirişi Likya’ya da yansır. Barış ve imar yılları geride kalmıştır. Gordianus III döneminde (238-244) Likya’da sikke basan ve basmayan kentler bir araya getirilerek, tekrar bir birleştirme çabasına girilmiştir. 


Valerianus döneminde (253-260) Myra ile Side arasında ekonomik işbirliği ve dinsel birliğin olduğunu gösteren sikke, şehirlerin bir başına da işlerini yürüttüklerini göstermektedir. İmparator Probus (276-282) Likya’da barışın ve düzenin korunması için başkaldırıları bastırırsa da bu dinginlik uzun sürmez. 313 yılına kadar Likya ve Pamfilya aynı vali tarafından idare edilmektedir. 325 yılı meclis kayıtlarında ise Likya ve Pamfilya piskoposlukları ayrı ayrı anılmıştır: Galba dönemindeki birleşme son bulmuştur ve zaten İmparatorluğun ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ve dini Likya’nın yeni resmini oluşturmaktaydı.


Likya’nın başkenti II. Theodosious (MS 408-450) döneminden itibaren Myra’dır. Bu dönem St. Nikolaos’la simgelenen dönemdir. Myra toprakları St. Nikolaos’un Myra’yı ünlendirmesinden yüzlerce yıl önce MS 60’da St. Paulus’un ayak basmasıyla Hıristiyanlıkta önemli bir yer olacağını belli etmişti.


Patara’da doğan Aziz, Likya metropolü olan Myra’da dinsel okulunu kurmuş, yetkinleşmiş ve misyonunun doruğundayken asal kilisesini kurup Hıristiyanlık dinini yayarak ünlenmiş ve aynı yerde ölmüştür. Myra’nın asıl ünlenişi ise 6. yüzyılda olur. Sionlu (Demre-Karabel) Nikolaos’un, Myralı St. Nikolaos’un martyrionunu ziyareti ve Rosallia gününde din adamlarını bir araya getiren Sinod’un Myra’da toplanmasıyla daha da ünlenip gelişen Myra, o gün bu gündür turistlerin/hacıların ilgi odağı olmuş, kutsal bir merkez sayılmıştır.


6. yüzyıl, Likya’da felaketler dönemidir. MS 529-530’da Myra merkezli büyük deprem ve tsunami. MS 542’den 740’a kadar kıyamet tabakası: Veba salgını. Büyük depremler ve Arap baskınları sonucu büyük miktarda insan ölümlerinin yaşandığı suskun, karanlık bir dönemdir. İnanılmaz sayıda ölümler Likya nüfusunu azaltmış, gücünü tüketmiştir.


7. ve 8. yüzyılda, bu kez Araplar Likya’nın sahibi olmak ister. Teke sahillerinde üs edinmenin nihai amacı İstanbul’a sahip olmaktı. İstanbul’un kuşatılmasının ardından yapılan malzeme sevkleri de Likya kıyılarından yapılmaktaydı ve bu rota boyunca Arap filosu sık sık Likya kentlerine baskın vermekteydi.


İslam-Bizans savaşlarının en büyüğü 655 yılında Finike limanında yaşanır. Finike sahilinde demirleyen 30 bin kişilik İslam ordusu ve denizlerde yankılayan ezan sesleri İmparator Konstantin’in rüyalarına girer. Diğer gemilerden yükselen çan sesleriyle de bu psikolojik savaşa yanıt veriliyordu. Ve deniz savaşını kara savaşına dönüştüren Arap ordusu galip gelir. 9. ve 10. yüzyıllarda kendini biraz toparlayıp tekrar şapel ve bazilikalar yapacak kadar sakinleşen bölgedeki Bizans varlığı 11. yüzyıllarda Türklerin gelişiyle bir anda yok olur. (! - Milattan önceki dönem ile Hıristiyan Türk boylarının varlığından bahsetmemek bir eksikliktir!-SB)


Artık, tamamen farklı bir kültür ve yönetimin söz konusu olduğu yeni bir dönem başlamış, Hazar bölgesinden gelip yöreye yerleşen Teke aşiretiyle birlikte adı da artık Teke olmuştur. Ancak, kendi içinde de olsa değişim sürer: Selçukluların yıkılışıyla Menteşoğulları egemen olur. Bu dönem 90 yıl sürer. Selçuklu ve Beylikler dönemlerine ilişkin ele geçen verilerden biri, Rhodiapolis kilise kazılarında bulunan gümüş bir sikkedir.


Hamitoğullarına ait sikke 1322 tarihlidir. 1390’da Sultan Beyazıt ilk Osmanlı bayrağını Likya’ya diker. Tüm Likya sahillerinin Osmanlı egemenliğine geçmesi için ise yaklaşık bir yüzyıllık mücadele Osmanlıları beklemektedir. Çünkü tüm deniz kurtları, Venedikliler, Cenevizliler ve St. John Şövalyeleri’ni de temizlemek gerekecektir. Bu mücadeleler 1479’da çoğunlukla kırılır ve Osmanlı güneybatı sahillerine sorunsuz yerleşir. Bu kez sırada iç isyanlar vardır. Bunların en önemlilerinden biri, 1510’daki Şahkulu Baba isyanıdır.


Likya’da alışkın olduğumuz bir direniş destanı daha yaşanır 1606’da. Aziz Stephanos Şövalyeleri Finike’ye saldırdıklarında, neye uğradıklarını şaşıran Türkler kaybedeceklerini anlayınca topluca intihar etmeyi seçerler. Aslında sular hiç bir zaman ebediyen durulmayacaktır. Teke Mütesellimi İbrahim Bey, 1807’lerde 29 ay boyunca güçlü Osmanlı’ya karşı direnecektir. Son bayrağı yine halklar birliğinin son versiyonuyla ve yine destansı bir mücadeleyle diken Mustafa Kemal’le de tüm Anadolu gibi Likya da büyük devrimlerle yeni bir çağa girer: Cumhuriyet Türkiye’sine."


Prof. Dr. Nevzat Çevik

Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü,Myra-Andriake Kazıları Başkanı,aktuelarkeoloji,2011
Bu çabada Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün Myra-Andriake kazılarıyla N. Çevik ve ekibi,
Patara kazılarıyla F. Işık - H. İşkan Işık ve ekibi, Rhodiapolis kazılarıyla İ. Kızgut ve ekibi, Tlos kazılarıyla T. Korkut ve ekibi ; hem kazı ve araştırmaları hem de yoğun yayınlarıyla Likya Uygarlığı’nın aydınlatılması amacına yönelik olarak 22 yıldır yoğun bir gayret göstermiştir.




Myra / Tiyatro, 11 bin 500 kişi kapasiteli, bölgenin en büyük ve en nitelikli tiyatrosu, alüvyon altında gömülü kentin Roma Döneminde bölgenin en büyük merkezlerinden biri olduğunu göstermektedir.

Likya’nın en kapasiteli tiyatrolarından biri olan Myra Tiyatrosu’nun batı duvarında “Gezici esnaf Gaius’un yeri” yazılıdır. Duvara kazınmış harfler, sessizce duran dev tiyatroda bir zamanlar yapılan gösterilerde izleyicilere çerez satan satıcıdan sıcak sesler taşır. Başka biri ise, resmi ve yazısıyla bir dilek içerir: Zafer Tanrıçası’nın figürü önünde, “kente şans getir ve sürekli galip ol” yazılıdır.


Likya’nın Mür soluyan kenti - Myra / Andriake

Adonis’in güzeller güzeli annesi Myrhha’ya adını veren Likçe’deki yerel ismi ile “Muri”, ünlü Myra yağının da üretildiği mersin bitkisinden kök alır. Günümüzdeki adı olan “Demre”ye kadar da çok değişmeden bugüne dek yaşar. Myra kazılarından çıkan mür yağı şişeleri, kilise çevresindeki yağ işlikleri ve hala bu alanda bulunan mersin ağaçları, her dönemde kentin adına yansır.

Tüm Likya’nın en etkileyici kaya mezarlarından biri olan tapınak cepheli mezar, mimarisiyle, bitkilerden çıkan tanrıça (Artemis/Myrrh) dizisiyle, aslan boğa kabartmalarıyla ve tam ortada betimlenen mezar sahibi aile “fotoğrafıyla” muhteşemdir. Kabartmada ve sikkede görünen “Tanrıça Myra”dır, “Myra Artemisi”dir. 

MS 4. yüzyıl başlarında, Hristiyan İmparator’un başa geçmesi ile birlikte yerel piskoposlar kötülüklerin kaynağını yok ettiklerine inanarak antik tapınakları ve heykelleri yok etmişlerdir. “Likya’nın en güzel Artemis Tapınağı” da olasılıkla Myra Piskoposu tarafından temellerine kadar yıkılmış olmalıdır.












"Alfabenin toplam 29’dan “Hellence’den alınmıştır”denilen 19 harfi de, Hellence’de yazılan Fenike kopyası harflerden farklı olarak, M.Ö. 402’de Atina’da Hellen dünyasına ortak bir alfabeye dönüştürülen, özgün Milet alfabesinin bir ürünüdür... Ve onların Atina’dan göçle gelmedikleri, yarattıkları uygarlık gibi Anadolu’da yerli oldukları görüşünün artık eskiçağ biliminin gündemine oturmaya başlaması, eskiçağ biliminde konulara tek yanlı “Hellas/Atina” önyargısıyla değil, “Anadolu/Milet” seçeneğiyle de çok yönlü yaklaşımın doğal sonucu olarak şaşırtmamalıdır."

"Eskiçağ Bilimi’nin yüzelli yıldan buyana “Hellenliğini” sorgulama gereği bile duymadığı bir uygarlığı kendi “Anadolu”köküne bağlamanın kolay olmayacağı belliydi. Çünkü Anadolu arkeolojisinin dünyaca tanınmış saygın adı Akurgal ayrıca doktora çalışmasının bağlığına taşımıştı Lykia sanatının “Hellenliği”ni, “M.Ö. 6.yüzyıl Lykia Yunan Kabartmaları” diye. Karşı bir görüşü öncelikle kendi halkımıza inandırmak kolay olmayacaktı. Ayrıca, bir taraftan İonlar bağlamında, “sanatı ve kültürü Doğu/Anadolu olan ve Anadolu mayasıyla yarattıkları Batı Uygarlığı’nı Ege’nin batı yakasındaki ‘anayurda’ aşılayan sömürgeciler Atinalılar’dır, çünkü yazı ve dil Hellence’dir” denecekti.

Öteyandan, her nasıl oluyorsa, “yazısı ve dili yerli olan” bir halkın, Lykia’nın, uygarlığı da “Hellen” olabilecekti, çünkü bu kez “sanatları Hellen etkili” olacaktı. Karşıt iki gerekçeyle aynı hedefe varabilme mucizesini(!) içeren bu görüşler Batılılar gibi Akurgal’ındır da. Bir uygarlığın kimliğini yazı ve dil mi belirler, yoksa sanatın, düşüncenin niceliği mi?; bunu anılan mantık temelinde anlayabilmek mümkün değildir. Anlaşılan tek şey, Batı Anadolu’daher uygarlığın her durumda mutlaka “Hellen” olması gerektiğidir (!).

Acıdır ki genç kuşak eskiçağ bilimcilerimiz de Lykia’da Hellen etkisini yazı temelinde görme kolaycılığından sıyrılamamış; yerli yazı yerine Hellence’nin toplumun iradesi dışında, Makedon İskender buyruğuyla yazdırıldığı unutularak ve bunu arkeolojik bulgularla birlikte değerlendirme gereği bir yana bırakılarak, bu etkiyi “Pers egemenliği altında çift dilli yazıtlarda fark etmeye” dek indirgemişlerdir. Sanki resmi dili ve yazısı Farsça olan Selçuklu Türkleri, bununla “Persleşmiş”lerdir!!!" - Prof.Dr.Fahri Işık






Bölgede pek çok doğal felaket yaşanmıştır. Bunlar genellikle salgın hastalıklar ve depremlerdir. Deniz merkezli bazı depremlerin tsunami de oluşturmuş olabileceği varsayılabilirse de bunun kanıtını bulmak zordur. 

MÖ 227 : Likya, Karia ve Rodos
MÖ 199 : Rodos
MS 68 : Myra ve Patara depremi ve tsunami.
MS 141 : Tüm Likya’yı büyük oranda etkilemiş
MS 240 : 5 Ağustos depremi. Arykanda tiyatrosu ve stadiumu ile Lykiarkhın mezarında tahribata yol açan depremde bazı Likya sahil şehirleri su baskınlarına uğramıştır. Bu korkunç deprem sonrası İmparator Gordianus III yerle bir olan Likya şehirlerinin tekrar ayağa kalkabilmeleri için, zarar gören şehirlere sikke basma hakkı tanımıştır.
MS 344 : Rodos merkezli şiddetli deprem.
MS 365 : 21 Haziran veya 370 depremi.
MS 474 : Rodos büyük deprem.
MS 515 : Rodos. Büyük deprem.
MS 529 : Myra büyük deprem.
MS 542’den 740’a kadar kıyamet tabakası. Veba salgını. Büyük miktarda insan ölümlerinin yaşandığı suskun, karanlık dönem…
MS 565 : Arykanda bazilikasının yerle bir olduğu ve arkasından Arif Köyü’nün ilk oluşumunun gerçekleştiği dönem.
MS 7. yüzyıl : Myra, Patara, Kekova, Phellos ve Ksanthos’un tahrip olduğu büyük deprem.





"Lykia’da konuların seçiminde, tarihsel içeriğinde, doğal ve gerçekçi betiminde “Hellas”yoktur, Anadolu vardır; “Hellenizm” yoktur, Doğululuk vardır. Lykia soylusu bile “Hellenleşmiş”olamaz, çünkü onun mezarı kent içindedir, agora’dadır, halkın yaşamından kopmaz; çünkü o ölünce tanrılaşır, “heros”laşmaz. İnancı Anadolu kökenlidir. Lykia Uygarlığı inançta da “Hellenleşmiş” olamaz. Cl.Bosch, daha Türk Tarih Kongresi’nin ikincisinde,“tümü Anadolu Anatanrıçası’ndan türemiştir” dediği -sözde- “Hellen” tanrıçaları arasında Leto da vardır, kızı Artemis de. Likçe’de “kadın” anlamında “lata”yla örtüşür adı Leto’nun; Hellence olmadığı bilinir; adını taşıyan tek antik yerleşim Lykia’dadır: Letoon." - Prof.Dr.Fahri Işık



"Aslında burada garip bi şey yox. Roma və Bizans arazilerində musəvilərin varlığı bilinəndir. Bi də gənəl olarak bunların çoğu devşirmə yəhudilərdilər ki, bu konu da bir az bilinməz və saklıdır. Bizans dönəmində xristianlığın ilk çağlarında yəhudilərə bi dönəm kölə almağı belə yasakladılar. Nədəni isə kölələrin sünnət edilib devşirilməsi, hətta köləsinə sünnət etdirən musəviylərə bir ara ölüm cəzası uyqulandı. Bu konular az da olsa Bizans səlnaməçiləri Menandr, Theofanın yazılarında keçər. Demək ki, o zaman artıq Romadaki yəhudilərin çoğu devşirmə idi. Bu da ki, yəhudilərin gənəl olaraq Fələstindən çıxışı tezinin masal olduğunun bir kanıtıdır." Elşad Alili - Dilbilim Enstitüsü Azerbaycan







Xanthos - Ksantos


Likya'nın teslim olmayan kenti KSANTHOS


1838’de, Charles Fellows, Ksanthos’u keşfettiği zaman ve daha sonraları, bu sitte bulup Londra’ya getirdiği çok sayıdaki eserle birlikte o tarihe kadar pek az insanın tanıdığı Likya Medeniyeti birdenbire meşhur oldu. Bununla birlikte, Prof. Dr. Pierre Demargne’ın (Paris-Sorbonne Üniversitesi’nde profesör) yönetimindeki bir heyetle Ksanthos’un, bugüne kadar devam eden bilimsel kazılarına başlanması için 1950 yıllarına kadar beklemek gerekmişti.

1962’de, P. Demargne’dan sonra Fransız kazı heyetinin başına gelen Henri Metzger tarafından Letoon kazıları, yani Ksanthos şehrinin idare ettiği dinsel sunağın kazıları, başlatıldı: tek bir arkeolojik birimi oluşturan bu iki sitin, yine tek bir arkeolojik misyon tarafından incelenmesi mantıklı gelmişti. Gitgide, başka Likya sitleri de, gerek Türk, gerekse yabancı kazı heyetlerince uluslararası işbirliğine iyi bir örnek vererek incelenmeye başlanmıştır: Limyra, Patara ve diğerleri…

Böylece, Ksanthos ve Letoon’da Fransız kazılarının başlatılmasıyla, en büyük şehri Ksanthos olan Likya Medeniyeti’ni tanıma yolu genişçe açılmıştır.Son olarak da 2009 yılında, Fransız “Academie des Inscriptions et Belles Lettres” kurumu tarafından 200.000 Euro’luk Cino del Duca arkeolojik ödülü Prof. Dr. J. des Courtils’e verilerek Fransız kazıları mükâfatlandırılmıştır.


Ksanthos’ta Likya Medeniyeti’nin Keşfi

Ksanthos kazılarının başladığı tarihte Likya Medeniyeti, Herodotos ile diğer antik dönem tarihçilerinin bazı yazıları ve 19. yüzyıl sonunda Avusturyalı epigrafların bir kısmını yayınladığı Likya kitabeleri sayesinde tanınmaktaydı.

Ksanthos’ta yapılan keşifler ve bunların çabucak yayınlanması, bilim insanlarını ve halkı Likya Medeniyeti’nin tarihi ve kalıntıları içine sokmuştur. Bu kentin ve Letoon’un arkeolojik önemi, her ikisinin de UNESCO’nun Dünya Mirası kapsamına alınmasını açıklamaktadır. Ksanthos’un Likya mezarlarını içeren kitabında; P. Demargne, bu medeniyetin karakteristik özelliklerini belirtmektedir. Ksanthos’un en muhteşem mezarları meşhur “pilyeli” mezarlardır: 

Aslanlı Pilye, Harpili Pilye, Yazılı Pilye…

Bu pilyeler olağanüstü yapılardır. Ağırlığı 10 tonu geçebilen kocaman bir kayadan oluşmakta ve üstünde ölü odası yer almaktadır. Bu anıtlardan yalnızca bir tanesi yazıtlıdır; bu nedenle, Yazılı Kaya veya Yazılı Pilye olarak adlandırılır: Bu yazıt da bize, bu mezarın MÖ 5. yüzyılın sonuna doğru Ksanthos kralı olan Gergis’in mezarı olduğunu açıklamaktadır. Bu durumda; Ksanthos ve Likya’nın diğer şehirlerinde olduğu gibi, Ksanthos’ta bulunan pilyelerin krallara mahsus olduğu sonucu ortaya çıkar. Bu pilyelerden bazıları alçak kabartmalarla süslüdür: Aslanlı Pilye (MÖ 525’e doğru), Harpili Pilye (480’e doğru) ve Yazılı Pilye (400’e doğru) bunlardan bazılarıdır. 

Pierre Demargne’ın yaptığı inceleme, bu heykellerin Ksanthos kralları için çalışmaya gelen Yunanlı sanatçılar tarafından yapılmış olması gerektiğini göstermiştir. Yunan etkisinin en çok görüldüğü anıt ise, bugün, Londra’da bulunan ve Fransız arkeologların restore etmeyi planladıkları meşhur Nereidler Anıtı’dır: burada Ksanthos’un son kralı Arbinas’ın mezarı söz konusudur.

Mezar, beyaz mermerden İon üslûbundaki bir tapınak şeklinde inşa edilmiştir. İnşaat tekniği bile Atina’dan gelen ustaların varlığını göstermektedir (T şeklindeki gömmeler); dekor ise, tamamen Likyalı sahnelerle (surlara saldıran askerler), Atina sanatından esinlenen sahnelerin (Parthenon’un frizini andıran asker ve atlılar geçidi) ilginç bir karışımını sunmaktadır.  Bu incelemelerin en ilginç yanı, hem Klasik Yunan etkisinin gücünü araştırmak, hem de bundan evvelki Likya kültürünün belli başlı özelliklerini belirlemeyi sağlamak olmuştur.

Bu yerli kültürden Yunan kültürüne geçiş, Ksanthos’un diğer mezarlarında da görülür: Gerçekten de, Likya’nın başka yerlerinde olduğu gibi, ahşap yapıları taklit eden çok özel anıtlar görülmektedir.  Bu eserler görüldüğünde, Likyalıların aslında ahşap bir mimariye sahip oldukları; ama taş ustalığının kendilerine Yunanlılarla kurdukları temaslar sonucu dışarıdan geldiği anlaşılmaktadır.

Ksanthos şehrinde oturanlar; şehirlerini dış saldırılardan korumak için, muhtemelen 5. yüzyılın sonlarında, şehri çevreleyen büyük suru inşa ettirmişlerdir ve bu surun bazı kesimleri ise; akropolü korumak amacıyla, belki de daha önceki asırda yaptırılmıştır. Bu büyük sur aslında iki tekniği birbirine karıştırmaktadır: Yunanlılardan miras kalan taş işleme tekniği ile hem eski Anadolu hem de Yakın-Doğu medeniyetlerinden kalan sur inşasının kendine özgü tekniği…Yabancı etkilerden önceki Likya Medeniyeti’nin özgünlüğünün bundan başka iki ayrı örneğini daha sayabiliriz.

Ksanthos’ta, Likya Akropolü’nde, Henri Metzger’in yönetiminde yürütülen kazılar, çamurla birbirine tutturulan küçük taşlardan yapılmış evler ortaya çıkartmıştır. Bu yapılar, zamanımızdan 6. ve 5. yüzyıldan kalmadır ve bugün ortadan kaybolmuş olan, ama kazılarda kalıntıları kül halinde bulunan ve bir yangın sonucunda yandığı saptanan, ahşap bir katı üzerlerinde taşımaktaydılar. 

Bir başka örnek de Likya dilince verilmektedir. Likya yazısını deşifre edebildik, zira Yunanlıların yazısını biraz değiştirerek taklit etmiştir.(! Acaba kim kimden aldı?- Sonuçta Friglerden Yunanlılara geçtiği de söylenmektedir, Frigler ile Likyalılar komşuysa.. SB) Buna karşılık, Likçeyi anlamakta hâlâ zorlanmaktayız. Ksanthos’ta, Letoon’da ve diğer yerlerde bulunan iki dilli metinler (Likçe/Yunanca) biraz ilerlememizi sağlamıştır, özellikle de Emmanuel Laroche’un çalışmaları sayesinde. 

Bugün Anadolulu “Luwi” grubuna ait, Hititçeye yakın bir dil olduğu bilinmektedir. Likyalıların kendilerine özgü bir dile ve sanatsal bir kültüre sahip oldukları görülmektedir; ancak 5. yüzyıldan itibaren bunların gitgide Yunan dili ve kültürüyle karıştığı gözlemlenmiştir.

Bununla birlikte, yeni keşifler Yunan etkisinin gelmesinden önceki Likya kültürünün ilk etkinlikleri hakkında yeni veriler sağlamıştır: Ksanthos’ta, bir aslanla bir boğayı temsil eden olağanüstü iki alçak kabartma bulunmuştur; bunlar karakteristik Anadolu stilindedir ve bu stilde hiçbir Yunan etkisi yoktur. Aksine, bu alçak kabartmalar Frigler ve Neo- Hititlerin heykellerine yakın olup, hayranlık uyandıran örnekleri Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bolca sergilenmektedir.

Likya’da şimdiye kadar böylesine eski Anadolu geleneğine açıkça bağlanan başka eser bulunamamıştır. Bu ilk keşiflerin yanı sıra Fransız arkeologların halen sürdürdüğü araştırmalar,MÖ 7. ve 6. yüzyıllardaki Likya Uygarlığı’nın ilk zamanlarına daha çok ışık tutmaya çalışmaktadır. 

Hellenistik ve Roma Dönemlerinde Ksanthos Letoon’a Yunan Uygarlığı’nı sokan Ksanthos Kralı Arbinas’ın ölümünden sonra (380’e doğru), Büyük İskender’in fethi (334) bu uygarlığın üste çıkmasını sağlamıştır. 

Oysa Ksanthos kazıları; bunun, şehir için karanlık bir döneme işaret ettiğini göstermiştir. Bu dönemde hiçbir anıt yapılmamış, hiçbir önemli iş gerçekleştirilmemiştir. Aslında, muhtemelen bir tapınağa ait olan iki veya üç blok ve Yunanca ele geçen birkaç yazıtla bir-iki seramik dışında, MÖ 4. yüzyılın sonundan 1.yüzyıla kadarki döneme ait olabilecek hiçbir eser kazılarda bulunmamıştır. 

2009’da, Roma binasının yerinde inşa edilmiş bir tiyatronun temeli ortaya çıkarılmıştır: 2011’de yapılması öngörülen kazı çalışmaları, bu yapının inşa tarihini kesinlikle öğrenmemizi sağlayabilir; ama şimdiden diyebiliriz ki; bu yapının taş bir temel üstüne ahşaptan inşa edildiğinin gözlemlenmesi bile çok ilginçtir.

En son yapılan keşiflere göre, yalnızca MÖ 1. yüzyılın sonlarında şehir uyanır gibi görünür. Son on yılda yapılan kazılar, şehrin aslında sadece bir agoraya (1950’lerde bulunmuştur) sahip olmadığını ama gerçekte üç agoraya birden sahip olduğunu göstermiştir.

Roma Döneminde uygulanan bir şehircilik planına göre yapılan döşemeli iki ana cadde ile revaklarla çevrili iki meydan da keşfedildi. Bu caddeler birbiriyle dik açı çizerek kesişmektedir. Daha da ilginci ise, Ksanthos şehrine bugün bile gözle görülebilen halini veren bu şehircilik planından önce, şehrin ilk defa bir değişime uğradığı da çok yakın bir dönemde keşfedilmiştir: Augustus döneminde, şehir tamamen yeniden düzenlenmiş ve geniş teraslamalar sayesinde etrafı resmî anıtlarla çevrili büyük meydanlar yaratmak mümkün olmuştur. Bu meydanlardan bir tanesi, bu bölgeye mahsus özel ve Likya’nın daha başka şehirlerinde de kullanılmış olan orijinal bir tekniğe göre, yeraltı sarnıçlarının üzerine kurulmuştur. 

İlginç bir şekilde, bu ilk evre sona eremeden durdurulmuş ve daha sonra da bugün kalıntıları görülen binalar bunların yerini almıştır. En muhteşem bütün ise “stoa bazilika”’dan (kral stoası) oluşan, etrafı revaklarla ve yarım daire biçimindeki bir Nimfea ile çevrili olan kare bir meydandır. Bu binaların çoğu daha sonraları yıkılmıştır ve yalnızca bazı blokları günümüze kalmıştır. Buna rağmen, L. Cavalier’nin Ausonius Merkezi’nin “3 Boyutlu Teknolojik Platformu” ile yaptığı etüt, her tür bilimsel en iyi garantileri bize veren bir rekonstrüksiyonu teklif etme imkânını sağlamıştır. Bu sayede, her ne kadar Roma İmparatorluğu’nun içinde küçük bir şehir olarak kalmışsa da, Ksanthos’un, büyük bir şehir görünümünü korumaya yarayan, gösterişli anıtlarla donanmayı istemiş olduğu anlaşılmaktadır. 

Bizans Döneminde Ksanthos Bütün Anadolu’da olduğu gibi, Bizans Döneminin başlarında Ksanthos büyük bir kalkınma sağlamıştır. Şehirde iki büyük ve pek çok küçük kilise ile lüks evler yapılmıştır. Bu dönemin anıtları da halen ayakta duran Roma binaları gibi, zeminlerinde muhteşem mozaiklerle süslenmiştir. En güzel mozaikler Büyük Bazilika’dadır: Yaklaşık bin metrekaresi sistemli olarak restore edilmiştir. 

Bu refah döneminin, 7. yüzyılın başlarında birdenbire sona erdiği görülmektedir. Bununla birlikte, bundan sonraki dönemde kentin terk edilmiş olduğu düşünülmüş olsa da, bu döneme tamamen yepyeni bir aydınlanma getiren yeni girişimler başlatılmıştır.

Ksanthos’taki yerleşim, 8. yüzyılda ve hatta daha da sonrasında devam etmiş olmalıdır. Bu durum, 2010’daki kazılarda bulunan sayısız seramiğin ilk incelenmesinden de anlaşılabilmektedir; ancak halen devam eden incelemeler sonucunda kesinlik kazanacaktır. 

“Cypriot Red Slip Ware” (CRSW- Kırmızı Astarlı Kıbrıs Çanak Çömleği) tipindeki kap biçimleri en son dönem imalatlara ait olabilir ve yine bu imalat Pednelissos veya Balbura bölgesinde yapılmış olabilir. Yeni yapılan araştırmalar, MÖ 8. yüzyılda, CRSW’yi taklit eden seramiklerin imalinin atölyelerde devam ettiğini göstermektedir. Bunun da ötesinde, “Pattern-burnished ware” denilen ve Pamela Armstrong’un Selçuklu Dönemi seramikleri olarak belirlediği kaplar da bu seramiklere karışmış olarak bulunmaktadır. 

Şehir yerleşiminde de bir düzensizlik gözlemlenmektedir: 2010’da, Orta-Bizans Döneminden kalma ve şehri baştanbaşa geçen ana caddenin tam ortasında, her türlü geçişi engelleyen küçük bir kiliseyle, bir de mezarlığın dikildiğini gözlemledik. Başka bölgelerde, özellikle de Suriye’de görülen bu durum, bu dönemdeki halkın yaşam tarzının tamamen değiştiğini göstermektedir.

Ksanthos mezarlığının ve şehrin diğer Bizans kesimlerinin kazıları henüz bitmemiştir. Bu kazılar hem şehrin kronolojisi, hem de Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları sırada, yerleşik ve göçmen halklar arasındaki ilişkiler hakkında daha başka bilgiler verecektir.

Likya Tarihi ve Epigrafisi

Son kazılar Ksanthos ve Likya tarihine ışık tutmuştur: Ksanthos’un geçmişini, eskiliğini ve Likya Medeniyeti’nin Anadolu kökenlerini doğrulamış, Hellenistik Dönemdeki gerilemeyi gün ışığına çıkartmıştır. Ayrıca, Roma Dönemi ve Bizans Döneminin başlangıcında geri gelen kalkınmaya yeni bir ışık tutmuştur. Ayrıca, bu bölgede iyi tanınmayan Orta-Bizans Dönemini nihayet aydınlatmaktadır.

Epigrafik keşiflere de özel bir yer ayırmak gerekmektedir: 19. yüzyıldan beri bilinen Yazılı Pilye’deki büyük yazıtın (TL44) dışında, Fransız heyetine bağlı Kanadalı epigraflarca yeni keşifler yapılmıştır: Hellenistik Döneme ait 16 metinle bazı fragmanları sayabiliriz.

Roma İmparatorluğu’na ait buluşların sayısı da 270’e ulaşmaktadır. Metinlerin basitçe bu iki döneme bölünmesi bile, bu dönemler sırasında şehrin iç durumunun gelişimi hakkında bir fikir verir. Roma Dönemi metinlerinden çoğu, Likya asıllı Roma yüksek memurlarının kariyerleri konusunda çok önemli bilgiler getirir.

Ksanthos İçin Genel Bir Yürütme Planı

Demek ki, Ksanthos kazılarının bilimsel sonucu çok önemlidir. Son kazılar yayına hazırlanmaktadır, bu da dikkate değer olan bu kentin tarihi hakkındaki bilgilerimizi tamamlamayı sağlayacaktır. Kazılar bitmekten uzaktır. Bütçelerin yeni artışı ve geliştirdiğimiz işbirliği (Türk ve Avusturyalı arkeologlar - Kanadalı ve Alman epigraflar) sayesinde, çok önemli başka bilimsel sonuçlar vermeye devam edeceğini umuyoruz.

Ksanthos’un değerlerinin öne çıkarılması, her şeyden önce uzman araştırmacı olan arkeologların ana amacı değildir. Bununla birlikte, kalıntıları korumak ve ziyaret edilmelerini sağlamak için çalışmalar yapılmış ve yapılmaya da devam edilecektir. Bu çalışmalar şimdiye kadar ortaya çıkarılan yüzlerce metrekarelik mozaiklerin restorasyonlarını içermiştir ve zamanla bu mozaikler halka açılacaktır. 

2010 yılında, tiyatroda 2009’da keşfedilen resimli stüklerin restorasyonu da yapılmıştır: Söz konusu bu tiyatro, orkestrayı çevreleyen duvarı süsleyen ve hâlâ görülebilen resimli, en nadir örneklerden biridir (bunlardan özellikle Manisa (Magnesie du Méandre) ve Pompei’deki bilinmektedir). Ne yazık ki, bu resimden çok küçük bir parça kalmıştır ve temsil edilmekte olan muhtemel sahneleri yeniden oluşturma imkânı vermemektedir. 

Şimdiye kadar anıtsal restorasyonlar yapılamamıştır, zira kent asırlar boyunca yıkıldığından, antik dönem yapıları tamamen yerle bir olup, taşları başka yerlerde yeniden kullanılmıştır. Ancak, antik kentin ayakta kalmış tek anıtı hakkında hazırlamakta oldukları olağanüstü bir projeyi Fransız arkeologları incelemektedir: Bu proje, Nereidler Anıtı’nı tamamen yeniden inşa etme projesidir. Antik mimarlık ve heykel şaheseri olan bu anıtın aslı, bir müzede sonsuza dek korunmaya alınacaktır. 

Hem de, Ksanthos kentine antik güzelliğini biraz daha kazandırmak için, çığır açan bir teknik sayesinde halen bir rekonstrüksiyon projesi üzerinde çalışmaktayız. Bu teknik, anıtı bulunduğu yerde, sentetik malzemeden değil de, mermerden yontularak tamamen yeniden inşa edilmesini sağlayacaktır. Umarız ki, bu proje gerçekleşebilir.

Prof. Dr. Jacques des COURTILS
Ksanthos Kazı Başkanı
Bordeaux Üniversitesi
aktuelarkeoloji,2011


MÖ.390-380 Ksanthos Kralı Arbinas için yapılmış anıt mezar. 
Su perileri Nereidler yüzünden Nereidler Anıtı olarak anılır.

Charles Fellows tarafından 19.yy Londra'ya götürülmüştür.
British Müzesindedir.
Nereid Monument , ca. 390–380 BC.
Xanthos (Ksantos) capital of ancient Lycia,
Fethiye -Türkiye
British Museum!





Likya'nın superileri , ELYANA

Tanrı Zeus’tan hamile kalan ve Hera’nın kıskançlığından kaçan Leto, yeni doğmuş bebekleri Artemis ve Apollon’la Likya’ya sığınır; ama çocuklarını yıkamak istediği su kaynağından köylülerce kovulur. Buna çok kızan Leto, köylüleri kurbağaya çevirir. Sunağa aynı zamanda saygınlık da kazandıran bu efsane, Letoon’un tarihinde suyun önemini belirtir. Kutsal bir kaynağın etrafında, Likya dilinde “Elyana” adıyla bilinen su perilerine adanan bu yerde, MÖ 7. yüzyıldan itibaren sunak kurulur.




Nereid Monument detail , ca. 390–380 BC.

Nereid Monument detail , ca. 390–380 BC.


Freeze from the Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
West side, ca 480 BC, 
Three girls approach a seated holding a pomegranate and a flower.
British Museum!


Freeze from the Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
North side detail, ca 480 BC, 
A siren carries a small female figure who reaches up with one hand to touch the chin of the creature (a traditional gesture of supplication) and may represent the soul of the dead. Beneath the siren is the figure of a mourning woman.



"Yanlışlıkla Harpy diye adlandırılan mezar steli" - Porf.Dr.Fahri Işık (Mistakenly called as Harpy)


Freeze from the Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
West side, ca 480 BC, 
Three girls approach a seated holding a pomegranate and a flower.




Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
ca 480 BC,
Xanthos (Ksantos) capital of ancient Lycia,
Fethiye -Türkiye
British Museum!


The original marble reliefs from this tomb were taken by Charles Fellows in the 19th c , and are now housed in the British Museum.
Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" - ca 480 BC
Xanthos - Türkiye



Her ne kadar Ksanthos, 1838 yılından beri tanınıyor olsa da Letoon, yani Ksanthos’un sunağı, Ksanthos’a 4 kilometrelik bir mesafede bulunmakla birlikte, yalnızca üç yıl sonra, Beacon Gemisi’nde görevli İngiliz Deniz Kuvvetleri teğmeni olan Rd. Hoskyn tarafından keşfedilir. 

Ertesi yıl, Royal Society of Geography Kurumu’nda sunduğu tebliğde, Hoskyn kısaca “çok iyi korunmuş” halde olan bir tiyatrodan ve bir tapınağın, “muhtemelen Latone’nin Tapınağı’nın” temellerinden bahseder.

Avusturyalı epigraflar, O. Benndorf ve G. Niemann, 1880’li yıllarda burayı biraz daha ayrıntıyla incelerler, bazı yazıtları, özellikle de küçük bir kilisenin duvarında tekrar kullanılan eski blokları ortaya çıkarırlar ve halen gözle görülen kalıntıların ilk planını ise Kumandan Krickl çizer. Bununla birlikte, Letoon’daki ilk bilimsel kazıların 1962’de, H. Metzger tarafından başlatılması için, yaklaşık bir asır daha beklemek gerekecektir. Sitin arkeolojik açıdan Fransız arkeologlarca incelenmesi aralıksız olarak 2006’ya kadar sürmüştür. 

Çok kısa bir aradan sonra, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 2008 yılında, Antik Dönemde bağlı olduğu Ksanthos gibi, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınan bu büyük sitin yönetimini tarafıma emanet etmiştir.

Hellenistik Dönemden beri, Nicandre de Colophon (veya belki de Menekrates) Leto’nun hayatının bazı olaylarını burada sahneleyerek sunağa mitolojide önemli bir yer vermektedir:

Hera’nın kıskançlığından kaçan Leto, Likya’ya yeni doğmuş bebekleri Artemis ve Apollon’la sığınır, ama çocuklarını yıkamak istediği su kaynağından (Melit Kaynağı) köylülerce kovulunca, kızıp onları köylüleri kurbağaya çevirir.

Roma Döneminde Ovidius tarafından yeniden yazılan bu hikâye, daha sonraları Versailles Şatosu’nun parkında Latone Havuzu’nun heykelleriyle canlandırılacaktır. Sunağa aynı zamanda saygınlık da kazandıran bu efsane, Letoon’un tarihinde suyun önemini belirtmektedir.

Gerçekten de, kutsal bir kaynağın etrafında, Likya dilinde “Elyana” adıyla bilinen su perilerine adanan bu yerde, MÖ 7. yüzyıldan itibaren sunak kurulmuştur.

Sunağın Anıtları Yukarıda adından bahsedilen küçük kilisenin dışında, bugün alanda halen görülebilen kalıntıların çoğu Hellenistik ve Roma dönemlerinden kalmadır. 

Tiyatronun muhteşem kalıntıları ziyaretçiyi karşılar. Kutsal alanın merkezinde üç tapınağın kalıntıları durmaktadır; bunlar kuzeyde ve batıda, yeraltı sularının yeryüzüne çıkmasından dolayı geniş bir bölümü bugün su altında kalan, revaklarla çevrilidirler.

Tapınakların güneyindeyse, İmparatorluk Döneminden kalan absidli büyük bir binanın kalıntıları bulunur.

Kesinlikle kime adandığı belirlenen tapınak, Leto Tapınağı’dır. Cellasında (kutsal oda) bu tanrıçaya adanan küçük bir sunak bulunmuştur. Bu tapınak İon tarzında, derin pronaoslu (öngiriş) ve yalancı opistodomosu ile kuzey-güney aksına bakan büyük bir tapınaktır. Bu yapı, MÖ 4. veya 2. yüzyıl yazarlarına göre tarihlenmiştir ve çok yakında Ch. Le Roy ve E. Hansen tarafından yayınlanacaktır. Süslemeleri üzerinde yaptığımız gözlemler ise, bizi daha çok, MÖ 3. yüzyıla, Lagitlerin egemenliği dönemine tarihlemeye yöneltmektedir. 

Kazıların başlangıcında ikinci ortaya çıkarılan tapınaksa Dor üslûbunda, Leto Tapınağına benzer boyutlarda ve aynı doğrultuda bir yapıdır. Cellasında keşfedilen çok renkli ve üç bölümlü dekorunda bir yay ve ok kılıfı, bir gül bezek ve bir lir temsil eden bir mozaiğin bulunması nedeniyle çok ilginçtir. Kime adandığı sorun yaratmaktadır: yay ve ok kılıfı Artemis’e, lir ise Apollon’a atfedilebilir, tapınağın iki tanrıyı da barındırdığı düşünülebilir. 

Çözüm, daha küçük ve ilk iki tapınağın arasındaki, üçüncü bir binanın ortaya çıkarılmasıyla bulunmuştur. Tamamen yıkık bu küçük binanın Artemis’e adandığı, ön yüzünde bu tanrıçaya sunulan heykellerin ayaklığındaki yazıtların bulunmasıyla belirlenmiştir.

Son durumlarına göre; her ne kadar bu üç tapınak da Hellenistik Döneme ait olarak tarihlenmekteyse de Yunan tapınaklarının, içinde bulunan ve halen görülebilen kalıntıları, Likya tipli daha eski yapıların yerini aldıkları uzun zamandan beri kabul edilmektedir.

Kral Arbinas dönemine kadar uzanan bu ilk tapınaklar, bu kralın, Yunanlı Leto ve çocuklarına tapma kültünü, o güne kadar yerel tanrılara adanmış olan bir tapınağa sokmak istediğini göstermektedir. Tapınağın, MÖ 4. yüzyılın ilk dönemlerinde başlayan Yunanlılaşması artık durmayacaktır.

Kuzey ve batıda, bu meydan Dor üslûbunda bir revakla çevriliydi. Bu revağın ilk hâli Hellenistik Dönemden kalmadır, ancak pek çok değişime uğramıştır; bunların en şaşırtıcısı ise, Kuzey kısmında, bir imparator kültü odasının düzenlenmiş olmasıdır. 

Diğer başka mecburî tadilatların da yapıldığı görülür; örneğin eşiklerin ve sütun altlıklarının seviyelerinin yükseltilmiş olması. Antik Çağdan beri yüzeye çıkması engellenemeyen yeraltı suları, sunağın bu kısmının kırılganlaşmış olduğunu göstermektedir.

Sunağın güney-batısındaki anıtsal bir grup kalıntı, bir nympheum (anıtsal çeşme) olarak tahmin edilmiştir. Oysa batısında iki eksedralı dikdörtgen bir odası bulunan ve yarım daire şeklindeki bir revak söz konusudur. Bu odada Hadrianus’a armağan edilen bir heykelin yazıtı bulunmaktadır. 

Revağa karşı, doğuda, Hellenistik Dönemden itibaren eklenen Nympheler (su perileri) Kültü’ne ait bir duvar oyuğu bulunuyor olmalıydı. Roma anıtına ait pek çok sayıda saçak bloğu revağın ön tarafında bulunmuştur. Bunun tamamının yayınından N. de Chaisemartin (Paris Üniversitesi-Sorbonne) sorumludur.

Dinî bayramlar dolayısıyla düzenlenen yarışmaların yapıldığı yapı, yani tiyatro, büyük bölümüyle yamaca yaslanmaktadır. Bu durum neden iyi korunmuş halde olduğunu açıklamaktadır.

Yapının kazısı kısmen yapılmıştır, orkestrası tamamen ortaya çıkarılamamıştır. MÖ 2. yüzyıldan kalan ve J.-Ch. Moretti tarafından yarışma tiyatroları kategorisine sokulan Letoon Tiyatrosu, Likya’nın bir sunağa bağlı tek tiyatrosudur. Diazomalı (tonozlu geçitli) girişleri ve süslemesi (yontulu metoplarla süslü Dor üslubundaki frizi) bu bölgede özel olduğunu iyice göstermektedir.

Son olarak, geç dönemde, tapınakların güneyindeki bir manastıra bağlı olan küçük bir kilise buraya yapılmıştır. Bağışlayıcısının adını taşıyan güzel bir mozaikle dikkati çeken bu kilise, MS 7. yüzyılda yıkılmıştır.

Letoon ve Likya Epigrafisi Klasik Dönemden geç döneme kadar uzanan pek çok yazıt, Letoon kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Likçe yazıtlar arasında, Artemis Tapınağı’nın önüne dikili iki heykel altlığı ve özellikle de 1973’te Apollon Tapınağı yakınında keşfedilen ve bugün Fethiye Müzesinde sergilenen üç dilde yazılı (Likçe, Yunanca ve Aramice) büyük dikme taş, dikkati çekmektedir. Yazıtların çoğunluğu tapınakların kuzeybatısındaki kesimden gelmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Kitenyenler dikme taşı veya Likyalıların koinonunun düzenlediği Romaialar Yarışması’nı kazananların listesi. MÖ 2. yüzyılın ortalarında bütün Likya’nın sunağı olan bu sunak, gerçekten de resmi belgelerin halka teşhir edildiği bir yer haline geldiğinden, yazıtların burada bolca bulunmasının nedeni açıklanmaktadır. Sunağın kendisine ait (tanrıların şerefine adanan) İmparatorluk Döneminden kalma yazıtları veya imparatorların, imparator ailesinin, senatörlerin, yerli büyük ailelerin yazıtları da toplanıp, A. Balland tarafından 1981’de yayınlanmıştır.

Son dönemde ise, Letoon’un Likçe yazıtları, Viyana Arkeoloji Enstitüsü’nden (Avusturya) H. Eichner ve M. Seyer’in hazırladığı derleme kitaba dahil edilmiştir. Yunanca yazıtların derleme kitabı bitirilmek üzeredir. Bu çalışma P. Baker ve G. Thériault (Kanada Epigrafi Heyeti) ile D. Rousset’e (EPHE-Paris) teslim edilmiştir.


Yeni Çalışmalar

2010 kazı çalışmaları özellikle oldukça verimli geçmiştir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne 2009 yılında sunulan on yıllık proje çerçevesinde, özellikle tiyatroyla kutsal alanın geri kalan kısmı arasındaki ilişkileri iyice anlayabilmek amacıyla, sunağın antik topografyasını yeniden ortaya çıkartma kararı alınmıştır. 

Tapınakların önündeki açık alanların üzerindeki toprak seki üzerinde yapılan kazılar, şimdiye kadar varlığı bilinmeyen büyük bir yapıyı kısmen gün ışığına çıkartmamızı sağlamıştır. Yapılışına gösterilen özen (stucco kullanımı, terazzolu döşeme) ve ortaya çıkarılan iki odadan birinde keşfedilen bir heykel altlığı, buranın; sunağın önemli bir binası olduğuna işaret etmektedir. 

Şimdilik Hellenistik Dönemden kalma olarak muhtemelen tarihleyebileceğimiz; ancak daha sonra kesinleştireceğimiz bir dönemde, tapınaklara hakim olan bu açık alanların tamamının yapıldığı artık şimdi bilinmektedir. Bu sonuçlar; çok ümit vericidir ve sunağın bütün sırlarını henüz açığa vurmadığını ispatlamaktadır.

Aynı çerçevede, Kazı Müdür Yardımcısı olan Yrd. Doç. Dr. S. H. Öztaner, kutsal yolun doğu ucu ile özellikle de daha önceden bilinen İmparatorluk Dönemine ait onursal küçük bir yapının, Arruntiiler Anıtı’nın, ziyaretçilere görünümünün düzenlemelerini başlattırmıştır. Anıtın ön kısmında yürütülen kazılar sonunda binaya ait yazılı bir blok ile iki ayrı onursal küçük anıt daha ortaya çıkarılmıştır. Şimdiye kadar bilinmeyen bu veriler, anıtın yeniden restitüsyonunu sağlayacaktır.

Restorasyon Çalışmaları
Arkeologlar, gitgide hem bilimsel sonuçların hem de kalıntıların önemini ortaya çıkartma gereğinin zorluklarıyla karşılaşmaktadırlar. Bu son nokta Letoon gibi UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınan bir kutsal alanda özellikle çok hassastır. Turistik amaçlarla arkeolojik bir alanın değerlerinin öne çıkarılması, önce anıtların korunmasıyla olur.

Bu çerçevede, tiyatronun kuzey geçidinde, kesinlikle belirlenemeyen eski bir dönemde yapılan kaçak kazılar sırasında yapının bu kısmı çok hasara uğramıştır. Buranın restore edilme önerisi proje olarak sunulmuştur. Yetkili makamlar eğer kabul ederlerse, bu restorasyonun çalışmaları 2011 sonbaharında başlayabilir. Bu işleme ek olarak, 2010’da keşfedilen ve kazı çalışmaları 2011 sezonu sonunda bitirilebilecek bir yapının stüklerinin önemli bir restorasyonuna da başlanabilir.

2000 yılında, “Likyalıların sunağının ve Tanrıça Leto’ya adanan tapınağın restorasyonu” projesi başlatıldı. Blokların sayısal korunmuşluk oranı (% 75), çok harap durumdaki çevre sütun dizileriyle (bunlar Paganizmin hemen sonunda yıktırılmıştır) ve Hıristiyanlığın ilk dönemlerine kadar kullanıldığı için iyi halde duran cellanın duvarları arasında bir ortalamayı göstermektedir.

Proje; cellanın kuzey duvarının tamamen, doğu ve batı çıkıntılarıyla ve bu duvarın gerisindeki sütun dizilerinin kısmen yeniden yapılmasını öngörmekteydi. Bir de, pagan kültlerin yok oluşunu gösteren, batıdaki yıkık sütun dizilerinin bir kısmını olduğu halde ve yerinde bırakmak kararlaştırılmıştı. Kuzey önyüzünün seçilmesi ise, hem bu taraftaki kalıntıların kayaya dayandıklarından dolayı sağlam olmaları hem de alanın girişinin tam karşısında duran bir önyüz olmasından dolayı gerekmiştir.

Bütün bu çalışmalar, Erik Hansen’in yaptığı ve çok yakında yayınlanacak olan mimari incelemeyi doğrulamakta veya tamamlamaktadır. 2006’da kesilen bu çalışmalara yeniden devam edilmesi arzulanmaktadır. Bu arada, iç bölme duvarının da yerinde yükseltilmesinin imkânı söz konusudur. Bu da kapının dev gibi boyunun büyüklüğünü anlamamızı sağlayacaktır. Bütün bu çalışmalar, tapınağın MÖ 275’lere doğru inşası sırasında kullanılan malzemeye benzer bir taş (Limrata) kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

Doç. Dr. Laurence CAVALIER
Letoon Kazı Başkanı
Bordeaux Üniversitesi
Çeviri: S. Vatin
aktuelarkeoloji,2011


Charles Fellows - Asia Minor / book







"Aslındə klasik bakımdan LUKİYA şekli daha doğrudur. Sözün kökündə LUK-os KURT kelimesi vardır." 
Elşad Alili - Dilbilim Enstitüsü Azerbaycan

ve de SARPEDON'un ülkesidir.
Sarp - Türkçedir.
"sert, dik, zor, şiddetli" [Kutadgu Bilig (1069) : idi sarp bolur bu yangı kelgüçi]
"sert" [Codex Cumanicus (1300)]