myra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
myra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2015 Cumartesi

LİKYA ; GÜNEŞ İLE DENİZİN BÜYÜLÜ BULUŞMASI






“…bu toprakların şimdiki yoksulluğu ve terk edilmişliği bir yana, sahip olduğu birçok antik dönem kalıntısı; onun bir zamanlar antik dünyanın en kalabalık ve en bahtiyar bölgelerinden birisi olduğunu anlatır…” - William Martin Leake, 1800


“25 yıllık keşiflerime baktığımda en zevkli yolculuklarımı Likya’da yaptığımı anımsıyorum. Bu ülke başka yerlerde dengi olmayan bir etkiye sahiptir Manzara muhteşemdir. Ay ışığında başka bir evren olur…” - George E. Bean, 1952 – 1966.


“Tanrı ve insan bir olup Likya’yı yaratmış. İnsana boşluğu duvarlarla sınırlamak mekanlar yapmak düşmüş. İstemiş ki evinde kendisi, kamu binalarında yönetimi, tapınakta tanrısı, onurlansın. Tanrı da tüm bunlar için cömertçe malzeme sunmuş insanına: taş sunmuş, çamur sunmuş, ağaçların en iyisini sunmuş. Üstüne üstlük eksilmez ışık düşürmüş üstlerine. En mavi denizi de değdirmiş eteklerine. Tanrı ve insan bir olup Likya’yı yaratmış” - Nevzat Çevik 2000






LUKKİ ÜLKESİ HALKI


"Likya ismi ilk kez ‘Lukka’ olarak Albright’ın, Mısır’ın Orta Krallık Dönemi Byblos metinlerinde görülür. Sonra da, Kıbrıs Kralı’nın Mısır Firavunu Akhenaton’a Lukka halkını şikayet ettiği Amarna arşivinde bulunan 1375 tarihli mektupta, halktan “Lukki Ülkesi halkı” olarak bahsedilir. Bölgeden ve bazı kentlerinden Hititçe adlarıyla bahseden Yalburt metinleri ile ilk kez Lukka’nın yeri tam olarak belirlenmiş olur. Bu dönemde Lukka ülkesi ve bölgenin Bronz Çağ halkı Trmmililer, Hitit kontrolü altına girmiştir. Yazılı belgelerin yardımıyla ‘Lukki’ ya da ‘Lukka’nın, Hititçe’de ‘ışıldamak’ anlamına gelen erken isim olduğu artık bilinmektedir. Bu ismin kökeni, Latince’deki ‘lux’-‘ışık’a kadar gitmektedir (*). Hellenlerin Likyalıları ‘Lykoioi’ olarak adlandırması da bundan kaynaklanır. Luvice kaynaklı Lukka ismi, yerini Likya’ya bırakır. Dünyanın her yerindeki kural bir kez daha çalışmış, toprak ve üstündekilerden önce ad değişmiştir." Prof.Dr.Nevzat Çevik



* "Aslında klasik bakımdan LUKİYA şekli daha doğrudur. Sözün kökünde LUK-os KURT kelimesi vardır."  Elşad Alili - Institution of Linguistics, Azerbaijan)



"Tesadüfen Tlos’ta bulunan balta yanında, 1989’da Kyneai’da bulunan taş balta ve Patara’da en dip kazı katmanında ortaya çıkarılan taş balta, merkezi Likya’nın Bronz Çağa kadar indiğini göstermektedir. Karataş-Semahöyük bulguları da 3. bin yayla kültürlerine ilişkin önemli belgeler sunar. Gelidonya Burnu ve Uluburun’da bulunan 14. ve 12. yüzyıllara tarihlenen batıklar, büyük limanlara sahip önemli kıyı kentlerinin Bronz Çağındaki işlerliğine tanıklık etse de, Klasik Çağ ve öncesinde denizciliğin ve dolayısıyla limanların ve de liman kentlerinin çok da önemli olmadığı düşünülmektedir. 

Buna rağmen Likya kıyılarında mutlaka yerleşimler kurulmuş olmalıdır. Çünkü denizdeki tekneler, Bronz Çağ gemiciliğinde günlük menziller kat edebiliyorlardı ve bu nedenle de sık sık sahildeki yerleşimlere demir atmak zorundaydılar. 
Gagai–Mavikent yüzey araştırmalarında, mağara içinde in situ olarak korunmuş bir şekilde bulduğumuz İlk Tunç Çağı seramiği, ilk kez, Gelidonya Burnu için en geç Bronz Çağın yerleşim başlangıcı olarak gösterilmesi gerektiğini kesinlikle ortaya koymaktadır. Ksanthos, Patara, Limyra ve Rhodiapolis gibi yerleşimlerde, kazılarda elde edilen seramik veriler MÖ 8. yüzyılı çoktan geçmiştir.

Rodos kolonizasyonunun etkin olduğu MÖ 7. yüzyılda Likya’da da Phaselis gibi bazı kentlerin önem kazandığını biliyoruz. Bu dönemde Anadolu’da Lidya egemenliği söz konusudur. Ancak, Herodotos’un bildirdiğine göre Likya ve Kilikya topraklarının büyük kısmı, bu yeni egemenden kurtulacak kadar da güçlüdür. Anlaşılan Kroisos’un işgal alanı içerisinde bulunmamaktadır. Likya’nın Demir Çağı şimdilik tam aydınlanamamıştır. Kazıların sürmesiyle bu dönem de belgelenecektir. Bu dönem karanlığında sorun, özellikle seramik kriterlerinin tam oturmamış olmasından kaynaklanır. Toprak altından öte, kazı depolarındaki soru işaretli birçok örnek bile, belki de, ileride bu döneme verilecektir. 

Likya’nın bağımsız günleri, 540’da İonia’dan başlayan Pers işgali ile biter: Tarih yeniden yazılmaya başlar. Yıl 545’tir. Artık, ülkenin tek egemeni Harpagos’tur. Bazı kentlerin sadece ölüsüne egemen olabilmiştir Satraplar:  Başkent Ksanthos’un kent ve insanlarıyla birlikte intiharı seçişinde destanlaşmıştır Likyalı direnişi.

Persler’in başlangıçta kanla ve baskıyla egemenlik sağladığı izlense de, bazı Likya kentlerinin Pers düşmanlarıyla birlik olup savaşmaları bu egemenliğin sonradan zayıfladığını gösterir. Anlaşılan, tek başına karşısında duramadıkları bu yeni gücün sınırsız hakimiyetini, yandaş bularak azaltmışlardır. MÖ 540’tan itibaren Akhamenid Krallığına vergi ödeyen ve MÖ 480’de Kserkses’in Yunanistan işgali için başlattığı sefere 50 gemiyle katkıda bulunarak kimin yanında olduğunu açıkça gösteren Likya, bu dönemde Pers egemenliğindeydi. 
Herodotos, bu sefere katılan Likya askerlerinin göğüs ve bacak zırhı, kızılcık yaylar, kamıştan oklar ve mızraklar ile kama ve palalar kullandıklarını, omuzlarında postlar ve kuş tüyünden başlıkları bulunduğunu yazar. (! - Altın Adam kurganından çıkan yüzük üzerindeki betimleme ya da Mısır'a saldıran "Deniz İnsanları"nın başlarındaki gibi...SB)


Bilinen en erken Pers hanedanı (dinastı) Kheziga’dır (MÖ 526-525). Bu hanedan, MÖ 526’dan MÖ 380’e kadar Ksanthos’un egemen ailesidir. Son hanedan Kherei (MÖ 410 – MÖ 390) ile birlikte Ksanthos, Likya üzerindeki söz sahipliğini yitirmeye başlar. 
Erbbina’nın (MÖ 390 - MÖ 380) atandığı Telmessos, batıda egemenlik merkezi olur. Pers egemenliğinde bazı Likya prensleri kendi adına sikke basmaya devam ederler. Kuprilii bunların içerisinde hanedanlığını en uzun sürdürendir. Bu prens, olasılıkla, Pers ordusuna yol gösteren Kybernikos olmalıdır. 

Takvimler MÖ 370-360’ı gösterdiğinde, Büyük Satrap Ayaklanması yaşanır. Likyalılar krala başkaldıran satraplarla aynı cephede yer alırlar. Bu arada Karia Satrabı Maussollos usta bir manevrayla kazanacak gücün yanında yer alır. Bu çıkarcı manevrası sayesinde Kral Artakserkses’ten Likya armağanı sözü alınır. 
Kimon’la birlikte Likya tarihi tekrar değişir. Attikalı komutan, Eurymedon Savaşı’nı kazanıp Karia ve Likya’yı Perslerin elinden alır ve Attika-Delos Deniz Birliğine katar. Tarih ilerledikçe – tüm güçsüz küçük bölgeler gibi - Likya’nın sahipleri sürekli değişmektedir. Ama Likya’nın durumu aslında değişmemektedir: Vergiler Persler’e değil artık Yunanlılara verilmektedir. Bu dönemde değişen yönetim biçimidir: Kent meclisleri ortak kararların alındığı karar makamı rolünü egemen feodal güçlerden almıştı. Likya iki büyük egemen güç arasında sıkışmıştı.

MÖ 449’da Kalias Barışı ile bu sıkışma biraz da bölünmeye dönmüştü: Artık Pers gemileri Gelidonya Burnu’na kadar ilerleyebiliyorlardı. Batı Anadolu kıyılarının işgali için kurulan Delos Deniz Birliğine ödenen vergilerin MÖ 446’dan itibaren kayıtları bulunmaktadır. 
Kimon aracılığıyla Birliğe dahil olan Likya’nın birlik üyeliği kısa ömürlü olur (MÖ 452-445). Zaten, Birlik üyeliği de ekonomik birlikten öteye gitmez. Peloponnes Savaşı’na katılmayarak bunu gösterir. Peloponnes Savaşı’nın giderlerini karşılamak için Likya’ya gelen Melesandros, Likya’da ölür.

Atina’nın Sparta’ya karşı yenilgiye uğradığı Peloponnes Savaşı sonrasında artan birlikten ayrılma eğilimi nedeniyle Likya’yı cezalandırmaya gelen komutanın ölümüyle, Likya üzerindeki Atina etkisi MÖ 429’da kaybolur ve Delos Birliği de biter. Perslere ikinci kez egemenlik sırası gelmiştir. Likya tekrar Pers egemenliğine girer: MÖ 358’e kadar sürecek bu dönemde, Likya’da imar ve sanat yoğun bir süreç yaşar. Şaşırtıcı olan, Yunan ve Pers arasında sürekli el değiştiren Likya’nın bu baskı altında nasıl bu denli yüksek ve özgün bir sanat yarattığıdır. 

Çünkü sanatına bakıldığında, kattıklarının aldıklarından daha az olduğunu söylemek zordur. Bu sanatsal zenginliği yaratan olgu, belki de geliş gidiş zenginliğidir. Özgürlüğün güzelliği ve değeri zorluğundadır; kolay ele geçmeyişindedir.  Çünkü bağımlı olan herkes, aynı zamanda tepedeki bağımsız azınlığın gücünü oluşturduğu için, özgürlüğün ve buna karşı durmanın yolları hep kanla çizilmiştir. Bu sonuçtandır, Tlos’un Ortaçağ beyine Kanlı Ali Ağa denmesinin nedeni. Beşkaza’ya ayrı emniyet atamak zorunda kalan Osmanlı yönetimine dek sürer bu zapt edilmezlik. 
Belki de sadece bu nedenle doğru olabilir, Atinalı İsokrates’in söyledikleri: “Persler hiç bir zaman Likya üzerinde sürekli egemen olamamıştır”. 

Harpagos sonrası dönemin seramik bulgularının Pers geleneğinde görünmemesi nedeniyle, Likya’daki Pers varlığı hep azımsanmıştır. Perikle’nin, Pers Satrabı Arrtumpara’yı Ksanthos vadisinden atmasıyla yerli egemenliği tekrar kazanılır. Ancak “yabancı” kimdir bilinmez.  Çünkü Mausollos’tan İskender’e ve Rodos’a kadar sık sık el değiştirir Likya. Ta ki, Likya Birliği sürecindeki ayrıcalıklı bağımsızlığa kadar… 
Likya’nın bağımsızlık savaşının ilk etkileyici lideri Perikle’dir. Karia satrapı Mausollos’a karşı, dağınık Likya güçlerini bir araya getirerek verdiği savaşla Likya Birliği, hayallerini gerçeğe dönüştürmek isterse de, kaybeden taraftadır. Pers Kralı Artakserkses Likya topraklarını ödül olarak işbirlikçisi Karia kralına verir. Artık dinastik (hanedanlık) düzenin sonu gelmiş ve Pers gücü çözülmüştür.

İskender Likya’ya girdiğinde hemen hemen hiçbir önemli Pers direnişi ile karşılaşmadan kentlere sahip olmuştur. Büyük İskender, yandaşı Nearkhos’u atayarak eski satrap yönetim biçimini sürdürmüştür. İdari olarak bir yenilik getirilmemesine karşın, yarımadanın kültürü, bu yeni dönemde yeni değişiklikler yaşamıştır. Bunların en radikali kültürel işgaldir: İskender, Anadolu halklarına Eski Yunanca konuşma ve yazma zorunluluğunu getirmiştir. Ardılları da bu kültür politikasını sürdürmüştür. Küçük Asya’daki Hellenizasyon, İskender’in askeri işgaliyle değil, aslında dil ve yazı mecburiyeti getirmesiyle söz konusu olmuştur. Ve öylesine de kalıcı olmuştur ki, Roma dönemi yazıtlarının çok büyük çoğunluğu da Latince değil, Eski Yunanca yazılmaya devam etmiştir. 


"Likya topraklarına yönelik egemenlik isteklerinin ardı arkası kesilmez. Çünkü Ege ve Akdeniz’e sahip olmanın yolları, Likya limanlarından geçer. Dahası, Elmalı sedirleri ve çamlar diğer değerli ürünlerle birlikte Likya dağlarının vadilerinden sahile indirilip limanlardan sevk ediliyordu. Bu limanların güney-doğu Likya’daki en önemlilerinden ikisi, bugünkü Rhodiapolis’in bulunduğu bölgede Finike Limanı ve Melanippe (Karaöz) limanlarıydı. Rhodiapolis’in en yakınındaki önemli liman, Finike (Phonikus) idi. Ancak Melanippe ve Atrasas limanları da diğer pek çok liman gibi bölgeye hizmet vermekte ve trafik yanında zenginliği de arttırıcı unsurlar olarak önem taşımaktaydılar.

Akdeniz sahillerinin en önemlileri ise Patara ve Andriake limanlarıydı. Limanlar zinciri ve doğu ile batısındaki limanlarla güçlü bağlantıları Likya’yı geniş bir egemenlik için vazgeçilmez kılmaktaydı. Likya sahillerinin egemenlik yolu olduğunu fark eden Büyük İskender, tüm Likya’ya egemen oldu. Artık Likya’nın kendi kendini yönetebilme şansı bitmişti.


İskender’in Babil’de ölümünden (MÖ 323) sonra Likya topraklarına önce Makedonlar girer. Daha sonra 310’da Likya topraklarına giren Ptolemaioslar 309’da güçlü filosuyla önce Phaselis’i ardından da Likya’yı fetheder. Burada, Diodoros’un, Phaselis’i Likya’dan ayrı olarak anmış olması ilginçtir. 


MÖ 301’de de Lysimakhos egemen olur.  Egemenlik sık sık el değiştirir:  Likya MÖ 279-78’de Antiokhos I’in,  MÖ 278-77’de Ptolemaios II. Philadelphos’un kontrolündedir.  MÖ 197’de ise sırada Seleukoslar egemenliği vardır. 


Antiokhos III, Likya’nın özellikle de Myra, Andriake, Patara, Phaselis ve Limyra’nın alınması üzerinde durur. Çünkü bunlar en önemli limanlardır. Temeli ekonomiye dayalı bir memuri yönetim anlayışıyla Hellenistik Dönem Likya’sında aristokrasi yeniden güç kazanır. Suriye Kralı III. Antiokhos’un Anadolu’yu ele geçirme serüveni, MÖ 189’daki Magnesia Savaşı’nda yenilmesiyle son bulur.


Savaşın ardından imzalanan Apameia Barışı (MÖ 188) sonrasında Romalılar (Telmessos hariç) tüm Likya’yı Rodos’a armağan eder. Ancak, bu dönemde Likya’da büyüyen şiddetli hoşnutsuzluk, 22 yıl sürecek bir başkaldırı dönemini başlatır. Rodos Kongresi’nde Likyalılar, Rodos’a boyun eğmektense her şeye katlanacaklarını bildirmişlerdir. Anlaşılan bir eşya gibi armağan edilmiş olmak hoşlarına gitmemişti. Bunun bedelini Rodos’la yaptıkları ilk savaşı (MÖ 187) kaybederek öderler. Rodos’un Likya işgali karşısında da ilk kez MÖ 168/167’de Likya Birliği kurulmuş oldu. Bu dönemde Rodos’un Roma nezdinde gözden düşmesi ve topraklarını kaybetmesi ile düştüğü ekonomik çöküş Likya’nın palazlanmasına yorulur.


Anadolu’nun her bir yanı Roma eyaleti olurken Likya MS 43 yılına kadar bağımsızlığını sürdürür. Likya, Anadolu’da en son Roma eyaleti olan bölgedir. Gerçek bağımsızlık ise MÖ 81’de Sulla tarafından verilir ve Likya ilk kez “Hür Devlet” konumunu ancak kazanır. Bunu da Mithridates Savaşı’nda Roma’yı desteklemesiyle kazanmıştır. Anadolu’nun belki de ilk bağımsızlık savaşlarını veren Pontos Kralı Mithridates VI. Eupator MÖ 88-89’da Anadolu’nun büyük bölümünü egemenliği altına alır.


Anadolu kentlerinin çoğu Pontos kralına isteyerek kapılarını açar. Hatta Efes gibi bazı kentlerde Mithridates’e yaranmak için Roma onuruna dikilen heykel ve anıtları yıkmışlardır. Likya gibi bazı özerk bölgelerdeki az sayıdaki bazı kentler ise, müttefik Roma gücüne sığınarak direnmekteydiler.


Roma’nın Doğu Akdeniz’deki en büyük donanma gücü olan Rodos Adasıydı. Ancak Rodos tarihsel dersini iyi almış ve Mithridates’e karşı bayrak açmıştı. Rodos MÖ 88 yılındaki ada seferine karşı Likyalıların yardımıyla savunma hazırlıklarını yapmıştı.


Likya’dan gönderilen Pataralı Artapatos’un oğlu Amiral Kreinolaos komutasındaki gücün ilk görevi, Mithridates’in yola çıktığı Kos Adası’nı gözetlemekti. Şiddetli savaş sürecinde, Rodos’un yüksek deniz yeteneğinden öte iki önemli olay Mithridates’in kaderini ve Rodos’un şansını belirlemişti. 


Bunlardan biri, krala yardıma gönderilen güçleri taşıyan nakliye gemilerinin Kaunos açıklarında fırtınaya yakalanması, diğeri ise kuşatmada saldırı kulesi dev sambukenin devrilmesi idi. Kuşatma gücü bırakıp Rodos’tan Likya’ya hareket eden Mithridates, Likya Birliği donanmasının bulunduğu, Birliğin başkenti Patara’ya hareket eder. Bu mücadelede Rodos’un yanında Mithridates’e karşı savaşan Likya, Roma tarafından, Sulla’nın zaferinden sonra “Roma’nın dostu ve müttefiki” olarak ödüllendirilir. MÖ 82’de Balbura, Bubon ve Oinoanda’nın birliğe katılması bu ödüllerden biridir.



MÖ 1. yüzyıl başlarında bölgenin başına dert olan Zeniketes, Romalı bir komutan olan Servilius İsauricus yardımıyla MÖ 78-77’deki savaşlar sonucu Likya’dan atılır. Bunun sonucunda korsanlık döneminde Zeniketes’in yuvaları olan Olympos ve Phaselis Likya Birliğinden atılır. Korsanlığa karşı savaşan ve uygar davranışları nedeniyle Roma kaynaklarınca övülmüştür.


Brutus’la bağlantılı olarak sancılı dönemler geçiren Likya, Augustus ve Tiberius zamanında Roma’yla ilişkilerin oldukça iyi olduğu bu imparatorlara adanan anıtlardan anlaşılmaktadır. Hatta Tiberius, Myra halkı tarafından yaşamı boyunca “tanrı” ilan edilerek onurlandırılmıştır. Aynı biçimde Germanicus da heykellerle onurlandırılmıştır. 


Myra halkı Germanicus ve Agrippina için “kurtarıcı, velinimet” olarak anmışlardır. Likya ilginç bir şekilde imparatorluk sınırlarına dâhil edilmekte çevresine göre çok gecikmiştir. Oysa deniz taşımacılığının alternatifsiz olduğu o dönemlerde çok önemli limanlarıyla Likya, İmparatorluk için de önemli olmalıydı. 


Bunun nedeni, bir Roma eyaleti olmadan önce de güvenilir ve sorun yaratmayan bir müttefik olarak bir eyalet gibi davranmış olmasındadır. Ancak bu “sorunsuzluk” bittiğinde bölgede iç karışıklıklar başladığında Roma’nın Likya’ya el atma zamanı da gelmişti. Güvenlik için kurulmuş olan Likya Birliği artık çalışmıyordu.


Ekonomiyi ve politikayı ellerinde bulunduran zengin ve güçlü Likya aileleri ile güçten pay alamayan diğer aristokratlar arasında çıkan çatışmalar yaygın bir iç anarşiye dönüşür. Resmi yetkilerin tümünü ellerinde bulunduran ileri gelenler, İmparator kültüne de büyük önem vererek İmparatorluktan güç almaktaydılar. Bunların karşısında da Roma karşıtı olan ve tabandan destek bulan diğer üst sınıf bulunmaktaydı. Bu büyük iç karışıklıkta ölümler, talan ve gasp en yoğun biçimde yaşanmaktaydı. Ölenler de –her ne kadar Roma vatandaşı olarak anılsalar da- Roma vatandaşlığını almış yerlilerdi. 


Zaten Likya, yabancı azınlığın çok az olduğu bir bölgeydi. Korsanlık sürecinde Likya’yı uygarlığıyla Kilikyalılardan ayıran özellikleri bu dönemde kaybolmuştu. Artık iç savaş vardı. İmparator Claudius, en iyi komutanı Quintius Veranus komutasındaki askeri müdahaleyle bu duruma son verdi ve MS 43 yılıyla birlikte Likya Roma’nın bir eyaleti oldu. 


Artık Birlik kararları Roma’nın bölge valisi tarafından onaylanmadan uygulanamıyordu. Likya’ya verilen ayrıcalıklı bağımsız haklar çoğunlukla ellerinden alınarak yüksek bir kontrol mekanizması uygulanmaya konulmuştu.


Sezar’ın öldürülmesinden sonra, Senato Brutus’u Girit Adası’na sürer. Brutus da güçlenmek üzere kentlere baskınlar düzenler. Hedefte Likya’nın metropolleri de vardır. Oinoanda gibi gönüllüce Brutus’tan yana olanların olmasının yanı sıra çoğunlukla ya zorla ya da gönülsüzce teslimiyetler yaşanır. Rodoslular gibi Likyalılar da Sezar’a olan saygılarından Brutus’a karşı cephe almışlar ve Naukrates liderliğinde ayaklanmışlardır. 


Ama özellikle Ksanthos vadisinde gerçekleşen bu karşı koyuş başarısız olur. Sikkeler üzerinde Brutus’un zaferini simgeleyen tropaion ve esir alınan Likyalılar vardır. 


Bir Brutus sikkesinin arka yüzünde, trophaion altında betimlenmiş olan iki gemi pruvasından biri, Cassius’un Rodos işgalini diğeri de Lentulus Spinther’in Myra-Andriake işgalini simgeler.


MÖ 46 yılında Roma ile Likya arasında yapılan anlaşmaya göre, Likyalılar Roma düşmanlarını sınırlarında barındırmayacak, birbirlerinin düşmanlarına hiçbir yardımda bulunmayacak, savaşta ise yardımlaşılacaktı. Bunlar dışında Sezar, Likya’dan ayrılmış olan Phaselis, Khoma, Telmessos gibi yerleri Likyalılara geri vermiştir. Likya, İskenderiye savaşında Sezar’a yardıma gönderdiği 5 geminin karşılığını fazlasıyla almıştı. Çok daha önemli bir karşılığı da Brutus’un Roma’ya karşı başlattığı isyana destek vermemesiydi. Brutus, istediği silahları ve parasal yardımı Likya’dan yeterince alamamıştı. Ancak Likya, Brutus’a karşı direnişin bedelini ağır ödemişti. En ağır bedel ödeyen kent de Ksanthos’du. Ksanthos’un perişan halini gören Patara doğrudan teslim olmayı tercih eder. Patara’nın tüm altın ve diğer değerli mallarını alan Brutus, Myra’ya yönelir.


Brutus’un komutanı Lentulus Spinther, Andriake liman girişi zincirlerini kırıp kenti işgal edince Myra da teslim olmak zorunda kalır. Plutarkhos, Brutus’un Likya’dan 150 talent topladığını belirtir. Likya ve Pamfilya’nın (Pamphylia), idari nedenlerle birleştirilerek tek eyalete dönüştürülmesinin ise Rhodiapolis’te bulunan yeni bir yazıtla, MS 68-69 yılında Galba döneminde gerçekleştiği artık kesin olarak bilinmektedir. Daha önce bunu belirten Suetonius doğru çıkmıştır.


MS 1. yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan hareketlenme, 2. yüzyılda Likya’ya en parlak dönemini yaşatan alt yapıyı oluşturmuştu. Traian’dan (98-117) Markus Aurelius’a (161-180) kadarki yaklaşık 100 yıllık süreçte, özelikle de barış ve birleşme sürecini gerçekleştiren Hadrian ve Antonius Pius dönemlerinde kent -tüm imparatorluk gibi- en parlak ve güçlü dönemlerini yaşamıştır.


Pax Romana (Barış Dönemi) tüm bölgeyle birlikte Rhodiapolis’e de yaramıştır. Traian, 113 yılında Partlara karşı sefere çıktığında Likya’ya uğramıştır. MS 130’larda Laodikeia ve Kibyra üzerinden Koridalla’ya inen Hadrianus Likya kentlerinin bazılarını ziyaret etmiştir. Bu süreçte Rhodiapolis’te Sebasteion ve içinde dikilen Hadrianus ve Sabina heykelleriyle onurlandırılmış ve imparator kültü tapınımı görmüştür.


Commodos dönemi ve sonrasında Likya, prokonsüller tarafından idare edilmiştir. MS 3. yüzyılın başlarında Caracalla’nın öldürülmesiyle iniş ve kaos dönemi başlar. Bu karışıklıklar ve İmparatorluğun eski gücünü yitirişi Likya’ya da yansır. Barış ve imar yılları geride kalmıştır. Gordianus III döneminde (238-244) Likya’da sikke basan ve basmayan kentler bir araya getirilerek, tekrar bir birleştirme çabasına girilmiştir. 


Valerianus döneminde (253-260) Myra ile Side arasında ekonomik işbirliği ve dinsel birliğin olduğunu gösteren sikke, şehirlerin bir başına da işlerini yürüttüklerini göstermektedir. İmparator Probus (276-282) Likya’da barışın ve düzenin korunması için başkaldırıları bastırırsa da bu dinginlik uzun sürmez. 313 yılına kadar Likya ve Pamfilya aynı vali tarafından idare edilmektedir. 325 yılı meclis kayıtlarında ise Likya ve Pamfilya piskoposlukları ayrı ayrı anılmıştır: Galba dönemindeki birleşme son bulmuştur ve zaten İmparatorluğun ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ve dini Likya’nın yeni resmini oluşturmaktaydı.


Likya’nın başkenti II. Theodosious (MS 408-450) döneminden itibaren Myra’dır. Bu dönem St. Nikolaos’la simgelenen dönemdir. Myra toprakları St. Nikolaos’un Myra’yı ünlendirmesinden yüzlerce yıl önce MS 60’da St. Paulus’un ayak basmasıyla Hıristiyanlıkta önemli bir yer olacağını belli etmişti.


Patara’da doğan Aziz, Likya metropolü olan Myra’da dinsel okulunu kurmuş, yetkinleşmiş ve misyonunun doruğundayken asal kilisesini kurup Hıristiyanlık dinini yayarak ünlenmiş ve aynı yerde ölmüştür. Myra’nın asıl ünlenişi ise 6. yüzyılda olur. Sionlu (Demre-Karabel) Nikolaos’un, Myralı St. Nikolaos’un martyrionunu ziyareti ve Rosallia gününde din adamlarını bir araya getiren Sinod’un Myra’da toplanmasıyla daha da ünlenip gelişen Myra, o gün bu gündür turistlerin/hacıların ilgi odağı olmuş, kutsal bir merkez sayılmıştır.


6. yüzyıl, Likya’da felaketler dönemidir. MS 529-530’da Myra merkezli büyük deprem ve tsunami. MS 542’den 740’a kadar kıyamet tabakası: Veba salgını. Büyük depremler ve Arap baskınları sonucu büyük miktarda insan ölümlerinin yaşandığı suskun, karanlık bir dönemdir. İnanılmaz sayıda ölümler Likya nüfusunu azaltmış, gücünü tüketmiştir.


7. ve 8. yüzyılda, bu kez Araplar Likya’nın sahibi olmak ister. Teke sahillerinde üs edinmenin nihai amacı İstanbul’a sahip olmaktı. İstanbul’un kuşatılmasının ardından yapılan malzeme sevkleri de Likya kıyılarından yapılmaktaydı ve bu rota boyunca Arap filosu sık sık Likya kentlerine baskın vermekteydi.


İslam-Bizans savaşlarının en büyüğü 655 yılında Finike limanında yaşanır. Finike sahilinde demirleyen 30 bin kişilik İslam ordusu ve denizlerde yankılayan ezan sesleri İmparator Konstantin’in rüyalarına girer. Diğer gemilerden yükselen çan sesleriyle de bu psikolojik savaşa yanıt veriliyordu. Ve deniz savaşını kara savaşına dönüştüren Arap ordusu galip gelir. 9. ve 10. yüzyıllarda kendini biraz toparlayıp tekrar şapel ve bazilikalar yapacak kadar sakinleşen bölgedeki Bizans varlığı 11. yüzyıllarda Türklerin gelişiyle bir anda yok olur. (! - Milattan önceki dönem ile Hıristiyan Türk boylarının varlığından bahsetmemek bir eksikliktir!-SB)


Artık, tamamen farklı bir kültür ve yönetimin söz konusu olduğu yeni bir dönem başlamış, Hazar bölgesinden gelip yöreye yerleşen Teke aşiretiyle birlikte adı da artık Teke olmuştur. Ancak, kendi içinde de olsa değişim sürer: Selçukluların yıkılışıyla Menteşoğulları egemen olur. Bu dönem 90 yıl sürer. Selçuklu ve Beylikler dönemlerine ilişkin ele geçen verilerden biri, Rhodiapolis kilise kazılarında bulunan gümüş bir sikkedir.


Hamitoğullarına ait sikke 1322 tarihlidir. 1390’da Sultan Beyazıt ilk Osmanlı bayrağını Likya’ya diker. Tüm Likya sahillerinin Osmanlı egemenliğine geçmesi için ise yaklaşık bir yüzyıllık mücadele Osmanlıları beklemektedir. Çünkü tüm deniz kurtları, Venedikliler, Cenevizliler ve St. John Şövalyeleri’ni de temizlemek gerekecektir. Bu mücadeleler 1479’da çoğunlukla kırılır ve Osmanlı güneybatı sahillerine sorunsuz yerleşir. Bu kez sırada iç isyanlar vardır. Bunların en önemlilerinden biri, 1510’daki Şahkulu Baba isyanıdır.


Likya’da alışkın olduğumuz bir direniş destanı daha yaşanır 1606’da. Aziz Stephanos Şövalyeleri Finike’ye saldırdıklarında, neye uğradıklarını şaşıran Türkler kaybedeceklerini anlayınca topluca intihar etmeyi seçerler. Aslında sular hiç bir zaman ebediyen durulmayacaktır. Teke Mütesellimi İbrahim Bey, 1807’lerde 29 ay boyunca güçlü Osmanlı’ya karşı direnecektir. Son bayrağı yine halklar birliğinin son versiyonuyla ve yine destansı bir mücadeleyle diken Mustafa Kemal’le de tüm Anadolu gibi Likya da büyük devrimlerle yeni bir çağa girer: Cumhuriyet Türkiye’sine."


Prof. Dr. Nevzat Çevik

Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü,Myra-Andriake Kazıları Başkanı,aktuelarkeoloji,2011
Bu çabada Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün Myra-Andriake kazılarıyla N. Çevik ve ekibi,
Patara kazılarıyla F. Işık - H. İşkan Işık ve ekibi, Rhodiapolis kazılarıyla İ. Kızgut ve ekibi, Tlos kazılarıyla T. Korkut ve ekibi ; hem kazı ve araştırmaları hem de yoğun yayınlarıyla Likya Uygarlığı’nın aydınlatılması amacına yönelik olarak 22 yıldır yoğun bir gayret göstermiştir.




Myra / Tiyatro, 11 bin 500 kişi kapasiteli, bölgenin en büyük ve en nitelikli tiyatrosu, alüvyon altında gömülü kentin Roma Döneminde bölgenin en büyük merkezlerinden biri olduğunu göstermektedir.

Likya’nın en kapasiteli tiyatrolarından biri olan Myra Tiyatrosu’nun batı duvarında “Gezici esnaf Gaius’un yeri” yazılıdır. Duvara kazınmış harfler, sessizce duran dev tiyatroda bir zamanlar yapılan gösterilerde izleyicilere çerez satan satıcıdan sıcak sesler taşır. Başka biri ise, resmi ve yazısıyla bir dilek içerir: Zafer Tanrıçası’nın figürü önünde, “kente şans getir ve sürekli galip ol” yazılıdır.


Likya’nın Mür soluyan kenti - Myra / Andriake

Adonis’in güzeller güzeli annesi Myrhha’ya adını veren Likçe’deki yerel ismi ile “Muri”, ünlü Myra yağının da üretildiği mersin bitkisinden kök alır. Günümüzdeki adı olan “Demre”ye kadar da çok değişmeden bugüne dek yaşar. Myra kazılarından çıkan mür yağı şişeleri, kilise çevresindeki yağ işlikleri ve hala bu alanda bulunan mersin ağaçları, her dönemde kentin adına yansır.

Tüm Likya’nın en etkileyici kaya mezarlarından biri olan tapınak cepheli mezar, mimarisiyle, bitkilerden çıkan tanrıça (Artemis/Myrrh) dizisiyle, aslan boğa kabartmalarıyla ve tam ortada betimlenen mezar sahibi aile “fotoğrafıyla” muhteşemdir. Kabartmada ve sikkede görünen “Tanrıça Myra”dır, “Myra Artemisi”dir. 

MS 4. yüzyıl başlarında, Hristiyan İmparator’un başa geçmesi ile birlikte yerel piskoposlar kötülüklerin kaynağını yok ettiklerine inanarak antik tapınakları ve heykelleri yok etmişlerdir. “Likya’nın en güzel Artemis Tapınağı” da olasılıkla Myra Piskoposu tarafından temellerine kadar yıkılmış olmalıdır.












"Alfabenin toplam 29’dan “Hellence’den alınmıştır”denilen 19 harfi de, Hellence’de yazılan Fenike kopyası harflerden farklı olarak, M.Ö. 402’de Atina’da Hellen dünyasına ortak bir alfabeye dönüştürülen, özgün Milet alfabesinin bir ürünüdür... Ve onların Atina’dan göçle gelmedikleri, yarattıkları uygarlık gibi Anadolu’da yerli oldukları görüşünün artık eskiçağ biliminin gündemine oturmaya başlaması, eskiçağ biliminde konulara tek yanlı “Hellas/Atina” önyargısıyla değil, “Anadolu/Milet” seçeneğiyle de çok yönlü yaklaşımın doğal sonucu olarak şaşırtmamalıdır."

"Eskiçağ Bilimi’nin yüzelli yıldan buyana “Hellenliğini” sorgulama gereği bile duymadığı bir uygarlığı kendi “Anadolu”köküne bağlamanın kolay olmayacağı belliydi. Çünkü Anadolu arkeolojisinin dünyaca tanınmış saygın adı Akurgal ayrıca doktora çalışmasının bağlığına taşımıştı Lykia sanatının “Hellenliği”ni, “M.Ö. 6.yüzyıl Lykia Yunan Kabartmaları” diye. Karşı bir görüşü öncelikle kendi halkımıza inandırmak kolay olmayacaktı. Ayrıca, bir taraftan İonlar bağlamında, “sanatı ve kültürü Doğu/Anadolu olan ve Anadolu mayasıyla yarattıkları Batı Uygarlığı’nı Ege’nin batı yakasındaki ‘anayurda’ aşılayan sömürgeciler Atinalılar’dır, çünkü yazı ve dil Hellence’dir” denecekti.

Öteyandan, her nasıl oluyorsa, “yazısı ve dili yerli olan” bir halkın, Lykia’nın, uygarlığı da “Hellen” olabilecekti, çünkü bu kez “sanatları Hellen etkili” olacaktı. Karşıt iki gerekçeyle aynı hedefe varabilme mucizesini(!) içeren bu görüşler Batılılar gibi Akurgal’ındır da. Bir uygarlığın kimliğini yazı ve dil mi belirler, yoksa sanatın, düşüncenin niceliği mi?; bunu anılan mantık temelinde anlayabilmek mümkün değildir. Anlaşılan tek şey, Batı Anadolu’daher uygarlığın her durumda mutlaka “Hellen” olması gerektiğidir (!).

Acıdır ki genç kuşak eskiçağ bilimcilerimiz de Lykia’da Hellen etkisini yazı temelinde görme kolaycılığından sıyrılamamış; yerli yazı yerine Hellence’nin toplumun iradesi dışında, Makedon İskender buyruğuyla yazdırıldığı unutularak ve bunu arkeolojik bulgularla birlikte değerlendirme gereği bir yana bırakılarak, bu etkiyi “Pers egemenliği altında çift dilli yazıtlarda fark etmeye” dek indirgemişlerdir. Sanki resmi dili ve yazısı Farsça olan Selçuklu Türkleri, bununla “Persleşmiş”lerdir!!!" - Prof.Dr.Fahri Işık






Bölgede pek çok doğal felaket yaşanmıştır. Bunlar genellikle salgın hastalıklar ve depremlerdir. Deniz merkezli bazı depremlerin tsunami de oluşturmuş olabileceği varsayılabilirse de bunun kanıtını bulmak zordur. 

MÖ 227 : Likya, Karia ve Rodos
MÖ 199 : Rodos
MS 68 : Myra ve Patara depremi ve tsunami.
MS 141 : Tüm Likya’yı büyük oranda etkilemiş
MS 240 : 5 Ağustos depremi. Arykanda tiyatrosu ve stadiumu ile Lykiarkhın mezarında tahribata yol açan depremde bazı Likya sahil şehirleri su baskınlarına uğramıştır. Bu korkunç deprem sonrası İmparator Gordianus III yerle bir olan Likya şehirlerinin tekrar ayağa kalkabilmeleri için, zarar gören şehirlere sikke basma hakkı tanımıştır.
MS 344 : Rodos merkezli şiddetli deprem.
MS 365 : 21 Haziran veya 370 depremi.
MS 474 : Rodos büyük deprem.
MS 515 : Rodos. Büyük deprem.
MS 529 : Myra büyük deprem.
MS 542’den 740’a kadar kıyamet tabakası. Veba salgını. Büyük miktarda insan ölümlerinin yaşandığı suskun, karanlık dönem…
MS 565 : Arykanda bazilikasının yerle bir olduğu ve arkasından Arif Köyü’nün ilk oluşumunun gerçekleştiği dönem.
MS 7. yüzyıl : Myra, Patara, Kekova, Phellos ve Ksanthos’un tahrip olduğu büyük deprem.





"Lykia’da konuların seçiminde, tarihsel içeriğinde, doğal ve gerçekçi betiminde “Hellas”yoktur, Anadolu vardır; “Hellenizm” yoktur, Doğululuk vardır. Lykia soylusu bile “Hellenleşmiş”olamaz, çünkü onun mezarı kent içindedir, agora’dadır, halkın yaşamından kopmaz; çünkü o ölünce tanrılaşır, “heros”laşmaz. İnancı Anadolu kökenlidir. Lykia Uygarlığı inançta da “Hellenleşmiş” olamaz. Cl.Bosch, daha Türk Tarih Kongresi’nin ikincisinde,“tümü Anadolu Anatanrıçası’ndan türemiştir” dediği -sözde- “Hellen” tanrıçaları arasında Leto da vardır, kızı Artemis de. Likçe’de “kadın” anlamında “lata”yla örtüşür adı Leto’nun; Hellence olmadığı bilinir; adını taşıyan tek antik yerleşim Lykia’dadır: Letoon." - Prof.Dr.Fahri Işık



"Aslında burada garip bi şey yox. Roma və Bizans arazilerində musəvilərin varlığı bilinəndir. Bi də gənəl olarak bunların çoğu devşirmə yəhudilərdilər ki, bu konu da bir az bilinməz və saklıdır. Bizans dönəmində xristianlığın ilk çağlarında yəhudilərə bi dönəm kölə almağı belə yasakladılar. Nədəni isə kölələrin sünnət edilib devşirilməsi, hətta köləsinə sünnət etdirən musəviylərə bir ara ölüm cəzası uyqulandı. Bu konular az da olsa Bizans səlnaməçiləri Menandr, Theofanın yazılarında keçər. Demək ki, o zaman artıq Romadaki yəhudilərin çoğu devşirmə idi. Bu da ki, yəhudilərin gənəl olaraq Fələstindən çıxışı tezinin masal olduğunun bir kanıtıdır." Elşad Alili - Dilbilim Enstitüsü Azerbaycan







25 Aralık 2014 Perşembe

NOEL BABA / SANTA CLAUS / NARDUGAN / CHRiSTMAS ....




Hollanda'da Sinterklaas*, Beyaz atı ve yardımcısı “Zwarte Piet”* ile her yıl 5 Aralık’ta İspanya’dan gemiyle gelir, etrafta gezinir, çocuklarla konuşur , dertlerini, dileklerini dinler ve hediyelere boğar. Kökeni hiç sorgulanmaz, halbuki arkasında farklı bir hikaye yatar, zamana ayak uydurmuş ve değişime uğramıştır.  *(Sinterklaas: Aziz Klaas, Saint Nicholas’tan ; Zwarte Piet: Kara Piet,  Peter adından türetilmiştir)


Aziz Nicholas ve Myra/Demre:

Aziz Nicholas, İmparator Konstantin döneminde ( 324-337) Myra'da piskopos olarak görev yapmıştır. Çocukları koruma, sevindirme, denizcileri kurtarma, kayıp eşyaları bulma, fakirleri doyurma, parasız olanları evlendirme, gelecekten bilgi verme gibi pek çok mucizesi anlatılagelir. Mucizeleriyle ünlenen St. Nikolaos, Likya (asıl adı Lycaonia/Lukiya=Kurtların ülkesi) kenti Patara'da doğmuş ve 343 yılında 6 Aralık'ta Myra/Demre'de ölmüş ve oraya gömülmüştür. 

MS.808’de Arap istilacılar mezarı yok etmek isterken başka bir rahibin mezarını dağıtırlar.  1087'ye gelindiğinde ise Haçlı seferleri başlamıştır ve bir grup İtalyan tüccar mezarını açarak, ağır kokulu mür içinde korunan kemikleri yağmalayıp Bari kentine götürürler. 1997 yılında Türkiye resmi bir başvuru yapıp, Aziz Nicholas'ın kemiklerinin iadesini ister. Lakin İrlandalı tarihçi Philip Lynch kemiklerin Bari'den İrlanda'ya taşındığını iddia eder , buna istinaden de Avrupalı tarihçiler yeri hakkında tartışmaya başlar. Ama bu teorinin hiçbir gerçekliliği yoktur, bana göre amaçları azize sahiplenmek olarak gözükse de, iade etmek istememelerinden de kaynaklanıyor olabilir. Yani hala Türkiye dışındadır.


Türkler ve Nardugan/Nardoğan/Nartugan:

Tanrı Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturur , geceyi, gündüzü ve güneşi yönetir. Bir çok uygarlıkta görüldüğü gibi gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle savaşır ve gün geceye galip çıkar. Güneşin tekrar dorukta olmasına da “Yeni Doğum” denir, yani Türk kültüründeki  Nardugan  "Doğan Güneş" Bayramı'dır, ayrıca Ülgen’e bir de “Beyaz bir Kısrak” kurban edilir. Ülgen aynı zamanda ateşi de getirmiştir, aynı Prometheus’un ateşi getirdiği gibi, ateşin de ışık olması gibi...Mesela, baharda ateş yakmamız gibi,  bazı Avrupa ülkelerinde Paskalya'da güneş tekeri yakılır.

‘Noel Baba Geleneği’ makalesinde Prof.Dr.Erhan Arıklı olayı şu şekilde anlatır : "Bu kavram ve sembollerin tamamı eski Türk Kültüründen alınmadır. Eski Türk Kültüründe “Ülgen” diye uhrevi varlık kavramı vardır. Ülgen, Tanrısal bir varlıktır. İyiliğin sembolüdür. Onun karşısında ki şeytani varlık ise “Erlik” tir...Eski Türk efsanelerine göre,  kaftan giymiş ihtiyar Ülgen, evin çatısına kadar yükselen muazzam çam ağacının bittiği bölgede bulunmaktadır. O, tüm mevsimlerde bembeyaz uzun sakalı ve kaftanı ile dolaşır ve 25 Aralık’ta eski Türkler, Ülgen’e dualar eder….Türkler Gök Tanrı inancını kabul ettikten sonra dahi, 25 Aralık’ı yılın en büyük bayramı “Tanrı’nın doğuş günü” olarak kutlamışlardır. Avrupa’ya giden Hunlar da 25 Aralık tarihini bayram olarak kutluyordu. Türklerin bu milli bayramı, daha sonra Batı Kültürüne geçti ve Hıristiyanlaştı. Neticede 25 Aralık’ta Türkler, Ülgen’i beklerlerdi. " 

Bir de İskit, Saban ve Dionysos / Bacchus açısından bakalım; 

Heredot 4.kitabında "Targitaos'un üç oğlu vardır; Lipoksais, Arpoksios ve Koloksais. Gökten altından dört eşya düşer; Saban (pulluk), boyunduruk, kupa, balta (kılıç) ...." diye İskit Türklerinin atalarını saydığı adlar başka bir bölümünde “ Herakles yaylarından birini (çünkü o zamana kadar iki yayı vardı) kurdu, omuzdan atma kılıç kayışının nasıl kuşanıldığını gösterdi, sonra yayı ve kılıç kayışını kadına verdi; kılıç kayışının tokasında altın bir kupa vardı. Bunları verdikten sonra gitti. – Çocukları doğdular. Büyüyünce anaları adlarını koydu; birincisinin adı Agathyrsos, sonrakinin Gelonos, en küçüğünün Skythes” olarak geçer.  [Heredot 4.kitap]

Burada sadece Arpoksai, Agathyrsos ile Skythes’in anlamlarını verirsem, olay daha iyi anlaşılır: (1) Arpo-ksai = Arpa-ak-soy=Uygur Türkçesinde arpağ, arbağ, erbağ = arpa-bira, saban-tarım, üzüm-bağ ilişkisi görülür. Ak-soy, Asil, soy ; (2) Agathyros ise Agathyr, yani Hunların bir kolu olan Ağaçeriler, (3) Skythes’te İskit Türkleridir.

Peki bu Saban nedir ya da kimdir?

Bazı kaynaklarda tanrı Sabazios Frig Tanrısı diye geçer, annesi de Kybele'dir. Sabazios, at sırtında yaşayan göçebe atlı ve gökyüzünde gezen bir gökbabadır. Aynı zamanda Arpa ve Bira tanrısıdır, sonradan Dionysos'a dönüşür. Dionysos Bakkhoi ya da Bakkhoi Saboi olarak ta çağrılır. Kuzey Balkanlar ve Anadolu'da tapkı görmüştür. Lakin, Dionysos Anadolu'ludur, doğuludur kendisi, Ellen/Yunan tanrı panteonuna sonradan girmiştir, kabullenilsin diye de ikinci kez  Zeus'tan doğurulmuştur. Anatanrıça Kybele'nin himayesi altındadır. Üzümden şarap yapmasını öğrenir ve öğretir, “ilk öküzü Sabana koşan” tanrı olarak da anılır. Peki buralarda kimler gezmiştir, tabii ki Kimmer ve İskit Türkleri, ayrıca Friglerin de İskitlerin bir boyu olduğu iddiası vardır.

Sabazios’tan, Saba-Zios-Zeus-Deus-Dios kelimeleri türemiştir, tamda adına yakışır şekilde; Gökbaba Tanrısı . Zeus mu Sabazios’tan doğma, yoksa Sabazios mu Zeus’tan diye soracak olursanızda cevabın  tarih kronolojisinde yattığını söyleyebilirim. Ellen/Yunan mitolojisi MÖ.8.yy dan sonra oluşmuştur, ondan öncesi yoktur ve zamanla bugünkü halini almıştır. Anadolu mitolojisi ise ona göre biraz büyükbüyükanne durumundadır. Ve Saban bir İskit-Türk boyudur, Savar, Suvar, Sibir diğer adlarıdır, Sibirya'ya adını veren Sibirya Türkleri olması bir yana, Çuvaş, Bulgar ve Hunlar'ında atasıdır. Hasat Bayramı'na da Sabantui/Sabantuy Bayramı derler.

Dionysos, 25 Aralık'ta bir bakireden doğmuş, Titanlar tarafından öldürülmüş, 25 Mart'ta tekrar dirilmiştir. Tanıdık değil mi, Bakire'den doğma, ölme ve tekrar dirilme;  İsis-Osiris, Kybele-Attis gibi… 25 Aralık “Işığın Geceye Zaferi”,  25 Mart'ta “Baharın Uyanışı”.

İmparator Konstantin zamanında İznik'te toplanan birinci Ekümenik Konsül, halkı  Hıristıyanlığa yakınlaştırmak için, güçlü bir kültü bulunan ve 22 - 25 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan “Dionysos  Kutlamaları”nı, “İsa'nın Doğumu” olarak 24 Aralık'ta kutlama kararını alır, buna da "Noel Bayramı" denir. Hz. İsa’nın doğumunu Batı Kilisesi 25 Aralık'ta kutlarken, Doğu Kilisesinde (doğumu, sünneti ve vaftizi) 6 Ocak'tır! Diğer yandan Nisan ayında kutladıkları Paskalya Bayramı'da bizim bildiğimiz Baharın Uyanışıdır...Hz.İsa'nın yeniden diriliş  haftasıdır. Direkler süslenir, ateşler yakılır. Müslümanlıkta ve de diğer Müslüman ülkelerde olmamasına rağmen, sadece Türkiye'de "Kutlu Doğum Haftası" olarak, bazı kötü niyetli çevrelerce, Paskalya Haftasıyla aynı haftaya denk getirilerek sabitlenmiştir. Bunun özellikle bir "kişiye" bağlandığını söyleyenlerde vardır. Müslümanlar için şirktir bu, dini temeli olmayan bid'at'tır.. (detaylar için bkz.Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş)

Haçlı seferleri ile batıdan gelen hıristiyanlar Anadolu’da karşılaştıkları bir çok gelenek ve görenekleri ülkelerine götürmüşlerdir, ki aslında bu gelenek ve göreneklere de pek yabancı değildir. Kimmer, İskit, Hun, Avar, Peçenek ve Kıpçak/Kuman gibi Türk boyları ile gelenek ve görenekler zaten Avrupa'dadır. İskandinav'yada tanrı ve ata sayılan Odin, Şaman inancındaki at kurban etmek, at ile uçmak, göğe yükselmek gibi  8 bacaklı uçan beyaz atı Sleipnir ile, çocuklara hediyeler ve şekerlemeler dağıtır. Güneş gibi parıldayan bir gözü vardır, Türklerin inancındaki Ülgen gibi o da bilgedir, zaferi getirendir, yeryüzüne ve gökyüzüne hakimdir. Ülgen’in elinde yayı vardır ve yıldırım gönderir, Odin'de öyle ve elindeki mızrakta bilgelik uğruna hayat ağacından kopardığı bir daldır. Büyücülüğü ve Şamanizmi simgeler. Odin ve halkı  As Türklerindendir ve Troya düştükten sonra önce Azerbaycan topraklarına, oradan da halkıyla İskandinav’yaya göçmüştür.

Germenler de 21 Aralık'ta kötülüğü kovar ışığı selamlar. Bu ritüel İskit ve Hunlardan onlara geçmiştir. "Işık" Sol İnvuctus'tur , Helios'tur, Apollo'dur, Aplu'dur, Ra'dır,  Ülgen'dir, Odin'dir, ama Hıristiyanlıkta Hz.İsa'da bir Işıktır, yenilmez güneştir O…  Latince Natalis, doğum, doğan, doğurulan ile ilgilidir ve Fransızcaya Noel olarak geçmiştir. Belki de kökeninde Nardugan vardır kimbilir…

St. Nicholas'ın her yıl çocuklara hediye dağıttığını öğrenen ve Alsace’tan gelen Sebastian Brant isimli bir Fransız , 1494 te Noel gecesinde eşeğinin küfelerine doldurduğu yiyecek ve hediyeleri çocuklara dağıtmayı adet edinmiştir ve evinin penceresine astığı çam dallarını da elmalarla süslemeyi ihmal etmemiştir. Aslında yanlış meyveyi seçmiştir, onlar özünde Nar'dır. Nar hem meyve hem de anatanrıça olarak bereketi, hem de kelime anlamıyla güneşi simgeler, Nardugan, “Güneş Doğan” “Doğan Güneş”tir. Çünkü elma olsaydı  Havva ile Adem'i temsil ederdi, ki bazı kaynaklarda elma yasak meyvedir, kötülüğü simgeler bu yüzden de çam ağacına asılamaz,  Hz.İsa’nın yeniden doğuşu ve temsil ettiği inançla çelişkiye düşer.

Eski Türk  inancında,  yerin göbeği sayılan ve yeryüzünün tam ortasında bir "akçam ağacı" denilen “hayat ağacı” vardır.  Dualar, yakarışlar tanrıya gitsin diye, ağacın altına küçük hediyeler, isteklerini dile getiren ikonlar konulur, dallarına çaput bağlanarak dilek dilenirdi. Dışarıda, açık havada gerçekleşen bu gelenek, içeriye taşınmış ve Çam ağacı kurma / süsleme geleneğine dönüşmüştür . Doğaya meydan okuyan, ölmeyen, yaprak dökmeyen Çam, ölümsüzlüğü simgeler, göğe yakınlığı sebebiyle de tepesinde tanrı oturur.  Ağaç süsleme geleneği Sumerlilerde de vardı, yani Hıristiyanlıkla hiçbir ilgisi yok, ama ağaçlara çaput bağlama ile bir ilgisi var, lakin bugün hıristiyanlığın Noel ağacı olarak tanınıyor. 

Türklerde ağaç kovuğundan türeme efsaneleri de mevcuttur. Yaşar Kalafat şöyle der; "Uygur Türeyiş Destanı’ndaki ağaçtan türeme motifinde de ağacın kovuğu ana rahmine benzetilmiştir. Ağaçtan türeme ve ağacın ata formu olarak tanınması Türklerde çok eski bir inançtır. Kayın Ana-Layin Ata, Türk sözlü anlatı geleneğindeki ana motiflerden birisidir.". M.Fuad Köprülü de: "Uygur destanlarının Çin rivayetine göre, gökten ağaca inen mucizevî ışık ile ağaç hamile kalır ve Uygurların atasını oluşturur" der, yani Ağaç kutsaldır....

Türk kültüründe bir de Ayaz Ata vardır, Soğuk Han'dır, Kış Babası'dır, kışın ortaya çıkar kimsesizlere ve açlara yardım eli uzatır, torunu Kar Kızı, Kar Güzeli de hediyeler dağıtır, tıpkı bugünkü Noel Baba gibi...

Noel/Christmas, 15.yy. Avrupa'da yayılmaya başladığı yıllarda, Saint Nicholaas-Sinterklaas'a dönüşerek Hollandalılar arasında farklı bir geleneğe dönüşür. Hollanda'da çocuklar ayakkabılarını 5 Aralık’ta  şömine veya soba gibi ateşe yakın bir yere koyarak hazır eder ve gerçek St.Nicholas’ın ölüm yıldönümü olan 6 Aralık’ta da hediyelerine kavuşur, zenginlerden toplanan yardımlar da fakirlere ve yetimhanelere dağıtılırdı.

Sinterklaas'ın kıyafeti , bazı yönlerden üst düzey katolik piskoposların kıyafetine çok benzer. 33 düğmeli kırmızı bir pelerin giyer ve elinde ucu spiral şeklinde altından bir asası vardır. Düğmeler İsa’nın 33 yaşında çarmıha gerilmesini temsil eder, diğer yandan kırmızı Pelerin Romalıların giydiği Toga'yı andırır ve elindeki asa da bilgelik ve sonsuzluk demektir. Aslında Toga/pelerin ve asa Roma değil Etrüsk kültüründen kalmadır. Türkoloji çalışmaları çok önemli yol katettetmiştir, Etrüsklerin Truvalıların torunları olduğu ve her iki medeniyetinde proto-Türk olduğu söylenir. En büyük kanıtlardan biri de  Etrüskçenin Türkçe olarak okunabilmesidir.

Hollanda’daki kutlamalarda St.Nicholas/Sinterklaas ve Zwarte Piet niye İspanya'dan gemiyle gelir? Hollanda ile İspanya arasında 80 yıl süren "Tachtigjarige Oorlog" (1568-1648) Seksenyıl Savaşı'nda Katolik kilisesinin Protestan Kilisesi üzerindeki baskısı yoğun bir şekilde hissedilir. Bu arada başka bir zaman diliminde, Vatikan , Latin Haçlıları seferlerinde, haçlılar tarafından yağmalanmış Myra/Demre St.Nicholas'ın eşyalarına sahiptir ve tabii ki geleneği de öğrenmiştir. Bu aziz saydıkları kişiyi fakirler üzerinde kullanarak , protestan olan halkı katoliklerin yanına çekme girişimlerine başlarlar. Sinterklaas kutlaması Protestanlar arasında itirazlara sebep olur ve kaldırılmasını isterler. Hatta 1600'lü yıllarda bazı yerlerde ayakkabı koymak, Sinterklaas'ı hatırlatan eşyalarının satılması gibi şeyler yasaklanır. Martin Luther bile karşı çıkmıştır. Ama bir çok yerde, kamu alanlarında olmasa bile gelenek gizlice evlerde yerine getirilir. 1895' e gelindiğinde okullarda yasaklanması görüşülürken , 20.yüzyılın başında artık işler çığırından çıkmış ve herkes kutlamaya başlamıştır.

Hollanda da köle ticareti, 1621'de Hollanda Batı Hindistan Şirketi'nin (kısaca WIC) kurulmasıyla başlar. WIC gemileri, başlangıçta hükümetin izniyle “Savaşan Korsan Gemisi” statüsüyle İspanyol-Portekiz donanmasıyla savaşmak amacıyla sefere çıkar. Köle tüccarı ve sömürgeci olarak Atlantik bölgesinde önemli siyasi oyuncu konumuna gelir. Köle ticareti 1730 yılına kadar WIC ile Hollandalıların tekelindedir. Bununla beraber, 1720 yılında Middelburg Ticari Şirketi WIC'e rakip olarak kurulur. Rotterdam ve Amsterdam'da açtığı çeşitli köle pazarları ile dünyanın en büyük Hollanda şirketi olur. Yaklaşık 1770 yılında, Hollanda’nın köle ticareti, yıllık ortalama altı bin köle nakiliyle en yüksek noktasına ulaşır. Daha sonraki yıllarda ise bu sayı hızlı düşüşe geçer.

18.yüzyılın sonunda, köle ticaretine karşı muhalefet oluşmaya başlar, İngilizlerin baskısıyla da 1814 yılında köle ticareti yasaklanır. Lakin Hollanda, Avrupa'da bu yasağı en son uygulamaya koyan ülkelerden biri olarak, ancak 1 Temmuz 1863 yılında kölelerin özgürlüğünü tanır. 

1850'lili yıllarda köleliğin bitirileceği söylentileri tabiki yayılmıştır. Eğitmen olan Jan Schenkman birkaç sene önce yazılmış olan …"beyaz saçlı, yaşlı bir adamın, ölüm döşeğinde kölesinin oğlunu azat ettiğini" anlatan bir hikayeden esinlenerek "Sint Nicolaas en zijn Knecht" (Aziz Nikolas ve onun Uşağı / hizmetlisi)  isimli çocuk kitabını yazar.  "Het feest van Sint Nicolaas" (Aziz Nikolas'ın bayramı)  ile "Pieter" (genelde erkek kölelere verilen ad, kısaltılmışı Piet) , 1895 yılında da “Zwarte” Piet  ( Kara Piet) ile Sinterklaas ve yardımcısı Piet, Hollandalı çocuklarla tanıştırılır. Hizmetli, uşak, yardımcı Piet ise , 2.Dünya Savaşı’ndan sonra daha da kalıcı bir yere gelir ve Sinterklaas’ın ayrılmaz bir parçası olur. 

Hollandalılar, 80 Yıl Savaşları yüzünden İspanyollar’dan ve özellikle Katolikler’den hoşnut değillerdir. İntikamlarını, Sinterklaas ile Zwarte Piet’i İspanya’dan getirterek almışlardır.  Çünkü, Zwarte Piet köleliği temsil ederken  "Köle ticareti yapan biz değiliz, onlar"dır anlamında bunu İspanyollara mal eder, her ne kadar Hollanda köle ticaretinde ilkler arasında yer alsada, kendi geçmişini  yeni nesile aktarmak istemez ve  İspanyolları bu şekilde küçük düşürürler . Başlarında da bir beyaz vardır, o da “efendi”yi, “sahip”i  ve de kardinal kıyafetleri içinde katolikleri temsil eder.  Bugün içinse ırkçılık olarak algılandığından kaldırılması düşünülüyor, hatta bazı yerlerde Piet kutlamalardan tamamen kaldırılmıştır. 

Sinterklaas’ın Amerika’ya gidişi:

1620'lerde Avrupa'dan Amerika’ya yerleşmek için gelen "koloniler" aylarca süren yolculuktan dolayı yorgun, hasta ve aç bir şekilde karaya çıkarlar. Kızılderililer onları iyi niyet ile karşılar, yiyecek verir, yardım eder. Zamanla da hindi avlamasını, mısır ekmesini öğretir.  Lakin, 1637 de Massachusset Koloni Valisi John Winthrop, Kızılderililer ile savaşıp, güvenli bir şekilde dönen adamları için, Şükran Günü kutlaması yapar, ki bu adamlar, silahlarını bırakmış, hıristiyanlığı seçmiş yaklaşık 600-700 kadar erkek, kadın ve çocuk ayrımı yapmaksızın Amerikan Yerlisini öldürmüştür. Sadece Amerikalılarda görülen bu “Şükran günü” kutlamaları ilk başlarda Kızılderililer ile ilk kolonicilerin ortak düzenledikleri bir “hasat yemeği” olarak görülse de, günümüzde Kızılderili unsurlardan ayrıştıralarak, yalnızca aile ve tanrıya adanan bir hal almıştır, oysa  "Şükran Günü" Kızılderililer için bir YAS Günü'dür. 

Avrupa’daki Noel kutlamalarında  yemeğin ana menüsü domuzdur, lakin koloniciler domuz yerine Şükran Günü'nde (Thanksgiving Day) hindi kullanmaya başlar, ne de olsa Amerika da bolca vardır. 1863 yılında Başkan Lincoln Şükran gününü ulusal bayram olmasını önerir, ancak bu öneri yıllar sonra, 1941 yılında ulusal bayram olarak ilan edilir ve Kasım ayının son Perşembe’sinde kutlanır. 

Sinterklaas kutlamaları Amerika’ya 17.yüzyılda Hollandalılar tarafından getirilmiştir. Amerikalılar 1776 da İngilizlere karşı verdikleri "bağımsızlık" savaşından sonra, Avrupa kültürünün yerini zamanla Amerikan kültürüne bırakır, bir çok şeyde “Amerikanlaştırılır”. Bunlardan biri de Sinterklaas,  yani  Santa Claus geleneğidir. Noel kutlaması ile Sinterklaas birleştirilerek “Santa Klaus” yani “Noel Baba” yaratılır ve İspanya’dan değil de Kuzey Kutbu’ndan gelir.   Amerikalıların buradaki amacı da "Kuzey Kutbunda hak iddia etme" savaşıdır. Zwarte Piet’ler de Amerikan İç Savaşı’nı hatırlattığı için perilere (Elf) ve cücelere dönüştürülmüştür. Kasım ayının son haftasında Şükran Günü kutlaması sebebiyle 5 Aralık çok yakın bir tarih olduğundan, Noel Baba 24 Aralık gecesine taşınır.  Böylece hem Noel ile Hz.İsa’yı anarlar, hem de Santa Klaus ile çocukları “Dini Bayram” a alıştırırlar. 19.yüzyıla gelindiğinde Amerika ve Kanada’da Santa Klaus hakkında hikayeler, şiirler, yazılar çoğalır ve tüm kıtaya yayılarak geleneksel hale gelir.

İsveç asıllı Amerikalı sanatçı Haddon Sundblom, 1930'larda Coca Cola firması için, 1822'lerde yazılmış bir kitaptan esinlenerek, bir ikon hazırlar ve bugünün Santa Claus görüntüsünü yaratır, popüler olur. Aslında burada bir pazarlama taktiği görülür, Santa Claus sevilen bir figürdür, böylece Coca Cola'da pazarını büyütür. Bazı yerlerde söylenildiği gibi de Santa Claus’u bulanlar cocacolacılar falan değildir . Nasıl oluyor da,  17.yy’da Avrupa’dan Amerika’ya gelen bir şey 1930’larda keşfedilmiş oluyor? Adı bile Hollandaca Sinterklaas'tan Santa Claus'a dönüşmüştür. Sint/Sinter Aziz demektir, ki Klaas'ta Nicholas'tan devşirmedir. Noel’e İngilizcede Christmas denir,  Hollandalıların ise Kerstmis  demelerinden dolayı, Noel Baba’ya Kerstman (Noel Adamı) denilmiştir. Yani Noel Baba (Christians=Hıristiyan, Christ=İsa, Christmas=Noel, Hz.İsa’nın doğumu). Hollanda’da Sinterklaas 5 Aralık'ta kutlanırken, Kerstman 24-25 Aralık'ta kutlanır, böylece Amerikalıların Noel Babası  Avrupa'ya geri gelmiş ve Kerstman olmuştur, kapitalizm çok güzel çalışmıştır,  “tereciye tere satılmıştır”.

Noel kutlamaları, 1950’lerden bu yana gittikçe önem kazanmıştır, ama anlamını kaybedip ticarete dönüşmesi kilise tarafından da endişeyle karşılanmaktadır. Noel'in bir alışveriş ve hediye bayramı haline gelmesinden, çocukların Noel Baba'ya, İsa'dan daha fazla önem vermesinden dolayı kilise kaygı duymaktadır. Bugün, nüfusunun yüzde 60'ından fazlası tanrıya inanmayan İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde bile Noel coşkuyla kutlanmakta olup, Müslüman ülkelere bile sıçramıştır. Çocuklarımızın bilinç altında bıraktığı etki ise çok daha büyüktür ! 


Huzur ve Barış dileklerimle,
Semra Bayraktar (KUYETA Ocak -Şubat-Mart-Nisan 2016 Dergisinde yayınlanmıştır)




ek: 

Myra / Demre Aziz Nicholas gezginlerden anı:

“ Aziz Nicolaus hazretleri kilisede hemen öne çıkan bir figürdür. Aziz’in Anadolu’da Myra’daki türbesinden aldığım topraktan küçük bir miktarın şimdi yanımda bulunmaması ne yazık! Papaz için çok uygun bir armağan olabilirdi ”


(Charles Robert Cockerell, 1812, İtalya’da Mezzojuso adlı Arnavut köyünde). 



“ Aziz Nikolaos’un Myra’daki mezarı, sayısız hac yolculuğunun merkezi oldu, ve Osmanlılar da ona dualarında yer vermeyi ihmal etmediler. Bazı Latinler, gizlice Likya kıyısına gelerek Myra’da ve manastırda Müslümanların baskısından kimse kalmadığını anladıktan sonra,  St.Nikola’nın gömülü olduğu Syon Manastırı’na gelmişler ve orada mezarın bekçiliğini yapan inzivaya çekilmiş üç kişi bulmuşlar ve ‘Eski Roma’nın Papa’sı tarafından gönderildiklerini, orada gömülü olan şahsa yaraşır bir şekilde emniyet altına alınması amacıyla oradan taşınması için görevlendirildiklerini’ söyleyip, bunları kandırarak ve para vererek mermer lahdi kırıp açmışlardı. Lahdin içinde yine mermerden bir kavanoz bulmuşlar ve bunun yarısına kadar temiz, yağa benzer bir madde varmış. Kısacası iskeleti çok temiz bir sandığa koyarak 20 Nisan 1087 tarihinde oradan götürdüler”


(M.Charles Texier, 1833 – 1834). 

gezginler Prof.Nevzat Çevik'ten alıntılanmıştır.




Yılbaşı kutlamaları  "Türklerden Hıristiyanlara" geçmiştir tezinden hadiseye baktığımızda Hunların Avrupa'ya gelişlerinden bu geleneği görerek almış oldukları ve bu geleneğin İsa'nın doğumu ile ilgili değil de 
"Güneşin Yeniden Doğuşu" ile ilgili olduğunu görmekteyiz.