Translate

28 Mart 2015 Cumartesi

Xanthos - Ksantos






Likya'nın teslim olmayan kenti KSANTHOS


1838’de, Charles Fellows, Ksanthos’u keşfettiği zaman ve daha sonraları, bu sitte bulup Londra’ya getirdiği çok sayıdaki eserle birlikte o tarihe kadar pek az insanın tanıdığı Likya Medeniyeti birdenbire meşhur oldu. Bununla birlikte, Prof. Dr. Pierre Demargne’ın (Paris-Sorbonne Üniversitesi’nde profesör) yönetimindeki bir heyetle Ksanthos’un, bugüne kadar devam eden bilimsel kazılarına başlanması için 1950 yıllarına kadar beklemek gerekmişti.

1962’de, P. Demargne’dan sonra Fransız kazı heyetinin başına gelen Henri Metzger tarafından Letoon kazıları, yani Ksanthos şehrinin idare ettiği dinsel sunağın kazıları, başlatıldı: tek bir arkeolojik birimi oluşturan bu iki sitin, yine tek bir arkeolojik misyon tarafından incelenmesi mantıklı gelmişti. Gitgide, başka Likya sitleri de, gerek Türk, gerekse yabancı kazı heyetlerince uluslararası işbirliğine iyi bir örnek vererek incelenmeye başlanmıştır: Limyra, Patara ve diğerleri…

Böylece, Ksanthos ve Letoon’da Fransız kazılarının başlatılmasıyla, en büyük şehri Ksanthos olan Likya Medeniyeti’ni tanıma yolu genişçe açılmıştır.Son olarak da 2009 yılında, Fransız “Academie des Inscriptions et Belles Lettres” kurumu tarafından 200.000 Euro’luk Cino del Duca arkeolojik ödülü Prof. Dr. J. des Courtils’e verilerek Fransız kazıları mükâfatlandırılmıştır.


Ksanthos’ta Likya Medeniyeti’nin Keşfi

Ksanthos kazılarının başladığı tarihte Likya Medeniyeti, Herodotos ile diğer antik dönem tarihçilerinin bazı yazıları ve 19. yüzyıl sonunda Avusturyalı epigrafların bir kısmını yayınladığı Likya kitabeleri sayesinde tanınmaktaydı.

Ksanthos’ta yapılan keşifler ve bunların çabucak yayınlanması, bilim insanlarını ve halkı Likya Medeniyeti’nin tarihi ve kalıntıları içine sokmuştur. Bu kentin ve Letoon’un arkeolojik önemi, her ikisinin de UNESCO’nun Dünya Mirası kapsamına alınmasını açıklamaktadır. Ksanthos’un Likya mezarlarını içeren kitabında; P. Demargne, bu medeniyetin karakteristik özelliklerini belirtmektedir. Ksanthos’un en muhteşem mezarları meşhur “pilyeli” mezarlardır: 

Aslanlı Pilye, Harpili Pilye, Yazılı Pilye…

Bu pilyeler olağanüstü yapılardır. Ağırlığı 10 tonu geçebilen kocaman bir kayadan oluşmakta ve üstünde ölü odası yer almaktadır. Bu anıtlardan yalnızca bir tanesi yazıtlıdır; bu nedenle, Yazılı Kaya veya Yazılı Pilye olarak adlandırılır: Bu yazıt da bize, bu mezarın MÖ 5. yüzyılın sonuna doğru Ksanthos kralı olan Gergis’in mezarı olduğunu açıklamaktadır. Bu durumda; Ksanthos ve Likya’nın diğer şehirlerinde olduğu gibi, Ksanthos’ta bulunan pilyelerin krallara mahsus olduğu sonucu ortaya çıkar. Bu pilyelerden bazıları alçak kabartmalarla süslüdür: Aslanlı Pilye (MÖ 525’e doğru), Harpili Pilye (480’e doğru) ve Yazılı Pilye (400’e doğru) bunlardan bazılarıdır. 

Pierre Demargne’ın yaptığı inceleme, bu heykellerin Ksanthos kralları için çalışmaya gelen Yunanlı sanatçılar tarafından yapılmış olması gerektiğini göstermiştir. Yunan etkisinin en çok görüldüğü anıt ise, bugün, Londra’da bulunan ve Fransız arkeologların restore etmeyi planladıkları meşhur Nereidler Anıtı’dır: burada Ksanthos’un son kralı Arbinas’ın mezarı söz konusudur.

Mezar, beyaz mermerden İon üslûbundaki bir tapınak şeklinde inşa edilmiştir. İnşaat tekniği bile Atina’dan gelen ustaların varlığını göstermektedir (T şeklindeki gömmeler); dekor ise, tamamen Likyalı sahnelerle (surlara saldıran askerler), Atina sanatından esinlenen sahnelerin (Parthenon’un frizini andıran asker ve atlılar geçidi) ilginç bir karışımını sunmaktadır.  Bu incelemelerin en ilginç yanı, hem Klasik Yunan etkisinin gücünü araştırmak, hem de bundan evvelki Likya kültürünün belli başlı özelliklerini belirlemeyi sağlamak olmuştur.

Bu yerli kültürden Yunan kültürüne geçiş, Ksanthos’un diğer mezarlarında da görülür: Gerçekten de, Likya’nın başka yerlerinde olduğu gibi, ahşap yapıları taklit eden çok özel anıtlar görülmektedir.  Bu eserler görüldüğünde, Likyalıların aslında ahşap bir mimariye sahip oldukları; ama taş ustalığının kendilerine Yunanlılarla kurdukları temaslar sonucu dışarıdan geldiği anlaşılmaktadır.

Ksanthos şehrinde oturanlar; şehirlerini dış saldırılardan korumak için, muhtemelen 5. yüzyılın sonlarında, şehri çevreleyen büyük suru inşa ettirmişlerdir ve bu surun bazı kesimleri ise; akropolü korumak amacıyla, belki de daha önceki asırda yaptırılmıştır. Bu büyük sur aslında iki tekniği birbirine karıştırmaktadır: Yunanlılardan miras kalan taş işleme tekniği ile hem eski Anadolu hem de Yakın-Doğu medeniyetlerinden kalan sur inşasının kendine özgü tekniği…Yabancı etkilerden önceki Likya Medeniyeti’nin özgünlüğünün bundan başka iki ayrı örneğini daha sayabiliriz.

Ksanthos’ta, Likya Akropolü’nde, Henri Metzger’in yönetiminde yürütülen kazılar, çamurla birbirine tutturulan küçük taşlardan yapılmış evler ortaya çıkartmıştır. Bu yapılar, zamanımızdan 6. ve 5. yüzyıldan kalmadır ve bugün ortadan kaybolmuş olan, ama kazılarda kalıntıları kül halinde bulunan ve bir yangın sonucunda yandığı saptanan, ahşap bir katı üzerlerinde taşımaktaydılar. 

Bir başka örnek de Likya dilince verilmektedir. Likya yazısını deşifre edebildik, zira Yunanlıların yazısını biraz değiştirerek taklit etmiştir.(! Acaba kim kimden aldı?- Sonuçta Friglerden Yunanlılara geçtiği de söylenmektedir, Frigler ile Likyalılar komşuysa.. SB) Buna karşılık, Likçeyi anlamakta hâlâ zorlanmaktayız. Ksanthos’ta, Letoon’da ve diğer yerlerde bulunan iki dilli metinler (Likçe/Yunanca) biraz ilerlememizi sağlamıştır, özellikle de Emmanuel Laroche’un çalışmaları sayesinde. 

Bugün Anadolulu “Luwi” grubuna ait, Hititçeye yakın bir dil olduğu bilinmektedir. Likyalıların kendilerine özgü bir dile ve sanatsal bir kültüre sahip oldukları görülmektedir; ancak 5. yüzyıldan itibaren bunların gitgide Yunan dili ve kültürüyle karıştığı gözlemlenmiştir.

Bununla birlikte, yeni keşifler Yunan etkisinin gelmesinden önceki Likya kültürünün ilk etkinlikleri hakkında yeni veriler sağlamıştır: Ksanthos’ta, bir aslanla bir boğayı temsil eden olağanüstü iki alçak kabartma bulunmuştur; bunlar karakteristik Anadolu stilindedir ve bu stilde hiçbir Yunan etkisi yoktur. Aksine, bu alçak kabartmalar Frigler ve Neo- Hititlerin heykellerine yakın olup, hayranlık uyandıran örnekleri Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bolca sergilenmektedir.

Likya’da şimdiye kadar böylesine eski Anadolu geleneğine açıkça bağlanan başka eser bulunamamıştır. Bu ilk keşiflerin yanı sıra Fransız arkeologların halen sürdürdüğü araştırmalar,MÖ 7. ve 6. yüzyıllardaki Likya Uygarlığı’nın ilk zamanlarına daha çok ışık tutmaya çalışmaktadır. 

Hellenistik ve Roma Dönemlerinde Ksanthos Letoon’a Yunan Uygarlığı’nı sokan Ksanthos Kralı Arbinas’ın ölümünden sonra (380’e doğru), Büyük İskender’in fethi (334) bu uygarlığın üste çıkmasını sağlamıştır. 

Oysa Ksanthos kazıları; bunun, şehir için karanlık bir döneme işaret ettiğini göstermiştir. Bu dönemde hiçbir anıt yapılmamış, hiçbir önemli iş gerçekleştirilmemiştir. Aslında, muhtemelen bir tapınağa ait olan iki veya üç blok ve Yunanca ele geçen birkaç yazıtla bir-iki seramik dışında, MÖ 4. yüzyılın sonundan 1.yüzyıla kadarki döneme ait olabilecek hiçbir eser kazılarda bulunmamıştır. 


2009’da, Roma binasının yerinde inşa edilmiş bir tiyatronun temeli ortaya çıkarılmıştır: 2011’de yapılması öngörülen kazı çalışmaları, bu yapının inşa tarihini kesinlikle öğrenmemizi sağlayabilir; ama şimdiden diyebiliriz ki; bu yapının taş bir temel üstüne ahşaptan inşa edildiğinin gözlemlenmesi bile çok ilginçtir.

En son yapılan keşiflere göre, yalnızca MÖ 1. yüzyılın sonlarında şehir uyanır gibi görünür. Son on yılda yapılan kazılar, şehrin aslında sadece bir agoraya (1950’lerde bulunmuştur) sahip olmadığını ama gerçekte üç agoraya birden sahip olduğunu göstermiştir.

Roma Döneminde uygulanan bir şehircilik planına göre yapılan döşemeli iki ana cadde ile revaklarla çevrili iki meydan da keşfedildi. Bu caddeler birbiriyle dik açı çizerek kesişmektedir. Daha da ilginci ise, Ksanthos şehrine bugün bile gözle görülebilen halini veren bu şehircilik planından önce, şehrin ilk defa bir değişime uğradığı da çok yakın bir dönemde keşfedilmiştir: Augustus döneminde, şehir tamamen yeniden düzenlenmiş ve geniş teraslamalar sayesinde etrafı resmî anıtlarla çevrili büyük meydanlar yaratmak mümkün olmuştur. Bu meydanlardan bir tanesi, bu bölgeye mahsus özel ve Likya’nın daha başka şehirlerinde de kullanılmış olan orijinal bir tekniğe göre, yeraltı sarnıçlarının üzerine kurulmuştur. 

İlginç bir şekilde, bu ilk evre sona eremeden durdurulmuş ve daha sonra da bugün kalıntıları görülen binalar bunların yerini almıştır. En muhteşem bütün ise “stoa bazilika”’dan (kral stoası) oluşan, etrafı revaklarla ve yarım daire biçimindeki bir Nimfea ile çevrili olan kare bir meydandır. Bu binaların çoğu daha sonraları yıkılmıştır ve yalnızca bazı blokları günümüze kalmıştır. Buna rağmen, L. Cavalier’nin Ausonius Merkezi’nin “3 Boyutlu Teknolojik Platformu” ile yaptığı etüt, her tür bilimsel en iyi garantileri bize veren bir rekonstrüksiyonu teklif etme imkânını sağlamıştır. Bu sayede, her ne kadar Roma İmparatorluğu’nun içinde küçük bir şehir olarak kalmışsa da, Ksanthos’un, büyük bir şehir görünümünü korumaya yarayan, gösterişli anıtlarla donanmayı istemiş olduğu anlaşılmaktadır. 

Bizans Döneminde Ksanthos Bütün Anadolu’da olduğu gibi, Bizans Döneminin başlarında Ksanthos büyük bir kalkınma sağlamıştır. Şehirde iki büyük ve pek çok küçük kilise ile lüks evler yapılmıştır. Bu dönemin anıtları da halen ayakta duran Roma binaları gibi, zeminlerinde muhteşem mozaiklerle süslenmiştir. En güzel mozaikler Büyük Bazilika’dadır: Yaklaşık bin metrekaresi sistemli olarak restore edilmiştir. 

Bu refah döneminin, 7. yüzyılın başlarında birdenbire sona erdiği görülmektedir. Bununla birlikte, bundan sonraki dönemde kentin terk edilmiş olduğu düşünülmüş olsa da, bu döneme tamamen yepyeni bir aydınlanma getiren yeni girişimler başlatılmıştır.

Ksanthos’taki yerleşim, 8. yüzyılda ve hatta daha da sonrasında devam etmiş olmalıdır. Bu durum, 2010’daki kazılarda bulunan sayısız seramiğin ilk incelenmesinden de anlaşılabilmektedir; ancak halen devam eden incelemeler sonucunda kesinlik kazanacaktır. 

“Cypriot Red Slip Ware” (CRSW- Kırmızı Astarlı Kıbrıs Çanak Çömleği) tipindeki kap biçimleri en son dönem imalatlara ait olabilir ve yine bu imalat Pednelissos veya Balbura bölgesinde yapılmış olabilir. Yeni yapılan araştırmalar, MÖ 8. yüzyılda, CRSW’yi taklit eden seramiklerin imalinin atölyelerde devam ettiğini göstermektedir. Bunun da ötesinde, “Pattern-burnished ware” denilen ve Pamela Armstrong’un Selçuklu Dönemi seramikleri olarak belirlediği kaplar da bu seramiklere karışmış olarak bulunmaktadır. 

Şehir yerleşiminde de bir düzensizlik gözlemlenmektedir: 2010’da, Orta-Bizans Döneminden kalma ve şehri baştanbaşa geçen ana caddenin tam ortasında, her türlü geçişi engelleyen küçük bir kiliseyle, bir de mezarlığın dikildiğini gözlemledik. Başka bölgelerde, özellikle de Suriye’de görülen bu durum, bu dönemdeki halkın yaşam tarzının tamamen değiştiğini göstermektedir.

Ksanthos mezarlığının ve şehrin diğer Bizans kesimlerinin kazıları henüz bitmemiştir. Bu kazılar hem şehrin kronolojisi, hem de Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları sırada, yerleşik ve göçmen halklar arasındaki ilişkiler hakkında daha başka bilgiler verecektir.


Likya Tarihi ve Epigrafisi

Son kazılar Ksanthos ve Likya tarihine ışık tutmuştur: Ksanthos’un geçmişini, eskiliğini ve Likya Medeniyeti’nin Anadolu kökenlerini doğrulamış, Hellenistik Dönemdeki gerilemeyi gün ışığına çıkartmıştır. Ayrıca, Roma Dönemi ve Bizans Döneminin başlangıcında geri gelen kalkınmaya yeni bir ışık tutmuştur. Ayrıca, bu bölgede iyi tanınmayan Orta-Bizans Dönemini nihayet aydınlatmaktadır.

Epigrafik keşiflere de özel bir yer ayırmak gerekmektedir: 19. yüzyıldan beri bilinen Yazılı Pilye’deki büyük yazıtın (TL44) dışında, Fransız heyetine bağlı Kanadalı epigraflarca yeni keşifler yapılmıştır: Hellenistik Döneme ait 16 metinle bazı fragmanları sayabiliriz.

Roma İmparatorluğu’na ait buluşların sayısı da 270’e ulaşmaktadır. Metinlerin basitçe bu iki döneme bölünmesi bile, bu dönemler sırasında şehrin iç durumunun gelişimi hakkında bir fikir verir. Roma Dönemi metinlerinden çoğu, Likya asıllı Roma yüksek memurlarının kariyerleri konusunda çok önemli bilgiler getirir.

Ksanthos İçin Genel Bir Yürütme Planı

Demek ki, Ksanthos kazılarının bilimsel sonucu çok önemlidir. Son kazılar yayına hazırlanmaktadır, bu da dikkate değer olan bu kentin tarihi hakkındaki bilgilerimizi tamamlamayı sağlayacaktır. Kazılar bitmekten uzaktır. Bütçelerin yeni artışı ve geliştirdiğimiz işbirliği (Türk ve Avusturyalı arkeologlar - Kanadalı ve Alman epigraflar) sayesinde, çok önemli başka bilimsel sonuçlar vermeye devam edeceğini umuyoruz.

Ksanthos’un değerlerinin öne çıkarılması, her şeyden önce uzman araştırmacı olan arkeologların ana amacı değildir. Bununla birlikte, kalıntıları korumak ve ziyaret edilmelerini sağlamak için çalışmalar yapılmış ve yapılmaya da devam edilecektir. Bu çalışmalar şimdiye kadar ortaya çıkarılan yüzlerce metrekarelik mozaiklerin restorasyonlarını içermiştir ve zamanla bu mozaikler halka açılacaktır. 

2010 yılında, tiyatroda 2009’da keşfedilen resimli stüklerin restorasyonu da yapılmıştır: Söz konusu bu tiyatro, orkestrayı çevreleyen duvarı süsleyen ve hâlâ görülebilen resimli, en nadir örneklerden biridir (bunlardan özellikle Manisa (Magnesie du Méandre) ve Pompei’deki bilinmektedir). Ne yazık ki, bu resimden çok küçük bir parça kalmıştır ve temsil edilmekte olan muhtemel sahneleri yeniden oluşturma imkânı vermemektedir. 

Şimdiye kadar anıtsal restorasyonlar yapılamamıştır, zira kent asırlar boyunca yıkıldığından, antik dönem yapıları tamamen yerle bir olup, taşları başka yerlerde yeniden kullanılmıştır. Ancak, antik kentin ayakta kalmış tek anıtı hakkında hazırlamakta oldukları olağanüstü bir projeyi Fransız arkeologları incelemektedir: Bu proje, Nereidler Anıtı’nı tamamen yeniden inşa etme projesidir. Antik mimarlık ve heykel şaheseri olan bu anıtın aslı, bir müzede sonsuza dek korunmaya alınacaktır. 

Hem de, Ksanthos kentine antik güzelliğini biraz daha kazandırmak için, çığır açan bir teknik sayesinde halen bir rekonstrüksiyon projesi üzerinde çalışmaktayız. Bu teknik, anıtı bulunduğu yerde, sentetik malzemeden değil de, mermerden yontularak tamamen yeniden inşa edilmesini sağlayacaktır. Umarız ki, bu proje gerçekleşebilir.



Prof. Dr. Jacques des COURTILS
Ksanthos Kazı Başkanı
Bordeaux Üniversitesi
aktuelarkeoloji,2011










MÖ.390-380 Ksanthos Kralı Arbinas için yapılmış anıt mezar. 
Su perileri Nereidler yüzünden Nereidler Anıtı olarak anılır.

Charles Fellows tarafından 19.yy Londra'ya götürülmüştür.
British Müzesindedir.


Nereid Monument , ca. 390–380 BC.
Xanthos (Ksantos) capital of ancient Lycia,
Fethiye -Türkiye
British Museum!





Likya'nın superileri , ELYANA

Tanrı Zeus’tan hamile kalan ve Hera’nın kıskançlığından kaçan Leto, yeni doğmuş bebekleri Artemis ve Apollon’la Likya’ya sığınır; ama çocuklarını yıkamak istediği su kaynağından köylülerce kovulur. Buna çok kızan Leto, köylüleri kurbağaya çevirir. Sunağa aynı zamanda saygınlık da kazandıran bu efsane, Letoon’un tarihinde suyun önemini belirtir. Kutsal bir kaynağın etrafında, Likya dilinde “Elyana” adıyla bilinen su perilerine adanan bu yerde, MÖ 7. yüzyıldan itibaren sunak kurulur.




Nereid Monument detail , ca. 390–380 BC.

Nereid Monument detail , ca. 390–380 BC.


Freeze from the Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
West side, ca 480 BC, 
Three girls approach a seated holding a pomegranate and a flower.
British Museum!



Freeze from the Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
North side detail, ca 480 BC, 
A siren carries a small female figure who reaches up with one hand to touch the chin of the creature (a traditional gesture of supplication) and may represent the soul of the dead. Beneath the siren is the figure of a mourning woman.



"Yanlışlıkla Harpy diye adlandırılan mezar steli" - Porf.Dr.Fahri Işık (Mistakenly called as Harpy)


Freeze from the Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
West side, ca 480 BC, 
Three girls approach a seated holding a pomegranate and a flower.




Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" 
ca 480 BC,
Xanthos (Ksantos) capital of ancient Lycia,
Fethiye -Türkiye
British Museum!




The original marble reliefs from this tomb were taken by Charles Fellows in the 19th c , and are now housed in the British Museum.
Tomb of Kybernis also known as the "Harpy Tomb" - ca 480 BC
Xanthos - Türkiye



Her ne kadar Ksanthos, 1838 yılından beri tanınıyor olsa da Letoon, yani Ksanthos’un sunağı, Ksanthos’a 4 kilometrelik bir mesafede bulunmakla birlikte, yalnızca üç yıl sonra, Beacon Gemisi’nde görevli İngiliz Deniz Kuvvetleri teğmeni olan Rd. Hoskyn tarafından keşfedilir. 

Ertesi yıl, Royal Society of Geography Kurumu’nda sunduğu tebliğde, Hoskyn kısaca “çok iyi korunmuş” halde olan bir tiyatrodan ve bir tapınağın, “muhtemelen Latone’nin Tapınağı’nın” temellerinden bahseder.

Avusturyalı epigraflar, O. Benndorf ve G. Niemann, 1880’li yıllarda burayı biraz daha ayrıntıyla incelerler, bazı yazıtları, özellikle de küçük bir kilisenin duvarında tekrar kullanılan eski blokları ortaya çıkarırlar ve halen gözle görülen kalıntıların ilk planını ise Kumandan Krickl çizer. Bununla birlikte, Letoon’daki ilk bilimsel kazıların 1962’de, H. Metzger tarafından başlatılması için, yaklaşık bir asır daha beklemek gerekecektir. Sitin arkeolojik açıdan Fransız arkeologlarca incelenmesi aralıksız olarak 2006’ya kadar sürmüştür. 

Çok kısa bir aradan sonra, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 2008 yılında, Antik Dönemde bağlı olduğu Ksanthos gibi, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınan bu büyük sitin yönetimini tarafıma emanet etmiştir.

Hellenistik Dönemden beri, Nicandre de Colophon (veya belki de Menekrates) Leto’nun hayatının bazı olaylarını burada sahneleyerek sunağa mitolojide önemli bir yer vermektedir:

Hera’nın kıskançlığından kaçan Leto, Likya’ya yeni doğmuş bebekleri Artemis ve Apollon’la sığınır, ama çocuklarını yıkamak istediği su kaynağından (Melit Kaynağı) köylülerce kovulunca, kızıp onları köylüleri kurbağaya çevirir.

Roma Döneminde Ovidius tarafından yeniden yazılan bu hikâye, daha sonraları Versailles Şatosu’nun parkında Latone Havuzu’nun heykelleriyle canlandırılacaktır. Sunağa aynı zamanda saygınlık da kazandıran bu efsane, Letoon’un tarihinde suyun önemini belirtmektedir.

Gerçekten de, kutsal bir kaynağın etrafında, Likya dilinde “Elyana” adıyla bilinen su perilerine adanan bu yerde, MÖ 7. yüzyıldan itibaren sunak kurulmuştur.

Sunağın Anıtları Yukarıda adından bahsedilen küçük kilisenin dışında, bugün alanda halen görülebilen kalıntıların çoğu Hellenistik ve Roma dönemlerinden kalmadır. 

Tiyatronun muhteşem kalıntıları ziyaretçiyi karşılar. Kutsal alanın merkezinde üç tapınağın kalıntıları durmaktadır; bunlar kuzeyde ve batıda, yeraltı sularının yeryüzüne çıkmasından dolayı geniş bir bölümü bugün su altında kalan, revaklarla çevrilidirler.

Tapınakların güneyindeyse, İmparatorluk Döneminden kalan absidli büyük bir binanın kalıntıları bulunur.

Kesinlikle kime adandığı belirlenen tapınak, Leto Tapınağı’dır. Cellasında (kutsal oda) bu tanrıçaya adanan küçük bir sunak bulunmuştur. Bu tapınak İon tarzında, derin pronaoslu (öngiriş) ve yalancı opistodomosu ile kuzey-güney aksına bakan büyük bir tapınaktır. Bu yapı, MÖ 4. veya 2. yüzyıl yazarlarına göre tarihlenmiştir ve çok yakında Ch. Le Roy ve E. Hansen tarafından yayınlanacaktır. Süslemeleri üzerinde yaptığımız gözlemler ise, bizi daha çok, MÖ 3. yüzyıla, Lagitlerin egemenliği dönemine tarihlemeye yöneltmektedir. 

Kazıların başlangıcında ikinci ortaya çıkarılan tapınaksa Dor üslûbunda, Leto Tapınağına benzer boyutlarda ve aynı doğrultuda bir yapıdır. Cellasında keşfedilen çok renkli ve üç bölümlü dekorunda bir yay ve ok kılıfı, bir gül bezek ve bir lir temsil eden bir mozaiğin bulunması nedeniyle çok ilginçtir. Kime adandığı sorun yaratmaktadır: yay ve ok kılıfı Artemis’e, lir ise Apollon’a atfedilebilir, tapınağın iki tanrıyı da barındırdığı düşünülebilir. 

Çözüm, daha küçük ve ilk iki tapınağın arasındaki, üçüncü bir binanın ortaya çıkarılmasıyla bulunmuştur. Tamamen yıkık bu küçük binanın Artemis’e adandığı, ön yüzünde bu tanrıçaya sunulan heykellerin ayaklığındaki yazıtların bulunmasıyla belirlenmiştir.

Son durumlarına göre; her ne kadar bu üç tapınak da Hellenistik Döneme ait olarak tarihlenmekteyse de Yunan tapınaklarının, içinde bulunan ve halen görülebilen kalıntıları, Likya tipli daha eski yapıların yerini aldıkları uzun zamandan beri kabul edilmektedir.


Kral Arbinas dönemine kadar uzanan bu ilk tapınaklar, bu kralın, Yunanlı Leto ve çocuklarına tapma kültünü, o güne kadar yerel tanrılara adanmış olan bir tapınağa sokmak istediğini göstermektedir. Tapınağın, MÖ 4. yüzyılın ilk dönemlerinde başlayan Yunanlılaşması artık durmayacaktır.

Kuzey ve batıda, bu meydan Dor üslûbunda bir revakla çevriliydi. Bu revağın ilk hâli Hellenistik Dönemden kalmadır, ancak pek çok değişime uğramıştır; bunların en şaşırtıcısı ise, Kuzey kısmında, bir imparator kültü odasının düzenlenmiş olmasıdır. 

Diğer başka mecburî tadilatların da yapıldığı görülür; örneğin eşiklerin ve sütun altlıklarının seviyelerinin yükseltilmiş olması. Antik Çağdan beri yüzeye çıkması engellenemeyen yeraltı suları, sunağın bu kısmının kırılganlaşmış olduğunu göstermektedir.

Sunağın güney-batısındaki anıtsal bir grup kalıntı, bir nympheum (anıtsal çeşme) olarak tahmin edilmiştir. Oysa batısında iki eksedralı dikdörtgen bir odası bulunan ve yarım daire şeklindeki bir revak söz konusudur. Bu odada Hadrianus’a armağan edilen bir heykelin yazıtı bulunmaktadır. 

Revağa karşı, doğuda, Hellenistik Dönemden itibaren eklenen Nympheler (su perileri) Kültü’ne ait bir duvar oyuğu bulunuyor olmalıydı. Roma anıtına ait pek çok sayıda saçak bloğu revağın ön tarafında bulunmuştur. Bunun tamamının yayınından N. de Chaisemartin (Paris Üniversitesi-Sorbonne) sorumludur.

Dinî bayramlar dolayısıyla düzenlenen yarışmaların yapıldığı yapı, yani tiyatro, büyük bölümüyle yamaca yaslanmaktadır. Bu durum neden iyi korunmuş halde olduğunu açıklamaktadır.

Yapının kazısı kısmen yapılmıştır, orkestrası tamamen ortaya çıkarılamamıştır. MÖ 2. yüzyıldan kalan ve J.-Ch. Moretti tarafından yarışma tiyatroları kategorisine sokulan Letoon Tiyatrosu, Likya’nın bir sunağa bağlı tek tiyatrosudur. Diazomalı (tonozlu geçitli) girişleri ve süslemesi (yontulu metoplarla süslü Dor üslubundaki frizi) bu bölgede özel olduğunu iyice göstermektedir.

Son olarak, geç dönemde, tapınakların güneyindeki bir manastıra bağlı olan küçük bir kilise buraya yapılmıştır. Bağışlayıcısının adını taşıyan güzel bir mozaikle dikkati çeken bu kilise, MS 7. yüzyılda yıkılmıştır.


Letoon ve Likya Epigrafisi Klasik Dönemden geç döneme kadar uzanan pek çok yazıt, Letoon kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Likçe yazıtlar arasında, Artemis Tapınağı’nın önüne dikili iki heykel altlığı ve özellikle de 1973’te Apollon Tapınağı yakınında keşfedilen ve bugün Fethiye Müzesinde sergilenen üç dilde yazılı (Likçe, Yunanca ve Aramice) büyük dikme taş, dikkati çekmektedir.


Yazıtların çoğunluğu tapınakların kuzeybatısındaki kesimden gelmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Kitenyenler dikme taşı veya Likyalıların koinonunun düzenlediği Romaialar Yarışması’nı kazananların listesi. MÖ 2. yüzyılın ortalarında bütün Likya’nın sunağı olan bu sunak, gerçekten de resmi belgelerin halka teşhir edildiği bir yer haline geldiğinden, yazıtların burada bolca bulunmasının nedeni açıklanmaktadır. Sunağın kendisine ait (tanrıların şerefine adanan) İmparatorluk Döneminden kalma yazıtları veya imparatorların, imparator ailesinin, senatörlerin, yerli büyük ailelerin yazıtları da toplanıp, A. Balland tarafından 1981’de yayınlanmıştır.

Son dönemde ise, Letoon’un Likçe yazıtları, Viyana Arkeoloji Enstitüsü’nden (Avusturya) H. Eichner ve M. Seyer’in hazırladığı derleme kitaba dahil edilmiştir. Yunanca yazıtların derleme kitabı bitirilmek üzeredir. Bu çalışma P. Baker ve G. Thériault (Kanada Epigrafi Heyeti) ile D. Rousset’e (EPHE-Paris) teslim edilmiştir.


Yeni Çalışmalar

2010 kazı çalışmaları özellikle oldukça verimli geçmiştir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne 2009 yılında sunulan on yıllık proje çerçevesinde, özellikle tiyatroyla kutsal alanın geri kalan kısmı arasındaki ilişkileri iyice anlayabilmek amacıyla, sunağın antik topografyasını yeniden ortaya çıkartma kararı alınmıştır. 

Tapınakların önündeki açık alanların üzerindeki toprak seki üzerinde yapılan kazılar, şimdiye kadar varlığı bilinmeyen büyük bir yapıyı kısmen gün ışığına çıkartmamızı sağlamıştır. Yapılışına gösterilen özen (stucco kullanımı, terazzolu döşeme) ve ortaya çıkarılan iki odadan birinde keşfedilen bir heykel altlığı, buranın; sunağın önemli bir binası olduğuna işaret etmektedir. 

Şimdilik Hellenistik Dönemden kalma olarak muhtemelen tarihleyebileceğimiz; ancak daha sonra kesinleştireceğimiz bir dönemde, tapınaklara hakim olan bu açık alanların tamamının yapıldığı artık şimdi bilinmektedir. Bu sonuçlar; çok ümit vericidir ve sunağın bütün sırlarını henüz açığa vurmadığını ispatlamaktadır.

Aynı çerçevede, Kazı Müdür Yardımcısı olan Yrd. Doç. Dr. S. H. Öztaner, kutsal yolun doğu ucu ile özellikle de daha önceden bilinen İmparatorluk Dönemine ait onursal küçük bir yapının, Arruntiiler Anıtı’nın, ziyaretçilere görünümünün düzenlemelerini başlattırmıştır. Anıtın ön kısmında yürütülen kazılar sonunda
binaya ait yazılı bir blok ile iki ayrı onursal küçük anıt daha ortaya çıkarılmıştır. Şimdiye kadar bilinmeyen bu veriler, anıtın yeniden restitüsyonunu sağlayacaktır.


Restorasyon Çalışmaları
Arkeologlar, gitgide hem bilimsel sonuçların hem de kalıntıların önemini ortaya çıkartma gereğinin zorluklarıyla karşılaşmaktadırlar. Bu son nokta Letoon gibi UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınan bir kutsal alanda özellikle çok hassastır. Turistik amaçlarla arkeolojik bir alanın değerlerinin öne çıkarılması, önce anıtların korunmasıyla olur.

Bu çerçevede, tiyatronun kuzey geçidinde, kesinlikle belirlenemeyen eski bir dönemde yapılan kaçak kazılar sırasında yapının bu kısmı çok hasara uğramıştır. Buranın restore edilme önerisi proje olarak sunulmuştur. Yetkili makamlar eğer kabul ederlerse, bu restorasyonun çalışmaları 2011 sonbaharında başlayabilir. Bu işleme ek olarak, 2010’da keşfedilen ve kazı çalışmaları 2011 sezonu sonunda bitirilebilecek
bir yapının stüklerinin önemli bir restorasyonuna da başlanabilir.

2000 yılında, “Likyalıların sunağının ve Tanrıça Leto’ya adanan tapınağın restorasyonu” projesi başlatıldı. Blokların sayısal korunmuşluk oranı (% 75), çok harap durumdaki çevre sütun dizileriyle (bunlar Paganizmin hemen sonunda yıktırılmıştır) ve Hıristiyanlığın ilk dönemlerine kadar kullanıldığı için iyi halde duran cellanın duvarları arasında bir ortalamayı göstermektedir.

Proje; cellanın kuzey duvarının tamamen, doğu ve batı çıkıntılarıyla ve bu duvarın gerisindeki sütun dizilerinin kısmen yeniden yapılmasını öngörmekteydi. Bir de, pagan kültlerin yok oluşunu gösteren, batıdaki yıkık sütun dizilerinin bir kısmını olduğu halde ve yerinde bırakmak kararlaştırılmıştı. Kuzey önyüzünün seçilmesi ise, hem bu taraftaki kalıntıların kayaya dayandıklarından dolayı sağlam olmaları
hem de alanın girişinin tam karşısında duran bir önyüz olmasından dolayı gerekmiştir.

Bütün bu çalışmalar, Erik Hansen’in yaptığı ve çok yakında yayınlanacak olan mimari incelemeyi doğrulamakta veya tamamlamaktadır. 2006’da kesilen bu çalışmalara yeniden devam edilmesi arzulanmaktadır. Bu arada, iç bölme duvarının da yerinde yükseltilmesinin imkânı söz konusudur. Bu da kapının dev gibi boyunun büyüklüğünü anlamamızı sağlayacaktır. Bütün bu çalışmalar, tapınağın MÖ 275’lere doğru inşası sırasında kullanılan malzemeye benzer bir taş (Limrata) kullanılarak gerçekleştirilmiştir.



Doç. Dr. Laurence CAVALIER
Letoon Kazı Başkanı
Bordeaux Üniversitesi
Çeviri: S. Vatin
aktuelarkeoloji,2011




Charles Fellows - Asia Minor / book












"Aslındə klasik bakımdan LUKİYA şekli daha doğrudur. Sözün kökündə LUK-os KURT kelimesi vardır." 
Elşad Alili - Dilbilim Enstitüsü Azerbaycan

ve de SARPEDON'un ülkesidir.
Sarp - Türkçedir.
"sert, dik, zor, şiddetli" [Kutadgu Bilig (1069) : idi sarp bolur bu yangı kelgüçi]
"sert" [Codex Cumanicus (1300)]