sarpedon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sarpedon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2025 Cumartesi

Sarpedon

 


Ermes'in (Hermes) emriyle Lukkalı (Likya) Sarpedon'un cesedi Hypnos (Uyku) ile Thanatos (Ölüm) tarafından taşınıyor. MÖ 515

Turova’da ortak düşmana karşı göğüs gerip, Eke Tur’a (Hektor) bile “nereye gitti senin eski gücün,” diyebilecek kadar da cesur olan yiğit Sarpedon, Kurtların Ülkesi’nden geliyordu.

Karaçay-Malkar Türkçesinde parlak tüylü kurt anlamına gelen Sarpuru sözcüğünün bulunması ise ilginçti.


SB

Kaynaklar Turova ve Saka Türkleri'nde 📕


6 Mayıs 2017 Cumartesi

LUKKİA (KURTLARIN ÜLKESİ)...ya da





Troyalıların müttefiki Prens SARPEDON*un ülkesi LİKYA...










Anadolu’da bir bölgeye bir büyük dış göçün gelmesi; bu gelişin bir “kültür göçü” olmayışı nedeniyle, göçer kimliğinin ve göç zamanının ele geçen arkeolojik verilerden algılanamayışı; ve de sonuçta, “acaba onlar burada yerli miydi” sorusunun sorulması, salt Trmmili (Likya) halkına özel değildir.


M. I. Finley’in Hellenler bağlamında dile getirdiği, “yerlilerin ilkel olduğu topluluklarda kültürel egemenliklerini kurarlardı; yüksek düzeyde gelişkin ve organize olmuş toplumlar içinde ise hemen entegre olurlardı” (Finley 1976: 11) saptaması, tüm halklar için geçerli olmalıdır.


Bu kural, Anadolu’nun Akdeniz ve Ege kıyılarında değişik adlarla yurtlanmış olan Luvi halkları için olduğu kadar; birlikte geldikleri öngörülen ve Kızılırmak-Sakarya yayı arasındaki yüksek yaylada bir dünya devleti gücüne erişen Hititler için de geçerliydi. Çünkü onlar sanatta, kültürde ve düşüncede kendilerini o güce taşıyan hemen her şeyi Anadolu’ya borçlulardı. 


Kültür ve sanat düzeyi yüksek Hattiler’e borçlulardı ki ülkelerini eski adıyla “Hatti Memleketi”, kendilerini “Hatti’nin sakinleri” olarak tanımlayabilecek denli Anadolulaşmıştı Hititler (Darga 1992: 26; Akurgal 2001: 47); kralları “Hattuşili”, başkentleri “Hattuşa”ydı onların. Mimari, resim ve çömlek biçim ve biçemleri, Hatti kökünden sürgün sürerek geliştirilmişti. Yazı olmasa ve onların farklı kimliği okunmasa, belki bugün Hattiler sonrası Orta Anadolu’da bir “Hitit”in varlığı bile tartışılabilecekti.


Tıpkı bugün Phrygler’in Hititler sonrası Erken ve Orta Demir Çağlar’da Hattuşa ve Kızılırmak yayı içinde ki etnik varlığının tartışıldığı gibi: Çünkü J. Seeher’e göre Hattuşa kazıları, “MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi keramik envanterinin büyük bölümünün Karanlık Çağ keramiğinden türetilmiş olabileceğini açıklıkla göstermektedir. MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi Keramiği Kızılırmak kavisi MÖ. 8. yüzyıl malzemesiyle (Büyükkale II, Alişar IVc) büyük ölçüde benzeşmektedir ve bunun doğrudan öncüsü görünümündedir. 


Bu nedenle geleneksel olarak Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek gerekir” (Seeher 2000: 20). Çünkü ayrıca “Karanlık Çağ’da burada yaşayan insan topluluklarının, kökü İlk ve Orta Tunç Çağları’na dayanan eski bir Anadolu kültürünü yaşattıkları anlaşılmaktadır” (Seeher 2000:22). 


H. Genz de “Kızılırmak yayı içinde Balkan’dan göçe işaret eden bir tanıt bulunmadığı için”, yörenin MÖ 8. yüzyıl Orta Demir Çağ kültürünü de “Phryg”olarak tanımlamak istemez (Genz 2000: 40). Ancak Phryg boyalı çömlekleriyle simgeleşmiş bir “Orta Demir Çağ kültürünün, Erken Demir Çağ kültüründen doğduğunun”, yani ilkinin diğerini doğrudan geliştirdiği gerçeğinin, Phryg gerçeğini yadsımada yaratacağı sorunlar da ortadadır. 


Öncelikle Anadolu’yu savaşla ya da göçle “yeni yurt” seçen ve zamanın kültürüne adını veren halklar tarihin hangi diliminde “etnik çoğunlukla” yerliye üstünlük sağlamışlardır ki, bu, Phrygler’den beklenir? 


Bu durumda, “Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek” çok mu terstir? Bu savaşkan Trak halkının da, tıpkı Hititler gibi, kültür, sanat ve düşünce adına geleceklerini, yaratıcı Anadolu toprağında bulduklarıyla temellendirdiği ve zengin yerli özü zaman içerisinde olgunlaştırarak kendi Phryg kimliğini kazandırdığı bilinen bir gerçektir (Işık 1987: 163, lit. ile). Çömlek biçim ve biçemlerini de bir dünya devletinin mirası üzerinde birlikte yaşadığı yerli halklara borçlu olmaları özellikle şaşırtmaz (Bu konuda bak. Bittel 1976: 292); çünkü yerli yapınlar, kendilerinden önce Hititler için de benzer biçimde geleceğe temel oluşturmuştu...


Anadolu’da Hititler’in Phrygler’le yaşadıkları sonu, yaklaşık aynı süreçte Hellenistan’da Akha Hellenleri aynı bölgeden koparak güneye inen Dor Hellenleri’nin acımasız saldırılarıyla yaşar (Mansel 1963: 83). P. Högemann’ın belgeleriyle ortaya koyduğu gibi, bilinçli bir “sömürge hareketi” olamaz Hint-Avrupalı Hellenler’in bu Ege göçü (Högemann 2001:61); bir ”sığınma eylemi”, bir “umut göçü” olabilir (Işık 2003: 84; özellikle a.y., Işık - Baskıda). 


Çünkü Anadolu’nun batı kıyılarında ve adalarda tarih öncesi çağlarda kurulmuş yerli kentlere gelenler, kendi atayurtlarında “malı mülkü elinden alınmış, evsiz barksız kalmış” olanlardır (Boardman 1980: 26); onlar, topraklarını ve ailelerini Dor baskısıyla terkederek Ege’nin doğu yakasında daha iyi bir yaşam uman yoksullardır. Sığındıkları yeni yurtlarında MÖ 1200 yıllarına doğru kurulan, Abasa/Ephesos odaklı Mira Büyük Krallığı vardır ve Hellenler izleyen 11. ve 10 yüzyıllarda Aiol ve İon kıyılarında siyasal ve toplumsal yönden etkin bir Luvi çevresiyle karşı karşıyadır (Starke 1999: 531).


Hep yapıldığı gibi, göçün yüzyıllar sonrasında uydurulmuş mitosların değil (Roebuck 1959: 26), şimdilerde artık bilimin gösterdiği yol ayrıca, Luvi kültürünün bu topraklarda MÖ 8./7. yüzyıl içlerine dek de sürdüğü yönündedir (Latacz 2005: 87. 147).


Bunun anlamı, Hellen azınlığın hem yoksulluğa dayalı kendi göç koşulları ve hem de Batı Anadolu’nun güçlü tarihsel ve sosyal yapısı altında kültür ve sanatlarını, düşüncelerini yeni yurda aşılayabilmelerinin mümkün olamayacağıdır (Karş. y. dn. 35); İonia’nın geleceğinin ancak Tunç Çağ’dan sürgün süren zengin Anadolu alaşımı temelinde biçimlendirilmiş olabileceğidir.


Öyle de olmuştur: Bir “Yunan Tapınağı” bile Anadolu’nun kendi mimari geleneğinden çıkmış (Işık2005: 21-42); “Yunan Klasiği”ne Anadolu’nun özgün yontu biçim ve biçemiyle girilmiştir (Işık 2001: 147-162). Çok az önemsizi dışında, “Yunan Tanrıları”nın Anadolu düşüncesinden doğan aslından farkları, salt değişen adlarıdır (Bosch 1937: 6); ve de çağdaş bilimin ataları Anadolu’da doğmuşlardır (Akurgal 2000:37). 


Hellen göçlerine iz vermesi gereken Submyken ve Protogeometrik çömlekleri, MÖ 12. yüzyılın ortalarından 11. yüzyıl sonlarına dek ki süreçte Anadolu’nun Ege kıyı kentlerinde bulabilmek mümkün olmamıştır. Süreklileşerek ilk ortaya çıktıkları MÖ 1000 yılı dolaylarında ve izleyen dönemde ise, tıpkı Troia VI kentinde olduğu gibi, yani ticaret yoluyla gelebilecek boyutta, yerli yapınlara göre çok azınlıktadır ve genelde yerli üretimlerdir (Işık - Baskıda). 


Sonuçta, bir sözde “Anakıta Yunanistan”ın kültür ve sanatı, bir sözde “sömürge İonia”da yaratılmış olur ki bu tersliğin de tarihte örneği yoktur.


Trmmili, Hitit ve Phryg kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendiren Anadolu, İon kültür ve sanatının, düşüncesinin de yaratıcısı olmuştur. Tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle gelenlerin ayrımına bile varılamayacak, onların kimliği bilinemeyecektir. O güçte bir “Anadolulaşma”dır ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuştur (Renfrew 1987; Bilgi 2001).



Prof.Dr.Fahri Işık
“Lykia’nın Dip Tarihi ve Hint-Avrupalılar’ın Anadolulaşması Üzerine”, 2007
ayrıntılı:





Likyalı Prens Sarpedon (solda adı yazıyor)
Uyku (Hypnos) tarafından Ölüler Ülkesine götürülürken, MÖ 5.yy 

SARP kelimesinin kökeni Türkçedir....
Babası Poseidon oğlu Bellerophon soyundandır ve Pegasus (Tulpar) da Bellerophon'un atıdır. (babası Zeus, annesi Laodamia olarak mitolojiye geçirilmiştir.)

"Ege Havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti"
"MÖ.4.yüzyıla gelinceye değin, Girit'in kimi yörelerinde hala Yunanca olmayan bir dil konuşulmaktaydı."
"Yunan dili ancak İskender'in fetihlerinden sonra Anadolu'nun iç bölgelerine sokulabildi."
"Lykia'lıların (Lukkia), Mısır vakayinamelerina baktığımıza, MÖ.13.yüzyılda öteki Ege halklarıyla* birlikte Nil Deltası'na akınlar düzenlediklerini öğreniyoruz. Bir yüzyıl sonra Lykia'lıların bir bölümüyle Karialılar, Pamphylia'dan Kilikya'dan geçerek Filistin'e göç etmişler ve orada Filistinliler adını almışlardır."

Tarih Öncesi Ege
"Grekler" alfabeyi Filistin'den, yani Fenikelilerden ithal etmişti değil mi?... Nereye vardığımızı gördünüz mü? Etrüsk Alfabesi, İskit Afabesi, Fenike alfabesi ve Likya alfabesi derken... ;)



sol-üst:İskit başlığı ile Bellerophontes Pegasus (Tulpar) ile
Chimera'yı (Kimera) öldürürken - MÖ.5.yy-4.yy
sağ-üst: İskit / sağ-alt: Etrüsk

İskit/Saka (MÖ.5.yy-3.yy) sanatında gördüğümüz de bir Chimera (Kimera) dır ve Etrüsk sanatında da karışımıza çıkar. (Arezzo-MÖ.400)






“Batı ne der”e aldırışsız özgüvenli bilimcilerinin tüm yönleriyle sorgulayarak ulaştığı Lykia Uygarlığı’nın Anadolu mayasıyla yoğrularak yaratıldığına yönelik bilimsel görüşleri, yerli ve yabancı dilde yayınlarla bilim dünyasının tartışmasına sunulmuştu. Bu yazılanları tüm Batılılar gibi suskunlukla karşılayan Ksanthos’taki Fransız meslektaşlarımız haklılığımızı 2004 yılı kazılarıyla günyüzüne çıkarmaya başladıkları ortostat kabartmaların, Yeni Hitit yapıtlarıyla olan biçim ve biçem benzerlikleri temelinde belgeleyeceklerdi. Onlara göre de Lykia sanatı ve kültürü, kendilerinin de o güne dek savladığı gibi “Helen kökenli” değil, inanmak istemedikleri- “Anadolu” etkisinde biçimlenmiş olmalıydı.


Artık onlar da bu konuda, "sonuç olarak bu yeni keşif çerçevesinde, Ksanthos kentinin yerleşim kronolojisi ve Demir Çağı Likya'sındaki kültürel etkilerin yeniden ele alınması gereği gündeme gelmiştir" diyecek; ne var ki bunları yıllardı komşu Patara'da dile getirenlerden hiç söz edilmeyecekti.


Bilim adına olmaması gereken di bu davranış. Çünkü görüşümüzün doğruluğunu perçinleyen bu çok önemli buluntularla sanki ilk kez kendileri bilimin gündemine taşımış ve ilk kendileri görmüşlerdi Lykia kültür ve sanatının Doğululuğu gerçeğini!...


Belli ki Batılı meslektaşlarımızın bizzat saptayamadığı "bilimsel gerçek" gerçekten sayılamazdı (!) Belki de ilk kendileri çıkarmış olacaklardı ki bilimi, yüzyılı aşkın zamandır sürükledikleri "panhellenizm" açmazından, tarafsızlıkları (!) bilinsin. Bu "ancak biz biliriz" tavrının aynısını Phryglerin Anadoluluğu bağlamında Gordion'un Amerikalı araştırmacılarından gördük; Karanlık Çağ'ın olmadığı bağlamında ve Pamphylia'nın Anadoluluğu gerçeği bağlamında ise Hattuşa Büyükkaya ile Perge Akropolü'nün Alman kazıcılarından yaşadık da, artık alıştık....


Prof.Dr.Fahri Işık
“Anadolu-Lykia Uygarlığı Lykia’nın ‘Hellenleşmesi’ Görüşüne Eleştirel Bir Yaklaşım”
ayrıntılı:









18 Nisan 2016 Pazartesi

İkaros'tan Sarpedon'a




İKAROS - DİONYSOS (Bakkhos)
MENESTHEUS - TRUVA (Turova)
APOLLO - KEHANET (Delphoi)
DEMETER - MEŞE AĞACI
SARPEDON


Dionysos İkarios'u Ziyaret Ederken
EFES - Roma Dönemi 
İzmir Arkeoloji Müzesi



İkarios'un kızı Erigone:


Tanrı Dionysos (1) Yunanistan'a ilk geldiğinde İkarios'un (*) evinde konuk kalmış ve buna karşılık ona asma kütüğüyle şarabı armağan etmiş. Kızı Erigone'yle sevişmiş ve Staphylos (üzüm) adlı bir oğulları olmuş. Bir gün tanrı İkarios'a bir tulum dolusu şarap vererek, komşularını şölene çağırmasını ve onlara şarabı tattırmasını söylemiş. 


Ama sarhoş olan komşular İkaros'un kendilerini zehirlediğini sanmışlar, onu sopalarıyla vurup öldürdükten sonra, ölüsünü götürüp bir yere atmışlar. Köpeği, Erigone'ye babasının atıldığı yeri göstermiş, kız da üzüntüsünden oradaki ağaca asmış kendini. Tanrı Atinalıları cezalandırmış: Bir delilik salgını baş göstermiş şehirde, genç kızlar çıldırıp asıyorlarmış kendilerini. Delphoi bilicisi (2) bu olayı İkarios ve Erigone'nin ölümleriyle ilgili gösterince, Atinalılar Erigone için bir bayram düzenlemişler. Bu bayramın bir benzeri de Roma'da vardı; Entoria (3). (Azra Erat)



(*) İkarios: 
Kral Pandion I (**) zamanında Yunanistan'a üzüm bağını tanıtan Atinalıdır.


(**) Erikhthonios'un oğlu Pandion I: 
Atina'nın 5.kralı ve efsanevi kurucusu (! 5.kraldan sonra efsanevi mi? ilginç),  MÖ.1437-1397'ye yerleştiriliyor (4 The Story of Athens: The Fragments of the Local Chronicles of Attika by Phillip Harding,syf 42). Onun zamanında Atinalıların Demeter ve Dionysos ile tanıştırıldığı söyleniyor (5 Apollodorus, 3.14.7 ). Babası tarafından Tanrı Hephaestus'un torunu (6 Hephaestus Pelasglı değil miydi? ;) ).  Tanrı Poseidon ile bir anılan Pandion'un oğlu Erechtheus ("Poseidon Erechtheus") antik Yunan Şehir-Devleti'nin (city-state) mucididir. Erechtheus'un oğlu Orneos; Orneus'un oğlu Peteos; Peteos 'un oğlu Menestheus;  Truva Savaşı'nda Atinalıların komutanıdır (7).




Dionysos/Bacchus
Fildişi plaka / MÖ.1.yy-MS.1.yy 
Sepino/İtalya




(1)  Dionysos - Tarım - Üzüm:

Dionysos’un öteki adı olan Bacchus – Bağcı’dan türemişdir.
Dionysos Anadolu'ludur, Doğuludur yani, Yunan tanrı panteonuna sonradan girmiştir, kabullenilsin diye Zeus'tan ikinci kez doğurulmuştur. Anatanrıça Kybele'nin himayesi altındadır. Üzümden şarap yapmasını öğrenir ve öğretir, “ilk öküzü Sabana koşan” tanrı olarak da anılır. Çiftçi yani....Diğer adı Sabazios'tur.


Sabazios Frig Tanrısı diye de geçer ve annesi de Kybele'dir. Zeus bile ondan türetilmiştir. Haziran-Temmuz aylarında gerçekleşen Sabantui/Sabantuy Bayramı da hasat bayramıdır, Dionysos şenlikleri olarak ta geçer ve hala yapılmaktadır. Saban İskit boyu olmakla beraber, Suvar/Subar/Sibir olarak ta anılan Türk boyudur.



"Sabantuy, Tatar dilinden çevirisi ile ‘Saban Bayramı’, geleneksel olarak mahsül kaldırma çalışmalarının başlaması şerefine düzenlenir."





"Dionysos'un doğudan geldiğini, Anadolu'dan çıkıp Yunanistan'a güç bela girebildiğini efsane bağıra bağıra dile getirir." der Azra Erat


Üzüm Bağını Çin’e tanıştıran da Türklerdir. (J.P.Roux)



Ya Demeter için ne demeli?



"O Nisaba, iyi kadın, adil kadın, dağlarda doğan kadın!..Tahılları büyüten"
Silindir mühür - Akad - MÖ.2350-2150

Sümerde bilgelik/öğretme tanrıçası/anası olan Nisaba-Nidaba-Naga dünyaya düzen getirecek, organize edecek ve de bunu kayıt altına alacaktır. Babillerin ülkeyi ele geçirmesiyle dişil olan öğretme/bilgelik eril'e geçer ve adı da Nabu olur. Bazı yerlerde eşi olduğu söylenir. Nisaba aynı zamanda toprak tanrıçası olarak tahıl ve hasat ile de ilişkilidir. 
Kızkardeşi Ninsun'da Bilgimış'ın (Gılgamış) annesidir. 





Demeter: Çiftçilerin, ekmeğin Tanrıçası.  İlk ve Son Bahar'da, (aslında Ekinoks'ta görünüp kaybolan) Bereketin, açlığın-tokluğun (Erysikhthon mitolojisi) simgesi. Gizemli [mysteria (ölüler diyarı ile iletişime geçen Şaman/Kam gibi )] Eleusisli Triptolemos'a Ejder arabasını, dünyaya tarımı öğretmesi için verip gönderen tanrıçadır... Posedion'dan olma Ölümsüz At Arion'un da annesi .... "Cadı" olarak tanımlanan (kadın şaman/kam)  Hekate/Ekate'yi de kölesi olarak yanına alan tanrıça, ki Hekate ondan daha eskidir. MÖ.3binlere kadar iner ve de öz be öz Anadoluludur. Daha çok Karia'da tapınım görmüştür. Karialılar ile Lelegler akrabadır, hem Homer hem de Heredot Leleglere de Pelasglılar denildiğini yazar. Ayrıca Hekate İskitlerin Api'si ile benzerlik gösterir.




Diğer yandan Prometheus "ateşi"  Meşe Ağacı ile getirmiştir. Meşe Ağacı Anadolu'da Tanrıça, Avrupa'da ise Tanrı olarak tapınım görmüştür ve Meşe Ağacı'nın koruyucusu Demeter'dir. Hayat Ağacı'dır o, çevresindekilere can verir, Amerika Yerlilerinde ölümsüzlüğü temsil eder. Ballıhisar-Pessinus Tapınağında bulunan "Kara Taş" (meteor taşı)  Meşe koruluğunun dibindeydi. Efes'teki Artemis "Pınar" başında "Meşe" koruluğundaydı. Keltlerle (Galatlar) başlayan Druid törenleri aslında bir Şaman/Kam töreniydi ve Meşe koruluğunda yapılırdı. 




"Altay bölgesinde yaşayan Türk boylarının, oymakların ağaçları vardır. Türk boylarının ağaçları şu şekildedir:


Soy          Ağaç
                  Çus          Akçam(Köknar) 
Kuzen         Çam
Komdoş      Akağaç
İrkit          Akağaç
Kıpçak        Akağaç
Saal          Melez Ağacı
Todoş       Hanımeli Ağacı
Soyon       Hanımeli Ağacı
İrkit          Hanımeli Ağacı


Her oymağında farklı ağacı olmakla birlikte kayın ağacı bütün Altayın ortak kutsal ağacıdır. Her yıl bütün oymaklar kendi ağaçlarını temsil eden ağacı ailecek ziyaret eder 1-3 gün orada kalırlar. Kutlu soy ağaçlarının altında gece geçirmenin soy açısından iyi bir hareket olarak algılandığı görülmektedir. Tanrı kutunu temsil eden kutsal ağaç, hayatın kaynağıdır, sürekliliğinin teminatıdır. Kutsal ağacın yok olması ile orada hayatın biteceğine inanılmıştır. Kutsal ağaçlar insanların tanrıdan kut aldıkları araçlardır. Kutsal ağacının yok olması ile kut da yok olur. Kutun olmadığı yerde de savaş, kargaşa, bereketsizlik her türlü kötülük olur. Bu birkaç cümle ağaçların Türklerin hayatında ne kadar önemli olduğunu anlatıyor aslında. 


İşte bu yüzdendir ki kutsal olduğuna inanılan ağaçlar kesilmez, onlara en ufak zarar verilmez. Günümüzde de bu böyle değil midir? Ağaçlara zarar verenlere toplum tarafından iyi göz ile bakılmazken ağaç dikenlere ise hep övgüler yağdırılmışdır. Yine Türkler yeni bir yere yerleşecekleri zaman tanrının kutunun olduğu kutsal ağaçların etrafını seçerlerdi. Nedeni ise tanrı kutunun olduğu yerde dirlik, düzenlilik, bolluk ve bereketin olduğu inancıdır." - Özgür Gönen


Eski Türklerde Meşe Ağacı'da kutsal sayılan ağaçlar arasındaydı, ve Meşe / Ağaçeri boyu olarak İskit-Hun-Türkleri'nde görülür. Ve tıpkı Türklerdeki gibi, Demeter'de Kutsal Ağacı Meşe'yi kesen Erysikhthon'u açlık ile cezalandırmıştır.


"Muşkilər İskit kavmi idi. Yunanlar onlara Mosx, ya da Mossinyok derlərdi. İsmilərinin də ağac evlərdə və ormanlarda yaşadıqlarından dolayı aldıqlarını söylərlerdi. Akkad yazılarında bu Muşkiler Meşex, ya da Meşequkimi keçər. Akkadcada bol Türkcə kəlimələr vardır və ağac anlamında meşek, arman sözləri vardır.  Yəni anladığımız bu Muşki/Mosx/Mossinyok/Meşequ boylarının adı bizim Meşe sözündəndir.  Kəndiləri Türk və Ural kavimlərinin karışımı idi. Daha sonra onları kral İskitlər (Han Oğuzlar-Çar İskitler) Asurlarla bitməyən savaşlardan dolayı yanlarına alıb Anadolu-Trakya-Balkan və Kavkaz-Doğu Avropa yolları ilə köç etdilər. Şu an Rusiyada yaşayan Meşer Tatarları (Ağaçerilər) və Ural boyu olan Mokşalar (Mordvinlərin önəmli kolu) kəndi adlarında o ismin hatırasını daşıyırlar. İlk əvvəllər Mosok şəklində olan Moskva toponimi də o ismin hatırasını yaşadır." der Elşad Alili (Azerbaycan)





"İda. «İliada»da tez-tez adı çəkilən İda Troyanın qarşısındakı uca dağın adıdır. Troya onun ətəyindəki düzənlikdə salınmışdır. Tədqiqatçıların fikrincə, qədim yunan dilində iki sait arasındakı d səsi qədim türklərdəki ş səsinə uyğun gəlir. Odur ki ida/idi sözü işi, yış, yiş kimi təsəvvür edilir ki, bu da «meşə», «meşə ilə örtülmüş dağ» mənasını verir.  Poemada İda dağı həqiqətən bol sulu, meşəli bir dağ kimi təsvir edilmişdir." - Prof.Dr.Gazanfer Kazımov



"Gargı deresinin pinar odunu
A yavrum sürmelim,
Amman gel gaçalım
Arabacı yol ver geçelim
Henımlara fisdan biçelim
Nacaklar mı yardı senin budunu
A yavrım sürmelim."

Bodrum Türküsü "Kargı Deresinin Pinar Odunu"
Pinar bir Meşe türüdür. 




Peki, Pinar ile ilgili olarak Strabo ne diyor kitabında?

"19: After Aegaeae, one comes to Issus, a small town with a mooring-place, and to the Pinarus River. It was here that the struggle between Alexander and Dareius occurred; and the gulf is called the Issic Gulf. On this gulf are situated the city Rhosus, the city Myriandrus, Alexandreia, Nicopolis, Mopsuestia, and Pylae, as it is called, which is the boundary between the Cilicians and the Syrians. In Cilicia is also the temple and oracle of the Sarpedonian Artemis; and the oracles are delivered by persons who are divinely inspired." Strabon





Pinar- Binar - Munar
Dede Korkut'taki Binar'dır, (b/p değişimi) Tepegöz hikayesindeki Munar'dır (b/m değişimi).



"Oğuz Destanı'nda Oğuz ve beraberindekiler İtil nehrine geldikleri ve bütün eşyalarını suya kaptırdıklarını düşündükleri sırada kendilerini hala ırmak kenarındaki yüksek bir ağaçta bulunurlar. Bu dönemle birlikte Oğuzlar'ın ormanlık yerleri yurt edindikleri, bu kabileye "ağaç-eri" dendiği belirtilmektedir (Ögel). Munar destanlarda geçen kocaman bir ağaçtır (Yudahin). Kalık Akiyev, Kırgız SSR İlimder Akademiyası tarafından 1957 yılında basılan kitapta "munar - dalları göğün yedinci katına, kökü de yedi kat yerin altına uzanan ulu bir ağaç, hayat ağacı" şeklinde bilgi vermektedir. 


Türk epik anlatımlarında "bınar"ın, "munar"a dönüştüğünü düşünüyoruz. Büyük bir ihtimalle eski "hayat suyu ve dünya ağacı" şeklindeki birleşik inançları, belki Dede Korkut'ta aynı şekilde devam etmiş; ancak "kuraklıktan dolayı yurtlarını terk eden Türkler'in bugünkü coğrafyalarında sadece "suyu olan yer, pınar" anlamıyla yaşamaktadır. Ayrıca halk arasında "pınar"a hala "munar, mınar" dendiğini de unutmamamız gerekir. Zaten Dede Korkut coğrafyasındaki "bınar", bizde "bunar" şeklinde söylenmemiştir, ancak b/p değişimiyle "bınar" "pınar" olmuştur.


Sonuç olarak diyoruz ki Tepegöz'de yer alan "Uzun Bınar'ın Gökyay'ın, Dede Korkut'ta belirtildiği gibi "nerede olduğu belli olmayan bir yer adı" olmayıp "Türkler'in efsanevi hayat ağacı munar olduğunu iddia ediyoruz."




Prof.Dr.Nerin Yayın,2008

*


"Dünyamız Yakutlarca, sekiz köşeli imiş,
 Bu ağaç büyük imiş, göklere çıkar imiş.
 Bu ağacın her yanı Tanrı‟dan hep süslüymüş.
 Kabukları, kütüğü, tıpkı som gümüşlüymüş.
 Ağacın gövdesinden bir usare akarmış,
 Bu kutsal suyun rengi, altın gibi parlarmış.
 Ağacın budakları, ta göklere uzanmış,
 Gören sanırmış sanki dokuz kollu şamdanmış!
 Yaprakları büyükmüş, dallarından sarkarmış,
 Yaprakların her biri,bir at derisi kadarmış,
 Ağacın tepesinde bir usare çıkarmış,
 Köpük köpük kaynayıp,sarı renkte akarmış!
 Bu ağacın yanına, hiç kimse gidemezmiş,
 Bundan içenler ise, açlık hissedemezmiş!
 Bu sudan içebilen, artık mesut olurmuş,
 Her şeye erişirmiş, Tanrı‟dan kut bulurmuş!
 İlk insanın atası, burda yaratılınca,
 Hayatı elde edip, tadını da alınca,
 Hemen ağacı görmüş, koşup altına gitmiş,
 Kanıp bu sudan içmiş, hayatı elde etmiş"



Hayat Ağaçları da Er-Sogotoh (Avatar filmini de hatırlayalım) destanında yer aldığı gibi tek ağaçlardır ve sanat eserlerinde yine yalnız olarak tasvir edilmektedirler... Destanda yer alan ağacın betimlemesi yapılırken meyvelerinden bahsedilmemiştir, ancak “usare akarmış” sözü ile meyvesin bu usare olduğu anlaşılabilir.”Usare” hayat veren sıvı, öz su anlamında kullanılmıştır. Gövdesinden çıkar ve bunu içenler tanrının kutuna sahip olurlar. Dünya Ağacı ile Hayat Ağacı birbirinden farklıdır fakat birbiri ile ilişkilidir.


Kozmik Ağaç ( Dünya Ağacı ) ( Üç Evreni Birleştirir)


Kozmik ağaç üç evreni ( gök,yer altı,yer üstü) birleştiren, Dünyanın tam ekseninde bulunan kutsal ağaçtır. Türk toplulukları arasında dünya ağacı ve merkez dağ sembolizmleri genellikle birbirini tamamlamaktadırlar. Bu bağlamda, kozmik olarak dünya ağacı yerin merkezinden yükselmekte ve kozmik bölgeleri birbirine bağlamaktadır.



Bir Altay Efsanesine göre de yerin göbeğinde, her şeyin merkezinde yeryüzünün bütün ağaçlarının en yükseği olan ve Tanrının olduğu yere dokunan kocaman bir çam büyümektedir. Yine Abakan Tatarlarına göre, dünyanın ortasında demir bir dağ vardır ve bu dağın üzerinde de yedi dallı beyaz bir kayın ağacı dikilidir. Eliade‟nin ifadesi ile Kozmik Ağaç yer yüzünün ortasında, göbeğin bulunduğu yerde yükselir, dallarla da tanrının mekanına ulaşır. Bu ifadelere göre kozmik ağaç olarak adlandırılan kutsal ağacın belirli özellikleri ile diğer ağaçlardan ayrıldığı görülmektedir.


Görüldüğü üzere, dünya ağacı sembolizmi ile gök ve yer arasında merdiven veya köprü kurmak mümkündür. Çünkü bunlar bir dünya merkezinde yükselmekteydi. Bir taraftan o sürekli olarak yenilenmekte olan evreni, kozmik hayatın tükenmez kaynağını, kutsalı ifade ederken, diğer yandan da gök veya gezegenlere ait gökleri temsil eder. Gezegenlere ait gök sembolü olarak, pek çok geleneklerde bulunan dünya ağacı (kozmik ağaç) sembolü dünyanın kutsallığını, bereketliliğini ve sürekliliğini vurgulayarak yaratma fikri ile olduğu kadar ölümsüzlük düşüncesiyle ilişkide bulunur. Böylece dünya ağacı, hayat ağacı ya da ölümsüzlük ağacı olarak da kullanılabilir. Bu inanışın bir sonucu olarak tamamlayıcı sembollerle zenginleştirilmiş olan kozmik ağaç, en kutsal ağaç olarak Hayat Ağacı ile beraber efsanelerde yerini almıştır. 




Hayat Ağacı ( Hayat Bahşeder) (Üç Evreni Birleştirir)


Bütün dinlerin ve milletlerin mitlerinin kökeninde olduğu gibi Türk mitolojisin önemli konularından biride “Hayat Ağacı” inanışıdır. Ağaç kültü içersinde de büyük öneme sahip olan ağaçtır. Hayat ağacına yüklenen anlam ve öneme bakıldığında diğer kutsal ağaçlardan daha büyük olduğu dikkat çekmektedir. Hayat ağacı isminden de anlaşılacağı gibi varlıklara hayat bahşetme özelliğine sahiptir. Tanrının en büyük özelliği olan yaratıcılık vasfı hayat ağacına verilmiş tanrıyı bu özelliği ile temsil etmiştir.



Hayat ağacı kozmik ağaç görevini yaparak üç evreni birleştirir. Çoğu eski metinlerde hayat ağacı kozmik ağaç ile beraber yer almıştır. Hayat ağacı Kozmik ağaç olarak Dünyanın merkezini temsil etmiş hem de insanların var olmasına araç olmuştur. Bazen de tek başına varlıklara can verdiğine inanılmıştır. Kozmik ağaçtan (Dünya ağacı) farkı da budur. Hayat ağacı her iki inanışın başrollerinde olurken kozmik ağaç sadece dünyanın direğini temsil etmektedir.



Bu karmaşayı özetlemek gerekirse: Kozmik ağaç ( Dünya ağacı ) olarak isimlendirilen ağaç aynı zamanda hayat ağacının kendisidir. Farklı isimlerde kullanılmasının nedeni ise destanlara konu olduğu bölümlerde, uygulanan ritüellerde (Ölülerin ağaca asılması vs.) ya da tasvirlerinin yer aldığı yerlerde (duvar resimleri, şaman davulu) hayat verme vasfının ve Dünyanın merkezini temsil etme özelliğinden sadece birinin yer almasından veya bu vasıflardan birinin diğerine göre daha ağır basmasından kaynaklanmaktadır. Şamanizm inancına göre Şamanlar ağacı Dünyanın katları arasında yolculuk yapmak için araç olarak kullanmaktadırlar. Burada Hayat Ağacının Dünyanın merkezini temsil etme özelliğinin ön plana çıktığını görmekteyiz. Bu nedenle bu ağaca araştırmacılar tarafından Kozmik Ağaç denilmektedir.




İlk insanların türeyişini anlatan destanlarda ise ağacın hayat bahşetme vasfının ön planda olduğu görülmektedir. İnsanların ağaçtan türediğine inanılmış destanlara konu olmuştur. Bu nedenle ise araştırmacılar tarafından kozmik ağaç ifadesi yerine hayat ağacını kullanmışlardır. Ağaçların tasvirleri incelenirken de araştırmacılar farklı isimler kullanmışlardır. Kozmik ağaçtan bahsederken ağacın baskın vasfı olarak dünyanın merkezini simgelediği hayat ağacı ifadesinin kullanıldığında dünyanın merkezi yanında hayat bahşetme vasfının da yer aldığını örnekleri inceleyerek daha iyi kavrayacağız.



Araştırmacıların bu ağaçlara farklı isimler vermesi karışıklılığa neden olsa da bu ifadelerin yanlış kullanıldığı söylenemez. Bu karmaşanın nedeni yukarıda da bahsettiğimiz gibi ağaçların vasıfları ile ilgilidir. Kozmoloji anlatılırken Dünya Ağacı, insanların türeyişi konu olduğunda ise Hayat Ağacı olarak isimlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Diğer unutulmaması gereken husus ise bu inanç sistemlerinde genel tema da aynı olsa da bölgelerin kendi aralarında kısmen farklılıklar gösterebilmesi mümkündür.



Türeme Aracı Olarak Temsil Edilen Hayat Ağacı
Özgür Gönen - Sakarya Üniversitesi






Mezopotamya'dan kopup gelen Bilgamış'ın annesi Ninsun'un kızkardeşi Nisaba gibi, çiftçilerin, açlığın ve tokluğun Anaç Tanrıçası, Eleusis'in gizemlisi Demeter'in koruması altındaki, Pınar (su) başındaki Hayat Veren Meşe Ağacı' (Pinar-ağaç) da Ulu ve Yalnız değil midir? Ayrıca asıl tarımı öğreten (adında da belli olan Saban Türkleri) Sabazios, yani Dionysos/Bacchus değil midir? Peki, Ağaçeri Türklerini nereye koyalım? ;)




Saha (Saka-Yakut) Türklerinin Milli Sembolü : Hayat Ağacı





(2) Delphoi ve Bilicileri:

Tanrısı Apollo'dur. Apollo adı Yunanca açıklanamamıştır. Hititlerde adı Apulinus, Etrüsklerde Aplu'dur. Hititlerin başkenti Hattuşa da dahil dini ve kültürü "Asyalı" Hattiler'den geçmedir. 


Mitolojideki diğer bir anlatım ise Prometheus'un insanı çamurdan yaratması ve ateşi de ona ısınması, pişirmesi ve aydınlanması için vermesidir. Prometheus'un eşinin adı Asia'dır. As Türklerinden gelir ve As'ların Ülkesi anlamına gelir. Demek ki Prometheus'da bir doğuludur ve akıl ile donatılmış zamanın titanıdır.  Ateş insanlara 'düşünme' yetisini verir ve Zeus'u kızdırır. Zeus'a göre insanlar düşünmemeli ve tanrılara biat etmelidir, böylece ateşi insanlardan alır. Prometheus'u cezalandırır (nasıl oluyorsa bu artık!).  


Aslında bu olayda ileri medeniyete sahip olan Doğu'nun, hile ve kaba kuvvetle Batı'nın egemenliği altına girmesi işlenir.  Prometheus'un getirdiği ateşte, yani ilkel ateş yakma ritüelindeki dönüş hareketleri, bugün için svastika denilen OZ/ÖG Damgasını oluşturur, başka bir deyişle Prometheus Oz'dur,  İleriki dönemlerde Anadolulu olan Apollo Delphi de Pytho adlı bir Ejderi/Serpenti (ki o da  Turan kökenlidir)  öldürerek, zamanın kontrolünü eline alır, arkasından Apollo Kehanet Tapınakları - Oracle yapılır. Neden? Prometheus'un adının anlamı "önceden bilen-geleceği gören"dir, yani zamanın efendisidir ve öldürülen evreni, zamanı temsil eden Ejderha da aslında Prometheus'tur. 


Ejderin öldürülmesi ile de 'El Vermek' olayı gerçekleşmiş, böylece geleceği gören kahinler Apollo'ya bağlanmıştır. Doğulu bir tanrı olan Apollo tarafından Doğulu bir tanrı öldürtülmüştür.  


Ve Delphoi, "Dünyanın göbeği olarak kabul edilir. 

“Dünyanın göbeği” denen yere aslında bir göktaşı düşmüştür. Tanrının “Omphalos” [ (göbek demek) Yukarıda anlatıldığı gibi Kozmik Ağaç-Dünya Ağacı da olabilir. - SB] denen taşın olduğu yere oturup ve oradan kehanette bulunduğuna inanılır. Kutsal taş Omphalos bütün kehanet merkezlerinde muhakkak vardır. Louis Robert kazıyı yaptığı zaman tapınağı açtığında, içeride ön salonda bir mermer Omphalos bulmuştur; antik dönemde bu taşın üzeri bronz üzerine altın yaldızlı defne yaprakları sarmal şeklinde bezenmiştir. Bugün sadece bunların rapt edildiği delikler bulunmaktadır."(Prof.Dr.Nuran Şahin Klaros Kazı Başkanı) 


Tıpkı, Çorum Hattuşa'daki "Yeşil Taş" ; Ballıhisar Pessinus Tapınağı'ndaki Kubaba/Kybele'ye ait "Kara Taş" gibi ve bu taş MÖ.2.yy da Roma'ya götürülerek Magna Mater olarak anılmıştır; ayrıca Kabe'nin içindeki de "Kara Meteor" taşıdır!


Martin Bernal Kara Atena kitabında Kehanetin Mısır üzerinden Dodona'ya geldiğini yazar (Pelasglar- Homer - ki o da Meşe koruluğundadır) ve Dionysos ile Osiris'i, Demeter ile İsis'i özdeşleştirir. Bir kısmı doğru bir kısmı ise Yahudiliği ön plana çıkarma arzusundan doğan yanlışlardır. Çünkü kaynak Mezopotamya'dır ve Yahudiliğin başlama çağından (Musa-y.MÖ.13.yy) en az 2000 sene öncesine gider. Ve Mısır'daki Türklerin varlığı da hatırlanmalıdır.


Ve Delphoi'de kehanet ilk kez MÖ.479'da Hestia'nın kutsal ateşinin yakılmasıyla başlamıştır, ki rahibeler yönetimde iken, Yunanlılarda kadının 2.sınıf birey olmasından dolayı erkeklere devredilmiş ve rahip egemenliği başlamıştır. Yani, Hellenlerde Oracle/Kehanet dönemi Delphi'deki  Hestia ve Apollo Tapınağı'ndan sonra gerçek anlamda başlamıştır. Ve Etrüsklerdeki dairesel mezar-tümülüsleri ile Hestia’nın dairesel tapınağı Yurt (Türk Çadırı) yapı düzeni tıpatıp birbirine benzer.
  






(3) Entoria: 

Roma'da Saturnus tapınağının kuruluş nedenini açıklamak için Erigone örneği üzerine uydurulmuş bir efsane. Tanrı Saturnus, İtalya'da bulunduğu Altın Çağda İkarios adlı bir köylünün kızı Entoria ile birleşmiş, dört oğlu olmuş. İkarios'a da üzüm kütüğüyle şarabı bağışlamış. Ama Roma köylüleri bunun kıymetini bilmedikleri için, tanrı veba salmış ortalığa, sonunda Romalılar Capitolium tepesinin eteğinde Saturnus'a bir tapınak kurmakla yatıştırmışlar tanrıyı. Saturnus İtalya'nın en eski tanrılarından biridir. Yerli halka Tarım ve Bağcılığı öğretmiştir. Hellen dünyasındaki Zeus’un babası Kronos’un karşılığıdır ki Kronos ya da Saturnus, su ve ateş-dişil ile eril’i meydana getiren iki üçgenin birleşmesiyle meydana gelen 6 Köşeli Yıldız’ın da adıdır; “Saturnus/Satürn Muskası” denilir. Ya da bilinen diğer adlarıyla “Süleyman’ın Mührü” “Davud Yıldızı”. Ve Romalılar birçok şeyi Etrüsklerden almıştır.











(6) Hephasitos ve Kykloplar:

Hellenlerden önce de var olan mucit, Pelasglı ateş-demir tanrısı, tıpkı Ergenekon’da ateş ile demirin eritilmesi gibi… 12 tanrı arasında yer almaz, aşağı sınıftan sayılır! 


Pelasgların Türk olduğunu söyleyen Çingiz Garaşarlı, Adile Ayda, Reha Oğuz Türkkan gibi aydınlarımızın yanında, Henry Berr gibi onların Hellen olmadığını söyleyen, ama ne olduklarını araştırma konusu yapmayan bir Fransız’da vardır. George Thomson Pelasgları Etrüsklerin atası sayar. Virgil bile Hellenlerin herşeyi Pelasglardan öğrendiği belirtir.


Hephaistos tek gözlü Kykloplarla atölyesinde çalışır, peki bu demirci ustaları çalışırken başlarına ne takar? İşte bu yüzden tek gözlü Kykloplar türemiştir ve bunlar Arimaspiler’dir, Dağlı İskitler ya da Dış Oğuzlar (sonra Kıpçaklar) olarak ta bilinirler. Demircilik zanaatı Türklerden diğer milletlere geçmiştir. “İsa'nın doğumundan en az yirmibeş asır önce demiri işliyorlardı” der F.Lenormant, ki Etrüskler’de demirci bir millet olarak tanınır.


“Milâttan önce VII. yüzyılda doğuya seyahat eden Yunan Aristey'in hatıralarında da bunun gibi bilgilere rastlanır (Änoxin). Aristey, bu seyahatini destan olarak anlatmıştır. Bu destan, Türklerin yurdu hakkındaki en eski yazma kaynaklardan biridir. Aristey, “Arimaspeya” destanındaki Arimasplar için "Onlar, sıradan insanlar değil, ilâhî güç ve kuvvete sahip halktırlar." der. Destanda bu halk, demirciliği, büyücülüğü, aleve hâkim olmayı bilir. Yurtları cennet gibidir ve insanları tek gözlüdür. Kaynaklarda tekgözlüler hakkındaki mitlerin tarihî esasa dayandığı yazılmıştır . Özellikle Türk kavimleri, başlarına demirden miğfer giymişlerdir. Bunu yanlış yorumlayan Yunanlılara Arimasplar, bir gözlü devler şeklinde tecessüm etmişti.” - Cabbar Işankulu (Özbekistan)


“Arimas eski Türkçe “arim” (ayrım, ayırma) kelimesi ve “az(as)” etnik isminden oluşabilir, yani arim-az(as), arimas-“diğer, öbür, farklı ayrı olan Azlar” manasındadır. Bu göçebelerin etnik isimlerinin arimas olabileceği tarihi haberler ile ispatlanabilir. Antik yazar Strabon’un haberlerine göre Büyük İskender, Maveraünnehir’de bir dağı ele geçirmiştir. Onun adı “Oks (Okus) veya Arimaz” kayası diye zikredilir. Arimaz kabilenin adıdır. Eski Türk adetine göre, her boyun üyesi o boyun ya da oymağın etnik ismiyle adlandırılırdı bunun içinde “Arimaz” etnik isim şeklinde kullanılmış olabilir. Arimaspiler, hem arkeolojik hem de antropolojik açıdan Pazırık kültürüne mensup olan göçebelerdir ve Dağlı Altay İskitleri ile aslen aynı köktendir.” - Kılıç Osmanov (Kırgızistan)


Kyklop aynı zamanda, düzgün olmayan büyük taş blokların, belirli bir düzen gözetilmeksizin ve harç kullanmadan üst üste konulmasıyla oluşturulan bir duvar çeşidiri.  Turanların iyi birer duvar ustaları olmalarının yanında inşaat ustalıklarından bahsedilir (Fergusson ve Redding). Demek ki Dağlı İskitler (Dış Oğuzlar, Taş Oğuzlar/Sakalar, Partlar), Arimaspiler, Kykloplar, Hephaistos hep aynı yere çıkıyor. [Dağlı İsktitler / Dış Oğuzlar (Taş Oğuzlar-Sakalar) / Kıpçaklar için referanslar: Tahsin Parlak, Firudin Ağasıoğlu, Fahrettin Kırzıoğlu, Sergey Grigoreviç Agacanov.]



"Hellenler bu büyüklükte taşlarla duvar örülebilmesinin zorluğundan dolayı tek gözlü devlerin gücüne ithafen söz konusu mimari öğeleri kyklop duvarlar olarak isimlendirmişlerdir. Lukka’dan Kıta Yunanistan’a taşınıp buralarda güçlü sur duvarları inşa eden duvarcı ustalarını ise mitolojiye kyklop adı verilen devler olarak biçimlendirerek katmışlardır. Tiryns kenti ve Likya bölgesi arasındaki ilişkinin mitolojiye yansımasının bir diğeri örneği de Tiryns kralı tarafından Likya’ya gönderilen Bellerophontes’in (***) öyküsüdür." - Barış GÜR, Arkeolog/pdf







(7) Menestheus:

Homer,Iliad. 2.546-555:
"Sonra Atinalılar, güzel Atina'nın insanları gelir, verimli toprağın doğurduğu yiğit Erekhteus'un halkı. Zeus'un kızı Athena beslemişti Erekhteus'u, yerleştirmişti zengin tapınağına, Atina'da. Boğa ve koyun (koç-SB) kurban ederler, orda her yıl, sevindirirler Erekhtheus'u Atina delikanlıları. Atinalıların komutanı Menestheus'tur, Peteos'un oğlu, arabaları, kalkan taşıyan erleri dizmededir, yetişmemiştir onun gibisi bugüne dek, bir Nestor var onunla boy  ölçüşecek tek adam; Nestor daha yaşlıdır ondan. Menestheus'un buyruğunda elli tane kara gemi var." (A.Erat-Homer,İliad)




"And they that held Athens, the well-built citadel, the land of great-hearted Erechtheus, whom of old Athene, daughter of Zeus, fostered, when the earth, the giver of grain, had borne him; and she made him to dwell in Athens, in her own rich sanctuary, and there the youths of the Athenians, as the years roll on in their courses, seek to win his favour with sacrifices of bulls and rams; —these again had as leader Menestheus, son of Peteos. Like unto him was none other man upon the face of the earth for the marshalling of chariots and of warriors that bear the shield. Only Nestor could vie with him, for he was the elder. And with him there followed fifty black ships. "  + kaynak: (4)teki Harding, sayfa 73 Menetheus





ve SARPEDON
Adı Türkçe olan Lukiyalı prens
(***) Bellerophontes



Kral Glaukos'un oğlu Bellerophontes; Bellerophontes'un kızı Laodameia'dan olma  Lukiyalı (Lukka-Likya=Kurtların ülkesi)  Sarpedon,   Etrüsklerde de gördüğümüz Chimera (Kimera)'yı Uçan At Pegasos'la (Tulpar) beraber öldürür. Peki, İskit/Saka kurganlarından çıkan da bir Chimera mıdır acaba?  ;)


 İskit başlığı ile Bellerophontes Pegasus ile
Chimera'yı öldürürken
MÖ.4.yy



Kral Glaukos ve Sarpedon Truvalılar'ın yanında Akalar'a karşı savaşmıştır.


Savrulduk yine değil mi?  :)
Sevgiler
SB.



12 Kasım 2015 Perşembe

Çintemani



Clytemnestra Erinyes'i uyandırmaya çalışıyor, 
Elbisesinde Çintemani. - MÖ.380-370
Louvre Müzesi

Sparta kralı Tyndareus ile Leda'nın kızı olan Klytemnestra Helen'in karın kardeşi, Agamemnon'un da eşidir.
Zeus Leda'ya kuğu şeklinde görünür ve onu hamile bırakır ve çifte ikizler doğar.
Castore ve Clytemnestra Tyndareus'un
Helen ve Polydeuces Zeus'un çocuklarıdır.
Agamemnon Troya Savaşı için evden ayrılınca Clytemnestra Aegisthus ile ilişki yaşar. 
Agamemnon geri döndüğünde ikisi onu öldürür. 
Kızı Electra Orestes ile bir olup babalarının intikamını almak için de annelerini öldürür. 
Aeschylus'un Agamemnon üçlüsünde Clytemnestra aslında Artemis'e kurban edilen 
kızı Iphigeneia'nın intikamını almak için eşini öldürdüğü yazar. 
Euripides'e göre ise Agamemnon Klytemnestra'nın ikinci eşidir, 
Homeros'ta ise Agamemnon'un ölümündeki rolü net değildir.

* Iphigenia Tauris'te (Kırım'da, Skyths, Scythians, Saka-İskit, MÖ 8.yy MÖ 3. yy ) için



Ariadne ve Dionysos - Gümüş Kase MÖ.4.yy
Ariadne'nin kıyafetinde Çintemani
Borovo Hazinesi, Bulgaristan


* Çin-temani / Çin beneği
Timur zamanına ait sikkelerden dolayı Timuçin Damgası.
Uygur Türklerinde Saka prensi Buda'nın Üç Ruhani özelliği
Üç Benek - Ant İşareti - Üç Ocak - Üç Ateş
Asya'da Barış 
Güç - Kuvvet - Saltanat
Akrebin kalbi sayılan Antares Yıldızı
Türk Devletleri'nde hükümdarlık sembolü.




17th century Western Anatolian Turkish rug with a chintamani 



Kadın kafası şeklinde Çintemanili Riton - MÖ.4.yy.-3.yy. 
Panagyurishte Hazinesi 
Otlukköy-Pazarcık / Bulgaristan
Plovdiv Arkeoloji Müzesi
(Riton: İçine sıvı konulan ve genelikle boynuz veya hayvan başı şeklinde olan kap, kupa, sürahi)



Bronz kadın heykelinde Çintemani
Etrüsk - MÖ.6.yy



Etrüsk  (orjinal)

Etrüsk Fresk orjinalinden çizim/ Elbisesinde Çintemani :



Krala hizmet edenlerin kıyafetlerinde Çintemani - 11.yy-13.yy
Mogao-409 : Dunhuang Mağara Tapınakları



Japonya - Çintemani - Netsuke - 18.yy-19.yy
Fildişinden küçük heykelcikler videoda 4:29 dk



Patroklos (sağda) Sarpedon'u öldürüyor, arkasında Likyalı Glaukos
Likyalı Sarpedon'un kıyafetinde Çintemani
MÖ.400 - "Sözde Policoro Painter Mezarı"ndan, Heraclea Lucania
Ulusal Arkeoloji Müzesi Policoro/İtalya

Sarpedon, Zeus ile Laodamia'nın oğlu Likyalı (Lukiya-Kurt Ülkesi) önder. Hektor'u savaşa kışkırtır. Tlepolemos tarafından yaralanır, Alkmaon'u öldürür ve Patroklos tarafından öldürülür, arkasından savaş hızla devam eder.

"Görünce Sarpedon yere serildiklerini,
Patroklos'un elinden karınlıksız yoldaşlarının
seslendi, çıkıştı tanrısal Lykialılara:
"Ayıp size, Lykialılar, nereye kaçarsınız böyle?
Yiğitliği göstermenin işte tam sırası.
Ben kendim çıkacağım bu adamın karşısına,
bakalım burda Troyalıları kesip biçen kim,
kim bunca kötülük eden adam?
Birçok soylu yiğitlerin dizlerini çözdü o"

Böyle dedi, silahlarıyla atladı arabasından yere,
Patroklos da görür görmez onu, indi arabadan
Çengel pençeli, kambur gagalı akbabalar nasıl
sivri bir kayanın üstünde dövüşürlerse bağıra çığara
onlar da öyle, çığlıklarla saldırdılar birbirlerinin üstüne
Sivri akıllı Kronosoğlu gördü onları acıdı,
hem karısı, hem kızkardeşi Here'ye dedi ki:
"Çok yazık, insanlar arasında en sevdiğim Sarpedon'a!
Menoitiosoğlu Patroklos'un elinden ölmek onun kaderi.
İçimde yüreğim bir o yana gider, bir bu yana,
gözyaşı döktüren savaştan geri alıp onu,
kaçırıp bıraksam mı Lykia'nın semiz toprağına,
yoksa bıraksam ölsün mü Menoitiosoğlu'nun elinden?"

Öküz gözlü ulu Here karşılık verdi, dedi ki:
"Korkunç Kronosoğlu, ne biçim söz bu?
Nasıl kaçırmak istersin kötü ölümden
kader payını çoktan almış bir ölümlüyü?
Yap yapacağını, şunu da bil ama,
biz öbür tanrılar tekmil, övmeyeceğiz seni.
Sana şunu da diyeyim, iyice aklına koy,
diri gönderirsen evine Sarpedon'u
bir başka tanrı da kaçırmak istemesin sakın
zorlu kargaşalıktan sevgili oğlunu.
Priamos'un büyük ilinin çevresinde
çarpışan birçok tanrı oğulları var,
korkunç bir kin sokarsın onların yüreğine.
Sarpedon'u seviyorsan, sızlıyorsa için
zorlu kargaşalıkta ölsün bırak,
ölsün Menoitiosoğlu Patroklos'un elinden.
Bırak ayrılsın bedeninden canı,
sonra gönder Ölümü, tatlı Uykuyu,
alıp götürsünler onu engin Lykia iline,
kardeşleri, akrabaları onu orada gömer,
bir mezara, yazılı taşın altına
Ölümlülere gösterilecek saygı işte bu."

Here böyle dedi, Kronosoğlu dinledi onu,
kan damlaları akıttı yeryüzüne
bir saygıydı bu ölecek olan oğluna
sevgili oğlunu Patroklos yok edecekti,
bereketli Troya toprağında, uzakta vatanından.

Birbirlerinin üstüne yürüyüp yaklaştıkları zaman
Patroklos saldırdı çok ünlü Trasymedos'a
Kral Sarpedon'un soylu seyisiydi o,
Patroklos karnının altından vurdu onu,
ossaat çözdü elini ayağını.
Sarpedon da saldırdı parlak kargısıyla
ama değdiremedi Patroklos'a kargısını
kargı geldi saplandı Pedasos'un sağ omuzuna
Pedasos kişnedi, bir solukta verdi canını,
inleye inleye düştü tozun toprağın içine,
can bıraktı onu, UÇTU gitti.

Öbür iki at ayrıldılar birbirlerinden
düşünce tozun toprağın içine yanlarında koşan at,
çatırdadı boyunduruk dizginler dolaştı
kargısıyla ün salmış automedon bir çare buldu buna
kalın baldırı boyunca sarkan keskin kılıcı çekti
sıçrayıp kesti koşum dışı atın dizginlerini
girdi atlar yoluna, dizginler gerildi.
İki düşman gene atladı canları kemiren kavgaya.

Sarpedon vuramadı parlak kargısıyla Patroklos'u
temren sol omuzu üstünden uçtu gitti
derken Patroklos kargısıyla atıldı öne
boş yere fırlatmadı kargısını
zar içinde çarpan yüreğini vurdu
Sarpedon ossaat devrildi yere,
dağlarda oduncuların, gemi yapmak için
yeni bilenmiş baltalarla kestikleri
bir meşe, bir kavak ağacı gibi tıpkı,
ya da ince uzun bir çam ağacı gibi
Sarpedon serildi kaldı atlarıyla arabası önünde
inleye inleye avuçladı kanlı toprağı....

Homer İlyada (16:420-485)


Sarpedon ölmeden önce Glaukos'a savaş devam etmelerini ve Akhaların onu soymamasını vasiyet eder. Glaukos acı içinde duvara tırmanırken Priamos'un yeğeni ve Akhalar tarafında olan Teucros (Teucer) tarafından okla vurulur. Apollo'ya yalvaran Glaukos'un yaraları iyileşir ve Sarpedon için Lykialı önderleri savaşa çağırmaya Troyalıların yanına gider, Hektor'a da sitem eder. Sarpedon'un ölüsüne saygısızlık etmek isteyen Akhalar geldiğinde Hektor birini başından vurur, Patroklos intikam hırsıyla saldırıya geçer, savaşta kızışır....Hektor ile Patroklos tutuşur ve Patroklos ölür....


Bulutları devşiren Zeus uzaktan gördü Hektor'u
tanrısal Peleusoğlunun silahlarını giyiyordu
salladı başını, söylendi kendi kendine:
"Hey bahtı kara, ölüm aklına gelmiyor mu?
Oysa ölüm sana çok yakın....








Lykia Uygarlığı’nın “Hellenliği”, 19. yüzyıldan günümüze eskiçağ biliminin, bu bağlamda arkeolojinin de hep gündeminde olmuştur. Bu yabancı “kimlik” önce sanatın ve sanatçının “Hellenliğine” bağlanmış; Hellenistik Dönem’le birlikte yazının da “Hellence” oluşuyla süreç “tamam” sayılmıştır. Bu yapılırken ne Lykia’nın sanat ve sanatçılarının Anadolu-İon okulu kökeni ve ne de yazısının Anadolu-Milet kökeni fark etmiştir; hatta yazının Makedon soylu İskender süreciyle bu topraklarda yaygınlaştığı da göz ardı edilmiştir. 

Arkaik İonia’da kültür ve sanat Anadolu özlü olmasına karşın, yazı ve dil “Hellence” diye kimlik “Hellen” olmuştur; fakat Arkaik ve Klasik Lykia’da yazı ve dilin yerli olmasına karşın, bu kez de sanat “Hellen” diye aynı kimlik yakıştırılmıştır. Kimliği yazı mı belirler, yoksa sanat mı ? sorusu ise hiç önemsenmemiştir. “Yazı Hellence, dil de öyle” sayılırken ve soylu sınıf üzerinden varılan buna ilişkin “değişimi” tüm Lykia toplumuna genelleştirirken de bu çelişkiler sorgulanmamıştır; örneğin Luvice ve Phrygce’nin yüzlerce yıl “yazısız” konuşulabildiği anımsanmamıştır. Ve tüm bu sözde “kanıtlar” Lykia uygarlığını tartışmasızca “Hellen” yapmaya yeterken, “düşünce”nin gündemde hiç olmayışı, sanat yapıtlarında okunmayışı ise düşündürmemiştir. Çünkü düşünce, “kimlik”te asıl belirleyici olandır; sanatı içeriğinde biçimlendirendir. 

Makalenin içeriğinde görülecektir ki Lykia’da konuların seçiminde, tarihsel içeriğinde, doğal ve gerçekçi betiminde “Hellas” yoktur, Anadolu vardır; “Hellenizm” yoktur, Doğululuk vardır. Lykia soylusu bile “Hellenleşmiş” olamaz, çünkü onun mezarı kent içindedir, agora’dadır, halkın yaşamından kopmaz; çünkü o ölünce tanrılaşır, “heros”laşmaz. İnancı Anadolu kökenlidir; bu nedenle yerel kültlerin Hıristiyanlığın başlangıcında bile öne çıkması şaşırtıcı değildir. Lykialı genelde doğada tapınır, sunakları kayadır. Tapınakları da mezarları da Anadolu geleneğinde biçimlendirilmiştir. Yazıtlı Dikme Mezar’da belgelendiği gibi, tanrı ve tanrıçaların yazıtlarda okunan Hellence adları, yazının Hellence oluşunun, çevirinin, bir gereği olmalıdır. Kralın adı Perikle olsa da, o, Perikles’in aksine tanrılaşmıştır; portresi Hellen sanatına özgü ideal güzellikten nasibini almamış, Doğu gerçekçiliğiyle ve “Hellen olmayan” anlamında “barbar” biçemde betimlenmiştir. Yani Atinalı’nın adını almıştır, düşüncesini almamıştır. 

Sonuçta eskiçağ bilimi, kültürler arası hep varolan ve “etki” olarak tanımlanan sanatsal biçim ve biçeme yönelik ilişkileri, söz konusu Hellenler olduğunda “akkulturasyon”a dönüştürmede ödünsüz olmuştur. Bilimde dogma yoktur, “ödünsüz” olunmaz; aklın izinde sorgulama vardır. Yirmi yıl boyu Lykia’da yaptığımız budur ve “Patara Okulu” olarak vardığımız, yazdığımız “Anadolu” özlü sonuç, komşu Ksanthos’ta gün yüzüne çıkan Geç Hitit etkili orthostat kabartmalar ışığında varılan ve araştırmacılarının da şimdilerde - sanki bunlar bizler tarafından önceden “hiç yazılmamış” gibi- yazdıkları sonuçtur.

Prof. Dr. Fahri Işık, 
Akdeniz Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü



Lycian Civilization, considered to be “Hellenic”, has been an issue in prehistoric science and archeology since the 19th century. This foreign identity attributed to Lycia was first based on the art of the region (and the artists), called “Hellenic”; then the ‘Hellenization’ of Lycia was deemed complete when the Greek script and language was adopted in the Hellenistic period. However, neither the Anatolian sources of the art and artist, nor the Anatolian sources of the writing were taken into consideration in this thesis. Moreover, the fact that the Greek script and language was disseminated in this territory by the Macedonian Alexander the Great was ignored. 

Although culture and art in Archaic Ionia were endemic to Anatolia, Archaic Ionia was deemed Hellenic because the script and language was Greek. On the other hand, in Archaic and Classical Lycia, although the writing and language was local, Hellenic identification was ascribed due to the art, deemed to be ‘Hellenic’. “Which identifies origin, writing or art?” This question was never raised. It has been considered that “where the writing was in Greek, then the language should also be Greek”. 

This induction (of the Greek language) by a noble minority was disseminated to all the people of Lycia. However, there were contradictions, such as the fact that the Phrygian and Luvian languages were spoken for centuries without usage of writing, and this was ignored. All this “evidence” was deemed satisfactory to make Lycian civilization “Hellenic”; no discussion took place about the “thought” of the Lycian people or their works of art. 

However, “thought” is the main identifier of origin and it formulates art according to its content. In the context of this article, it will be seen that there is no “Hellenism” either in the themes selected for the works of art, or the historical content, natural and realistic description of Lycia, but that there is the “Anatolian” and there is the “truth” in an oriental way. Further, a Lycian noble may also be said to be ”un-Hellenic” in that, his tomb may be located in the city, in the Agora and not separated from the people’s lives, and because when he dies, he will become a god, not a “hero”. His beliefs are of Anatolian source, thus it should not be surprising that the local cults flourish even at the beginning of the Christianity. 

The Lycian worshipped in nature; his altars were the rock. His temples and tombs were formed in an Anatolian fashion. As documented on the “Inscribed Pillar”, the Hellenic names of the gods and goddesses in inscriptions should be because of the requirement of the writing and translation into Greek. Even if the name of the king was Pericles, he became a god, unlike Pericles. His portrait does not reflect the ideal beauty of Hellenic art. On the contrary, it describes a “barbarian”, in a non-Hellenic, but a realistic oriental manner. In other words, he has taken the name, but not the thoughts of the Athenian. Finally, classical studies have not converted the notion of “influence”, which refers to the impact on artistic forms between cultures, to “acculturation”, when the subject matter is the Hellenes. 

There is no place for dogma, or resistance in science, but there should be intelligent questioning and examination. This is what we have been doing in Lycia for 20 years… We, the “School of Patara”, have raised awareness of the consequence of “Anatolian” sources, and this is a consequence which researchers are now writing about, as if we have never written before, in view of the orthostat relief in the vein of late-Hittite art, which came to light at our neighbor, Xanthos.



“Lukka”dan uyarlanarak “Lykia”oluşu ilk M.Ö. 8. yüzyılda Homeros’un İlias’ında okunur ki; 1) MÖ.5.yy'da Heredot bile Homer'in yazıp yazmadığını sorgular; 2) MÖ.3.yy'da da İlyada ve Odysseus Efesli Zenodotus tarafından (600 yıl sonra ) düzenlenmiştir.

Troia’da Lykia askerlerinin de Sarpedon önderliğinde bir yiğitlik destanıdır o....


Sarp - Türkçedir.
"sert, dik, zor, şiddetli" [Kutadgu Bilig (1069) : idi sarp bolur bu yangı kelgüçi]
"sert" [Codex Cumanicus (1300)]


Çintemanili Vazo - MS.10.yy / Semerkant-Özbekistan 


soldaki: ÇİNTEMANİ "ANT" şeklinde "Triratna"olarak adlandırılan "Kült" Hadda (Gandhara) -Afganistan / Kabül Müzesi'nde (idi?!)
sağdaki: Gandhara-Batı Pakistan /Kalküta Hindistan'da
Gandhara eski bir Budist yerleşimidir.