trakya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trakya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2019 Cuma

Trak Kralı Rhesos ve Atları





Kuvvetli bir direnişle karşılaşan Akha ordusu Truvalılar tarafından kovalanırken gece çöker ve meydan savaşına ara verilir. Herkes kendi kampına çekilerek nöbet tutmaya başlar. Akha kampında savaşçılar uyurken Aga Memnon'la Menelaus'u uyku tutmamaktadır. Aga Memnon kardeşine diğerlerini alması için gönderirken kendi 'aslan postu'nu sırtına geçirir ve 'yaşlı' Nestor'un çadırına doğru yol alır. 

Nestor çadırına birinin girdiğini duyunca hemen kalkar ve Aga Memnon'un telaşlı olduğunu görür ve sebebini sorar. Aga Memnon endişelidir 'ne olacaktır bu Danaoların durumu? Korkuyordur, ya nöbetçiler uykuya yenik düştüyse?..' 

Nestor cevap verir ona: "Endişelenme, Zeus Eke Tor'un her dediğini yapacak değil ya? Akhilles hele bi çıksın bakalım meydana o zaman görürüz Eke Tor'un becerilerini! Eğer plan yapacaksak diğer önderleri de çağıralım, soralım bakalım bu gece ne yapabiliriz. Gönder kardeşini sözünü dinler hepsi, gelirler hemen çağırınca. Zaten tüm yük senin omuzlarında, zorluklardan kaçar hep, yatar uyur o şimdi."

Aga Memnon ise, "uyanıktı o da, çağırsın diye ötekileri gelirken gönderdim onu. Biz Odysseus'la Diomedes'i uyandıralım." der. Nestor ile Aga Memnon Odysseus'un çadırına giderek önce onu uyandırır, sonra da Diomedes'in çadırına giderler. Diomedes şaşırmıştır gecenin bir vaktinde dolaşan önderleri görünce. Sorar ne olup bittiğini, onlar da anlatır. Diomedes sarınır 'aslan postu'na gider Telamonoğlu Ayas'la Meges'i kaldırır, 'hemen hazırlanın bir şeyler dönüyor' der. 

Hep beraber yola çıkarlar ve tek tek nöbetçileri kontrol ederler. Akha nöbetçileri Truva kampını gözetlemektedir. Nestor savaşçıları uyanık görünce 'tetikte olun güldürmeyelim kendimizi "düşmana" (!) ', diyerek onlara aferin çeker! Bu arada diğerleri gelir nöbetçilerin oraya. Aralarında Nestor'un oğulları da vardır. Toplantıda casus göndermeyi teklif eden Nestor, 'bakalım ne yapıyor bu Truvalılar, anlatsın bize 'gönüllü' giden casusumuz' der.

Diomedes 'gönüllü' olunca onunla gitmek isteyen bir çok önder çıkar, Menelaus da buna dahildir. Ama abisi onun 'gönüllü' olmasını istemez ve Diomedes'in kendisi seçmeli yol arkadaşını, der. Diomedes bu kararı beğenir ve düşünmeye başlar. Bu arada Aga Memnon'un ödü kopar kardeşini seçecek diye! Diomedes Odysseus'u seçer ve her ikisi de hazırlanarak zifiri karanlıkta yola koyulur.

Truva kampında da hareketlilik vardır. Eke Tor bir casus gönderilmesini istemiştir. Akhalar gemilerinin başında mı yoksa kaçtılar mı, diye gözetleneceklerdir. Ayrıca bu görevi yerine getirecek olan kişiyi hediyelere boğacaktır. Hızlı koşmasıyla ünlü olan Dolon gönüllü olur ve 'kurt postu'nu giyerek yola koyulur.

Birbirlerinden habersiz iki taraftan da yola çıkmış olan casuslar zifiri karanlıkta sinsice ilerlerken Odysseus ile Diomedes Dolon'u fark ederek hemen çalıların arkasına saklanırlar. Dolon onları çok geç fark eder ve kaçmaya başlar, ama Diomedes kargısını önündeki yola fırlatınca olduğu yerde donup kalır. Yakalanmıştır. Sorguya çekilir ve Dolon 'hemen çözülür', bir bir anlatır Truva kampında olan biteni. Üstüne bir de yalan söyler, güya Eke Tor onu casusluk yapması için zorlamıştır! Odysseus ile Diomedes her şeyi öğrenmiştir. Dolon'la işleri bittiği için Diomedes onu öldürerek 'kıvrık yayı' dahil silahlarından soyar. (İlyada'da öldürülse de başka bir kaynakta Dolon savaşın son günlerinde Antenor ve Aeneas'la birlikte hareket ederek 'ikinci' kez ihanet eder.)

Trakya kralı Rhesos adamları ve çok değerli atlarıyla daha yeni gelmiştir. Truva kamplarının dışında kalan bir yerde kendi kampını kurmuş ve dinlenmeye çekilmiştir. Odysseus ile Diomedes bu bilgiyi Dolon'dan almıştır ve Truva kampı yerine, daha kolay bir 'av' olarak düşündükleri Trakların kampına yönelmişlerdir.


Odysseus Trak savaşçılarını,  Diomedes Trak Kralı Rhesos'u öldürüken.ve Trak Atları
Amphora MÖ 540 / Getty Müzesi



Önce atları görürler, muhteşemdirler ve onların olmalıdırlar. Uyumakta olan Trak savaşçılarını tek tek sessizce öldürürler. Kralın çadırına geldiklerinde ise artık son darbeyi de vuracaklardır. Diomedes uyuyan kral Rhesos'un bedenine kılıcını saplar. Kralla birlikte toplam 13 kişi öldürmüşlerdir. Diomedes görevinin başarısıyla; Atları alıp gitsin mi yoksa devam mı etsin öldürmeye, soysun mu bu güzel silahları da, diye hayal ederken Athene onu uyarır. Truvalılar farkına varmadan oradan ayrılmaları gerektiğini söyler, çünkü Apollon onların ne yaptığını görmüş ve Trakların danışmanı Hippokoon (İppo=At ; Koon=Kun/Hun)'u uyandırmıştır. Arkasından Truvalılar uyanmış ve hemen Trakların çadırına koşmuştur ama Diomedes ile Odysseus atlarla beraber çoktan kaçmıştır.

Akha kampına geldiklerinde 'yaşlı' Nestor hemen bu muhteşem atları nereden aldıklarını sorar. Çünkü kendisi de 'at yetiştirmektedir' ve bunlar gibisini hayatında hiç görmemiştir....

İlyada; 10



- Atları arabayla değil binerek getirmişlerdir; "bindi atına kamçıyı şaklattı", "atlardan inip yere ayak bastılar". Ama... 'Grekler' atlara MÖ 7.yy'dan sonra binmeye başlamış ve ancak Philip II ve oğlu Büyük İskender ile 'süvari' birlikleri oluşturulmuştur.
- Diomedes evlilik çağına gelmiş olan 'Helena'nın taliplerindendir.
- Hayatında Trak atları gibisini görmeyen 'yaşlı' Nestor, üç nesil eskittin hala danışmanlık yapıyor, bir de üstüne aktif bir şekilde savaşıyorsun. Kaç yaşındasın? :)
- Doğu Türkistan'da Dolan adında bir Türk boyu vardır.
SB





19 Şubat 2017 Pazar

Artemis Bendis'in başlığında ve elbisesinde Çintemani



Artemis Bendis, Apollo ve Hermes 
"Bendis Painter" - MÖ 380-370
Artemis Bendis'in başlığında ve elbisesinde ÇİNTEMANİ






Dacia (Daçya) - Romanya belgeselinde:
The Other Land of the Gods 
(artık ne kadar ciddi, ne kadar fantezi bilmem, kısa bir bölümü free)

AMA...


Strabon, Atinalıların birçok yabancı tanrıları ve ibadet adetlerini kabul ettiklerini, lakin bu törenleri o kadar çok seviyorlardı ki, komedi yazarları tarafından özellikle Trakya ve Frigya törenlerini alaya aldıklarından bahseder. (Strabon 10:3) Haksız da değildir....Gerçekten de "Yabancı"dır Atinalılara....


Belgeselde, Yunanlılar aşağıdakileri Trakyalılardan ödünç almıştır;
"Zeus - Gebeleizis
Artemis - Bendis
Dionysos - Sabazius
Apollon - Orphee
Dişikurt efsanesi Dacia kökenlidir ve Romalılara oradan geçmiştir" der.....



Bir kere;

SABAZİUS - İskit Boyu Saban'dan gelir. Suvar-Sabar Türkleridir. Hatta Sabantuy Festivalleri bilem var :) Dionysos ondan türetilmiştir ( Zeus kelimesi de türetilmiş olabilir)...

ORPHEE - Hep İskit başlığı ile tasvir edilir. Homer ve Hesiod'ta geçmez, Trak kralı Oeagrus'un oğlu olarak geçer. Apollo'nun da Yunanca olmadığı düşünülürse mümkündür, ama Apollo Anadolu kökenlidir.

GEBELEİZİS - Getaelerin şimşek/yıldırım ve fırtına tanrısıdır. Kelimenin kökenini araştırmadım. Getae İskitlerin diğer adı MASSAGETAE'dan gelir, aynı zamanda da Helenler Daçyalılara Getae der. Tomris Ece'nin mensup olduğu boydur. Hatta, Romanya'daki Tomi antik şehrini onun kurduğunu söylerler.

BENDİS - Avcılık ve Ay tanrıçası. Kılık kıyafeti ile Asyalıdır. Kelimenin kökenini araştırmadım. Plato kült haline gelen Bendideia festivallerinden birini kitabında şu şekilde tasvir eder: 

"Adeimantos söze karışarak, “Bu akşam tanrıçanın şerefine bir atlı meşale koşusu yapılacak, haberiniz yok mu?” dedi.
“Atlı mı!” dedim, “Bu da yeni çıkmış herhalde, yani şimdi atlar yarışırken, sürücüler de meşaleleri elden ele dolaştıracaklar, öyle mi?” (Devlet:328a) 



Daçyalar tıpkı Göktürkler'deki gibi Kurt şeklinde Tuğ taşır. Kılık kıyafetleri "Asyalı" özelliği adı altında geçer ve Sanat eserleri İskit/Saka eserleriyle aynıdır. Bendis Artemis'in kıyafetindeki Çintemani bile kör gözüme giriyor....

Dişikurt efsanesi Türklere ait olmasının yanısıra, Romalılara Etrüsklerden geçmiştir. Etrüskler karadan ve denizden olmak suretiyle İtalya'nın kuzeyine göçmüştür. Yani Hyperboreanlıların hayvanı Kurt'u ve efsaneyi bu şekilde getirmiş ve Latinler de onlardan çalmıştır. (Etrüsklere ait ne kadar kitap/Papirüs varsa da Roma krallarının-rahiplerinin emriyle yakılmıştır.)

Belgeselde bahsedilen uzun boylu Roma imparatoru Maximus Thrax (MS 173-238) Prof.Mirfatih Zekiyev'e göre babası Gotlardan annesi ise Alan kökenlidir, ve adı da Ababa'dır. Ababa'nın anlamı Avın Annesi veya Evin Annesi'dir, Alanlar Türk'tür. Ve Gotlar'da İskitlerin bir koludur.

Ayrıca belgeselde; "Hyperboreanlılar Kutuplarda yaşardı, sonradan buralar Asgard olarak anıldı, güneye indiler, birçok yerin atasıdırlar. Bir kısmı Kafkaslara gitti ve yeni başkentleri Asgard'ı kurdu. Bir kısmı Tibet'e gitti, ve son olarakta Archipelagos'a gittiler, şimdiki Meksika Körfezi..." diyorlar.

Hyperboreanlılar ise yine bir İskit boyudur ve de kurtların eşliğinde Tanrıça Leto güneye inmiş, Artemis ile Apollo'yu doğurmuştur. Apollo'nun lakabı Kurt'tur. Artemis'in ay tanrıçası olması sebebiyle de hayvanı Kurt'tur. Başka bir anlatımda da Leto Dişi Kurt'tur. Asgard Türk olan Odin'in geldiği yer Azerbaycandır, Türklerin yaşadığı yerdir. Hyperboreanlı Abaris Apollo'nun rahibi olarak geçer, ama o bir Şamandır ve Abaris Orhun anıtlarında Apar olarak geçen Avar Türkleri'nin antik dönem adıdır. 

Tibet'te Türklere Drugu derler ve Orta Asya Türklerinin yurdudur... Meksika Körfezi bölgesi, hatta Amerika kıtasındaki Yerliler ile de ata dışında, dil ve kültür bağımız da vardır.

Belgeselde Türksüz anlatılan bir tarih var, kendilerinden eminler bir de. 
Ama hiç kimse sorgulamıyor...
"Peki bu kültürü, geleneği kim sürdürmüştür? Çünkü hiçbiri bizim geleneğimizde devam etmiyor..." diye... 
Romanyalıların asıl sorması gereken şey; 
"Bizim atalarımız kim?" Slav mı? 
Yoksa, biz Türklerle aynı ataya mı sahibiz?... ;)


Bu gibi anlatımlara çok rastladım, mesela en yakın örnekleri ; 
Hazar Türklerine Slav diyenler, Safavilere İrani diyenler, Osmanlıyı farklı bir Etnik sananlar...
Ah be güzeller, işinize geleni Avrupalı, gelmeyeni Asyalı diyerek kestirip atıyorsunuz.
Tarihi çarpıtıp, eksik anlatmayın!...
Türkiye'den selamlar,
SB.





Troyalılar Türktür.




" Artıq elmi ədəbiyyatda troyalıların türk olduğu sübut olunmuşdur."
" Trak sözü «türk» sözünün fonetik variantıdır."
" Pelaskların da türk tayfalarından olduğu məlumdur."
" Tor oğlu Odinin başçılığı altında türklər Asiyadan (Kiçik Asiya nəzərdə tutulur) Avropanın şimalına gəlmişlər."
" Kimmerlər saklar və skiflərlə bir kökdən olub, ən qədim türk tayfalarındandır."


Hektor'un naaşı, atlı araba tarafından çekilirken.
Pantalonlu Troyalı Esir, Aşil'in önünde öldürülürken.
"Aşil'in Efsanesi" Lahitinden Detay, 
MS 2.yy, Roma Dönemi - Tyre [(Sur)
[TOR'shaların (Etrüskler /Sea People/) bir kısmı buraya yerleşmişti...]
Beyrut Ulusal Müze, Lübnan










HOMERİN POEMALARI VƏ «KİTABİ-DƏDƏ QORQUD»



Bütün bunlar göstərir ki, e.ə. 1260-1240-cı illərin hadisələrindən bəhs edən «İliada» və «Odisseya» əsərləri ilə bizim 1300 illiyini qeyd etdiyimiz «Kitabi-Dədə Qorqud» yaşıddır, eyni dövrdə, eyni real və mifik hadisələr zəminində yaranmışlar. 

"Artıq elmi ədəbiyyatda troyalıların türk olduğu sübut olunmuşdur."

Lakin onların müttəfiqləri qarışıq qəbilələrdən ibarət idilər. Müttəfiqlər müxtəlif olduğu kimi, dilləri də müxtəlif olmuşdur:

Priamın paytaxtında çoxdur bizim müttəfiqlər,
Burda çoxdur qəbilələr, hərənin də öz dili var. 

Və ya:
Troyanın qoşunu da eynən belə bağrışırdı.
Ancaq hərə başqa cürə çığrışaraq danışırdı:
Qarışmışdı bir-birinə başqa-başqa xalqın dili… 

Aydın olur ki, troyalılar yekcins olmamışlar. Lakin, şübhəsiz, onların əsas kütləsi türklərdən ibarət olmuşdur, çünki Priamın xalqı Troyada üstünlük təşkil etmişdir. Bu cəhətdən aşağıdakı misralarda «barbar dilli Karlar» ifadəsi çox maraqlıdır:

Barbar dilli Karların da sərkərdəsi mərd Nast idi.
Onlar Milet şəhərində dik Mendra sahilində
Bol meşəli Ftirosla qarlı Mikal dağlarında yaşardılar.

Şumerlər özlərini kar-rir, yəni «qarabaşlar» adlandırırdılar. Bu da Kenqir- şumer sözünün bir oxunuş variantı idi. Kar-r-ir sözündə «qara» sözü aydın seçilir. Şumer tayfaları e.ə.23-cü əsrdə Akkad istilasından sonra ətraf ərazilərə dağılmışdılar və onlar Troya ətrafına da asanlıqla gələ bilərdilər.

Eyni zamanda, axeylilər də müttəfiqlərdən, qəbilələr ittifaqından, müxtəlif dilli qəbilələrdən ibarət olmuşlar; məsələn, təkcə Krit adası sakinlərinin təsvirinə baxaq:

Tünd suların qucağında Krit adlı bir ada var;
Çox zəngindir gözəlliyi, vəsfə gəlməz həmin ada.
Şəhərlərin sayı doxsan, xalqı saysız-hesabsızdır.
Neçə dilə rast gələrsən. Axeylilər, kidonlular,
Eteokrit tayfasına rast gələrsən o adada;
Düz üç dori sülaləsi, pak pelask tayfası var.

Buradakı pelaskların da türk tayfalarından olduğu məlumdur. Lakin bu hələ axeylilərin hamısı deyildir.

Bütün bunlar göstərir ki, e.ə. 1260-1240-cı illərin hadisələrindən bəhs edən «İliada» və «Odisseya» əsərləri ilə bizim 1300 illiyini qeyd etdiyimiz «Kitabi-Dədə Qorqud» yaşıddır, eyni dövrdə, eyni real və mifik hadisələr zəminində yaranmış dastanlardır. Lakin poemaları yunanlar yazıya alıb saxlamışlar, təbii ki, əlavələr də etmişlər, dastanı isə ya vaxtında yazıya almamışlar, yaxud da vaxtaşırı üzərində işləmiş, ilkin formadan fərqli bir formaya salmışlar. Hətta hiss olunur ki, bu və ya digər boyu atmış, yeni boylar yaratmışlar. Və ya obrazların adlarını, bəlkə arxaik rəng aldığını görərək lap səciyyəsini də dəyişmişlər. Nə qədər dəyişmiş olsa da, yenə izlər qalmışdır. 

Poemalarda, xüsusilə «İliada»da türk mənşəli xeyli toponim, etnonim, hidronim və antroponim işlənmişdir. Doğrudur, poemalarda, xüsusən də «Odisseya» əsərində mifik adlar da çoxdur, lakin Malay burnu, Krit adası, İardançay mənsəbi, Misir sahili, Afina, Sparta, Frakiya, Kipr və s. kimi real tarixi toponimlər göstərir ki, poemalarda işlənmiş hər xüsusi adı mifik ad hesab etmək olmaz.

Xüsusi adların bir qismini nəzərdən keçirək. Məqsəd yunanlarla türklərin mədəni yaxınlığını qeyd etməkdir. Troya. «İliada» və «Odisseya» toponimləri içərisində ən çox işlənəni və «İliada»da hadisələrin cərəyan etdiyi məkanı göstərən söz İlion və Troya sözləridir. Əsərdən belə duymaq olur ki, Troya həm axeylilərin dağıtmaq və qarət etmək istədikləri mərkəzi şəhərin, həm də padşahlığın, troyanların hökmü çatan ərazilərin ümumi adıdır. Elmi ədəbiyyatda troyalıların Kiçik Asiyanın qərbində, Egey dənizinin şərq sahillərində çox qədim dövrlərdən məskunlaşdığı qeyd edilir. 

İngilis alimi K.Blegen troyalıların e.ə.3000-2500-cü illərdə Şərqi Avropadan gəlmiş trakların nəsilləri olduğunu qeyd etmişdir. Trak sözü «türk» sözünün fonetik variantıdır. Türk sözündə –k cəm şəkilçisidir ; tor, tur - «doğmaq», «törəmək» mənasında eyni sözün qədim variantlarıdır. Troya sözündə -oya yunan elementidir, sözü nominativ formaya salan şəkilçidir – türk yurdu, türk şəhəri deməkdir. 

Antik ədəbiyyatda qohum və müttəfiq olduqları daim vurğulanan traklar və troyalılar eyni etnosun daşıyıcılarıdır. 

«Qərbi Avropanın tires-turşa mənşəli xalqları (etrusklar, traklar, pelasklar), Kiçik Asiyada isə troyalılar (turşa) prototürklərin qərb qolunun nəsilləri idilər. Avropanın şimalında Tor oğlu Odinin başçılığı altında troyalıların məskunlaşmasından bəhs edən qədim Skandinaviya coğrafiya əsərləri bu xalqı həm də türklər adlandırır. Burada göstərilir ki, Tor oğlu Odinin başçılığı altında türklər Asiyadan (Kiçik Asiya nəzərdə tutulur) Avropanın şimalına gəlmişlər. Gələnlərin «Priamın xalqı» adlandırılması onların Kiçik Asiyadan – əfsanəvi Troyadan gəldiklərinə aydınlıq gətirir… İtaliyaya köçmüş troyalılar orada etrusk xalqının əsasını qoymuş, Avropanın şimalına gələnlər isə sonralar Skandinaviya saqalarının surətlərinə çevrilmişlər». 

«Atoynadan Troil yox, allahsifət Mestor yoxdur, Hektor da yox!» - sözlərindən göründüyü kimi, Tor (-o-il) adı hadisələrin cərəyan etdiyi dövrdə antroponim kimi də işlənməkdə imiş. 

İlion. Poemalarda Troya şəhəri eyni zamanda İlion adlanır... Fikrimizcə, İlion yalnız qalanın adını bildirir, Troya isə geniş mənaya malikdir və bütün müttəfiq ərazilərini əhatə edir. Təbii ki, konkret halda şəhərin adı kimi də çox işlənmişdir. İlion – «İl» sözündəndir; -ion yunan elementidir. «İliada» əsərində İl düzü, İlin qoca məzarı kimi ifadələr vardır: «İl düzüylə qaça-qaça, İda dağı ətəyində sıx meşədə… gizlənərəm». «Qocalarsa ötmüşdülər İlin qoca məzarını».

Aydın olur ki, İl troyanların görkəmli dövlət xadimlərindən olmuş, onun dəfn edildiyi düzü İl düzü adlandırmış, şəhərə onun adını vermişlər. İl xalis türk sözüdür. Poemanın adı da buradandır: İl-iada – «İl (haqqında) oda», «İlnamə, İl nəğməsi» mənasında. İl//el qədim türklərdə xüsusi ad və titul bildirən söz kimi işlənmişdir: İl bilge qadun.

Yunan dilində Kimmerioi, Kimmerii şəkillərindədir. Kimmerlər saklar və skiflərlə bir kökdən olub, ən qədim türk tayfalarındandır.

Qam (kahin) ər mənasında olan kimmer sözünün daşıyıcıları geniş ərazilərdə yayılmış, Azərbaycanda dərin izlər qoymuşlar. 

Troya şəxs adlarını diqqətlə nəzərdən keçirdikdə, yunan tələffüzü ilə təhrif edilməsinə baxmayaraq, onların bir çoxunun türk mənşəli olduğunu üzə çıxarmaq olur.... Troya, İlion, Qarqar, İda, Skamandr, Skandiya, Askaniya, Skey, Pelask, Ksanf, Dardaniya, dardanlar, Batı, Kimmerlər, Priam, Hektor, Eney, Paris və s.


Qəzənfər KAZIMOV / PDF
Filologiya elmləri doktoru, professor




"Troyalılar Türktür." 
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu, Prof.Dr.Çingiz Garasharlı
Azerbaycan







___ENG___


"Troya is a Turk town, and the Troyans are Turk tribes."

Homer’s Poems and ”Kitabi-Dede Qorgud” (Book of Dede-Korkut)
Professor Gazanfar Kazimov

In his article professor Kazimov investigates the Troyan events of the 50s of the XIII century B.C. and topic relations between the poems of “Iliad” and “Odyssey” and “Kitabi-Dede Qorgud”. Such chapters of “Dede Qorgud” as “How does Basat kill Depegoz”, “Gam Bore’s son Bamsi Beyrek”, “Salur Qazan’s house theft” and in some other chapters in the depiction of political events, in composition and structures, in the ways of depiction, in religious world outlook one can find a very close coincidence between “Iliad” and “Odyssey” and “Dede Qorgud”.

These once again show that though “Kitabi-Dede Qorgud” later was brought to Islam isues, and some modernizations were done in poem, this work is a good example of military democratic period, and it is the monument of Homer’s period and of his age. Both Homer’s poems and “Kitabi-Dede Qorgud” took their beginning from the same root. It becomes clear that Indo-europeans and turks lived together and side-by-side and created original masterpieces of art on the basis of the same social events.

The second major reason is that the investigation of Troya toponyms, etnonyms, hidronyms, and antroponyms show that they are of turk origin. And it once more proves the thesis that the Troya is a turk town, and the troyans are turk tribes. 

Photo: The corpse of Hector and killing a Trojan prisoner (with pants!) Detail from "Legend of Achilles" Sarcophagi, 2nd AD, Roman Period - Tyre, National Museum Beyrut, Lebanon.







İlgili:






4 Haziran 2016 Cumartesi

Priamos'un ölümü



Öğrenmek istersin sanırım yazgısını Priamus'un da;
Görünce yeniden, düşman elinde ülkesini, yıkılan
Kapılarını konağının, odalarına girdiğini saldırganların,
Kuşanır bir daha kullanamayacağı pusatları boşuna,
Güşsüz yaşlı, asar kılıcını titreyen omuzuna,
Atılır düşmana, yürür ölümün üstüne korkusuz.

Konağın ortasında, açık, göğün altında, büyük
Sunak, sunağın yanında yaşlı defne, eğilmiş
Dallarıyla Penatları çevreleyen, örten, gölgeleyen.
Toplanmış orada kızlarıyla Hecuba, çevremiş sunağı,
Azgın, karanlık fırtınadan kaçan güvercinler gibi,
Sokulmuşlar birbirlerine, oturmuş, sarılmışlar tanrı
Yontucuklarına. Görünce Priamus'u, gençken taşıdığı pusatla
Donanmış, dedi ki Hecuba: "Ey mutsuz kocam, nedir bu
Çıldırdın mı? Nereye? Ne yaparsın kuşandığın pusatlarla?
Ne yardımın var ne savunman bu durumda, geçmiş
O günler, yaşasa yetmezdi gücü oğlun Hector'un bile,
Gel buraya. Ya sunak kurtarır hepimizi ya sen de ölürsün bizimle." 
Çekti kendine doğru kocasını,
Bunları söyleyince, götürüp oturttu kutsal yerde.

İşte Pyrrhus'un ekinden ölümden kurtulan Polites,
Priamus'un oğullarından biri, oklar, yavılar arasından,
Sıyrılan, uzun kemer gediklerinden , boş avlulardan
Geçen, yaralı, seğirtir ardından azgın Pyrrhus,
kudurgan, tutup eliyle saplamış ona kargısını.
Varınca babasının anasının yanına yıkıldı yere,
Kanlar boşalmış ağzından, ayrıldı yaşamdan.
Tutamadı kendini, ölümün eşiğinde duran Priamus,
Ne sesini kesebildi, ne öfkesini yenebildi, bağırdı:

"Ey gözü dönmüş, eli kanlı, azgın, kıyıcı
Ettiğinden bulasın tanrılar önünde, işlediğin suçlar
Görülürse göksellerce görürsün gününü, çekersin
Öldürdün oğlumu gözümün önünde, gösterdin bir babaya
Oğlunun kanını, sıçrattın yüzüne, alırsın şimdi
Uygun ödül. Böyle yapmadı, oğlu olduğunu
Söylediğin Akhilleus, düşmanı Priamus'a, böyle
Davranmadı, yakaran kişiye kıymadı, uydu tüzeye,
Gömülsün diye Hektor'un kansız ölüsünü bana gönderdi."


Bunları dedi yaşlı fırlattı oku güçsüz
Eliyle, çarpıp tunca tısladı etkisiz ok, asıldı
Kaldı kalkanın ortasında temren. Dedi ki Pyrrhus:

"Öyleyse ilet babam Akhilleus'a sakın unutma
Bu kötü başarımı, Neoptolamus'un ne denli sıkıştığını
Söylemeyi de. yeter artık, şimdi sen de ölüver,"

Söyledikten sonra bunları sürüklediği sunağa doğru
Titreyen, oğlunun kanları üzerinde kayan yaşlı
Adamı, sol eliyle tutup saçlarından sapladı sapına
Değin sağ eliyle parlayan kılıcı hızla böğrüne.
Böyle sonlandı Priamus'un yazgısı, İlium'un çöküşü,
Öldü görerek yalımlar içinde yanan Troya'yı,
Yıkılan Pergama'yı, nice ülkenin, Asya'nın egemeni.
Şimdi deniz kıyısında yatan, başı omuzlarından
Ayrılmış kim olduğu bilinmeyen ölü gövde...


AENEAS - VERGİLİUS
2:506-558




Eski Türk Ulus Adı ve Bulunduğu Eski Kaynak
___________________________________________

Tiras                İskandinav kaynaklarında Traklar ve Türkler
Tir-s, Turis                                 Hazar kaynaklarında Türkler
Tirsen                                                            Yunanca Etrüskler
Turski                                                          Latincede Etrüskler
Truse                                    Avrupa kaynaklarında Truvalılar
Trausi                                       Avrupa kaynaklarında Traklar
Turşa                                        Mısır kaynaklarında Truvalılar
Turuşka                                                     Sanskritçede Türkler
Tursili                                    Ermeni kaynaklarında Turanlılar
Tarh, Tark                 Çeşitli kaynaklarda Türkler ve Etrüskler
Turki, Turukki, Turukka               Sami kaynaklarında Türkler
Turyana, Turan, Troya, Truva   Çeşitli kaynaklarda Türkler ve Truvalılar


Türkiye topraklarına Türklerin ilk olarak Orta Çağ'dan başlayarak yerleştiğini ileri süren görüş ile 7. ve 15. yüzyıllar arasında yaşamış Avrupalı tarihçilerin verdikleri Truva'nın Türk yurdu olduğu bilgisi arasında açık çelişki ortaya çıkmaktadır. Truvalıların kökeniyle ilgili bu bilgiler gerçekte yalnız Truva'nın değil, Akdeniz Bölgesinin büyük bir kesiminde yaşamış ulusların tarihiyle ilgili yeni gerçekleri ortaya koymaktadır.

Bu gerçeklerin önemli bir sonucu, Yeni Çağ'dan önceki üçüncü binyılda Küçük Asya da denilen Anadolu'da Truva kentini kuran toplumla Yunanistan'ın, İtalya'nın ve komşu ülkelerin ilk ulusları olan Pelasgların, kısaca Traklar da denilen Trakyalıların ve Etrüsklerin aynı soydan olduklarının ortaya çıkmasıdır. Bu ulusların da türk kökenli oldukları, bir yandan Avrupa'nın eski tarih kaynaklarında görülmekte, öte yandan yapılan bilimsel  araştırmalarından anlaşılmaktadır.

Eski İskandinav kaynaklarında Truva'dan Avrupa'nın kuzeyine geldiği belirtilen ulusun hem Truvalılar hem de Türkler diye anılması, onların aynı ulus olduğunu belirten çok önemli bir kanıttır. Örneğin, "Yerin Tanımı" adlı coğrafi kaynakta Asya'dan (Anadolu) gelmiş Türklerin kuzey ülkelerine ulaştıkları yazılıdır. Aynı kaynakta bu ulusun önderinin Tor'un oğlu Odin olduğu da bildirilmektedir.

"Skioldinglerin (Skjoldinglerin) Kahramanlık Öyküsü" ve Snorri Sturluson'un "Küçük Edda" adlı yapıtı gibi 12.yüzyılda yazılmış başka kaynaklarda söylendiğine göreyse, Truva Hakanı Priam'ın ulusu Odin'in önderliğinde Asya'dan (Anadolu) Avrupa'nın kuzeyine göç etmişlerdir.

Truva'nın Türklerle olan ilişkisi daha 7.yüzyılda yazılmış Fredegar Günlüğünde (Kroniğinde) ve 12.yüzyılda yazılmış Gesta Francorum adlı yapıtta anlatılıyordu. Fredegar Günlüğüne göre, Truva Savaşı'ndan sonra ülkenin düşmesi sonucu Türkler ve Franklar bölgeden kaçmışlar, Franklar Panonya (Macaristan) ve Ren bölgelerine, Türkler ise Saka (İskit) yurtlarına yerleşmişlerdi.

Tarihçi Nicole Gilles Türklerin Truvalı Turkosların soyundan geldiğini konuyla ilgili çalışmasında anlatmaktadır. 12.yüzyılda yaşamış tarihçi Tyreli William da Türklerin Truvalı olduğunu ve onların ataları Turkosların Saka yurtlarına göçünü yazmaktadır.

14.yüzyılda yaşamış tarihçi Andrea Dandalo, Türklerin Truva Hakanı Priam gibi Turkos soyundan geldiğini bildirmekle birlikte, ayrıca Türklerin Kafkaslardan geldiğini de yazmıştır.

Dominik Papazı Florasanlı Antoninus da günlüğünde Türklerin Truvalı Turkoslarla aynı ulustan olduğunu dile getirmiştir. Aynı bilgileri Bracciolini, Poggio, İsidor, Ficcino gibi Avrupalı ve öteki tarihçiler de bildirmişlerdir.

Alman tarihçi Felix Fabri ise Truvalı Türklerin tarihini Priam'ın döneminden Truva'nın daha eski çağlarına, Truva Prensesi (Ecesi) Hesione'nin oğlu Tevkrin (Teucer-SB) dönemine değin götürmektedir. Felix'e göre, Truva'nın düşmesinden sonra Hektor'un oğlu Franko'nun yönetimi altındaki Truvalı göçmenler öncelikle Almanya'da eski Frankoniya çevresine gelmişler, birçoğu Ren Irmağını geçmiş ve bugün Fransa denilen ülkeye yerleşmişlerdi. Yine Felix'in yazdığına göre, Turkos'un yönetimindeki geri kalan kesim ise, Asya'daki Saka ülkesine yerleşmişti.

İspanyol tarihçi Pero (Pedro) Tafur 1437 yılında İstanbul'a geldiği sırada Bizanslılar (Doğu Roma-SB) arasında "Türkler Truva'nın öcünü alacaklar" sözünün dolaştığını yazmıştır.

Giovanni Mario Filelfo, Amyris adlı koşuk biçimli yapıtında 2.Mehmet'in yaşamını ve utkularını (zaferlerini) anlatırken, onun soyunun Truvalılarla yakınlığını öne çıkarıyor ve Sultanın Rumlar karşısındaki utkusunu doğruluğunu üstünlüğü oalrak niteliyor. Onun düşüncesine göre, Türkler İstanbul'u alarak eskiden Truva'yı ele geçiren Yunanlılardan öç almışlardır.

İstanbul'u alan Fatih Sultan Mehmet Truva'nın tarihini biliyordu. O, 1462 yılında Midilli Adası'nı alırken, Çanakkale'deki eski Truva kenti ören yerine gelerek kahramanların gömütlerini araştırmıştı. Truva ile ilgili bütün yazılanları bilen Fatih Sutlan Mehmet Truva ören yerinde başını aşağı eğerek aşağıdakileri söylemişti:

"Allah beni bu ilin ve ulusunun dostu olarak bugüne değin koruyup sakladı. Biz bu ilin düşmanlarını yendik ve onların yurtlarını aldık. Yunanlıların biz Asyalılara karşı yaptıkları kötülüklerin öcünü, aradan uzun süre geçmesine karşın onların torunlarından aldık."

Fatih Sultan Mehmet'in söylediğinden de anlaşıldığı gibi, o İstanbul'u almasını ele geçirme değil karşılık verme olarak görmüş ve eskiden Rumların ele geçirdiği bu yurdu geç de olsa kurtardığını dile getirmişti.

Eski Yunanlılar gerçekte yalnız Truva'yı değil, önceleri Pelasgiya (Pelasgia) denilen şimdiki Yunanistan'ı da ele geçirmişlerdi. Doriler denilen bu yayılmacıların şimdiki Yunan topraklarına MÖ.2.-1.bin yıllarında geldikleri tarihsel bir gerçekliktir.

Eski Yunanlı tarihçi Heredot, Yunanlılardan önce Ellada'da (Kuzey Yunanistan) Pelasgların yaşadığını ve ülkenin onların adıyla Pelasgia diye anıldığını yazmaktadır.

Eski Yunanlı tarihçi Ksenofon ise, eski Yunanlıların Ellada'ya gelmesinden söz eden bir öyküsünde, o sırada burada yabancı bir dilde konuşanların yaşadığını belirten aşağıdaki olayı anlatır.

"Yunanca konuşan on bin kişilik bir topluluk, Balkan Dağlarından Struma veya Vardar Dersini izleyip güneye doğru ilerleyerek kendileri için daha iyi bir yurt arıyorlardı. Onlar birden karşılarında kendilerinin ve atalarının hiç görmediği büyük bir su gördüler. Şaşkınlık içinde yerlilere bunun ne olduğunu sordular. Yerlilerse şaşkınlıkla onlara gördükleri suyun thalassa (deniz) olduğunu söylediler. Böylece, thalassa sözcüğü aynı zamanda Yunan diline de girmiş oldu."

Böylelikle thalassa sözcüğü, ülkenin önceki yerlilerinin dilinden alınıp eski Yunan diline aktarılarak oluşturulan büyük sözcük kümesine eklendi. Sözcüğün kökeni Tala'dır ve öteki Hint-Avrupa dillerinde deniz anlamına gelen böyle bir sözcük yoktur. Ancak deniz anlamına gelen aynı kökten türemiş Talay sözcüğü eski Türk ve Moğol dillerinde vardır.

Pelasg Ulusunun kökenine gelince, eski tarihçilerin Pelasgları Tirrenlere veya Tirsenlere (Etrüsklere) yakın sayması, onların Hint-Avrupa kökenli değil, tersine Truvalı Etrüsk soyundan olduğunu gösterir.

Eski Yunanlı tarihçi Dionysius Halicarnassus veya Halikarnaslı Dionysios, Tirrenlerin ve Pelasgların aynı ulus olduğunu yazmıştır. 5.yüzyılda yaşamış Yunanlı tarihçi Lesboslu (Midilli) Helanik (Hellanicus) ise Tirsenlerin önceleri Pelasglar diye anıldığını ve Yunanlıların yayılmasından sonra bir bölümünün İtalya'ya göç ettiğini yazmıştır.

Limni Adası'nda ortaya çıkarılan Pelasg yazıtı da Pelasg ile Tirsen veya Etrüsk dillerinin aynı dilin yalnız değişik söyleyişleri olduğunu gösterir.

Görüldüğü gibi, eski Yunanlı tarihçilerin verdikleri bilgiler ne Truva'nın ne de Yunanistan diye anılan ülkenin en eski dönemlerde Yunan toprakları olmadığını, Yunanistan'da Truvalılar ile aynı soydan olan Pelasgların, Tirsenlerin ve Trakların yaşadığını göstermektedir.

Yunanistan'a ilk yerleşen Pelasgların, Truvalıların, Trakların özel ad varlıklarında eski Türk adları bulunmuştur. Belirlenen bu adlar ile ayrıca eski Avrupa kaynaklarının verdikleri bilgiler, aynı kökenli Truva, Trak, Pelasg ve Etrüsk dillerinin konuşulduğu Anadolu, Yunanistan ve İtalya sınırları içinde Truvalıların kökeni sorununun, bölgesel olarak incelenmesi gerekmektedir.


Prof.Dr.Çingiz Garaşarlı, Azerbaycan
Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler
Kömen Yayınları



The first Indo-European tribes, settled in the Mediterranean basin during the second millennium B.C., inherited the highly developed culture of the early inhabitants of the region. The problem relating to the languages of the early Mediterranean peoples has remained unsolved, although this issue has been researched during the last 500 years. Key languages have been examined from all over the world: Aramaic, Hebrew, Greek, Latin, Hittite, Lydian, Coptic, Chaldean, Egyptian, Celtic, Gothic, Albanian, Basque, Abhaz, Old Norse and many others.

The Etruscan writings, the mythological names of Greece, Rome and Troy, the substratum in Old Greek, Latin and other ancient languages, preserved some information about the origin of the aboriginals require interpretation. In relation to the origin of the Mediterranean aboriginals there is a great discrepancy between antique traditions and the opinions of European linguists. According to the authors of antiquity, the Thracians, Pelasgians, Trojans and Etruscans were all kinsmen. 

Thracians and Trojans have a close relationship in the «Iliad». As K.Blegen writes, the Trojans were part of the Thracian tribes who came to Troy during 3000 to 2500 B.C. from Eastern Europe . The name Dardan, the legendary forefather of the Trojans, reveals the Dardanian origin of the Trojans. The Dardans were one of the biggest Thracian tribes. To Apollodoros, Dardan was the grandfather of Tros, the legendary founder of Troy.

As for the Etruscans, ancient traditions indicate that they are descendants of the Trojans, who came to Italy after the collapse of Troy. The collapse of Troy coincides with the time of the appearance of the Trojans (Tursha) together with other sea peoples in Egypt  – the 13th century B.C. Simultaneously they migrated to Italy. They were the same Tirsens, described by Herodotos, to have migrated to Italy from Asia Minor as a result of famine . These Tirsens, according to Dionisi Halikarnaski, a Greek historian, were the Pelasgians. According to him, Tirsens (or Tirrhenians) and Pelasgians were the same nation . This idea is shared by Helanik of Lesbos, a 5th century Greek historian, who informs us that the Tirsens were initially called Pelasgians and, after the Greek occupation in Greece, some of them went to Italy .

Thucydides, an old Greek historian, thought differently. To him, the Tirrhenians formed a greater ethnical union,the Pelasgians being only part of them . 

The idea of Etruscan - Pelasgian kinship in our times was supported by some linguists, who discovered a close relationship between the Etruscan writings and the writings found on the island of Lemnos which was once settled by the Pelasgians. They possess only some dialectal differences .

Thus, the Thracians, Trojans and Etruscans on the one hand and the Tirsens (Etruscans) and the Pelasgians on the other appear to be ethnically interrelated. However, some European linguists, not taking into account the traditions of antiquity, have tried to relate the Thraco – Pelasgians to the Indo-Europeans. Neglecting the information of D.Halikarnaski, Helanik de Lesbos and Thucydides about the Pelasgo - Tirsenian kinship, they isolated the Pelasgians from the Tirsens as Indo-Europeans, while the latter was considered to be of unknown origin. They also neglected the commonly known relationship between the Etruscan (Tirsenian) and Pelasgian writings, thereby excluding the Indo-European origins of the latter.

Contradiction is also revealed in relation to Thraco – Trojan languages. These two peoples, mentioned in the «Iliad» and in other sources of antiquity as being kinsmen, are referred to as originally different peoples – the Thracians as Indo-European, but the Trojans as non – Indo-European. 

Neither the information of old Scandinavian sources about the Turkic origin of the Thracians and the Trojans, nor the Turkic elements discovered in the Etruscan language, were given due attention by linguists. They associated these Turkisms with contacts between «Asian» Turks and the old inhabitants of Asia Minor, where the ancestors of the Etruscans had settled . Could there have been any Etruscan – Turkic contact if the first Turks are alleged by European researchers to have appeared in Asia Minor in the Middle Ages?

The ancestors of the Etruscans, known to have left Asia Minor in the first millennium B.C., could not possibly have had any contact with the Asian Turks of the Middle Centuries. The truth is that the Etruscans themselves were Turkic by origin like their Trojan ancestors, who are referred to as Turks in old Scandinavian sources.

The exclusion of the Turks from Mediterranean civilizations is connected with traditional theory, according to which the motherland of the Turks is Central Asia. However, this view is incompatible with the results of the Nostratics, which revealed the kinship of different language families of Eurasia and Africa. 

According to this branch of linguistics, at some time in the dim and distant past, mankind shared a single language. This became split into different dialects and changed over long periods of time. Fore Asia is considered the cradle for Nostratic languages (IndoEuropean, Semitic, Uralic, Turkic, Caucasian, etc.. This has been proved by the discovery of lexico-grammatical features common to these languages. For instance, the personal pronouns mon, ton, son («I», «you», «he») in the Mordva (Uralic) language and the possessive pronouns mon, ton, son («my», «your», «his») in French are evidently of the same origin . To them can be added the Turkic men, sen («I», «you»), Georgian me, shen («I», «you»), etc....

Turkic languages have an evident relationship with the Nostratic (Indo-European, Uralic, Semitic, etc.) languages.They cannot be isolated from the history of Western civilizations, in particular, from those of the Mediterranean basin. The theory about the Central Asian origins of the Turkic languages contradicts their distant relationship with the Indo – European, Semitic and other languages. Like other Nostratic peoples, the Turks have migrated to different parts of Eurasia. Only some of the Proto-Turks migrated to the East, whilst others, concretely those of Thraco-Trojan origin, could have initially settled somewhere between the Caucasus and the Mediterranean basin independently from the Asian Turks.

The English scientists I.Lloyd and G.Child maintained that the Turks, who settled in the basin of the Tigris and Euphrates in the 12th millennium B.C., took an active part in the creation of world civilization . One of these was the Etruscan civilization. 



The Greek and Italic languages of the Mediterranean basin are known to have been preceded by those of non – Indo-European origin, previously not identified by linguists. Indo-Europeans are considered to have arrived from Eastern Europe. The arrival of the first Hellenic people has been described by Xenophon so: 

«Some ten, or maybe fifteen centuries before the march of the Ten Thousand a band of Greek-speaking people made their way south out of the Balkan Mountains, down the Struma or Vardar valley in search of a more comfortable home. Suddenly they saw in front of them an immense amount of water, more water than they or their ancestors had ever seen before. In astonishment, they contrived to ask the natives what it was and the natives, rather puzzled, said, «why, thalassa, of course». 

So, «thalassa» it remained, after nearly all the other words in that language had perished . This story reveals that the pre-Hellenic people of Greece spoke quite a different language in which thalassa meant «sea». It was adopted into the Greek language. Thala, which is not observed in the Indo-European languages, is consonant with the Old Turkic talay («sea», «ocean») . The word talaz («wave», «waterspout»), in modern Turkish language, is of the same origin . It originates from early Turkic languages of Asia Minor. Despite Kitto’s statement thalassa (thala-ssa) was not the only native word left in Old Greek, native Pelasgians had left a whole group of their words, known as the pre-Greek substratum, covering both onomasticon and vocabulary. A significant part of them has been discovered to be Turkic by origin. 



Prof.Dr.Garasharly Chingiz, Azerbaijan
The Turkic Civilization Lost in the Mediterranean Basin

_________________________
_________________________

12 Kasım 2015 Perşembe

Çintemani



Clytemnestra Erinyes'i uyandırmaya çalışıyor, 
Elbisesinde Çintemani. - MÖ.380-370
Louvre Müzesi

Sparta kralı Tyndareus ile Leda'nın kızı olan Klytemnestra Helen'in karın kardeşi, Agamemnon'un da eşidir.
Zeus Leda'ya kuğu şeklinde görünür ve onu hamile bırakır ve çifte ikizler doğar.
Castore ve Clytemnestra Tyndareus'un
Helen ve Polydeuces Zeus'un çocuklarıdır.
Agamemnon Troya Savaşı için evden ayrılınca Clytemnestra Aegisthus ile ilişki yaşar. 
Agamemnon geri döndüğünde ikisi onu öldürür. 
Kızı Electra Orestes ile bir olup babalarının intikamını almak için de annelerini öldürür. 
Aeschylus'un Agamemnon üçlüsünde Clytemnestra aslında Artemis'e kurban edilen 
kızı Iphigeneia'nın intikamını almak için eşini öldürdüğü yazar. 
Euripides'e göre ise Agamemnon Klytemnestra'nın ikinci eşidir, 
Homeros'ta ise Agamemnon'un ölümündeki rolü net değildir.

* Iphigenia Tauris'te (Kırım'da, Skyths, Scythians, Saka-İskit, MÖ 8.yy MÖ 3. yy ) için



Ariadne ve Dionysos - Gümüş Kase MÖ.4.yy
Ariadne'nin kıyafetinde Çintemani
Borovo Hazinesi, Bulgaristan


* Çin-temani / Çin beneği
Timur zamanına ait sikkelerden dolayı Timuçin Damgası.
Uygur Türklerinde Saka prensi Buda'nın Üç Ruhani özelliği
Üç Benek - Ant İşareti - Üç Ocak - Üç Ateş
Asya'da Barış 
Güç - Kuvvet - Saltanat
Akrebin kalbi sayılan Antares Yıldızı
Türk Devletleri'nde hükümdarlık sembolü.




17th century Western Anatolian Turkish rug with a chintamani 



Kadın kafası şeklinde Çintemanili Riton - MÖ.4.yy.-3.yy. 
Panagyurishte Hazinesi 
Otlukköy-Pazarcık / Bulgaristan
Plovdiv Arkeoloji Müzesi
(Riton: İçine sıvı konulan ve genelikle boynuz veya hayvan başı şeklinde olan kap, kupa, sürahi)



Bronz kadın heykelinde Çintemani
Etrüsk - MÖ.6.yy



Etrüsk  (orjinal)

Etrüsk Fresk orjinalinden çizim/ Elbisesinde Çintemani :



Krala hizmet edenlerin kıyafetlerinde Çintemani - 11.yy-13.yy
Mogao-409 : Dunhuang Mağara Tapınakları



Japonya - Çintemani - Netsuke - 18.yy-19.yy
Fildişinden küçük heykelcikler videoda 4:29 dk



Patroklos (sağda) Sarpedon'u öldürüyor, arkasında Likyalı Glaukos
Likyalı Sarpedon'un kıyafetinde Çintemani
MÖ.400 - "Sözde Policoro Painter Mezarı"ndan, Heraclea Lucania
Ulusal Arkeoloji Müzesi Policoro/İtalya

Sarpedon, Zeus ile Laodamia'nın oğlu Likyalı (Lukiya-Kurt Ülkesi) önder. Hektor'u savaşa kışkırtır. Tlepolemos tarafından yaralanır, Alkmaon'u öldürür ve Patroklos tarafından öldürülür, arkasından savaş hızla devam eder.

"Görünce Sarpedon yere serildiklerini,
Patroklos'un elinden karınlıksız yoldaşlarının
seslendi, çıkıştı tanrısal Lykialılara:
"Ayıp size, Lykialılar, nereye kaçarsınız böyle?
Yiğitliği göstermenin işte tam sırası.
Ben kendim çıkacağım bu adamın karşısına,
bakalım burda Troyalıları kesip biçen kim,
kim bunca kötülük eden adam?
Birçok soylu yiğitlerin dizlerini çözdü o"

Böyle dedi, silahlarıyla atladı arabasından yere,
Patroklos da görür görmez onu, indi arabadan
Çengel pençeli, kambur gagalı akbabalar nasıl
sivri bir kayanın üstünde dövüşürlerse bağıra çığara
onlar da öyle, çığlıklarla saldırdılar birbirlerinin üstüne
Sivri akıllı Kronosoğlu gördü onları acıdı,
hem karısı, hem kızkardeşi Here'ye dedi ki:
"Çok yazık, insanlar arasında en sevdiğim Sarpedon'a!
Menoitiosoğlu Patroklos'un elinden ölmek onun kaderi.
İçimde yüreğim bir o yana gider, bir bu yana,
gözyaşı döktüren savaştan geri alıp onu,
kaçırıp bıraksam mı Lykia'nın semiz toprağına,
yoksa bıraksam ölsün mü Menoitiosoğlu'nun elinden?"

Öküz gözlü ulu Here karşılık verdi, dedi ki:
"Korkunç Kronosoğlu, ne biçim söz bu?
Nasıl kaçırmak istersin kötü ölümden
kader payını çoktan almış bir ölümlüyü?
Yap yapacağını, şunu da bil ama,
biz öbür tanrılar tekmil, övmeyeceğiz seni.
Sana şunu da diyeyim, iyice aklına koy,
diri gönderirsen evine Sarpedon'u
bir başka tanrı da kaçırmak istemesin sakın
zorlu kargaşalıktan sevgili oğlunu.
Priamos'un büyük ilinin çevresinde
çarpışan birçok tanrı oğulları var,
korkunç bir kin sokarsın onların yüreğine.
Sarpedon'u seviyorsan, sızlıyorsa için
zorlu kargaşalıkta ölsün bırak,
ölsün Menoitiosoğlu Patroklos'un elinden.
Bırak ayrılsın bedeninden canı,
sonra gönder Ölümü, tatlı Uykuyu,
alıp götürsünler onu engin Lykia iline,
kardeşleri, akrabaları onu orada gömer,
bir mezara, yazılı taşın altına
Ölümlülere gösterilecek saygı işte bu."

Here böyle dedi, Kronosoğlu dinledi onu,
kan damlaları akıttı yeryüzüne
bir saygıydı bu ölecek olan oğluna
sevgili oğlunu Patroklos yok edecekti,
bereketli Troya toprağında, uzakta vatanından.

Birbirlerinin üstüne yürüyüp yaklaştıkları zaman
Patroklos saldırdı çok ünlü Trasymedos'a
Kral Sarpedon'un soylu seyisiydi o,
Patroklos karnının altından vurdu onu,
ossaat çözdü elini ayağını.
Sarpedon da saldırdı parlak kargısıyla
ama değdiremedi Patroklos'a kargısını
kargı geldi saplandı Pedasos'un sağ omuzuna
Pedasos kişnedi, bir solukta verdi canını,
inleye inleye düştü tozun toprağın içine,
can bıraktı onu, UÇTU gitti.

Öbür iki at ayrıldılar birbirlerinden
düşünce tozun toprağın içine yanlarında koşan at,
çatırdadı boyunduruk dizginler dolaştı
kargısıyla ün salmış automedon bir çare buldu buna
kalın baldırı boyunca sarkan keskin kılıcı çekti
sıçrayıp kesti koşum dışı atın dizginlerini
girdi atlar yoluna, dizginler gerildi.
İki düşman gene atladı canları kemiren kavgaya.

Sarpedon vuramadı parlak kargısıyla Patroklos'u
temren sol omuzu üstünden uçtu gitti
derken Patroklos kargısıyla atıldı öne
boş yere fırlatmadı kargısını
zar içinde çarpan yüreğini vurdu
Sarpedon ossaat devrildi yere,
dağlarda oduncuların, gemi yapmak için
yeni bilenmiş baltalarla kestikleri
bir meşe, bir kavak ağacı gibi tıpkı,
ya da ince uzun bir çam ağacı gibi
Sarpedon serildi kaldı atlarıyla arabası önünde
inleye inleye avuçladı kanlı toprağı....

Homer İlyada (16:420-485)


Sarpedon ölmeden önce Glaukos'a savaş devam etmelerini ve Akhaların onu soymamasını vasiyet eder. Glaukos acı içinde duvara tırmanırken Priamos'un yeğeni ve Akhalar tarafında olan Teucros (Teucer) tarafından okla vurulur. Apollo'ya yalvaran Glaukos'un yaraları iyileşir ve Sarpedon için Lykialı önderleri savaşa çağırmaya Troyalıların yanına gider, Hektor'a da sitem eder. Sarpedon'un ölüsüne saygısızlık etmek isteyen Akhalar geldiğinde Hektor birini başından vurur, Patroklos intikam hırsıyla saldırıya geçer, savaşta kızışır....Hektor ile Patroklos tutuşur ve Patroklos ölür....


Bulutları devşiren Zeus uzaktan gördü Hektor'u
tanrısal Peleusoğlunun silahlarını giyiyordu
salladı başını, söylendi kendi kendine:
"Hey bahtı kara, ölüm aklına gelmiyor mu?
Oysa ölüm sana çok yakın....








Lykia Uygarlığı’nın “Hellenliği”, 19. yüzyıldan günümüze eskiçağ biliminin, bu bağlamda arkeolojinin de hep gündeminde olmuştur. Bu yabancı “kimlik” önce sanatın ve sanatçının “Hellenliğine” bağlanmış; Hellenistik Dönem’le birlikte yazının da “Hellence” oluşuyla süreç “tamam” sayılmıştır. Bu yapılırken ne Lykia’nın sanat ve sanatçılarının Anadolu-İon okulu kökeni ve ne de yazısının Anadolu-Milet kökeni fark etmiştir; hatta yazının Makedon soylu İskender süreciyle bu topraklarda yaygınlaştığı da göz ardı edilmiştir. 

Arkaik İonia’da kültür ve sanat Anadolu özlü olmasına karşın, yazı ve dil “Hellence” diye kimlik “Hellen” olmuştur; fakat Arkaik ve Klasik Lykia’da yazı ve dilin yerli olmasına karşın, bu kez de sanat “Hellen” diye aynı kimlik yakıştırılmıştır. Kimliği yazı mı belirler, yoksa sanat mı ? sorusu ise hiç önemsenmemiştir. “Yazı Hellence, dil de öyle” sayılırken ve soylu sınıf üzerinden varılan buna ilişkin “değişimi” tüm Lykia toplumuna genelleştirirken de bu çelişkiler sorgulanmamıştır; örneğin Luvice ve Phrygce’nin yüzlerce yıl “yazısız” konuşulabildiği anımsanmamıştır. Ve tüm bu sözde “kanıtlar” Lykia uygarlığını tartışmasızca “Hellen” yapmaya yeterken, “düşünce”nin gündemde hiç olmayışı, sanat yapıtlarında okunmayışı ise düşündürmemiştir. Çünkü düşünce, “kimlik”te asıl belirleyici olandır; sanatı içeriğinde biçimlendirendir. 

Makalenin içeriğinde görülecektir ki Lykia’da konuların seçiminde, tarihsel içeriğinde, doğal ve gerçekçi betiminde “Hellas” yoktur, Anadolu vardır; “Hellenizm” yoktur, Doğululuk vardır. Lykia soylusu bile “Hellenleşmiş” olamaz, çünkü onun mezarı kent içindedir, agora’dadır, halkın yaşamından kopmaz; çünkü o ölünce tanrılaşır, “heros”laşmaz. İnancı Anadolu kökenlidir; bu nedenle yerel kültlerin Hıristiyanlığın başlangıcında bile öne çıkması şaşırtıcı değildir. Lykialı genelde doğada tapınır, sunakları kayadır. Tapınakları da mezarları da Anadolu geleneğinde biçimlendirilmiştir. Yazıtlı Dikme Mezar’da belgelendiği gibi, tanrı ve tanrıçaların yazıtlarda okunan Hellence adları, yazının Hellence oluşunun, çevirinin, bir gereği olmalıdır. Kralın adı Perikle olsa da, o, Perikles’in aksine tanrılaşmıştır; portresi Hellen sanatına özgü ideal güzellikten nasibini almamış, Doğu gerçekçiliğiyle ve “Hellen olmayan” anlamında “barbar” biçemde betimlenmiştir. Yani Atinalı’nın adını almıştır, düşüncesini almamıştır. 

Sonuçta eskiçağ bilimi, kültürler arası hep varolan ve “etki” olarak tanımlanan sanatsal biçim ve biçeme yönelik ilişkileri, söz konusu Hellenler olduğunda “akkulturasyon”a dönüştürmede ödünsüz olmuştur. Bilimde dogma yoktur, “ödünsüz” olunmaz; aklın izinde sorgulama vardır. Yirmi yıl boyu Lykia’da yaptığımız budur ve “Patara Okulu” olarak vardığımız, yazdığımız “Anadolu” özlü sonuç, komşu Ksanthos’ta gün yüzüne çıkan Geç Hitit etkili orthostat kabartmalar ışığında varılan ve araştırmacılarının da şimdilerde - sanki bunlar bizler tarafından önceden “hiç yazılmamış” gibi- yazdıkları sonuçtur.

Prof. Dr. Fahri Işık, 
Akdeniz Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü



Lycian Civilization, considered to be “Hellenic”, has been an issue in prehistoric science and archeology since the 19th century. This foreign identity attributed to Lycia was first based on the art of the region (and the artists), called “Hellenic”; then the ‘Hellenization’ of Lycia was deemed complete when the Greek script and language was adopted in the Hellenistic period. However, neither the Anatolian sources of the art and artist, nor the Anatolian sources of the writing were taken into consideration in this thesis. Moreover, the fact that the Greek script and language was disseminated in this territory by the Macedonian Alexander the Great was ignored. 

Although culture and art in Archaic Ionia were endemic to Anatolia, Archaic Ionia was deemed Hellenic because the script and language was Greek. On the other hand, in Archaic and Classical Lycia, although the writing and language was local, Hellenic identification was ascribed due to the art, deemed to be ‘Hellenic’. “Which identifies origin, writing or art?” This question was never raised. It has been considered that “where the writing was in Greek, then the language should also be Greek”. 

This induction (of the Greek language) by a noble minority was disseminated to all the people of Lycia. However, there were contradictions, such as the fact that the Phrygian and Luvian languages were spoken for centuries without usage of writing, and this was ignored. All this “evidence” was deemed satisfactory to make Lycian civilization “Hellenic”; no discussion took place about the “thought” of the Lycian people or their works of art. 

However, “thought” is the main identifier of origin and it formulates art according to its content. In the context of this article, it will be seen that there is no “Hellenism” either in the themes selected for the works of art, or the historical content, natural and realistic description of Lycia, but that there is the “Anatolian” and there is the “truth” in an oriental way. Further, a Lycian noble may also be said to be ”un-Hellenic” in that, his tomb may be located in the city, in the Agora and not separated from the people’s lives, and because when he dies, he will become a god, not a “hero”. His beliefs are of Anatolian source, thus it should not be surprising that the local cults flourish even at the beginning of the Christianity. 

The Lycian worshipped in nature; his altars were the rock. His temples and tombs were formed in an Anatolian fashion. As documented on the “Inscribed Pillar”, the Hellenic names of the gods and goddesses in inscriptions should be because of the requirement of the writing and translation into Greek. Even if the name of the king was Pericles, he became a god, unlike Pericles. His portrait does not reflect the ideal beauty of Hellenic art. On the contrary, it describes a “barbarian”, in a non-Hellenic, but a realistic oriental manner. In other words, he has taken the name, but not the thoughts of the Athenian. Finally, classical studies have not converted the notion of “influence”, which refers to the impact on artistic forms between cultures, to “acculturation”, when the subject matter is the Hellenes. 

There is no place for dogma, or resistance in science, but there should be intelligent questioning and examination. This is what we have been doing in Lycia for 20 years… We, the “School of Patara”, have raised awareness of the consequence of “Anatolian” sources, and this is a consequence which researchers are now writing about, as if we have never written before, in view of the orthostat relief in the vein of late-Hittite art, which came to light at our neighbor, Xanthos.



“Lukka”dan uyarlanarak “Lykia”oluşu ilk M.Ö. 8. yüzyılda Homeros’un İlias’ında okunur ki; 1) MÖ.5.yy'da Heredot bile Homer'in yazıp yazmadığını sorgular; 2) MÖ.3.yy'da da İlyada ve Odysseus Efesli Zenodotus tarafından (600 yıl sonra ) düzenlenmiştir.

Troia’da Lykia askerlerinin de Sarpedon önderliğinde bir yiğitlik destanıdır o....


Sarp - Türkçedir.
"sert, dik, zor, şiddetli" [Kutadgu Bilig (1069) : idi sarp bolur bu yangı kelgüçi]
"sert" [Codex Cumanicus (1300)]


Çintemanili Vazo - MS.10.yy / Semerkant-Özbekistan 


soldaki: ÇİNTEMANİ "ANT" şeklinde "Triratna"olarak adlandırılan "Kült" Hadda (Gandhara) -Afganistan / Kabül Müzesi'nde (idi?!)
sağdaki: Gandhara-Batı Pakistan /Kalküta Hindistan'da
Gandhara eski bir Budist yerleşimidir.