iliad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iliad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2025 Pazartesi

İlyada ve Türkçe



İlyada’da öyle güzel kişi adları vardır ki yalnızca Türkçeyle açıklanabilir. Örneğin; Kral Laomedon’un en büyük oğlu ve Pirim’in de ağabeyi olan Bukolion (Bucolion), Türk dünyasında karşılaştığımız isimlerden Buka’dır. Bilge Tonyukuk’un soyundan gelen ve Uygur Türkleri’nden olan Tarkan unvanlı Devlet Bakanı Bilge Buqa (Buka)’nın adındaki Buqa gibidir, Laomedon’un oğlu Buko(lion)’nun adı da.

Ya da Kral Pirim’in iki oğlunun adı, Doryklos ile Gorgythion. Doryklos’tan eril olan –os ekini çıkarıp, -y- harfini de –u- olarak okursak karşımıza Türkçede kullandığımız Doruk çıkar. Gorgythion ise Anadolu ağzıyla Gorgut dediğimiz Korkut’tur, tıpkı Korkut Ata’nın adındaki gibi temiz bir Türkçedir. Hatta her ikisini de hâlâ erkek adı olarak kullanırız.

SB

Turova ve Saka Türkleri 📕


2 Ocak 2025 Perşembe

Athena, Athene, Akene


 Athena/Athene 'Ak-Ene'nin Grekleştirilmiş şeklidir. Türkçedir.

Ögel'den Ak-Ene;

Bir Ak-Ana (Ak-Ene) var idi, yaşardı su içinde,
Ülgen'e şöyle dedi, göründü su yüzünde:
- Yaratmak istiyorsan, sen de bir şeyler Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren! De ki hep ," Yaptım oldu!" Başka bir şey söyleme! Hele yaratır iken, "Yaptım olmadı!" Deme!

Ak-Ana bunu dedi, sonra kayboluverdi. Denize dalıp gitti, bilinmez noluverdi. Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç çıkmadı. İnsana buöğüdü iletmek bıkmadı.

(Verbitskiy'in Derlediği Altay Yaratılış Destanı)

"Ak" renkli "Deniz İlâheleri":
"Deniz İlâhesi" Türk mitolojisi içinde yabancı bir Tanrı değildir. Altay Türklerinin yaratılış destanlarını incelerken, Verbitskiy'in topladığı efsanede bir "Ak-Ene", yani Ak-Ana görmekteyiz. Tanrı Ülgen dünyayı yaratmayı düşünürken, su içinden birdenbire Ak-Ana görünüyor ve Ülgen'e akıl veriyor. Efsanenin metni, "Ak-Ana'nın buyruğu üzerine Tanrı böyle yaptı", demektedir. Bundan anlaşılıyor ki Ak-Ana, Tanrı Ülgen'den güçlü olmasa bile akıllı ve bilgili idi. Ayrıca Tanrı Ülgen'in kızlarına da "Ak-Kızlar" denirdi.

"Ak" sözü Altay Türkçesinde cennet anlamına gelirdi. Cennette oturan tanrılara da "Aktu", yani "Aklılar", rengi ve ruhu apak olan derlerdi. Bunlar göğün üçüncü katında otururlardı. Aynı katta "Süt-Ak-Köl" yani süt rengi gibi ak olan göl de vardı. İnsanların bütün hayatı ve ruhu bu göle bağlı idi. Bir çocuk doğacağı zaman Tanrı Ülgen oğluna emir verir, o da "Yayuçı", yani yaratıcılardan birine bu işi havale ederdi. Yaratıcı, bu Süt-Ak-Göl'den ruh alır ve doğan çocuğa verirdi. Başka Altay söylentilerine göre, "Enem Yayuçı", yani Anam-Yaratıcı göğün beinci katında oturur ve insan ruhlarının tek hazinesi olan Süt-Ak-Göl'ün işlerine bakardı. Doğacak çocuklar için ruhu gönderen de o idi. Bunun için Altay Türkleri ona bir hükûmdarlık ünvanı da verirler ve Hanı-Anam-Yaratıcı (Kan-Enem-Yayuçı) derlerdi.

Yakutlarda da bütün dünyayı ve her şeyi yaratan en büyük Tanrı Ak-Yaratıcı (Ürüng-Ayığ-Toyon) idi. Fakat bu erkekti. Ayrıca bir dişi yaratıcı da (Ayığsıt) vardı ki, bunun adının başında beyazlık veya aklık gösteren bir renk özelliği görmüyoruz. Ancak Ak-Ene/Ana gibi Beyaz Kadın Yaratıcı olması da çok muhtemeldi.  Yakutların esas Ana Tanrıları Hayat Ağacı'nın kökünde yaşayan ve insanlara can veren kutsal bir Tanrıça idi."

Ögel, Türk Mitolojisi, Cilt 1

Peki Athene/a neyi temsil ediyordu? Zeka, savaş ve sanatı, yani yaratmayı temsil ediyordu. En önemli sembolü de baykuş idi. Türk Dünyasında "ügi, ühi, ügü" ya da "bayğız" olarak söylenen "baykuş" kamların hayvanıydı. Bilgeyi, kehâneti, anneyi ve koruyucu vasfıyla nazarı temsil ediyordu. Bozoklar'dan gelen Bayat boyunun da ongunu baykuş olarak verilir ki gece doğanları idi.


Athene aynı zamanda zeytin ağacını Atina'ya getiren tanrıça olarak da kabul edilmişti. Bu da onun bir nevi "hayat ağacı" tanrıçası yapmıştı. Öyle ki Atina'ya da adını veren Athene (Ak-Ene)'nin heykellerini zeytin ağacından yaparlardı.

SB


Bergama Zeus Sunağı'ndan detay "Athena", MÖ 2. yy
Berlin Pergamon Müzesi.


___________






Ayaz, Ayas, Ajax

 



AIAS = AYAS / AYAZ ; Türkçedir.

(İngilizcede Ajax)

Kaşgarlı; "ayas kök, Berrak gök. Kölelere (Memluk), yüzlerinin parlaklığı buna benzetilerek ayas denir."


İlyada'da iki Ayas/z var;

* Kral Pirim'in ablasının oğlu 'Yeğen Türker'in babadan kardeşi ve Akil'in de amcaoğlu olan Büyük Ayaz.

* Pirim'in kızı Kassandra'ya Athene (Akene) tapınağında tecavüz eden Küçük Ayaz.

SB





16 Eylül 2024 Pazartesi

Orat, Ortak

 

"Selleis Irmağı kıyılarından Arisbe'den kocaman kızıl atların getirdiği Hyrtakesoğlu Asios."

(İl. 2:839)


* Kocaman Kızıl Atlar = ORAT, donları al ile doru arasında olan atlar.

* Hyrtakes/Hyrtakos/Hyrtakus (ὑrtakídis//Ὑρτακίδης) = URTAK - ORTAK/G





* Asios = ASİ, AS/Z TÜRKLERİ


Heredot; "ASYA adı da Prometheus'un karısından gelir, ama Lidyalılar bu ada sahip çıkma isterler; ASYA, derler, adını Prometheus'un karısı olan ASİA'dan değil, MANES oğlu (Cotys) KOTUZ'un oğlu olan ASİAS'ın adından almıştır. Bu ASİAS adını SARDES boylarından birisi olan ASİAD'lar da taşır."


* Titan Japetos (Iapetos/Yapetos) oğlu Prometheus = Ata Yafes oğlu (Pro-)MED(-eus) = Med Türkleri / Ateş / Kamlar

* Manes = Manas (Türkçe)

* Cotys, Kotus = Kotuz (Türkçe)

* Sardes/Sardeis = Doğu'da Sparda, Babil kaynaklarında Sapardu, Elam yazıtlarında İşbarda. Saka Türklerinde bir Kağan adı; İşbara. Manas destanında "Sart, tüccar, kervanbaşı", Lidya'nın başkenti Sardes/Sart'ın da "Büyük Kral/Kervan Yolu" başlangıcı olması. İlginç olanıysa "Sardes" adının ilk kez MÖ 7.yy'da yaşamış olan Sappho'nun şiirinde görülmesi, öncesi yok. Yani Sard(-es) adını Saka Türkleri vermiş oluyor. Çünkü o dönemde "Ahamenişler"in Anadolu'da olmamasını bırakın henüz "doğmamış"lardı bile. 😉


SB / Turova ve Saka Türkleri

NOT: Saka kralı Azes'in obasına da "Asii, Asiani" denilirdi.


***

"Asius, son of Hyrtacus, whom his horses tawny and tall had borne from Arisbe, from the river Selleïs." (Iliad, 2:840)

Gr:"ἄsios ὑrtakídis ὃn ἀrísbithen féron ἵppoi aἴthones megáloi potamoῦ ἄpo sellíentos. (Ἄσιος Ὑρτακίδης ὃν Ἀρίσβηθεν φέρον ἵπποι, αἴθωνες μεγάλοι ποταμοῦ ἄπο Σελλήεντος.)"


* Tawny and tall horses = ORAT (Tr. etymology),  red chestnut coloured horses.

* Hyrtakes/Hyrtakos/Hyrtakus (ὑrtakídis//Ὑρτακίδης) = U/ORTAK/G (Tr.etymology), co-workers, partner.

* Asios (ἄsios//Ἄσιος) = ASI, AS/Z TURKS.

The tribe of the Scythian/Saka-Turk of king Azes is called;  ‘Asii, Asiani’.


Herodotus; ‘...ASIA after the wife of Prometheus;​ yet the Lydians claim a share in the latter name, saying that ASIA was not called after Prometheus' wife ASIA, but after ASIES, the son of COTYS (Kotus), who was the son of MANES, and that from him the ASIAD clan at SARDIS also takes its name.’


* Titan Japetos (Iapetos)' son Prometheus = Ancestor (=Ata,Tita, Tr etymology) Yafes son (pro-) MED (-eus = the suffixes -eus is not Greek, but Anatolian origin), Med/Media Turks. Yafes (Japetos/Iapetos is also considered by the "Holy books" as the ancestor of the Turkish tribes.

* Manes = MANAS (Kyrgyz Tr.), Leader/hero name and epic "Manas Saga" or "Epic of Manas".

* Cotys = KOTUZ (Tr.etymology), Tibetan ox, wild bull.

* Sardis/Sardes/Sardeis = As "Sparda" in the East sources, "Sapardu" in Babylonian, "Ishbarda" in Elamite inscriptions. The name of a khan (kagan) among Saka Turks is "Işbara". In the Manas saga, "Sart" is a "merchant, caravanbashi" . The capital city of Lydia, Sardes/Sart is also the beginning of  "Great King Road / Caravan Road". The interesting thing is that the name "Sardes" was first used in 7th c BC, in the poetry of Sappho, not before. In other words, Sard(-es) is given name by the Saka Turks. Because at that time, let alone the fact that the "Achaemenis" were not in Türkiye (Anatolia / Asia Minor), they were not even "born" yet.


SB.





31 Ocak 2022 Pazartesi

Turovalı Helene ve Türkçe Kökenli ‘Helene’

 

Turovalı Helene ve Türkçe Kökenli ‘Helene’

Helene of Troy and the Turkish Etymology of ‘Helene’

Semra BAYRAKTAR

Özet:

5500 yıllık bir tarihi olan Turova, Anadolu’nun en çok tanınmış antik kentlerinden biridir. İlyada ile Odysseia destanlarının dünya çapında okunmasıyla öne çıkan Turova antik kenti ne yazık ki bir Grek kenti olarak tanınır. Oysa eski kazı başkanı Prof. Manfred Korfmann’ın da dediği gibi Turovalılar Grek kökenli değildi. Evet, Anadolu’nun yerlisiydiler ve doğudan gelmişlerdi.  MÖ 8.yy’da yaşadığı düşünülen ozan Homer’in anlatıları MÖ 6.yy’da yazıya geçirilir. MÖ.8.yy ila 6.yy Anadolu’sunda yerleşik Kimmer ve Saka/İskit Türkleri bulunmaktadır.  Böylece ‘İlyada Dönemi’ olarak da kabul edilen bu 200 yüzyıllık dönemin Anadolusunda Türkçe konuşuluyordu diyebiliriz. Bu durumda karşımıza şu sorular çıkmaktadır; Bugün Batılılarca özel ad olarak kullanılan ‘Helene/Elene/Eleni’ Türkçe miydi? Yunanlılar ne zaman ulus adı olarak kabul ettikleri ‘Hellenler’i kullanmaya başlamıştı? Genellikle ‘Turovalı Helen’ olarak anılan Helene gerçekten de kaçırılmış mıydı? Turova Savaşı 10 yıl mı sürmüştü? İlyada’da Türkçe kökenli başka adlar da var mıydı? Bu çalışmayla bu sorulara yanıt arayacağız.


Bu sunumum Ön Türk Akademisi Youtube Kanalında ( link, 7 Ocak 2022 )


Birbirlerine doğru yürüyüp yakınlaşınca,
Çıktı tanrı yüzlü Aleksandros Troyalıların en önüne,
Omuzlarında bir pars derisi, kıvrık yayı, kılıcı,
Ucu tunçtan iki kargısını sallayarak,
Zorlu savaşta çağırdı karşısına, cenge,
Argosluların en yiğitlerini.
İlyada 3:15

Görsel... mi?
Pars (Aleksander) mı? Sanki onu tarif ediyor... 😉
Pazırık no.5, Duvar Keçesi, Hermitage Müzesi / St. Petersburg:


Okumak için link


Evet, İlyada'da Türkler ve Türkçe var,

Odyssey destanı ise birebir Dede Korkut hikayelerinden oluşturulmuştur.

SB


7 Ağustos 2018 Salı

İlyada, Odysseus ve Bilgamış





Halikarnas Balıkçısı - Altıncı Kıta Akdeniz

"Sümerli kahraman Gılgameş'in (Bilgemiş (*) anası, ölümsüz güzel Ninsun, mükemmel aynasının önünde özenle tuvaletini yapar, sonra adım adım zigguratın tepesine çıkar. En görkemli tanrıya, güneşe (Şamaş) gider. O ve tanrı, zigguratın doruğunda yalnızdır. Homeros'un İlyada'sının kahramanlarından Akhilleus'un anası, ölümsüz tanrıça Thetis, şafak vakti denizin dalgaları arasından fırlar, çıkar, gökyüzünün enginliğine tırmanır, Olympos'a doğru çıkar; Zeus'a, en büyük tanrıya başvurur. O ve tanrı, yalçın Olympos'un doruğunda yapayalnızdırlar. iki tanrıçanın oğulları için tanrılara yalvarmaları aynıdır. Bu, iki başyapıt arasındaki benzerliği kanıtlamaya yeter. Homeros'unki sanat yapıtı olarak olağanüstü üstünlüktedir. Ancak, Bilgemiş destanının İlyada'dan iki bin yıl önce yazıldığını hesaba katmak gerekir.


İlyada, Gılgameş'le (Bilgemiş) bunun gibi daha nice benzerlikler gösterir. Bunların rastlantı sonucu olduğunu kabul etmek zordur. Bir an için raslantı olduğunu kabul edelim. Odysseia'da Kirke episodu ve Odysseus'un (ölüler ülkesi) Hades'te uzun gezileri ile ilgili olaylar dizisi, teorik bir benzetme olamaz. Bu verilere göre, Homeros'un Gılgameş (Bilgemiş) epik destanını bildiği tartışma götürmez. Odysseia'da Odysseus'un arkadaşları, Kirke'nin büyü ve kandırmalarıyla hayvan şekline girmişlerdi. Gılgameş (Bilgemiş) destanında Kirke yerini tutan tanrıça İshtar (iştar) olup, insanları hayvana çevirir. Gılgameş (Bilgemiş), Odysseus'un Kirke'yi aşağıladığı gibi Ishtar'ı aşağılamaktadır. Bu noktada Ishtar, Kirke gibi, güneşin kızı olan tanrıça Siduri ile yer değiştirmiştir. Siduri Gılgameş'e (Bilgemiş), geçmişle ilgili bilgiyi simgeleyen Noe'ye ulaşmak için okyanus ya da ölüm sularına doğru izlemesi gereken yol hakkında bilgi verir. Aynı şekilde Kirke de Odysseus'a okyanusu nasıl geçip, geçmişle ilgili bilgi olan Tyresias'ı bulmak üzere Hades'e ulaşabileceğini göstermektedir. Siduri Gılgameş'e (Bilgemiş), Kirke'nin Odysseus'a öğrettiği yaşam felsefesinin aynısını öğretir: "Yiyiniz, içiniz, neşeli olunuz! Çünkü, bu insanların yazgısıdır."


Olayların akışıyla bu iki kahramanın yolculuklarında yadsınmaz benzerlikler vardır.


İonia'nın güzel ortamında yalnız başına, dimdik duran Homeros, birçok farklı kültürleri içeren eski, mitolojik ve şiirsel bir dünyaya aitti. En doğuda önce Sümer, sonra Babil, Asur, Hitit, Suriye, Mısır ve batıya doğru Minoen Girit, bu farklı kültürleri oluşturuyordu. İonialıların bu ülkelerin hepsiyle sıkı ilişkileri vardı. Miletos İonialıları Akdeniz'de ve özellikle Karadeniz'de 80'den fazla koloni kurmuşlardı (**). Sonuç olarak, Asurbanipal'ın İonialı ozanları işitmiş; Homeros'un Odysseia'sı ile Hesiodos'un Theogonia'sını (Hesiodos'un babası Küçük Asya'dan, Kyme'den göç etmiştir) okumuş ya da hiç olmazsa duymuş olması güçlü olasılıktır. Öte yandan, İonialı denizcilerin, Doğu Akdeniz kıyılarında Gılgameş (Bilgemiş) destanını dinlemiş olmaları da çok olasıdır.


Sümerlerin hayatı tufan, kuraklık ve kavgacı komşularının tehditleriyle geçiyordu. Bu da onları bedbin kılıyor, ayrılık ve ölüm yasalarına karşı isyana itiyordu. Tanrılar ölümsüzdü, bunun aksine, trajik olamıyorlardı. Gılgameş (Bilgemiş) ölümsüz değildi. O halde, hakkında bazı şeyler bilinen ilk trajik kahramandı o. Hayatı, hoşgörü ve anlayışı arayan bir kimsenin tipik ve sempatik karakterini vurguluyordu Gılgameş (Bilgemiş). Bu anlamda sergüzeşti, trajik bir sonuca ulaşıyordu. İsa'dan Önce üç bin yılında yazılmış bir efsanenin İsa'dan Sonra XX. yüzyıl insanının dikkatini çekebilmesi şaşırtıcıdır."



Halikarnas Balıkçısı - Altıncı Kıta Akdeniz


*

Halikarnas Balıkçısı - Hey Koca Yurd
BİLGEMİŞ DESTANI İLE HOMEROS'UN ANLATTIKLARI

Şimdi, Bilgemiş Destanı ile Homeros'un anlattıkları arasında göze batan birkaç benzerliği belirtelim:

1. Kahraman Bilgemiş’in anası Tanrıça Ninsun’un tanrı Şamaş’a yalvarışı, Bilgemiş Destanı'nın başındadır. Kahraman  Akhilleus’un anası Thetis’in tanrı Zeus'a yalvarışı İlyada destanının başındadır. Yani burada, orkestra şefi çubuğunu havaya kaldırıp müziğin ana notasını öttürsünler diye, orkestraya kesin işareti vermiştir; "Daaaan! Daaaa... Daaaaa!" diye. İkisinde de bir uvertürdür, bir perde açılışıdır. Bundan sonra, destanın boylu boyunca neler olup bitecek, neler denecekse, bu başlangıçtan başlar, her şey bu başlangıca bağlanır.

2. Kahraman Bilgemiş'in anası Ninsun tanrıçadır; babası tanrı değil, ölümlü insan Lugulbanda’dır! Kahraman Akhilleus'un anası tanrıça Thetis’tir; babası tanrı değil, ölümlüe insan Peleus'tur.

3. Tanrıça Ninsun, Tanrı Şamaş’a yalvarmak için Egelmah sarayının tepesine çıkar. Egelmah sarayı bir Sümer zigguratı, yani insan yapısı bir Olympos dağıdır. Tanrıça Thetis, Tanrı Zeus'a yalvarmak için Olympos dağının tepesine çıkar. Zeus'un önünde, Ninsun gibi bir saygı durumundadır. Zeus’un önünde diz çöker; bir1 koluyla Zeus'un bacaklarını, öteki eliyle de sakalını sıvazlar, okşar... Zeus onun ricasına, “Evet" makamında başını sallar, Tanrı’nın "Olsun!" demesiyle Olympos dağı, temeline dek zangır zangır titrer. Yalnız, batılılarca Zeus'un saçı sakalı, kuzeyliler gibi sarı olmalıydı...


Şimdi de Bilgemiş efsanesi ile Homeros'un Odisseia'sı arasındaki benzerliklere geçelim:

Bilgemiş'in yolculuğunda, Enkidu'nun ölümünün acısı, Bilgemiş’in yüreğini burkar. Bilgemiş, sonsuz hayatı ölümsüz yaşantıyı bulmak için yola çıkmıştır. Bunun için Utnapiştim'e (***) varmalıdır. Utnapiştim, Babil dilinden bir sözdür; Sümercesi “Ziyusudra"dır. Ölümlüler arasında yalnız ona Tanrılar ölümsüzlük vermişlerdir. Bilgemiş, nasıl ölümsüz olabileceğini öğrenmek için ona doğru yolculuğuna çıkmıştır. Güneş Tanrısı Şamaş, Bilgemiş’e, "Aradığın sonsuz hayatı hiçbir zaman bulamayacaksın" der. Bilgemiş "Bu uzun yolculukta, buraya dek ulaştıktan sonra şimdi uzanıp, uyanmamak üzere toprağın beni örtmesini mi bekleyeyim? Gözlerim güneşi görsün kamaşıncaya dek. Ölülerden farksız isem de güneşin ışığını göreyim” diye yalvarır. 

Bilgemiş’in üstü başı paramparçadır. Yüzü yorgun, bakışları umutsuzdur. Tanrıça Siduri, onu bir serseri sanarak korkar; kapıyı sürgülemeye uğraşır ama, beceremez. Bilgemiş ona şöyle der: "Kapını sürgüleme, ben göklerin boğasını öldüren, ulu katran ağaçları ormanında Humbaba’yı alteden Bilgemiş'im..."

Bilgemiş ile Siduri arasında kısa bir konuşma geçer... Bilgemiş Enkidu'yu, can arkadaşını kaybettiğini ve Utnapiştim’e gitmekte olduğunu anlatır. Siduri, “Özlediğin hayatı hiç bulamayacaksın. Tanrılar insanı yaratırken onun kaderine ölüm yazdılar. Ölümsüz yaşamı kendilerine ayırdılar. Onun için Bilgemiş, mideni gece gündüz güzel gıdalarla doldur; dans et; esen ve güleç ol; giysilerin hem temiz, hem serin olsun; sularda yıkan; elini tutan küçük çocuğu sev. Koynuna aldığın karını da mutlu kıl. Çünkü hep bunlar insanın kaderidir" der. 

Bilgemiş, genç ve güzel Siduri’ye der ki: “Sevdiğim Enkidu toz toprak olunca nasıl rahat edebilirim? Ben de toz toprak olacağım. Genç kadın, Utnapiştim'e giden yol nerededir? Okyanusu aşarım mümkünse; değilse çölü aşarım.” 

Bira ve öteki içkilerin tanrıçası ve yapıcısı olan Siduri der ki: "Okyanus aşılmaz. Taa eskiden beri Okyanus’u geçen olmadı. Onu yalnız, sabahtan okşama Şamaş (Güneş) aşar. Unutma, ölümün suları derindir! Ölümün sularına varınca ne yapacaksın? Ama, orman kıyısında Utnapiştim'in kayıkçısı vardır; o sal yapar..."

BİLGEMİŞ’LE İŞTAR

Tanrıça Siduri, Batı Anadolu’da, Homeros'un Odisseia’sında Tanrıça (Kirke) olur. Kirke olunca, Siduri tatlı, güzel, canayakın bir genç kadınken hain, kavgacı, uğursuz büyücü oluyor. Çünkü Homeros, kavgacı, hain İştar'ı Siduri’ye yapıştırarak Kirke’yi yaratmıştır. Bilgemiş epiğinde, Bilgemiş’in İştar’la karşılaşması şöyle anlatılır;

Bilgemiş ulu katran ağaçları ormanında Humbaba'yı altetmiş, kahraman olmuştur. İştar onu görür, kendine, "Gel, gel de erkekliğinin tadına varayım. Sen kocam ol, ben de senin gelinin olayım" der, ona neler armağan edeceğini sayıp döker. Bilgemiş’in cevabı şudur:

"Ey şanlı İştar. Sevdiklerin, senin yaman bir ateş olduğunu anlamışlardır. Sen, içindeki kışlanın üzerine yıkılıp onu ezen bir kulesin! Sen saçaktan düşen taşsın. Hangi sevgilidir ki ihanetine uğramamıştır? Elvan elvan mavi kuzgun kuşunu sevdin sonra onun kanadını, kolunu kırdın. Şen küheylanı sevdin ama ona kamçı ile mahmuzu lâyık gördün. Çobanı sevdin büyüleyip kurda dönüştürdün, onu kendi köpekleri parçaladı! Babanın bahçıvanı Işşillanu’yu sevdin, sonra da ona bir vurdun, köstebeğe çevirdin!

Bilgemiş, yukarıda kısaltılarak verilen bu cevaplarla, İştar’ın önerisini reddeder.

ODYSSEUS İLE KİRKE

Şimdi Homeros'un Odisseia'sının 10. Kitabında —Odysseus da Bilgemiş gibi bir kahramandır— Odisseus ile Kirke'nin karşılaşmasına geçelim. Önce, Kirke’nin de Siduri gibi, güneş tanrısının kızı olduğunu söyleyelim. Odysseus’un arkadaşları Kirke tarafından bir şölene buyur edilir, ama yiyip içtikten sonra, kimi domuza, kimi de kurda kuşa çevirilirler. Tıpkı İştar’ın kimi sevgililerini hayvanlara çevirdiği gibi...

Odysseus, deniz kıyısında uzanmış dururken, tayfasının hayvanlara çevrildiğini, Kirke’nin yanında neler olup bittiğini gözlemesi için yolladığı bir tayfasından öğrenir. Bu kez Kirke'ye kendi gitmeye karar verir. Tanrıların habercisi Hermes, Odysseus’a, Kirke’nin büyüsünü bozacak bir ot verir. Odysseus gider ama, Hermes'in verdiği ot, Kirke’nin sunduğu içkinin büyüsünü bozar. Kirke de tıpkı İştar’ın Bilgemiş’e yaptığı gibi, içki içmeyi, soyunup yatmalarını önerir: "Sevgide ve uykuda karşılaşır kaynaşırsak, birbirimize içten güvenle kaynaşır, rahat ederiz" der. Odysseus, arkadaşlarını hayvanlara çeviren büyünün bozulması, çözülmesi için, tanrılar adına ricada bulunur. Kirke bu dileği kabul edeceğini söyler ve gerçekten, hayvan olmuş tayfalar yeniden insan olurlar. Kirke bile, onların sevincinden duygulanır. 

İşte burada Kirke’nin İştar’lığı biter, Siduri’liği başlar. Odysseus ve arkadaşları, bir yıl süreyle Kirke tarafından konuk edilir, yedirilip içirilirler. Bu noktada Kirke, aynı Siduri gibi bir hayat felsefesi açıklar; yani; "Mideni güzel gıdalarla doldur, ye iç!” der. Odysseus artık Kirke'den ayrılacaktır. 

Bilgemiş’in, Siduri'den ayrılacağı zaman, Utnapiştim’e varmak için ölüm denizini aşmak amacıyla Siduri'den yardım istediği gibi; Odysseus da İthake'ye varabilmek için, Okyanus'u aşmak ve Hades'te bilici Tiresiyas’ı görmek konusunda Kirke’nin yardımını diler. Kirke, Hades'e hangi yollardan gidileceğini anlatır: "Stiks ırmağı ile Kositos ırmağı arasında bir kaya vardır; orada toprağa bir çukur kaz. Deliğe önce bira dök; sonra şarap, sonra su dök; onun üzerine de un serp. Bu şeyler ölülere adaktır" diye salık verir.


Halikarnas Balıkçısı - Hey Koca Yurd






* Gılgameş değil Bilgamış/Bilgemiş'tir, bu sebeple Bilgemiş kelimesini ekledim ya da Gılgamış ile değiştirdim. Odysseus'un Bilgemiş ile benzerliği varsa Dede Korkut ile de benzerliği vardır. Bilgemiş, Bilge Kağan, Oğuz Destanı, Köroğlu, Dede Korkut ve Odysseus, hatta belki Odin... Ortak noktaları Mezopotamya'dır. Türklerin dört bir yana dağıldı bölgedir....

** İonlar "Grek" değildir, Pelasg kökenlidir. Pelasglar'da "Grek" değildir, hatta Saka Türkleriyle bağlantılıdır. Miletoslular'ın Karadeniz'de koloni kurması MÖ 9.yy'dır. Homeros (gerçek bir kişilikse) MÖ 8.yy'da yaşamıştır. Kırım merkezli Bosporus Kimmerleri'nin ilk kralı Gomer'dir, sonra Truva'dan sağ kurtulan Truva Prensi Helenus ile onun oğlu Genger gelir. Bu durumda destanı Miletos kolonicileri İonya'ya taşımış olabilir (ya da bizzat Kimmerler getirmiştir). Çünkü koloniciler ile Homer arasında 100 yıl varken, Kırım kralı Gomer ile Homer arasında da 1200 yıl, Helenus/Kenger ile 400 yıl bulunmaktadır. Destan Gomer'in ülkesinden yayıldığı için, belki de Homer diye birinin yazdığını düşünmüşlerdir.... Kenger (Genger) ise Peçenekler'in bir diğer adıdır, Sumerliler'de kendilerine Kenger/Kiengi demiyor muydu?

*** "Utnapiştim (Utnapishtim)" ya da "Ziyusudra (Ziusudra)" Nuh'tur. Odysseus/Ulysses ise Etrüskler'de adı "Uthuze - Oduze"dir. Bu kelimenin/adın da Romalılara, yani Latinceye "Ulysses" olarak geçtiği düşünülür. 


SB






4 Haziran 2016 Cumartesi

Priamos'un ölümü



Öğrenmek istersin sanırım yazgısını Priamus'un da;
Görünce yeniden, düşman elinde ülkesini, yıkılan
Kapılarını konağının, odalarına girdiğini saldırganların,
Kuşanır bir daha kullanamayacağı pusatları boşuna,
Güşsüz yaşlı, asar kılıcını titreyen omuzuna,
Atılır düşmana, yürür ölümün üstüne korkusuz.

Konağın ortasında, açık, göğün altında, büyük
Sunak, sunağın yanında yaşlı defne, eğilmiş
Dallarıyla Penatları çevreleyen, örten, gölgeleyen.
Toplanmış orada kızlarıyla Hecuba, çevremiş sunağı,
Azgın, karanlık fırtınadan kaçan güvercinler gibi,
Sokulmuşlar birbirlerine, oturmuş, sarılmışlar tanrı
Yontucuklarına. Görünce Priamus'u, gençken taşıdığı pusatla
Donanmış, dedi ki Hecuba: "Ey mutsuz kocam, nedir bu
Çıldırdın mı? Nereye? Ne yaparsın kuşandığın pusatlarla?
Ne yardımın var ne savunman bu durumda, geçmiş
O günler, yaşasa yetmezdi gücü oğlun Hector'un bile,
Gel buraya. Ya sunak kurtarır hepimizi ya sen de ölürsün bizimle." 
Çekti kendine doğru kocasını,
Bunları söyleyince, götürüp oturttu kutsal yerde.

İşte Pyrrhus'un ekinden ölümden kurtulan Polites,
Priamus'un oğullarından biri, oklar, yavılar arasından,
Sıyrılan, uzun kemer gediklerinden , boş avlulardan
Geçen, yaralı, seğirtir ardından azgın Pyrrhus,
kudurgan, tutup eliyle saplamış ona kargısını.
Varınca babasının anasının yanına yıkıldı yere,
Kanlar boşalmış ağzından, ayrıldı yaşamdan.
Tutamadı kendini, ölümün eşiğinde duran Priamus,
Ne sesini kesebildi, ne öfkesini yenebildi, bağırdı:

"Ey gözü dönmüş, eli kanlı, azgın, kıyıcı
Ettiğinden bulasın tanrılar önünde, işlediğin suçlar
Görülürse göksellerce görürsün gününü, çekersin
Öldürdün oğlumu gözümün önünde, gösterdin bir babaya
Oğlunun kanını, sıçrattın yüzüne, alırsın şimdi
Uygun ödül. Böyle yapmadı, oğlu olduğunu
Söylediğin Akhilleus, düşmanı Priamus'a, böyle
Davranmadı, yakaran kişiye kıymadı, uydu tüzeye,
Gömülsün diye Hektor'un kansız ölüsünü bana gönderdi."


Bunları dedi yaşlı fırlattı oku güçsüz
Eliyle, çarpıp tunca tısladı etkisiz ok, asıldı
Kaldı kalkanın ortasında temren. Dedi ki Pyrrhus:

"Öyleyse ilet babam Akhilleus'a sakın unutma
Bu kötü başarımı, Neoptolamus'un ne denli sıkıştığını
Söylemeyi de. yeter artık, şimdi sen de ölüver,"

Söyledikten sonra bunları sürüklediği sunağa doğru
Titreyen, oğlunun kanları üzerinde kayan yaşlı
Adamı, sol eliyle tutup saçlarından sapladı sapına
Değin sağ eliyle parlayan kılıcı hızla böğrüne.
Böyle sonlandı Priamus'un yazgısı, İlium'un çöküşü,
Öldü görerek yalımlar içinde yanan Troya'yı,
Yıkılan Pergama'yı, nice ülkenin, Asya'nın egemeni.
Şimdi deniz kıyısında yatan, başı omuzlarından
Ayrılmış kim olduğu bilinmeyen ölü gövde...


AENEAS - VERGİLİUS
2:506-558




Eski Türk Ulus Adı ve Bulunduğu Eski Kaynak
___________________________________________

Tiras                İskandinav kaynaklarında Traklar ve Türkler
Tir-s, Turis                                 Hazar kaynaklarında Türkler
Tirsen                                                            Yunanca Etrüskler
Turski                                                          Latincede Etrüskler
Truse                                    Avrupa kaynaklarında Truvalılar
Trausi                                       Avrupa kaynaklarında Traklar
Turşa                                        Mısır kaynaklarında Truvalılar
Turuşka                                                     Sanskritçede Türkler
Tursili                                    Ermeni kaynaklarında Turanlılar
Tarh, Tark                 Çeşitli kaynaklarda Türkler ve Etrüskler
Turki, Turukki, Turukka               Sami kaynaklarında Türkler
Turyana, Turan, Troya, Truva   Çeşitli kaynaklarda Türkler ve Truvalılar


Türkiye topraklarına Türklerin ilk olarak Orta Çağ'dan başlayarak yerleştiğini ileri süren görüş ile 7. ve 15. yüzyıllar arasında yaşamış Avrupalı tarihçilerin verdikleri Truva'nın Türk yurdu olduğu bilgisi arasında açık çelişki ortaya çıkmaktadır. Truvalıların kökeniyle ilgili bu bilgiler gerçekte yalnız Truva'nın değil, Akdeniz Bölgesinin büyük bir kesiminde yaşamış ulusların tarihiyle ilgili yeni gerçekleri ortaya koymaktadır.

Bu gerçeklerin önemli bir sonucu, Yeni Çağ'dan önceki üçüncü binyılda Küçük Asya da denilen Anadolu'da Truva kentini kuran toplumla Yunanistan'ın, İtalya'nın ve komşu ülkelerin ilk ulusları olan Pelasgların, kısaca Traklar da denilen Trakyalıların ve Etrüsklerin aynı soydan olduklarının ortaya çıkmasıdır. Bu ulusların da türk kökenli oldukları, bir yandan Avrupa'nın eski tarih kaynaklarında görülmekte, öte yandan yapılan bilimsel  araştırmalarından anlaşılmaktadır.

Eski İskandinav kaynaklarında Truva'dan Avrupa'nın kuzeyine geldiği belirtilen ulusun hem Truvalılar hem de Türkler diye anılması, onların aynı ulus olduğunu belirten çok önemli bir kanıttır. Örneğin, "Yerin Tanımı" adlı coğrafi kaynakta Asya'dan (Anadolu) gelmiş Türklerin kuzey ülkelerine ulaştıkları yazılıdır. Aynı kaynakta bu ulusun önderinin Tor'un oğlu Odin olduğu da bildirilmektedir.

"Skioldinglerin (Skjoldinglerin) Kahramanlık Öyküsü" ve Snorri Sturluson'un "Küçük Edda" adlı yapıtı gibi 12.yüzyılda yazılmış başka kaynaklarda söylendiğine göreyse, Truva Hakanı Priam'ın ulusu Odin'in önderliğinde Asya'dan (Anadolu) Avrupa'nın kuzeyine göç etmişlerdir.

Truva'nın Türklerle olan ilişkisi daha 7.yüzyılda yazılmış Fredegar Günlüğünde (Kroniğinde) ve 12.yüzyılda yazılmış Gesta Francorum adlı yapıtta anlatılıyordu. Fredegar Günlüğüne göre, Truva Savaşı'ndan sonra ülkenin düşmesi sonucu Türkler ve Franklar bölgeden kaçmışlar, Franklar Panonya (Macaristan) ve Ren bölgelerine, Türkler ise Saka (İskit) yurtlarına yerleşmişlerdi.

Tarihçi Nicole Gilles Türklerin Truvalı Turkosların soyundan geldiğini konuyla ilgili çalışmasında anlatmaktadır. 12.yüzyılda yaşamış tarihçi Tyreli William da Türklerin Truvalı olduğunu ve onların ataları Turkosların Saka yurtlarına göçünü yazmaktadır.

14.yüzyılda yaşamış tarihçi Andrea Dandalo, Türklerin Truva Hakanı Priam gibi Turkos soyundan geldiğini bildirmekle birlikte, ayrıca Türklerin Kafkaslardan geldiğini de yazmıştır.

Dominik Papazı Florasanlı Antoninus da günlüğünde Türklerin Truvalı Turkoslarla aynı ulustan olduğunu dile getirmiştir. Aynı bilgileri Bracciolini, Poggio, İsidor, Ficcino gibi Avrupalı ve öteki tarihçiler de bildirmişlerdir.

Alman tarihçi Felix Fabri ise Truvalı Türklerin tarihini Priam'ın döneminden Truva'nın daha eski çağlarına, Truva Prensesi (Ecesi) Hesione'nin oğlu Tevkrin (Teucer-SB) dönemine değin götürmektedir. Felix'e göre, Truva'nın düşmesinden sonra Hektor'un oğlu Franko'nun yönetimi altındaki Truvalı göçmenler öncelikle Almanya'da eski Frankoniya çevresine gelmişler, birçoğu Ren Irmağını geçmiş ve bugün Fransa denilen ülkeye yerleşmişlerdi. Yine Felix'in yazdığına göre, Turkos'un yönetimindeki geri kalan kesim ise, Asya'daki Saka ülkesine yerleşmişti.

İspanyol tarihçi Pero (Pedro) Tafur 1437 yılında İstanbul'a geldiği sırada Bizanslılar (Doğu Roma-SB) arasında "Türkler Truva'nın öcünü alacaklar" sözünün dolaştığını yazmıştır.

Giovanni Mario Filelfo, Amyris adlı koşuk biçimli yapıtında 2.Mehmet'in yaşamını ve utkularını (zaferlerini) anlatırken, onun soyunun Truvalılarla yakınlığını öne çıkarıyor ve Sultanın Rumlar karşısındaki utkusunu doğruluğunu üstünlüğü oalrak niteliyor. Onun düşüncesine göre, Türkler İstanbul'u alarak eskiden Truva'yı ele geçiren Yunanlılardan öç almışlardır.

İstanbul'u alan Fatih Sultan Mehmet Truva'nın tarihini biliyordu. O, 1462 yılında Midilli Adası'nı alırken, Çanakkale'deki eski Truva kenti ören yerine gelerek kahramanların gömütlerini araştırmıştı. Truva ile ilgili bütün yazılanları bilen Fatih Sutlan Mehmet Truva ören yerinde başını aşağı eğerek aşağıdakileri söylemişti:

"Allah beni bu ilin ve ulusunun dostu olarak bugüne değin koruyup sakladı. Biz bu ilin düşmanlarını yendik ve onların yurtlarını aldık. Yunanlıların biz Asyalılara karşı yaptıkları kötülüklerin öcünü, aradan uzun süre geçmesine karşın onların torunlarından aldık."

Fatih Sultan Mehmet'in söylediğinden de anlaşıldığı gibi, o İstanbul'u almasını ele geçirme değil karşılık verme olarak görmüş ve eskiden Rumların ele geçirdiği bu yurdu geç de olsa kurtardığını dile getirmişti.

Eski Yunanlılar gerçekte yalnız Truva'yı değil, önceleri Pelasgiya (Pelasgia) denilen şimdiki Yunanistan'ı da ele geçirmişlerdi. Doriler denilen bu yayılmacıların şimdiki Yunan topraklarına MÖ.2.-1.bin yıllarında geldikleri tarihsel bir gerçekliktir.

Eski Yunanlı tarihçi Heredot, Yunanlılardan önce Ellada'da (Kuzey Yunanistan) Pelasgların yaşadığını ve ülkenin onların adıyla Pelasgia diye anıldığını yazmaktadır.

Eski Yunanlı tarihçi Ksenofon ise, eski Yunanlıların Ellada'ya gelmesinden söz eden bir öyküsünde, o sırada burada yabancı bir dilde konuşanların yaşadığını belirten aşağıdaki olayı anlatır.

"Yunanca konuşan on bin kişilik bir topluluk, Balkan Dağlarından Struma veya Vardar Dersini izleyip güneye doğru ilerleyerek kendileri için daha iyi bir yurt arıyorlardı. Onlar birden karşılarında kendilerinin ve atalarının hiç görmediği büyük bir su gördüler. Şaşkınlık içinde yerlilere bunun ne olduğunu sordular. Yerlilerse şaşkınlıkla onlara gördükleri suyun thalassa (deniz) olduğunu söylediler. Böylece, thalassa sözcüğü aynı zamanda Yunan diline de girmiş oldu."

Böylelikle thalassa sözcüğü, ülkenin önceki yerlilerinin dilinden alınıp eski Yunan diline aktarılarak oluşturulan büyük sözcük kümesine eklendi. Sözcüğün kökeni Tala'dır ve öteki Hint-Avrupa dillerinde deniz anlamına gelen böyle bir sözcük yoktur. Ancak deniz anlamına gelen aynı kökten türemiş Talay sözcüğü eski Türk ve Moğol dillerinde vardır.

Pelasg Ulusunun kökenine gelince, eski tarihçilerin Pelasgları Tirrenlere veya Tirsenlere (Etrüsklere) yakın sayması, onların Hint-Avrupa kökenli değil, tersine Truvalı Etrüsk soyundan olduğunu gösterir.

Eski Yunanlı tarihçi Dionysius Halicarnassus veya Halikarnaslı Dionysios, Tirrenlerin ve Pelasgların aynı ulus olduğunu yazmıştır. 5.yüzyılda yaşamış Yunanlı tarihçi Lesboslu (Midilli) Helanik (Hellanicus) ise Tirsenlerin önceleri Pelasglar diye anıldığını ve Yunanlıların yayılmasından sonra bir bölümünün İtalya'ya göç ettiğini yazmıştır.

Limni Adası'nda ortaya çıkarılan Pelasg yazıtı da Pelasg ile Tirsen veya Etrüsk dillerinin aynı dilin yalnız değişik söyleyişleri olduğunu gösterir.

Görüldüğü gibi, eski Yunanlı tarihçilerin verdikleri bilgiler ne Truva'nın ne de Yunanistan diye anılan ülkenin en eski dönemlerde Yunan toprakları olmadığını, Yunanistan'da Truvalılar ile aynı soydan olan Pelasgların, Tirsenlerin ve Trakların yaşadığını göstermektedir.

Yunanistan'a ilk yerleşen Pelasgların, Truvalıların, Trakların özel ad varlıklarında eski Türk adları bulunmuştur. Belirlenen bu adlar ile ayrıca eski Avrupa kaynaklarının verdikleri bilgiler, aynı kökenli Truva, Trak, Pelasg ve Etrüsk dillerinin konuşulduğu Anadolu, Yunanistan ve İtalya sınırları içinde Truvalıların kökeni sorununun, bölgesel olarak incelenmesi gerekmektedir.


Prof.Dr.Çingiz Garaşarlı, Azerbaycan
Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler
Kömen Yayınları



The first Indo-European tribes, settled in the Mediterranean basin during the second millennium B.C., inherited the highly developed culture of the early inhabitants of the region. The problem relating to the languages of the early Mediterranean peoples has remained unsolved, although this issue has been researched during the last 500 years. Key languages have been examined from all over the world: Aramaic, Hebrew, Greek, Latin, Hittite, Lydian, Coptic, Chaldean, Egyptian, Celtic, Gothic, Albanian, Basque, Abhaz, Old Norse and many others.

The Etruscan writings, the mythological names of Greece, Rome and Troy, the substratum in Old Greek, Latin and other ancient languages, preserved some information about the origin of the aboriginals require interpretation. In relation to the origin of the Mediterranean aboriginals there is a great discrepancy between antique traditions and the opinions of European linguists. According to the authors of antiquity, the Thracians, Pelasgians, Trojans and Etruscans were all kinsmen. 

Thracians and Trojans have a close relationship in the «Iliad». As K.Blegen writes, the Trojans were part of the Thracian tribes who came to Troy during 3000 to 2500 B.C. from Eastern Europe . The name Dardan, the legendary forefather of the Trojans, reveals the Dardanian origin of the Trojans. The Dardans were one of the biggest Thracian tribes. To Apollodoros, Dardan was the grandfather of Tros, the legendary founder of Troy.

As for the Etruscans, ancient traditions indicate that they are descendants of the Trojans, who came to Italy after the collapse of Troy. The collapse of Troy coincides with the time of the appearance of the Trojans (Tursha) together with other sea peoples in Egypt  – the 13th century B.C. Simultaneously they migrated to Italy. They were the same Tirsens, described by Herodotos, to have migrated to Italy from Asia Minor as a result of famine . These Tirsens, according to Dionisi Halikarnaski, a Greek historian, were the Pelasgians. According to him, Tirsens (or Tirrhenians) and Pelasgians were the same nation . This idea is shared by Helanik of Lesbos, a 5th century Greek historian, who informs us that the Tirsens were initially called Pelasgians and, after the Greek occupation in Greece, some of them went to Italy .

Thucydides, an old Greek historian, thought differently. To him, the Tirrhenians formed a greater ethnical union,the Pelasgians being only part of them . 

The idea of Etruscan - Pelasgian kinship in our times was supported by some linguists, who discovered a close relationship between the Etruscan writings and the writings found on the island of Lemnos which was once settled by the Pelasgians. They possess only some dialectal differences .

Thus, the Thracians, Trojans and Etruscans on the one hand and the Tirsens (Etruscans) and the Pelasgians on the other appear to be ethnically interrelated. However, some European linguists, not taking into account the traditions of antiquity, have tried to relate the Thraco – Pelasgians to the Indo-Europeans. Neglecting the information of D.Halikarnaski, Helanik de Lesbos and Thucydides about the Pelasgo - Tirsenian kinship, they isolated the Pelasgians from the Tirsens as Indo-Europeans, while the latter was considered to be of unknown origin. They also neglected the commonly known relationship between the Etruscan (Tirsenian) and Pelasgian writings, thereby excluding the Indo-European origins of the latter.

Contradiction is also revealed in relation to Thraco – Trojan languages. These two peoples, mentioned in the «Iliad» and in other sources of antiquity as being kinsmen, are referred to as originally different peoples – the Thracians as Indo-European, but the Trojans as non – Indo-European. 

Neither the information of old Scandinavian sources about the Turkic origin of the Thracians and the Trojans, nor the Turkic elements discovered in the Etruscan language, were given due attention by linguists. They associated these Turkisms with contacts between «Asian» Turks and the old inhabitants of Asia Minor, where the ancestors of the Etruscans had settled . Could there have been any Etruscan – Turkic contact if the first Turks are alleged by European researchers to have appeared in Asia Minor in the Middle Ages?

The ancestors of the Etruscans, known to have left Asia Minor in the first millennium B.C., could not possibly have had any contact with the Asian Turks of the Middle Centuries. The truth is that the Etruscans themselves were Turkic by origin like their Trojan ancestors, who are referred to as Turks in old Scandinavian sources.

The exclusion of the Turks from Mediterranean civilizations is connected with traditional theory, according to which the motherland of the Turks is Central Asia. However, this view is incompatible with the results of the Nostratics, which revealed the kinship of different language families of Eurasia and Africa. 

According to this branch of linguistics, at some time in the dim and distant past, mankind shared a single language. This became split into different dialects and changed over long periods of time. Fore Asia is considered the cradle for Nostratic languages (IndoEuropean, Semitic, Uralic, Turkic, Caucasian, etc.. This has been proved by the discovery of lexico-grammatical features common to these languages. For instance, the personal pronouns mon, ton, son («I», «you», «he») in the Mordva (Uralic) language and the possessive pronouns mon, ton, son («my», «your», «his») in French are evidently of the same origin . To them can be added the Turkic men, sen («I», «you»), Georgian me, shen («I», «you»), etc....

Turkic languages have an evident relationship with the Nostratic (Indo-European, Uralic, Semitic, etc.) languages.They cannot be isolated from the history of Western civilizations, in particular, from those of the Mediterranean basin. The theory about the Central Asian origins of the Turkic languages contradicts their distant relationship with the Indo – European, Semitic and other languages. Like other Nostratic peoples, the Turks have migrated to different parts of Eurasia. Only some of the Proto-Turks migrated to the East, whilst others, concretely those of Thraco-Trojan origin, could have initially settled somewhere between the Caucasus and the Mediterranean basin independently from the Asian Turks.

The English scientists I.Lloyd and G.Child maintained that the Turks, who settled in the basin of the Tigris and Euphrates in the 12th millennium B.C., took an active part in the creation of world civilization . One of these was the Etruscan civilization. 



The Greek and Italic languages of the Mediterranean basin are known to have been preceded by those of non – Indo-European origin, previously not identified by linguists. Indo-Europeans are considered to have arrived from Eastern Europe. The arrival of the first Hellenic people has been described by Xenophon so: 

«Some ten, or maybe fifteen centuries before the march of the Ten Thousand a band of Greek-speaking people made their way south out of the Balkan Mountains, down the Struma or Vardar valley in search of a more comfortable home. Suddenly they saw in front of them an immense amount of water, more water than they or their ancestors had ever seen before. In astonishment, they contrived to ask the natives what it was and the natives, rather puzzled, said, «why, thalassa, of course». 

So, «thalassa» it remained, after nearly all the other words in that language had perished . This story reveals that the pre-Hellenic people of Greece spoke quite a different language in which thalassa meant «sea». It was adopted into the Greek language. Thala, which is not observed in the Indo-European languages, is consonant with the Old Turkic talay («sea», «ocean») . The word talaz («wave», «waterspout»), in modern Turkish language, is of the same origin . It originates from early Turkic languages of Asia Minor. Despite Kitto’s statement thalassa (thala-ssa) was not the only native word left in Old Greek, native Pelasgians had left a whole group of their words, known as the pre-Greek substratum, covering both onomasticon and vocabulary. A significant part of them has been discovered to be Turkic by origin. 



Prof.Dr.Garasharly Chingiz, Azerbaijan
The Turkic Civilization Lost in the Mediterranean Basin

_________________________
_________________________

5 Temmuz 2015 Pazar

HELEN GERÇEKTEN TRUVA'YA GİTTİ Mİ? DESTANLARI HOMER Mİ YAZDI?



Helen, Homer'in Truvası, Paris - Büstler Antonio Canova (1757 –1822)







PROTEUS VE HELENE HİKÂYESİ
HERODOT: II


112;
Ondan sonra gelen, bana dediklerine göre, Memphisli birisidir, adı Yunan söylenişine göre Proteus’tur ve bugün Memphis’te pek güzel, pek bakımlı bir kutsal yeri vardır; Hephaistos tapınağının güney yüzünün karşısına düşer.

Tyr Fenikelileri bunun çevresinde otururlar ve bütün buralara Tyr’lular mahallesi denir. Proteus’un bu yerinde, Yabancı Aphrodite tapınağı denilen bir tapınak vardır. Bu tapınak, Tyndareos kızı Helene için kurulmuş olsa gerekir, bana anlatılan ve Helene’yi Proteus’un yanında gösteren hikâyeden ve Aphrodite’ye takılan yabancı sıfatından ben böyle çıkarıyorum. Çünkü bu tanrıça , başka hiçbir tapınağında böyle anılmış değildir.


113;
Helene hakkındaki sorularıma rahiplerin cevapları şudur; Alexandros, Sparta’da Helene’yi kaldırdıktan sonra yurduna doğru denize açıldı. Ege denizine vardığı zaman ters rüzgârlar onu Mısır denizine attılar ve rüzgâr düşmediği için Mısır kıyılarına, tam Nil’in Knabos denilen ağzına ve Tarikheia’ya yanaştı.

Kıyıda bir Herakles tapınağı vardı – bugün de vardır; bir köle, sahibinden kaçmak ve kendisini bu tanrıya adamak isterse, derisine birtakım kutsal dövmeler yaptırır, o zaman kimse ona dokunamazdı. Bu yasa kurulduğundan bu yana hâlâ geçerlidir.

Alexandros’un köleleri, tapınağın bu özelliğini öğrenince, efendilerini bırakıp, yürüdüler, girip tapınakta oturdular, tanrıya dualar ettiler, Alexandros’u suçladılar, ona kötülük olsun diye bütün yaptıklarını sayıp döktüler. Helene’yi nasıl kaçırdığını ve Menelaos’a karşı işlediği suçu anlattılar. Bu suçlamaları rahiplere söyledikleri sırada, Nil’in bu ağzında vali olan Thonis de orada bulunuyordu.


114;
Bu adamları dinleyen Thonis, Proteus’a haber vermek üzere hemen Memphis’e bir rapor gönderdi; “Bir yabancı geldi, diyordu, Troya soyundan; Yunanistan’da bir günah işlemiş olmakla suçlanıyor; ev sahibinin karısını kaçırmış; birçok da malını almış ve rüzgâr sürükleyip senin kıyılarına, yanımıza atmış. Bırakalım, hiç ceza görmeden yeniden denize açılıp gitsin mi, yoksa getirdiklerini elinden alalım mı?”

Proteus, cevap olarak, bir haberci çıkardı , şu yörüngeyi gönderdi: “Bu adam, evinde konuk kaldığı kimseye karşı bir günah işlemiş olmakla suçlandığına göre, kim olursa olsun yakalayıp ban gönderiniz, bakalım burada neler söyleyecek”.


115;
Bu emri alan Thonis, Alexandros’u yakaladı, gemilerine el koydu, varını yoğunu ve Helene’yi ve tanrıya sığınmış olan kölelerini de yanına katıp Memphis’e gönderdi.

Bunlar geldiğinde Proteus, Alexandros’tan kim olduğunu ve gemilerinin hangi ülkeden geldiğini sordu. Nereden olduğunu, ülkesini, adını söyledi, yolculuğunu, gemilerinin nereden geldiğini açık açık anlattı. Bunun üzerine Proteus, Helene’yi nereden getirdiğini sordu; sözün burasında Alexandros, lafı uydurup kaydırmaya başladı, gerçeği söylemeye yanaşmadı, ama tanrıya sığınmış olan adamları, onun lafını ağzına tıkayıp hıyanetliğini sayıp döktüler.

Sonunda Proteus, yargısını şu söylevle patlattı: “Rüzgârın yoldan çıkarıp ülkeme attığı bir konuğu öldürmeye gönlüm razı gelseydi, sana gösterdiği konukseverliğe karşı ağır bir hıyanetle karşılık vermiş olduğun Yunanlının öcünü senin gibi bir alçakta bırakmazdım. Sana evini açan adamın karısına sataştın: bu kadarla da kalmadın; aykırı uçusunda peşinden gelmesi için ona kanat da verdin; gözün doymadı, üstelik konuğu olduğun evi de soydun. Ama ben bir konuğu, kendisine bir fırsat tanımadan vurmak istemem, bu kadını ve eşyaları burada bırakacaksın, - bunları kendi gelip arayacağı güne kadar, o Yunanlı için, yanımda saklayacağım – sen ve yol arkadaşların üç gün içinde ülkemden çıkıp gidiniz, başka bir yer bulunuz demir atmak için; yoksa düşmana ne yaparsam size de onu yaparım!”


116;
Rahiplerin bana anlattıklarına göre, Helene, Proteus’un yanına böyle gelmiş; zaten ban öyle geliyor ki, bu hikâyeyi Homeros da biliyordu; ama herhalde anlattığı destana layık bulmamış olacak ki bunu bilerek küçümsemiştir, ama bildiğini de belli etmiştir; bu, İlyada’nın Alexandros’un göçebe gezişini ve Helene’yi kaçırırken, en son Fenike’deki Sidon’a yanaşmadan önce, nasıl o kıyıdan bu kıyıya atıldığını anlatan (ve destanın başka bir yerinde tersi söylenmiş olmayan) dizelerinden anlaşılmaktadır.

Bu olaya Diomedes’in başarıları dizelerinde dokunur. – Orada görülüyordu, diyor.

“Bu kadın elinden çıkma gözalıcı dokumalar
Ki tanrı benzeri Paris getirmişti Sidon’dan
Engin deniz üstündeki maceralı yolculuğunda
Soylu Helene’yi kaçırırken uzaklardaki yurduna.”

Öbür belirti de Odysseia’nın şu dizelerindedir:
“Zeus kızının böyle şifalı ilaçları vardı,
Polydamna, Thon’un karısı,
Vermişti ona bunları, bereketli topraklarında,
Mısır’ın , ki orada çok bol yetişir,
Şifalı bitkilerle zehir yan yana.”

İşte Menelaos’un Telemakhos’a söyledikleri:
“Geminin sıla özlemi çeken burnu Mısır’da bağlı kaldı.
Zira tanrılar ille de kurban istiyorlardı benden.”

Bu dizeler pekâlâ gösteriyorlar ki Homeros Alexandros’un Mısır’dan geçtiğini biliyordu, zaten Suriye, Mısır’a sınırdaş olur, Sidon’un sahibi olan Fenikeliler de Suriye’de yaşarlar.


117; 
Bu dizelerden ve özellikle bu bölümden de açıkça belli oluyorki, Kıbrıs destanı, Homeros’un değildir, başkasınındır. Çünkü Kıbrıs Destanı’nda Alexandros’un sütliman bir denizde uygun bir rüzgârla yapılan bir yolculuktan sonra, Sparta’dan ayrıldığının üçüncü günü, Helene ile birlikte İlion’a varmış olduğunu söylenir; oysa İlyada’da ikisinin beraber başıboş denizlerde dolaştıkları anlatılır.


118;
Ama Homeros’u ve Kıbrıs Destanı’nı bırakalım artık. - Yunanlıların İlion üzerine anlattıkları hikayeler aslı astarı olmayan şeyler midir, yoksa gerçek midir, diye sorduğum zaman rahipler, bana kaynağın Menelaos’un kendisi olduğunu söyledikleri şu hikayeyi anlatmak suretiyle cevap verdiler. 

Helene’nin kaldırılması üzerine, güçlü bir Yunan ordusu Menelaos’u desteklemek için TEUCROS’un topraklarına çıkar; asker karaya çıkar ordugâh kurulduktan sonra, İlion’a aralarında Menelaos’un da bulunduğu elçiler gönderilir.

Surlardan içeri alınırlar ve Alexandros’un kaçırdığı Helene’nin ve servetin geri verilmesini ve bu haksız sataşmanın ödetilmesini isterler; ama Troyalılar, sonradan da hep yapacakları gibi, Helene’nin de , çalındığı söylenen servetin de kendilerinde olmadığını söylemekte ağız birliği ederler, yeminler ederler; bunların Mısır’da olduğunu ve Mısır kralı Proteus’un elinde duran şeylerden kendilerinin sorumlu tutulmalarının yanlış olacağını bildirirler.

Yunanlılar, kendileriyle alay edildiğini sanarak kenti kuşatır ve sonunda alırlar. Ama bakarlar ki Helene yok ve kendilerine başta ne söylendiyse gene aynı şey söyleniyor, sonunda inanırlar ve Menelaos’u Proteus’un yanına gönderirler.


119;
Menelaos Mısır’a gelir, Memphis’e doğru yelken açar; olanı biteni dosdoğru anlatır; çok iyi karşılanır, bir sıkıntı çekmemiş olan Helene’yi alır ve onunla beraber bütün servetini geri getirir. 

Ama Menelaos, bütün bu iyiliklerine karşılık Mısır’a haksızlık etmiştir. Yola çıkacağı sırada uygun rüzgâr bulamadığı için olduğu yerde kalmış; bu böyle uzayınca, dine aykırı bir kurban kesmek istemiş; iki Mısırlı çocuk almış, bıçakla boyunlarından kesmiş.

Sonradan bu suç ortaya çıkınca paçaları tutuşmuş, gemileriyle beraber Libya’ya kaçmış. Oradan nereye gitmiş? Mısırlılar bunu söylemediler. Bana anlattıkları bu olayları kimisi, biz kendimiz sorup soruşturduk öğrendik derlerken, kimisi de , bunlar burada oldu, onun için iyi biliriz demişlerdir.


120;
Mısırlı rahiplerin anlattıkları bunlardır. Helene için anlatılanlara ben şu düşünceleri ekleyeceğim: Eğer Helene, İlion’da olsaydı, Alexandros istese de istemese de Yunanlılara geri verilirdi. Zira, gerek Priamos, gerekse soyu sopu, Alexandros, Helene’yi çatısı altında tutacak diye kendi canlarını, çocuklarının canını ve yurdunu ortaya koyacak kadar çılgın olamazlardı.

Hatta, başlangıçta öyle olsa bile, Yunanlılarla yapılan her savaşta, yığınla Troyalı arasında Priamos’un çocuklarından iki üç tanesinin de öldüğüne bakarak (zira,destanlarda anlatılanlara inanmak gerekirse, bunların katılmadıkları bir tek savaş yoktur), diyorum, böylesine felâketler karşısında Priamos, başına yağan belâlardan kurtulmak için, hatta kendi sevgilisi bile olsa, Helene’yi Yunanlılara geri verirdi, ben böyle düşünüyorum.

Ayrıca Priamos ihtiyarladığı zaman, krallık Alexandros’a geçmeyecek, yönetim ona kalmayacaktı, Priamos ölürse taht ondan daha yiğit olan büyüğü Hektor’a kalacaktı ve onun da hem kendisinin, hem de öbür Troyalıların başların bu kadar belâ açan suçlu bir kardeşi koruması düşünülemezdi.

Gerçek şu ki, Helene’yi geri verirlerdi ve kötü niyetli olmadıkları halde Yunanlılar onları düzenbaz sayıyorlardı; şüphesiz, benim kendi görüşüm, tanrı onlar için bir yıkım hazırlamıştı, tâ ki tanrıların büyük haksızlıkları büyük cezalarla cezalandırdığını herkes görsün ibret alsın, diye.

İşte benim doğru olduğunu sandığım hikâye budur.



IV - 32; 
…Homeros’un Epigonos’larda yaptığı gibi, tabii sahiden bu destanı Homeros yazdıysa!...



Heredot Tarihi (MÖ.5.yy)
- Bodrumlu (Halicarnassus) Heredot'un babası Lyxes Karialı'dır, Salamis savaşlarında Xerxes (Pers) ile Atinalılara savaş açan Artemisia gibi....! Ve "Lyxes" Grekçe olmadığı Kariaca olduğu ve annesinin adının da (Rhaeo veya Dryotus) Grekçe olduğu söylenir. Teklif edilmişse de Atina vatandaşlığını kabul etmemiştir.  (Karialılar, Hellen veya bugünün tabiriyle Grek değildir....link.)





Helen'in kaçırılması /Etrüsk Urn MÖ 2.yy ikinci yarısı / Kunsthistorisches Museum-Viyana




1*  Yunanistan'da ya da o günkü adıyla Helenler'de, MÖ.1200-MÖ.800 arasında yazı yoktu ve Truva savaşı MÖ.1200'lerde olmuştu. Yani, destan MÖ.800'den sonra yazıya dökülmüştü, ki yazı MÖ.650'lerde anca oturuyordu. Sözlü anlatım ile nesilden nesile geçen destan 400 yılda değişebilirdi....Ayrıca, MÖ.4yy'dan önce Anadolu Hellenleşmemişti, Hellen dili kullanımı yaygın değildi, Büyük İskender'in , ki Makedondur 'Grek' değildir, zoru ile Yunan dili kullanımı yaygınlaşmıştır. Peki o döneme kadar hangi diller konuşuluyordu? .... 

"Ellin öncesi bin yıllarda Sümer-Hatti-Girit üçgeninde etkin durumda olan toplumların dili bizim dilimiz gibi eklemeli yapıya sahipti!" Prof.Dr.Saleh Sultansoy



Homer'in İlyada ve Odyseia eserlerini, MÖ.3.yy'da İskenderiye Kütüphanesi'nin ilk müdürü olan gramer bilgini Efesli Zenodotus* toplayıp, derlemiştir. Zamanın baskın olan kültürü yüzünden "kuşku" uyandıran dizelerini değiştirmiş olma olasılığı yüksektir. Her ne olursa olsun destanlar orjinalliğini kaybetmiştir. Nitekim, bu destanları Homer'in yazıp yazmadığını Heredot bile sorgular....



Efesli Zenodotos  (MÖ. 3. yy sonları), eski Yunanlı dil bilgisi uzmanı ve İskenderiye Kütüphanesi'nin ilk yöneticisidir.

Eski Yunanlı şairlerin yapıtlarını derlemiş, Homeros destanlarının ilk eleştirel basımını yayımlamıştır. I. ve II. Ptolemaios döneminde yaşadı. İstanköylü Philetas'ın öğrencisiydi. MÖ. y. 284'te İskenderiye Kütüphanesi'nin başına getirildi. Bu görevi sırasında Eski Yunan epik ve lirik şiirlerini derleme çalışmalarına başkanlık etti. Homeros destanlarının farklı yazmalarını karşılaştırarak gerçekliği kuşkulu dizeleri çıkardı, bazı dizelerin sırasını değiştirip çeşitli düzeltmeler yaptıktan sonra İlyada ve Odysseia'yı 24'er kitaba ayırdı. Zenodotos'un Homeros basımı, öznel olduğu gerekçesiyle sonradan ciddi eleştirilere uğradı.

İskenderiye Kütüphanesi'nin sonraki yöneticilerinden Semendirekli Aristarkhos (MÖ y. 217-y. 145) yapıtta önemli değişiklikler yaptı. Zenodotos, Homeros destanlarıyla ilgili Glossai adlı bir de sözlük hazırladı. Ayrıca Hesiodos'un Theogonia'sını ("Tanrıların Doğuşu") ve Pindaros üzerine incelemeler yayımladı, bu çalışmasından bazı bölümler, Oksyrynkhos'ta bulunan bir papirüs sayesinde günümüze ulaşmıştır. Zenodotos'un ayrıca epik şiirler de yazdığı söylenir.

Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları






Farklı bir görüş daha var : Destanları "Bir Kadın yazdı"
“But more recent researchers have discovered that some of the best oral poets are women.”...link : 





2*  "Homer in his works the “Iliad” and the “Odyssey”, considered to be reliable sources for the so-called “Greek Mythology” and the “Greek gods”, NEVER ONCE mentions the word “Greek” or any other name derived from this word!"....

The Little Book Of BIG Greek Lies by Risto Stefov / link : 





3*  We all know the story of Helen of Troy, but few of us have followed her to Egypt. How did she get there? Stesichorus of Sicily in his Pallinode (sic) was the first to tell us. Some centuries later, Euripides repeats the story. Stesichorus was said to have been struck blind because of his invective against Helen, but later was restored to sight, when he reinstated her in his Pallinode. Euripides , notably in The Trojan Women, reviles her, but he also is "restored to sight". The later, little understood Helen in Egypt (Euripides play is usually known as simply Helen), is again a Pallinode, a defense, ecplanation or apology. According to the Pallinode, Helen was never in Troy. She had been transposed or translated from Greece into Egypt. Helen of Troy was a phantom, substituted for the real Helen, by jealous deities. The Greeks and the Trojans alike fought for an illusion.

Helen in Egypt-Hilda Doolittle (Poet and writer,1886-1961) link: 
Euripides, 2: Hippolytus, Suppliant Women, Helen, Electra, Cyclops...link: 






4*  And who was Stesichorus of Sicily? 

Stesichorus of Sicily (640-555 BC), whose actual name was probably Tisias, Stesichorus was probably a nickname, means "one who masters the chorus".

A few poems recounting details of the Trojan War are attributed to Stesichorus, whose Orestia is thought to have influenced that of Aeschylus. According to legend, Stesichorus wrote a few verses critical of Helen of Troy, was blinded in retribution, and had his sight restored upon writing a palinode retracting his earlier, negative statements. In his Phaedrus, Plato retained a few of Stesichorus' lines about Helen having remained in Egypt and therefore never arriving at Troy. This is particularly interesting if the some aspect of the story of the Trojan War was based on a historical conflict......

by Ignazio Lo Verde , link : 





5*  Euripides (MÖ.480-406), Atina'nın üçüncü büyük trajedi şairi.

Euripides' plays, Andromache, the title character Andromache says that it was Helen's fault that the Greeks and Trojans fought, and that because of this woman, her husband is now dead. Although the Trojan women seem to blame Helen for their misery, the man who Helen left for a foreigner still claims her to be innocent. Menelaus says that Helen did not go to Troy of her own will, but the gods forced her to go. He goes on to explain that it was in fact a service to the Greeks that they had to go to war, because it forced them to progress in weapon use, battle tactics, and courage. It is unclear which side of the argument Euripides comes out on, although it seems he is unsure himself.

Euripides again displays the ambiguity as to whether Helen was responsible for her infidelity, and thus the Trojan war, or whether she was forced against her will to leave her husband in the play Electra. In one scene, Clytemnestra says to her daughter, Electra, that it was Helen's lust that caused the Greek men to sail to Troy, and inadvertently caused the death of her daughter. But, later in the play, Helen's brothers claim that it was a phantom who went to Troy, and Helen never did anything wrong.

However, Euripides drastically changes his portrait of Helen in his play, Helen. This play is Euripides's own Palinode, in which he has Helen remain pure, while her phantom is sent to Troy. Helen is set in Egypt, where we find Helen seventeen years after the Greeks sailed to Troy. Like Penelope in The Odyssey, Helen is another faithful wife story. In this version, Hermes has exiled Helen to Egypt after Aphrodite gave Paris a phantom Helen to take with him as a prize. Euripides tells a slightly different account than Stesichorus, when he declares that the good Pharaoh Proteus has died, and his evil son, Theokymeinos, has taken over. Helen schemes with Menalaus, and using her charm and cleverness, she outwits Theokymeinos who wants to marry her, and the two lovers make it safely home to Sparta.

This play attempts to blend the many different Helen's into one. Contrary to the many other accounts of Helen, self-restraint is her fame.In warding off Theokymeinos for seventeen years, she has dissipated the shame, and saved the beauty of the old Helen. She is now the clever wife with a good heart and the patience of Penelope. Helen is made a tragic character in this play because she is divorced from her name, but blamed for everything associated with it. She laments the terrible dishonor, which is no fault of her own, but has been forced upon her because of her beauty. A messenger later backs up Helen's story and explains to Menelaus that, in fact, it was only a phantom Helen who had committed the shameful acts which the real Helen had been blamed for. Euripides has us feel sorry for Helen, who must have felt sorrow and alienation, in being confined to silence and idleness for the many long years during and after the Trojan war.......

by Katie Olesker, link : 





6*  George Seferis (Yorgo Seferis) şiirlerinde,Teucer Helen'i Kıbrıs'a götürür.

George Seferis in his "Helen" takes Teucer to Cyprus, where (as we are told in Euripides' play) he is destined to found a city. Teucer is speaking:

Lyric nightingale
on a night like this, by the shore of Proteus
the Spartan slace girls heard you and began their lament,
and among them - who would have believed it - Helen!
She whom we hunted so many years by the banks of the Scamander.
She was there, at the desert's lip: I touched her; she spoke to me:

"It isn't true, it isn't true," she cried.
"I didn't board the blue-bowed ship.
I never went to valiant Troy."

Breasts girded high, the sun in her hair, and that stature
shadows, and smiles everywhere,
on shoulders, thighs and knees;
the skin alive, and her eyes,
with the large eyelids,
she was there, on the banks of a Delta
and at Troy?
At Troy, nothing: just a phantom image
The gods wanted it so.
And Paris, Paris lay with a shadow as though it were a solid being;
and for then whole years we slaughtered ourselves for Helen.

(Yorgo Seferis 20. yüzyılın önemli Yunan Şairlerinden. Urla'da doğdu. 1914'te ailesiyle Atina'ya taşındı. Çalışmalarını 1918 - 1925 arası Paris Sorbonne'da sürdürdü.1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülü aldı.)









MÖ.3.yy'da Zenodotus tarafından, bir araya getirilen Homer'in kitaplarından önce, MÖ.6.yy-MÖ.4.yy da yazılanlara bakıldığında, Helen'in Truva'ya gitmediği görülür. 









Bir de "Doğulular" açısından bakalım:




"Homer was Ionian by origin and therefore a Pelasgian. The Pelasgians, in their turn, were close kinsmen of the Turkic Saks and Cimmerians." 
Prof.Dr.Chingiz Garasharly (Çingiz Garaşarlı)
The Turkic Civilization lost in the Mediterranean basin (e-book)




- Yunanlılar kimlerle harp ediyor? Anadolu'da Troyalılarla, Truvalılarla.
- Truvalıların artık Türk menşeili olduğu dünyaya defalarca sübut olunmuştur. (ispat edilmiştir.) Dinleri birdi, ama iki farklı etnik idi. Bunlar birbirine karşı duran iki düşman idi.
- Dede Korkut Homer'den daha eskidir.
- Herkes bilir ki Helen kaçırılmamıştı. Truva ipek yolunda olan, dünyanın en zengin ülkesiydi. Yunanlıların gözü bu zenginlikteydi. Bugün de devam ediyor.
- Yunanlılarda bir Tepegöz varsa, Türklerden almışlardır ve öz kahramanları gibi dünyay lanse ettiler.
- Köroğlu Herakle/Erakle (Herkül)dür.
- Kahramanlık destanları uydurma değil, tarihidir.


Prof.Dr.FirudinAğasıoğlu Celilov ve Prof.Celil Garipoğlu Nağıyev
Dede Korkut Beşbin Yıllık - video





HOMERİN POEMALARI
«KİTABİ-DƏDƏ QORQUD»

Şifahi söhbətlərdə və bir sıra yazılarda Homerin «Odisseya» əsərindəki Təpəgözlə «Kitabi-Dədə Qorqud»dakı Təpəgöz arasında bir yaxınlıq olduğu söylənilir. Əsərləri diqqətlə nəzərdən keçirmədikdə bu cür söhbətlərin təsadüfi oxşarlığa əsaslandığı, əfsanəvi olduğu və təpəgözlər arasında heç bir əlaqə olmadığı düşünülür. Necə ola bilər? Homerin əsərləri 3300 il əvvəlin hadisələrini əhatə edir, bizim «Dədə Qorqud»un isə «uzağı» 1500 yaşı var. Odur ki müqayisə ağla batmır.


«Dədə Qorqud»a bələdik. Hadisələri bilirik. Homeri isə ya oxumuruq, ya da alayarımçıq oxuyub macəralarla əylənirik, qurtarıb bir tərəfə atırıq. Diqqətlə oxuyanları isə, görünür, bu cəhət maraqlandırmayıb. Yaşdan əlavə, bu əsərlərin ruhən yaxın olduğunu görməyə mane olan başqa cəhətlər də vardır: Homerin əsərləri çoxallahlılıq dövrünün məhsuludur, əsərdə bütün hadisələrin törədiciləri Zevs və onun arvadı Hera başda olmaqla Olimp allahlarıdır; «Dədə Qorqud»da isə təkalllahlılıqdır və heç Homerin ağlına da gəlməyən islam dini, islam allahı və türk Tanrısıdır.


Təəssürat belədir ki, Homerin qəhrəmanları uzaq bir ərazinin sakinləridir, tamam başqa dil və din daşıyıcılarına - hindavropalılara məxsus yunanlardır, «Dədə Qorqud»un qəhrəmanları bütün türklər də deyil, bir tayfadır, oğuzlardır, vaxtilə bizim indiki Azərbaycan respublikası ərazisində yaşamış, bəlkə də dünyanı dolaşıb gəlmiş bir tayfadır. Homerdə qəbilələr ittifaqıdır, «Dədə Qorqud»da iri Oğuz tayfası gözə görünür. Yunanıstan haradadır - Azərbaycan harada? Həm də saxta tarixçilərimizin iddia etdikləri kimi, bizim ölkəmizdə hələ elmin, ədəbiyyatın, türkün, türk dilinin, türk yazı sənətinin olmadığı bir dövrdə bu əlaqələr necə yarana bilərdi?..


Faktlar göstərir ki, bu suallar Azərbaycan tarixinin qeyri-elmi, qeyriobyektiv tədqiqindən irəli gələn suallardır. Heç bir elmi əsası yoxdur və biz yuxarıda həmin təfəkkürün doğurduğu sualları qeyd etmişik. Dastan azı Homerin yaşıdıdır, türklər, türk dili, türk mədəniyyəti, türk ədəbiyyatı isə bəlkə yunanlardan çox qədimdir. Və yenə faktlar göstərir ki, Troya müharibələri dövründə türklərlə yunanlar arasında indikindən qat-qat yaxın əlaqə olmuş, onlar çox vaxt birgə yaşamış, yaxın əlaqə və münasibətdə olmuşlar. Amma Homerin əsərləri nə qədər müdrik əsərlərdir! Nə qədər müasirdir! Nə qədər dərkolunan və maraqlıdır! Homerin poemaları ilə onun qədər müdrik olan «Dədə Qorqud» arasında o qədər ruhi yaxınlıq var ki, bunu bu əsərlərə ayıq gözlə baxan heç kəs inkar edə bilməz…




Prof.Dr.Gazanfer Kazimov "HOMER" pdf








Azerbaycan Asya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nagiyev: 
" Son yüzyılda Türkoloji sahasında dünyanın çeşitli üniversitelerinde ABD’den Rusya’ya kadar, Türk dünyasının öncüsü Türkiye’de Türkoloji bilimi gelişmektedir ve bu sahada büyük çalışmalar yapılmaktadır ve Türkolojiyle bağlantılı olarak çeşitli konularda ortak bilimsel toplantılar devam etmelidir.” (2013)

Truva I (y.MÖ.2920-2350; Güney Ana Kapı) ve Kazakistan Taşbaba
Truva için kaynak: Traum und Wirklichkeit Troia (syf.347) Manfred Korfmann








YALANLAR İLE GERÇEKLERİN ve
"BATILILAR"IN  "DOĞULULAR"A AÇTIĞI SAVAŞ
SB.