iskit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iskit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Begazı-Dandıbay Kültürü

 


Begazı-Dandıbay Kültürü (MÖ 1500-900)

Karasuk Kültürü gibi Türk Kültürü'ne aittir.

Ahmet Ziya Bayburt

*

Özet:

Begazı-Dandıbay Kültürü, Merkezî Kazakistan coğrafyasında Son Tunç Çağı’nda gelişim göstermiştir. Begazı-Dandıbay Kültürüne ait kompleksler, geçici yerleşim yerleri, sıradan mezarlar ve mozole tipi mezarlar olmak üzere üçe ayrılır. Mozoleler, güçlü bir sosyal organizasyona işaret eden elit mezar yapılarıdır. Mozole tipi mezarlarda I. grup kaplar yaygın olarak görülür. Özenle imal edilmiş I. grup kaplar ritüel amaçlı kaplardır, Sayan-Altay Coğrafyasıyla ve Karasuk Kültürüyle bağlantılıdır. Geçici yerleşim yerlerinde ve sıradan mezarlarda ise Alekseyev Kültürü ve onun geç evresi olan Dongal Kültürü evresi kaplarıyla ilişkili olan II. grup kaplar çoğunluktadır. II. grup kaplar Andronovo Kültürünün geç evresini temsil eder, daha çok gündelik kullanım amaçlı mutfak kaplarıdır. Bu yüzden Begazı Dandıbay Kültürünün tanımı konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bizim yaptığımız tanımlamalara göre bölgede I. grup kapların elit mezar yapıları olan mozolelerde çoğunlukta olması Karasuk göçleriyle açıklanabilir. Buna rağmen mozole tipi mezarlar Avrasya coğrafyasında yalnızca Begazı-Dandıbay Kültürüne özgüdür. Bu durumda Begazı-Dandıbay Kültürünü, Karasuk Kültürü etkili özgün bir kültürel oluşum olarak tanımlamamız gerekir. II. grup kaplar kültürün alt bileşenine işaret eder. Begazı-Dandıbay Kültürünün Erken Demir Çağı İskit Kültürleriyle ve özellikle Merkezî Kazakistan’daki Tasmola Kültürüyle olan bağlantıları önemlidir. Bu durum Begazı-Dandıbay Kültürünün mevcut etno-kültürel yapısını Erken Demir Çağına aktardığını gösterir. Etnografik dönemlere uzanan kültürel bağlantılar da Begazı-Dandıbay Kültürünü Türkçe konuşan halklarla ilişkilendirmemize olanak verir.




Sonuç:

Begazı-Dandıbay Kültürü, Son Tunç Çağında (M.Ö. 1500 – 900 yılları arasında) Merkezî Kazakistan bozkırında gelişen tipik bir step kültürüdür. Kültürün tanımı ve oluşumu üzerine pek çok farklı görüş ileri sürülmüştür. Ortaya koyduğumuz Begazı-Dandıbay Kültürü tanımına göre Sayan-Altaylar Kültür Coğrafyasında bulunan Karasuk kültürü ile ilişkilerinin başta keramik buluntular olmak üzere kuvvetli olduğu, bölgede kendisinden önce yer alan Andronovo Kültürü ile olan bağlantılarının daha zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Begazı-Dandıbay Kültürünü tanımlarken aynı coğrafyada bulunan Andronovo Kültürünün geç evresi Alekseyev Kültürüyle olan ilişkilerinin araştırılması bize Merkezî Kazakistan üzerinden Urallardan Altaylara uzanan geniş bir coğrafyada Son Tunç Çağında nasıl bir değişim yaşanmış olabileceğiyle ilgili ipuçları vermiştir. Başta Tasmola Kültürü olmak üzere Erken Demir Çağı İskit kültürleriyle olan ilişkileri Begazı-Dandıbay Kültürünün bozkır coğrafyasında oynadığı baskın rolü görmemizi sağlar.



Değerlendirme başlığı altında ayrıntılı biçimde tartıştığımız Begazı-Dandıbay Kültürü, Merkezî Kazakistan‘daki Alekseyev Kültürü ve Dongal evresi keramik komplekslerini içinde bir alt kültür olarak barındıran bölgenin baskın kültürüdür. Mozole tipi mezar kompleksleri yönetici bir sınıfa işaret eder. Toplumun ancak büyük bir kısmının katılımıyla meydana getirilebilecek olan mozole tipi büyük mezar yapıları, bölgenin kültürel gelişimde ortak hareket, duygu ve düşüncelerin bütününü yansıtır. Bu mezar yapılarının ortaya çıkış amacının diğer buluntu merkezlerinden farklı olduğunu, sıradan günlük ihtiyaçlara yönelik yapıtlar olmadığını, tam tersine bunların özel ritüel anlamlar barındırdığını düşünebiliriz.

Begazı-Dandıbay Kültürü, özellikle keramik buluntuların ışığında çağdaşı olan Karasuk Kültürüyle bağlantılıdır. Daha geniş bir bakış açısıyla Yenisey-Lena Neolitik Kültürlerinden Sayan-Altaylar Coğrafyasına uzanan kültürel sürekliliğin bir parçasıdır. Bu tür kap yapma tekniğinin etnografik dönemlerde bile Yakut ve Şor Türkleri tarafından sürdürüldüğü önemli bir veridir.

Son Tunç Çağında Batı Sibirya‘da geniş bir alana yayılan benzer keramikler, Karasuk göçlerinin etkisiyle açıklanabilir. Karasuk göçleriyle birlikte Orta Tunç Çağı Andronovo Kültürünün, mezar yapılarının basitleşmesi, kaplarda görülen özensiz ve sıradan yapıya evrilen değişim olgusu, kültürün Son Tunç Çağında (Alekseyev Kültürü) çöküş sürecine girdiğinin açık işaretleridir. Karasuk göçleri sonucunda Andronovo Kültüründe ortaya çıkan değişim, Begazı Dandıbay Kültürü üzerinden Merkezî Kazakistan Erken Demir Çağı kültürlerine aktarılmıştır.

Madeni kemik ve taş eserler, Karasuk Kültürü de dahil olmak üzere çevresindeki Son Tunç Çağı kültürleriyle benzerdir. Buna rağmen Erken Demir Çağında yaygın olarak kullanılacak Tunç ok uçları ve bileme taşı gibi nesnelerin bulunması, başta Tasmola Kültürü olmak üzere İskit Kültürleriyle doğrudan bağlantılar kurmamızı sağlayan verilerdendir.

Begazı-Dandıbay Kültürü evresinde mozoleler, dromos yapıları Doğuya uzanıyordu. Erken Demir Çağı İskit mezarlarında ise gerek dromos görevini üstlenmiş gibi görünen mezar girişleri ve ölü bireylerin yönlendirilmeleri gene Doğu-Batı yöndeydi. Bu uygulama Klasik Türk Dönemi sonuna kadar devam etti. Klasik Türk Dönemi mezarlarında da giriş Doğudadır. İnsan heykelleri (taş babalar) ve balbal dizileri daima Doğu yönde sıralanmıştır. Buradan, ölü gömme geleneklerinde önemli bir yer işgal eden yönlendirme konusunun yalnızca Demir Çağları ile Orta Çağlar arasında bile neredeyse iki bin yıl sürdürüldüğüne tanık oluyoruz. Bütün bunlar, bölge kültürlerinin pek çok bakımdan ciddi kesintilere uğramadan devam ettiğinin çarpıcı kanıtları niteliğindedir.

Mezar mimarisinde, ölü gömme adetlerinde, keramik üretim tekniklerinde görülen geleneklerin Tunç Çağlarından etnografik dönemlere kadar Avrasya coğrafyasında yalnızca Türkçe konuşan halklarda görülmesi, bölge kültürlerinin sürekliliğine işaret eder. Anılan süreç içinde incelenen antropolojik verilerin birbirleriyle olan uyumlu ilişkileri bu bağlantıları destekler.

Karasuk Kültürü Sayan-Altaylar coğrafyasında öncesi (Okunyev Kültürü) ve sonrasıyla (Tagar/İskit Kültürü) sıkı bağlantılar içindedir. Sayan-Altaylardaki kültürel devamlılık Klasik Türk Dönemi sonuna kadar devam eder. Bugün Karasuk Kültürünü, ―Türk-Altay Kültürü‖ olarak tanımlayabiliyoruz (Güneri, 2018: 671-701). Bu çalışmamızda Karasuk Kültürü ile Begazı-Dandıbay Kültürü arasındaki somut bağlantılar konusunda bir dizi kanıt ortaya koyuyoruz. Bundan başka, Begazı-Dandıbay kültürünü Türkçe konuşan halklarla ilişkilendiren birkaç çok kısa atıflar niteliğinde kayıtlara da rastlıyoruz (Kuzmina, 2007: 79, 364) (Smagulov ve Pavlenko, 1998: 147). Bu kayıtların, Avrasya arkeolojisinin en ünlü ve en çok bilim üreten araştırmacıları tarafından geliyor olması ayrıca değerlidir.

Diğer taraftan, Sayan-Altaylar Kültür coğrafyasından Avrasya‘da geniş bir alanı etkisi altına alan Son Tunç Çağı Karasuk Kültürü yayılması, Türk-Altay Kuramına göre üçüncü dalga göçlerdir. Karasuk Kültürü yayılması, Sayan-Altaylardan çıkan dördüncü dalga göçler olan İskit yayılmasının ve "hayvan stili" temelinde birleşen Erken Demir Çağı İskit Kültürlerinin ise oluşumunun hazırlayıcısıdır (Güneri, 2018: 74, 668).

Begazı-Dandıbay Kültürü, üçüncü dalga Karasuk göçleri ile birlikte Merkezî Kazakistan‘da oraya çıkmış ve Erken Demir Çağı Tasmola Kültürüne geçişte önemli rol oynamıştır. Buna rağmen Begazı-Dandıbay Kültürü, Karasuk Kültürünün yalnızca sıradan bir uzantısı veya yerel bir versiyonu değildir. Mozole tipi mezarlar, Begazı-Dandıbay Kültürünün bölgede özgün bir kültürel oluşum meydana getirmiş olduğunu bize gösterir. Elimizdeki bulgular, Begazı-Dandıbay Kültürünün Türkçe konuşan halklara ait bir kültür olduğuna işaret etmektedir.


Ahmet Ziya BAYBURT

MERKEZİ KAZAKİSTAN SON TUNÇ ÇAĞI BEGAZI-DANDIBAY KÜLTÜRÜ: ÇEVRESEL İLİŞKİLER VE KÖKEN SORUNU

Dokuz Eylül Üni. Yüksek Lisans Tezi, 2019, Danışman Dr. Öğr. Üyesi Semih Güneri














*Kapak; Dandıbay mozolesi kabı

Piramid mozole renkli görselleri için:

15 Haziran 2026 Pazartesi

Urartu Coğrafyasında Arubani ve Turan

Urartulara ait dedikleri Tanrıça ARUBANİ gerçekten de Urartu kökenli midir? Yoksa Urartu coğrafyasında yaşamış Subar, Ermen ya da Sak Türklerinden mi kalmadır?

Prof.Dr. F.Ağasıoğlu - Bitik 3

"Yanlış oxuma ile Anubanini, Siduri, Satuni kimi qondarma «lulu» adları ve bazı adların İmmaşkuş / İmmaşqun, Lişirpirini /...birini / Tardunni gibi variantlariı ortaya çıkmışdır. Anubani adının etimologiyasını G. G. Kameron ve İ. M. Dyakonov akadca «Bizi yaradan tanri Anu» anlamı ile vermişler. Lakin AN-nu şeklinde yazılan adın ilk hissesi bu ehtimali doğrultmur.

Bu adın kadim türkçe anuq «hazır» sözünün kökü olan anu «hazırlanmaq» ve ban «ben» evezliyi ile yaranıb, «hazıram» (Anu-ban) anlamı daşıdığını düşünmek olar. Lakin türk töresine göre, elbey seçilenden sonra onların çok vakit lakap ve unvan bildiren adla tanınmasını nezere alsak, Anar ve ya Anlı («ünlü», «meşhur») adlarının başında gelen kadim añ köklü sözler dikkati çekir. Öyle ki, Anubani adının annamaq «anlamaq » sözü ile açımı daha gerçek görünür. Bu halda, anla- > anna-,  qanlı > qannı, enli > enni  değişimlerinde olduğu gibi An-lu-ban («ünlüben») terkibi ile yaranan Anluban >Annuban evezlenmesini ve elbey adına yaraşan «Ünlü adam» anlamını görürük. Anubani yazısında Batir dağınin adını Padin ile müqayise etmişler. Halbuki, sonralar Manada yarımköçeri padar boyları ile bağlı KUR-Paddira, URU-Padira toponimleri tekrar olunmuşdur."


ARUBANİ - ARI BANI/BANU

ARUBANİ BRONZ HEYKEL - MÖ 8.yy

PAZIRIK 5.KURGAN DOKUMA PARÇASI - MÖ 5.-4.yy



* Urartu dilinin bugünkü Ermeniceyle hiçbir bağı yoktur, hatta MÖ 8.yy'da bölgede Hay yoktur. 

* Urartu dili Hind-Avrupa dil ailesine mensup değildir. Urartu dili Türkçe gibi bitişken (aglutinativ) ve ergatif yapılı bir dildir, Hurricenin devamıdır (bazılarının da iddia ettiği gibi Ermenicenin de atası değildir). Bölgede Türkçe konuşan Saka ve Med Türklerinin yaşadığı bilinmektedir.

* Bknz. "Hurri-Urartuca ve Türkçenin söz varlıkları arasında ciddi benzerlikler mevcuttur ve sayıları hiç de az değildir. Bu leksikal benzerlikler Hurri Urartuca ve Türkçenin tarih öncesi dönemlerdeki bir temasının somut kanıtları olarak gösterilebilir." - Orçun Ünal "Sözde Karca Kelimelerin Kökeni ve Türkçedeki Hurri-Urartuca Leksikal Alıntılar Üzerine, 2017"

* Bknz. Altan Çilingiroğlu "Urartu Krallığı, Tarihi ve Sanatı, 1997".

* Bazıları da "Turan" sözcüğü için "Persçe" diyor. Oysa... MÖ 9.yy'da bölgede Pers/Ahameniş yoktur.

Urartuların Meher Kapısı'ndaki (MÖ 9.yy) yazıtının beşinci satırındaki tanrının adı  "Turan"dır.... 





SB

Tuva Cumhuriyet'inde Turan (Туран)


Pers Ordusu

 


Herodot’ta anlatılan 'on, yüz, bin ve onbin’lik Pers ordu sistemi Mete-Han gibi Türklerin ordu sistemiyle aynıdır. Herodot bunu tabi ki bilmiyor, ancak günümüzün Batılı tarihçilerin bunu Pers ordusunu anlatırken gözden kaçırması utanılacak bir şeydir! Perslerin onluk ordu sistemi kesinlikle Türk ordu sistemidir. Herodot “Orduyu düzene sokan, sayan ve bin ve on bin kişiye bir komutan koyan, yüz kişilik ve on kişilik takımların komutanlarını da on bin kişiye komuta edenler seçiyorlardı. Düzenlenen bu kadrolara komuta edenler her birliğin kendi ulusu içinde ayrılmıştı,” diyordu. Hunlar ile Göktürkler’deki ordu sistemi de aynı düzendeydi; Tümen (on bin)-Tümgeneral, Binlik- Binbaşı, Yüzlük-Yüzbaşı/Yüz-beyi, Onluk-Onbaşı/Onbeyi, Atlı ve Yaya Birlikler ve her birinin başında bir komutan bulunuyordu. Ayrıca Kağan’ın özel korumaları da vardı ve onlara Eren ya da Alp denilirdi. Kısaca Pers ordusu Ahameniş değil, Türk ordu düzenine sahipti ve bu orduda Türk boyları da yer almıştı.

Öyle ki bu Pers ordusunun özünü “On Bin Ölümsüzler” oluşturur. Bunların arasından seçilen üstün yetenekli ve özel olan bin savaşçı ise kraliyet korumaları olarak görevlendirilir. Bu birliğe "Hazaralar", başlarındaki komutana da "Hazarapat" demişlerdir. Hatta Serhas’ın ölümsüz onbinlerin başındaki komutanın adı da "Hydarnesoğlu Hydarnes"tir ve Grekçeye "Ydárnis o Ydárneos" olarak geçmiştir. Yani başındaki –h- yoktur ve –u- ile yazılmıştır. Bu da Hydarnes adının Udarnes olarak okunduğunu gösterir ki 'Udar Sänün, Udur Çigşi, Udar' gibi özel adlar Orhun kitabelerinde geçmektedir. 

Türkler olmasaydı Ahamenişler güçlü bir imparatorluk kuramazdı ya, o da başkalarının konusu olsun.


SB

Kaynaklar 'Turova ve Saka Türkleri'nde *

* Hazar boyu olan Kabarlar "okçu, paralı askerler, korumalar" olarak Hitit, Mısır ve Elam yazıtlarında bile geçer. Grekçeye de "ana tanrıça korumaları Kabeiroi" olarak geçmişlerdir.





EK:


Görseldeki "pantolonlu ve okçu" savaşçılar Pers değil İskit/Saka Türkleri'dir. Aktüel Arkeoloji, Ocak-Şubat 2018'deki ; 1-"İonia İsyanı - Gürkan Ergin" ile 2- "Maraton Savaşı - Eren Karakoç"un makalelerinde yer alan bu resim açıklamaları kesinlikle yanlıştır.



#Türk #tarih #Hazar #ordu #iskit




18 Kasım 2024 Pazartesi

Yaban Domuzu ve İskitler

 

Akınak'tan detay / İskit-Türk, MÖ 4.yy - Büyük Belozerka Köyü, Zaparoje/UKRAYNA

At eti yiyen İskit Türklerinin "domuz" yemediğini iddia edemeyiz. Hatta "yaban domuzu" bazı İskit obalarının ongunu olabilir. Çünkü, nasıl ki renkler yön belirtiyorsa, hayvanlar da yön belirtmekteydi.

" Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri birer sembolik hayvan tarafından da temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. " - Nuraniye Ekrem, Eski Türklerin Renklerle Yön Belirleme Metodu.

Bu durumda kuzeyde yaşayan obalardan birinin ongunu yaban domuzu olabilir ki sanat eserlerinde kullanmışlar. Boyların ongunları (hayvanları) avlanmaz, zarar verilmez ve yenilmez.

SB


Yaban Domuzu Altın Plaka, MÖ 7.yy - Arzhan/Arjan-2 / TUVA





Boyunluk, Pars başlı, yaban domuzu detaylı


EK:
Akınak - kıngırak Türkçe kökenlidir.
Akinakes/Acinaces is Turkish of origin.





______________


Eski Türklerin Renklerle Yön Belirleme Metodu

Nuraniye Ekrem · 1 Mayıs 2016

Türkler, Nuh Tufan’ından beri varlıklarını sürdürmüş bir Millettir. Türkçe dünyadaki en eski dillerden biridir. Mustafa Kemal ATATÜRK 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmasında Türklerin kökeni hakkında şöyle seslenmiştir: “Efendiler, bu insanlık dünyasında büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır” (Dünya Türkleri Birliği, 2013) .

Evet, Türklerin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanındaki derinliğini onun kültüründeki zenginliklerden görebilmekteyiz. Bilindiği gibi bilim adamlarının günümüzde hararetle tartıştığı konulardan biri renklerin soyut mu? somut mu? Olduğu tartışmasıdır. Oysa Türkler milattan çok önce renkleri somut olarak günlük hayatlarında; yön belirlemede simge olarak kullanmayı bilmişler ve savaş durumlarında da strateji araçları olarak tatbik etmişlerdir.

Renkler, kültürel simgeler olmasından ötürü toplumların yapılarını, kültürlerini ve dünya görüşlerini çözümleme konusunda çok daha fazla önem taşımaktadırlar. Dolayısıyla sosyolojinin de inceleme alanına girmiştir. Bu çalışmada renkler Türk kültür tarihi açısından incelemiştir.

Türkler tarihinin en eski devirlerinden beri renkleri yönleri tarif etmek için kullanmışlardır. Bu renklerden kara = kuzey, kızıl = güney, gök = doğu, ak = batı yönlerini tarif etmek için kullanılmıştır. Türk kültüründe, renkler yönleri ifade etmek için kullanıldığı gibi, manevi, milli ve dini anlamlar için birer araç olarak kullanılmıştır. Böylece simgeledikleri kavram ve anlamlar aracılığıyla, Türk kültür ve geleneklerinde önemli bir yer işgal etmektedirler.

Renkler, her toplumda değişik anlamlar ifade eder. Her topluluğun yücelttiği veya sevmediği renkler olduğu gibi, bu renklerin belirttiği yönler de farklıdır. Bir toplulukça sevilen renkler, bir diğer toplulukça sevilmeyebilir. Renkler, gerçek niteliklerinin yanı sıra bazen bir değer yargısı olarak da kullanılabilmektedir (Ögel, 199: 377). Ak renk Türklerde ve Çinlilerde batıyı temsil ederken, Hintlilerde doğuyu, Eski Ahitlerde güneyi, Mayalarda kuzeyi temsil eder (Gabain 1968: 109).

Hindistan’da Doğu=ak, Güney=sarı, Batı=kara, Kuzey=kızıl renkleri ile temsil edilirken Lamaist Kalmuklarda Doğu=ak, Güney=mavi, Kuzey=yaldız rengi, Batı=kızıl olup, Eski Ahitte ise Doğu=kızıl, Güney=ak, Batı=ala, Kuzey=kara’dır. Amerika’da Doğu=kara, Güney=ak, Batı=sarı/kızıl, Kuzey=mavi/yeşil ve Mayalaı’da ise Doğu=kızıl, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=ak olarak gösterilmektedir (Gabain, 1968: 109).

Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri birer sembolik hayvan tarafından da temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. 

Çinliler farklı bir sınıflama yapmışlardı. Doğu tarafına ejder, Güney tarafına kuş, Batı tarafına beyaz kaplan, Kuzey tarafına da kaplumbağa bakardı. Bu bölümlerden her biri bir renkle temsil edilmekteydi. Türklerde Orta kısmı sembolleştiren hayvan ise eski Türklerin Kotus (Kut=Mukaddes, Us=Öküz) dedikleri ve Uygur Türklerinin günümüzde de Kotaz dedikleri bir çeşit öküz idi (Gabain, 1968: 108).

Türklerde, Doğu = mavi/yeşil, Batı = ak, Güney = kızıl, Kuzey = kara renkleri ile sembolleştirilmiştir. Çinlilerin renklerle yön belirleme kültürü Türkler ile benzerlik olduğudur. Dolayısıyla renkler ile yönü belirleme ve sembolleştirme konusu, Türk kültürü açısından başlı başına bir araştırma konusudur.

Bahaeddin Ögel’e göre sarı renk, Türk inanışları ile duygularında iyi bir yer tutmaz. Kötü ruhlar, hastalıklar, bomboş çöller, uzun kış günleri, yokluklar hep sarı renkle sembolleştirilmişlerdir. Yalnızca tabiat ve bahardaki çiçek tasvirlerinde zevkle ve istenerek kullanılır (Ögel 2000: 479).

Mustafa Kafalı Hoca’nın araştırmasına göre sarı renk yön anlamı taşımaz (1996: 50). Bu renk sadece ak, kara, kızıl ve gök renklerinin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirildiğinde, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade eder. Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı altın sarısıdır. Altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hâkimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğu günden beri değerini korumaktadır. Yine bu anlayışa uygun olarak tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmişlerdir (Kafalı, 1996: 50-51).

Reşat genç Hoca’nın araştırmasına göre, Osmanlı Devleti’nde sırma sarısı olarak ifade edilen sarı renk hep altın sarısı olmuştur. Dolayısıyla sarı renk Türklerde Ülgen’in sarayının ve tahtının ifadesi olduğu için aynı zamanda dünyanın merkezinin de sembolüdür (Genç, 1996: 42-43).

M.Ö. 771-M.Ö. 480 yıllarının ilk zamanlarında faaliyet gösteren, Proto-Türk olduğu kabul edilen Kırmızı Tiler ve Beyaz Tiler’in (Ekrem, 1995: 65-83) renklerle adlandırılmasında da yönü renklerle sembolleştirme inançları etkili olmuştur. Yani Kırmızı Tiler eskiden stepin güneyinde, Beyaz Tiler ise batısında yerleşmişlerdi. Ch’ün-ch’iu (M.Ö. 771-M.Ö. 480), döneminin ortalarına gelince Kırımızı Tiler’in stepten ayrılarak güneye doğru Çin’in Shan-hsi eyaletindeki Tai-hang dağları civarına Beyaz Tiler’in ise güneye doğru Shan-pei tepelerine hareket ederek yerleşmeye başlamışlardı. Bu, hem göçebe halkların ilkel inançlarına (Şaman inancı) uygun, hem de Kırmızı Tiler’in oturduğu bölge olan Tai-hang dağlarının Moğolistan steplerinin güneyine yakın olduğunu gösterir. Beyaz Tiler’in oturduğu Shan-pei tepeleri de Moğolistan steplerinin batısına yakındır. Bu bilgilerden yola çıkararak, eski Türklerin de renkler ile yön belirlediği söylenebilir (Ma-ch’ang-shou, 1962).

Ayrıca M.Ö. 626 senesinde ortaya çıkan Proto-Türk olduğu kabul edilen Tilerin neden “Kırmızı” ve “Beyaz” renklerle adlandırıldığına dair bir başka tahmin ise yukarıda belirtilen yönü renklerle sembolleştirme inancının yanı sıra, Tilerin kırmızı ya da beyaz elbise giymeleridir (Lin, 1987: 299). Yine bazı araştırmacılar ise “Ti” adının aslında bir avcı kuşunun adı olup klasik eserlerde bahsedilen “Beyaz Ti Kuşu” ve “Kırmızı Ti Kuşu” adlarından kaynaklanmasıdır (Lin, 1987: 38-39). Ancak bu iddiaların hakikati ne derece yansıttığını kanıtlamak için daha fazla veriye ve araştırmaya ihtiyaç vardır. Araştırmacıların çoğunluğu ise Şaman inancındaki mavi, kırmızı, beyaz ve siyah renklerin dört yönü işaret etmesinden kaynaklandığını kabul etmektedirler.

Hunların ordu yapısında, Hun hükümdarı dışında, sırasıyla Sol ve Sağ Bilge beyi, Sol ve Sağ Kol beyi, Sol ve Sağ General, Sol ve Sağ Bölük Komutanı, Sol ve Sağ Kutluk Beyleri’nden, tüm Sol beyler doğuda, Sağ beyler de batıda otururken, Hun hükümdarı da ortada yani merkezde oturuyordu (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890-2891). Genelde Sol Bey, Sağ beye göre rütbe olarak büyük idi (Fen-ye, 1965: 2944). Bu belgelere göre, Hunlar Merkez dışında doğu yönüne önem vermekte ve bu yönün Hunlar için sol taraf olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Göktürklerle tipik benzerlikleri olduğunu göstermektedir. Hunlar çadırlarda toplu halde iken, büyükler sırtlarını kuzeye dönerek sol tarafta otururlardı (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890).

Ayrıca Hun hükümdarı seherde kalkıp otağının dışına çıkarak, güneş doğduğunda ve akşamları da ay ışığında ibadetini yapardı (Ssu-mach ien 1975: 2890). Bu belgelerden Hunların güneşin doğduğu yöne, yani doğu yönüne çok önem verdiği anlaşılmaktadır.

Bunun dışında, Hunlar mavi, siyah, beyaz ve kırmızıdan oluşan dört renkle, dört yönü sembolleştiriyordu. Bu konuda en iyi örnek Shih-chi (Tarihî Hatıralar)’de yer almaktadır. Shih-chi’ye göre, M.Ö. 2000 yılında Hun hükümdarı Mete (Mo-tu) kırk bir atlı askeriyle Çin’in Han Sülâlesi hükümdarı Kao-tı ve onun ordusunu kuşatma altına almıştır. Hunların beyaz atlı askerleri batı yönünde, gök atlı (yüzü ve burnu beyaz, bedeni mavi) askerleri doğu yönünde, siyah atlı askerleri kuzey yönünde, kırmızı atlı askerleri güney yönünde Çinlileri kuşatmışlardır. 

Yedi gün boyunca Hun atlı askerlerinin kuşatması altında kalan Çin’in Han sülâlesi ordusu, rüşvet ve yıllık vergi vermeye söz vererek ancak kendilerini kurtarabilmişlerdir (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2894). Bu görkemli savaş sahnesinde, Hun atlı askerleri dört yönü, dört renk ile sembolize etmelerinden de anlaşılacağı gibi, Eski Türklerin, bu metodu gündelik sosyal hayat dışında savaş stratejisi olarak ta kullandığı anlaşılmaktadır.

Hunların renkler ile yön belirleme metodunun daha iyi aydınlatılabilmesi için Hunların komşuları olan Çinlilerin renkler ile ve yön belirme metoduna kısaca değinmek gerekir.

Çinlilerin renkler ile yönü belirleme araştırmaları M.Ö. 480-M.Ö. 226 yılları arasında başlamış ve eserler yazılmıştır. Bu tür inanç, o zamanlardaki Çin’de bulunan yedi devletten biri olan Ch’in Devleti (Shan-tung eyaleti)’nde yayılmaya başlarken aynı zamanda Çin tıbbını da etkilemiştir. Çin tıbbının ilk teori eseri olan Nei-Chinğ’de yer alan bu anlayış, insanın vücudundaki çeşitli organlarla özdeşleştirilmiştir. Fakat Çinlilerde bir renk ve bir yön fazladır. Yani dört yönün ortasında yer alan bölgeyi sarı renk ile belirlemişlerdir. Bu anlayış sadece Çin tıbbında mevcuttur.

Nei-chinğ in, M.Ö. IV-I. yüzyılları arasında göçebe hayatı ağırlıkta olan Ch’in Devleti’nde yazıldığı tahmin edilmektedir (Kuo-ai-ch’ün, 1985: 505). Nei-ching adlı kitap, eski Çin toprağında meydana gelen çeşitli felsefe düşüncelerini içermekle birlikte tabiat ve insanoğlu arasındaki ilişkiyi de ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bu kitabın 4. ve 5. bölümlerinde yer alan bilgilere göre, dünya; ağaç, ateş, toprak, maden ve su gibi unsurlardan oluşurken tabiattaki her şey, bu beş unsurla özdeşleştirilmiştir (Chang-Ying-Yen, 1980: 16-17, 22-24).

Bahaeddin Ögel, eski Türklerin dört yönü dört renk ile belirleme konusunda çok zengin birikime sahip iken, Çinlilerin bu konuda Türklere göre daha zayıf olduğunu, yerleşik ve kendi oturduğu bölgeden başka bir yeri görmemiş bir topluluk olan Çinliler ile birkaç haftada yüzlerce kilometrelik saha içinde dolaşabilen göçebe halkların bildiklerinin daha fazla olduğunu belirtirken, göçebe halkların yön hususunda yerleşik köylülerden çok daha fazla bilgiye sahip olması gerektiği açıklamasını yapmıştır (Ögel, 1991, cilt I; 429).

Bahaeddin Ögel ve diğer hocaların araştırmalarına rağmen bunca Çince kaynağı şunu söyleyebilmek için sıralamaya çalıştım aslında;

Yukarıda da sözü edildiği gibi, Proto Türkler, M.Ö. 7. Yüzyıllarda renklerle yönü sembolleştirmişlerdir. Çinliler ise M.Ö. 3. Yüzyıllarda ancak renk ile yönü özdeşleştirmeye başlamışlardır. Buna göre Eski Türklerde dört yönü dört renk ile özdeşleştirme geleneği Çinlilere göre 200 yıl önce başlatmışlardır. Atatürk’ün belirttiği gibi Türk milleti, yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği olan ve kültürü zengin bir millettir.

kaynak: Dolunay Dergi, 1 Mayıs 2016

KAYNAKÇA: ARSEVEN, Celal Esad, (1980). Türk Sanatı, Cem Yayınevi, 1987. // CHANG, Ying-Yen, Huang-ti-Nei-Ching Chi-chu (Nei Ching Hakkındaki İzahlar), Shang-hai Teknik Neşriyatı, // CHAVANNES, (1958). Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar (Çince terc. Feng-ch’en-chun), Chung-hua Kitapevi, Pekin. // CHENG, Yong-ling, (1987). Min-Tzu-Tsu-Tian (Milletler Sözlüğü), Shanghai Tsu-shu Matbaası, Shang-hai. // DİVİTÇİOGLU, Sencer, (1987). Kök Türkler, Kent Basımevi, İstanbul. // DİYARBEKİRLİ, Nejat, (1972). Hun Sanatı, Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları, İstanbul. // EKREM, Erkin, (1996). Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (M.Ö. 2146-318), Yayınlanmamış Tez Çalışması, H.Ü. Tarih Bölümü. // FENG, Ch’eng-Chün, (1958). Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar, Chung-hua Kitapevi. // FEN, Ye, (1965). Hou-Han-shu (İkinci Han Sülalesi Tarihi), Chung-hua Shu-chü, Pekin. // GABAİN, A.V, (1968). “Renklerin Sembolik Anlamları”, Türkoloji Dergisi, Ankara. // GENÇ, Reşat (1996). Türk Düşüncesi Davranışı ve Hayatında Renkler ve Sarı, Kırmızı, Yeşil, Türk Kültüründe Renkler, Nevruz ve Renkler, (Yay.Haz. S. Tural – E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara. // HSÜ, Sheng, (1963). Shou-wen-chic-Tzu (Eski Çince Sözlüğü), Chung-hua Kitapevi, Pekin. // KAFALI, Mustafa, (1996), “Türk Kültüründe Renkler”, Nevruz ve Renkler, (Yay.Haz. S. Tural – E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara. // KUO, Ai-chun, (1985). Chung-kuo Chen-Chiu Hui-Ts’ui (Çin Akupunktur ve Dağlama Hakkındaki Kitaplardan Seçmeler), Hunan Teknık Neşriyatı, Ch’ang-sha. // MA, Ch’ang-shou, (1962). Kuzey Ti ve Hunlar, Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // NEMETH, J., (1940). “Türklüğün Eski Çağı” (Macarcadan), Ülkü Mecmuası, (Tercüme eden: Şerif Baştav), Ankara. // EKREM, Nuraniye H. (1996)(Dr. Öğr. Üyesi ). Hunlarda Renk ve Yön Bilgisi, Türk Dünyasında Nevruz, İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri, Ankara. 19 - 21 Mart 1996, ss.85-95 // ÖGEL, Bahaeddin, (1991). Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara. // ÖGEL, Bahaeddin, (1947). “Büyük Hun Devletinin Kuruluşundan Önceki Orta Asya’nın Etnik Durumu”, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi. // PAN-KU, (l975). Han-shu (Han Sülâlesi Tarihi), Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // SSU, Ma-ch’ien, (1962). Shih-chi (Tarihî Hatıralar), Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // TANER, Tarhan, (1970). “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, İstanbul. // TURAN, Osman, (1941). Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, DTCF Yayınları.

_________


17 Ekim 2024 Perşembe

Bintepe Kurganları

 

BİN TEPE KURGANLARI


Sardes'in kuzeyindeki mezarlık Bin Tepe Kurganları, Lidya'nın en göze çarpan antik simgeleridir, uzaktan görülebilir ve bölgeyi tuhaf bir büyü yere dönüştürür. Bin Tepe Türkiye'nin, belki de dünyanın en büyük kurgan mezarlığıdır; Mısır'daki Giza platosundan çok daha büyüktür. Bugün Bin Tepe'de yaklaşık 115 kurgan ayakta kalmıştır; 1940'larda en az 149 kurgan vardı, ancak birçoğu tarım nedeniyle tahrip edilmiştir.


ALYATTES KURGANI


Herodot'a göre:

Lidya ülkesi, Tmolos'tan taşınan altın tozu dışında, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında büyük bir mucize deposuna sahip değildir; Orada görülebilecek bir anıt var ki, sadece Mısır ve Babil'dekiler hariç diğerlerinden daha büyüktür: Kroisos'un babası Alyattes'in mezarı vardır, bunun tabanı (krepis) büyük taşlardan ve geri kalanı yığılmış topraktan yapılmıştır. Tüccarlar, zanaatkârlar ve fahişeler tarafından inşa edilmiştir. Ve benim zamanıma kadar mezarın üstünde beş sınır taşı kaldı ve bunların üzerine her birinin ne kadar katkıda bulunduğu yazıldı; ve hesaplama fahişelerin işteki payının en büyük olduğunu gösterdi... Mezarın çevresi altı stad ve iki yüz ayaktır ve genişliği on üç yüz ayaktır. Mezarın yanında büyük bir göl vardır ve Lidyalılar bu gölün sürekli akan pınarlarla beslendiğini söylerler; ona Gygaean Gölü denir. İşte bu mezar böyledir. (Hdt. 1.93)


Alyattes kurganı, Herodot'un verdiği rakamlara çok yakın, yaklaşık 355 m çapında ve 63 m yüksekliğinde, dünyanın en büyük kurganları arasındadır. Teoman Yalçınkaya, 785.000 m3 'ten fazla toprak ve taş içerdiğini ve yaklaşık 2.400 erkek ve 600 yük hayvanından oluşan bir işgücü ile iki buçuk yılda inşa edilmiş olabileceğini hesaplamıştır. “Büyük taşlardan oluşan” krepis duvarı artık ayakta değildir, ancak çoğu Lidya kurganları gibi, 16 tondan daha ağır kireçtaşı çatı kirişleriyle zarifçe oyulmuş bloklardan inşa edilmiş bir odaya sahiptir. Yine çoğu Lidya kurganlarında olduğu gibi mezar odası, yağmacıların keşfetmesini zorlaştırmak için kurganın merkezinden oldukça uzağa yerleştirilmiştir. Antik dönemde zaten yağmalanmış olan oda, 19. yüzyıl Prusya konsolosu Ludwig Peter Spiegelthal tarafından keşfedilmiştir.


KARNIYARIK TEPE


Alyattes Tümülüsü, Bin Tepe'nin sırtını taçlandıran ve diğer tüm höyükleri gölgede bırakan üç muazzam kurgandan biridir. Bu üç dev kurganın ortancası Karnıyarık Tepe'dir. Çapı 230 m ve güneyden yüksekliği 53 m olan höyüğün ayak izi Giza'daki Büyük Keops piramidi kadar büyüktür. Alyattes'in mezarı antik dönemde açılmış olduğundan, 1962'deki Sardes keşif heyeti arkeolojik araştırmalarının bir parçası olarak Karnıyarık Tepe'yi seçer. Yıllar içinde birçok araştırma yapılır. 


Karnıyarık Tepe'nin benzersiz bir özelliği de kurgan içindeki krepis duvarıdır. Krepis duvarları genellikle bir kurganın dışını çevreleyerek toprak dolguyu tutar ve keskin bir kenar sağlar. Ancak bu duvar kurganın içine gömülüdür ve hiçbir zaman tamamlanmamıştır. Bu krepis duvarının, yaklaşık 85 m çapındaki daha eski ve daha küçük bir kurgana ait olduğu anlaşılmaktadır. Görünüşe göre inşaatın erken bir aşamasında, inşaatçılar kurganı genişletmeye karar vermiş, çapını neredeyse üç katına çıkarmış ve bitmemiş krepis duvarını terk edip gömmüşlerdir. Bu neden gerçekleşmiştir? Daha küçük bir kurganın yeri daha güçlü bir kişi tarafından mı ele geçirilmişti? Kurganın sahibi büyük bir servete sahip olduğu için mi daha büyük bir mezar anıtı yaptırabilmiştir? Bunu bilmiyoruz. Büyük kurganın muhtemelen kendi krepis duvarı vardı, ancak neredeyse hiçbir izi günümüze ulaşmamıştır.


Krepis duvarı, ince işlenmiş kireçtaşı bloklardan oluşan iki tabakadan ve yuvarlak bir “destek tabakasından” oluşmaktadır. Çalışmaya son verildiğinde duvarda iki boşluk kalmıştı ve üst tabakada birkaç blok eksikti. Boşluklardan biri büyük bir ana kaya çıkıntısının önünde bırakılmıştır; bu çıkıntının bir kısmı bloklara benzeyecek şekilde oyulmuştur, böylece duvarın kendisine dahil edilebilir. Diğer boşluk ise gariptir, çünkü duvar bölümleri kapı söveleri gibi düz bir şekilde bitmektedir, sanki inşaatçılar aradaki boşluğu doldurmaya niyetli değilmiş gibi. Ancak, bu boşlukta ana kaya duvarın üstünden oldukça yükselmektedir, dolayısıyla burası mezara giriş olarak kullanılmış olamaz.


Birçok taş, muhtemelen duvarın farklı bölümlerinden sorumlu taş ustalarının ekiplerini tanımlayan yazılı işaretler taşımaktadır. İşaretler arasında Hanfmann'ın (muhtemelen yanlış olarak) “Gugu” olarak okuduğu bir sembol, gamalı haç çiftleri ve Α ve Θ gibi harfler bulunmaktadır. Bu taşçı işaretleri ve inşaatın diğer detayları, Lidyalıların bu duvarı inşa etmek için işgücünü nasıl organize ettiklerini belirlememize olanak sağlamaktadır. Duvarda, her biri farklı bir bölüm veya kurstan sorumlu olan ve bazen (ama her zaman değil) yaptıkları işi işaretlerle belirten en az yedi ayrı duvarcı ekibi çalışmıştır.


1964 yılında Roma dönemine ait bir tünel ağını ortaya çıkardık. Roma tünelleri modern tünellerden daha küçüktür - 70 cm genişliğinde ve 1,8 m yüksekliğinde, sadece bir kişinin geçebileceği genişliktedir. Antik tünellerin yaklaşık 130 m'si takip edilmiştir ve keşfedilmemiş başka tüneller de kurganın içine doğru devam etmektedir. Tünellerin çoğu ya da tamamı, belki de daha sonraki tünellerden kalan toprağı bertaraf etmek için kasıtlı olarak geri doldurulmuştur. Krepis duvarı boyunca bir noktada, Romalı kaşifler en alt tabakada bir boşluk bulmuş ve bu nedenle duvarın üstünden bir blok kaldırarak duvarın arkasında bir tünel açmışlardır.


Bu tünel, kurgan dolgusu olduğu ortaya çıkınca hemen terk edilmiştir. Daha ileride, iki işçi ekibinin karşılaştığı ancak bölümleri arasına son bloğu yerleştirmedikleri ikinci bir kısa keşif tüneli kazmışlardır. Üçüncü bir noktada, Romalılar krepis duvarının arkasını 7 metre boyunca kazmış ve daha sonra tünelin devam ettiği duvarın ön tarafına geçmek için üst tabakadan bir blok çıkarmışlardır. Bu tür antik soyguncu tünelleri Alyattes kurganı ve Bin Tepe'deki diğer kurganların çoğunda bulunmaktadır.


Roma tünelleri geri doldurulduysa, bunların bir odaya açılmadığını varsayıyoruz, çünkü geri doldurma muhtemelen diğer tünellerde devam eden keşiflerden kaynaklanmıştır. Kurgandaki büyük yarık (“Karnıyarık”) da orijinal zemin seviyesine ulaşacak kadar derin kazılmamıştır. Roma tünelleri ve bizim tünellerimiz kurganın merkezine kadar girmiş ve daha sonra mezar odasını bulmak amacıyla merkezin etrafındaki alanı araştırmıştır. Bu tüneller kurganın inşası hakkında önemli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Ancak kurgan içinde yarım kilometreden fazla tünel kazılmasına rağmen henüz bir mezar odası ortaya çıkarılamadı.


Bu kurganda kimin gömülü olduğunu bilmiyoruz. Muazzam büyüklüğü, Lidya kraliyet ailesinin bir üyesine ait olduğunu düşündürmektedir. Arkeologlar bir zamanlar, kısmen çağdaş şair Hipponax'ın bir pasajına dayanarak, Mermnad hanedanının ilk kralı Gyges'e ait olduğuna inanıyorlardı:


İzmir'e doğru giderken, Lidyalıların topraklarından; Attales'in mezarı, Gyges'in anıtı, [...] steli ve Mytalis kralı Tos'un anıtının yanından geç.... karnını batan güneşe doğru çevir.


Bu yorumda Attales Alyattes'tir; Gyges'in anıtı Karnıyarık Tepe'dir ve Tos'un anıtı da Karnıyarık Tepe'nin batısındaki Bin Tepe, Kır Mutaf Tepe'deki üçüncü büyük kurgandır. Bununla birlikte, kurgan dolgusundan elde edilen çanak çömlek, daha büyük olan kurganın MÖ 600'den daha erken bir tarihe ait olmadığını gösterir. Gyges yaklaşık MÖ 644 yılında öldüğüne göre, burası onun mezarı olamaz. Kurgan için mümkün olan en erken tarih yaklaşık MÖ 600 ile 547 arasıdır; Lidyalıların Persler tarafından devrildiği dönemdir. Bu nedenle muhtemelen kraliyet kurganları inşa etmediler; Çünkü sadece iki kral vardı: Alyattes ve Kroisos. Alyattes'in mezarı neredeyse kesin olarak Bin Tepe'deki en büyük kurgan olan Koca Mutaf Tepe'dir; ve Kroisos Persler tarafından alınmış ve Kiros'un güvenilir bir danışmanı olmuştur; muhtemelen bir kraliyet kurganına gömülmemiştir. Eğer bir kral değilse, bu mezar bir kraliçe için olabilir mi?


Sardis Kazısı link

çeviri SB




SB NOTLARI:

- "Adını Saka önderi Gogu’dan (Gagu, Gugu, Gog, Gök Han) alan Gog Boyu MÖ 665’de Kür-Araz’ın yukarı bölgelerine yerleşir... Asur Aşurbanipal (MÖ 685-631) yazıtında Luddilerin (Lidya) kralı Gugu olarak geçer... Kral Gyges’in (Gugu) adının Ogyges’ten (-Gyges), yani Oğuz’dan türetilmiş olma ihtimali bile bulunmakta" (SB-Turova ve Saka Türkleri).


- Bintepe Kurganları, Lidyalılara değil Saka-İskit Türklerine ait. Çünkü ilk kurgan İskitlerin gelmesiyle görülüyor ki bu Alyattes (Ulu-Ata) Kurganı'dır. Diğer yandan yukarıdaki veriler ışığında, babası Sadyattes'in (ö.635) kurganı ya da dedesi Ardys (Ardus, ö.637) ile büyükdedesi Gyges (Gugu/Gök, ö.644)'e ait kurgan yok! Ya da henüz bulunamadı veya adlandırılamadı! Gyges dönemiyle birlikte Kimmer (665) ve Saka-İskitlerle ya mücadele ya da ittifak halindedirler.


"Gyges oğlu Ardys’ü (Ardüs) Kimmerlerin istilasından kurtaran İskitler dışında, Ardüs’ün torunu da İskitleri barındırmıştır. Ardüs’ün torunu Alyattes (AlüAttes>Ulu Ata) ise, Siyarekses’in oğlunu öldürdükleri için Medlerden kaçıp ona sığınan Sakaları ağırlamış, daha sonra da onları paralı askerler olarak kullanmıştı. Üstelik Gyges’ten Karun’a (Kroisos) kadar Lidyalıların kaç kralı ya da soylusu vardı ki bu 500’den fazla tespit edilen (Lidya sınırları içinde) kurganlar onlara ait olabilsindi! Ayrıca Lidya Kralı Kandalus’u öldürüp dul kraliçeyle evlenen Gyges ne kadar Lidyalıydı? Bu kurganların Kimmer ya da Sakalara ait olduğu gün gibi ortadaydı." (SB-Turova ve Saka Türkleri)


EK:

Saka Türkleri, MÖ 100-MS 630, Spiti Vadisi / Hindistan-Tibet ve
Karnıyarık Kurganı, MÖ 600-547, Salihli

Yengi Öge Bey'den 
Kağan mührünün üzerinde bulunan eski Türkçe yazı damgaları ile "Sözüm" ibaresi. Kırgızistan, Talas bölgesi, Atlakh yerleşimi.
(Kaynak: A.S. Amanjolov "Eski Türk Yazısının Tarihi ve Teorisi" kitabı, s.97)







16 Eylül 2024 Pazartesi

Orat, Ortak

 

"Selleis Irmağı kıyılarından Arisbe'den kocaman kızıl atların getirdiği Hyrtakesoğlu Asios."

(İl. 2:839)


* Kocaman Kızıl Atlar = ORAT, donları al ile doru arasında olan atlar.

* Hyrtakes/Hyrtakos/Hyrtakus (ὑrtakídis//Ὑρτακίδης) = URTAK - ORTAK/G





* Asios = ASİ, AS/Z TÜRKLERİ


Heredot; "ASYA adı da Prometheus'un karısından gelir, ama Lidyalılar bu ada sahip çıkma isterler; ASYA, derler, adını Prometheus'un karısı olan ASİA'dan değil, MANES oğlu (Cotys) KOTUZ'un oğlu olan ASİAS'ın adından almıştır. Bu ASİAS adını SARDES boylarından birisi olan ASİAD'lar da taşır."


* Titan Japetos (Iapetos/Yapetos) oğlu Prometheus = Ata Yafes oğlu (Pro-)MED(-eus) = Med Türkleri / Ateş / Kamlar

* Manes = Manas (Türkçe)

* Cotys, Kotus = Kotuz (Türkçe)

* Sardes/Sardeis = Doğu'da Sparda, Babil kaynaklarında Sapardu, Elam yazıtlarında İşbarda. Saka Türklerinde bir Kağan adı; İşbara. Manas destanında "Sart, tüccar, kervanbaşı", Lidya'nın başkenti Sardes/Sart'ın da "Büyük Kral/Kervan Yolu" başlangıcı olması. İlginç olanıysa "Sardes" adının ilk kez MÖ 7.yy'da yaşamış olan Sappho'nun şiirinde görülmesi, öncesi yok. Yani Sard(-es) adını Saka Türkleri vermiş oluyor. Çünkü o dönemde "Ahamenişler"in Anadolu'da olmamasını bırakın henüz "doğmamış"lardı bile. 😉


SB / Turova ve Saka Türkleri

NOT: Saka kralı Azes'in obasına da "Asii, Asiani" denilirdi.


***

"Asius, son of Hyrtacus, whom his horses tawny and tall had borne from Arisbe, from the river Selleïs." (Iliad, 2:840)

Gr:"ἄsios ὑrtakídis ὃn ἀrísbithen féron ἵppoi aἴthones megáloi potamoῦ ἄpo sellíentos. (Ἄσιος Ὑρτακίδης ὃν Ἀρίσβηθεν φέρον ἵπποι, αἴθωνες μεγάλοι ποταμοῦ ἄπο Σελλήεντος.)"


* Tawny and tall horses = ORAT (Tr. etymology),  red chestnut coloured horses.

* Hyrtakes/Hyrtakos/Hyrtakus (ὑrtakídis//Ὑρτακίδης) = U/ORTAK/G (Tr.etymology), co-workers, partner.

* Asios (ἄsios//Ἄσιος) = ASI, AS/Z TURKS.

The tribe of the Scythian/Saka-Turk of king Azes is called;  ‘Asii, Asiani’.


Herodotus; ‘...ASIA after the wife of Prometheus;​ yet the Lydians claim a share in the latter name, saying that ASIA was not called after Prometheus' wife ASIA, but after ASIES, the son of COTYS (Kotus), who was the son of MANES, and that from him the ASIAD clan at SARDIS also takes its name.’


* Titan Japetos (Iapetos)' son Prometheus = Ancestor (=Ata,Tita, Tr etymology) Yafes son (pro-) MED (-eus = the suffixes -eus is not Greek, but Anatolian origin), Med/Media Turks. Yafes (Japetos/Iapetos is also considered by the "Holy books" as the ancestor of the Turkish tribes.

* Manes = MANAS (Kyrgyz Tr.), Leader/hero name and epic "Manas Saga" or "Epic of Manas".

* Cotys = KOTUZ (Tr.etymology), Tibetan ox, wild bull.

* Sardis/Sardes/Sardeis = As "Sparda" in the East sources, "Sapardu" in Babylonian, "Ishbarda" in Elamite inscriptions. The name of a khan (kagan) among Saka Turks is "Işbara". In the Manas saga, "Sart" is a "merchant, caravanbashi" . The capital city of Lydia, Sardes/Sart is also the beginning of  "Great King Road / Caravan Road". The interesting thing is that the name "Sardes" was first used in 7th c BC, in the poetry of Sappho, not before. In other words, Sard(-es) is given name by the Saka Turks. Because at that time, let alone the fact that the "Achaemenis" were not in Türkiye (Anatolia / Asia Minor), they were not even "born" yet.


SB.