olimpiyatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
olimpiyatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2024 Pazartesi

Olimpiyatlar ve Pelops

 

"Saka" Pelops Hippodamia ile zafer turu atıyor, (MÖ 1.yy-MS 1.yy, Metropolitan müzesi)


"Lidyalı" dedikleri Tantalos'un oğlu Pelops.

Anadolu'dan Mora yarımadasına göçüp (ya da kovulup) oraya adını bırakan Pelops (Peloponesse).

"Lidyalılar"ın kökeni Pelasg boyu Maionialılara (Mayonia/Meonie) dayanır ki Mora'nın yerlileri de Pelasglar'dır.

Manes/Manasoğlu Atus (Atys)'un oğlu Ludus (Lydus)'tan sonra Mayonialılar "Ludyalılar (Lidyalılar)" olarak anılmıştır. Manas ve Atus dönemi Turova Savaşı öncesi dönemine denk geldiği için de Ludus'tan geldiği söylenen Lidya adı savaş döneminde kullanılıyor olamaz.

Ayrıca, Pelops'un Mora'ya gitmesi Ahhiyavalıların Mora'ya yaptıkları göçleri düşünmemize sebeptir. Ahhiyava sözcüğü ikiye bölünür Ahhi > Akha - Yavan > İon olur ki Maionia sözcüğünde bile -İonia var.

Adı "Grekçe" olmayan Pelops'daki -op eki HA kökenli değil ki -oba sözcüyle ilgili görülüyor. Bu durumda adı Pel/Bel Oba olarak da okunabilir.

Pelops Mora'daki Elis kralı Oinomaos(Oynoma)'u araba yarışında yener ve kızıyla evlenir. Böylece iç güveyliği üzerinden bölgenin kralı olur. Ayrıca Aka Memnon ile Menelaos'un da atası olarak soy tablosunda gösterilir. Güya Pelops'un oğlu Atreus onların babası ya da dedesidir. İlginç olanı ise Girit Minotauros'u öldürüp Gelin Elene'yi de küçükken kaçıran Theseus da Pelops'un soyundan geliyordur.


Mora'nın batısındaki Kronos dağının yamacında kurulmuş olan Olympia Elis'in dini merkezidir. Dorlar Mora'yı işgal ettiklerinde, Zeus'un anayurdu saydıkları Teselya'daki Olympos'a istinaden buraya tapınak yaptırır ve adını da Olympia koyarlar.

Pelops'un at-arabası yarışıyla birlikte MÖ 776'da başlayan oyunlar Elis-Olympia'da her dört yılda bir Zeus'un onuruna düzenlenir. Köylü-soylu fark etmez, herkes oyunlara katılabilir. Ancak oyunlara katılanlar katışıksız "Grek" vatandaşı olmak zorundadır. Yani uluslararası bir yarışma değildir, kendi aralarında düzenledikleri polis (kent) çekişmeleridir.

Grekler bu "etnik" köken konusunda öyle katıdır ki Makedonyalı Amyntas'ın oğlu I.İskender'in (MÖ 495-450) yarışlara katılmasına Makedonyalıların "Grek" olmamasından dolayı izin vermezler. Ancak I.İskender'in "Grek" ve "Argos" sevgisi bu kararlarını gözden geçirmelerine sebep olur ki ona "Grek Sever" lakabı vererek katılmalarına izin verirler. Soyundan gelen "Büyük" İskender'in ölümünden sonra ise bu yarışlara gösterilen saygınlık azalır.


Grekler MÖ 2.yy'da Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altına girer ve oyunlarda değişiklikler yapılarak tekrar ayağa kaldırılır. "Grek" vatandaşı olma kuralı Romalıların da "Grek" sayılmasıyla yok sayılır. Romalılar yarışlara sirk ve gladyatör oyunlarını ilave eder. Ama bu sefer oyunlar uluslararası bir nitelik kazanır ve gerçekten de Olimpiyatlara dönüşür. Öyle ki artık profesyonel sporcular karşı karşıya getirilir. Bu da amatör sporcuların yok olmasına sebep olur.

Sporcuların sendikaları kurulur, bahisler oynanır, şikeler yapılır ve hatta spor dünyası öyle bir güce erişir ki siyasete bile karışırlar. Savaşlar sırasında spor karşılaşmalarına ara verilince durma noktasına gelir. İmparator August döneminde ise tekrar ayağa kaldırılır ve araba yarışlarının başlatılmasıyla olimpiyat yarışlarına geri dönülür. Hristiyanlığın yayılması ve kabulü oyunlara da etkisini gösterir ve Doğu Roma imparatoru I.Theodosios tarafından 393'te yasaklanır. Tekrar başlaması (1896) için 1500 yıl geçmesi gerekmektedir.


Roma İmparatorluğu ile uluslararasına dönüşen olimpiyatlardan önce Türklerin uluslararası oyunlar düzenlediğini, öyle ki Grek vatandaşlarının MÖ 776'da başlattığı yarışlardan da 200 yıl önce, yani MÖ 1000'lerden beri uyguladıklarını biliyor muydunuz? Türkler Çinliler ile uluslararası sayılabilecek okçuluk ve binicilik yarışmaları yapardı.


Günümüzdeki Olimpiyatlar da amacından sapmış ve Roma sirkine dönüşmüş!

Ne zekilik, ne çeviklik, ne de ahlak kalmamış!

Paris 2024

SB


Etrüsk, sporcu fresklerden dolayı "Olimpiyat Oyunları Mezarı" olarak adlandırmışlar.

Ancak aslı cenaze oyunları olmalıdır.


Pelops Saka/İskit Başlığı ve Pantolonuyla









13 Ekim 2018 Cumartesi

Antikçağda ve Türklerde Atlı Spor



Kimin yerinde olmak isterdin:
- Olimpiyat oyunlarında bir fatih mi, yoksa fatih olduğunu iddia eden bir tellal mı?

Plutarkhos (MS 46-120)
İki Yüzlü Hayatlar ve Hileler 
(Themistocles)


(Hun-İskit/Saka-Göktürk-Uygur-Hakas-Kırgız Türklerinin yaşadığı bölge)
1 - At Arabası, (Sychych)Yürek Dağı, Bronz Çağı (MÖ 14.-12.yy)
2- "Kız Kaçırma", (Sychych)Yürek Dağı, MS 1000
3/4- Atlar, Bizhiktig-Kaya, MS 18-19.yy





ANTİK ÇAĞDAN MODERN OLİMPİYATLARA BİNİCİLİK SPORU VE TÜRK BİNİCİLİĞİNİN OLİMPİK GELİŞİMİ
Dr.A.Fuat ÜNVER


İnsanoğlunun yaşamında tarihin ilk çağlarından itibaren yerini almış olan at, tarihi serüveni içinde birçok değişik maksatlara hizmet etmiştir. Başlangıçta bir av hayvanı olarak beslenmek amacıyla kullanılan at, insanların onun diğer özelliklerini fark etmeye başlamaları ve bunlardan faydalanmak üzere evcilleştirmeleri ile tarih boyunca birey ve toplum hayatında vazgeçilmez bir unsur olarak görev almıştır.


Atın sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri birer birer keşfeden insanoğlu, en hızlı ulaşım vasıtası olarak hep onu kullanmış, müteakip dönemlerde tarımda, taşımacılıkta ve posta hizmetlerinde onun gücünden ve süratinden istifade etmiştir. Binlerce yıl boyunca savaşlarda bir harp vasıtası olarak insanlık tarihinin dönüm noktalarını belirleyen muharebelerde hep son sözü atlar ve atlı birlikler söylemiştir.


Bu saygın birliktelik içerisinde her ne kadar atın işlevselliği ön planda ise de aslında atın, insan ve toplum maneviyatı üzerinde pek çok yoğun etkileri olduğu antropologlar ve sosyologlar tarafından dile getirilmiştir. At, insan için her zaman sadakat ve güvenin sembolü olmakla kalmamış aynı zamanda yaradılışındaki ihtişamdan dolayı, zenginlik ve asaleti de temsil etmiştir. Sükûnetli yapısı ve çevresiyle olan uyumundan dolayı insan üzerinde her zaman güven oluşturan ve sakinleştiren bir etkiye sahip olmuştur.


İskit Türkleri - MÖ 4.yy



Antik Olimpiyatlar Öncesi Dönem

Atın evcilleştirilmesi, insanlığın uygarlık alanında attığı en ileri adımlardan biri olmuştur. Bu aşama Fransız bilgin Buffen tarafından “insanlığın en soylu fethi” (Türkmen, 1983, s.60) olarak adlandırılmış ve bu en soylu fethin çeşitli belge ve bulgulara dayanarak yaklaşık M.Ö. 4000 yıllarında Türklerin ataları tarafından yapıldığını ifade edilmiştir (Eberhard,1947, s.17). Atın evcilleştirilmesiyle ilgili W. Koppers’in iddiası ise "Atın evcilleştirilmesi ve atlı çoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir."


Atın Türkler tarafından ehlileştirildiği, aynı dönem kültürüne ait alp mezarlarından çıkan at kemiklerinden de anlaşılmaktadır (Ögel, 1984, s.17). Çok eski çağlara ait insan iskeletleri arasında rastlanan at iskeletleri, at ile insan arasındaki tanışıklığın insanlık tarihi kadar önceye dayandığını ortaya koymaktadır. Başlangıçta atların sadece bir besin kaynağı olarak kullanılmasına karşın, aralarındaki iletişimin gelişmesi sonucu onun diğer özelliklerini fark eden insanoğlu, çok ilkel de olsa geliştirdiği bazı araç ve yöntemlerle onu evcilleştirmeye başlamıştır.


Kuzey Avrasya’nın geniş bozkırlarında doğarak atlı göçebe kültürü veya bozkır kültürü olarak adlandırılan Türk kültürü, Ural ve Altay dağları arasında uzanan step bölgesini merkez edinmiş ve buradan çevreye yayılmıştır. Atı çekme ve taşıma aracı durumundan kurtararak binek hayvanı haline dönüştüren bu kültür, ok ve mızrak taşıyan atlı savaşçılarıyla M.Ö. 800’lerde çevre kültürlerin atlı araba savaşçılığı hâkimiyetine tamamen son vermiştir (Yıldıran, 1996, s.49).


Atın bir harp aracı olarak kullanılmasının yanında, ondan sportif amaçlı yararlanma gayretlerine de, bu kültüre diğer toplum ve kavimlerden çok daha önce erişmiş olan Türklerde rastlamaktayız. Tibet’te bulunan ve M.Ö.1000 yılına ait olduğu bilinen, kayalara işlenmiş bir fresk üzerinde, ellişer metre aralıklarla dizilmiş olan hedef levhalarına dörtnala koşan atlarının üzerinde cepheden, yandan ve geriye dönerek ok atmak suretiyle isabet ettirmeye çalışan Türkler resmedilmişlerdir.


Binicilik sporunun ilk izlerine, tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen ve Çin’de yaşamış olan Chou “Çu” sülalesinin hâkimiyeti döneminde rastlanmaktadır. Antik olimpiyat oyunlarının M.Ö.776 yılında başladığı düşünülürse, Türklerin M.Ö. 1000 yıllarında Çinlilerle okçuluk ve binicilik yarışmaları yapmaları ilk milletlerarası ikili yarışmalar olarak ortaya çıkmaktadır.



Antik Olimpiyatlar

Olimpiyat Oyunlarının, Eski Yunan’da, Olimpia olarak bilinen yerde, Zeus adına inşa edilmiş ve kutsal duvarlarla çevrilmiş tapınağın hâkim olduğu bir düzlükte yapıldığı bilinmektedir. Halkın çok büyük bir ilgisini çeken bu müsabakaların başında da at yarışları geliyordu. M.Ö.700’lere doğru at arabası savaştaki önemini tamamıyla yitirmiş ve araba yarışları Eski Yunanlıların ata yer verdikleri tek alan olarak kalmıştır.


25. Olimpiyat Oyunlarından başlayarak önce dört daha sonra iki atlı araba yarışları, 33. Olimpiyat Oyunlarından itibaren de at yarışmaları düzenlenmeye başlanmıştır. Araba yarışıyla ilgili ilk kayıtlara ise Homeros'un İlyada’sındaki cenaze oyunlarında rastlanır. Bu arabaların hem iki atın koşulu olduğu küçük olanları hem de dört atlı büyük olanları mevcuttu. Sürücüler arabanın içinde ayakta dururlar, ellerinde dizginler, rakiplerine meydan okuyarak, nal sesleri, kişnemeler, koşum takımlarının göz alan parıltıları ve rengârenk süsler arasında tozu dumana katarlardı. Yarış boyunca birbirine giren atların yerlere yuvarlandığı, arabaların devrildiği, sürücülerin altında kaldığı çok olurdu. İzlemeye gelenler de bu kıyasıya görüntüler karşısında, sonsuz bir heyecanla kendilerinden geçerlerdi (Tutel, 1998, s.10)



At ve atlı araba yarışmaları Olimpiyat Oyunlarında şu kronolojik sıralamayla yapılmaya başlanmıştır:

Dört atın çektiği “Tethrippon” yarışları M.Ö.680 (25nci Olimp.); 
yetişkin at yarışları “Keles” M.Ö.648 (33ncü Olimpiyatlar);
iki katır tarafından çekilen “Apene” M.Ö.500 (70nci Olimp.); 
iki atın çektiği “Synoris” M.Ö.408 (93ncü Olimpiyatlar);
dört tayın çektiği “Tethrippon” M.Ö.384 (99ncu Olimp.);
iki tayın çektiği “Synoris” M.Ö.268 (128nci Olimpiyatlar); 
tay ve kısraklar için düzenlenen “Kalpe” ise M.Ö.384 (99ncu Olimpiyatlar) yıllarında yapılmıştır (Yalouris, 1979, s.84).



İki katır tarafından çekilen “Apene (Katır)” yarışları (1.) atlarınki kadar popüler olamadı, 
bu sebeple MÖ 500'lerde başlayan yarışlar MÖ 444'de kaldırıldı. 
İki at tarafından çekilen “Synoris” yarışları (2.) ise MÖ 408'de başladı, 8 tur koşardı (9 km). 
MÖ 264-268'de ise taylar koşusu başladı ve 4 tur (3,5 km) atardı.




Antik çağlarda at yarışları, en az bugünkü kadar heyecanlı ve çok daha tehlikeliydi. Olimpik festivallerde at yarışları araba yarışlarından sonra yapılıyor, böylece zemin zaten fazlasıyla bozulmuş ve oyuklarla dolmuş oluyordu. Bu bozuk zemin üzerinde atların tökezlenmesi sonucu binicilerin yerlerinden fırlayıp anında ölüme burun buruna kalması veya çok ciddi sakatlıklar yaşaması, yarışmalar boyunca sık karşılaşılan bir durumdu.


25nci Olimpiyat Oyunları ile başlayan atlı araba yarışmaları, seyircilerin ilgisi göz önüne alındığında ve oyunların giderek artan önemi içerisinde, en saygın ve en soylu yarışmalar olarak kabul edilirdi. Araba yarışını kazanan veya at yarışında birinci gelen atı yetiştiren ailelere büyük bir saygı duyulurdu. Xenophon’a göre atlı araba için at yetiştirenler dünyanın en saygın ve en önemli işini yapmaktaydılar (Jensen, 1948, s.14).


Antik Olimpiyat Oyunlarında binicilerin ata binerken üzengi kullanmamalarının sebebi ise henüz o dönemde ne Yunanlıların ne sonraki dönemde Romalıların üzengiyi bilmediklerindendi. Üzengi de daha birçok şey gibi yine Türkler tarafından yaratılmış bir atçılık kültürünün ürünü olarak ortaya çıkmıştır.


Kuşhan Türkleri - MS 100 / British Müzesi



Üzengi de M.Ö. III. yüzyılda Türkler tarafından icat edilmiştir. Avrupa’da VI. yüzyılda Avarlar tarafından yaygınlaştırıldığı, Çin’e M.S. 200-400 yılları arasında İç Asya’dan getirildiği, binicilikte uzun bir tecrübeye sahip İranlıların dahi İslamiyet’ten önce üzengiyi kullanmadıkları anlaşılmaktadır. Son Sasani hükümdarları ile ilgili kabartmalarda üzengi görülmediği gibi İranlıların kendi öz dillerinde de üzengiyi ifade eden bir kelime yoktur. Cahiliye devri Araplarının üzengiyi kullanmadıkları, Müslüman Arapların ise VIII. yüzyılda Türklerden aldıkları bilinmektedir (Sümer, 1983, s.90).



Etrüsk - Tarquinia "Olimpiyatlar Mezarı" - MÖ 520
Romalılara Etrüsklerden geçmiştir, Yunanlılardan değil! - SB



Roma ve Bizans Dönemi:

Roma’da at arabası yarışı merakı Eski Yunanlılara göre daha da kuvvetlenmiş, bugünün futbol fanatikleri gibi toplumsal kimlik ve siyasal örgütlenmelere yansımıştı. Binicilik öğrenme merkezleri olarak başlayan hipodromlar kısa sürede yarış ve bahis alanları haline geldiler. Binicisiz at yarışları, Neron devrinde ve İmparator tarafından icat edilmiştir. Atları tahrik etmek için yanlarına tahta toplar asılıyor ve üzerinde sivri demir parçaları bulunan bu topların oynamasıyla atlar kudurmuş gibi koşuyordu.


M.S. 395 yılında imparator Theodosius’un ölümüyle, at yarışlarının da Roma imparatorluğu gibi sonu geldi. Ama yarışlar bu seferde Bizans’ın başkentinde ortaya çıktı; hem de Roma’dakinden daha büyük bir heyecan fırtınasının odağını oluşturarak. İmparator Constantinus, M.S. 330 tarihinde İstanbul’u Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak ilan ettiğinde, Roma’ya özgü kurumların yanı sıra geleneklerin bu kente taşınmasını uygun görmüştü. Bu sıralarda İstanbul’da Septim Severus’un (146- 211) yapımına başlattığı büyük bir Hipodrom bulunuyordu.


İstanbul’daki hipodromun İmparator Constantinus tarafından daha da genişlettirilmesiyle devam etmekte olan yarışmalar, daha büyük önem ve değer kazanıyordu. İstanbul’un 1204 yılında Latin istilasına uğradığı ana kadar Hipodrom, kentin en önemli eğlence merkezi haline gelmiş, başkentin bayram, yıldönümü, dini ve milli günleri hep burada kutlanmış, başta atlı araba yarışları olmak üzere çeşitli gösterilere sahne olmuştu.


Roma’daki “Circus Maximus’’ta olduğu gibi İstanbul Hipodromunda da dört atın çektiği ve “Quadriga” adıyla anılan iki tekerlekli arabalar arasındaki yarışlarda, araba sürücülerinin giydikleri kıyafetlere göre adlarla anıldıkları görülürdü. Beyazlar, Yeşiller, Maviler ve Kırmızılar olmak üzere bunlar dört takım teşkil ederlerdi. Bu takımların en az sürücüler kadar ateşli olan taraftarları da hipodromun tribünlerinde kendilerine ayrılan yerlerde otururlardı. Bu takımlar arasındaki rekabet büyük bir hızla artmış ve dört takım arasında en güçlüleri olan Yeşiller ile Maviler arasındaki rekabet ise büyük boyutlara varmıştı. Bu rekabet sosyal, politik ve dinsel alanlara kadar yayılmış ve adeta partizanlık şekline dönüşmüştü. Ve işte İstanbul Hipodromu bu büyük rekabetin bir arenası haline gelmişti (Atabeyoğlu, 1998, s.26).




Bizans’ta at ve araba yarışları, bugünkü Sultan Ahmet Parkı’nda at meydanı olarak bilinen alanında yapılıyordu. İzleyenler tarafından büyük bir keyif alınan bu yarışlar, zamanla gelişen fanatik duygular, maviler ile yeşiller arasındaki büyük kazanç beklentileriyle oluşan öldüresiye rekabet, taraflar arasında çok büyük kavgalara, kanlı çatışmalara ve önemli sayıda can kayıplarına yol açtı.


Halkın özellikle büyük ilgi gösterdiği at ve atlı araba yarışlarında türlü renkte giysili yarışmacılar için bahis tutuşuluyordu. Bu suretle birbirine rakip partiler meydana gelmiş, çoğu zaman bu tutkular grupların çatışmalarına, hatta binici ve sürücülerin öldürülmelerine sebep olmuştur (Alpman, 2001, s.169).


“Maviler” ile “Yeşiller” arasında ilk çatışma 493 yılında tiyatroda çıkmış, bunu beş yıl sonra hipodromda çok daha büyük boyutlara ulaşmış diğer bir çatışma izlemiş, çatışmalarda iki taraftan da çok kişiler öldüğü gibi hipodromdaki “Kathisma” adıyla anılan İmparator Locası taş yağmuruna tutulmuş, pek çok kişi tevkif edilerek zindanlara atılmıştır. Kentin sokaklarında da süren kanlı kavgalar ancak “Yeşiller”in hamisi olan Plato’nun kentin valisi olarak atanmasıyla durdurulabilmiştir.


Bizans’ta ise yarış teşkilatını tamamıyla sistemli ve kâğıt üzerinde kayıtlı buluyoruz. Programlar, listeler, atların isimleri, donları, sahipleri vs. bunlar yarış günü görülmemiş bir heyecanla bahse giren Bizanslılara dağıtılırdı. “Yeşil” ve “Mavi” şeklinde girişilen bahisler çok defa iki tarafı birbirine düşürürdü. Ancak bu rekabetin doğurduğu elektrikli hava bir türlü izale edilememişti. 514 yılında çıkan olaylarda askerlerin kanlı müdahalesiyle ayaklanmalar bastırılabilmiş ve İmparator Anastasius at yarışlarını yasaklama kararını vermişti. Bizans’ın en kanlı olaylarına ve de yarışmalarına sahne olan tarihi hipodromun yerinde bugün Sultanahmet Parkı bulunmaktadır.


VII. yüzyıldan itibaren at, doğuda İslamiyet’in doğuşu ile yeni bir önem ve değer kazanarak tarihi serüvenine devam ederken batıda, her ikisinin de üzeride taşıdığı demir zırhlarla kaba, ruhsuz ve hantal bir görünüme bürünmüş at ve binicisinin temsil ettiği şövalyelik dönemine girilmiştir.


Eski Yunan’da olimpik, Roma’da sirk oyunları olarak yaşamsal alan bulan binicilik, Ortaçağda “şövalyeler müsabakaları”na diğer bir tanımlama ile turnuvalara (Turnoi-Turnua) dönüşmüştür. Turnuva, şövalyelerin sportif yarışmalarının başta gelenidir. Herhangi bir vesile ile yapılan büyük bayramlarda, şenliklerde bir de turnuva tertip edilir, bu suretle o günler ayrı bir özellik kazanırdı. Aynı dönemde İslamiyet’in yayılması amacına bir araç olarak hizmet edecek olan atların yetiştirilmesine ve eğitimlerine verilen önem giderek arttığından, İslam devletinin kuruluşu ile oluşturulan Arap orduları, VII. ve VIII. yüzyıl boyunca bu ulvi varlıklar sayesinde İran, Hindistan, Çin, İstanbul, İspanya ve Toulouse’ye kadar ilerleyebilmişlerdir.


İran'dan "Türk Süvari"



Türk Kültüründe At, Atlı Sporlar ve Binicilik

At ve Türk, tarih boyunca iki kardeş, iki arkadaş, iki yaren gibi olmuşlardır. Türkler ata çok kıymet vermişlerdir. At, kahramanlığın, centilmenliğin bir sembolüdür. Tarihte büyük bir yeri olan at, Türkler için çok daha fazla anlam ifade eder. İnsanlık tarihi atı bir spor ve savaş aracı olarak yıllarca kullanmıştır. Atın Türkler tarafından evcilleştirilmesiyle kurulan bu bağ; “Kuş kanatsız, Türk atsız olmaz” sözü çok güzel anlatır.


Eski Türk destanları ve efsanelerinde atın ayrı bir yeri vardır. Oğuz Destanı at ile başlar ve Dede Korkut'ta at, insanla özdeşleşmiştir. Dede Korkut Destanı’nda “Yayan erin umudu olmaz” sözü sık sık söylenerek, atın Türkler için değeri başka bir şekilde fakat aynı ehemmiyetle ifade ediliyor. Oğuz Türkleri, devletlerini at üstünde kurdular ve Anadolu’ya da at üstünde geldiler.


Tarihçi E.Marcelin, Hunlara dair yazdığı eserinde, “...Türkler süvari muharebesinde zayıf, cılız fakat yorgunluk nedir bilmezler. Şimşek gibi süratli olan atları üzerinde çakılı gibi dururlar ve hayatlarını at üzerinde geçirirler.....” demektedir (Güven, 1999, s.195).


Bu noktadan hareketle at ile Türkün binlerce yıldır devam eden birlikteliğinde atın Türkler için bir hayvan olmaktan çok, değerli bir varlık ve ulvi bir sembol haline geldiğini görmekteyiz. İnsanlık tarihinde yer alan on altı Türk Devleti’nin birçoğunun bayrağında, at figürüne rastlamak mümkündür. Eski Türkler devlet yönetimi için en önemli gördükleri üç kavram at, avrat ve silahtı. At; Türkler için kuşun kanadı ne kadar önemliyse o kadar önemliydi, avrat; devletin temelini oluşturan aile kavramını, silah ise devletin askeri gücünü temsil etmekteydi.


İlk tarihsel belgemiz olan Göktürk yazıtlarından bu mücadeleci ve korkusuz insanların hayatlarının çok zaman at, ok ve yay ile geçtiği anlaşılmaktadır. Dahası, bu metinlerde atların ölümlerinden erlerin ölümleri gibi söz edilir. Bu da atı uysallaştıran Türklerin at ile bütünleştiklerinin bir anlatımıdır (Güven, 1999, s.11). Bunun içindir ki; Türkler atı dövmez, kötü söz söylemez, sert davranışlardan kaçınır, kardeş ve yoldaştan daha yakın bulur, oynamasını ve kişnemesini uğur sayarlardı. Turan hükümdarı Alp Er TUNGA der ki; “Ay gök için ne ise, Türkler için at da odur.”


Türkler geniş otlaklara sahip oldukları için en çok ve en iyi atları beslemişlerdir. Avrupalılar Türkler kadar çok kaliteli atlara sahip olamadıkları için Türklere daima yenilmişlerdir. Jean Paul Roux’un yazdığı “Türklerin Tarihi” isimli kitapta “Türkler isteselerdi bütün dünyayı fethedebilirlerdi. Ancak onlar atlarını besleyebilecek otlakların bulunmadığı ülkelere gitmediler” demiştir (Güleç, 1996, s.49). İslam öncesi Türk toplumlarının yaşayışlarında atı her yönüyle görmek mümkündür. Çin kaynaklarında yer alan Göktürk çağına ait değişik 11 at türü olduğu bildirilmektedir.


Ata bağlı kültür, at kültürüne dayalı sportif aktiviteleri de ortaya çıkarmış, günümüzde Türkiye’de ve Türk dünyasında halen uygulanmakta olan Beyge, Oğlak kapmaca (Gökbörü/Buzkaşi), Gümüş kapma, Atlı Güreş, Kız Kovalama, Cambı Atma, Cirit ve Yorga/Rahvan at yarışları gibi çok sayıda atlı sporu miras bırakmıştır (Yıldıran, 1999, s.44). Eski Türklerin “ata sporu” sayılabilecek branşlardan biri de polo oyunu idi. Poloya “çöğen” adını veren Türkler, tahta çıkma törenlerinde bu oyunu oynardı. (...)


(...) Bize ait olan paha biçilmez 6000 yıllık at ve binicilik kültürünü, tarihi süreç içerinde yitirdiğimizden dolayı yabancılaştığımız, onunla karşılaştığımızda korktuğumuz, hatta yanına bile yanaşıp dokunamadığımız, sevemediğimiz atlarımızla yeniden tanışmak ve onları tekrar keşfetmek için sağlıklı ve bilimsel bir eğitim sistemine ihtiyaç duyulmaktadır. Kulaktan dolma bilgilerle, bilimselliğin olmadığı bir eğitim anlayışla hiçbir gelişme elde edilemediği gibi, bu spora gönül veren birçok genç, aynı eksiklik yüzünden belirli bir seviyenin ötesine geçemediğinden bir daha dönmemek üzere binicilik sporunu daha başlamadan bırakmak zorunda kalmaktadır.


Dr.A.Fuat ÜNVER
Hacettepe Üniversitesi Binicilik Araştırma ve Uygulama Merkezi
Cumhuriyet Öncesi Dönemde Binicilik Sporu; Modern Olimpiyatlarda Binicilik; detaylı PDF




* Roma'daki "Circus Maximus" Etrüskler tarafından inşa edilmiştir. Roma circuslarındaki "Atlı Troia Oyunları" da Etrüskler'in Roma'ya bir başka armağınıdır.
* Polo bir Türk İcadıdır. Kıpçaklar vasıtasıyla Batılılara geçmiştir. 
* Bizans için "Doğu Roma" denilmeli, çünkü 16.yy'dan sonra ancak "Bizans" olarak adlandırılmıştır. Ayrıca:

"Partililer başlangıçta saçlarını öteki Bizanslılardan farklı biçimde kestirip yeni moda bir saç stili edindiler. İranlılar gibi bıyık ve sakallara dokunmadan, mümkün olduğu kadar uzattılar, saçları ise, önleri şakaklara kadar kesip geri kalanını düzensiz biçimde, Massagetler gibi boylu boyunca uzattılar. Kimi zaman buna "Hun Modası" da denildi." [Bizans'ın Gizli Tarihi - Prokopius (6.yy), çev: Orhan Duru]


- Partililer : Yeşiller ve Maviler, Doğu Roma "Nike İsyanı" MS 532.
- Massagetler = Kermichion /Hion-Hun-Ak/Kızıl Hunlar); Tomris Ece = İskit/Saka Türk boyu.





ilgili:





2 Nisan 2015 Perşembe

PELOPS / ATLANTİS / OLİMPİYATLAR






Pelops Tantalis kralı Tantalos’un oğlu ve Tanrı Zeus’un torunudur. Muhteşem Spil’de yaşamıştı. Çocukken babası onu, Tanrılara kurban etmek istemişti. Tantalos ölümsüz olmak istiyordu. Tanrılar onun bu davranışını cezalandırdılar ve Pelops’u yeniden yaşama döndürdüler. Daha sonra Pelops Pisa kralı Oenomaus’un kızı Hippodameia’yı kandırdı.

Pelops Manisa, Spil’den çok büyük bir servetle Yunanistan’a gitmiş ve orada, onu Kral yapmışlardı. Antik çağdan buyana, koskoca yarım adaya, onun adını vererek Pelepones demişlerdi. Olimpiyat oyunlarının kurucusu sayılmıştı. Niobe’nin ve Kybele anıtını yaptıran Broteas’ın da abisiydi.


Prof. Dr. Elif Tül Tulunay , "Pelops’un gizemi "diye bir kitap yazmıştır. Bu eser Manisa tarihi için çok önemlidir. Tantalos’un oğlu Pelops ile ilgili araştırmalarına, Olympia Zeus Tapınağı Batı alınlığındaki (Apollon kabul edilen ) orta figürün Pelops olabileceği düşüncesinden hareketle başlamıştır. Bu çalışması büyük ilgi ve destek bulmuştur.

Tulunay eski klasik düşünce yapısını yıkan, ufku geniş bir Arkeolog. Bilim adamı bağnazlığından kurtulup, kendi düşünce ve fikirlerini evrensel değerlerde, yeniden yapılandırmıştır. Anadolu’yu seven Bilim insanı olmanın öncüsü olma yolundadır. Masa başından kurtulup; ülkesini değerlerini yerinde görüp, talebeleriyle birlikte incelemektedir. 


Bu gün, M.Ö7.binden beri, Anadolu’da madeni(bakır) aletlerin kullanıldığı, çeşitli kazılarda ele gecen buluntularla saptanmıştır.

Bu nedenle, Mısır kaynaklarından öğrenilen ve bir “mitos” olarak yorumlanan “Atlantis”, aslında Batı Anadolu topraklarında yaşanmış bir maden uygarlığını kastediyor olabilir; üstelik bu varsayıma, isimler (Atlas- Tantalos ) ve bilinen anlamları (“taşıyıcı”) da uymaktadır.

Antik kaynaklarda da Pelops, Tantalos’un oğludur ve tüm ailesiyle Anadolu’ya bağlıdır. Pelops’un Anadolu’dan Yunanistan’a geçerek kral olması ve koskoca bir yarım adaya adını vermesi, Herodotos’a göre Kserkes tarafından yüzyıllar sonra dahi hayret ve kıskançlıkla karışık gıptayla karşılanmaktadır.

Tantalos’un kentinin gerçekten var olup, bir zelzele sonucu fışkıran suların altında kalması ve açılan yarıkta kaybolması neden mümkün olmasın? 

Üstelik Antik Kaynaklara göre Antik Çağda da, Batı Anadolu’da meydana gelen büyük bir depremin Tantalos krallığını yeryüzünden sildiği görüşü mantıklı kabul ediliyordu, krş. Strab.1, 3, 17 (Demokles’e atfen) ;krş. Not. 5. 

Bu gün de Güney ve Batı Anadolu sık sık depremlerle sarsılıyor ve dağlarında hala yeni kanyonlar, şelaleler, mağaralar vs. keşfediliyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında, geleneksel anlatımdan şüphe ederek,”batık şehirler”e inanmamak, kanımca ön yargılı bir davranıştır. Hikâyeler, abartı ve mucizelerden arındırılırsa, Antik Kaynaklar bize belki bu gün tamamen toprak altında olan bu eski kentlerin izini bulmamız için bir yol gösterebilir.”



“Prof.Dr. Elif Tül Tulunay 1950 doğumludur. İlk Orta ve Yüksek tahsilini İstanbul’da yaptı. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Prehistorya ve Arkeoloji Bölümü’nden mezun oldu.

1970–73 yıllarında Aphrodisias, Perge ve Seleukeia a, Melas (Lyrbe ?) kazılarına katıldı. 1974–80 yıllarında Milli Eğitim Bakanlığının bursuyla, Almanya’da Mainz-Johannes Gurenberg Üniversitesi’nde Prof.Dr. Frank Brommer’in yanında Doktorasını yaptı.1981 yılından beri, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Anabilim dalında öğretim üyesidir.

Eserleri:
Die Darstellungen der Artemis als Jagerin aus Kleinasien,(Diss)Mainz, 1980.
Theseus ve Kentauromakhi, İstanbul, 1986.
“Anadolu’da Aetemis ile Aphrodite arasındaki benzerlikler”(Bildiri)X. Türk tarih kongresi1986-Ankara,1990, 415–421
“Die goldene Artemis, der silberne Apollon”(Bildiri)Akten des XIII. Internationalen Kongress für klasssiche Archalogia-Berlin 1988, Mainz.
“Hieropolis Tiyatrosu Podium Relieflerinde Artemis”(Bildiri) Türk Kültür Tarihinde Denizli Sempozyomu-Denizli 1988, Denizli,1989,263–265.
Minos uygarlığı, S.Alexiou (Güncelleştirilmiş bibliyografya ilavesiyle çeviri ), İstanbul,1991
Etrüsk sanatı, İstanbul,1992.
alıntı



Kitap


Pelops, "fildişi omuzlu" ve Hippodameia uğruna onun babası Oinomaos ile araba yarıştıran "mitolojik" bir kahraman olarak bilinir genellikle; oysa o, ismi çevresindeki söylencelerde saklı gerçekler algılandıkça, çok renkli ve "tarihi kişilik" ile karşımıza çıkmaktadır.

Antik Kaynaklara göre, Pelops'un öyküsü Batı Anadolu'da başlar, göç yoluyla kuzeyden güneye tüm Yunanistan'ı katederek, ismini verdiği Peloponnesos yarımadasındaki Olympia'da son bulur. Fakat o, hala, Tunç Çağı'nda Asya'dan Avrupa'ya yapılan göçlerin ve kültür transferinin gizemli izlerini "fildişi" omuzunda taşımaktadır.

(Arka Kapak'tan)

____


PELOPS 

Tantalos'un oğlu, tanrı Zeus'un torunu,Yunan efsanesinin en ilgi çekici kahramanlarından biridir . 

Anasının Ege ırmaklarından Ksanthos, ya da Paktolos'un kızı olduğu ileri sürülür. Pelops babası Tantalos gibi Anadolu'da doğmuş, büyümüştür, onun Yunanistan'a göçmesi uygarlığın Yunan yarımadasına Anadolu'dan geldiğini kanıtlayan bir belirtidir.

Efsaneye göre tanrılarla haşır neşir olan Tantalos onları denemek için bir şölende onlara kesip doğradığı oğlu Pelops'u yiyecek olarak verir, tanrıların hepsi bu korkunç oyunun farkına varırlar, yalnız kızını yitirmiş olmanın acısıyla dalgın olan Demeter Pelops'un bir omzunu yer. 

Zeus tanrı çocuğun bedenini yeni baştan yaratıp diriltir, Demeter'in yediği omuz yerine de fildişinden bir omuz koyar Pelops'a. 

Tanrı Poseidon Pelops'a gönül verir, bir süre şarap sunucusu olarak kullanır, sonra gene yeryüzüne gönderir ve kanatlı atlar armağan ederek Oinomaos'a karşı yarışa girişmeyi buyurur. Bilindiği gibi Elis kralı Oinomaos kızı Hippodameia'yı ancak kendisini araba yarışında yenecek olana vermeye ant içmişti. 

Pelops Oinomaos'u yener ve Hippodameia ile evlenir. Pelops yerli kahramanlardan ne kadar üstün olduğunu böylece kanıtlamış olmakla kalmaz, Olympos oyunlarını kurar ve Yunanistan'da bu yoldan büyük bir çığır açar. 

Mora yarımadasına adının verilmiş olması Ege'den gelme bu göçmenin efsanede gösterilen yerinden de daha büyük bir yer tuttuğunu, daha derin bir çığır açtığını açığa vurmaktadır.

Pelops'un Hippodameia'dan olan oğullarının tanrı lanetine uğramış olmaları Pelops'un kendisine yardım etmiş olan arabacı Myrtilos'u denize atıp öldürmekle işlediği suçtan ileri geldiği söylenir.


Agamemnon
İlyada'nın üçüncü bölümünde Helene surların üstüne dizilmiş, savaş alanına bakan Troyalı ihtiyarlara en başta eski eniştesi Agamemnon'u "hem iyi bir kral, hem güçlü bir savaşçı" olarak tanıtır. Agamemnon'un krallık yetkisi Zeus'tan gelmiştir. 

Homeros onun asasının, kral değneğinin tarihçesini çizerken (İl. 11, 100 vd.), soyunu Pelops'a kadar götürür,başka bir efsane koluna göre Agamemnon'un ilk atası Tantalos'tu. 


Amphion 
Tantalos'un kızı Niobe ile evlenmiş, Apollon'la Artemis Niobe'nin çocuklarını oklarıyla vururken Amphios'u da küstah bir soy yarattı diye öldürmüşler.


İlos,
oğlu Ganymedes'in Olympos'a kaçırılmasından sorumlu olan Tantalos'la Pelops'u Anadolu'dan kovmuş.



Menelaos
Agamemnon'un kardeşi Menelaos, babası Atreus tarafından Pelops ve Tantalos soyundan, anası Aerope tarafından da Giritli Minos'un, yani tanrı Zeus'la Europa'nm dölüdür.


Niobe
Niobe, babası Tantalos ve kardeşi Pelops gibi Anadolu'ya özgü efsanelik bir tiptir. Bu üç kişinin efsanesi de Anadolu'da kaynak bulur, oradan Yunanistan'a yayılır ve yerli Yunan efsanesi gibi gösterilir.


Pandareos 
efsanesi Girit ve Anadolu ile ilgili bir efsanedir. Şöyle anlatılır: Rheia yeni doğan Zeus'u Kronos'tan kaçırmak için Girit'teki mağaraya kapatınca bekçi olarak başına bir altın köpek dikmiş, Kronos devrilip Zeus egemen olunca bu köpek Girit'teki Zeus tapınağına bırakılmış. Pandareos köpeği tapınaktan çalmış, Lydia'da Sipylos dağına götürmüş ve Tantalos'a emanet etmiş. Derken Zeus ikisine de öfkelenerek, hırsızlık ettiği için Pandareos'u taşa çevirmiş, yalan yere yemin ettiği için de Tantalos'u Sipylos dağının altına tıkmış.


Paktolos
Lydia'da akan Şart çayının tanrısı. Zeus'un oğlu ve Pelops'un dedesi olur. Günün birinde tanrıça Aphrodite'nin gizli törenleri kutlanırken kendi kız kardeşini kirletmiş, bundan dolayı orada akan ve altın sürüklediği için Khrysorrhoas adını taşıyan dereye atmış kendini, o günden sonra da bu dereye Paktolos denmiş.


Tantalos
Lydia kralı Tantalos hem efsanede dal budak salmış lanetli bir soyun atası, hem ölüler ülkesinde çektiği ceza ile ünlüdür. Kendisi Zeus'la Plüton'un oğlu sayılır . Karısının adı üstüne kaynaklarda ayrılık vardır, ama çocuklarının Pelops'la Niobe olduğu genellikle kabul edilir .

Soyu sopuyla lanete uğramasını gerektiren suçun ya da suçların ne olduğunu efsaneler açıkça dile getirmez.- Tantalos Sipylos (Manisa) dağında krallık kurmuş, çok güçlü ve zengin bir adammış. Asıl suçunun bu üstünlüğü, tanrıların kendisine bağışladığı nimetlerden gurur duyması, şımarıp ölçüyü kaçırması olduğu ileri sürülür. 

Gerçek neden başka olsa gerek: 

Tantalos da öbür Anadolulu tanrı ve kahramanlar gibi, Olymposluların düzenine aykırı düşen bir din ve efsane çemberinin kişileridir. Anaerkil bir düzeni, Ana Tanrıça'nın egemen olduğu bir din görüşünü simgelerler. 

Sipylos yamaçlarında kayaya oyulmuş bir Kybele heykelinin bulunması, Niobe efsanesinin bu dağın eteğindeki Sardes'e yerleştirilmesi buna kanıttır. 

Başka bir din ve düzen adına baş kaldırdıkları içindir ki cezaya çarpılmışlar, lanete uğramışlardır.

Tantalos bir söylentiye göre Hermes'e Zeus'un köpeğini vermemek için yalan yere yemin etmiş, Zeus'un öfkesi bu yüzdenmiş. Ya da tanrıların sofrasına çağrılmış da tanrı sırlarını açığa vurmuş, ya da tanrı balıyla şarabı aşırmış. 

Kendisine yüklenen çok daha büyük bir suç tanrıları denemek için oğlu Pelops'u doğrayıp tanrıların önüne çıkarmasıdır. Tantalos işkencesi diye dillere geçmiş olan cezasını Homeros Odysseia'da şöyle anlatır (Od.XI, 582 vd.):



Tantalos'u gördüm, 
korkunç işkenceler çekerken:
Duruyordu bir gölün içinde, apakta
yüksele yüksele çıkıyordu su çenesine kadar,
ama içmek için davrandı mıydı, damlasını alamıyordu suyun,
ihtiyar adam eğiliyor, eğiliyor, eğiliyordu,
su da çekiliyor, çekiliyor, yok oluyordu emen toprakta,
ve bir çamur peyda oluyordu ayaklarının dibinde, kapkara,
ossaat bir tanrı kurutuveriyordu gölü.
Yemişler sarkıyordu başının önünde dallı budaklı ağaçlardan,
armutlar, narlar, pırıl pırıl elmalar,
ballı incirler, tombul zeytinler sarkıyordu,
ama ihtiyar adam, koparayım diye ellerini uzattı mıydı,
bir yel geliyor, savuruyordu onları kara bulutlara.



Azra ERAT - Mitoloji Sözlüğü





ve....


IV. Atlantis in the Timaeus

In the Timaeus of Plato we find the first reference of that aouthor to the history of Atlantis. It is given by him as a distinct tradition handed down from Solon, to whom he was related. This dialogue and the 'Critias' may be consulted in any translation , or more conveniently in 'Atlantis' by Igantius Donnelly.

In the Timaeus Critias relates that Solon had brought with him a history from Egypt. Solon had a contest with an Egyptian priest at Sias as to the ancient annals of Athens, and the priest had told him that the real annals of Athens were more illustrious than he (solon) supposed.

They embraced an action the greatest and most celebrated which this state ever achieved.

...Solon, you are unacquainted with that noble and excellent race of men who once inhabited your country from whom you and your whole present state are descended, though only a small remnant of this admirable people is now remaining ; your ignorance in this matter resulting from the fact that their posterity for many generations died without the power of speech through the medium of letters; for long before the chief deluge a city of Athenians existed, regulated by the best laws, both in military and all other matters, whose noble deeds and civil institutions are said to have been the most excellent of all we have heard to exist under heaven....

It may be taken that this refers to the previous Iberian, Khitoid, or pre-Hellenic epoch, when Athens as well as the other cities of the ancient world was founded and received its name.

In Egypt these matters would be better understood than in Athens. In Athens the old languages had died out and the ancient literature was ectinct, and herein it greatly differed from Rome, which like Babylon and Nineveh, remained under the spell of Turanian religion and science, Etruscan maintaining its vitality there as Akkad did in the last.



The Name Atalantis or Atlantis

The name Atalantis or Atlantis is by me taken as the name of the king and not that of the land, and as the name pf the king instead of Atlas. There is material enough to suggest the form atalantis.

Such a form as Atlantis or Atalantis brings it into conformity with mytholohical and historical surroundings.

In the course of my determinations (by some called Hittite a term calcylated to mislead in reference to characters found over western Asia and the eastern Mediterranean) much attention was devoted by me to the billingual in Khita and assyrian cuneiform, known as the boss or seal of Tarkhondemos or Tarkutimmi and on which some observations have been published by me. 

This object has been very fancifully treated and as the figures on it are rudely or conventionally represented, various animal forms have been attributed to them. It is, however, now recognised that ,as stated by me (Athenaeum,1880) they are identical with characters, natural or conventional, represented in the inscriptions of Hamath, Carchemish, Magnesi, Ninfi and that the signifaication is the title of the king. From that point divergence into theory grows rife among writers.

It has , however been shown by me that the characters are identical with two types on the coins of Sardis, which represent the heads of a bull and a lion and in an artistic form the figures of a bull and a lion. Sardis is close to the inscriptions of the pseudo-Sesostris and the Niobe (?) at Ninfi and Magnesia.

From linguistic evidence it has been decided by me that on the boss, the bull stands for Tara or Tar, and the lion for Kun or Ku, Timmi or Demos meaning offspring or children.

In my paper contributed to the Royal Historical Society in 1882,on the 'Early history of the Mediterranean Populations, in their Migrations and settlements' will bu found at. pp.22.24 and 25, some remarks on the adoption of the head as the type of the animal ( so in Mexican inscriptions and now among the North American Indians. They are also found in Captain Gill's Western China MSSS.in the British museum) illustrative of the Tarkondemos characters ,and in the application of the bull and lion on coins.

In that treatise will be found several examples of cities of the form Tarakona, having either a bull or a lion, or both , as emblems.


such as ---
Acanthus, Macedonia, bull and lion
Knidos, lion
Tarraco, Spain, bull
Dyrrhacchium, Illyria, bull
Atrax, Thessaly, bull
Taurini, Italy, bull
Citium, Cyprus (deer) lion
Catana, Sicily , bull
Panticapaeum, bull,lion
Cibyra (Kibura) , (calf) lion
Syracusa, Sicily, bull
Khios, İsland , lion
Morgantia, Sicily (stag) lion.
Messana, Sicily, (calf) lion
Tarsus, Cilicia, bull, lion
Carthage, Afrika (goat) lion
Sardis, Lydia , bull,lion
Suessa,Campania, bull ,lion
Samos,İsland, bull,lion

Before commenting on this list it is to be noted that "tara" and "kona" are not the only words used in the ancient languages for the bull and lion, nor are the words employed in the same order. Sardis appears to be Sara, Sala, bull ; Di, Ti, lion (compare Sura, Kusa) ; acanthus is a-Kan-Tu.

Taking the form Tarkon - for in the Hamath inscriptions it ,s separable and found with or without the characters reading Timmi, Demos - we find many examples of it.

Tarku (timme, on boss)
Tarkondimotos, Cilician names quoted by Dr.Merdtmann

Tarkondemos ,Cilician names quoted by Dr.Mertmann
( the name Tarkondemos, or its local equivalent Dardanus, is found by me in the HİSSARLIK OR TROJAN İNSCRİPTİONS, discovered by Dr. Schliemann and read by Professor Gompers , of Vienna as TAGO or TAKO in CYPRİOTE characters (see my papers in Athenaum, July 25,1885 p.112) . The same interpretations I attach to the only characters discovered by Dr.Schliemann at MYCENAE.)

Tarcodimatos , Cilician names quoted by Dr. Merdtmann
Adarkonim , (ı Chron xxix ; Ezra viii 25,26) and Darkamonim (Ezra ii 69; Nehemiah vii 70,71) names given to foreign gold coins in the Bible)

Tarquin, kingly title and royal name in Etruria and Rome
Dercennus, king of Latium, in the Aeneid xi 850, which may be an invention, but ,like other words used by Virgil, seems to be modelled on an old form.

Tarquitius, see Faunus and Dryope, Aeneid x 550.
Tarchetius, king of Alba.
Telegonus, a legendary king of Italy, Egypt.
Telkhis, a king of Peleponnesus.
Telkhines, chief of Rhodes.
Darkuan is the word for king in the Kanyop language of Afrika
Tarakanausa, a name of the Khita or Khittim enumerated by Prof.T.K.Cheyne in the "Encyclopaedia Britannicaé after De Rouge.

The form ,is also to be found in the names of places. Besides Darkuan in Afrika we have the title Tarkhun still preserved in Central Tartary for which the "Bibliotheque Orientale" of D'Herbelot is quoted, p.847

He says that it is the title of a noble exempt from all kinds of taxes and from any contribution to the prince or general of plunder or booty he may have made in war. The Rev.Dr.Koelle informs me further that Zenker, in his "Turkish Dictionary" explains the word as the title of a dignitary at the courts of the Tartar khans, who enjoyed special privileges such as exemption from tribute, free access to the sovereign, inviolability of person , These privileges are of a princely kind.

Tarkhun was also applied as a name to a tribe of Jaghata Turks.

Mr. W.St.Chad Boscawen suggested to me in 1880 that Tirhakah is one of the forms of Tarkon.

Among the kingly names in the district of Sardis or Lydia we find Candaules (Kandaules), Tantalus, and in the Troad Dardanus. On the objects brought by Dr.Schliemann from the Troad inscriptions have been found by me, which appeat to represent the kingly title.

As to Kandaules , which we are justified in treating as Kan-daures, we have Tara-kon or Dara-kon reproduced.

The name of the individual who as called Kandaules is said to have been Myrsilus so that as suggested here, Kandaules may have been the kingly title.

On the other side in Kandaules , Tantalus and Dardanus we get a form like A-tlantis, A-talantis , A-taranti.....

page 39-42
Hyde CLARK - Examination of the legend of Atlantis in reference to Protohistoric communication with America 
(Royal Historical Society) 
Hyde Clarke (1815 – 1895) was : 
Member of the American Oriental Society
Member of the German Oriental Society
Member of the Philoligical Society of Constantınople
President of the Academy of Anatolia
e-book 




IN THE EARLY TIMES PALESTINE WAS 
NOT SEMITIC BUT TURANIAN

What disturbed me, as it had done others, was the necessity of accounting for the supposed influence of various populations, particularly of the Semitic population in Palestine.

In various papers these names in Palestine were proved to be identical with those in Asia Minor, Greece, Italy and Spain. 

The clear evidence of Genesis is that the early population of Palestine was not Semitic but TURANİAN, and as we have lately found, allied to the populations of Khita class in the regions already cited... Same book Page 10




Since this paper was read I have proposed in a paper sent to the British Association in september 1885 a solution of the question of the Picts, which brings the Iberian relations of Britain more prominently forward. Those who have bestowed the most attention on the Picts-Dr.Skene, Professor Rhys, and Mr.Grant Allen- have come to the conclusion that they were NON-CELTIC and NON-ARYAN.........page 38











ilgili








ZEUS = BATI'yı
PROMETHEUS = DOĞU'yı temsil eder !