at yarışları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
at yarışları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2018 Cumartesi

Antikçağda ve Türklerde Atlı Spor



Kimin yerinde olmak isterdin:
- Olimpiyat oyunlarında bir fatih mi, yoksa fatih olduğunu iddia eden bir tellal mı?

Plutarkhos (MS 46-120)
İki Yüzlü Hayatlar ve Hileler 
(Themistocles)


(Hun-İskit/Saka-Göktürk-Uygur-Hakas-Kırgız Türklerinin yaşadığı bölge)
1 - At Arabası, (Sychych)Yürek Dağı, Bronz Çağı (MÖ 14.-12.yy)
2- "Kız Kaçırma", (Sychych)Yürek Dağı, MS 1000
3/4- Atlar, Bizhiktig-Kaya, MS 18-19.yy





ANTİK ÇAĞDAN MODERN OLİMPİYATLARA BİNİCİLİK SPORU VE TÜRK BİNİCİLİĞİNİN OLİMPİK GELİŞİMİ
Dr.A.Fuat ÜNVER


İnsanoğlunun yaşamında tarihin ilk çağlarından itibaren yerini almış olan at, tarihi serüveni içinde birçok değişik maksatlara hizmet etmiştir. Başlangıçta bir av hayvanı olarak beslenmek amacıyla kullanılan at, insanların onun diğer özelliklerini fark etmeye başlamaları ve bunlardan faydalanmak üzere evcilleştirmeleri ile tarih boyunca birey ve toplum hayatında vazgeçilmez bir unsur olarak görev almıştır.


Atın sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri birer birer keşfeden insanoğlu, en hızlı ulaşım vasıtası olarak hep onu kullanmış, müteakip dönemlerde tarımda, taşımacılıkta ve posta hizmetlerinde onun gücünden ve süratinden istifade etmiştir. Binlerce yıl boyunca savaşlarda bir harp vasıtası olarak insanlık tarihinin dönüm noktalarını belirleyen muharebelerde hep son sözü atlar ve atlı birlikler söylemiştir.


Bu saygın birliktelik içerisinde her ne kadar atın işlevselliği ön planda ise de aslında atın, insan ve toplum maneviyatı üzerinde pek çok yoğun etkileri olduğu antropologlar ve sosyologlar tarafından dile getirilmiştir. At, insan için her zaman sadakat ve güvenin sembolü olmakla kalmamış aynı zamanda yaradılışındaki ihtişamdan dolayı, zenginlik ve asaleti de temsil etmiştir. Sükûnetli yapısı ve çevresiyle olan uyumundan dolayı insan üzerinde her zaman güven oluşturan ve sakinleştiren bir etkiye sahip olmuştur.


İskit Türkleri - MÖ 4.yy



Antik Olimpiyatlar Öncesi Dönem

Atın evcilleştirilmesi, insanlığın uygarlık alanında attığı en ileri adımlardan biri olmuştur. Bu aşama Fransız bilgin Buffen tarafından “insanlığın en soylu fethi” (Türkmen, 1983, s.60) olarak adlandırılmış ve bu en soylu fethin çeşitli belge ve bulgulara dayanarak yaklaşık M.Ö. 4000 yıllarında Türklerin ataları tarafından yapıldığını ifade edilmiştir (Eberhard,1947, s.17). Atın evcilleştirilmesiyle ilgili W. Koppers’in iddiası ise "Atın evcilleştirilmesi ve atlı çoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir."


Atın Türkler tarafından ehlileştirildiği, aynı dönem kültürüne ait alp mezarlarından çıkan at kemiklerinden de anlaşılmaktadır (Ögel, 1984, s.17). Çok eski çağlara ait insan iskeletleri arasında rastlanan at iskeletleri, at ile insan arasındaki tanışıklığın insanlık tarihi kadar önceye dayandığını ortaya koymaktadır. Başlangıçta atların sadece bir besin kaynağı olarak kullanılmasına karşın, aralarındaki iletişimin gelişmesi sonucu onun diğer özelliklerini fark eden insanoğlu, çok ilkel de olsa geliştirdiği bazı araç ve yöntemlerle onu evcilleştirmeye başlamıştır.


Kuzey Avrasya’nın geniş bozkırlarında doğarak atlı göçebe kültürü veya bozkır kültürü olarak adlandırılan Türk kültürü, Ural ve Altay dağları arasında uzanan step bölgesini merkez edinmiş ve buradan çevreye yayılmıştır. Atı çekme ve taşıma aracı durumundan kurtararak binek hayvanı haline dönüştüren bu kültür, ok ve mızrak taşıyan atlı savaşçılarıyla M.Ö. 800’lerde çevre kültürlerin atlı araba savaşçılığı hâkimiyetine tamamen son vermiştir (Yıldıran, 1996, s.49).


Atın bir harp aracı olarak kullanılmasının yanında, ondan sportif amaçlı yararlanma gayretlerine de, bu kültüre diğer toplum ve kavimlerden çok daha önce erişmiş olan Türklerde rastlamaktayız. Tibet’te bulunan ve M.Ö.1000 yılına ait olduğu bilinen, kayalara işlenmiş bir fresk üzerinde, ellişer metre aralıklarla dizilmiş olan hedef levhalarına dörtnala koşan atlarının üzerinde cepheden, yandan ve geriye dönerek ok atmak suretiyle isabet ettirmeye çalışan Türkler resmedilmişlerdir.


Binicilik sporunun ilk izlerine, tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen ve Çin’de yaşamış olan Chou “Çu” sülalesinin hâkimiyeti döneminde rastlanmaktadır. Antik olimpiyat oyunlarının M.Ö.776 yılında başladığı düşünülürse, Türklerin M.Ö. 1000 yıllarında Çinlilerle okçuluk ve binicilik yarışmaları yapmaları ilk milletlerarası ikili yarışmalar olarak ortaya çıkmaktadır.



Antik Olimpiyatlar

Olimpiyat Oyunlarının, Eski Yunan’da, Olimpia olarak bilinen yerde, Zeus adına inşa edilmiş ve kutsal duvarlarla çevrilmiş tapınağın hâkim olduğu bir düzlükte yapıldığı bilinmektedir. Halkın çok büyük bir ilgisini çeken bu müsabakaların başında da at yarışları geliyordu. M.Ö.700’lere doğru at arabası savaştaki önemini tamamıyla yitirmiş ve araba yarışları Eski Yunanlıların ata yer verdikleri tek alan olarak kalmıştır.


25. Olimpiyat Oyunlarından başlayarak önce dört daha sonra iki atlı araba yarışları, 33. Olimpiyat Oyunlarından itibaren de at yarışmaları düzenlenmeye başlanmıştır. Araba yarışıyla ilgili ilk kayıtlara ise Homeros'un İlyada’sındaki cenaze oyunlarında rastlanır. Bu arabaların hem iki atın koşulu olduğu küçük olanları hem de dört atlı büyük olanları mevcuttu. Sürücüler arabanın içinde ayakta dururlar, ellerinde dizginler, rakiplerine meydan okuyarak, nal sesleri, kişnemeler, koşum takımlarının göz alan parıltıları ve rengârenk süsler arasında tozu dumana katarlardı. Yarış boyunca birbirine giren atların yerlere yuvarlandığı, arabaların devrildiği, sürücülerin altında kaldığı çok olurdu. İzlemeye gelenler de bu kıyasıya görüntüler karşısında, sonsuz bir heyecanla kendilerinden geçerlerdi (Tutel, 1998, s.10)



At ve atlı araba yarışmaları Olimpiyat Oyunlarında şu kronolojik sıralamayla yapılmaya başlanmıştır:

Dört atın çektiği “Tethrippon” yarışları M.Ö.680 (25nci Olimp.); 
yetişkin at yarışları “Keles” M.Ö.648 (33ncü Olimpiyatlar);
iki katır tarafından çekilen “Apene” M.Ö.500 (70nci Olimp.); 
iki atın çektiği “Synoris” M.Ö.408 (93ncü Olimpiyatlar);
dört tayın çektiği “Tethrippon” M.Ö.384 (99ncu Olimp.);
iki tayın çektiği “Synoris” M.Ö.268 (128nci Olimpiyatlar); 
tay ve kısraklar için düzenlenen “Kalpe” ise M.Ö.384 (99ncu Olimpiyatlar) yıllarında yapılmıştır (Yalouris, 1979, s.84).



İki katır tarafından çekilen “Apene (Katır)” yarışları (1.) atlarınki kadar popüler olamadı, 
bu sebeple MÖ 500'lerde başlayan yarışlar MÖ 444'de kaldırıldı. 
İki at tarafından çekilen “Synoris” yarışları (2.) ise MÖ 408'de başladı, 8 tur koşardı (9 km)
MÖ 264-268'de ise taylar koşusu başladı ve 4 tur (3,5 km) atardı.




Antik çağlarda at yarışları, en az bugünkü kadar heyecanlı ve çok daha tehlikeliydi. Olimpik festivallerde at yarışları araba yarışlarından sonra yapılıyor, böylece zemin zaten fazlasıyla bozulmuş ve oyuklarla dolmuş oluyordu. Bu bozuk zemin üzerinde atların tökezlenmesi sonucu binicilerin yerlerinden fırlayıp anında ölüme burun buruna kalması veya çok ciddi sakatlıklar yaşaması, yarışmalar boyunca sık karşılaşılan bir durumdu.


25nci Olimpiyat Oyunları ile başlayan atlı araba yarışmaları, seyircilerin ilgisi göz önüne alındığında ve oyunların giderek artan önemi içerisinde, en saygın ve en soylu yarışmalar olarak kabul edilirdi. Araba yarışını kazanan veya at yarışında birinci gelen atı yetiştiren ailelere büyük bir saygı duyulurdu. Xenophon’a göre atlı araba için at yetiştirenler dünyanın en saygın ve en önemli işini yapmaktaydılar (Jensen, 1948, s.14).


Antik Olimpiyat Oyunlarında binicilerin ata binerken üzengi kullanmamalarının sebebi ise henüz o dönemde ne Yunanlıların ne sonraki dönemde Romalıların üzengiyi bilmediklerindendi. Üzengi de daha birçok şey gibi yine Türkler tarafından yaratılmış bir atçılık kültürünün ürünü olarak ortaya çıkmıştır.


Kuşhan Türkleri - MS 100 / British Müzesi



Üzengi de M.Ö. III. yüzyılda Türkler tarafından icat edilmiştir. Avrupa’da VI. yüzyılda Avarlar tarafından yaygınlaştırıldığı, Çin’e M.S. 200-400 yılları arasında İç Asya’dan getirildiği, binicilikte uzun bir tecrübeye sahip İranlıların dahi İslamiyet’ten önce üzengiyi kullanmadıkları anlaşılmaktadır. Son Sasani hükümdarları ile ilgili kabartmalarda üzengi görülmediği gibi İranlıların kendi öz dillerinde de üzengiyi ifade eden bir kelime yoktur. Cahiliye devri Araplarının üzengiyi kullanmadıkları, Müslüman Arapların ise VIII. yüzyılda Türklerden aldıkları bilinmektedir (Sümer, 1983, s.90).



Etrüsk - Tarquinia "Olimpiyatlar Mezarı" - MÖ 520
Romalılara Etrüsklerden geçmiştir, Yunanlılardan değil! - SB



Roma ve Bizans Dönemi:

Roma’da at arabası yarışı merakı Eski Yunanlılara göre daha da kuvvetlenmiş, bugünün futbol fanatikleri gibi toplumsal kimlik ve siyasal örgütlenmelere yansımıştı. Binicilik öğrenme merkezleri olarak başlayan hipodromlar kısa sürede yarış ve bahis alanları haline geldiler. Binicisiz at yarışları, Neron devrinde ve İmparator tarafından icat edilmiştir. Atları tahrik etmek için yanlarına tahta toplar asılıyor ve üzerinde sivri demir parçaları bulunan bu topların oynamasıyla atlar kudurmuş gibi koşuyordu.


M.S. 395 yılında imparator Theodosius’un ölümüyle, at yarışlarının da Roma imparatorluğu gibi sonu geldi. Ama yarışlar bu seferde Bizans’ın başkentinde ortaya çıktı; hem de Roma’dakinden daha büyük bir heyecan fırtınasının odağını oluşturarak. İmparator Constantinus, M.S. 330 tarihinde İstanbul’u Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak ilan ettiğinde, Roma’ya özgü kurumların yanı sıra geleneklerin bu kente taşınmasını uygun görmüştü. Bu sıralarda İstanbul’da Septim Severus’un (146- 211) yapımına başlattığı büyük bir Hipodrom bulunuyordu.


İstanbul’daki hipodromun İmparator Constantinus tarafından daha da genişlettirilmesiyle devam etmekte olan yarışmalar, daha büyük önem ve değer kazanıyordu. İstanbul’un 1204 yılında Latin istilasına uğradığı ana kadar Hipodrom, kentin en önemli eğlence merkezi haline gelmiş, başkentin bayram, yıldönümü, dini ve milli günleri hep burada kutlanmış, başta atlı araba yarışları olmak üzere çeşitli gösterilere sahne olmuştu.


Roma’daki “Circus Maximus’’ta olduğu gibi İstanbul Hipodromunda da dört atın çektiği ve “Quadriga” adıyla anılan iki tekerlekli arabalar arasındaki yarışlarda, araba sürücülerinin giydikleri kıyafetlere göre adlarla anıldıkları görülürdü. Beyazlar, Yeşiller, Maviler ve Kırmızılar olmak üzere bunlar dört takım teşkil ederlerdi. Bu takımların en az sürücüler kadar ateşli olan taraftarları da hipodromun tribünlerinde kendilerine ayrılan yerlerde otururlardı. Bu takımlar arasındaki rekabet büyük bir hızla artmış ve dört takım arasında en güçlüleri olan Yeşiller ile Maviler arasındaki rekabet ise büyük boyutlara varmıştı. Bu rekabet sosyal, politik ve dinsel alanlara kadar yayılmış ve adeta partizanlık şekline dönüşmüştü. Ve işte İstanbul Hipodromu bu büyük rekabetin bir arenası haline gelmişti (Atabeyoğlu, 1998, s.26).




Bizans’ta at ve araba yarışları, bugünkü Sultan Ahmet Parkı’nda at meydanı olarak bilinen alanında yapılıyordu. İzleyenler tarafından büyük bir keyif alınan bu yarışlar, zamanla gelişen fanatik duygular, maviler ile yeşiller arasındaki büyük kazanç beklentileriyle oluşan öldüresiye rekabet, taraflar arasında çok büyük kavgalara, kanlı çatışmalara ve önemli sayıda can kayıplarına yol açtı.


Halkın özellikle büyük ilgi gösterdiği at ve atlı araba yarışlarında türlü renkte giysili yarışmacılar için bahis tutuşuluyordu. Bu suretle birbirine rakip partiler meydana gelmiş, çoğu zaman bu tutkular grupların çatışmalarına, hatta binici ve sürücülerin öldürülmelerine sebep olmuştur (Alpman, 2001, s.169).


“Maviler” ile “Yeşiller” arasında ilk çatışma 493 yılında tiyatroda çıkmış, bunu beş yıl sonra hipodromda çok daha büyük boyutlara ulaşmış diğer bir çatışma izlemiş, çatışmalarda iki taraftan da çok kişiler öldüğü gibi hipodromdaki “Kathisma” adıyla anılan İmparator Locası taş yağmuruna tutulmuş, pek çok kişi tevkif edilerek zindanlara atılmıştır. Kentin sokaklarında da süren kanlı kavgalar ancak “Yeşiller”in hamisi olan Plato’nun kentin valisi olarak atanmasıyla durdurulabilmiştir.


Bizans’ta ise yarış teşkilatını tamamıyla sistemli ve kâğıt üzerinde kayıtlı buluyoruz. Programlar, listeler, atların isimleri, donları, sahipleri vs. bunlar yarış günü görülmemiş bir heyecanla bahse giren Bizanslılara dağıtılırdı. “Yeşil” ve “Mavi” şeklinde girişilen bahisler çok defa iki tarafı birbirine düşürürdü. Ancak bu rekabetin doğurduğu elektrikli hava bir türlü izale edilememişti. 514 yılında çıkan olaylarda askerlerin kanlı müdahalesiyle ayaklanmalar bastırılabilmiş ve İmparator Anastasius at yarışlarını yasaklama kararını vermişti. Bizans’ın en kanlı olaylarına ve de yarışmalarına sahne olan tarihi hipodromun yerinde bugün Sultanahmet Parkı bulunmaktadır.


VII. yüzyıldan itibaren at, doğuda İslamiyet’in doğuşu ile yeni bir önem ve değer kazanarak tarihi serüvenine devam ederken batıda, her ikisinin de üzeride taşıdığı demir zırhlarla kaba, ruhsuz ve hantal bir görünüme bürünmüş at ve binicisinin temsil ettiği şövalyelik dönemine girilmiştir.


Eski Yunan’da olimpik, Roma’da sirk oyunları olarak yaşamsal alan bulan binicilik, Ortaçağda “şövalyeler müsabakaları”na diğer bir tanımlama ile turnuvalara (Turnoi-Turnua) dönüşmüştür. Turnuva, şövalyelerin sportif yarışmalarının başta gelenidir. Herhangi bir vesile ile yapılan büyük bayramlarda, şenliklerde bir de turnuva tertip edilir, bu suretle o günler ayrı bir özellik kazanırdı. Aynı dönemde İslamiyet’in yayılması amacına bir araç olarak hizmet edecek olan atların yetiştirilmesine ve eğitimlerine verilen önem giderek arttığından, İslam devletinin kuruluşu ile oluşturulan Arap orduları, VII. ve VIII. yüzyıl boyunca bu ulvi varlıklar sayesinde İran, Hindistan, Çin, İstanbul, İspanya ve Toulouse’ye kadar ilerleyebilmişlerdir.


İran'dan "Türk Süvari"



Türk Kültüründe At, Atlı Sporlar ve Binicilik

At ve Türk, tarih boyunca iki kardeş, iki arkadaş, iki yaren gibi olmuşlardır. Türkler ata çok kıymet vermişlerdir. At, kahramanlığın, centilmenliğin bir sembolüdür. Tarihte büyük bir yeri olan at, Türkler için çok daha fazla anlam ifade eder. İnsanlık tarihi atı bir spor ve savaş aracı olarak yıllarca kullanmıştır. Atın Türkler tarafından evcilleştirilmesiyle kurulan bu bağ; “Kuş kanatsız, Türk atsız olmaz” sözü çok güzel anlatır.


Eski Türk destanları ve efsanelerinde atın ayrı bir yeri vardır. Oğuz Destanı at ile başlar ve Dede Korkut'ta at, insanla özdeşleşmiştir. Dede Korkut Destanı’nda “Yayan erin umudu olmaz” sözü sık sık söylenerek, atın Türkler için değeri başka bir şekilde fakat aynı ehemmiyetle ifade ediliyor. Oğuz Türkleri, devletlerini at üstünde kurdular ve Anadolu’ya da at üstünde geldiler.


Tarihçi E.Marcelin, Hunlara dair yazdığı eserinde, “...Türkler süvari muharebesinde zayıf, cılız fakat yorgunluk nedir bilmezler. Şimşek gibi süratli olan atları üzerinde çakılı gibi dururlar ve hayatlarını at üzerinde geçirirler.....” demektedir (Güven, 1999, s.195).


Bu noktadan hareketle at ile Türkün binlerce yıldır devam eden birlikteliğinde atın Türkler için bir hayvan olmaktan çok, değerli bir varlık ve ulvi bir sembol haline geldiğini görmekteyiz. İnsanlık tarihinde yer alan on altı Türk Devleti’nin birçoğunun bayrağında, at figürüne rastlamak mümkündür. Eski Türkler devlet yönetimi için en önemli gördükleri üç kavram at, avrat ve silahtı. At; Türkler için kuşun kanadı ne kadar önemliyse o kadar önemliydi, avrat; devletin temelini oluşturan aile kavramını, silah ise devletin askeri gücünü temsil etmekteydi.


İlk tarihsel belgemiz olan Göktürk yazıtlarından bu mücadeleci ve korkusuz insanların hayatlarının çok zaman at, ok ve yay ile geçtiği anlaşılmaktadır. Dahası, bu metinlerde atların ölümlerinden erlerin ölümleri gibi söz edilir. Bu da atı uysallaştıran Türklerin at ile bütünleştiklerinin bir anlatımıdır (Güven, 1999, s.11). Bunun içindir ki; Türkler atı dövmez, kötü söz söylemez, sert davranışlardan kaçınır, kardeş ve yoldaştan daha yakın bulur, oynamasını ve kişnemesini uğur sayarlardı. Turan hükümdarı Alp Er TUNGA der ki; “Ay gök için ne ise, Türkler için at da odur.”


Türkler geniş otlaklara sahip oldukları için en çok ve en iyi atları beslemişlerdir. Avrupalılar Türkler kadar çok kaliteli atlara sahip olamadıkları için Türklere daima yenilmişlerdir. Jean Paul Roux’un yazdığı “Türklerin Tarihi” isimli kitapta “Türkler isteselerdi bütün dünyayı fethedebilirlerdi. Ancak onlar atlarını besleyebilecek otlakların bulunmadığı ülkelere gitmediler” demiştir (Güleç, 1996, s.49). İslam öncesi Türk toplumlarının yaşayışlarında atı her yönüyle görmek mümkündür. Çin kaynaklarında yer alan Göktürk çağına ait değişik 11 at türü olduğu bildirilmektedir.


Ata bağlı kültür, at kültürüne dayalı sportif aktiviteleri de ortaya çıkarmış, günümüzde Türkiye’de ve Türk dünyasında halen uygulanmakta olan Beyge, Oğlak kapmaca (Gökbörü/Buzkaşi), Gümüş kapma, Atlı Güreş, Kız Kovalama, Cambı Atma, Cirit ve Yorga/Rahvan at yarışları gibi çok sayıda atlı sporu miras bırakmıştır (Yıldıran, 1999, s.44). Eski Türklerin “ata sporu” sayılabilecek branşlardan biri de polo oyunu idi. Poloya “çöğen” adını veren Türkler, tahta çıkma törenlerinde bu oyunu oynardı. (...)


(...) Bize ait olan paha biçilmez 6000 yıllık at ve binicilik kültürünü, tarihi süreç içerinde yitirdiğimizden dolayı yabancılaştığımız, onunla karşılaştığımızda korktuğumuz, hatta yanına bile yanaşıp dokunamadığımız, sevemediğimiz atlarımızla yeniden tanışmak ve onları tekrar keşfetmek için sağlıklı ve bilimsel bir eğitim sistemine ihtiyaç duyulmaktadır. Kulaktan dolma bilgilerle, bilimselliğin olmadığı bir eğitim anlayışla hiçbir gelişme elde edilemediği gibi, bu spora gönül veren birçok genç, aynı eksiklik yüzünden belirli bir seviyenin ötesine geçemediğinden bir daha dönmemek üzere binicilik sporunu daha başlamadan bırakmak zorunda kalmaktadır.


Dr.A.Fuat ÜNVER
Hacettepe Üniversitesi Binicilik Araştırma ve Uygulama Merkezi
Cumhuriyet Öncesi Dönemde Binicilik Sporu; Modern Olimpiyatlarda Binicilik; detaylı PDF




Roma'daki "Circus Maximus" Etrüskler tarafından inşa edilmiştir. Roma circuslarındaki "Atlı Troia Oyunları" da Etrüskler'in Roma'ya bir başka armağınıdır.
* Polo bir Türk İcadıdır. Kıpçaklar vasıtasıyla Batılılara geçmiştir. 
* Bizans için "Doğu Roma" denilmeli, çünkü 16.yy'dan sonra ancak "Bizans" olarak adlandırılmıştır. Ayrıca:

"Partililer başlangıçta saçlarını öteki Bizanslılardan farklı biçimde kestirip yeni moda bir saç stili edindiler. İranlılar gibi bıyık ve sakallara dokunmadan, mümkün olduğu kadar uzattılar, saçları ise, önleri şakaklara kadar kesip geri kalanını düzensiz biçimde, Massagetler gibi boylu boyunca uzattılar. Kimi zaman buna "Hun Modası" da denildi." [Bizans'ın Gizli Tarihi - Prokopius (6.yy), çev: Orhan Duru]


- Partililer : Yeşiller ve Maviler, Doğu Roma "Nike İsyanı" MS 532.
- Massagetler = Kermichion /Hion-Hun-Ak/Kızıl Hunlar); Tomris Ece = İskit/Saka Türk boyu.





ilgili:





3 Ocak 2015 Cumartesi

Anadolu'da At Yarışları ve Mavi-Yeşil




Sumerian war chariot (restored) on the Standard of Ur. 





Roman Circuses: Arenas for Chariot Racing and ASİA MİNOR



Many different kinds of book could be written on the subject of Roman circuses and chariot racing. There are two excellent books by Alan Cameron on certain aspects of sport : Circus Factions treats the organization of the sport and the role of the factions and their supporters particularly in the late Roman and Byzantine periods : Porphyrius the charioteer, a study of the famous charioteer of Constantinople of the late fifth and early sixth centurie, starts from a colleciton of monuments to charioteers erected on the barrier at Constantinople but includes discussion of the place of the charioteer in late antique society and his connections with the emperor and the imagery of victory. 

This book is primarily archaeological.




Asia Minor and Greece

In Greece and Asia Minor the picture is rather different from that seen farther east where several monumental hippodromes clearly modelled to a considerable degree on Roman circuses were built particularly during the second and third centuries AD. 

In the Classical and Hellenistic periods many towns of Greece and Asia Minor witnessed chariot racing as part of traditional Greek-style games, but the fields used for such races seem rarely to have been upgraded into fullybuilt circuses during the Roman period and we may suspect tahet equestrian events became a less and less important part of those games, despite the fact that the games did continue through much of the Roman period. This hypothesis is suggested by a general dearth of inscriptions referring to be confirmed by what happened at Olympia (and presumably at other Crown Games) where chariot races were actually discontinued on various occasions during the first century AD.

As Cameron has pointed out, the few Roman period are either Romans perhaps no longer able to enter at Rome or Greeks from the host city or the immediate neighbourhood. This statement is particularly well illustrated by an agonistic catalogue of victors at the Romaia games at Xanthos in Lycia recently discussed by Louis Robert.

These games to the goddes Roma were founded in the early second century BC. and the inscription in question belongs to the late second century BC. or a little later. The equestrian events were for ridden horse, bigae and quadrigae, in each type of race there being colt and adult horse categories. 

The five recorded victors were all Lycians, although one was a Roman citizen living at Telmessos and another a lady of Ephesus who lived at Apollonia in Lycia.

Thus wealthy Lycians would send their teams and dreivers to the local games at the federal sanctuary of Lycia bu would be unlikely to travel around Asia Minor and Greece to the major festivals taking their stable on the road. At the major games in Greece equestrian victors from Asia Minor are noticeably absent, despite the wealth of agonistic inscriptions from Asia Minor.

There are other examples of equestrian events forming part of new festivals introduced in the Roman period, festivals which often had a particular connection with an emperor or the imperial cult.

Thus chariot races were held at Ankara, capital of the province of Galatia, from the time of Tiberius, put on by the priest of the imperial cult.

The inscription in question, placed on the anta of the Temple of Augustus, also mentions specifically the hippodorme, which may perhaps have been upgraded at that time. From Lapethus on Cyprus comes a reference to horse races as part of Epinikia celebrated to commemorate the anniversary of the battle of actium won by the god Augustus. 

Similarly, the games instituted by Augustus at Nikopolis in Epirus to commemorate the same battle included chariot races, and we may assume that some kinde of hippodrome was built then. 

But in all of these cases we may suspect that most of the competitors were local rsidents or wealthy Romans. Many of the hippodromes which clearly ecisted during the Greek and Hellenistic periods probably fell into disuse in the late Hellenistic or early Roman period. This is probably true for the one at Sardis, which is mentioned in passind in 215 BC in connection with the drawing up of troops in battle order.

The Sardis hippodrome was probably never monumentalized and thus has not been located, despite intensive survey of the city and its environs.

The smae is probably, true of a hippodrome at Seleucia Pieria, the port of Antioch and the capital of Seleucus I in the early third century BC ; mentioned by Polybius in his account of the fourth Syrian war under the year 219 BC. 

It lay about five stades from the town and was selected by Antiochus for this encampment. Probably it was simply a level field. Races at the site are never mentioned in ancient sources, and one may suspect that interest soon shifted to Daphne and later to Antioch's monumental circus.

The situation at Aphrodisias is less clear, since there is supposedly some evidence for chariot racing in the third century AD. but any hippodrome there remains to be found and perhaps it too was not a monumental building.

The entertainment building which is present in large numbers among the Roman cities of Asia Minor is not the hippodrome bu the stadium. Those which are particularly well preserved include didyma, ephesus, Magnesia, Perge, Aspendos, Aizanoi,Aphrodisias, as well as Kourion on Cyprus.

That at Aphrodisias has been recently excavated : it measures c.262 m by 59 m, both ends were curved, and its long side bowed out slightly. The width of the track porper was c.25 m, much less than the width of the smallest known hippodrome or circus. The identification of these buildings as stadia is also based upon the absence of a continuous barrier or turning posts for horses, and upon the absence of starting gates for horses. Athletic performances which were always a key ingredient in the Greek-style games were the chief event held in these buildings.

One site in western Asia Minor, however may have possessed a monumental building which doubled as a hippodrome and stadium. In the plain below the acropolis of Pergamon, and in close proximity to one another, were located the Roman theatre, amphitheatre and stadium. The latter is shown on the recent plan of the city as more than c.280 m in lenght and c58 m in width, although dimensions of the buildin including the seating tiers. The width of the track of a stadium usually ranges from 10-33 m while the lenght of the track is usually no more than c 210 m. A final verdict on whether this building housed chariot races must be suspended, but the extraordinary Romanization of Pergamon may favour the hypothesis. Amphitheatres too are extremely rare in this region.

Among the provinces of Asia Minor, Cilicia and Cappadocia in the southeast are the best candidates for possessing built hippodromes. The cities of Cilicia had particularly close links with Rome and were within range of Antioch where a circus was built as early as 67 BC. A widespread interest in horse races at the cities of Cilicia and Pamphylia is confirmed by Philostratus riting in the third but porbably referring to the the first century. 

Cilicia became a Roman province in AD 74 with its metropolis at Tarsus, and Tarsus itself must be a good candidate for a built hippodrome, although none has yet been reported. At Anazarbus (or Caesarea by Anazarbus) however, a keen rival of Tarsus in the third century and the chief town of Cilicia Secunda, yhe hippodrome is visible today although remaining unexcavated. It lay outside the city wall in the plian to the south near some cemeteries and was not far from the theatre to the northeast and the amphitheatre to the south, all three making ectensive use of the hill slope. That slope was cut back considerably to provide a straight south side for the hippodrome.

the building was oriented roughly northeast-southeast and measured c. 410 by 64 m. Its use for chariot races is indicated both by its lenght and by the discovery of a concrete barrier about 200 m long running down the centre. Corinthian columns found nearby may derive from monuments which decorated the barrier. However, the building could also have functioned as a stadium (no other stadium is known at the site). The seating on the long side was carved into the hillside. Two sections of rock-hewn stands with eight of nine tiers of seats approached by small flights of steps are still visible, while other seats were created in between cut at random on the hillslopes.

An inscription in front of one of he stands suggests that it was in use into the fourth century. Holes in the sheer rock face behind may have held an awning or beams to roof a walk. The seating on the opposite (north) side is not preserved ; it may have been raised either on stone or concrete substructures or on wooden bleachers. There was an entrance on that side approached by a colonnaded street leading from a gate in the city wall. Entrances in the middle of the long sides are found in some stadia (e.g.Kourion), which helps confirm a dual role for this building. A more elaborate gate stood at the centre of the southwest end. 

The design of this hippodrome calls to mind that at Cyrene, where seats were again placed on the naturak slopes. It constitutes a much less monumental and regular hippodrome than Antioch, Tyre or Caesarea. Its date is unknown but possibly is to be connected with important games established here in the reign of Hadrian. That chariot racing continued to the fifth or sixth century in this part of Cilicia is confirmed by an honorary epigram for a charioteer and horses now in the Adana museum.

Another circus in Cilicia is attested by a literary source at he town of Aegeae (Ayash) on the coast sour-theast of Adana. It was located near the temple of Hadrian outside the town, and may also be due to Hadrian, who probably visited the town four times, or alternatively may belong to the mid-third century when important games of Asclepius were created by Valerian at the site of the famous cult of that god.

In Rough Cilicia, not far along the coast to the west, Seleucia ad Calycadnum (Silifke) probably possessed a hippodrome, according to the early nineteenth century traveller Pierre Tremaux, who estimated its lenght at 400 m.

In Cappodocia, and particularly at its capital Caesarea (Kayseri) chariot racing was fanatically popular in the fourth century (even among lower-class women,much to the distress of the church fathers). There is a wealth of references to chariot racing, race horses and games in the writings of Saint Basil (bishop of Caesarea) Gregory of Nysa and Gregory Nazianzen, who attacked the races as causing strife and social unrest.

Chariot races were held at Caesarea in what is referred to as a stadium ,which may in fact have been a combination hippodrome-stadium designed to accommodate both types of events. Chariot races were certainly held there from the early fourth century, but in view of the long tradition of horse-breeding in the area (as also in nearby Phrygia) going back to the calssical Greek period, we may suspect that races began much earlier, since the horses would have needed tp practise in local races before they were exported. 

By the third century AD if not before, the best studs were imperial property, and laws were enacted to control tightly the sale of horses, even horses not fit for racing. Particularly famous were the equi Palmati (Pammati?) and equi Hermogeniani and horses which pastured in meadows on the lower slopes of Mount Argaeus near Caesarea.

In Greece proper equestrian events continued to be held at various games but there is no evidence that any of these hippodromes were remodelled in the Roman Style. At Isthmia chariot races continued to the late second century AD while at Ambryssus in Phocis they continued into the third. They existed also in Thessaly. Pausanias, writing in the second century, mentions hippodromes at Mount Lykaios, Maenalus and Mantineia in Arcadia and at Thebes, but only that at Mantineia may still have been in use in his day since games in the nearby stadium were established by Hadrian in honour of Antinous. Hadrian also built there a sanctuary to Poseidon Hippios, the patron of Mantineia. It may be that most of the games in honour of Antonous included equestrian events.




page 525-528
Roman Circuses: Arenas for Chariot Racing
by John H. Humphrey

the other books:
Alan Cameron : Porphyrius the Charioteer, 1973
Alan Cameron : Circus Factions, Blues and Greens at Rome and Byzantium, 1976, 






***

Doğu Roma'nın efsane yarışçısı  "Yenilmez Porphyrios", Yeşiller/Maviler , İstanbul



Antik çağın en eski ve en büyük circusu Roma‘daki Circus Maximustur*.  Etrüsk Tarquinius Priscus (İ.Ö. 616–578), Aventinus ve Palatinus tepeleri arasındaki vadide inşa ettirmiştir. Yapımından sonra bazı onarımlar geçirmiş, Caesar, Nero ve Traianus tarafından da Roma‘nın en şeffaf yapısı haline getirilmiştir. Romalılar, bir bahçe veya köşk yanında bulunan ve binicilik talimleri yapılan meydanlara hipodrom; Ellenlerin arabalı atlı karşılaşmalar yaptıkları hipodromlara da circus adı vermişlerdir.

Hipodrom yarışlarında kullanılan renkler ilk başlarda 4 taneydi: Yeşil, mavi, kırmızı, beyaz. İmparatorluğun en parlak yıllarında dahi Maviler ve Yeşiller partilerinin daha önemli olduğu bilinmektedir. Renklerin kullanılmasındaki avantaj uzak mesafede bulunan seyircilerin yarışları, dansları, ayı dövüşlerini seyrederken olayların takibinde kolaylık sağlaması idi. Bunun sonucu olarak seyirci renklere karşı bir sadakat geliştirdi ve yüzyıllar içinde bu rekabet gittikçe güçlenmiştir. İ.S. 5. yüzyıla gelindiğinde taraftarlar tuttukları partinin rengini giyer oldu. Sonunda taraftarlar organizasyonun ismiyle anılır oldular. Yeşiller ve Maviler.

Yarışlarda oluşan takımların birbirlerine karışmaması için 4 ana grup olan Maviler (Venetol), Yeşiller (Prasinol), Kırmızılar (Rousioi) ve Beyazlar (Leukoi) şeklinde gruplar oluşmuştur. Önceleri,Kırmızılar ve Beyazlar olarak ayrılan takımlar Augustus Dönemi‘nde Maviler ve Yeşillerin de eklenmesiyle 4 gruba ayrılmışladır. Her rengin bir elementi temsil ettiğine inanılırdı. Lydos ve Malalas gibi antik yazarlara göre; Mavinin suyu, Yeşilin toprağı, Beyazın havayı, Kırmızının ateşi simgelediği bilinmektedir. 

Ayrıca Seza Sinanlar Bizans‘ta Atlı Araba Yarışlarında Yeşillerin ilkbaharı, Mavilerin sonbaharı, Kırmızıların yazı, Beyazların da ilkbaharı simgelediğini söylemiştir. Ayrıca bazı tanrıların bile taraf olduğundan bahsetmiştir. Kybele‘nin Yeşilleri, Neptün‘ün Mavileri, Vesta‘nın Kırmızıları, Jüpiter‘in de Beyazları simgelediğini belirtmiştir.

Domitianus zamanında (İ.S. 51–96) yarışları az kazanan takımlardan Kırmızılar Yeşillere, Beyazlar ise Mavilere katılmıştır. Bu şekilde Bizans‘ın ilk ve orta dönemlerinde yarışlar sürekli Yeşiller ve Maviler arasında olmuştur. Yarışlar zaman ilerledikçe daha da önemli hale gelmiştir ve taraflar arasında da sürekli çatışmalar yaşanmıştır. Bu bir nevi günümüzde de sıkça yaşanan holiganizmi ifade etmektedir. Bu çatışmaların bazıları sokaklara bile taşmıştır.

Görüş ayrılıkları ve dini alışkanlıkların da etkisiyle bu durum siyasi gruplaşmaya dönüşmüştür. Yarışların Constantinopolis‘e gelmesinden önce bugünkü Antakya‘da Yeşiller ile Maviler arasındaki çatışmalar spor ve rekabetin ötesine geçerek Grekler ile Yahudilerin kavgasına dönüşmüştür. İlerleyen zamanlarda da Antakya, İskenderiye ve Efes‘te günlük hayat içerisinde de Maviler ve Yeşiller karşıtlığı yaşanmıştır.

Yarışçılar önceleri halkın içinden çıkan insanlardı. Ancak daha sonraları aristokratik ailelerden gelenler de yarışçı olabiliyordu.Yarışları tüm halk izleyebiliyordu. Günümüzdeki gibi yarışlara gelenler bilet alıp destekledikleri takım tribünlerinde oturmak zorundaydı. Ayrıca saray erkânı, askeri liderler, kilise temsilcileri ve şehrin ileri gelenleri bugünkü şeref tribünü denilen yerde yarışları izlerlerdi. Constantinopolis Hipodromu‘nda da bu durum aynıydı. 

Bugünkü Sultanahmet Camisi‘nin hipodroma bakan avlusu Constantinopolis Hipodromu‘nun Kathisma bölümüydü ve imparator Büyük Saray‘dan doğrudan İmparatorluk Locası‘na geçerdi. İmparatorluk Locası‘nın Sphendone‘ye yakın olan güney kısmında Maviler‘in liderleri, uzak kısmında yanı kuzeyinde ise Yeşillerin liderleri otururdu. Mavilerden sonra Beyazlar, Beyazlardan sonra da Kırmızılar yer alırdı.

Zengin insanlar at satın alarak iyi bir yatırım yapabilme imkânına sahipti. Ayrıca takım liderleri başka takımda beğendikleri bir sürücüyü kendi takımına günümüzdeki futbol, basketbol oyuncularında olduğu gibi bir bonservis karşılığında transfer edebilirlerdi. Zengin ailelerin ahırlara harcadığı paralar oldukça yüklü bir miktardaydı. Atları da adlarıyla bilinirdi. Süslü örtüleri ile törensel yaşamın bir parçasını oluştururlardı.

Sürücülerin hedefi genel olarak daima iyi olmak ve hipodroma heykellerinin dikilmesine yetecek kadar yarış kazanmaktı. Örneğin Yeşiller takımında Porphyrios üst üste kazandığı yarışlardan sonra yenilmez unvanını almıştır ve heykeli spina üzerinde yerleştirilmiştir.

Gün içerisinde 12‘şerden en az iki seri yarış gerçekleşirdi. Duruma göre ise bazen yarış sayısında bir azalma olabiliyordu. Yarışlardan önce ve sonra izleyicileri eğlendirmek için bazen günümüzdeki spor karşılaşmalarında da olduğu gibi çeşitli aktivasyonlar gerçekleşirdi. Bunlar genelde akrobasi gösterileri veya danslı, müzikli oyunlar olurdu. İzleyiciler için bu aktivasyonlar da ilgi çekici olurdu. 

Hipodromlarda günümüzde olduğu gibi hipodrom dansçıları denilen dansçılar da görev alırdı. Bu dansçılardan Theodora Bizans İmparatoru Justinianos‘un dikkatini çeker ve imparatoriçe olur. Yarış sonunda kazananlar mutlu olurdu ancak kaybedenler her zaman yenilgiyi hazmetmezlerdi. İmparatorlar yarışlara davet edilirlerdi. Ancak normalde imparatorlar söz söyleme hakkında sahip değillerdi. İmparatorlar yarışlardan önce tutukları takımı bazen açıklarlardı.

Örneğin Roma‘da Nero Yeşilleri, Claudius, Marcus Aurelius ve Caracalla Mavileri, Anastasios Kırmızıları desteklediklerini açıklamışlardı.

Yeşiller ile Maviler arasında bazı farklılıklar söz konusuydu. Bu farklılıklardan bazılarına değinmek istiyorum. Maviler aristokratik mevkilerde olmayı ve buna bağlı olarak da sarayla bağ kurmayı seçerlerdi. Yeşiller ticaret ve halkın üreten tarafına yakın olmayı
tercih ederlerdi. Bu durumdan yola çıkarak Mavilerin üst sınıf, Yeşillerin ise alt sınıfa ait olduğu düşünülebilir. 

Genel olarak Mavileri tutanlar toprak sahipleri, Greko-Romen kökenli senato üyeleri ve aristokratlardı. Yeşilleri ise lonca sahipleri ve esnaf desteklerdi. Dinsel bazı farklılıklar da vardı. Maviler, hâkim Ortodoks görüşleri savunurken, Yeşiller monofizit düşünceyi savunurlardı. Maviler genelde Pers tarzı sakal bırakırlardı, Hunlar gibi saçlarının bir kısmını tıraş ederlerdi, barbarların giydikleri gibi ayakkabılar ve tunik giyerlerdi. Tarafların ikamet ettikleri yerler de tutukları takımla ilintiydi. Constantinopolis‘te Yeşiller Kalkhedon tarafında (Kadıköy) Hagia Euphemia Kilisesi civarında toplanırken, Maviler Blakhernai Sarayı (Ayvansaray) çevresine yerleşirlerdi.

Yarışlar belli bir süreden sonra sportif rekabet ve öneminden çok, siyasi ve dini bir iktidar mücadelesi haline gelmiştir. Bu durum bazı tehlikeleri de beraberinde getiriyordu. Ancak herhangi bir tehlikede takım taraftarları birleşiyorlardı ve ortak hareket ediyorlardı.

Örneğin Constantinopolis‘te İ.S. 532‘de yaşanana Nika Ayaklanması.Hipodromdemos yani halk ile imparatorun arasında çıkan pek çok çatışmalara sahne olmuştur.Bu çıkan kargaşalar siyasi yaşamın değişmez bir unsuru haline gelmiştir. Nika Ayaklanması İmparator İustinianos‘un Maviler‘i kayırması ile tetiklenmiştir. Bu isyan takımların birleşip imparatora karşı topluca bir başkaldırısıdır. Ve 30,000 ile 50,000 arasındaki isyancı öldürülür. İsyanın kanlı bir biçimde sonlanmasından sonra anısı anıta kazılmıştır. Patria‘ya göre ölüler gömülmemiş, Kathisma‘nın karşısında bulunan tribünlerin altına atılmıştır. Demoi‘un yeri olan bu tribünlere bu yüzden Nekra (ölüler) adı verilmiştir. Yaşanan bu katliam sırasında birçok yapıda olduğu gibi Constantinopolis Hipodromu‘nda da hasarlar meydana gelmiştir.

İ.S. 610 yılında ise Yeşillerden bir grup Mavileri destekleyen imparator Fokas‘a kızdıklarından Maviler‘e ait oturma yerlerini yakmışlardır. Belli bir süre sonra, özellikle İ.S. 726-842‘de İkonaklazma‘dan (tasvir yasağı)sonra halkın gözü önünde yapılan infazlarla kamuya açık bir cezalandırma alanına dönüşmektedir.

Hipodrom oyunları içerisinde İ.S. 4. yüzyıldan itibaren at yarışları esastır. Bunun yanında vahşi hayvan dövüşleri İ.S. 6. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Yarışma quadriga olarak adlandırılan dört atlı arabalarla yapılmıştır. Bayram günlerinde yapılan yarış sayısı zamanla önemli ölçüde azalmıştır. İ.S. 5. yüzyılda günde 30 50 arası yarış yapılırken, İ.S. 10. yüzyılda sabah 4 akşam 4 olmak üzere 8 yarış düzenlenirdi. Theodosius sütununun kaidesinde görüldüğü gibi oyun araları hayvan, mim ve dans gösterilerine sahne olmuştur.


Nahit Yıldırım
Constantinopolis Hipodromu,2013







***







Muğla'nın Yatağan ilçesindeki Stratonikeia Antik Kenti'nde devam eden kazı çalışmaları kapsamında, 2 bin yıllık 'Araba Yarışı Sahnesi' bulundu. 

"Bulunan araba yarışı sahnesi bizim için çok önemli. Bulunan kabartma ile antik dönemin kültürel hayatı ve sportif faaliyetleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bulunan araba yarışı sahnesi figürü sayesinde yaklaşık 2 bin yıl önce kullanılan yarış arabalarının özellikleri, koşum takımları gibi detaylar hakkında bilgi sahibi olacağız." 

Doç. Dr. Bilal Söğüt
Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı 
Pamukkale Üni.Fen Ed.F.Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi 
(2011 basın)




*Roma denilince ilk akla gelen imgeler arasında ön sırada yer alan Roma amphitheatrum’larındaki gladyatör dövüşleri Etrüsk orijinlidir.  (Michael Grant, The World of Rome, New York 1960, p. 142.)


*Roma circus’larındaki Troia oyunları, Etrüskler’in Roma’ya bir hediyesidir.  (Jacques Heurgon, a.g.e., p. 201. )



_______