horse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
horse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2021 Salı

Kapadokya "Güzel Atlar Ülkesi" mi demek?




Kapadokya bölgesi de dahil tüm İç Anadolu MÖ 13.yy Mısır yıllıklarında "Hatti Ülkesi" anlamında "Khita" ya da "Khatti" olarak geçer. II.Ramses ile II.Muvatalli arasında yaklaşık MÖ 1274 yılında gerçekleşen Kadeş Savaşı'nı kaydettiren II.Ramses Hititlerin ülkesinden "Khita-ülkesinin kralı.." diyerek bahsettiği Hatti Ülkesi'dir. Anadolu'nun yerlisi olan Hattilerin ülkesini 1700'lerde işgal eden Hititler bile ülkelerinden bahsederken Hatti sözünü kullandığı gibi Hattilerin başkenti Hattuşa'dan türetilmiş kral adları almışlardı. Hitit sözünün bile Khita/Khetta sözünden 20.yy'da uydurulduğu bilinmekle birlikte, Hititler kendilerine asla Hitit dememiş, "Nesili, Nesi dili konuşanlar, Neşalılar" demişti.


Hititlerin MÖ 12.yy'dan sonra tarih sahnesinden silinmeleriyle Kapadokya bölgesinde, MÖ 9.yy Asur kaynaklarına göre, Tabal Krallığı bulunmakta. Anadolu'dan ayrılan bazı Taballar da önce Kafkas İberya'ya, oradan da İber Yarımadası'na giderek bugünkü Baskların (Euskara) atalarını oluştururlar. Hatta İber sözünü de İber Yarımadasına onlar götürmüştür. Taballar, Kaşka ve Muşkilerle de soydaş gösterillir. Kaşkaların Hattilerin Ay Tanrısı Kaşku'dan dolayı Hattilerin devamı oldukları düşünülür ki bu hiç de mantıksız değildir. Çünkü Hititlerin gelmesiyle Hattiler yok olmamış ve birçok Hattili kuzeye yerleşmiştir. Hitit döneminde ise bu topluluğa Kaşka denilmiştir.


Bugün Kafkas halklarının kökenini Hatti, Kaşka, Muşki olarak gösterenler bir bakıma haklıdır. Ancak Kafkas akademisyenlerin dile getirdiği gibi bunlar (Ata Hatti, Ata Kaşka, Ata Muşki) özünde Kafkas topluluklarından değildir. Sonradan Abhaz-Çerkes ve Laz topluluklarının atalarından biri olmuşlardır. Hattilerin dili Türkçe gibi eklemeli dil sınıfındansa Kaşkaların da aynı dili konuştuklarını varsaymak yanlış değildir. Kaşkalar ile Muşkiler aynı zamanda Sak-Türk boylarından kabul edilir ki adları Kaşka-y (Gaşgay) ve Meşe-Mişer olarak bugün dahi Türk dünyasında yaşatılmaktadır.


Hattilerin ülkesi MÖ 13.yy Mısır kaynaklarında Khita-Khata olarak anılırken MÖ 5.yy'da Katpatuka'ya dönüşmüş. Bu aradaki 800 yılda kültür ve gelenek gibi çok şey değişir, dil bile... Pers kralı Darius tarafından 3 dilde yazdırılan Behistun yazıtında Kapadokya'nın Persecesi "Katpatuka", Elamcası ise "Ka-at-ba-du-kaš" olarak geçmektedir. Ancak, Katpatuka sözünün anlamı "Güzel Atlar Ülkesi" değildir. Çünkü Persce "Güzel Atların Ülkesi"nin karşılığı Huwaspadahyu olarak verilir ki Huwaspa- ile Katpa- arasında sesdeşlik bile yoktur. Ahamenişler de tıpkı Hititler gibi işgal ettikleri toprakların önceki adlarını kullanmıştır.



Pers (Ahameniş, MÖ 550-330) öncesinde bölgede at-katır ticareti yapılmakta olduğundan Katpatukka sözünün anlamına da "Güzel Atlar Ülkesi" yakıştırması yapılmış. Oysa bölgenin adındaki Kat (Khatti/Khita) Hatti anlamındadır, yani bu adı ve "Güzel Atlar Ülkesi" anlamını veren Persler değildir, çünkü...


MÖ 7.yy'da bölgeye yerleşen Kimmerlerin at ve katır ticareti yaptıkları Eski Ahit'te anlatılır. Bölgenin Bey'i olan Togarma aslında Kimmer Türklerindendir. Çünkü Togarma, Gomer (Kimmer)'in oğlu olarak geçer. Yani Perslerden 250-200 yıl önce Kimmerlerin at ve katır yetiştirmelerinden kaynaklanan bir anlamlandırmadır "Güzel Atlar Ülkesi". Strabon (11.13.2) Perslere ödenen verginin bile at, katır ve koyun olduğunu belirtmekte ki Kapadokya halkı Roma İmparatorluğu döneminde de vergisini at ile ödemeye devam etmiştir.


Kapadokya'ya yerleşen Kimmerlerle birlikte bölge Kimmerlerin Ülkesi anlamında Gomer ya da Gamirk olarak da birçok kaynaklarda yer alır. Bu sebeple de Eski Ahit'te Kapadokya olarak değil, Togarma Ülkesi anlamında "Beyttogarma (Bit=Ülke + Togarma)" olarak geçer. Demir Çağ döneminin Tabal (Tubal) ve Kaşkaları (Chalybs) ile bölge "Demircilerin/Madencilerin Ülkesi" anlamında da kullanıldı. Çünkü Taballar ile Kaşkalar (Chalybs) demir-çelikten silahlarla madeni eşyalar üretip ticaretini yapmaktaydı. Hatta Komana (Gümenek-Tokat) kenti çelik silahlarıyla ünlüydü ki, kentin içinde bulunduğu Pontus bölgesi (ki Kaşkaların da yaşadığı bölge) bile bu sebeple "Cappadokia Pontus" olarak anıldı.



Okçu İskit-Türkü ve Teke - MÖ 330-322 / Kapadokya
Not "Phrygian Cap", but Scythian-Turk Cap, because early examples are among Central Asia's Saka(Scythians), and Goat represents the high dynasty


Özetle, Katpatukka'dan türetilen Kapadokya "Güzel Atlar Ülkesi" anlamında değildir. Bölgenin adı Hattiler'den gelir, ancak adını MÖ 7.yy'da at yetiştiren Kimmerlerle birlikte "Atların Ülkesi" olarak ün yapmıştır ki Katpatuka sözcüğünün atlarla hiçbir ilişkisi yoktur. Ayrıca kronolojiye göre Kimmerler Perslerden önce bölgede yerleşik yaşamaktadır.


Semra Bayraktar


Kaska (Gaska-Kaskian) - Togarma (Tegarama) - Cimmerian - Scythian > Turks



EK:

Tabal Krallığı'nın vergilerini at ve katır ile ödemesine dair yazıt




23 Nisan 2018 Pazartesi

Türk Kültürüne Hayran bir Çin Prensi




Saluzi, İmparator Taizong'un atı - 636-649 - Tang Dönemi
Zhao Mausoleum, Shaanxi Province, China
(Turkish tradition : Knot on horsetail)




"Türk halklarının kültürü ve ölüm konusu da dahil olmak üzere gelenekleri, çeşitli devirlerde hep yabancı halkların ve Orta Asya'da özellikle Çinlilerin ilgisini çekmekteydi. Çin kaynaklarında bu konulara dair bilgiler bulunması bunu göstermektedir. Hatta bazı Çin belgelerinde bu etkilenmenin hayranlığa dönüştüğü de anlaşılmaktadır. Bu bakımdan bir Çin prensi olan Ç'ang-şan Prensi (Li) Ç'en-k'ien'in biyografisi ilgi çekicidir.

"Ç'ang-şan prensi (Li) Ç'eng-k'ien, imparator T'ai-tsung'un en büyük oğluydu... İmparator T'ai-tsung tahta çıktığında (Li) Ç'eng-k'ien veliaht ilan edildi. O zamanlar henüz sekiz yaşındaydı.. (henüz küçükken) T'u-küe'lerin (Türklerin yani Göktürklerin) dilini ve giysilerini seviyordu; barbarlara (T'u-küe'lere) en çok benzeyenleri oyun arkadaşı olarak seçiyor ve onlara koyun postu ve kurt başı giydiriyordu; her bir grup beşer kişiden oluşuyor, çadırlar kuruluyor ve üzerinde kurt başı olan beş sancak dikiliyordu; mızraklar dağıtılıyor ve savaş oyunu oynanıyordu; flamalar ve bayraklar bağlanıyordu. Kendisine bir çadır kuruyor ve içinde oturuyordu. Gruplarına koyun getirtiyor ve onları pişirtiyordu. Sonra hepsi hançerlerini çıkartıyor, bunlarla et kesip yiyorlardı. (Li) Ç'eng-k'ien (birgün) kağanın ölümünü taklit etti. Bu sırada adamlarına yüksek sesle ağlamalarını ve yüzlerine kesik atmalarını emretti. Sonra atlarının üstünde dört nala onun etrafında döndüler. Bunun üzerine birden kalktı ve şöyle dedi: 'İmparatorluğa hükmedebildiğimde on binlerce atlının başına geçip K'in-ç'eng'e gideceğim. Bunun ardından topuzumu açacağım ve (a-şi-na) Sse-mo'ya teslim olacağım. Onun yanında bir şad olabilsem bu güzel olmaz mıydı?' Etrafındaki adamlar birbirine fısıldayarak ona büyü yapılmış olduğunu söylediler."


Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu
Eski Türklerin Kutsal Mezarları Kurganlar




* Tai-tsung: Li Shimin, İmparator Taizong ya da Tai Tsung olarak da tanılır. 626-649 yılları arasında iktidarda kalmıştır. Li Shimin 617 yılında babası Li Yuan önderliğinde en önemli rakiplerini yenerek Sui Hanedanı'nı devirerek Tang Hanedanı'nı kurmuştur. Tacın varisi olan Li Chengqian (Gaoming, Li Ç'eng-k'ien, 619-645) Türk adetlerine düşkünlüğü yüzünden imparator Taizong'un gözünden düşer. Chenqian'ın yerine Li Tai'yı ilan edecekken, Li Tai general Hou Junji ile babasını devirmek ister, başarılı olamaz. Taizong generalin rütbesini düşürülür, oğlu Li Tai ise Chenqian'ın düşüşünden sorumlu tutulur ve Taizong başka bir oğlunu, Li Zhi'yi varis ilan eder. Chenqian ise sürgüne gönderilir ve orada ölür.

* Türklerin Uzakdoğu Siyasi ve Kültür Tarihine Etkileri
Prof.Dr.Alimcan İnayet / link
Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, cilt VIII, 2008
* Resim için (Türk etkisinden bahsetmez!):

SB



Tang Dönemi (Tang Sancai) MS 8.-9.yy
"Türk Atışı (Parthian Shot diyorlar)" yapan bir Türk Savaşçısı
Atının kuyruğu düğümlü
Tang period 8th-9th c AD, A Turkish Warrior with his horse,
knotted tail and "Parthian Shot" (Turkish style shot, Parhians are Turkish tribe!) . 
This is not "Chinese influence on İslam or Persian!" as they give the info! Tang was partly Turkish, and there are many 
Turkish influences on Chinese culture and art.
Rooster carafes are common in Seljuk Turkish art. Rooster also to be seen in Pazyryk. SB 
it is in Guimet Museum/Paris
Seljuk Turks 12th-13th c AD- İran
Turkish Culture and Art



[[The articles below are originally in Chinese- SB.]]

"The influence of the Turks on China was mainly during the Sui and Tang dynasties, and there were not many historical records."

Zhaoling Six Jun is a rare stone carving in the Middle Ages and has a unique artistic style. Liu Jun had accompanied Tang Taizong on the battlefield, was born and died, and repeatedly built military exploits. Some of them walk through the storm, others run across the river, their postures are different, and their personalities are distinct. People often ask, where does Six Jun come from? What does Six Jun's six strange names mean?

Six Jun is located in the east and west of the Zhaoling Tomb. It is a rare stone sculpture in the Middle Ages. According to legend, ten years after the reign of Zhenuan (636), in order to commemorate their beloved six horses, Emperor Taizong ordered the great painter to draw a picture of the horse and let the famous craftsmen separately carve the six war horses that accompanied their battlefields and repeatedly built battles. About six meters high and about three meters wide, the stone screen is overlaid with praise and written by Ouyang Xun. The six horses are all three horses. There are three trimmed flowers on the neck of the horse's neck, and the tails are tied. The horse's skull, saddle, foot, mud, tassels, and hanging rings are all available. This is the Tang Dynasty. The typical dress up horse. [[are Turkish traditions- SB]]

Li Yuan, Li Shimin and his father and son calm down the world, and the war horse is their important helper. As early as in Taiyuan, he had made every effort to collect good horses to equip the army. At that time, he had taken over Turkic confession and obtained more than a thousand horses from the Turks. Later in a series of campaigns to conquer the North, Tang Jun relied on horse-horse warfare operations to unify the country and consolidate the emerging Tang Dynasty. In the early years of the Tang dynasty, the methods used to obtain war horses were mainly foreigners, captured horses, and used horses to buy horses from each other. They are often associated with Turkic and some countries in the Western Regions.

For example, during the years between Wude and Zhenuan, the East Turkistan began to give or contribute several hundred horses to Turkic, Karim Khan, and Western Turk Yeh Khan. The western countries also sacrificed horses in the Western Regions. The Tang Dynasty paid particular attention to the acquisition of horses in the mutual market with Turkic and Western Regions. Judging from various signs, the six junts of the Zhaoling Mausoleum of the Taizong Emperor of the Tang Dynasty came from the countries of the Western Regions under the control of the Turkic and Turkic Khanates.

The name of Liu Jun was strange. At first glance, it was known that it was not Zhongyuan's phrasing. Its meaning was related to foreign languages. Ge Chengyu explored this mystery. He said: Fist is the horse that was given to Li Shimin by Xu Luoren, the provincial governor of the Tang Dynasty. The sound of "Fist of Mao" originates from the Turkic language. The standard translation name should be derived from "the power of Yu". This is a small country controlled by the Western Turks and is located in present-day Xinjiang. To the west of Tashkurgan to the northernmost part of Pakistan, so this horse is very likely to be a good horse with the right to breed in the country. The mischief was translated as "set up" or "lost". It was the high official number of the military commander of Turkic. The officer was located under the Khan and the leaves, and the number of soldiers and horses was about 20,000.

Therefore, the horse was A rider named after the Turkic official number. The white hoof was not a “four black hoofed pure black horse” interpreted by the Chinese in the millennia. The “white hoof” was originally intended to originate from the Turkic “bota” meaning young or young camel, and was “less sweaty”. This means that this dark horse is a horse that bears the honorary title of “sweat-sweat”, with the title of praise and the symbolism of the noble official number. This is consistent with the traditional practice of the Tang people praising the name of the king. Teluk is a Chinese translation of the Turkic “tegin” and is one of the top official names of the Turkic Khanate. It is mostly served by Turkic royal children. Han Chinese who surrender to the Turkies are also available.

Tang Taizong named his own with the Turkic official name. Mounts are a custom to praise Turkic horses. In Lulu's "Lulu" is the "Sayaka" and "Sibolu" in the Turkic language, meaning "the brave and healthy", and often used by Turkic people as the honorary title of the leader. The true meaning is "Brilliant Horse". The "Qing" of the Qinglan has nothing to do with the ancient Chinese. It was derived from the Turkic cin or sin and was the transcription of the "Qin". At that time, the Chinese claimed that the West of the West of Central Asia was the Great Qin State, and the "Qing" and "Qin" were homonyms. , refers to the horse from the Western Qin Dynasty.




***

There are many nomadic peoples on the land of the Eurasian continent in the north, the Huns in the west and the East Lake in the east. Different tribes and ethnic groups merged in history. The Xiongnu, Xianbei, Rouran and other ethnic groups appeared one after another. In the Mongolian region, the Shuangwen Stone Monument was discovered in the Tang Dynasty. It positively praised the great Tang Dynasty and negatively accused the blood and tears.

During the Sui and Tang dynasties, the Turks initiated the establishment of a huge empire. In the early years of the Tang Dynasty, the south was invaded several times. Li Shimin took the coalition policy in his early years. During the three years (629) autumn of Zhenguan, Tang Taizong ordered Li Jing to lead Li Shiji, Chai Shao, and Xue Wanqie to unite 100,000 soldiers to break through suddenly. Li Jing unexpectedly won the match and defeated him. He fled by force. Li Bai was intercepted on the White Island and reduced the deployment of more than 50,000 people.

The influence of the Turks on China was mainly during the Sui and Tang dynasties, and there were not many historical records.







Fresco from Turkish Khaganate (Göktürk) kurgan

Excavated by archaeologist Cantekin Karcaubay (son of) Professor Kharcaubay Sartkojauli. Prof. Sartkojauli is the head of the project Kazakhstan and Mongolia which began in 2011.  Turkish Kurgan is in Mongolia, called as "Mayhan Uul Kurganı" (or Bayhan Uul), located 210 kilometers west of Bator of Ulan Bator, on the edge of Mayhan Uul Mountain (Çadır Mountain). There are 12 other kurgans dating from the 7th century AD to the 10th century AD. It is surrounded by trenches, all of which are known as traditions unique to Göktürks. According to the Byzantine coin, found in the kurgan, they estimated to the 7th c AD. It is the first kurgan found until today, which belong to Göktürks. 


A Turk with a Red Horse (War Horse)
Turkish tribes are also named with their colored horses



"The Chinese ambassador, Wang Yente, who went to the Uighur capital in the years of AD 983-985, states that the property in Uighur Turks is regulated according to horse colors. Likewise among the Pecheneg Turks, the longitudes are emphasized by the colors of the horses. The eight names of the Pecheneg are as follows:

1) Yavdı Erdim: Bright. Have bright horses, Erdem tribe.
2) Kürekçi Çor: The Sky (Blue) Çor. Have (blue) horses.
3) Kabukşın Yula: Have horses in the color of a tree shell.
4) Suru Kül-Bey: Have soil color horses.
5) Kara Bay: Have black horses.
6) Boru Tolmaç: Have dark horses.
7) Yazı Kaban: (not clear).
8) Bula Çoban: Have variegated color horses.

The terms of Pecheneg tribes, Çor, Yula, Bay, Dilmaç, Çoban (Çaban) mentioned above, are not persons name but titles. For example, Çoban (shepherd) does not meant shepherd." by İbrahim Sarı (translated by SB)




17 Ekim 2017 Salı

Himalayalar'da Taşatlar




TAŞATLAR 
Ghora Gali - Himalaya / Keşmir Pakistan / Hindistan sınırı


Aslında Ghora Gali, Pakistan ile Hindistan arasında kalan Punjab eyaletine bağlı dağlık bir yerleşim yeri. Rus haber ajansında "Hindistan" ve "Rusların keşfi - Ekim 2017" gibi sunmaları anlaşılır değildir. Çünkü Hindistan basının'da "Ocak 2017" de çıkmış yerel halk tarafından da "turistik bir merkez" olarak da gezinilen bir yermiş.


Himalaya'da Ortaçağ döneminden 200 kadar Taşat bulundu. 
(Tarihçiler Hindistan'ın Ortaçağ dönemini 6.yy ila 16.yy arasına koyar: Erken dönemi 6.yy-13.yy; Geç dönem 13.yy-16.yy)


Rus Basınından:
Rus akademisyenlerin önderliğinde yapılan keşifte iki adet kutsal alan ve 200 kadar atlı taş heykeller bulundu. Hintliler tarafından bilinen, lakin ilk ortaya çıkarılan taşatların bazılarında iki veya üç kişi oturuyor. Araştırmayı yapanlar Hindistan ikonografisinde daha önce böyle bir şey olmadığını, ulaşılması güç olan Himalayalar'da iz bırakanların, birden ortaya çıkıp yok olan topluluğa ait olduğunu düşünüyorlar. 

Lakin bizimkilere sormuş olsalardı, onların Kıpçaklara ait olduklarını bilirlerdi. Delhiler - Balabanlar kimmiş?... O nasıl bir Rus akademisyen ki Deşti-Kıpçak'ı hiç mi duymamış? :)

SB




Press: Russian scientists found in the Himalayas 200 unique medieval sculptures 

They discovered two ritual complexes with unique unknown stone figures from the early Middle Ages in the Himalayas, Kashmir Province, India.

"Two ritual complexes were found here, it is far and high in the mountains, where it is not easy to get there. About 200 stone horsemen were found in the sanctuary, and their specificity is that sometimes not one person, but two, three or four people sit on a horse. It seems that everything has been known in India for a long time, but in fact, these things have been found for the first time.

But what kind of population is this is a big problem, because there was nothing like it in the iconography in India before, it's some kind of population that suddenly appeared in the Himalayas, settled in hard-to-reach areas and left such a trace,"

Vyacheslav Molodin - - 12/10/2017
"Российские ученые нашли в Гималаях 200 уникальных средневековых скульптур"

спросите наших ученых, и они скажут вам, что это турецкая культура - SB

How can something be discovered when it is known to the local people? Or it was in the news in January 2017 in indiapress? And ask our scholars, they will tell you that these are Turkish Stone Horses; "Taşat", which belongs to the Kipchak Tribe: Delhi Turkish Sultanate: Balaban...or... Who was here in the Middle Ages? And did this Russian scientists never heard of the "Dashti-Kipchak Empire"?..  ;)



"Baba Dhansar"da Taşbaba/Balballar 
Stone Fathers/Balbals (Turkish Culture) (Baba is Turkish) - Karua-Jammu & Kashmir State



Turks in İndia and Pakistan


... In India is “Mahabharata” manuscript, or “The Great Story of Descendants of Bharata” – the chronicle of ancient Hindustan. Some pages are dedicated to the Naga there.

Their native land, as it is seen from the legends, is to the north where are hidden teeming treasures and an iron cross. But another most interesting happened: after the arrival of the Türks the man “in a shirt” born in Altai by a serpent became known in Hindustan. The Indians gave him a name of Bhima. “Mahabharata” makes one think so – it says that a newcomer has “the wolf's belly”, i.e. that he is a man with wolfskin. If we keep the origin of that image in mind, such assertion doesn’t seem incredible; Altaic subjects are revealed in the text one after another. Even more so, because the Nagas formed a royal dynasty, which early in the I millennium left a real trace in the Northern India.

“Mahabharata” consists of eighteen books. According to Orientalists it is the most comprehensive history in the world that reflects the course of events in the I millennium BC. The legends that formed the basis of those rare books were formed two and half thousand years ago and even earlier, they are connected with the newcomers from the North, which is perhaps stated in each of one hundred thousand distichs of the text.

It describes a culture absolutely different from culture that had existed in the Hindustan before. Serious monographs and research of many generations of scientists are dedicated to it. Having thoroughly analyzed the ancient text, scientists determined that the epos was written about one and a half thousand years ago and not much has been changed in it since then.

But who were those newcomers – heroes of ancient legends? Where is their native land? And are there answers to these questions? A great variety of opinions exists – this is the beginning of politics! Some send them to Ural, others – to Tibet. But not to the Altai! That’s how The communal mentality of the western science is manifested in a strange way. As though treading invisible orders, it does not associate anything on the continent with the Türks. Like a taboo… Well, let it be so.

But… Researches, including those from the West, turned their attention to the fact that the ancient Indian eposes (“Mahabharata”, “Ramayana”) and Vedic literature often describe natural phenomena which the native Indians were not able to see. Even theoretically. For instance, staionary Pole Star and the Big Bear. An in addition – snow, ice and frosty nights lasting for months. A long day with a midnight sun, and the northern constellations which could be seen “high in the sky” only in the regions lying not further south than fifty fifth degree of northern latitude.

In India, the Big Bear is hidden beyond the horizon, it cannot be seen there.

Nevertheless, to it were dedicated poetical compositions… Isn't that strange? And who, apart from the natives of Ancient Altai that lies on those very latitudes, could see the northern sky? It cannot be seen from the peaks of Tibet. The “Uralic” version is even less feasible, it could only be suggested by people who have never visited the Polar Ural and know nothing of its nature and archeological details.

Those natural phenomena can be met only in the Altai! Alas, geography meddles with the history here, and it cannot be suppressed by censorship. Maybe that’s why the Earth is still round? It is nice that at least that remains unchanged.

 In the epos of ancient India the “geographical discoveries” are everywhere. Take another example, perhaps the most important one, characterizing the native land of newcomers. Mount Meru. That’s not a mountain, that is a mountain chain stretching from East to West; the Meru is called Golden Mountain in the epos. That is the God's abode where “the souls of all creatures is located”. It turns out that there is a day in a year when the radiant sun, encircling Meru, returns to its bottom.

That is how the sun rotates. Thus appeared the pradaksina – the rite of circumambulating in a clockwise direction an image, relic, shrine or another sacred object.

The ceremony which showed respect to relics. Even the sun does it.

That sacred mountain is situated in the Altai – in Ondugai Region; it is called Sumer. That is the heart of Altai – the most sacred place for the Türks. It can be compared only with Kailas.

There are hundreds of ancient kurgans there, solitude and prayers. It is a real temple in the open, thousands of years old. For thousands of years people were visiting it.

Sumer is the altar of Altai, where one shouldn’t shout, and hunting is not allowed. In summer there is a day when the sun rises from one side of the mountain and sets upon the other. That could never be invented. The same with the fact that the top of the mountain is covered with snow, and each snowflake is somebody's soul, its material state. It is dazzling in the sunshine, which is the explanation of the following line in Indian Vedas: “That wonderful mountain shone with flights of wondrous birds” – that’s how they used to talk about Meru, the eternal snowfield, the source of a sacred river, pure and the most transparent in the world.

Souls of sinners are cleansed here, in the furnace of ordeals.

“Su” means “water” in the Türkic; that explains the meaning of the name “Sumer”. The “Heavenly Ganges” of Indian Vedas has its source there – in the spring of the world spirituality… Later, two adjacent peaks made the Altaians speak of Uch-Sumer (Three Sumers) as of unity of the world. It is its a philosophy which is as hard to understand by an uninitiated as to cognize Time… What is Time, indeed? And the Altyn-Kel (Golden Lake) ([Russ.] Lake Telets or [Turk.] Milk Sea) was also known in India; they knew of its “life-giving water” and banks covered with groves and forests, glades redolent of flowers, and they also knew that in winter only half of the lake freezes over and even that not every year, although it is located “on the northern hillside of Mount Meru”. That’s right. Even the milky water during the winter is described in the Indian legend. That is frazil, acicular (needle-shaped) ice; it is as white as snow, and it covers the surface. One cannot walk on it… This is a natural phenomenon of Altai – no censorship can change it. The unique phenomenon is created by hot underground sources flowing into the lake.

● The “White Milk Lake” is also described in a Khakas legend where the same geographical coordinates connected with Sumer mountain are given. In the legend, it has “golden banks reminding of a horse's eyes”… “Mahabharata” is amazing because that it describes Altai from the point of view of an eyewitness, it describes it as a country of bliss, the sacred abode, it pays more attention not to nature, but to the people for whom the divine justice is frequent. It emphasizes the worship of Heavenly God!.. Such words can be written only about the native land that one had left; they come from the heart, not from the mind.

These are religious rites of “white men”, the “laws of connoisseurs and righteous men”, “marked with all good signs, shining like the moon”, they penetrate “eternal God”. That was Altai, that was the belief of its inhabitants. That was for real! The first book of “Mahabharata” should be really interesting for Turkologists, since it contains information of Nagas and their way of life. As a matter of fact, that is the ancient history of Altai, the history of the Türks which is absent in most other sources. The falk epos of India is a unique storage of memory. Legends inadvertently confirm not only the Great Migration of Nations, but also its consequences.

Indian scientists are absolutely sure that the Nagas are real historical tribes who came to the Hindustan's north. Twenty five centuries passed after their coming – a long time – and archeology confirmed the coming of the Nagas.

As a matter of fact, “Mahabharata” is not a collection of fairy tales; it is a historical book consisting of many legends – that was the cultural tradition of India, where scientists regard historical legends as reliable documents of the epoch. In contrast to Russia, ancient texts are sacred there; it didn’t even occur to anyone to correct or rewrite them… Can the past be changed? Certainly not.

The Indians don’t hide that they took “Prajnaparamita”, which has become the base of the Hindustan diversified culture, from the Türks. It has become a kind of Indian Bible or Koran. Itt is a primordial collection of wisdom. Only outstanding enlighteners – people with crystal souls – were allowed to read it, since not every man of mould could perceive high thoughts and sooths contained in it....

Murad Adji 
Türks in India - more to read link




Turkish Stone Horses "Taşat" in Azerbaijan


Stone Horse "Taşat" from Kipchak Turks period in Ukraine



ilgili:





15 Ocak 2017 Pazar

TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT




"Kırgızistan'da Tanrı Dağları'nın kollarından Aladağlar üzerinde, deniz seviyesinden dört bin metre yükseklikte 
yer alan Saymalıtaş'ın en çarpıcı resimlerinden biri: 
At Üstünde Ayakta Ok Atan Süvari." 
Servet Somuncuoğlu






Eski kaynaklar bir Türk’ün her zaman yanında atı olduğunu söyler ki, yine Türklerdeki bir inanışa göre, onlar atla beraber yaratılmışlardır. Tarihteki Türk’ün hiçbir hayvanla bu denli içli-dışlı olduğuna şahit değiliz. Keza bugün de Hazar ötesi Türklerinin hepsinin hayatında atın ayrı bir yeri vardır. Öyleki zamanımız Türkmenistan’ı ata verdiği önemi göstermek ve bu geleneğin bozulmadan devamını sağlamak için, dünyada tek olan bir at bakanlığı kurması son derece dikkat çekici bir husustur.


Her ne kadar Batı Türkleri ve bilhassa Anadolu ve Balkanlarda yaşayanların hayatında artık atın pek bir yeri yoksa da, ona karşı beslenen tarihi sevginin izleri bugün dahi kaybolmamıştır. Bununla birlikte kaynakları incelediğimizde eski Türklerin beslediği hayvan türlerinin en başta gelenleri at ve koyun idi ki, bu tür hayvan yetiştiriciliğin izlerine Türklerin hayatında M. önce 3000-2500’lerden beridir rastlanılmaktadır. Hatta Andronovo kültüründe birkaç tür at görüldüğü gibi, koyun ve keçi de onların en önemli servetleri arasında yer almaktaydı. Bazan öyle iri ve uzun bacaklı koyunlar oluyordu ki, bunlar bir araba tekerini bile sürükleyebiliyorlardı. Türk çağından kalma eski yazıtlara baktığımızda onlar, iyi beslenmiş ve yetiştirilmiş at, koyun, keçi, deve, öküz, inek, geyik, kotuz (yak) gibi hayvan sürüleri için “sekiz adaklıg barım” (1) diyorlardı (2). Netice itibarıyla zengin veya fakir herkesin bir miktar hayvanı mevcuttu (3), ama elbette bunun içinde atın yeri bambaşkaydı. Dolayısıyla Türk sosyal hayatını incelediğimizde atçılık biraz daha ön plana çıkar. 


Genellikle ailelerin sahip olduğu bu hayvanların sayısı onbinler, hatta yüzbinlerle ifade edilmektedir. At sadece eti, sütü ve derisi (ki bu süt Türk’ün birinci içeceği kımızın hammaddesidir) için değil, aynı zamanda bir savaş vasıtası olarak yetiştiriliyordu. Bu açıdan bakıldığında ekonominin de temel taşlarından birisi olduğu gibi, askeri ihtiyaç teşkil ettiğinden önemi tartışılmazdır.


Türk-İskitler çağından beri onlar attan faydalanıyorlardı. Bu yüzden Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birinin at, diğerinin de demir olduğunu söyleyebiliriz. Bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pekçok yere sahip olma imkânına kavuşmuşlardır. Bunun en güzel misalini Dede Korkut Hikâyelerinde; “at işler, er övünür” ve “yaya erin ümidi olmaz” atasözlerinde görmekteyiz (4). Çünkü bundan binlerce yıl öncesinin bozkır hayatını göz önüne getirdiğinizde, at olmadan hiçbir şey yapmak kolay değildi.


Bir Türk için dünyada üç vazgeçilmez varlık söz konusudur: At, kadın, silah. Bu mefhumların manası ve derinliği kavrandığında, Türk erinin neden bunlara böylesine kıymet verdiği de anlaşılır. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmemeleri nedeniyle, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir. Adeta at üzerinde doğuyorlar, at üzerinde ölüyorlardı. Onlar andlaşmaları bile bazan at sırtında görüşürlerdi. Mesela 5. asrın başlarında Avrupa Hunlarının hakanı Yılduz, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı konuşmayı atının üstünde gerçekleştirmiştir. O, burada göğe bakarak; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekip (5), Romalıları korkutmuş idi.


Herhalde kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. Uygur Türklerine ziyarette bulunan elçilerin ve İslam tarihçilerinin notlarında, Beş Balık’taki atların çokluğu yüzünden sayılamadığı, ancak renkleri vasıtasıyla ayrıldıkları; muhtemelen Turfan Uygur hükümdarına da “atların kaganı” dendiği söyleniyor (6). At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu. Tahminimiz odur ki, çok eski çağlardan itibaren hakan atlarını gütmek için seyisler mevcuttu ve daha sonraki devirlerde devlet içerisinde bu durum müesseseleşti.


Türkler genellikle komşu devletlere başta at ve canlı hayvanlarla, hayvan ürünleri satıyorlardı. Mesela Bizans ve Çin’den ipek, ipekli kumaş, takı malzemeleri, porselen türü kap-kacaklar, pirinç ve diğer hububat cinslerini alırlarken buna karşılık silah, at, deri, kürk ve hayvani gıdaları pazarlıyorlardı. Bilhassa 8. asrın ikinci yarılarından sonra Uygurlar, Çin’e bol miktarda at ihracına başladı. Onlar her atın yerine kırk top ipekli kumaş istiyorlar, her defasında da onbinlerce at getiriyorlardı. Ancak hayvanlar zayıf ve yaşlı olduklarından hiç bir işe yaramıyordu. Bütün bu alış-verişler beraberinde bir de gerginliğe neden oluyordu. Çin devleti bundan son derece zarar görmesine rağmen, gelenleri de geri göndermek cesaretinde bulunamıyordu. Bu üzücü durum yüzünden Çinliler şiirler yazıyor, türküler yakıyorlardı ki, işte bunlardan birisinde; “Uygur at satmaya geldiği zaman, onun geçtiği yolların kenarında ot kalmaz. Bu hastalıklı atlar için elli top ipek alırlar” mealinde ve uzayıp giden mısralar söz konusudur (7). Netice itibarıyla ticaretin de en mühim mallarından biri at idi.


Muhtemelen at, öküz ve develer tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Eski Romen kaynakları da Türkleri anlatırken; evlerinin tekerlekli arabaların üzerinde olduğunu ve sürülerinin peşinde dolaştıklarını yazarlar. Buna benzer ifadelere Çin yıllıklarında da rastlamaktayız.


Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Elbette atın ehlileştirilmesi suretiyle suvarilere dayalı atlı birliklerin ortaya çıkması, Avrupa’da Türklerin “aplık” sistemine benzer şövalyeliğin ikamesi, Çin’de de kalabalık atlı ve okçu birliklerinin teşekkülü onların saldırı ve savunma dirençlerini kat kat artırdı. Bunun dışında eski Türk atlarının bazı cinslerinin çok meşhur olduğunu, zaman zaman Çin vesikalarında bunlara “kan terleyen” atlar dendiğini de biliyoruz. Tarihte gayet gösterişli ve güzel bu at cinslerine daha sonraları başka türler de karışmıştır. Buna örnek olarak iri ve yüksek Kazak atlarını gösterebiliriz. Ayrıca özel bir itinaya da ihtiyaçları yoktu; kışın bile buz ve kar altından kendi yiyeceklerini sağlayabiliyorlardı. Basit ağıllarda barınabilmekteydiler. Türk’ün ekonomik ve diğer sosyal hayatında bu denli mühim yeri olan bir hayvanın çaldırılması çok kötü karşılandığı gibi, bu suçu işleyenlerin cezası da yakalandıkları takdirde ölümdü (8).



Çin kaynakları ünlü Börü Tonga’nın (Mo-tun) atının ne kadar hızlı koştuğuna ve cinsinin iyi olduğuna işaret ediyorlar. Elbette ki bunlar sıradan hayvanlar değildi. Mesela yine Börü Tonga’nın (Mo-tun), babası Tümen Yabgu’nun (Tu-man) atını oklatması devlete başkaldırı olarak yorumlanmaktadır (9). Çünkü hükümet başkanlarının atları aynı zamanda devletin malı olduğu için bir resmi hüviyeti de bulunmaktaydı.


Kurban kesilecek hayvanların da en makbulü yine at idi. Meşhur Dede Korkut Hikâyelerinde beylerin attan aygır, deveden bugra, koyundan koç kestirdiklerini biliyoruz. Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesi’nde, Uruz babasına; “aygır atımı kesip, aşımı versin”, Uşun Koca-oglu Segrek Destanı’nda, Segrek de sevdiği kıza; “aygır atımı kesip, aşımı ver”, der. Dede Korkut’taki bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Kurban edilen atın kafatasını bir sırık üzerine takan Altay ve Saha Türkleri derisini de bir ağaca geçirip, tıpkı at şekline sokuyorlardı. Altay Türkleri buna “baydara”, Saha Türkleri “tabık” veya “kereh”, derinin takıldığı ağaca da “tükölö” demekteydiler (10).


Günümüzde bir kısım Türklerde, atların da renklerine göre kurbanı ve derman oldukları hastalıklar söz konusudur. Mesela gök at kurbanı baş hastalıklarının def’i, boz at kurbanı karın ve göğüs hastalıklarından korunma, doru at kurbanı veremden sakınma, sarımtırak atlar da romatizmayı uzak tutmak amacıyla kesiliyordu (11).


Atlar devletlerarası andlaşmaların imzalanmasında da kurban edilmekteydiler. Mesela M.Ö. 40’larda Hun hakanı Kun Kan (veya Korug Kan/Hu-han-yeh/M.Ö. 58-31) Çin devleti ile yaptığı andlaşma sırasında beyaz bir at kestirdi. Mutabakat metninde; “bu günden başlayarak Çinliler ile Türkler tek bir aile gibi olmuşlardır. Bütün nesiller birbirlerini kandırmayacak ve savaşmayacaklardır. Sınırlarda habersizce yağmada bulunanlar cezlandırılıp, yitirilen mallar tazmin edilecektir. Hangi ülke bu anlaşmayı önce bozarsa, Tanrı’nın laneti üzerlerine olsun. Bundan sonra oğullarımız ve torunlarımız, bu ittifaka sadık kalsın” (12), deniyordu. Ayrıca 626 senesinde Kök Türk Kaganlığı ile Çin arasında gerçekleşen Wei Nehri barış andlaşması imzalanırken yine beyaz bir atın kurban kesildiğini görmekteyiz (13) .


Mesela yine Türklerdeki bir inanca göre, at yılında doğanlar sürekli hareket eder, savaşır ve avlanırlar. Bazı Türkler, Kıyamet Gününde atlarıyla buluşacaklarına inanırlar. Öyle ki yüksek dereceli kişilerin cenazelerinde, atları da onlara eş olurlardı. Altaylar ve Mogolistan’ın çeşitli yerlerinde açılan kurganlarda bulunan atlar ve onların vaziyeti bunu ispat ediyor (14). Bu gelenek Osmanlı döneminde dahi tatbik edilmiştir. Ölen kişinin cenaze evi veya çadırının etrafında at ile dönülür; bir yas alameti olarak eyer atın sırtına ters vurularak cenaze alayının önünde yürütülürdü.


Burada bir hususa daha kısaca değinmek istiyoruz: Çin kaynaklarına bakarak, araştırmacılar 7. yüzyıldan önce Türklerde ölüyü yakma âdetinin olduğunu, 7. asırdan sonra da belki kendisini cennete götüreceğini ya da yine öbür tarafta üzerine bineceğini düşündüğü atıyla beraber gömme geleneğinin yaygınlaştığını söylüyorlarsa da (15), böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Ancak birtakım istisnai durumlar olabilir. Çünkü at bozkırlı Türk’ün her türlü ihtiyacını karşılayan bir canlı idi. Üstelik öyle kolayca büyüyüp, yetişmiyordu. Her zaman at eti yenmesi ya da her sıradan törende at kesilmesi mantık haricidir. Dolayısıyla sadece hakan veya çok yüksek derecedeki devlet görevlileri belki de atlarıyla birlikte defnedilmekteydi.


Ayrıca ta İslami döneme kadar süregelen bir geleneğe göre, bazı hükümdarların türbelerinde, belirli günlerde altın gerdanlıklar ve atlas kumaşlarla süslü atların bekletilmelerinin yanısıra savaşlara da atlarını böyle özenle hazırladıklarını kaynaklar bize haber veriyor (16). Türk atlarının eyer, yular, gerdanlık, göğüslük, terki örtüsü, heybe, kamçı, üzengi, yem torbası, köstek, zırhları vs. araçlardan ibaret biniş takımları da birer sanat eseriydi.


Onun yeri Türk edebiyatında da bambaşka olduğu gibi, Kök Türk Yazıtlarında da meşhur Köl Tigin’in atlarının isimlerinin sayıldığını biliyoruz (17). Ünlü Manas Destanı’nda yiğitlerin hepsinin atının adı vardır (18). Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar. Dede Korkut’ta, Kam Börü Beg-oglu Bamsı Beyrek Hikâyesinde, Beyrek Boz Aygır’ını şöyle över:


Açık meydana benzer senin alıncığın,
İki gece ışığına benzer senin gözceğizin,
İpek ibrişime benzer senin yeleciğin,
İkiz kardeşe benzer senin kulakçığın,
Eri muradına erdirir senin sırtın.
At demem sana, kardeş derim.
Kardeşimden daha ileri.
Başıma iş geldi, yoldaş derim,
Yoldaşımdan ileri (19).


At ile bu denli içli dışlı olmuş bir kavmin destani edebiyatında da atlar önemli bir rol oynar. “Kongur Atlı Kazan” misalinde olduğu üzere kahramanlar çoğu vakit atlarının isimleriyle anılmaktadır (20). Çin kaynaklarına baktığımızda, Ak Hunların çok güzel ve kıymetli bir cins atlarının olduğunu görürüz. Bu değerli hayvanların dünyaya gelişi hakkında şöyle bir hikâye anlatılıyor: Ak Hunların oturduğu yerde bir mağara ve bunun içinde de bir kutsal at varmış. Buraya bütün kısraklar sürülür ve burada çiftleştikten sonra Wu-shu-po-li dedikleri iyi bir cins at doğarmış (21). Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar.


Türk milletinin hayatında at o denli önemlidir ki, buna dair gelenek ve inanışlar sayılmakla bitmez. Belki yukarıda özetlediklerimizi biraz daha açacak olursak; atı Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiğine; ölen bir adamın atının gözü defin sırasında yaşlı ise o kişinin cennete gideceğine; at sırt üstü ağnanırsa havaların bozulacağına; gebe kadınlar atların yanında çok gezerse, doğumlarının kolay olacağına; at nalının nazarı önlediğine; rüyada at görülürse dileğin gerçekleşeceğine inanıldığı gibi; yönlerin tarifinde at doğuyu, kuş güneyi, balık kuzeyi, ayı batıyı gösterir (22). Bunun yanı sıra iyi cins atlar “özlük, topucak, yügrük, bidevi” gibi isimlerle de anılmaktaydı. Ayrıca ata “yunt” diyen Türkler bunun sürüsü için “yılkı” (23) adlandırmasında bulunurken, onları yaşına ve cinsine göre de ayırıyorlardı. Aygır, kunan, dönen, besti, kısrak, bi, tay, kulun, igdiş vs. Yürüyüş biçimleri içinse rahvan, eşkin, yorga, dörtnal, tırıs gibi terimler kullanılmaktadır. 


Sadece Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı eserine baktığımızda, onlarca at ismi ve at ile alâkalı deyim olduğunu görmek mümkündür. Kitaptan seçebildiğimiz kadarıyla bunları şöyle sıraladık: Aran/oran (at tavlası), at bırkıgı (atın ve eşeğin genizden ses çıkarması), atgarmak (ata bindirmek), atlanmak (ata binmek), bakayuk (at tırnaklarının arasındaki et parçası), beçel (igdiş edilmiş olan), boymul at (boynunda beyazı olan), boz at (boz renkli), boş yılkı (salıverilmiş sürü), böğrül at (böğürü ak olan), bulağ at (bir ayağı renkli), bulak at (boyu kısa, sırtı geniş at), burunduk (burna geçirilen yular), büktel at (yassı arkalı), bül at (ayaklarında aklık bulunan), çılday (atların göğsünde çıkan bir hastalık), çılanmak (atın terlemesi), çından at (kula renkli), çıylatmak (atı terletmek), çildek (atın göğsünde çıkan bir çıban), çile (at gübresi), çilgü at (al olan), çuh çuh (atı yürütmek için söylenir), erik at (iyi yürüyen), eşkin at (iyi koşan posta atı), etilgen (at hastalığı), eyer, ıkılaç at (soylu), igenmek (kısrağın gebe kalması), igiş at (inatçı olan), kamuk (at gübresi), kasuk (at derisinden yapılan tulum), kaşga at (yüzü ak, gözlerinin çevresi kara olan), keriş (atın sırtı), keşegü at (kürek kemiğinin altında yağırı bulunan), ketki at (sırtı dar, yanları geniş), kevel at (iyi yürüyüşlü, küheylan, soylu), kır at (kır renkli), kızgul at (boz ile kır arasında olan), kişnemek, koş at (hakanın yanında giden yedek at), kova (gemdeki bir kayış parçası), kölergen at (karnı şişmiş olan), kösrük tuşag (atın ön ayaklarına vurulan köstek), kuba at (rengi kumral ile sarı arasında olan), kula at (sarıya çalan), kulnaçı kısrak (doğuracak olan), kümüldürük (at göğüslüğü), mançuk (at eyerine takılan torba), or at (rengi al ile kahverengi arasında olan), oy at (yağız at), ozgan at (yürüyüşte önde giden), ozuk at (koşuda başkalarını geçen), ögürlüg aygır (eşi olan), ök at (dört yaşını geçmiş), salga at (gem vurulamayan), sengregü at (hastalığı tutulmuş olan), sil at (az yiyen), şaş at (ürkek), şeşük at (çözülmüş), taz at (alacalı), tıg at (rengi al ile kahverengi arası olan), torug at (rengi kahverengiye çalan), tosun at (haşarı olan), toynak (at ayağı), tugrag at (savaş zamanında geri alınmak üzere askere verilen), teküz at (alnında bir parça beyaz olan at), tüm at (tamamen rengi kahverengi olan), tüm kara at (rengi kara olan), tüm toruğ at (rengi kahverengi olan), ugar at (alnında ak olan), ulaga at (savaş atı), yabıtak at (eyersiz olan), yal (at yelesi), yandık at (soysuz), yazıglık/yazuk at (bağından çözülmüş olan), yular, yunak (eyerin altına konan bez), yügürgen at (iyi yürüyen).


Bununla beraber çok eski çağlardan beridir zaman hesabını bilen Türkler oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılını ata ayırmışlardır. Ayrıca kabile (Ala-yuntlu, At-çeken, Alaca Atlı vs) ve yer isimlerinde de at görülür (Atlı Pınar, Atlı Köy, Aygırlar Köyü, Aygır Oba, Kara Aygır, Kara Atlı vs) (24). At ile bu denli iç içe olan Türk halkının kurduğu siyasi teşekküllerde, iktidarın sembolü olan tuglar da çoğu zaman at kuyruklarındaki kıllardan yapılıyordu.


Bunun dışında yabancı kaynaklarda ve Türk destanlarında görüleceği üzere, İslamiyete sıkı sıkıya bağlı oldukları halde Türkler, eski gelenekleri bırakmamışlar, bilhassa zenginler özel günlerde at etini yemeye devam etmişlerdir. Mesela Emir Temür’ün önemli konuklarına haşlanmış at eti pişirttiğini biliyoruz. Evliya Çelebi Kırım hanının yanında at eti yediğini ve hoşuna gittiğini söyler. Yukarıda da değindiğimiz üzere Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde, esir düşen Uruz babası için; “aygır atımı kesip, aşımı versin” derken; Kaşgarlı, Divan’ında “yunt eti yıpar”, yani at eti piştiğinde mis gibi kokar, diyor (25). 12-16. asır Anadolu, Türkistan ve Hindistan Türkleri hakkında bilgiler topladığımız vesikalarda bu hususa rahatlıkla tesadüf olunuyor. Hatta din adamları ayinler sırasında sembolik atlara binerek iki dünya arasında seyahatlara çıkmaktaydılar.


Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kısrak sütünün birtakım işlemlerinden sonra ortaya çıkan ve insan sağlığına pekçok faydaları olduğu iddia edilen kımız (26), geçmişte ve günümüzde bütün Türklerin en fazla sevdiği içkidir (27). Hatta Romen kaynaklarında Altun Orda sahasındaki Türk hanı anlatılırken; onbin ak kısrağının olduğu ve bunların sadece kımız için sağıldığı yazılmıştır (28). Tulumlara doldurulan bu at sütü yaklaşık bir hafta boyunca karıştırılır. Bu suretle kımız elde edilir. Ne kadar çok çalkalanırsa, o kadar hoş ve güzel tadı olur (29). Dolayısıyla sık sık Hazar ötesi Türkleri dediğimiz ve büyük bir kısmı Müslüman olan Türkistan Türklerinin hâlâ pek çoğu, yukarıda da vurguladığımız üzere birtakım özel gün ve bayramlarda at keserek yedikleri gibi, temelde de kımız içmeyi sürdürmektedirler.


At ile ilgili bir gelenek de şudur: Eski Türk töresine göre savaşta askerler, komutanlarına yüzde yüz itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk veya isyan hareketinin cezası ölümdü. Harbe girecek er atının kuyruğunu bağlar veya keserdi ki, buna eski Türkler “tullama” diyorlardı. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir. Kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “tol/tul/dul” sözüyle ve belki de kısmetin bağlanmasıyla alâkalı “tolamak/tolanmak”, yani bağlanmak fiiliyle ilgili olabilir. Mesela İç Oguz’a Dış Oguz’un İsyan Etmesi, Beyrek’in Ölümü Hikâyesi’nde Begrek yoldaşlarına; “yiğitlerim yerinizden kalkın, ak-boz atımın kuyruğunu kesin” (30) der. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu (31). 


Çin yıllıklarında savaşa beraber gittikleri, birbirlerinin arkasını kolladıkları söylenen Türk askerleri yukarıda da değindiğimiz üzere temelde atlı kuvvetlerle harbe katılmaktaydılar (32). Ama bu yaya birlikleri yaktu anlamına da gelmemelidir. Yine bu suvarilerin en önemli özellikleri çok hızlı olmalarıydı ve hepsinin bir de yedek atları bulunuyordu. Adeta rüzgarla yarışıyorlardı. At üzerinde giderken ayağa kalkarlardı ve bu sebepten ağırlıklarının büyük bir kısmını bacak ve ayaklarına yüklerlerdi. O yüzden çok hızlı ve bir pehlivan gibi kuvvetliydiler. Sağa-sola dönerken tüy kadar hafif olup, sağa ok atarken solu kollayabilirlerdi. Orta Çağlarda meydan muharabeleri kılıç ustalığı şeklinde değil, umumiyetle okçuların maharetleri ve atlıların toplu hücumları halinde gerçekleşiyordu ki, atı sevk ve idarede Türklerden daha üstün bir kavim yoktu. Kadınlar da çok iyi biniciydiler ki, zaman zaman onların ordu birliklerinde görevlendirildiklerine de şahit olmaktayız. Mesela Büyük Hun Devleti yıkıldıktan sonra Çin’in kuzeyindeki Ordos bölgesinde kurulan Türk hanlıklarından birisi olan Chaoların kaganı Ulug Tonga (veya Bars/Shih-hu) dördüncü asrın ilk yarılarında başkente getirdiği kızlardan bin kişilik özel bir kıta kurdurdu. İpekli ve kadifeden giysileri olan bu kadınlara hem piyade, hem de at üzerindeyken çok iyi savaşma öğretildi. O vakitler bu hâl başta Çin’de olmak üzere, komşu memleketlerde de ilginç karşılanmıştı. Dolayısıyla askerin önemi erkek veya kadın olması, sayısının kalabalıklığı değil, iyi yönetilmesi ile doğru orantılıdır. Ayrıca bazı İslam kaynakları Oguzları anlatırken; onların çok cesur ve yiğit olduklarına, süratle saldırıp, aynı hızla geri döndüklerine değinir ki (33), bunu mümkün kılan da atından başka bir şey olmasa gerek.



Netice itibarıyla Türk ve at adeta birer ikiz gibidir. Onları birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Türkler hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır, fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler. Türk ata bindiğinde babasını bile tanımaz, diyorlar. Türk anasından yarı at, yarı insan olarak doğmuş denilse yeridir. Hatta bazı Türk kabilelerinin hikâyelerinde attan doğan kahramanlar vardır. Türklerin atları sanki kanatlı kuşlara benzer. Eski bir Türk atasözü ise “at Türk’ün kanatıdır” (34) der. Türk, kendisinden ziyade atına önem verir. Atını kendisi yetiştirir. Türk’ün ömrünün günlerini toplasan, at üstünde geçen zamanı diğer günlerinden daha fazladır. Kapının önüne at bağlamak ululuk ve büyüklük işaretidir. Türk’e “dile benden ne dilersen” diye sorulsa, “at ile silah” der. Alış-verişlerini at sırtında yaparlar, yerler, içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak, tatlı rüyalara dalıp, uyurlar. At üstünde olmak, Türk’ü cennette ipekli yastıklar üzerinde yatmaktan daha çok mutlu eder (35). Cirit, kök bar ve çevgen gibi pekçok oyunun ana unsuru attır. Türk milleti en güzel eğlenceleri onunla yaşamıştır.




Prof.Dr.Saadettin Yağmur GÖMEÇ
TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT - PDF
HORSE IN TURKISH CULTURE
ULUSLAR ARASI SEMPOZYUM. 
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BOZKIR. 6-8 MAYIS 2016/KONYA

Dipnotlar:
1- Bunun için bakınız, Bay Bulun I Yazıtı, Elegeş I Yazıtı ve Begre Yazıtı.
2- Sekiz adaglıg barım deyimi için bakınız, A.Von Gabain, Über Ortsbezeichnungen im Alttürkischen, Helsinki 1950, s.4; M.Eliade, Shamanism. Archaic Techniques of Ectasy, New York 1964, s.469; S.Çagatay, “İslamiyetten Önce Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, s.393; M.Mori, “Yenisey Yazıtlarındaki Sekiz Adaklıg Barım Üzerine”, Erdem, 3/8, Ankara 1987, s.356.
3- B.Watson, Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968, s.155; S.G.Klyaştornıy-T.İ.Sultanov, Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003, s.71, 329, 333; R.P.Lindner, “Nomadism, Horses and Huns”, Past and Present, No 92, London 1981, s.4-9; B.Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984, s.88.
4- S.Y.Gömeç, “Türklerin Medeniyet Tarihindeki Yeri”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, No 87, Ankara 2007, s.20; S.Y.Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Ankara 2009, s.371.
5- S.Y.Gömeç, Kök Türk Tarihi, 4. Baskı, Ankara 2011, s.15-16.
6- Mesudi, Murûc ez-Zeheb, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.61; S.Y.Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014, s.91.
7- İşin pratiğine de baktığımızda ipek konar-göçerler için vazgeçilmez bir mamul değildi, ama Çinli veya diğer halklar açısından bozkır hayatında bir ulaşım ve savaş vasıtası at olmadan bir ömrü geçirmek çok zordu. Ona rağmen Türkler ipek istiyorlardı ve bunun karşılanması için Çinlilerin epeyce çalışmaları gerekmekteydi. Bakınız, H.G.Creel, “The Role of the Horse in Chinese History”, The American Historical Review, 70/3, Chicago 1965, s.666; S.Y.Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2015, s.119- 120.
8- J.M.De Guignes, Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924, s.259; A.R.Seyfi, İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul 1934, s.13; S.Batu, Türk Atları ve At Yetiştirme Bilgisi, Ankara 1938, s.65; W.Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, 16/92, Ankara 1940, s.162; B.Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, Sayı 48, Ankara 1948, s.812; B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I, Ankara 1981, s.234, C. II, s.6; İ.Kafesoğlu, Türkler ve Medeniyet, İstanbul 1957, s.22-31; S.G.Clauson, “Turkish and Mongolian Horses and Use of Horses, an Etymological Study”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.163-164; O.Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C. 1, İstanbul 1969,s.114; N.Diyarbekirli, “Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru”, Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, C. 2, İstanbul 1969, s.149; Ö.İzgi, “İslamiyetten Önce Orta Asya Türk Kültürü”, Milli Kültür, 1/2, Ankara 1977, s.43-44; L.N.Gumilev, Hunlar, Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s.140, 311; Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz. R.Akdemir, Ankara 1986, s.124; A.Donuk, “İslamiyetten Önce Türklerde Devlet Adamı Tipi”, Türk Kültürü, 24/275, Ankara 1986, s.145; M.A.Ekrem, Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993, s.11; M.I.Artamonov, Hazar Tarihi, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.537; Klyaştornıy–Sultanov, a.g.e., s.16, 59; M.D’ohsson, Moğol Tarihi, Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340-1342, s.20; Marco Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s.20, 69-70, 73; B.Batsuren, Mongolın Ertniy Ulsuudın Nutag Devsger, Ulaanbatar 2003, s.49-50.
9- B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. II, Ankara 1981, s.210; Gömeç, Türk Kültürünün…,s.102.
10- S.Y.Gömeç, Şamanizm ve Eski Türk Dini, 2. Baskı, Ankara 2011, s.66; Gömeç, Türk Destanları…, s.295, 370, 428.
11- Gömeç, Şamanizm ve Eski…, s.65-66.
12- Ş.Günaltay, Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul 1339, s.143; H.N.Orkun, Hunlar, İstanbul 1938, s.52; Ögel, a.g.e., s.161-162; A.Onat-S.Orsoy-K.Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004, s.58-59; J.M.De Groot-G.A.Asena, Hunlar ve Türkistan, İstanbul 2010, s.172; Atsız, Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, İstanbul 2011, s.130.
13- Gömeç, Kök Türk…, s.88.
14- İçerisinde kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim-kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz. Bakınız, K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.99.
15- D.G.Savinov, “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, Tyurkologiçeskiy Sbornik, 1972, Moskva 1973, s.342-343; İbn Fadlan, İbn Fadlan Seyahatnamesinden Seçmeler, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975, s.77; E.Tryjarski, Türkler ve Ölüm, Çev. H.Er, İstanbul 2011, s.232-234.
16- A.İnan, “Altay Pazırık Hafriyatından Çıkarılan Atların Vaziyetinin, Türklerin Defin Merasimi Bakımından İzahı”, II. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, İstanbul 1943, s.147-149; Ş.Elçin, “Türklerde Atın Armağan Olması”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1/1, Ankara 1964, s.143; E.Esin, “The Horse in Turkic Art”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.171; L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1988, s.41-43; A.Rahman, “Uygurların Defin Merasimleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, 4. Cilt, Gelenek, Görenek ve İnançlar, Ankara 1987, s.310; İbn Bibi, El Evamirü’lAla’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996, s.154; N.Khoniates, Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995, s.128; A.Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara 2001, s.162; Ö.Ercan-M.Akkuş, “Türk Tarihinde At Kültürü ve Baki Divanı’ndan Örnekler”, The Central Asiatic Roots of Ottoman Culture, İstanbul 2014, s.549-550.
17- Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 35-36, 40. satır: “Köl Tigin Bayırkunıng ak adgırıg binip oplayu tegdi...Alp Salçı ak atın binip tegmiş. Kara Türgiş bodunıg anta ölürmiş”.
18- K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.7-274.
19- Gömeç, Türk Destanları…, s.344.
20- Gömeç, a.g.e., s.369.
21- Bakınız, Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri…”, s.163; W.Radloff, Türklerin Kökleri, Çev. A.EkinciY.Ünlü,
C. III, Ankara 1999, s.147-158.
22- Y.Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitler, Ankara 2012, s.136-140.
23- Anadolu’daki bazı Yörük taifeleri zaman zaman bütün at cinsleri için Kölük tabirini kullanmaktadırlar. Bakınız, A.R.Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, C. II, 2. Baskı, Ankara 1993, s.447.
24- A.Caferoğlu, “Türk Onomastiğinde At Kültü”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1953, s.207-208; Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944, s.142; O.Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara 1965, s.269; Clauson, a.g.m., s.162-166; H.Gayretullah, “Türk Kazaklarında Yılkı Kültürü”, İstiklal Gazetesi, 4/38, Kayseri 2007, s.9; Radloff, a.g.e., s.52; B.İsakov, XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda Kırgızların Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Bişkek 2009, s.59-60.
25- Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. III, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s.7; Atsız, Evliya Çelibi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, C. I, İstanbul 1971, s.189-190; F.Sümer, Türklerde Atçılık ve Binicilik, İstanbul 1983, s.3; Gömeç, a.g.e., s.370.
26- Türkiye Yörüklerinde bazan kımıza “yepinti” de denmektedir. Bakınız, Yalgın, a.g.e., s.462.
27- Kımızın birtakım hastalıklara iyi geldiğini gösteren en güzel örneklerden birisi Tarih-i Reşidî’de geçer. Duglat boyunun ileri gelenlerinden Seyyid Ali bir müddet Mirza Ulug Beg tarafından esir tutulur. Hapishanede dizanteriye yakalanır. Ulug Beg ona pek çok tedavi uygulatır ama fayda etmez. Ölmek üzereyken, hekimlere “bu ilaçlar bana iyi gelmedi, canım çok kımız istiyor” diyerek, ricada bulundu. Tabipler de kımızın ona güç verebileceği konusunda anlaştılar. Sonra da istediği kadar kımız içirdiler ve o andan itibaren iyileşmeye başladı. Ayrıca bakınız, Mirza Haydar Duğlat, Tarih-i Reşidî, Çev. O.Karatay, İstanbul 2006, s.225-226; E.J.Kychanov, “Tibetans and Tibetan Culture in the Tangut State Hsi Hsia (982- 1227)”, Proceeding of the Csoma Körös Memorial Symposium, Budapest 1978, s.207; W.Bauer, “Yağ Metobolizması Bozuklukları ve Kronik Karaciğer Hastalıklarının Kısrak Sütü (Kımız) ile Tedavi
Denemeleri”, Çev. Y.Küçüksümer, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 28, İstanbul 1984, s.29-36; S.Zaripbektegin, “Kımız ve Kımızın Önemi”, Yüce Erek, 1/4, Ankara 1999.
28- Onaltıncı asrın başlarında Kazak beylerinden Kasım Han, kendisini ziyarete gelen bir Çagatay hanının şerefine tertiplediği ziyafette; “bizim en pahalı mallarımız atlarımız, en gözde yiyeceğimiz et ve en hoşlandığımız içecek kımızdır” demiştir (Bakınız, Mirza Haydar Duğlat, a.g.e., s.451). Bugün de Kazak-Kırgız ve Sibirya Türkleri için başta “kazı” denilen at etinden yapılan yiyecek ve kımızın önemi tartışılmazdır.
29- Cengiz İmparatorluğu, Çev. A.Danuu, İstanbul 2012, s.143-144.
30- Gömeç, Türk Destanları…, s.447; C.V.Uygur, “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, C. I, İstanbul 2015, s.187-200.
31- Kırgız Türklerinin Manas Destanı’nda, yiğit Manas girdiği son savaşında atı Ak Kula’yı yitirir. Destanın bu kısmında söz konusu at için inanılmaz övgüler düzüldüğünü görmekteyiz. Bakınız, Yusupov, a.g.e.,s.255.
32- G.Kırilen, Göktürklerden Önce Türkler, Ankara 2015, s.63.
33- M.Aziz Ahmet, Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu, Çev. T.Say, İstanbul (tarihsiz), s.71; S.O.Kurulay, Hudûd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007, s.82; Cengiz İmparatorluğu, s.135, 139; S.Y.Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012,s.264.
34- Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., C. I, s.48-49.
35- Gömeç, Türk Kültürünün…, s.166.

Özet:
Türklerin hayatlarının her alanında atın son derece önemli bir yeri vardır. Dolayısıyla kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu.

The horse has extremely an important place in the all stage of the Turks’ life. So, raising the animal so important for their own, using it for trade and nutrition are not coincidence. The Turkish authority taking a census of man and animals in all country at certain times, also knew how much they have horses. A great number of horses in the each of pasture and tribes was under control and recorded. The sheer number of the horses was seen as a source of pride for the tribe and its manager, and also one of the main pillars of the state's security. Therefore, Turkish state determine which tribes how many soldiers and horse would supply in mobilization times by looking these numbers.







... (en) Azından 60 yıldan beri “Dede-Korkut Oğuznameleri” ile uğraşıp yayınlar yapan Muhterem Orhan Şaik Gökyay, bu destanlarda geçenlerle birlikte, bizdeki “At,Koyun/Koç” üzerine olan yazılı haberleri, ayrıca Türkler’in At için yaptıkları kabirleri (Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki Kabri yanına gömülen, sevdiği atınınki dahil), bir araya toplamış bulunuyor. (7) 

Sayın Prof.Dr.Faruk Sümer’de daha çok İslam çağ kaynaklarına göre At ve Atçılık üzerine, derinlemesine bir araştırma yayınlamıştır. (8) Ancak bunda, yukarıda naklettiğimiz [makalede,SB] Tevrat’ta Sakalar üzerine yazılanlara, hiç değinmemiştir. 

Kaşgarlı Mahmud, 1072-1074 te yazdığı ünlü Türkçe-Arapça Sözlüğü’nde: At’ın cinsi, donu, yaşı, hastalığı ve sairesi üzerine, 123 Türkçe ad ve deyim naklederek, başka dillerde karşılığı bulunmayan dilimizin bu uğurdaki eşsiz zenginliğini tanıtır. O, “At, Türk’ün kanadıdır” ve “Yaya kişinin, bir değeri yoktur” atasözlerini tanıtarak, Atalarımızın haklı gurur ve duygusunu yansıtır. (Deveci-Araplar’da ise Deve ve deveciliğe ait çok sözün bulunduğu biliniyor ki, başka dillerde hepsinin karşılığı yoktur) 

Abbasiler çağında, 836’da Türk Şehri “Samerra”nın kuruluşunda Türkistan’ın Khottalan bölgesinden Türk-Atları’nın, seyisleriyle birlikte Irak’a getirildiği; ve “çatal-dilli küheylan-atlar”ın, onlardan türeyip, soykütükleri tutma geleneğinin de, Türkler’den Araplar’a geçtiği, pek bilinenlerdendir. “Arab-Atı” ve mimarlık tarzı “Arab-esk”de, aslında Türk malı olup, yanlış adlandırılmıştır.

Göktürk Yazıtları’nda, Uluların bindiği atlar’ın adları da anılmıştır: 

Şehzade ve Başbuğ Köl-Tigin’in, uzun fetih seferlerinde değişik olarak bindiği atları ; Aç-Bodun, Ak-bodun, Ak-Kula, Alp-Şala, Az (adlı Türk kavminden ganimet), Yağız, Azman, Boz-Başgu, Ögsüz (Anasız) adındaydı. 

Aşağıda işaret edileceği gibi, Kafkaslar güneyine inen Sakalar ile, Horasan’dan kalkıp İran üzerinden Azerbaycan ve Doğu-Anadolu’ya gelip hakim olan Partlı/Arşaklı (Aşkaniyan/Arsacid) Türkmenler’in “Tarih-Destanları” olan “Kitab-ı Dedem-Korkud”da, sağlam bir gelenek olarak, sahipleriyle birlikte atların da adları (donları da belirtilerek) sık-sık anılıyor:

- (Başkent Hamadan’da oturan Büyük-Arşaklılar timsali) “Hanlarhanı” unvanlı (imparator) “Kam-Gan oğlu Bayındur-Khan”ın “Boz-At” ; 

- (MS.51-428 yılları arasında Kars-Arpaçayı sağındaki “Ağca-Kala (k)” / Erovantaşad ile, Aras sağındaki Baraj yanında “Iğdır-Karakalası” da denen ve şimdiki Iğdır Vilayetine öteden beri “Sürmeli-Çukuru” dedirten, “Sürmelü”/Artakşat kalesinde oturan “Küçük-Arşaklılar” Timsali) “Beğlerbeği” unvanlı “Salvur (Salğur) – Kazan-Khan’ın, “Konğur-At” ; 

- Bayındur-Khan’ın kızı olan Salvur-Kazan’ın Eşi “Boyu-Uzun Borla-Khatun’un “Kara-Aygır” ; 

- (MS.217 yıllarında “Çenasdan”/Türkistan’dan taht kavgasında yenilmiş “Mamık ve Konak” adlı iki Şehzade ile taallukatının, siyasi mülteciler olarak kaçıp gelerek yerleştikleri “Ahlat-Muş-Erçiş”/Taron vilayetini malikane edinerek Arşaklılar’a “Başkumandan” olan “Mamıkonlular / KDK’da, Küçük-Şehzadeye göre “Kara-Kona(k)”/Kara-Koyunlular denen hanedan timsali ve Hükümdar ailesinden geldiklerinden “Kazan-Khan’ın / Beg’in Kardaşı” denen “Çeribaşı”) “Kara-Kona(k) Beg’in bineği “Gök-Bidevi” ; 

- (Arşaklılar’ın Başveziri ve “Takatir” = Taçgiydiren unvanlı Ata-Mülkleri İspir ve Bayburt’tan başka, Küçük-Arşaklı hazine ve hareminin bulunduğu Taryunk/Eski-Bayazıt kalesi ve çevresini malikane edinen “Bagratlılar” timsali) “Kazan-Beg’ün Inağı (Başveziri) Bamsı-Bayarak”ın (9) “Denğiz-Kulunu Bengi-Boz Aygır”; 

- (MÖ.680’lerde Sakalar ile birlikte Daryal-Geçidi’nden aşıp Kartli/İber ülkesine gelen “Çenasdan”/Türkistanlı Şehzade soyundan, Ocaklı-Başbuğlar Hanedanı “Orbelyan” denilen ve Borçalı-Çıldır-Ahıska-Ardahan-Artvin bölgelerini içine alan “Gogaren” Eyaletinde Kuzey-Bideaşkhı/Uç-Beği timsali “Şor” boyundan Gog Hanedanından, Kartvel/Gürcü dilince, “Üç-Ok” anlamında “Şamı-Şolde/Sam-Şivilde” lakabıyla tanınan), “Şor-Samsoldın Beg”in (10) bindiği “Ağ-Bozat/Ağ-Bidevi”;

- (Tunceli-Elazız-Divriği kesimi/Sophen Eyaleti ocaklı beğleri, eşsiz güçte olupi Karadeniz kıyısından fırlattığı kayalarla, yelkenlileri batıran ve tırnaklarıyla taşa “Kartal resmi” yapabilen “Tork” soyundan) “Beğlerbaşı Yaganak”ın (“Yaganak”, eski Türkçede “fil” anlamında), “Doru-Aygır” ; 

- (İlkçağda “Arzanen”/Arzan yurdu denen, şimdi de adı Arzan şehri harabesi’nden geçen Garzan Çayı’nda yaşayan ve “Hamıd/Diyarbekir-Merdin, Siirt kesiminde Güney Bideaşkhı unvanlı “Mantaguniler” hanedanı timsali) “Kara-Kona oğlu Kara-Budakéın “Atı, Bahri-Hotazlı” ; 

- (Oğuz-Eli’ne, “Tokuz-Tümen Gürcistan’ın haracı” olarak gelen armağanların verilmesiyle, Gence ve Berde’ye gidip yurt tutarak, kabilesiyle “Karavulluk” eden) “Bagul (Bagur)un” “Al-Aygır” ; 

- (Taş-Oğuzlar Khanı Oruz-Koca’nın torunu olup, savaşta Sağkolda vuruşan, Şirvan-Demirkapu Derbend Hakimi) “Delü-Dondar”ın “Tepel/Kaşga-Aygır” ;

- (Oğuz-Elleri’nin kuzeyden akın eden biricik düşmanı, Kıpçaklı/Khazarlı soyundan Dağıstan Beğleri’nin başı, eski Şavkal/Şamkhallar’ın atası timsali) “Şavkalı-Melik’in künyasi “Alaca-Atlu Kafir”dir.


Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu
"Azerbaycan ve Anadolu'da Türkistan'dan gelen eski Milli-Gelenek: Kabirtaşı olarak kullanılan Koyun ve At Heykelleri" makalesinden bir bölüm.
7) Orhan Şaik Gökyay “Dedem Korkud’un Kitabı” Devlet Kitapları Yayını, İstanbul 1973, s.CDXXI-CDXXII,CDXXVI,CDXXLII(hepsi 19 sahife)
8) Prof.Dr.Faruk Sümer, “Türklerde Atçılık ve Binicilik” Türk Dünyası Araştırmaları yayını, İstanbul 1983 (120 s.metin+17 s.resimler)
9) Buraya değin anılanların tarihi ve yerleri (coğrafyası) için bakınız: a-Kırzıoğlu M.Fahrettin “Dede-Korkut Oğuznameleri I.Kitap” İstanbul 1952 (Haritalı); b-“Kars Tarihi I.Cilt” İstanbul 1953; c-“Kitab-ı Dedem Korkud’daki Kam-Bura Beg Oğlu Bamsı-Bayarak Boyu’nun Tarihteki Yeri (369 yazındaki Zafer Sonucu), IV Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi bildiriler, Ankara 1992, s.137-146
10) Benim “Dede-Korkut Oğuznameleri’ni Bırakan Oğuzlar’ın, Tokuz-Tümen Gürcistan’a Komşu Olduklarını Gösteren: APKAZA, AZNAVUR, ŞAVKALI-MELİK Deyimleri ve BAGUL-OĞLU AMIRAN ile GOGALET-KOCA OĞLU ŞOR-ŞAMSOLDIN Kütükleri”, III.Milletlerarası Türk Folklor Kongresi bildirileri, II.Cilt, Ankara 1986, s.165-182, haritalı.







Rustamkhanli Sabir Khudu