fahrettin kırzıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fahrettin kırzıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2018 Pazar

En Eski Çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin Atabek Yurdu








Yukarı Kür ve Çoruh Boyu ATABEK YURDU
En eski çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin (1)
(Tarihinin kısa bir özü)


Bugünkü Kars İlinin Göle, Ardahan, Çıldır ve Poskov kazaları ile Erzurum'un Oltu, Tortum ve İspir gibi kuzey ve suları Çoruh ırmağı ile Karadeniz'e karışan bölgeleri ve şimdiki "Çoruh" (Artvin) ili, eskiden Acara, Bağdadcık, Kobluyan (Altunkale), Ahıska, Azgur, Bedre, Hırtıs, Ahilkelek ile birlikte 14-15. yüzyıllarda ATABEK YURDU (Sa-Atabağo) adı ile ve merkezi Ahıska olan yarı müstakil bir Türk ülkesi idi. 16. yüzyılda buraları da Türkiye birliğine katan Osmanlıların mülki idaresinde bu yerlere yani bütün yukarı Kür ve Bayburt'tan, bazen de İspir'den başka Çoruh boyuna "Çıldır Eyaleti" denildi. 1578 yılında Ahıska'nın fethi ile kurulan bu Çıldır Eyaleti, 1829 yılında bu şehir ve sancağın elden çıkışına değin 250 yıl bütünlüğünü muhafaza etti. Eski hakim yerlilerinin Kıpçaklı (Kuman) oluşu ve Osmanlı çağında da buranın tek bir eyalet halinde idare edilişi yüzünden burada "Çağatay - Deşti Kıpçak" lehçesi izlerinin bulunduğu bir "Ahıska ağzı" şivesi teşekkül etmiştir. (1)


Eski deyimi ile "kürsisi Ahıska olan" bu Atabek-Yurduna Osmanlılar çağında hep "Çıldır" denildiğinden, bizde buradaki 300 yıl hakim olan Atabekleri adaşlarından ayırt etmek için "Çıldır Atabekleri" diye anmayı uygun görüyoruz. Bu yazımda, Çıldır Atabekleri yurdunun 12. yüzyıl başlarına değin olan tarihinin kısa bir özünü tanıtmaya çalışacağız. Sonraki yazılarımızda da buraya yerleşen Kıpçaklardan ve bunlardan inme Çıldır Atabekleri ile Osmanlıların buraları fethini anlatacağız.


Türk tarihçilerinin ve Türkologların şaşılacak bir dikkatsizlik ve ihmalle Yukarı Fırat-Dicle ve Aras boyunun islamlıktan ve hatta Selçuklulardan önceki tarihini gereğince incelemeden, yerlilerce hiç bir zaman benimsenip kullanılmayan ve sırf eski ve arami dilince bir coğrafya adı olan "Armeni, Armenya" adında düğümlenen yanlış bir görüş ve anlayışa saplanmışlar ve gerçeği bulup belirtememişlerdir. Bunun gibi "Çoruh ve Yukarı" hatta "Orta Kür Boyu" tarihi de "Albanya, İberya, Kolkid, Taok" gibi kavim adları ve "Gürc-Gürcü, Apkaz ve Gürcüstan" gibi coğrafya adları altında tarih eserlerinde geçen vakalar ve menşeler araştırılıp gereğince öğrenilemeden kalmıştır. Bütün bu kapalı kalışa, siyasi istek ve kaygıların da katılışı ile eski metinlerin, kelimelerin bütün anlamıyla "suistimale uğraması"ve bir tarafa zorla mal edilmeye uğraşılması da gözönüne getirilince, tarafsız bir tarihçinin ve ancak gerçeği araştırıp öğrenmek isteyenlerin ne kadar çok güçlükler ve yanıltmaçlarla karşılaşacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.


Fakat bugünkü tarih ilimi, çoktanberi hikayecilikten ve siyasi isteklere alet olmaktan yakasını kurtarmış bulunuyor. Bundan başka arkeoloji, etnografya lisaniyet ve saire gibi kendisine yardımcı ilimler sayesinde tarih ilmi, kendisinden beklenen insanlık ve medeniyetin geçmişteki varlığından kalan haber ve belirtileri, gerçek hüviyet ve öz benliği ile ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzdendir ki, Önasya medeniyetinin temelini kuran Sumerlerin eski Türklerle soydaş olduğu, Yukarı Fırat ve Hazar Denizi arasında yaşayan Cutiyum (Guti - Kuti ?- SB), Kaşku (Kaşka - Xalup/Halup/Khalip/Chalyb - Gargar - Alazon - SB), ve Hurrilerin de Türklerle akraba ve aynı kökten geldiği, Urartuların da bunların bir kolu olduğu bugün ilim alemince kabul edilmiş bulunuyor. Bununla birlikte ne yazık ki: Yukarı Fırat-Hazar Denizi ve Kızılözen-Karadeniz arasındaki bölgelerin Urartular'dan sonraki tarihi, yani Saka (İskit) diye anılan Türklerin Aras boyundaki 500 yıllık hakimiyeti, bunlardan sonra da "Part" adıyla tanınan kavmin Oğuzlar'dan olduğu ve bunların Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesinin altı asırlık hükümeti ve bu arada Demirkapı ile Daryal geçitlerinden aşıp geçerek ve Hazar Denizi güneyinden dolaşarak gelen yeni Türk kollarının buralara yerleşmesi kapalı kalmış bulunuyor.


Halbuki eski Yunan, İran ve latin dilleriyle yazılı kaynak ve başkaca eserlerdeki haberler ile Horenli Musa'nın tarih ve coğrafyası, Mamikonyan ve Orbelyan hanedanları (Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı - SB) tarihleri gibi Ermenice "Kartlis Çkhovreba" (Güreüstanın Yaşayışı) gibi Gürcüce yerli ve destanı eserler ile Önasya "Oğuzname"leri ve Dede Korkut Kitabı; Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Şirvanşahlar ve Dulkadırlılar gibi Türk hükümet sülalerinin destanı seçereleri ve silsile gelenekleri ile maddi medeniyet eserleri, islam tarihlerindeki birtakım yerinden alınma gelenek haberleri, Selçuklular ve islamlıktan önceleri de buralardaki hakim sülalelerin ve üstün halkın Türk, Torkom(an) (=Türkmen) ve "Oğuz" olduğunu açıkca göstermektedir. Bu hususları doğu Türkiye ve Önasya tarihiyle uğraşacaklara hatırlattıktan sonra mevzumuza geçelim.






En Eski Çağlardan İslamlığa Değin (MÖ 650 - MS 645)
Sakalar ve Oğuzlar Çağı, Sasanlı ve Bizans İdareleri 
(Bizans yerine Doğu Roma denilmesi gerekir. - SB)


Urartuların 150 yıl denli süren hakimiyetlerinden sonra MÖ 7.yüzyıl ortalarında Yukarı Kür ve Aras boyuna Saka Türkleri, Çoruh boyuna da onlarla akraba olan Taok (Ortaasya'daki Dae-Dahi ve Çinlilerce Ta-Hia) adlı Türkistan'dan gelme boylar yerleşerek buraların Urartularla akraba olan eski yerlilerine hakim olduklarından , kendi boy ve oymak adlarını da bu yerlere verdiler. Böylelikle, Ardahan'dan Tiflis altına (Borçalı'ya) varınca uzayan yerlere Sakalar'ın Gaga boyuna göre Gogaren ve Arşagunikler çağında Gugark (Gugarlar) denildiği gibi, Çoruk boyu da Taok, eski ermenice metinlerde Tayk-Dayk ve gürcü eserlerinde Tao adıyle anılagelmiştir. Bugün Ahıska ve Ahilkelek yerlilerine verilen Gagavan adı, Sakaların Gagu boyundan gelme olduğu gibi, Oltu kuzeyindeki Tavusker (Taoskarı) adınında Taoklardan kaldığı, tarih alimlerince kabul edilmiş bulunmaktadır.


Orta ve yukarı Çoruk boyuna yerleşmiş olan Taoklardan ilkin bahseden eski Yunan yazıcılarından Ksenofon olmuştur. MÖ 401-400 yılında "Onbinlerin Dönüşü" sırasında Dicle-Murat Yukarı Aras boylarından geçerek Pasın ovasına girmiş bulunan Ksenofon "Anabasis" adlı eserinde (IV.Kitap VII,1-14), yakından gördüğü ve savaştığı Turanlı Taoklar için şunları yazıyor:


"(Pasin ovasına adlarını veren) Phasianlar ile komşu ve birleşik olan Taokların yurdunda beş günde 30 parasang (165 kilometre kadar) yol yürüdüler. Bu sırada (Yuanlıların) yiyecekleri bitti. Çünkü Taoklar neleri varsa beraber alarak müstahkem mevkilere iltica etmişlerdi. Yollardan geçen yunan askerlerine, tepelerden taşları yuvarlayarak çok telefat verdiriyorlardı. Bunların pek çok sığır, eşek ve koyunları vardı. "Onbinler" buradan aşarak, İspir yanlarındaki Kalibler ve Skaytenler içerisinden geçtikten sonra Kolklar bölgesinde olan Trabzona vardılar."


İran'ın Zerdüş dini kitabının elegeçen en eski parçası olan "Zend-Avesta" da Medye (Med-SB) hükümdarı Viştaspa'nın Hiydona yani, Hunlar - ki eski Sakaların Hunlarla soydaş olmalarından böyle anıldığı anlaşılıyor - hükümdarı Arejataspa (Şehname'deki Ercasp) ile geçen savaşlarının Daithya ırmağı yanında olduğu bildiriliyor. Bu ırmağın Aras yukarısı olduğu ve "Daithya" adının da buraya yakın Dahi (Taok) bölgesinden geldiğini, ilk olarak, Zend-Avesta'yı fransızcaya çeviren Darmesteter ileri sürmüştür.


13.yüzyılda yaşamış olan Karabağ (Süni) başkeşişi İstefan Orbelyan, 1290 yılında yazdığı "Orpelyanlar Tarihi"nde kendi atalarının menşeini araştırırken, Gürcülerin destanı ana tarihi olan "Kartlis Çkhovreba" tomarlarında bulduğu haberleri nakletmiştir. Bunların kısacası şöyledir:


"İran'ın Keyaniyan sülalesinden Afridon'un (Fridon-Efridun ?-SB) tayin ettiği kumandan Artamos, Gürcüstan'ı zulümle idare ediyor ve halkı çok eziyordu. Bu kumandani Tiflis yukarısındaki paytaht Mıtıskheta kasabasını büyültüp şeneltti. Bunun ölümünden sonra Gürcüstan dört kişinin elinde ve ezintide kaldı. Bu sıralarda "Genasdan" (yani doğu Hun) ülkesinde bir kargaşalık çıkmıştı. "Cenpakur" (yani Çin Fağfuru, Çin'de Göktanrının oğlu) unvanını taşıyan hükümdar öldü. Bunun ailesinden olan beyler arasında kavgalar oldu. Bozulan beyler tarafı, taallukat ve ordularıyla birlikte bir şehzadenin başbuğluğunda ülkeden çıkıp savaşmaya başladılar. Çok yaman ve güçlü olan bu göç kolunu hiçbir kuvvet eğliyemedi.


Bunlar gele gele Daryal geçidinden aşıp zorla "Kartli"ye (Kür boyuna) girdiler ve İranlılar elinde bunalan Mıtıskheta "Danuder"i (hanedan başı) yanına vardılar. Kendilerinin, Cenasdan padişahı olarak geldiklerini, yerleşilecek bir yer verilirse buraları koruyup düşmanlarını ezeceklerini, yüksek bir gurur ve mertlikle bildirdiler. Gürcüstan ulusları da, bu bahadırları şölen ve alkışla karşılayıp evler ve malikaneler verdiler. "Orpet" (Kartal Yuvası) diye anılan alınmaz bir kale de bunlara verildiğinden, sonraları bunlara yeni yerlerine göre "Orp-ulk" ve "Orp elyan", geldikleri anayurda göre de "Cene vulk" (Çinli) denildi. (2) Orpelyanlar, yerlilerden de askeri teşkilat kurdu ve İran tahakkümünü defettiler. Bu yararlıklarına karşılık kendilerine daimi olarak "Sbarabiyd" (serasker) lik rütbesi verildi. Makedonyalı İskender'den sonra Gürcüstan'ın ilk müstakil hükümdarlar sülalesini kurmuş olan Isfahanlı bir anadan doğma Parnovaz (Farnabaz) da Orpelyanlara çok saygı ve itibar gösterdi, hükümdardan sonra gelen bütün yüksek rütbe ve ünvanlar bu hanedana verildi.


1500 yıldan fazla Gürcüstan'ın başbuğluğunu ve müdafasını üzerine alan bu Orbelyanlar hanedanı, ancak - Kıpçakların gelip buralara yerleşerek ordu ve kumandanlığı elealışı sırasında - 1177 yılında bir hükümdar vasiyetini yerine getirmeğe uğraşınca, ilerigelenleri katliam uğrayarak itibardan düşmüş oldu." (İstefan'ın naklettiği haberler burada bitti.)


Ortaasya'daki Oğuz boyları teşkilatına göre Üç-Ok kolundan olan ve Orpet kalesine de bu anlama gelen "Sami-Solge, Şam-Şvilde" adını verdiren Orbelyanlar hanedanı, Arşagunik sülalesi çağında da Yukarı ve Orta Kür boyunun hakimi olmuşlardır. Oğuznamelerde ve Dede Korkut kitabında "Şor-Şamsaldin Bek" (yani Şor Loru yukarısında yerleşen ve Şorapor yer adını veren; Şamsuldin de Şamşvilde de oturan Oğuz Beyleri) diye anılan bu hanedanın ongunu "Ak-Koyun" olduğundan, Ardahan, Ahıska ve Loru ile Zalga ve Borçalı bölgelerindeki mezartaşlarında ve eski kiliselerde bile "ak*koç" heykel ve kabartmaları görülmektedir. Hatta Yukarı Kür boyu kiliselerinin ötedenberi arması olan "ak-koç" ile "ak-bayrak" bile bunlardan kalma olsa gerektir.


Çıldır gölü ve Ahilkelek bölgesine islamlıktan öncelerinden beri "Gavak" adını verdiren ve şimdi de bu adla anılan yerli ve Terekemerin de Oğuzların Üç-Ok kolundan ve Cav uldur", "Çav-dar" diye anılan boydan oldukları anlaşılıyor. Orbelyanların menşe haberleri, yüzlerce yıl Gökçegöl doğusunda kaldıktan ve Nahçıvan alındıktan sonra oradan da Diyarbekir bölgesine gidip yerleşmiş olan Bayındır boyundan Akkoyunlu Türkmenleri'nin "Kitabı Diyarbekriyye" deki resmi menşe efsane ve geleneğine pekçok uymaktadır. Bilindiği gibi, Bayındır boyu da Oğuzların Üç-Ok kolundan sayılır.


MÖ 149 tarihinden MS 428 yılına varıncaya kadar Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Partların batıda uçbeğliğini yapan Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesi hakimiyerinde kalmıştır. Bu sülalenin son dört asırlık başşehirleri, Dede Korkut kitabında da işaret edildiği gibi, yazın Elegez güneyindeki Ağca-Kala (Erovanta-Gert) ve kışın Aras'ın sağında ve Iğdır ovasına adını veren Sürmeli şehirleri idi. Arşagüniklerin İravan ovasındaki başşehirlerine verilen "Tğvin, Debil ve Divin" adı; herhalde eski türkçede paytaht anlamına gelen "dib" sözüyle ilgili olsa gerektir. 428 yılında ortadan kaldırılan Arşagunik hakimiyetinden sonra, 646 yılında İslam ordularının gelişine değin Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Sasanlılara bağlı olup Divinde oturan ve çoğu yerli beyler hanedanından olan "Merzban"lar ile idare edildi.


Arşagunik sülalesi çağının mülki idare teşkilatını nakleden VII. yüzyıl yazıcılarından Horenli Musa, coğrafyasında, 15 eyaletten 13 üncüsü olup Yukarı ve orta Kür boyunu içerisine alan Gugark'ta 9 sancak bulunduğunu bildiriyor. Bunlardan "Kolbo-por (Tuman gölü çevresi), Artahank (Ardahanlar yani Göle, Ardahan ve Meşe - Ardahan), Cavakhi (Çıldır gölü ve Ahılkelek bölgesi), Klarci (Ardanuç bölgesi)" sancakları, sonraki Atabek-Yurdu'nun doğusunda ve Yukarı Kür boyunda bulunmaktadır. Yine bu coğrafyada Arşaguniklerin 14.üncü eyaletleri olarak gösterilen Dayk ise, orta ve Yukarı Çoruk boyuna düşmekte olup, hemen hepsi de balkanlık ve ağaçlık, meyvelik dereler olan buraya Pertat-por (Kaleler deresi) ve Bardizat-por (Bağlar deresi) denildiğine işaret edilerek şu sancakları içerisine aldığı yazılıyor: Borçişkevi (Borçka yanları), Liganiskevi (Livana yani Artvin), Acara (Eker), Şavşeti (Şavşet), Eruşeti (Ahıska ve Kobluyan), Tavuskari (Oltu).


Arşagunik sülalesi çağı tarihi vakalarının destanı olan Dede-Korkut kitabında 8.yüzyıl sonlarında yüze çıkan ve daha eskiden Arşaguniklerin "Takatır" (Tacdar) lık hizmetini gören yerli hıristiyan Oğuzlar'dan Bagarat veya Bagrat ("Bamsı Bayarak") (3) sülalesi kurucusunun Çoruh boyu ile olan ilgisine ve künyesine şöyle işaret ediliyor: "Parasarun Bayburt hisarından parlayıp uçan, ap-alaca gerdeğine karşı gelen, yedi kızın umudu, kalın Oğuz imrencisi, Kazan Beg'in inağı (takatırı), boz-aygırlı Bayarak"; Oğuz içinde nikablı gezen dört asıl beyden birisi olduğu için "Yüzü nikablı Bayarak". Burada geçen Bayburt - Hisarı, "Erzurum Bayburdu" denilen Çoruk dirseğindeki Bayburt kalesidir.


Yine Arşagunik sülalesi ve bunlardan sonraki elbeylikler çağını yanı Selçuklular ve islamlıktan önceki zamanın destanı olan Topkapı Sarayı'ndaki Oğuz namede (4) ise Oğuzların Bagrat hanedanı künyesi şöyle gösteriliyor: " Ban Hisarı'ndan parlayup uçan, altı batman som - demürü ayağında kıran, apıl apıl yürüyende buğa yiyen, on altı yıl Bayburt - Hisarı'nda dutsaklık çeken, baldırı uzun Baldır - Şad'dan hakkın alan, yüce yerden alçak yere yer gözeden Bay - Bura (t) oğlu Bek - Barıyagan." Buradaki Ban - hisarı, gürcüce metinlerde Bana diye geçen Oltu bölgesindeki Banasgert veya Banak (Şimdiki Penek) kalesidir.


451 yılındaki "Kalketon" (Kadıköy) ruhani meclisinden sonra Çoruh ve Yukarı Kür boyu Bizans (Doğu Roma-SB) tesirinde kalıp, ortodoks olmaya başladı. Aras ve Murat-yukarı Dicle boylarını kendilerine tabi kılan Sasaniler ise buralardaki gregoryan mezhebini himaye ve teşvik ederek, ortodoksluğun yayılmasını önlediler. Böylece, Çoruk ve Yukarı Kür boyu ortodoks Gürcü kilisesine, Aras ve Murat-Dicle boyu da gregoryan Ermeni kilisesine bağlı kaldı. [İravan'da Üçkilise (Açmiyadzin) deki gregoryan kilisesini ve bu mezhebi Dede Korkud'un (Gorgor Baba'nın) kurduğunu başka bir yazımızla isbat edeceğiz.]






İslamlıktan Alp Arslan'a Değin (646 - 1064) : 
Yerli Beyler, Emirler ve Küropalatlar Çağı


Kadsiye zaferiyle Sasanli hakimiyeti kaldırıldıktan sonra büyük halife Hazreti Osman çağında Mesleme oğlu Habib başbuğluğundaki İslam ordusu hicri 24 miladi 645 yılında, Kali Kala diye anılan Erzurum yanlarında Rum (Bizans - FK) kuvvetlerini bozup kaçırdı. Bu zaferle ertesi yıl Karasu, Çoruh, Yukarı Kür, ve Aras boyu İslam ordularına kapılarını açtı. Bağdatlı Belazuri'nin nakline göre, Mesleme oğlu Habib'in sulhle aldığı yerler arasında şu bölgeler de vardı:


"Şavşed ve Yazaret" (Ahıska doğusundaki Azğur-et) ile "Ehli Kılarcet" (Ardanuç ve Artivin bölgesi) ve "Tıryalet" (Goru ile Loru arası) ve "Khakhet" (Tiflis doğusundaki Kakhet) ve "Cavakhet" (baş harfinde bir nokta yanlışı ile Khavakhet diye yazılan bu bölge Çıldır gölü ve Ahılkelek çevresinden ibaret olan "Cavak-et"tir) ve "Artahan" (bunun da son harfi 'n' yerine 'l' ile yanlış yazılmıştır. Ardahan ve Göle bölgesidir) ve "Babül Lan" (Daryal ve Tiflis bölgesi olup Alan kapısı adından gelmedir).


İlk çağlarda İslam orduları Kür ve Aras boylarında, Kafkaslar'dan aşan şaman Hazar Türkleriyle vuruştular. Eserini 788 yılında bitirmiş olan hekim Gevond, Hazarlar'ın 764-765 yıllarında İslam ordularını kırık geri çevirerek Kür ve Aras boyuna hakim olduktan sonra İverya (Gürcüstan) da yerleşip, şu yedi sancağı aldıklarını bildirir : "Sutses, Keveskapok, Çeld (Çıldır), Cuket, Veli sdik'khe, Tiyanet ve Erk". Bunlardan sonkilerinin Çoruk boyunda bulunduğunu sanıyoruz.


9.uncu yüzyıldan başlıyarak Yukarı Kür ve Aras boyu, Divine hakim olan Sacaoğulları, Salaroğulları, Şeddadoğulları gibi İslam Türk emir ve valilerine bağlı Kalık, Erzurum ve Çoruk boyu bölgesi de Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valilerine verilen küropalat unvanlı yerli ve Rumlu prenslere tabi oldu. Anı ve Kars'taki Bagrat hanedanı Divin'deki Emirlere, Faşa (Riyon), Yukarı Kür solunda ve Çoruk boyundaki Apkaz (Gürcüstan) Bagratları sülalesi de Küropalatlara vergi verip, derebeği ve elbeği halinde hükümet sürdüler. Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) çok defalar Apkaz Bagratları beğlerini Küropalat nasbederlerdi; fakat bu Bagratlı Küropalatlar da, Erzurum bölgesindeki kalelerde oturan Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu kumandanı emrinde bulunuyorlardı.


1015 Yılından itibaren Horasan'dan kalkan Selçuklu ordularının akınları başlayınca Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) Karasu ve Çoruk boyunu tahkim etmeye koyulmuş, hatta Arpaçayı'na değin, Yukarı Aras boyunu da zaptederek Anı kalesine asker yerleştirmişti (1045). Ardanuç beyi Küropalat Davit de bu arada 1021-1026 yıllarında Pasın, Şavşet, Göle, Ardahan ve Ahıska'daki yerli beğlere anlaşıp, Bizans (Doğu Roma-SB) hesabına buraları korumayı üzerine almıştı. Bundan sonra bütün Yukarı Kür, Çoruk, Karasu ve Murat boyunu Selçuklulara karşı koruyacak olan Bizans (Doğu Roma-SB) yerli haçlı orduları başbuğluğuna, Şamsuldeli "Üç-Oklu" ortodoks Oğuzlardan Büyük Libarit Orbelyan tayin edildi. Sultan Toğrul'un emriyle Selçuklu beği İbrahim Yınal ile Kutulmuş Bek, İslam Türk orduları başında akına geçerek, 1048 yılında Erzurum ovası merkezi olan Arzın "Kara Arz" şehrini alıp bozduktan sonra, sonbaharda, Yukarı Pasın'da toplanan haçlı kuvvetleriyle karşılaştılar. Bu sırada Deveboynu yanında geçen kavgada başbuğ Libarit tutsak düşüp, haçlı ordusu bozuldu; Türk akıncıları da Aras boyuna kışlığa çekildi.


İslamlığı kabul etmediği halde Selçuklulara yardımcı olup elçilikle İstanbul'a varıp döndükten sonra, Apkaz Bagratlar'ından Bagaratı tutacak, alıp bütün Çoruh boyu ve Apkaza (Gürcüstan'a) hakim olan Üç-Oklu Libarit Bey'in yaptıkları bu çağda, Bizans'ın (Doğu Roma-SB) İzmir beyi olan Peçenekli Çaka'nın işine çok benzemektedir.


18.yüzyılda yaşayıp ermenice, rumca ve latince eski metinlere göre büyük bir "Armeni" tarihi yazmış olan Nikayil Çamiçyan'ın nakline göre, Libarin'in Erzincan'da beğ olan oğlu İvane de 1056 yılında Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valisini yakalıyarak hazinesini elegeçirmiş ve Selçuklu beğlerine elçi göndererek 'Kayserin hakimiyeti altındaki' bu yerlerin kolayca müslümanlar eline geçebileceğini ve kendilerine bu hususta kılavuz olup yardımlarda bulunacağını bildirdi. Bunun üzerine Selçuklu akıncıları Tortum'un, Zigana ormanları ve Sebinkarahisar bölgesine değin, uğrayıp buldukları Rum kuvvetlerini kırdılar.




Alp Arslan'ın Fethi ve Sonrası (1064-1120) 
Müslüman ve Haçlı Vuruşmalar


Toğrul Beğ'den sonra Alp Arslan Selçuklu Sultanı olunca, 1064 yılı baharında Horasan'dan ordusuyla yürüyüşe geçip, Aras boyuna geldi. Loru'daki Bağratlı beylerinden Görgin'in kızını kendisine aldıktan sonra Tıryalet ve Kankar gibi Kür sağındaki yerleri zaptetti. Alp Arslan bundan sonra Cavak sancağının merkezi olan ve islam eserlerinde farsçaya tercümesiyle "Sepid-Şehr" (Ak-Şehir) diye anılan Akal-Kalak şehir önüne geldi. Bugün harabeleri Çıldır gölü doğu kıyısında bulunan ve şimdi de Ağca Kala denilen bu şehiri Sultanın ordusu güçlükle aldı. "Ahbar üd Devlet-üs-Selçukiyye"de yazıldığında göre bu sırada yakılarak güçlükle zaptedilen bir burçdan sıçrayan alevler gece bütün Akal-Kalak şehrini yaktı. (5) Az sonra da Cavak Terekemeleri Alp Arslan'a cizye vererek barıştılar. 


Cavak (Çıldır) bölgesinden dönen Alp Arslan, Loru, Şamsulde ile Sıl-Verde denilen Dere-Çiçek (Gökçegöl kuzeyinde) bölgelerine vararak buradaki Terekemeleri toptan müslüman etti (6). Bu sırada Hıran suyu boyundan dönen Alp Arslan Anı şehrini kuşatarak 6 haziran 1046 da Rum kuvvetlerinden burayı aldıktan sonra, Kars'a da uğrayıp İran'a doğru gitti.


1067 yılında ikinci olarak Rum sınırına doğru yürüyen Alp Arslan, islamlığı yaymak üzere Kür boyuna vardı. Tiflis'te bir cami yaptırdıktan sonra, veziri Nizamülmük'ü bir ordu kolu ile Suram dağlarına doğru yolladı. Nizamülmülk buradan Başıaçık (İmaret) ülkesine girip, Faşa kollarından Çığırgan "Kvirila" suyu boyundaki Argeti ve Kutayıs batısındaki Salip Artiyano'yu da fethetti. O yıl kışı Kür boyunda geçiren Alp Arslan, 1068 baharında Ardahan bölgesine geldi "Ahbar üd-Devlet-üs-Selçukiyye" de "Nemrud İbni Ken"anın sakin olduğu ve oradan göklere çıkmak istediği memleketi harap ederek, onun civarında bir memleket ve mescid bina etti diye tarif edilen bu yerler, Ardahan'daki Uğuzdağı çevresi olup, bugün bile yaşayan inan ve geleneğe göre, Uğuzdağı tepesindeki kuleyi yaparak "Göğe direk kurmak isteyen ve Allaha -ulaşan (tam okunamıyor ?'asa olan'? -SB)- Uğuz Beyi'nin yurdudur. (7) 


Böylece Ardahan'ı fethederek Kars bölgesine geçen Alp Arslan, dört yıldan beri buralarda tutulan Rum kuvvetlerini de kovarak Kars'ı da zaptettikten sonra, yine Kür boyuna döndü. Bu sıralarda Selçuklu askerleri Dadyan "Suvanet" ve Trabzon'a varınca Faça (Riyon) ve Çoruh boyunu fethettiler. Apkaz Bagratlı beği IV.Bagarat "1027, 1072" Kayser hizmetinden çıkıp, Libarit oğlu İvane Orbelya'nın aracılığı ile Sultana tabi oldu. Arzusd yerine gelmiş olan büyük Alp Arslan bundan sonra geri dönüp Horasan'a doğru gitti.


Sultan Alp Arslan, 1071 yılının 26 ağustosunda Malazgert'te büyük Rum ordusunu bozarak Kayseri de tutsak aldıktan sonra, açılan ve alınacak yerleri kendisine pek çok yardım ve yararlığı dokunan yerli ve Selçuklu Türk beylerine paylaştırdı. Bu arada Erzurum merkez edilen Saltukoğulları'nın dedesi Ebülkasım'a: Rize, İspir, Bayburt, Tercan ve Çoruh boyu ile Pasın ve Kars ovaları ; eski Taş-Oğuz hanları olan Afrasyaboğlu Aravaz Koca soyundan inme Revvadi boyundan Şeddadoğulları'nın Divin kolunada merkez olacak Anı şehri ile Arpaçayı boyu, Kağızmanderesi ve Sürmeliçukuru "Iğdır ovası" emaret bölgesi olarak verilmiştir. Ardahan ile Şavşet Ahıska bölgesi herhalde Sultanın yeni kaynatası yurdu olan Loru'daki Borçalı Terekem emirliğine bağlı kaldı.


1072 yılında Sultan Alp Arslan'ın ve ona tabi olan Apkaz Bagratları'ndan IV.Bagarat'ın ölümünden sonra, Bizansın (Doğu Romanın-SB) yardımıyla hıristiyanlık, Çoruh ve Kür boyunda yeniden üstünlüğü  ele almaya başladı. Yeni Apkaz hanı II.Görği "1072-1090" Rum Kayserinden yüksek ünvan ve bolca hazine alarak buralardaki yerli hıristiyanları ayaklandırdı, Kafkaslar ötesinden getirdiği hıristiyan ve puta tapan yeni Türk akıncılarıyla da kuvvetini artırdı. Böylece büyük bir haçlı ordusu toplayan II.Görgi Tiflis'te Tumanis arasındaki Farçakhis yanında Gence Şeddatlı emiri Fadlun'un ordusunu bozarak, yukarı Kür boyu ile Şavşet ve Kılarcet bölgesine hakim oldu, az sonra da Kars bölgesini kendisine tabi kıldı.


Bunun üzerine yeni Selçuklu sultanı Melikşah batıya gelerek, 1079 yılında Loru yanında Şamlulde'yi alıp, Kür boyuna da Savtekin başbuğluğunda bir müslüman ordusu bırakarak geri döndü. Fakat Emir Savtekin ordusu da Farçakhis yanında geçen ikinci bir kavgada haçlı kuvvetlerine bozuldu. Bu sırada Erzurum'a doğru ilerliyen eski Kür boyu Terekemeleri'nden ve Bizansın doğu başbuğu sıfatını taşıyan Bagur oğlu Grigorla görüşmek üzere II.Görgi, Çoruh boyundaki Bana (Penesgert) bölgesine gitti. Bunları haber alan Sultan Melikşah 1080 yılında büyük başbuğlarından Emir Ahmed'i bir ordu ile Aras-Kür boyuna gönderdi.


Emir ahmed, Şeddadlı kuvvetlerini de ordusuna katarak, Yukarı Kür boyuna geçip burada yakaladığı II.Görgi başbuğulundaki haçlı ordusunu Poskov ile Şavşet arasındaki Arsıyan dağının doğu eteğinde ve Yukarı-Poskov'dan sayılan Kovel (Şimdiki Kol) köyü yanında ağır bir bozguna uğrattı. (8) Poskov'da kazanılan bu zaferden sonra Emir Ahmed Kars'a gelerek, burayı da Şavşet ağaları (Aznavurlar) tahakkümünden kurtardı (Mükrimin Halil Yınanç, 'Selçuklu Devri' III s.) Kars'tan sonra Emir, Erzurum ve Oltu bölgesini de Bizans başbuğu Bagur oğlu Grigor'dan geri alıp, Rum kuvvetlerini ebedi olarak buralardan kovdu.


Emir Ahmed bundan sonra Acara'ya varıp, burada ikinci bir cephe kuran II.Görgi'nin Apkazlı kuvvetlerini de bozguna uğrattı. Böylece, Alp Arslan'nın 1063 yılındaki sınırlarını elde ederek birkaç yıldanberi ayaklanıp tahakküme başlayan hıristiyanlığın üstelemesine bir son vermiş olan Emir Ahmet, gereken koruyucuları da bırakarak Çoruh ve Faşa boyundan geri dönüp, Orta Aras boyuna kışlağa çekildi. Bu sırada, Türkistan'dan el ve uluslarıyla kalkıp göçen ve yerleşecek bir yurt arayan Ebu Yakub ve İsa Börü adlı oymak beylerine uğrayan Emir Ahmed, uçta kalan Yukarı Kür, Çoruh ve Faşa suyu boylarını yurt edinmelerini kendilerine tavsiye etti. 1080 yılı sonlarında bu Türkistanlı müslüman oymaklar, Ardanuç bölgesinden Karadeniz'e varınca olan yerlere yayılıp yerleştiler. Böylece, Kartli (Orta Kür solu), Ahıska, Açıkbaş ve merkezi Kutayıs ile Şavşet ve Acara bölgelerine yerleşen bu yeni müslüman Türkler, yerli hıristiyanların, dışarıdan gelecek olan haçlı kuvvetleriyle birleşip kuvvetlenmelerini önlemeye çalıştılar.


Bu tarihten sonra, Apkaz Bağratlarından III.David (1090-1125) çağında Daryal'dan aşıp gelen Hıristiyan Kıpçak (Kuman) Türklerinin yardımıyla hıristiyanlığın yeniden kuvvetlenip üstelemesine yani 1120 yılına değin, bütün Kür ve Çoruh boyu ile Açıkbaş (Başı açık yani İmeret) ülkesi, Büyük Selçuklulara bağlı müslüman Türk emirlerinin hakimiyetinde kaldı (9).



M.Fahrettin Kırzıoğlu
Erzurum, 19.02.1946

(1) Bu şivenin hususiyetlerinden birkaç örnek; Babey - baba ; Dedey - dede ; dereyde - derede ; geliyerim - galiyorum ; a 'n' ğniyerim - anlıyorum ; ban - ben ; sı 'n' ga - kızak ; oğlağay - mart ; çiçakay - nisan ; kirezay - haziran ; orağay - temmuz ; çurukay - ağustos ; bogrumay -eylül ; şarabay - ekim ; koçay - kasım ; kışay - aralık ; donğay - ocak ; gucukay - şubat .
(2) Gürcü tarihlerinin de bildirdiği gibi, bu hanedandan olanlar ötedenberi Orbelyan "Canbakuryani" ve "Bakuryani" soyadını taşımaktadırlar.
(3) Halk hikayelerinde bugün Beğ-böğrek diye geçen Bayarak hanedanı adı, Orhan Şaik Gökyay'ın neşrettiği "Dede-Korkut Kitabı" başlangıcında bulunan "Bahrülensab"dan alınma bir oğuzname metnin de Bagarak diye geçer ki bu biçim ermeni ve gürcü harfleriyle yazılan "Bagarat"ın aynı olup, sondaki "t-k" harfi cemi eski değişimi gösterir.
(4) Orhan Ş.Gökyay'ın "Dede-Korkut Kitabı" sonuna eklediği bu "Oğuzname"nin okunuşunda yanlışlıklar olup, metnin aslının fotografisi bulunan 1934 yılında çıkan "Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi"ne bakınız.
(5) Bu harp olma yüzünden, tıpkı Arzın yerine şimdiki Erzurum (Arzın-ir-Rum)un büyüyüp şenelmesi gibi, Akal-Kalak yerine sonradan şimdiki Akhıl-Kelok (Akal-kalak) ve yeni Çıldır "Ağca-Kalesi" yani şimdiki Habat Kaleleri yapılmıştır. Yine 1064 yılında Akal-Kalak yanında Alp Arslan'ın fethettiği "bir kale" diye adı anılmadan geçen Albiz Kalesi yerine de Rabat'ın yanında buna adaş bir kale yapılmıştır. Osmanlı çağında 16.yüzyılda bu kalenin türkçe adı Albız-Kala yerine, onun tercümesi olan "İblis Hisarı" ve "Şeytan Kalesi" denildiği görülüyor. Bugün Çıldır kazasında eskisine "Albız, Alvız" ve yenisinede "Şeytan Kalesi" denilmekte ve üzerlerine birçok efsaneler anlatılmaktadır. Bu Akal-Kalak" ve "Albız" gibi öz Türkçe yeradlarının Alp Arslan çağından önceleri kullanılmış olması, buralardaki Oğuzların (Terekemelerin) anadillerini unutmadıklarının en büyük delili sayılmaktadır.
(6) Sonraları hıristiyan Kıpçaklar gelip hakim olunca birtakımı zorla islamlıktan dönderilip yeniden ortodoks edilen ve Harezmli ve İlhanlılar tekrar dönüp müslüman olan "Terekeme Gürcüstanı" (Yukarı Kür boyu) yerlileri için ötedenberi "gevşek ve dönek müslüman" manasına söylenen Çın-Çavat adı Çıldır gölünden Tiflis'e varınca Kür boyları Terekemelerin boy ve oymak adı olan "Çın" yanı "Çin'den" gelme (Doğu Türkistanlı) ve "Cavak" yani 24 Oğuz boyundan olan Çavuldur, Çavdar boyu adından kalmadır. Yukarı Özbelyanlar bahsinde bu husus anlatılmıştı. Ötedenberi hıristiyan kalan Orbelyan hanedanı torunları ve Terekeme beğleri soyadı olarak "Can-Bakuryani" ve "Bakur - Bakuryani" adını kullanırlar. Buradaki "Can" adı da eski "Gen,Çin" sözünden ibarettir. Bakur sözü de, yukarıda işaret edildiği gibi eski "Bag-pur, Bağ-for" dan kalmadır. Ermenice ve gücüce metinlerde Hunlar, hatta Hazar Türkleri bile "Gen,Çen" (Çinli) milletinden olarak gösterilmişti. İlk islam eserlerinde Göktürkler ve Hazarlar Hakanına "Hakaui Çin" denilmiştir. Katip Çelebi zamanında (1656) bile "Çin-Çavat" tabiri yukarıdaki anlamda kullanılıyordu. "CibannüMan"nın Gürcüstan bahsinde "Biladi İslama muttasıl yerleri mahlülü esnafı muhtelifedir. Onlara Çin,Çavat denildiği belirtiliyor.
(7) 1941 yılında çıkan 09 sayılı "Ülkü" dergisindeki "Ardahan'da Uğuzdağı Efsanesi" adlı yazıya bakınız. Bugün Ardahan'a ve Çıldır yerlilerinden tesbit edilen inan ve gelenekler Uğuzdağı'nın bulunduğu "Meşe Ardahan" bölgesinde eskiden hakim olan Uğuz Beğ'in "Nemrud gibi" hareket ettiğini Çıldır gölü kıyısındaki Ağca Kala ile Taşköprü'yü yaptıran Uğuz Beğleriyle kardeş olduğunu ve bunların balalarının Kars'ta oturduğunu göstermektedir.
(8) Adı geçen Arsıyan Dağının bu büyük kavgadan sonra 'Ar-Sıyan, Er-Sıyan' yani 'Er-Bozan' anlamına olarak Türklerce adlandırıldığını sanıyoruz. Gürcücede bu adın hiçbir anlamı ve iştikakı yoktur. Türklerce böyle adlandırılmış birçok yerler vardır. Netekim Çaldıran'a da Osmanlı metinlerinde "Sofu-Kıran" denilmiştir.
(9) Bu yazının kitabiyatı bundan sonraki yazının bitiminde gösterilecektir.






Qul Şəmsəddinin yaratdığı bir əsrlik dövlət - ATABƏYLƏR

APA TV (video) -nin “Səsli tarix” layihəsinin növbəti buraxılışı Azərbaycan Atabəylər dövlətinə həsr olunub. İndiki Azərbaycan torpaqlarında qurulmuş təxminən bir əsrə qədər davam edən bu dövlətə fərqli baxışlar olsa da, əksəriyyət Azərbaycan Atabəylər dövlətini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun əsl varisi hesab edir. Proqramda dövlətin yaranma tarixi, Şəmsəddin Eldənizin həyatı, aparılan müharibələr, dövlətin süqutu ilə bağlı maraqlı məqamlara toxunulub. 



Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi - Azərbaycan Atabəylər dövləti

Məlik şahın ölümündən sonra böyük ərazilərdə hakim olan Böyük Səlcuq İmperatorluğunun daxilində ayrı-ayrı şahzadələr arasında çəkişmələr güclənir. Bu çəkişmələr nəticəsində bu böyük imperiyanın ərazisində ayrı-ayrı şahzadələrin hamiləri, tərbiyəçiləri tərəfindən dövlətlər sistemi formalaşır. Məsələn, Anadolu ərazisində mərkəzi Konya olmaqla Anadolu Səlcuq Sultanlığı, Ön Asiyada Azərbaycan ərazilərinin də daxil olduğu İraq Səlcuq Sultanlığı, Xəzərdən şərq hissədə isə sonradan Sultan Səncər tərəfindən yaradılmış, guya özlərini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi elan etmiş başqa bir dövlət formalaşır. Və bu dövlətlər içərisində müxtəlif atabəylik adı ilə tanınmış Mosul, Fars, Kirman atabəylikləri olur. Bu atabəyliklərdən biri də Azərbaycan Atabəylər dövləti idi. Faktiki olaraq, tarixi gedişatdan biz görürük ki, İraq Səlcuq Sultanlığının həqiqi varisi Azərbaycan Atabəylər dövləti idi.

Qul Şəmsəddinin yaratdığı böyük dövlət

Bu dövlət necə yaranır? Bu dövlətin qurucusu əslində Şəmsəddin Eldəniz sayılır. Şəmsəddin Eldənizin adı tarixlə bağlı kitablarda iki formada işlənir – Eldəniz və Eldəgiz. Bu isə onunla bağlıdır ki, dilimizdə “n” səsini ifadə edən “nun” hərfi yox idi. Əslində, onun adı Şəmsəddin Eldənizdir

O, indiki İraq ərazisinə qul kimi gətirilmişdi. Lakin belə bir ifadə var ki, “Tanrı türkü qul kimi yaratmır”. Orta əsrlərdə yaranmış dövlətlərin əksəriyyətinə baxsaq, Qəznəvilərdə Səbutəkin qulam idi, lakin dövlət qurdu, Hindistanda Qutbəddin Aybək qul idi, dövlət qurdu, Misirdə Bəybars Burcoğlu qul idi, sonradan dövlət qurdu. Şəmsəddin Eldənizi qul bazarına gətirərkən cılız bədənli adam idi, yolda arabada yıxılmışdı. Yuxudan oyanandan sonra növbəti karvan ilə öz karvanına çatmışdı. Mənbə yazır ki, Şəmsəddin Eldənizin gəldiyi karvan qala qapılarına yaxınlaşarkən Şəmsəddin Eldəniz özünü yetirir. Burada qəribə bir hadisə baş verir. İraq Səlcuq sultanlığının vəziri Əbu Həmid Ukə özü üçün 40 qul alır. 41-ci qul Şəmsəddin Eldəniz olur. Alverçi onu bonus kimi verir, hətta əvəzində pul almır. Sonradan Əbu Həmid ismaillilər tərəfindən öldürüldüyünə görə onun bütün varidatı, o cümlədən ,əmsəddin Eldəniz Sultan Mahmudun ixtiyarına keçir. Çox keçmir ki, Şəmsəddin Eldəniz İraq Səlcuq Sultanı II Toğrulun sarayında çox böyük nüfuz qazanır. O şahzadələrin tərbiyəsi ilə məşğul olurdu. II Toğrulun vəfatından sonra hakimiyyətə gələn Sultan Məsud qardaşı II Toğrulun dul qalmış qadını Möminə Xatunu Şəmsəddin Eldənizə ərə verir. Üstəlik, Aranı da ikta olaraq Şəmsəddin Eldənizə bağışlayır. Buna görə həmin tarix, 1136-cı il Azərbaycan Atabəylər dövlətinin yaranış tarixi hesab olunur.

Atabəylər dövlətinin Naxçıvan, Həmədan və Təbriz dönəmi var. Naxçıvan dönəmi bilavasitə Şəmsəddin Eldənizin adı ilə bağlıdır. Mənbələr, xüsusilə Sədrəddin əl Hüseyni cılız bədəninə baxmayaraq xüsusilə bu adamı ox atmaqda, şahmat oynamaqda, at çapmaqda mahir bir şəxs kimi qələmə verir. Sultan Məsud öldükdən sonra Səlcuq Sultanlığında böyük çaxnaşma başlayır. Bu çaxnaşmaları Şəmsəddin Eldəniz önləyə bilir. 1160-cı ilə Azərbaycan ordusu ilə Bağdada daxil olur və oğulluğu Arslan şahı, yəni Möminə Xatunun II Toğruldan olan oğlunu hakimiyyətə gətirir. Ondan sonra ona Böyük Atabəy titulu verilir.

Atabəylər ordusunun gürcü hökmdarları üzərində qələbəsi

1160-1175-ci illər Şəmsəddin Eldənizin çox gərgin fəaliyyət dövrüdür. 1157-ci ildə Azərbaycan qərb sərhədlərində olan Ani, Dəbil şəhərlərində, o cümlədən Borçalı ərazisində hələ də türkmənlər yaşamaqda davam edirdi. Onların Atabəylər dövlətinin dəstəyinə ehtiyacı vardı. Gürcülər üzərinə ilk hücum məhz 60-cı illərdə başlanır. Bu dövrdə gürcü taxtında qeyri-legitim yollarla hakimiyyətə gəlmiş III Georgi əyləşmişdi. O, hiyləgər addım atır, qızı Rusudanı İraq Səlcuq Sultanı Süleyman şaha ərə verməklə qohumluq əlaqəsi yaradır və bundan istifadə edərək Azərbaycanın qərb torpaqlarını çapıb talayır. Şəmsəddin Eldəniz “İslamın qapısı” adlanan Naxçıvanda böyük ordu toplayır, Ərmən hakimi Sökmənin orduları da yardıma gəlir. Şəmsəddin Eldəniz burada əmirlərin müşavirəsini təşkil edir. Orada müraciət edir ki, “nə deyirsiniz, biz sadəcə hədə-qorxu ilə cavab verək, yoxda Tiflis üzərinə yeriyək?”. Burada Ərmən hakimi Sökmən çox orijinal bir cavab verir: “Əgər biz gəlmişiksə, həmin şər qüvvələrin qanı ilə şər tonqalını mütləq söndürməliyik”. Şəmsəddin Eldəniz Gəncəyə çatanda III Georgiyə məktubla müraciət edir – “Vaxtilə Tiflis şəhərini tutmuşdunuz, mən indi bu şəhəri qaytarmaq üçün gəldim”.  Möhtəşəm döyüş baş verir. O dövrdə gürcü ordusu həm də xaçlılar tərəfindən müdafiə olunurdu. Üçdişli nizələrlə silahlanmışdılar. Sədrəddin əl Hüseynin yazdığına görə, müsəlmanlar böyük qələbə qazandılar. Qənimət kimi ələ keçirilən gümüş çəlləklər, qab-qacaqlar Şəmsəddin Eldəniz tərəfindən qüsl etdirilərək Həmədan məscidinə göndərilir. Yenidən Naxçıvana qayıdandan sonra Şəmsəddin Eldənizə xəbər gəlir ki, Dəbil şəhəri yenidən gürcülər tərəfindən dağıdılıb. Hətta orada görülməmiş bir vəhşiliyə əl atılıb - müsəlman qadınları lüt-üryan Tiflisə aparıblar. Tiflisdə gürcü qadınların özləri belə həmin sərkərdələrə demişdilər ki, müsəlmanlar bizimlə belə davranmırlar. Amma siz məcbur edirsiniz ki, müsəlmanlar da qələbədən sonra bizimlə belə davransınlar. Hətta öz paltarlarını çıxarıb həmin qadınlara geyindirmişdilər. Təbii ki, onların bu addımı əvəzsiz ötüşmədi. 1164-cü  ildə Şəmsəddin Eldəniz növbəti yürüş edərək həm Anini, həm də Dəbili işğalçılardan qurtardı. O cümlədən, Borçalı ərazisində Atabəylər dövlətinin hakimiyyəti yenidən bərpa olundu.

Atabəylər dövlətinin Məhəmməd Cahan Pəhləvan dövrü

Şəmsəddin Eldəniz ahıl yaşında vəfat edir. Çox qəribədir ki, Şəmsəddin Eldənizin, onun həyat yoldaşı Möminə Xatunun və onun oğulluğu Arslan şahın ölüm tarixləri arasında o qədər də uzaq məsafə yoxdur -  40 gün, 1 il. Arslan şah öləndən sonra yenə İraq Səlcuq Sultanlığını dağıtmaq istəyən qüvvələr fəaliyyətə keçirlər. Lakin bu vaxt artıq Şəmsəddin Eldəniz dövründə hacib, yəni baş vəzir vəzifəsinə təyin edilən Şəmsəddin Eldənizin oğlu Məhəmməd Cahan Pəhləvanın fəaliyyət dövrü başlayır. İraq Səlcuq Sultanlığı taxtına isə bu dövrdə Arslan şahın oğlu III Toğrul gəlir. Məhəmməd Cahan Pəhləvan azyaşlı III Toğrulun atabəyi elan edilir.

Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə istər qərb sərhədlərindən, istərsə də şimal sərhədlərindən olan yürüşlərin qarşısı alınmaqla yanaşı, Səlahəddin Əyyubi ilə də toqquşmalar baş verir. Bu toqquşmalar zamanı Məhəmməd Cahan Pəhləvan özünə paytaxt seçdiyi Həmədanı müvəffəqiyyətlə qoruya bilir. Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə demək olar ki, Atabəylərin ərazisində sülh, əmin- amanlıq bərqərar olur. Hər hansı daxili çəkişməyə rast gəlinmir. Əsas çəkişmələr Məhəmməd Cahan Pəhləvanın həyat yoldaşları arasında idi.

Saray daxili çəkişmələr, sui-qəsdlər, hakimiyyət dəyişikliyi...

Məhəmməd Cahan Pəhləvan sui-qəsd nəticəsində öldürüldükdən sonra sözün əsl mənasında İraq Səlcuq Sultanlığı Atabəylər dövlətində çox güclü çəkişmələr başlayır. Bir-birinə zidd olan bir neçə qüvvə yaranır. Bu isə qonşu dövlətlərin bu  dövlətin daxili işlərinə qarışmasına şərait yaratmışdır. Bu qüvvələrin qarşısını almaq məqsədi ilə hakimiyyətə Məhəmməd Cahan Pəhləvanın qardaşı Qızıl Arslan gəlir. Qızıl Arslan artıq Atabəy kimi fəaliyyət göstərmir. Mənbənin yazdığına görə, Azərbaycan ordusu ilə Bağdada girən Qızıl Arslan özünü sultan elan etdirir. Paytaxt olaraq qədim Azərbaycan şəhəri olan Təbriz seçilir.

Qızıl Arslan saraydakı intriqalara son qoymaq üçün hətta qardaşının arvadı ilə də evlənir. Buna baxmayaraq, təbii ki, Qızıl Arslan hakimiyyətdə o qədər də olmur. O da sui-qəsd nəticəsində öldürülür. Bundan sonra sözün əsl mənasında Atabəylər dövləti daxilindəki çəkişmələr daha da güclənir. Bir tərəfdən xəlifənin müdafiə etdiyi və artıq yetkinlik yaşına çatmış sultan III Toğrul, bir tərəfdən Xarəzmşahın  müdafiə etdiyi Qutluq İnanc Mahmud, bir tərəfdən Məhəmməd Cahan Pəhləvanın Qətibə Xatundan olan uşaqları Əbu Bəkr və Özbək, bu tərəfdə isə Əmir Miran Ömər vardı. Qızıl Arslan öldürüldükdən sonra hökmdarın üzüyünü anası çıxarıb Əbu Bəkrin barmağına taxmışdı və faktiki olaraq, hökmdar Əbu Bəkr idi. O, Təbrizdən daha çox Naxçıvanda otururdu. Qardaşı Özbək də onun yanında idi. Şərq tərəfdən Xarəzmşah Əlaəddin Təkiş tərəfindən müdafiə edilən Mahmud İnanc- Qutluq İnanc Mahmud, şimal və qərb istiqamətində isə Əmir Miranı müdafiə edən Şirvan və gürcü qoşunları idi. Bu isə Atabəylər dövləti daxilindəki çaxnaşmaları daha da gücləndirir.

Atabəylər ordusunun ard-arda məğlubiyyətləri

Bu çəkişmələr nəticəsində dövlətin müdafiə qabiliyyətini zəiflətmişdi. Çox təəssüf ki, Əbu Bəkr hakimiyyəti illərində Atabətlər əvvəlcə Şəmkir, sonra Beyləqan və Gəncə döyüşlərində məğlub olur. Gəncə şəhəri hiylə yolu ilə ələ keçirilir. Şəhər mühasirədə olarkən Əmir Miran Ömər şəhər əhalisinə bəyan edir ki, “narahat olmayın, gürcü qoşunu şəhərə girməyəcək. Babam mənə bu şəhəri vəsiyyət edib”. Baba deyərkən Məhəmməd Cahan Pəhləvanı nəzərdə tuturdu. Gəncəlilər isə hətta zəlzələ zamanı gürcülərin qoşunlarının şəhərə necə divan tutduqlarını bilirdi. Ona görə də gürcü qoşunlarını şəhərə buraxmaq istəmirdilər. Əmir Miran Ömərin sözünə aldanıb həmin qoşunu şəhərə buraxandan sonra gürcülər şəhəri talan etmişdilər. Bu yalanına görə Əmir Miran Ömər gəncəlilər tərəfindən ciddi cəzalandırıldı. Onu öldürdülər, gürcü qarnizonunu isə şəhərdən qovdular. Bundan sonra Naxçıvanda olan Əbu Bəkrə müraciət edirlər. Əbu Bəkr də öz növbəsində oğlunu Gəncəni idarə etməyə göndərir.

Süqut...


Bu biri istiqamətdə isə III Toğrul ilə Qutluq İnanc Mahmud toqquşurdu. Bu toqquşma zamanı III Toğrul məğlub olur. Sədrəddin əl Hüseyni gözəl bir epizod yazır: “Səlcuqlu sultanının tonqalının sonuncu qığılcımı havada parlayaraq söndü”. III Toğrul ilə İraq Səlcuq sultanlarının hakimiyyətinə son qoyulur. Qutluq İnanc Mahmud Əlaəddin Təkişin köməyi ilə aldığı torpaqlardan möhkəmlənmək istədikdə Əlaəddin Təkiş onu qətlə yetirir. Əbu Bəkrin ölümündən sonra 1210-cu ildə hakimiyyətə gəlmiş qardaşı Özbəkin dövründə Azərbaycan Atabəylər dövrləri süqut etmək üzrə idi. Azan verilərkən qayda belədir ki, Allah və peyğəmbərin adı çəkiləndən sonra hökmdarın adı çəkilirdi. Azərbaycan məscidlərində verilən azanlarda Əbu Bəkrin adı yox, Xarəzmşah Əlaəddin Təkişin adı çəkilirdi.



*


Orbelyan hakkında:






Tarihi kaleme almamış bir millet olabiliriz, ama Tarihi bizzat Türk milleti yazmıştır...




15 Ocak 2017 Pazar

TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT




"Kırgızistan'da Tanrı Dağları'nın kollarından Aladağlar üzerinde, deniz seviyesinden dört bin metre yükseklikte 
yer alan Saymalıtaş'ın en çarpıcı resimlerinden biri: 
At Üstünde Ayakta Ok Atan Süvari." 
Servet Somuncuoğlu






Eski kaynaklar bir Türk’ün her zaman yanında atı olduğunu söyler ki, yine Türklerdeki bir inanışa göre, onlar atla beraber yaratılmışlardır. Tarihteki Türk’ün hiçbir hayvanla bu denli içli-dışlı olduğuna şahit değiliz. Keza bugün de Hazar ötesi Türklerinin hepsinin hayatında atın ayrı bir yeri vardır. Öyleki zamanımız Türkmenistan’ı ata verdiği önemi göstermek ve bu geleneğin bozulmadan devamını sağlamak için, dünyada tek olan bir at bakanlığı kurması son derece dikkat çekici bir husustur.


Her ne kadar Batı Türkleri ve bilhassa Anadolu ve Balkanlarda yaşayanların hayatında artık atın pek bir yeri yoksa da, ona karşı beslenen tarihi sevginin izleri bugün dahi kaybolmamıştır. Bununla birlikte kaynakları incelediğimizde eski Türklerin beslediği hayvan türlerinin en başta gelenleri at ve koyun idi ki, bu tür hayvan yetiştiriciliğin izlerine Türklerin hayatında M. önce 3000-2500’lerden beridir rastlanılmaktadır. Hatta Andronovo kültüründe birkaç tür at görüldüğü gibi, koyun ve keçi de onların en önemli servetleri arasında yer almaktaydı. Bazan öyle iri ve uzun bacaklı koyunlar oluyordu ki, bunlar bir araba tekerini bile sürükleyebiliyorlardı. Türk çağından kalma eski yazıtlara baktığımızda onlar, iyi beslenmiş ve yetiştirilmiş at, koyun, keçi, deve, öküz, inek, geyik, kotuz (yak) gibi hayvan sürüleri için “sekiz adaklıg barım” (1) diyorlardı (2). Netice itibarıyla zengin veya fakir herkesin bir miktar hayvanı mevcuttu (3), ama elbette bunun içinde atın yeri bambaşkaydı. Dolayısıyla Türk sosyal hayatını incelediğimizde atçılık biraz daha ön plana çıkar. 


Genellikle ailelerin sahip olduğu bu hayvanların sayısı onbinler, hatta yüzbinlerle ifade edilmektedir. At sadece eti, sütü ve derisi (ki bu süt Türk’ün birinci içeceği kımızın hammaddesidir) için değil, aynı zamanda bir savaş vasıtası olarak yetiştiriliyordu. Bu açıdan bakıldığında ekonominin de temel taşlarından birisi olduğu gibi, askeri ihtiyaç teşkil ettiğinden önemi tartışılmazdır.


Türk-İskitler çağından beri onlar attan faydalanıyorlardı. Bu yüzden Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birinin at, diğerinin de demir olduğunu söyleyebiliriz. Bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pekçok yere sahip olma imkânına kavuşmuşlardır. Bunun en güzel misalini Dede Korkut Hikâyelerinde; “at işler, er övünür” ve “yaya erin ümidi olmaz” atasözlerinde görmekteyiz (4). Çünkü bundan binlerce yıl öncesinin bozkır hayatını göz önüne getirdiğinizde, at olmadan hiçbir şey yapmak kolay değildi.


Bir Türk için dünyada üç vazgeçilmez varlık söz konusudur: At, kadın, silah. Bu mefhumların manası ve derinliği kavrandığında, Türk erinin neden bunlara böylesine kıymet verdiği de anlaşılır. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmemeleri nedeniyle, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir. Adeta at üzerinde doğuyorlar, at üzerinde ölüyorlardı. Onlar andlaşmaları bile bazan at sırtında görüşürlerdi. Mesela 5. asrın başlarında Avrupa Hunlarının hakanı Yılduz, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı konuşmayı atının üstünde gerçekleştirmiştir. O, burada göğe bakarak; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekip (5), Romalıları korkutmuş idi.


Herhalde kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. Uygur Türklerine ziyarette bulunan elçilerin ve İslam tarihçilerinin notlarında, Beş Balık’taki atların çokluğu yüzünden sayılamadığı, ancak renkleri vasıtasıyla ayrıldıkları; muhtemelen Turfan Uygur hükümdarına da “atların kaganı” dendiği söyleniyor (6). At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu. Tahminimiz odur ki, çok eski çağlardan itibaren hakan atlarını gütmek için seyisler mevcuttu ve daha sonraki devirlerde devlet içerisinde bu durum müesseseleşti.


Türkler genellikle komşu devletlere başta at ve canlı hayvanlarla, hayvan ürünleri satıyorlardı. Mesela Bizans ve Çin’den ipek, ipekli kumaş, takı malzemeleri, porselen türü kap-kacaklar, pirinç ve diğer hububat cinslerini alırlarken buna karşılık silah, at, deri, kürk ve hayvani gıdaları pazarlıyorlardı. Bilhassa 8. asrın ikinci yarılarından sonra Uygurlar, Çin’e bol miktarda at ihracına başladı. Onlar her atın yerine kırk top ipekli kumaş istiyorlar, her defasında da onbinlerce at getiriyorlardı. Ancak hayvanlar zayıf ve yaşlı olduklarından hiç bir işe yaramıyordu. Bütün bu alış-verişler beraberinde bir de gerginliğe neden oluyordu. Çin devleti bundan son derece zarar görmesine rağmen, gelenleri de geri göndermek cesaretinde bulunamıyordu. Bu üzücü durum yüzünden Çinliler şiirler yazıyor, türküler yakıyorlardı ki, işte bunlardan birisinde; “Uygur at satmaya geldiği zaman, onun geçtiği yolların kenarında ot kalmaz. Bu hastalıklı atlar için elli top ipek alırlar” mealinde ve uzayıp giden mısralar söz konusudur (7). Netice itibarıyla ticaretin de en mühim mallarından biri at idi.


Muhtemelen at, öküz ve develer tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Eski Romen kaynakları da Türkleri anlatırken; evlerinin tekerlekli arabaların üzerinde olduğunu ve sürülerinin peşinde dolaştıklarını yazarlar. Buna benzer ifadelere Çin yıllıklarında da rastlamaktayız.


Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Elbette atın ehlileştirilmesi suretiyle suvarilere dayalı atlı birliklerin ortaya çıkması, Avrupa’da Türklerin “aplık” sistemine benzer şövalyeliğin ikamesi, Çin’de de kalabalık atlı ve okçu birliklerinin teşekkülü onların saldırı ve savunma dirençlerini kat kat artırdı. Bunun dışında eski Türk atlarının bazı cinslerinin çok meşhur olduğunu, zaman zaman Çin vesikalarında bunlara “kan terleyen” atlar dendiğini de biliyoruz. Tarihte gayet gösterişli ve güzel bu at cinslerine daha sonraları başka türler de karışmıştır. Buna örnek olarak iri ve yüksek Kazak atlarını gösterebiliriz. Ayrıca özel bir itinaya da ihtiyaçları yoktu; kışın bile buz ve kar altından kendi yiyeceklerini sağlayabiliyorlardı. Basit ağıllarda barınabilmekteydiler. Türk’ün ekonomik ve diğer sosyal hayatında bu denli mühim yeri olan bir hayvanın çaldırılması çok kötü karşılandığı gibi, bu suçu işleyenlerin cezası da yakalandıkları takdirde ölümdü (8).



Çin kaynakları ünlü Börü Tonga’nın (Mo-tun) atının ne kadar hızlı koştuğuna ve cinsinin iyi olduğuna işaret ediyorlar. Elbette ki bunlar sıradan hayvanlar değildi. Mesela yine Börü Tonga’nın (Mo-tun), babası Tümen Yabgu’nun (Tu-man) atını oklatması devlete başkaldırı olarak yorumlanmaktadır (9). Çünkü hükümet başkanlarının atları aynı zamanda devletin malı olduğu için bir resmi hüviyeti de bulunmaktaydı.


Kurban kesilecek hayvanların da en makbulü yine at idi. Meşhur Dede Korkut Hikâyelerinde beylerin attan aygır, deveden bugra, koyundan koç kestirdiklerini biliyoruz. Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesi’nde, Uruz babasına; “aygır atımı kesip, aşımı versin”, Uşun Koca-oglu Segrek Destanı’nda, Segrek de sevdiği kıza; “aygır atımı kesip, aşımı ver”, der. Dede Korkut’taki bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Kurban edilen atın kafatasını bir sırık üzerine takan Altay ve Saha Türkleri derisini de bir ağaca geçirip, tıpkı at şekline sokuyorlardı. Altay Türkleri buna “baydara”, Saha Türkleri “tabık” veya “kereh”, derinin takıldığı ağaca da “tükölö” demekteydiler (10).


Günümüzde bir kısım Türklerde, atların da renklerine göre kurbanı ve derman oldukları hastalıklar söz konusudur. Mesela gök at kurbanı baş hastalıklarının def’i, boz at kurbanı karın ve göğüs hastalıklarından korunma, doru at kurbanı veremden sakınma, sarımtırak atlar da romatizmayı uzak tutmak amacıyla kesiliyordu (11).


Atlar devletlerarası andlaşmaların imzalanmasında da kurban edilmekteydiler. Mesela M.Ö. 40’larda Hun hakanı Kun Kan (veya Korug Kan/Hu-han-yeh/M.Ö. 58-31) Çin devleti ile yaptığı andlaşma sırasında beyaz bir at kestirdi. Mutabakat metninde; “bu günden başlayarak Çinliler ile Türkler tek bir aile gibi olmuşlardır. Bütün nesiller birbirlerini kandırmayacak ve savaşmayacaklardır. Sınırlarda habersizce yağmada bulunanlar cezlandırılıp, yitirilen mallar tazmin edilecektir. Hangi ülke bu anlaşmayı önce bozarsa, Tanrı’nın laneti üzerlerine olsun. Bundan sonra oğullarımız ve torunlarımız, bu ittifaka sadık kalsın” (12), deniyordu. Ayrıca 626 senesinde Kök Türk Kaganlığı ile Çin arasında gerçekleşen Wei Nehri barış andlaşması imzalanırken yine beyaz bir atın kurban kesildiğini görmekteyiz (13) .


Mesela yine Türklerdeki bir inanca göre, at yılında doğanlar sürekli hareket eder, savaşır ve avlanırlar. Bazı Türkler, Kıyamet Gününde atlarıyla buluşacaklarına inanırlar. Öyle ki yüksek dereceli kişilerin cenazelerinde, atları da onlara eş olurlardı. Altaylar ve Mogolistan’ın çeşitli yerlerinde açılan kurganlarda bulunan atlar ve onların vaziyeti bunu ispat ediyor (14). Bu gelenek Osmanlı döneminde dahi tatbik edilmiştir. Ölen kişinin cenaze evi veya çadırının etrafında at ile dönülür; bir yas alameti olarak eyer atın sırtına ters vurularak cenaze alayının önünde yürütülürdü.


Burada bir hususa daha kısaca değinmek istiyoruz: Çin kaynaklarına bakarak, araştırmacılar 7. yüzyıldan önce Türklerde ölüyü yakma âdetinin olduğunu, 7. asırdan sonra da belki kendisini cennete götüreceğini ya da yine öbür tarafta üzerine bineceğini düşündüğü atıyla beraber gömme geleneğinin yaygınlaştığını söylüyorlarsa da (15), böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Ancak birtakım istisnai durumlar olabilir. Çünkü at bozkırlı Türk’ün her türlü ihtiyacını karşılayan bir canlı idi. Üstelik öyle kolayca büyüyüp, yetişmiyordu. Her zaman at eti yenmesi ya da her sıradan törende at kesilmesi mantık haricidir. Dolayısıyla sadece hakan veya çok yüksek derecedeki devlet görevlileri belki de atlarıyla birlikte defnedilmekteydi.


Ayrıca ta İslami döneme kadar süregelen bir geleneğe göre, bazı hükümdarların türbelerinde, belirli günlerde altın gerdanlıklar ve atlas kumaşlarla süslü atların bekletilmelerinin yanısıra savaşlara da atlarını böyle özenle hazırladıklarını kaynaklar bize haber veriyor (16). Türk atlarının eyer, yular, gerdanlık, göğüslük, terki örtüsü, heybe, kamçı, üzengi, yem torbası, köstek, zırhları vs. araçlardan ibaret biniş takımları da birer sanat eseriydi.


Onun yeri Türk edebiyatında da bambaşka olduğu gibi, Kök Türk Yazıtlarında da meşhur Köl Tigin’in atlarının isimlerinin sayıldığını biliyoruz (17). Ünlü Manas Destanı’nda yiğitlerin hepsinin atının adı vardır (18). Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar. Dede Korkut’ta, Kam Börü Beg-oglu Bamsı Beyrek Hikâyesinde, Beyrek Boz Aygır’ını şöyle över:


Açık meydana benzer senin alıncığın,
İki gece ışığına benzer senin gözceğizin,
İpek ibrişime benzer senin yeleciğin,
İkiz kardeşe benzer senin kulakçığın,
Eri muradına erdirir senin sırtın.
At demem sana, kardeş derim.
Kardeşimden daha ileri.
Başıma iş geldi, yoldaş derim,
Yoldaşımdan ileri (19).


At ile bu denli içli dışlı olmuş bir kavmin destani edebiyatında da atlar önemli bir rol oynar. “Kongur Atlı Kazan” misalinde olduğu üzere kahramanlar çoğu vakit atlarının isimleriyle anılmaktadır (20). Çin kaynaklarına baktığımızda, Ak Hunların çok güzel ve kıymetli bir cins atlarının olduğunu görürüz. Bu değerli hayvanların dünyaya gelişi hakkında şöyle bir hikâye anlatılıyor: Ak Hunların oturduğu yerde bir mağara ve bunun içinde de bir kutsal at varmış. Buraya bütün kısraklar sürülür ve burada çiftleştikten sonra Wu-shu-po-li dedikleri iyi bir cins at doğarmış (21). Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar.


Türk milletinin hayatında at o denli önemlidir ki, buna dair gelenek ve inanışlar sayılmakla bitmez. Belki yukarıda özetlediklerimizi biraz daha açacak olursak; atı Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiğine; ölen bir adamın atının gözü defin sırasında yaşlı ise o kişinin cennete gideceğine; at sırt üstü ağnanırsa havaların bozulacağına; gebe kadınlar atların yanında çok gezerse, doğumlarının kolay olacağına; at nalının nazarı önlediğine; rüyada at görülürse dileğin gerçekleşeceğine inanıldığı gibi; yönlerin tarifinde at doğuyu, kuş güneyi, balık kuzeyi, ayı batıyı gösterir (22). Bunun yanı sıra iyi cins atlar “özlük, topucak, yügrük, bidevi” gibi isimlerle de anılmaktaydı. Ayrıca ata “yunt” diyen Türkler bunun sürüsü için “yılkı” (23) adlandırmasında bulunurken, onları yaşına ve cinsine göre de ayırıyorlardı. Aygır, kunan, dönen, besti, kısrak, bi, tay, kulun, igdiş vs. Yürüyüş biçimleri içinse rahvan, eşkin, yorga, dörtnal, tırıs gibi terimler kullanılmaktadır. 


Sadece Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı eserine baktığımızda, onlarca at ismi ve at ile alâkalı deyim olduğunu görmek mümkündür. Kitaptan seçebildiğimiz kadarıyla bunları şöyle sıraladık: Aran/oran (at tavlası), at bırkıgı (atın ve eşeğin genizden ses çıkarması), atgarmak (ata bindirmek), atlanmak (ata binmek), bakayuk (at tırnaklarının arasındaki et parçası), beçel (igdiş edilmiş olan), boymul at (boynunda beyazı olan), boz at (boz renkli), boş yılkı (salıverilmiş sürü), böğrül at (böğürü ak olan), bulağ at (bir ayağı renkli), bulak at (boyu kısa, sırtı geniş at), burunduk (burna geçirilen yular), büktel at (yassı arkalı), bül at (ayaklarında aklık bulunan), çılday (atların göğsünde çıkan bir hastalık), çılanmak (atın terlemesi), çından at (kula renkli), çıylatmak (atı terletmek), çildek (atın göğsünde çıkan bir çıban), çile (at gübresi), çilgü at (al olan), çuh çuh (atı yürütmek için söylenir), erik at (iyi yürüyen), eşkin at (iyi koşan posta atı), etilgen (at hastalığı), eyer, ıkılaç at (soylu), igenmek (kısrağın gebe kalması), igiş at (inatçı olan), kamuk (at gübresi), kasuk (at derisinden yapılan tulum), kaşga at (yüzü ak, gözlerinin çevresi kara olan), keriş (atın sırtı), keşegü at (kürek kemiğinin altında yağırı bulunan), ketki at (sırtı dar, yanları geniş), kevel at (iyi yürüyüşlü, küheylan, soylu), kır at (kır renkli), kızgul at (boz ile kır arasında olan), kişnemek, koş at (hakanın yanında giden yedek at), kova (gemdeki bir kayış parçası), kölergen at (karnı şişmiş olan), kösrük tuşag (atın ön ayaklarına vurulan köstek), kuba at (rengi kumral ile sarı arasında olan), kula at (sarıya çalan), kulnaçı kısrak (doğuracak olan), kümüldürük (at göğüslüğü), mançuk (at eyerine takılan torba), or at (rengi al ile kahverengi arasında olan), oy at (yağız at), ozgan at (yürüyüşte önde giden), ozuk at (koşuda başkalarını geçen), ögürlüg aygır (eşi olan), ök at (dört yaşını geçmiş), salga at (gem vurulamayan), sengregü at (hastalığı tutulmuş olan), sil at (az yiyen), şaş at (ürkek), şeşük at (çözülmüş), taz at (alacalı), tıg at (rengi al ile kahverengi arası olan), torug at (rengi kahverengiye çalan), tosun at (haşarı olan), toynak (at ayağı), tugrag at (savaş zamanında geri alınmak üzere askere verilen), teküz at (alnında bir parça beyaz olan at), tüm at (tamamen rengi kahverengi olan), tüm kara at (rengi kara olan), tüm toruğ at (rengi kahverengi olan), ugar at (alnında ak olan), ulaga at (savaş atı), yabıtak at (eyersiz olan), yal (at yelesi), yandık at (soysuz), yazıglık/yazuk at (bağından çözülmüş olan), yular, yunak (eyerin altına konan bez), yügürgen at (iyi yürüyen).


Bununla beraber çok eski çağlardan beridir zaman hesabını bilen Türkler oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılını ata ayırmışlardır. Ayrıca kabile (Ala-yuntlu, At-çeken, Alaca Atlı vs) ve yer isimlerinde de at görülür (Atlı Pınar, Atlı Köy, Aygırlar Köyü, Aygır Oba, Kara Aygır, Kara Atlı vs) (24). At ile bu denli iç içe olan Türk halkının kurduğu siyasi teşekküllerde, iktidarın sembolü olan tuglar da çoğu zaman at kuyruklarındaki kıllardan yapılıyordu.


Bunun dışında yabancı kaynaklarda ve Türk destanlarında görüleceği üzere, İslamiyete sıkı sıkıya bağlı oldukları halde Türkler, eski gelenekleri bırakmamışlar, bilhassa zenginler özel günlerde at etini yemeye devam etmişlerdir. Mesela Emir Temür’ün önemli konuklarına haşlanmış at eti pişirttiğini biliyoruz. Evliya Çelebi Kırım hanının yanında at eti yediğini ve hoşuna gittiğini söyler. Yukarıda da değindiğimiz üzere Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde, esir düşen Uruz babası için; “aygır atımı kesip, aşımı versin” derken; Kaşgarlı, Divan’ında “yunt eti yıpar”, yani at eti piştiğinde mis gibi kokar, diyor (25). 12-16. asır Anadolu, Türkistan ve Hindistan Türkleri hakkında bilgiler topladığımız vesikalarda bu hususa rahatlıkla tesadüf olunuyor. Hatta din adamları ayinler sırasında sembolik atlara binerek iki dünya arasında seyahatlara çıkmaktaydılar.


Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kısrak sütünün birtakım işlemlerinden sonra ortaya çıkan ve insan sağlığına pekçok faydaları olduğu iddia edilen kımız (26), geçmişte ve günümüzde bütün Türklerin en fazla sevdiği içkidir (27). Hatta Romen kaynaklarında Altun Orda sahasındaki Türk hanı anlatılırken; onbin ak kısrağının olduğu ve bunların sadece kımız için sağıldığı yazılmıştır (28). Tulumlara doldurulan bu at sütü yaklaşık bir hafta boyunca karıştırılır. Bu suretle kımız elde edilir. Ne kadar çok çalkalanırsa, o kadar hoş ve güzel tadı olur (29). Dolayısıyla sık sık Hazar ötesi Türkleri dediğimiz ve büyük bir kısmı Müslüman olan Türkistan Türklerinin hâlâ pek çoğu, yukarıda da vurguladığımız üzere birtakım özel gün ve bayramlarda at keserek yedikleri gibi, temelde de kımız içmeyi sürdürmektedirler.


At ile ilgili bir gelenek de şudur: Eski Türk töresine göre savaşta askerler, komutanlarına yüzde yüz itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk veya isyan hareketinin cezası ölümdü. Harbe girecek er atının kuyruğunu bağlar veya keserdi ki, buna eski Türkler “tullama” diyorlardı. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir. Kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “tol/tul/dul” sözüyle ve belki de kısmetin bağlanmasıyla alâkalı “tolamak/tolanmak”, yani bağlanmak fiiliyle ilgili olabilir. Mesela İç Oguz’a Dış Oguz’un İsyan Etmesi, Beyrek’in Ölümü Hikâyesi’nde Begrek yoldaşlarına; “yiğitlerim yerinizden kalkın, ak-boz atımın kuyruğunu kesin” (30) der. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu (31). 


Çin yıllıklarında savaşa beraber gittikleri, birbirlerinin arkasını kolladıkları söylenen Türk askerleri yukarıda da değindiğimiz üzere temelde atlı kuvvetlerle harbe katılmaktaydılar (32). Ama bu yaya birlikleri yaktu anlamına da gelmemelidir. Yine bu suvarilerin en önemli özellikleri çok hızlı olmalarıydı ve hepsinin bir de yedek atları bulunuyordu. Adeta rüzgarla yarışıyorlardı. At üzerinde giderken ayağa kalkarlardı ve bu sebepten ağırlıklarının büyük bir kısmını bacak ve ayaklarına yüklerlerdi. O yüzden çok hızlı ve bir pehlivan gibi kuvvetliydiler. Sağa-sola dönerken tüy kadar hafif olup, sağa ok atarken solu kollayabilirlerdi. Orta Çağlarda meydan muharabeleri kılıç ustalığı şeklinde değil, umumiyetle okçuların maharetleri ve atlıların toplu hücumları halinde gerçekleşiyordu ki, atı sevk ve idarede Türklerden daha üstün bir kavim yoktu. Kadınlar da çok iyi biniciydiler ki, zaman zaman onların ordu birliklerinde görevlendirildiklerine de şahit olmaktayız. Mesela Büyük Hun Devleti yıkıldıktan sonra Çin’in kuzeyindeki Ordos bölgesinde kurulan Türk hanlıklarından birisi olan Chaoların kaganı Ulug Tonga (veya Bars/Shih-hu) dördüncü asrın ilk yarılarında başkente getirdiği kızlardan bin kişilik özel bir kıta kurdurdu. İpekli ve kadifeden giysileri olan bu kadınlara hem piyade, hem de at üzerindeyken çok iyi savaşma öğretildi. O vakitler bu hâl başta Çin’de olmak üzere, komşu memleketlerde de ilginç karşılanmıştı. Dolayısıyla askerin önemi erkek veya kadın olması, sayısının kalabalıklığı değil, iyi yönetilmesi ile doğru orantılıdır. Ayrıca bazı İslam kaynakları Oguzları anlatırken; onların çok cesur ve yiğit olduklarına, süratle saldırıp, aynı hızla geri döndüklerine değinir ki (33), bunu mümkün kılan da atından başka bir şey olmasa gerek.



Netice itibarıyla Türk ve at adeta birer ikiz gibidir. Onları birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Türkler hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır, fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler. Türk ata bindiğinde babasını bile tanımaz, diyorlar. Türk anasından yarı at, yarı insan olarak doğmuş denilse yeridir. Hatta bazı Türk kabilelerinin hikâyelerinde attan doğan kahramanlar vardır. Türklerin atları sanki kanatlı kuşlara benzer. Eski bir Türk atasözü ise “at Türk’ün kanatıdır” (34) der. Türk, kendisinden ziyade atına önem verir. Atını kendisi yetiştirir. Türk’ün ömrünün günlerini toplasan, at üstünde geçen zamanı diğer günlerinden daha fazladır. Kapının önüne at bağlamak ululuk ve büyüklük işaretidir. Türk’e “dile benden ne dilersen” diye sorulsa, “at ile silah” der. Alış-verişlerini at sırtında yaparlar, yerler, içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak, tatlı rüyalara dalıp, uyurlar. At üstünde olmak, Türk’ü cennette ipekli yastıklar üzerinde yatmaktan daha çok mutlu eder (35). Cirit, kök bar ve çevgen gibi pekçok oyunun ana unsuru attır. Türk milleti en güzel eğlenceleri onunla yaşamıştır.




Prof.Dr.Saadettin Yağmur GÖMEÇ
TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT - PDF
HORSE IN TURKISH CULTURE
ULUSLAR ARASI SEMPOZYUM. 
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BOZKIR. 6-8 MAYIS 2016/KONYA

Dipnotlar:
1- Bunun için bakınız, Bay Bulun I Yazıtı, Elegeş I Yazıtı ve Begre Yazıtı.
2- Sekiz adaglıg barım deyimi için bakınız, A.Von Gabain, Über Ortsbezeichnungen im Alttürkischen, Helsinki 1950, s.4; M.Eliade, Shamanism. Archaic Techniques of Ectasy, New York 1964, s.469; S.Çagatay, “İslamiyetten Önce Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, s.393; M.Mori, “Yenisey Yazıtlarındaki Sekiz Adaklıg Barım Üzerine”, Erdem, 3/8, Ankara 1987, s.356.
3- B.Watson, Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968, s.155; S.G.Klyaştornıy-T.İ.Sultanov, Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003, s.71, 329, 333; R.P.Lindner, “Nomadism, Horses and Huns”, Past and Present, No 92, London 1981, s.4-9; B.Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984, s.88.
4- S.Y.Gömeç, “Türklerin Medeniyet Tarihindeki Yeri”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, No 87, Ankara 2007, s.20; S.Y.Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Ankara 2009, s.371.
5- S.Y.Gömeç, Kök Türk Tarihi, 4. Baskı, Ankara 2011, s.15-16.
6- Mesudi, Murûc ez-Zeheb, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.61; S.Y.Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014, s.91.
7- İşin pratiğine de baktığımızda ipek konar-göçerler için vazgeçilmez bir mamul değildi, ama Çinli veya diğer halklar açısından bozkır hayatında bir ulaşım ve savaş vasıtası at olmadan bir ömrü geçirmek çok zordu. Ona rağmen Türkler ipek istiyorlardı ve bunun karşılanması için Çinlilerin epeyce çalışmaları gerekmekteydi. Bakınız, H.G.Creel, “The Role of the Horse in Chinese History”, The American Historical Review, 70/3, Chicago 1965, s.666; S.Y.Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2015, s.119- 120.
8- J.M.De Guignes, Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924, s.259; A.R.Seyfi, İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul 1934, s.13; S.Batu, Türk Atları ve At Yetiştirme Bilgisi, Ankara 1938, s.65; W.Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, 16/92, Ankara 1940, s.162; B.Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, Sayı 48, Ankara 1948, s.812; B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I, Ankara 1981, s.234, C. II, s.6; İ.Kafesoğlu, Türkler ve Medeniyet, İstanbul 1957, s.22-31; S.G.Clauson, “Turkish and Mongolian Horses and Use of Horses, an Etymological Study”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.163-164; O.Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C. 1, İstanbul 1969,s.114; N.Diyarbekirli, “Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru”, Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, C. 2, İstanbul 1969, s.149; Ö.İzgi, “İslamiyetten Önce Orta Asya Türk Kültürü”, Milli Kültür, 1/2, Ankara 1977, s.43-44; L.N.Gumilev, Hunlar, Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s.140, 311; Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz. R.Akdemir, Ankara 1986, s.124; A.Donuk, “İslamiyetten Önce Türklerde Devlet Adamı Tipi”, Türk Kültürü, 24/275, Ankara 1986, s.145; M.A.Ekrem, Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993, s.11; M.I.Artamonov, Hazar Tarihi, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.537; Klyaştornıy–Sultanov, a.g.e., s.16, 59; M.D’ohsson, Moğol Tarihi, Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340-1342, s.20; Marco Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s.20, 69-70, 73; B.Batsuren, Mongolın Ertniy Ulsuudın Nutag Devsger, Ulaanbatar 2003, s.49-50.
9- B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. II, Ankara 1981, s.210; Gömeç, Türk Kültürünün…,s.102.
10- S.Y.Gömeç, Şamanizm ve Eski Türk Dini, 2. Baskı, Ankara 2011, s.66; Gömeç, Türk Destanları…, s.295, 370, 428.
11- Gömeç, Şamanizm ve Eski…, s.65-66.
12- Ş.Günaltay, Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul 1339, s.143; H.N.Orkun, Hunlar, İstanbul 1938, s.52; Ögel, a.g.e., s.161-162; A.Onat-S.Orsoy-K.Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004, s.58-59; J.M.De Groot-G.A.Asena, Hunlar ve Türkistan, İstanbul 2010, s.172; Atsız, Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, İstanbul 2011, s.130.
13- Gömeç, Kök Türk…, s.88.
14- İçerisinde kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim-kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz. Bakınız, K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.99.
15- D.G.Savinov, “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, Tyurkologiçeskiy Sbornik, 1972, Moskva 1973, s.342-343; İbn Fadlan, İbn Fadlan Seyahatnamesinden Seçmeler, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975, s.77; E.Tryjarski, Türkler ve Ölüm, Çev. H.Er, İstanbul 2011, s.232-234.
16- A.İnan, “Altay Pazırık Hafriyatından Çıkarılan Atların Vaziyetinin, Türklerin Defin Merasimi Bakımından İzahı”, II. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, İstanbul 1943, s.147-149; Ş.Elçin, “Türklerde Atın Armağan Olması”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1/1, Ankara 1964, s.143; E.Esin, “The Horse in Turkic Art”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.171; L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1988, s.41-43; A.Rahman, “Uygurların Defin Merasimleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, 4. Cilt, Gelenek, Görenek ve İnançlar, Ankara 1987, s.310; İbn Bibi, El Evamirü’lAla’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996, s.154; N.Khoniates, Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995, s.128; A.Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara 2001, s.162; Ö.Ercan-M.Akkuş, “Türk Tarihinde At Kültürü ve Baki Divanı’ndan Örnekler”, The Central Asiatic Roots of Ottoman Culture, İstanbul 2014, s.549-550.
17- Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 35-36, 40. satır: “Köl Tigin Bayırkunıng ak adgırıg binip oplayu tegdi...Alp Salçı ak atın binip tegmiş. Kara Türgiş bodunıg anta ölürmiş”.
18- K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.7-274.
19- Gömeç, Türk Destanları…, s.344.
20- Gömeç, a.g.e., s.369.
21- Bakınız, Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri…”, s.163; W.Radloff, Türklerin Kökleri, Çev. A.EkinciY.Ünlü,
C. III, Ankara 1999, s.147-158.
22- Y.Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitler, Ankara 2012, s.136-140.
23- Anadolu’daki bazı Yörük taifeleri zaman zaman bütün at cinsleri için Kölük tabirini kullanmaktadırlar. Bakınız, A.R.Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, C. II, 2. Baskı, Ankara 1993, s.447.
24- A.Caferoğlu, “Türk Onomastiğinde At Kültü”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1953, s.207-208; Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944, s.142; O.Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara 1965, s.269; Clauson, a.g.m., s.162-166; H.Gayretullah, “Türk Kazaklarında Yılkı Kültürü”, İstiklal Gazetesi, 4/38, Kayseri 2007, s.9; Radloff, a.g.e., s.52; B.İsakov, XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda Kırgızların Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Bişkek 2009, s.59-60.
25- Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. III, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s.7; Atsız, Evliya Çelibi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, C. I, İstanbul 1971, s.189-190; F.Sümer, Türklerde Atçılık ve Binicilik, İstanbul 1983, s.3; Gömeç, a.g.e., s.370.
26- Türkiye Yörüklerinde bazan kımıza “yepinti” de denmektedir. Bakınız, Yalgın, a.g.e., s.462.
27- Kımızın birtakım hastalıklara iyi geldiğini gösteren en güzel örneklerden birisi Tarih-i Reşidî’de geçer. Duglat boyunun ileri gelenlerinden Seyyid Ali bir müddet Mirza Ulug Beg tarafından esir tutulur. Hapishanede dizanteriye yakalanır. Ulug Beg ona pek çok tedavi uygulatır ama fayda etmez. Ölmek üzereyken, hekimlere “bu ilaçlar bana iyi gelmedi, canım çok kımız istiyor” diyerek, ricada bulundu. Tabipler de kımızın ona güç verebileceği konusunda anlaştılar. Sonra da istediği kadar kımız içirdiler ve o andan itibaren iyileşmeye başladı. Ayrıca bakınız, Mirza Haydar Duğlat, Tarih-i Reşidî, Çev. O.Karatay, İstanbul 2006, s.225-226; E.J.Kychanov, “Tibetans and Tibetan Culture in the Tangut State Hsi Hsia (982- 1227)”, Proceeding of the Csoma Körös Memorial Symposium, Budapest 1978, s.207; W.Bauer, “Yağ Metobolizması Bozuklukları ve Kronik Karaciğer Hastalıklarının Kısrak Sütü (Kımız) ile Tedavi
Denemeleri”, Çev. Y.Küçüksümer, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 28, İstanbul 1984, s.29-36; S.Zaripbektegin, “Kımız ve Kımızın Önemi”, Yüce Erek, 1/4, Ankara 1999.
28- Onaltıncı asrın başlarında Kazak beylerinden Kasım Han, kendisini ziyarete gelen bir Çagatay hanının şerefine tertiplediği ziyafette; “bizim en pahalı mallarımız atlarımız, en gözde yiyeceğimiz et ve en hoşlandığımız içecek kımızdır” demiştir (Bakınız, Mirza Haydar Duğlat, a.g.e., s.451). Bugün de Kazak-Kırgız ve Sibirya Türkleri için başta “kazı” denilen at etinden yapılan yiyecek ve kımızın önemi tartışılmazdır.
29- Cengiz İmparatorluğu, Çev. A.Danuu, İstanbul 2012, s.143-144.
30- Gömeç, Türk Destanları…, s.447; C.V.Uygur, “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, C. I, İstanbul 2015, s.187-200.
31- Kırgız Türklerinin Manas Destanı’nda, yiğit Manas girdiği son savaşında atı Ak Kula’yı yitirir. Destanın bu kısmında söz konusu at için inanılmaz övgüler düzüldüğünü görmekteyiz. Bakınız, Yusupov, a.g.e.,s.255.
32- G.Kırilen, Göktürklerden Önce Türkler, Ankara 2015, s.63.
33- M.Aziz Ahmet, Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu, Çev. T.Say, İstanbul (tarihsiz), s.71; S.O.Kurulay, Hudûd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007, s.82; Cengiz İmparatorluğu, s.135, 139; S.Y.Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012,s.264.
34- Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., C. I, s.48-49.
35- Gömeç, Türk Kültürünün…, s.166.

Özet:
Türklerin hayatlarının her alanında atın son derece önemli bir yeri vardır. Dolayısıyla kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu.

The horse has extremely an important place in the all stage of the Turks’ life. So, raising the animal so important for their own, using it for trade and nutrition are not coincidence. The Turkish authority taking a census of man and animals in all country at certain times, also knew how much they have horses. A great number of horses in the each of pasture and tribes was under control and recorded. The sheer number of the horses was seen as a source of pride for the tribe and its manager, and also one of the main pillars of the state's security. Therefore, Turkish state determine which tribes how many soldiers and horse would supply in mobilization times by looking these numbers.







... (en) Azından 60 yıldan beri “Dede-Korkut Oğuznameleri” ile uğraşıp yayınlar yapan Muhterem Orhan Şaik Gökyay, bu destanlarda geçenlerle birlikte, bizdeki “At,Koyun/Koç” üzerine olan yazılı haberleri, ayrıca Türkler’in At için yaptıkları kabirleri (Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki Kabri yanına gömülen, sevdiği atınınki dahil), bir araya toplamış bulunuyor. (7) 

Sayın Prof.Dr.Faruk Sümer’de daha çok İslam çağ kaynaklarına göre At ve Atçılık üzerine, derinlemesine bir araştırma yayınlamıştır. (8) Ancak bunda, yukarıda naklettiğimiz [makalede,SB] Tevrat’ta Sakalar üzerine yazılanlara, hiç değinmemiştir. 

Kaşgarlı Mahmud, 1072-1074 te yazdığı ünlü Türkçe-Arapça Sözlüğü’nde: At’ın cinsi, donu, yaşı, hastalığı ve sairesi üzerine, 123 Türkçe ad ve deyim naklederek, başka dillerde karşılığı bulunmayan dilimizin bu uğurdaki eşsiz zenginliğini tanıtır. O, “At, Türk’ün kanadıdır” ve “Yaya kişinin, bir değeri yoktur” atasözlerini tanıtarak, Atalarımızın haklı gurur ve duygusunu yansıtır. (Deveci-Araplar’da ise Deve ve deveciliğe ait çok sözün bulunduğu biliniyor ki, başka dillerde hepsinin karşılığı yoktur) 

Abbasiler çağında, 836’da Türk Şehri “Samerra”nın kuruluşunda Türkistan’ın Khottalan bölgesinden Türk-Atları’nın, seyisleriyle birlikte Irak’a getirildiği; ve “çatal-dilli küheylan-atlar”ın, onlardan türeyip, soykütükleri tutma geleneğinin de, Türkler’den Araplar’a geçtiği, pek bilinenlerdendir. “Arab-Atı” ve mimarlık tarzı “Arab-esk”de, aslında Türk malı olup, yanlış adlandırılmıştır.

Göktürk Yazıtları’nda, Uluların bindiği atlar’ın adları da anılmıştır: 

Şehzade ve Başbuğ Köl-Tigin’in, uzun fetih seferlerinde değişik olarak bindiği atları ; Aç-Bodun, Ak-bodun, Ak-Kula, Alp-Şala, Az (adlı Türk kavminden ganimet), Yağız, Azman, Boz-Başgu, Ögsüz (Anasız) adındaydı. 

Aşağıda işaret edileceği gibi, Kafkaslar güneyine inen Sakalar ile, Horasan’dan kalkıp İran üzerinden Azerbaycan ve Doğu-Anadolu’ya gelip hakim olan Partlı/Arşaklı (Aşkaniyan/Arsacid) Türkmenler’in “Tarih-Destanları” olan “Kitab-ı Dedem-Korkud”da, sağlam bir gelenek olarak, sahipleriyle birlikte atların da adları (donları da belirtilerek) sık-sık anılıyor:

- (Başkent Hamadan’da oturan Büyük-Arşaklılar timsali) “Hanlarhanı” unvanlı (imparator) “Kam-Gan oğlu Bayındur-Khan”ın “Boz-At” ; 

- (MS.51-428 yılları arasında Kars-Arpaçayı sağındaki “Ağca-Kala (k)” / Erovantaşad ile, Aras sağındaki Baraj yanında “Iğdır-Karakalası” da denen ve şimdiki Iğdır Vilayetine öteden beri “Sürmeli-Çukuru” dedirten, “Sürmelü”/Artakşat kalesinde oturan “Küçük-Arşaklılar” Timsali) “Beğlerbeği” unvanlı “Salvur (Salğur) – Kazan-Khan’ın, “Konğur-At” ; 

- Bayındur-Khan’ın kızı olan Salvur-Kazan’ın Eşi “Boyu-Uzun Borla-Khatun’un “Kara-Aygır” ; 

- (MS.217 yıllarında “Çenasdan”/Türkistan’dan taht kavgasında yenilmiş “Mamık ve Konak” adlı iki Şehzade ile taallukatının, siyasi mülteciler olarak kaçıp gelerek yerleştikleri “Ahlat-Muş-Erçiş”/Taron vilayetini malikane edinerek Arşaklılar’a “Başkumandan” olan “Mamıkonlular / KDK’da, Küçük-Şehzadeye göre “Kara-Kona(k)”/Kara-Koyunlular denen hanedan timsali ve Hükümdar ailesinden geldiklerinden “Kazan-Khan’ın / Beg’in Kardaşı” denen “Çeribaşı”) “Kara-Kona(k) Beg’in bineği “Gök-Bidevi” ; 

- (Arşaklılar’ın Başveziri ve “Takatir” = Taçgiydiren unvanlı Ata-Mülkleri İspir ve Bayburt’tan başka, Küçük-Arşaklı hazine ve hareminin bulunduğu Taryunk/Eski-Bayazıt kalesi ve çevresini malikane edinen “Bagratlılar” timsali) “Kazan-Beg’ün Inağı (Başveziri) Bamsı-Bayarak”ın (9) “Denğiz-Kulunu Bengi-Boz Aygır”; 

- (MÖ.680’lerde Sakalar ile birlikte Daryal-Geçidi’nden aşıp Kartli/İber ülkesine gelen “Çenasdan”/Türkistanlı Şehzade soyundan, Ocaklı-Başbuğlar Hanedanı “Orbelyan” denilen ve Borçalı-Çıldır-Ahıska-Ardahan-Artvin bölgelerini içine alan “Gogaren” Eyaletinde Kuzey-Bideaşkhı/Uç-Beği timsali “Şor” boyundan Gog Hanedanından, Kartvel/Gürcü dilince, “Üç-Ok” anlamında “Şamı-Şolde/Sam-Şivilde” lakabıyla tanınan), “Şor-Samsoldın Beg”in (10) bindiği “Ağ-Bozat/Ağ-Bidevi”;

- (Tunceli-Elazız-Divriği kesimi/Sophen Eyaleti ocaklı beğleri, eşsiz güçte olupi Karadeniz kıyısından fırlattığı kayalarla, yelkenlileri batıran ve tırnaklarıyla taşa “Kartal resmi” yapabilen “Tork” soyundan) “Beğlerbaşı Yaganak”ın (“Yaganak”, eski Türkçede “fil” anlamında), “Doru-Aygır” ; 

- (İlkçağda “Arzanen”/Arzan yurdu denen, şimdi de adı Arzan şehri harabesi’nden geçen Garzan Çayı’nda yaşayan ve “Hamıd/Diyarbekir-Merdin, Siirt kesiminde Güney Bideaşkhı unvanlı “Mantaguniler” hanedanı timsali) “Kara-Kona oğlu Kara-Budakéın “Atı, Bahri-Hotazlı” ; 

- (Oğuz-Eli’ne, “Tokuz-Tümen Gürcistan’ın haracı” olarak gelen armağanların verilmesiyle, Gence ve Berde’ye gidip yurt tutarak, kabilesiyle “Karavulluk” eden) “Bagul (Bagur)un” “Al-Aygır” ; 

- (Taş-Oğuzlar Khanı Oruz-Koca’nın torunu olup, savaşta Sağkolda vuruşan, Şirvan-Demirkapu Derbend Hakimi) “Delü-Dondar”ın “Tepel/Kaşga-Aygır” ;

- (Oğuz-Elleri’nin kuzeyden akın eden biricik düşmanı, Kıpçaklı/Khazarlı soyundan Dağıstan Beğleri’nin başı, eski Şavkal/Şamkhallar’ın atası timsali) “Şavkalı-Melik’in künyasi “Alaca-Atlu Kafir”dir.


Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu
"Azerbaycan ve Anadolu'da Türkistan'dan gelen eski Milli-Gelenek: Kabirtaşı olarak kullanılan Koyun ve At Heykelleri" makalesinden bir bölüm.
7) Orhan Şaik Gökyay “Dedem Korkud’un Kitabı” Devlet Kitapları Yayını, İstanbul 1973, s.CDXXI-CDXXII,CDXXVI,CDXXLII(hepsi 19 sahife)
8) Prof.Dr.Faruk Sümer, “Türklerde Atçılık ve Binicilik” Türk Dünyası Araştırmaları yayını, İstanbul 1983 (120 s.metin+17 s.resimler)
9) Buraya değin anılanların tarihi ve yerleri (coğrafyası) için bakınız: a-Kırzıoğlu M.Fahrettin “Dede-Korkut Oğuznameleri I.Kitap” İstanbul 1952 (Haritalı); b-“Kars Tarihi I.Cilt” İstanbul 1953; c-“Kitab-ı Dedem Korkud’daki Kam-Bura Beg Oğlu Bamsı-Bayarak Boyu’nun Tarihteki Yeri (369 yazındaki Zafer Sonucu), IV Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi bildiriler, Ankara 1992, s.137-146
10) Benim “Dede-Korkut Oğuznameleri’ni Bırakan Oğuzlar’ın, Tokuz-Tümen Gürcistan’a Komşu Olduklarını Gösteren: APKAZA, AZNAVUR, ŞAVKALI-MELİK Deyimleri ve BAGUL-OĞLU AMIRAN ile GOGALET-KOCA OĞLU ŞOR-ŞAMSOLDIN Kütükleri”, III.Milletlerarası Türk Folklor Kongresi bildirileri, II.Cilt, Ankara 1986, s.165-182, haritalı.







Rustamkhanli Sabir Khudu