tamed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tamed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2017 Pazar

TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT




"Kırgızistan'da Tanrı Dağları'nın kollarından Aladağlar üzerinde, deniz seviyesinden dört bin metre yükseklikte 
yer alan Saymalıtaş'ın en çarpıcı resimlerinden biri: 
At Üstünde Ayakta Ok Atan Süvari." 
Servet Somuncuoğlu






Eski kaynaklar bir Türk’ün her zaman yanında atı olduğunu söyler ki, yine Türklerdeki bir inanışa göre, onlar atla beraber yaratılmışlardır. Tarihteki Türk’ün hiçbir hayvanla bu denli içli-dışlı olduğuna şahit değiliz. Keza bugün de Hazar ötesi Türklerinin hepsinin hayatında atın ayrı bir yeri vardır. Öyleki zamanımız Türkmenistan’ı ata verdiği önemi göstermek ve bu geleneğin bozulmadan devamını sağlamak için, dünyada tek olan bir at bakanlığı kurması son derece dikkat çekici bir husustur.


Her ne kadar Batı Türkleri ve bilhassa Anadolu ve Balkanlarda yaşayanların hayatında artık atın pek bir yeri yoksa da, ona karşı beslenen tarihi sevginin izleri bugün dahi kaybolmamıştır. Bununla birlikte kaynakları incelediğimizde eski Türklerin beslediği hayvan türlerinin en başta gelenleri at ve koyun idi ki, bu tür hayvan yetiştiriciliğin izlerine Türklerin hayatında M. önce 3000-2500’lerden beridir rastlanılmaktadır. Hatta Andronovo kültüründe birkaç tür at görüldüğü gibi, koyun ve keçi de onların en önemli servetleri arasında yer almaktaydı. Bazan öyle iri ve uzun bacaklı koyunlar oluyordu ki, bunlar bir araba tekerini bile sürükleyebiliyorlardı. Türk çağından kalma eski yazıtlara baktığımızda onlar, iyi beslenmiş ve yetiştirilmiş at, koyun, keçi, deve, öküz, inek, geyik, kotuz (yak) gibi hayvan sürüleri için “sekiz adaklıg barım” (1) diyorlardı (2). Netice itibarıyla zengin veya fakir herkesin bir miktar hayvanı mevcuttu (3), ama elbette bunun içinde atın yeri bambaşkaydı. Dolayısıyla Türk sosyal hayatını incelediğimizde atçılık biraz daha ön plana çıkar. 


Genellikle ailelerin sahip olduğu bu hayvanların sayısı onbinler, hatta yüzbinlerle ifade edilmektedir. At sadece eti, sütü ve derisi (ki bu süt Türk’ün birinci içeceği kımızın hammaddesidir) için değil, aynı zamanda bir savaş vasıtası olarak yetiştiriliyordu. Bu açıdan bakıldığında ekonominin de temel taşlarından birisi olduğu gibi, askeri ihtiyaç teşkil ettiğinden önemi tartışılmazdır.


Türk-İskitler çağından beri onlar attan faydalanıyorlardı. Bu yüzden Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birinin at, diğerinin de demir olduğunu söyleyebiliriz. Bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pekçok yere sahip olma imkânına kavuşmuşlardır. Bunun en güzel misalini Dede Korkut Hikâyelerinde; “at işler, er övünür” ve “yaya erin ümidi olmaz” atasözlerinde görmekteyiz (4). Çünkü bundan binlerce yıl öncesinin bozkır hayatını göz önüne getirdiğinizde, at olmadan hiçbir şey yapmak kolay değildi.


Bir Türk için dünyada üç vazgeçilmez varlık söz konusudur: At, kadın, silah. Bu mefhumların manası ve derinliği kavrandığında, Türk erinin neden bunlara böylesine kıymet verdiği de anlaşılır. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmemeleri nedeniyle, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir. Adeta at üzerinde doğuyorlar, at üzerinde ölüyorlardı. Onlar andlaşmaları bile bazan at sırtında görüşürlerdi. Mesela 5. asrın başlarında Avrupa Hunlarının hakanı Yılduz, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı konuşmayı atının üstünde gerçekleştirmiştir. O, burada göğe bakarak; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekip (5), Romalıları korkutmuş idi.


Herhalde kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. Uygur Türklerine ziyarette bulunan elçilerin ve İslam tarihçilerinin notlarında, Beş Balık’taki atların çokluğu yüzünden sayılamadığı, ancak renkleri vasıtasıyla ayrıldıkları; muhtemelen Turfan Uygur hükümdarına da “atların kaganı” dendiği söyleniyor (6). At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu. Tahminimiz odur ki, çok eski çağlardan itibaren hakan atlarını gütmek için seyisler mevcuttu ve daha sonraki devirlerde devlet içerisinde bu durum müesseseleşti.


Türkler genellikle komşu devletlere başta at ve canlı hayvanlarla, hayvan ürünleri satıyorlardı. Mesela Bizans ve Çin’den ipek, ipekli kumaş, takı malzemeleri, porselen türü kap-kacaklar, pirinç ve diğer hububat cinslerini alırlarken buna karşılık silah, at, deri, kürk ve hayvani gıdaları pazarlıyorlardı. Bilhassa 8. asrın ikinci yarılarından sonra Uygurlar, Çin’e bol miktarda at ihracına başladı. Onlar her atın yerine kırk top ipekli kumaş istiyorlar, her defasında da onbinlerce at getiriyorlardı. Ancak hayvanlar zayıf ve yaşlı olduklarından hiç bir işe yaramıyordu. Bütün bu alış-verişler beraberinde bir de gerginliğe neden oluyordu. Çin devleti bundan son derece zarar görmesine rağmen, gelenleri de geri göndermek cesaretinde bulunamıyordu. Bu üzücü durum yüzünden Çinliler şiirler yazıyor, türküler yakıyorlardı ki, işte bunlardan birisinde; “Uygur at satmaya geldiği zaman, onun geçtiği yolların kenarında ot kalmaz. Bu hastalıklı atlar için elli top ipek alırlar” mealinde ve uzayıp giden mısralar söz konusudur (7). Netice itibarıyla ticaretin de en mühim mallarından biri at idi.


Muhtemelen at, öküz ve develer tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Eski Romen kaynakları da Türkleri anlatırken; evlerinin tekerlekli arabaların üzerinde olduğunu ve sürülerinin peşinde dolaştıklarını yazarlar. Buna benzer ifadelere Çin yıllıklarında da rastlamaktayız.


Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Elbette atın ehlileştirilmesi suretiyle suvarilere dayalı atlı birliklerin ortaya çıkması, Avrupa’da Türklerin “aplık” sistemine benzer şövalyeliğin ikamesi, Çin’de de kalabalık atlı ve okçu birliklerinin teşekkülü onların saldırı ve savunma dirençlerini kat kat artırdı. Bunun dışında eski Türk atlarının bazı cinslerinin çok meşhur olduğunu, zaman zaman Çin vesikalarında bunlara “kan terleyen” atlar dendiğini de biliyoruz. Tarihte gayet gösterişli ve güzel bu at cinslerine daha sonraları başka türler de karışmıştır. Buna örnek olarak iri ve yüksek Kazak atlarını gösterebiliriz. Ayrıca özel bir itinaya da ihtiyaçları yoktu; kışın bile buz ve kar altından kendi yiyeceklerini sağlayabiliyorlardı. Basit ağıllarda barınabilmekteydiler. Türk’ün ekonomik ve diğer sosyal hayatında bu denli mühim yeri olan bir hayvanın çaldırılması çok kötü karşılandığı gibi, bu suçu işleyenlerin cezası da yakalandıkları takdirde ölümdü (8).



Çin kaynakları ünlü Börü Tonga’nın (Mo-tun) atının ne kadar hızlı koştuğuna ve cinsinin iyi olduğuna işaret ediyorlar. Elbette ki bunlar sıradan hayvanlar değildi. Mesela yine Börü Tonga’nın (Mo-tun), babası Tümen Yabgu’nun (Tu-man) atını oklatması devlete başkaldırı olarak yorumlanmaktadır (9). Çünkü hükümet başkanlarının atları aynı zamanda devletin malı olduğu için bir resmi hüviyeti de bulunmaktaydı.


Kurban kesilecek hayvanların da en makbulü yine at idi. Meşhur Dede Korkut Hikâyelerinde beylerin attan aygır, deveden bugra, koyundan koç kestirdiklerini biliyoruz. Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesi’nde, Uruz babasına; “aygır atımı kesip, aşımı versin”, Uşun Koca-oglu Segrek Destanı’nda, Segrek de sevdiği kıza; “aygır atımı kesip, aşımı ver”, der. Dede Korkut’taki bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Kurban edilen atın kafatasını bir sırık üzerine takan Altay ve Saha Türkleri derisini de bir ağaca geçirip, tıpkı at şekline sokuyorlardı. Altay Türkleri buna “baydara”, Saha Türkleri “tabık” veya “kereh”, derinin takıldığı ağaca da “tükölö” demekteydiler (10).


Günümüzde bir kısım Türklerde, atların da renklerine göre kurbanı ve derman oldukları hastalıklar söz konusudur. Mesela gök at kurbanı baş hastalıklarının def’i, boz at kurbanı karın ve göğüs hastalıklarından korunma, doru at kurbanı veremden sakınma, sarımtırak atlar da romatizmayı uzak tutmak amacıyla kesiliyordu (11).


Atlar devletlerarası andlaşmaların imzalanmasında da kurban edilmekteydiler. Mesela M.Ö. 40’larda Hun hakanı Kun Kan (veya Korug Kan/Hu-han-yeh/M.Ö. 58-31) Çin devleti ile yaptığı andlaşma sırasında beyaz bir at kestirdi. Mutabakat metninde; “bu günden başlayarak Çinliler ile Türkler tek bir aile gibi olmuşlardır. Bütün nesiller birbirlerini kandırmayacak ve savaşmayacaklardır. Sınırlarda habersizce yağmada bulunanlar cezlandırılıp, yitirilen mallar tazmin edilecektir. Hangi ülke bu anlaşmayı önce bozarsa, Tanrı’nın laneti üzerlerine olsun. Bundan sonra oğullarımız ve torunlarımız, bu ittifaka sadık kalsın” (12), deniyordu. Ayrıca 626 senesinde Kök Türk Kaganlığı ile Çin arasında gerçekleşen Wei Nehri barış andlaşması imzalanırken yine beyaz bir atın kurban kesildiğini görmekteyiz (13) .


Mesela yine Türklerdeki bir inanca göre, at yılında doğanlar sürekli hareket eder, savaşır ve avlanırlar. Bazı Türkler, Kıyamet Gününde atlarıyla buluşacaklarına inanırlar. Öyle ki yüksek dereceli kişilerin cenazelerinde, atları da onlara eş olurlardı. Altaylar ve Mogolistan’ın çeşitli yerlerinde açılan kurganlarda bulunan atlar ve onların vaziyeti bunu ispat ediyor (14). Bu gelenek Osmanlı döneminde dahi tatbik edilmiştir. Ölen kişinin cenaze evi veya çadırının etrafında at ile dönülür; bir yas alameti olarak eyer atın sırtına ters vurularak cenaze alayının önünde yürütülürdü.


Burada bir hususa daha kısaca değinmek istiyoruz: Çin kaynaklarına bakarak, araştırmacılar 7. yüzyıldan önce Türklerde ölüyü yakma âdetinin olduğunu, 7. asırdan sonra da belki kendisini cennete götüreceğini ya da yine öbür tarafta üzerine bineceğini düşündüğü atıyla beraber gömme geleneğinin yaygınlaştığını söylüyorlarsa da (15), böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Ancak birtakım istisnai durumlar olabilir. Çünkü at bozkırlı Türk’ün her türlü ihtiyacını karşılayan bir canlı idi. Üstelik öyle kolayca büyüyüp, yetişmiyordu. Her zaman at eti yenmesi ya da her sıradan törende at kesilmesi mantık haricidir. Dolayısıyla sadece hakan veya çok yüksek derecedeki devlet görevlileri belki de atlarıyla birlikte defnedilmekteydi.


Ayrıca ta İslami döneme kadar süregelen bir geleneğe göre, bazı hükümdarların türbelerinde, belirli günlerde altın gerdanlıklar ve atlas kumaşlarla süslü atların bekletilmelerinin yanısıra savaşlara da atlarını böyle özenle hazırladıklarını kaynaklar bize haber veriyor (16). Türk atlarının eyer, yular, gerdanlık, göğüslük, terki örtüsü, heybe, kamçı, üzengi, yem torbası, köstek, zırhları vs. araçlardan ibaret biniş takımları da birer sanat eseriydi.


Onun yeri Türk edebiyatında da bambaşka olduğu gibi, Kök Türk Yazıtlarında da meşhur Köl Tigin’in atlarının isimlerinin sayıldığını biliyoruz (17). Ünlü Manas Destanı’nda yiğitlerin hepsinin atının adı vardır (18). Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar. Dede Korkut’ta, Kam Börü Beg-oglu Bamsı Beyrek Hikâyesinde, Beyrek Boz Aygır’ını şöyle över:


Açık meydana benzer senin alıncığın,
İki gece ışığına benzer senin gözceğizin,
İpek ibrişime benzer senin yeleciğin,
İkiz kardeşe benzer senin kulakçığın,
Eri muradına erdirir senin sırtın.
At demem sana, kardeş derim.
Kardeşimden daha ileri.
Başıma iş geldi, yoldaş derim,
Yoldaşımdan ileri (19).


At ile bu denli içli dışlı olmuş bir kavmin destani edebiyatında da atlar önemli bir rol oynar. “Kongur Atlı Kazan” misalinde olduğu üzere kahramanlar çoğu vakit atlarının isimleriyle anılmaktadır (20). Çin kaynaklarına baktığımızda, Ak Hunların çok güzel ve kıymetli bir cins atlarının olduğunu görürüz. Bu değerli hayvanların dünyaya gelişi hakkında şöyle bir hikâye anlatılıyor: Ak Hunların oturduğu yerde bir mağara ve bunun içinde de bir kutsal at varmış. Buraya bütün kısraklar sürülür ve burada çiftleştikten sonra Wu-shu-po-li dedikleri iyi bir cins at doğarmış (21). Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar.


Türk milletinin hayatında at o denli önemlidir ki, buna dair gelenek ve inanışlar sayılmakla bitmez. Belki yukarıda özetlediklerimizi biraz daha açacak olursak; atı Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiğine; ölen bir adamın atının gözü defin sırasında yaşlı ise o kişinin cennete gideceğine; at sırt üstü ağnanırsa havaların bozulacağına; gebe kadınlar atların yanında çok gezerse, doğumlarının kolay olacağına; at nalının nazarı önlediğine; rüyada at görülürse dileğin gerçekleşeceğine inanıldığı gibi; yönlerin tarifinde at doğuyu, kuş güneyi, balık kuzeyi, ayı batıyı gösterir (22). Bunun yanı sıra iyi cins atlar “özlük, topucak, yügrük, bidevi” gibi isimlerle de anılmaktaydı. Ayrıca ata “yunt” diyen Türkler bunun sürüsü için “yılkı” (23) adlandırmasında bulunurken, onları yaşına ve cinsine göre de ayırıyorlardı. Aygır, kunan, dönen, besti, kısrak, bi, tay, kulun, igdiş vs. Yürüyüş biçimleri içinse rahvan, eşkin, yorga, dörtnal, tırıs gibi terimler kullanılmaktadır. 


Sadece Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı eserine baktığımızda, onlarca at ismi ve at ile alâkalı deyim olduğunu görmek mümkündür. Kitaptan seçebildiğimiz kadarıyla bunları şöyle sıraladık: Aran/oran (at tavlası), at bırkıgı (atın ve eşeğin genizden ses çıkarması), atgarmak (ata bindirmek), atlanmak (ata binmek), bakayuk (at tırnaklarının arasındaki et parçası), beçel (igdiş edilmiş olan), boymul at (boynunda beyazı olan), boz at (boz renkli), boş yılkı (salıverilmiş sürü), böğrül at (böğürü ak olan), bulağ at (bir ayağı renkli), bulak at (boyu kısa, sırtı geniş at), burunduk (burna geçirilen yular), büktel at (yassı arkalı), bül at (ayaklarında aklık bulunan), çılday (atların göğsünde çıkan bir hastalık), çılanmak (atın terlemesi), çından at (kula renkli), çıylatmak (atı terletmek), çildek (atın göğsünde çıkan bir çıban), çile (at gübresi), çilgü at (al olan), çuh çuh (atı yürütmek için söylenir), erik at (iyi yürüyen), eşkin at (iyi koşan posta atı), etilgen (at hastalığı), eyer, ıkılaç at (soylu), igenmek (kısrağın gebe kalması), igiş at (inatçı olan), kamuk (at gübresi), kasuk (at derisinden yapılan tulum), kaşga at (yüzü ak, gözlerinin çevresi kara olan), keriş (atın sırtı), keşegü at (kürek kemiğinin altında yağırı bulunan), ketki at (sırtı dar, yanları geniş), kevel at (iyi yürüyüşlü, küheylan, soylu), kır at (kır renkli), kızgul at (boz ile kır arasında olan), kişnemek, koş at (hakanın yanında giden yedek at), kova (gemdeki bir kayış parçası), kölergen at (karnı şişmiş olan), kösrük tuşag (atın ön ayaklarına vurulan köstek), kuba at (rengi kumral ile sarı arasında olan), kula at (sarıya çalan), kulnaçı kısrak (doğuracak olan), kümüldürük (at göğüslüğü), mançuk (at eyerine takılan torba), or at (rengi al ile kahverengi arasında olan), oy at (yağız at), ozgan at (yürüyüşte önde giden), ozuk at (koşuda başkalarını geçen), ögürlüg aygır (eşi olan), ök at (dört yaşını geçmiş), salga at (gem vurulamayan), sengregü at (hastalığı tutulmuş olan), sil at (az yiyen), şaş at (ürkek), şeşük at (çözülmüş), taz at (alacalı), tıg at (rengi al ile kahverengi arası olan), torug at (rengi kahverengiye çalan), tosun at (haşarı olan), toynak (at ayağı), tugrag at (savaş zamanında geri alınmak üzere askere verilen), teküz at (alnında bir parça beyaz olan at), tüm at (tamamen rengi kahverengi olan), tüm kara at (rengi kara olan), tüm toruğ at (rengi kahverengi olan), ugar at (alnında ak olan), ulaga at (savaş atı), yabıtak at (eyersiz olan), yal (at yelesi), yandık at (soysuz), yazıglık/yazuk at (bağından çözülmüş olan), yular, yunak (eyerin altına konan bez), yügürgen at (iyi yürüyen).


Bununla beraber çok eski çağlardan beridir zaman hesabını bilen Türkler oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılını ata ayırmışlardır. Ayrıca kabile (Ala-yuntlu, At-çeken, Alaca Atlı vs) ve yer isimlerinde de at görülür (Atlı Pınar, Atlı Köy, Aygırlar Köyü, Aygır Oba, Kara Aygır, Kara Atlı vs) (24). At ile bu denli iç içe olan Türk halkının kurduğu siyasi teşekküllerde, iktidarın sembolü olan tuglar da çoğu zaman at kuyruklarındaki kıllardan yapılıyordu.


Bunun dışında yabancı kaynaklarda ve Türk destanlarında görüleceği üzere, İslamiyete sıkı sıkıya bağlı oldukları halde Türkler, eski gelenekleri bırakmamışlar, bilhassa zenginler özel günlerde at etini yemeye devam etmişlerdir. Mesela Emir Temür’ün önemli konuklarına haşlanmış at eti pişirttiğini biliyoruz. Evliya Çelebi Kırım hanının yanında at eti yediğini ve hoşuna gittiğini söyler. Yukarıda da değindiğimiz üzere Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde, esir düşen Uruz babası için; “aygır atımı kesip, aşımı versin” derken; Kaşgarlı, Divan’ında “yunt eti yıpar”, yani at eti piştiğinde mis gibi kokar, diyor (25). 12-16. asır Anadolu, Türkistan ve Hindistan Türkleri hakkında bilgiler topladığımız vesikalarda bu hususa rahatlıkla tesadüf olunuyor. Hatta din adamları ayinler sırasında sembolik atlara binerek iki dünya arasında seyahatlara çıkmaktaydılar.


Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kısrak sütünün birtakım işlemlerinden sonra ortaya çıkan ve insan sağlığına pekçok faydaları olduğu iddia edilen kımız (26), geçmişte ve günümüzde bütün Türklerin en fazla sevdiği içkidir (27). Hatta Romen kaynaklarında Altun Orda sahasındaki Türk hanı anlatılırken; onbin ak kısrağının olduğu ve bunların sadece kımız için sağıldığı yazılmıştır (28). Tulumlara doldurulan bu at sütü yaklaşık bir hafta boyunca karıştırılır. Bu suretle kımız elde edilir. Ne kadar çok çalkalanırsa, o kadar hoş ve güzel tadı olur (29). Dolayısıyla sık sık Hazar ötesi Türkleri dediğimiz ve büyük bir kısmı Müslüman olan Türkistan Türklerinin hâlâ pek çoğu, yukarıda da vurguladığımız üzere birtakım özel gün ve bayramlarda at keserek yedikleri gibi, temelde de kımız içmeyi sürdürmektedirler.


At ile ilgili bir gelenek de şudur: Eski Türk töresine göre savaşta askerler, komutanlarına yüzde yüz itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk veya isyan hareketinin cezası ölümdü. Harbe girecek er atının kuyruğunu bağlar veya keserdi ki, buna eski Türkler “tullama” diyorlardı. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir. Kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “tol/tul/dul” sözüyle ve belki de kısmetin bağlanmasıyla alâkalı “tolamak/tolanmak”, yani bağlanmak fiiliyle ilgili olabilir. Mesela İç Oguz’a Dış Oguz’un İsyan Etmesi, Beyrek’in Ölümü Hikâyesi’nde Begrek yoldaşlarına; “yiğitlerim yerinizden kalkın, ak-boz atımın kuyruğunu kesin” (30) der. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu (31). 


Çin yıllıklarında savaşa beraber gittikleri, birbirlerinin arkasını kolladıkları söylenen Türk askerleri yukarıda da değindiğimiz üzere temelde atlı kuvvetlerle harbe katılmaktaydılar (32). Ama bu yaya birlikleri yaktu anlamına da gelmemelidir. Yine bu suvarilerin en önemli özellikleri çok hızlı olmalarıydı ve hepsinin bir de yedek atları bulunuyordu. Adeta rüzgarla yarışıyorlardı. At üzerinde giderken ayağa kalkarlardı ve bu sebepten ağırlıklarının büyük bir kısmını bacak ve ayaklarına yüklerlerdi. O yüzden çok hızlı ve bir pehlivan gibi kuvvetliydiler. Sağa-sola dönerken tüy kadar hafif olup, sağa ok atarken solu kollayabilirlerdi. Orta Çağlarda meydan muharabeleri kılıç ustalığı şeklinde değil, umumiyetle okçuların maharetleri ve atlıların toplu hücumları halinde gerçekleşiyordu ki, atı sevk ve idarede Türklerden daha üstün bir kavim yoktu. Kadınlar da çok iyi biniciydiler ki, zaman zaman onların ordu birliklerinde görevlendirildiklerine de şahit olmaktayız. Mesela Büyük Hun Devleti yıkıldıktan sonra Çin’in kuzeyindeki Ordos bölgesinde kurulan Türk hanlıklarından birisi olan Chaoların kaganı Ulug Tonga (veya Bars/Shih-hu) dördüncü asrın ilk yarılarında başkente getirdiği kızlardan bin kişilik özel bir kıta kurdurdu. İpekli ve kadifeden giysileri olan bu kadınlara hem piyade, hem de at üzerindeyken çok iyi savaşma öğretildi. O vakitler bu hâl başta Çin’de olmak üzere, komşu memleketlerde de ilginç karşılanmıştı. Dolayısıyla askerin önemi erkek veya kadın olması, sayısının kalabalıklığı değil, iyi yönetilmesi ile doğru orantılıdır. Ayrıca bazı İslam kaynakları Oguzları anlatırken; onların çok cesur ve yiğit olduklarına, süratle saldırıp, aynı hızla geri döndüklerine değinir ki (33), bunu mümkün kılan da atından başka bir şey olmasa gerek.



Netice itibarıyla Türk ve at adeta birer ikiz gibidir. Onları birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Türkler hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır, fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler. Türk ata bindiğinde babasını bile tanımaz, diyorlar. Türk anasından yarı at, yarı insan olarak doğmuş denilse yeridir. Hatta bazı Türk kabilelerinin hikâyelerinde attan doğan kahramanlar vardır. Türklerin atları sanki kanatlı kuşlara benzer. Eski bir Türk atasözü ise “at Türk’ün kanatıdır” (34) der. Türk, kendisinden ziyade atına önem verir. Atını kendisi yetiştirir. Türk’ün ömrünün günlerini toplasan, at üstünde geçen zamanı diğer günlerinden daha fazladır. Kapının önüne at bağlamak ululuk ve büyüklük işaretidir. Türk’e “dile benden ne dilersen” diye sorulsa, “at ile silah” der. Alış-verişlerini at sırtında yaparlar, yerler, içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak, tatlı rüyalara dalıp, uyurlar. At üstünde olmak, Türk’ü cennette ipekli yastıklar üzerinde yatmaktan daha çok mutlu eder (35). Cirit, kök bar ve çevgen gibi pekçok oyunun ana unsuru attır. Türk milleti en güzel eğlenceleri onunla yaşamıştır.




Prof.Dr.Saadettin Yağmur GÖMEÇ
TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT - PDF
HORSE IN TURKISH CULTURE
ULUSLAR ARASI SEMPOZYUM. 
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BOZKIR. 6-8 MAYIS 2016/KONYA

Dipnotlar:
1- Bunun için bakınız, Bay Bulun I Yazıtı, Elegeş I Yazıtı ve Begre Yazıtı.
2- Sekiz adaglıg barım deyimi için bakınız, A.Von Gabain, Über Ortsbezeichnungen im Alttürkischen, Helsinki 1950, s.4; M.Eliade, Shamanism. Archaic Techniques of Ectasy, New York 1964, s.469; S.Çagatay, “İslamiyetten Önce Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, s.393; M.Mori, “Yenisey Yazıtlarındaki Sekiz Adaklıg Barım Üzerine”, Erdem, 3/8, Ankara 1987, s.356.
3- B.Watson, Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968, s.155; S.G.Klyaştornıy-T.İ.Sultanov, Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003, s.71, 329, 333; R.P.Lindner, “Nomadism, Horses and Huns”, Past and Present, No 92, London 1981, s.4-9; B.Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984, s.88.
4- S.Y.Gömeç, “Türklerin Medeniyet Tarihindeki Yeri”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, No 87, Ankara 2007, s.20; S.Y.Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Ankara 2009, s.371.
5- S.Y.Gömeç, Kök Türk Tarihi, 4. Baskı, Ankara 2011, s.15-16.
6- Mesudi, Murûc ez-Zeheb, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.61; S.Y.Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014, s.91.
7- İşin pratiğine de baktığımızda ipek konar-göçerler için vazgeçilmez bir mamul değildi, ama Çinli veya diğer halklar açısından bozkır hayatında bir ulaşım ve savaş vasıtası at olmadan bir ömrü geçirmek çok zordu. Ona rağmen Türkler ipek istiyorlardı ve bunun karşılanması için Çinlilerin epeyce çalışmaları gerekmekteydi. Bakınız, H.G.Creel, “The Role of the Horse in Chinese History”, The American Historical Review, 70/3, Chicago 1965, s.666; S.Y.Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2015, s.119- 120.
8- J.M.De Guignes, Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924, s.259; A.R.Seyfi, İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul 1934, s.13; S.Batu, Türk Atları ve At Yetiştirme Bilgisi, Ankara 1938, s.65; W.Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, 16/92, Ankara 1940, s.162; B.Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, Sayı 48, Ankara 1948, s.812; B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I, Ankara 1981, s.234, C. II, s.6; İ.Kafesoğlu, Türkler ve Medeniyet, İstanbul 1957, s.22-31; S.G.Clauson, “Turkish and Mongolian Horses and Use of Horses, an Etymological Study”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.163-164; O.Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C. 1, İstanbul 1969,s.114; N.Diyarbekirli, “Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru”, Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, C. 2, İstanbul 1969, s.149; Ö.İzgi, “İslamiyetten Önce Orta Asya Türk Kültürü”, Milli Kültür, 1/2, Ankara 1977, s.43-44; L.N.Gumilev, Hunlar, Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s.140, 311; Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz. R.Akdemir, Ankara 1986, s.124; A.Donuk, “İslamiyetten Önce Türklerde Devlet Adamı Tipi”, Türk Kültürü, 24/275, Ankara 1986, s.145; M.A.Ekrem, Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993, s.11; M.I.Artamonov, Hazar Tarihi, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.537; Klyaştornıy–Sultanov, a.g.e., s.16, 59; M.D’ohsson, Moğol Tarihi, Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340-1342, s.20; Marco Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s.20, 69-70, 73; B.Batsuren, Mongolın Ertniy Ulsuudın Nutag Devsger, Ulaanbatar 2003, s.49-50.
9- B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. II, Ankara 1981, s.210; Gömeç, Türk Kültürünün…,s.102.
10- S.Y.Gömeç, Şamanizm ve Eski Türk Dini, 2. Baskı, Ankara 2011, s.66; Gömeç, Türk Destanları…, s.295, 370, 428.
11- Gömeç, Şamanizm ve Eski…, s.65-66.
12- Ş.Günaltay, Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul 1339, s.143; H.N.Orkun, Hunlar, İstanbul 1938, s.52; Ögel, a.g.e., s.161-162; A.Onat-S.Orsoy-K.Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004, s.58-59; J.M.De Groot-G.A.Asena, Hunlar ve Türkistan, İstanbul 2010, s.172; Atsız, Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, İstanbul 2011, s.130.
13- Gömeç, Kök Türk…, s.88.
14- İçerisinde kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim-kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz. Bakınız, K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.99.
15- D.G.Savinov, “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, Tyurkologiçeskiy Sbornik, 1972, Moskva 1973, s.342-343; İbn Fadlan, İbn Fadlan Seyahatnamesinden Seçmeler, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975, s.77; E.Tryjarski, Türkler ve Ölüm, Çev. H.Er, İstanbul 2011, s.232-234.
16- A.İnan, “Altay Pazırık Hafriyatından Çıkarılan Atların Vaziyetinin, Türklerin Defin Merasimi Bakımından İzahı”, II. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, İstanbul 1943, s.147-149; Ş.Elçin, “Türklerde Atın Armağan Olması”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1/1, Ankara 1964, s.143; E.Esin, “The Horse in Turkic Art”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.171; L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1988, s.41-43; A.Rahman, “Uygurların Defin Merasimleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, 4. Cilt, Gelenek, Görenek ve İnançlar, Ankara 1987, s.310; İbn Bibi, El Evamirü’lAla’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996, s.154; N.Khoniates, Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995, s.128; A.Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara 2001, s.162; Ö.Ercan-M.Akkuş, “Türk Tarihinde At Kültürü ve Baki Divanı’ndan Örnekler”, The Central Asiatic Roots of Ottoman Culture, İstanbul 2014, s.549-550.
17- Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 35-36, 40. satır: “Köl Tigin Bayırkunıng ak adgırıg binip oplayu tegdi...Alp Salçı ak atın binip tegmiş. Kara Türgiş bodunıg anta ölürmiş”.
18- K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.7-274.
19- Gömeç, Türk Destanları…, s.344.
20- Gömeç, a.g.e., s.369.
21- Bakınız, Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri…”, s.163; W.Radloff, Türklerin Kökleri, Çev. A.EkinciY.Ünlü,
C. III, Ankara 1999, s.147-158.
22- Y.Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitler, Ankara 2012, s.136-140.
23- Anadolu’daki bazı Yörük taifeleri zaman zaman bütün at cinsleri için Kölük tabirini kullanmaktadırlar. Bakınız, A.R.Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, C. II, 2. Baskı, Ankara 1993, s.447.
24- A.Caferoğlu, “Türk Onomastiğinde At Kültü”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1953, s.207-208; Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944, s.142; O.Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara 1965, s.269; Clauson, a.g.m., s.162-166; H.Gayretullah, “Türk Kazaklarında Yılkı Kültürü”, İstiklal Gazetesi, 4/38, Kayseri 2007, s.9; Radloff, a.g.e., s.52; B.İsakov, XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda Kırgızların Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Bişkek 2009, s.59-60.
25- Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. III, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s.7; Atsız, Evliya Çelibi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, C. I, İstanbul 1971, s.189-190; F.Sümer, Türklerde Atçılık ve Binicilik, İstanbul 1983, s.3; Gömeç, a.g.e., s.370.
26- Türkiye Yörüklerinde bazan kımıza “yepinti” de denmektedir. Bakınız, Yalgın, a.g.e., s.462.
27- Kımızın birtakım hastalıklara iyi geldiğini gösteren en güzel örneklerden birisi Tarih-i Reşidî’de geçer. Duglat boyunun ileri gelenlerinden Seyyid Ali bir müddet Mirza Ulug Beg tarafından esir tutulur. Hapishanede dizanteriye yakalanır. Ulug Beg ona pek çok tedavi uygulatır ama fayda etmez. Ölmek üzereyken, hekimlere “bu ilaçlar bana iyi gelmedi, canım çok kımız istiyor” diyerek, ricada bulundu. Tabipler de kımızın ona güç verebileceği konusunda anlaştılar. Sonra da istediği kadar kımız içirdiler ve o andan itibaren iyileşmeye başladı. Ayrıca bakınız, Mirza Haydar Duğlat, Tarih-i Reşidî, Çev. O.Karatay, İstanbul 2006, s.225-226; E.J.Kychanov, “Tibetans and Tibetan Culture in the Tangut State Hsi Hsia (982- 1227)”, Proceeding of the Csoma Körös Memorial Symposium, Budapest 1978, s.207; W.Bauer, “Yağ Metobolizması Bozuklukları ve Kronik Karaciğer Hastalıklarının Kısrak Sütü (Kımız) ile Tedavi
Denemeleri”, Çev. Y.Küçüksümer, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 28, İstanbul 1984, s.29-36; S.Zaripbektegin, “Kımız ve Kımızın Önemi”, Yüce Erek, 1/4, Ankara 1999.
28- Onaltıncı asrın başlarında Kazak beylerinden Kasım Han, kendisini ziyarete gelen bir Çagatay hanının şerefine tertiplediği ziyafette; “bizim en pahalı mallarımız atlarımız, en gözde yiyeceğimiz et ve en hoşlandığımız içecek kımızdır” demiştir (Bakınız, Mirza Haydar Duğlat, a.g.e., s.451). Bugün de Kazak-Kırgız ve Sibirya Türkleri için başta “kazı” denilen at etinden yapılan yiyecek ve kımızın önemi tartışılmazdır.
29- Cengiz İmparatorluğu, Çev. A.Danuu, İstanbul 2012, s.143-144.
30- Gömeç, Türk Destanları…, s.447; C.V.Uygur, “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, C. I, İstanbul 2015, s.187-200.
31- Kırgız Türklerinin Manas Destanı’nda, yiğit Manas girdiği son savaşında atı Ak Kula’yı yitirir. Destanın bu kısmında söz konusu at için inanılmaz övgüler düzüldüğünü görmekteyiz. Bakınız, Yusupov, a.g.e.,s.255.
32- G.Kırilen, Göktürklerden Önce Türkler, Ankara 2015, s.63.
33- M.Aziz Ahmet, Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu, Çev. T.Say, İstanbul (tarihsiz), s.71; S.O.Kurulay, Hudûd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007, s.82; Cengiz İmparatorluğu, s.135, 139; S.Y.Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012,s.264.
34- Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., C. I, s.48-49.
35- Gömeç, Türk Kültürünün…, s.166.

Özet:
Türklerin hayatlarının her alanında atın son derece önemli bir yeri vardır. Dolayısıyla kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu.

The horse has extremely an important place in the all stage of the Turks’ life. So, raising the animal so important for their own, using it for trade and nutrition are not coincidence. The Turkish authority taking a census of man and animals in all country at certain times, also knew how much they have horses. A great number of horses in the each of pasture and tribes was under control and recorded. The sheer number of the horses was seen as a source of pride for the tribe and its manager, and also one of the main pillars of the state's security. Therefore, Turkish state determine which tribes how many soldiers and horse would supply in mobilization times by looking these numbers.







... (en) Azından 60 yıldan beri “Dede-Korkut Oğuznameleri” ile uğraşıp yayınlar yapan Muhterem Orhan Şaik Gökyay, bu destanlarda geçenlerle birlikte, bizdeki “At,Koyun/Koç” üzerine olan yazılı haberleri, ayrıca Türkler’in At için yaptıkları kabirleri (Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki Kabri yanına gömülen, sevdiği atınınki dahil), bir araya toplamış bulunuyor. (7) 

Sayın Prof.Dr.Faruk Sümer’de daha çok İslam çağ kaynaklarına göre At ve Atçılık üzerine, derinlemesine bir araştırma yayınlamıştır. (8) Ancak bunda, yukarıda naklettiğimiz [makalede,SB] Tevrat’ta Sakalar üzerine yazılanlara, hiç değinmemiştir. 

Kaşgarlı Mahmud, 1072-1074 te yazdığı ünlü Türkçe-Arapça Sözlüğü’nde: At’ın cinsi, donu, yaşı, hastalığı ve sairesi üzerine, 123 Türkçe ad ve deyim naklederek, başka dillerde karşılığı bulunmayan dilimizin bu uğurdaki eşsiz zenginliğini tanıtır. O, “At, Türk’ün kanadıdır” ve “Yaya kişinin, bir değeri yoktur” atasözlerini tanıtarak, Atalarımızın haklı gurur ve duygusunu yansıtır. (Deveci-Araplar’da ise Deve ve deveciliğe ait çok sözün bulunduğu biliniyor ki, başka dillerde hepsinin karşılığı yoktur) 

Abbasiler çağında, 836’da Türk Şehri “Samerra”nın kuruluşunda Türkistan’ın Khottalan bölgesinden Türk-Atları’nın, seyisleriyle birlikte Irak’a getirildiği; ve “çatal-dilli küheylan-atlar”ın, onlardan türeyip, soykütükleri tutma geleneğinin de, Türkler’den Araplar’a geçtiği, pek bilinenlerdendir. “Arab-Atı” ve mimarlık tarzı “Arab-esk”de, aslında Türk malı olup, yanlış adlandırılmıştır.

Göktürk Yazıtları’nda, Uluların bindiği atlar’ın adları da anılmıştır: 

Şehzade ve Başbuğ Köl-Tigin’in, uzun fetih seferlerinde değişik olarak bindiği atları ; Aç-Bodun, Ak-bodun, Ak-Kula, Alp-Şala, Az (adlı Türk kavminden ganimet), Yağız, Azman, Boz-Başgu, Ögsüz (Anasız) adındaydı. 

Aşağıda işaret edileceği gibi, Kafkaslar güneyine inen Sakalar ile, Horasan’dan kalkıp İran üzerinden Azerbaycan ve Doğu-Anadolu’ya gelip hakim olan Partlı/Arşaklı (Aşkaniyan/Arsacid) Türkmenler’in “Tarih-Destanları” olan “Kitab-ı Dedem-Korkud”da, sağlam bir gelenek olarak, sahipleriyle birlikte atların da adları (donları da belirtilerek) sık-sık anılıyor:

- (Başkent Hamadan’da oturan Büyük-Arşaklılar timsali) “Hanlarhanı” unvanlı (imparator) “Kam-Gan oğlu Bayındur-Khan”ın “Boz-At” ; 

- (MS.51-428 yılları arasında Kars-Arpaçayı sağındaki “Ağca-Kala (k)” / Erovantaşad ile, Aras sağındaki Baraj yanında “Iğdır-Karakalası” da denen ve şimdiki Iğdır Vilayetine öteden beri “Sürmeli-Çukuru” dedirten, “Sürmelü”/Artakşat kalesinde oturan “Küçük-Arşaklılar” Timsali) “Beğlerbeği” unvanlı “Salvur (Salğur) – Kazan-Khan’ın, “Konğur-At” ; 

- Bayındur-Khan’ın kızı olan Salvur-Kazan’ın Eşi “Boyu-Uzun Borla-Khatun’un “Kara-Aygır” ; 

- (MS.217 yıllarında “Çenasdan”/Türkistan’dan taht kavgasında yenilmiş “Mamık ve Konak” adlı iki Şehzade ile taallukatının, siyasi mülteciler olarak kaçıp gelerek yerleştikleri “Ahlat-Muş-Erçiş”/Taron vilayetini malikane edinerek Arşaklılar’a “Başkumandan” olan “Mamıkonlular / KDK’da, Küçük-Şehzadeye göre “Kara-Kona(k)”/Kara-Koyunlular denen hanedan timsali ve Hükümdar ailesinden geldiklerinden “Kazan-Khan’ın / Beg’in Kardaşı” denen “Çeribaşı”) “Kara-Kona(k) Beg’in bineği “Gök-Bidevi” ; 

- (Arşaklılar’ın Başveziri ve “Takatir” = Taçgiydiren unvanlı Ata-Mülkleri İspir ve Bayburt’tan başka, Küçük-Arşaklı hazine ve hareminin bulunduğu Taryunk/Eski-Bayazıt kalesi ve çevresini malikane edinen “Bagratlılar” timsali) “Kazan-Beg’ün Inağı (Başveziri) Bamsı-Bayarak”ın (9) “Denğiz-Kulunu Bengi-Boz Aygır”; 

- (MÖ.680’lerde Sakalar ile birlikte Daryal-Geçidi’nden aşıp Kartli/İber ülkesine gelen “Çenasdan”/Türkistanlı Şehzade soyundan, Ocaklı-Başbuğlar Hanedanı “Orbelyan” denilen ve Borçalı-Çıldır-Ahıska-Ardahan-Artvin bölgelerini içine alan “Gogaren” Eyaletinde Kuzey-Bideaşkhı/Uç-Beği timsali “Şor” boyundan Gog Hanedanından, Kartvel/Gürcü dilince, “Üç-Ok” anlamında “Şamı-Şolde/Sam-Şivilde” lakabıyla tanınan), “Şor-Samsoldın Beg”in (10) bindiği “Ağ-Bozat/Ağ-Bidevi”;

- (Tunceli-Elazız-Divriği kesimi/Sophen Eyaleti ocaklı beğleri, eşsiz güçte olupi Karadeniz kıyısından fırlattığı kayalarla, yelkenlileri batıran ve tırnaklarıyla taşa “Kartal resmi” yapabilen “Tork” soyundan) “Beğlerbaşı Yaganak”ın (“Yaganak”, eski Türkçede “fil” anlamında), “Doru-Aygır” ; 

- (İlkçağda “Arzanen”/Arzan yurdu denen, şimdi de adı Arzan şehri harabesi’nden geçen Garzan Çayı’nda yaşayan ve “Hamıd/Diyarbekir-Merdin, Siirt kesiminde Güney Bideaşkhı unvanlı “Mantaguniler” hanedanı timsali) “Kara-Kona oğlu Kara-Budakéın “Atı, Bahri-Hotazlı” ; 

- (Oğuz-Eli’ne, “Tokuz-Tümen Gürcistan’ın haracı” olarak gelen armağanların verilmesiyle, Gence ve Berde’ye gidip yurt tutarak, kabilesiyle “Karavulluk” eden) “Bagul (Bagur)un” “Al-Aygır” ; 

- (Taş-Oğuzlar Khanı Oruz-Koca’nın torunu olup, savaşta Sağkolda vuruşan, Şirvan-Demirkapu Derbend Hakimi) “Delü-Dondar”ın “Tepel/Kaşga-Aygır” ;

- (Oğuz-Elleri’nin kuzeyden akın eden biricik düşmanı, Kıpçaklı/Khazarlı soyundan Dağıstan Beğleri’nin başı, eski Şavkal/Şamkhallar’ın atası timsali) “Şavkalı-Melik’in künyasi “Alaca-Atlu Kafir”dir.


Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu
"Azerbaycan ve Anadolu'da Türkistan'dan gelen eski Milli-Gelenek: Kabirtaşı olarak kullanılan Koyun ve At Heykelleri" makalesinden bir bölüm.
7) Orhan Şaik Gökyay “Dedem Korkud’un Kitabı” Devlet Kitapları Yayını, İstanbul 1973, s.CDXXI-CDXXII,CDXXVI,CDXXLII(hepsi 19 sahife)
8) Prof.Dr.Faruk Sümer, “Türklerde Atçılık ve Binicilik” Türk Dünyası Araştırmaları yayını, İstanbul 1983 (120 s.metin+17 s.resimler)
9) Buraya değin anılanların tarihi ve yerleri (coğrafyası) için bakınız: a-Kırzıoğlu M.Fahrettin “Dede-Korkut Oğuznameleri I.Kitap” İstanbul 1952 (Haritalı); b-“Kars Tarihi I.Cilt” İstanbul 1953; c-“Kitab-ı Dedem Korkud’daki Kam-Bura Beg Oğlu Bamsı-Bayarak Boyu’nun Tarihteki Yeri (369 yazındaki Zafer Sonucu), IV Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi bildiriler, Ankara 1992, s.137-146
10) Benim “Dede-Korkut Oğuznameleri’ni Bırakan Oğuzlar’ın, Tokuz-Tümen Gürcistan’a Komşu Olduklarını Gösteren: APKAZA, AZNAVUR, ŞAVKALI-MELİK Deyimleri ve BAGUL-OĞLU AMIRAN ile GOGALET-KOCA OĞLU ŞOR-ŞAMSOLDIN Kütükleri”, III.Milletlerarası Türk Folklor Kongresi bildirileri, II.Cilt, Ankara 1986, s.165-182, haritalı.







Rustamkhanli Sabir Khudu







3 Şubat 2016 Çarşamba

Short History of Proto-Turks by Rustamkhanli Sabir



"Wild horses for the first time were tamed and domesticated by the Turks."




Recently it has been repeatedly proved that it is wrong to relate the Turkic nations to the last centuries of our era in pre-Asia and particularly in Azerbaijan, to consider them strangers in these territories, to wipe out our traces in the ancient layers of history.


The material and cultureal-spiritual monuments, elements of religion in these territories confirm that the proto-Azerbaijanis, proto-Turkic tribes populated these terrirories many-many centuries before our era.


The serious researches of the outstanding historians of the world refuse these mazes and pressures and introduce such a common view that it is wrong to say that the forefathers of the Turkic peoples, including those of Azerbaijanis, populated not only the orient. The ancient traces of the proto-Azerbaijanis, proto-Turkic nuclear, that is, the first steps to read the petroglyphs, inscriptions and pictures on the rocks reveal that our language, culture and myths are closely connected with those of the Sumerians, Akkadians, Hetts, Assyrians and Pelsags-Etrusks. Pior to these cultures there was a great culture and we are not alien to it; we are either its direct heirs, or our forefathers were among its creators.


The real scholars have not once confessed that the Sumerians are of Turani origin, that is, of the same origin with the peoples living in the territory known as Turan. Recently there have appeared half-scientific, half-dilettantish views about the Sumerian-Azerbaijani relations. Anyhow one can not deny the closeness of cultures, territories (perhaps closeness on the level of neighbourhood, coexistence and the same age).


I looked through many researches of the world historians in connection with these problems. Sometimes they complete and sometimes contradict each other. When all the views are clarified from nationalism and political pressures, there emereges quite a different sight which can not be denied because of its scientific substantiation.


Because of an established tendecy it is said that the motherland of the Turkic peoples is the territory between the Aral Sea and the Altai Mountains. This territory is extended sometimes towards the north of china and towards the Caspian basin. But many researches confess that the forefathers of the Turkic peoples lived in Azerbaijan, Sumer, even in the North Africa in the V-VI millenium before our era, the traces of the said are so conspicuous that one can not deny them. Therefore, some Azerbaijani and world scholars consider the Turks to be the most ancient etnos of the Caucasus and the adjoining territories. There are numerous material, cultural and linguistic monuments and source which prove that the Turkic speaking peoples and tribes populated Azerbaijan and the land around Urmia before the arrival of peoples speaking in the Indo-European languages. As the readers are aware of these researches, we do not think it to be necessary to repeat them again. But we have something to add to them. In the first place we want to remind some facts mentioned repeatedly by the scholars of the world which concern the role of the Turkic speaking nations, including that of Azerbaijan, in the history.


The most ancient cultural layers in the Central Asia and in the Caspian Basin, one of the first cradles of the world civilization, belong to the Turkic peoples. This ideas is supported by many researchers. Speaking about the ancinet history of Asia Minor and Azerbaijan, Pavel Vinogradov wrote, "Settled mannerr of life developed with the arrival of the Aryan peoples; they fought here with the local Turkic tribes, occupied some part of their lands and ousted a part of them to the north." (9)


According to many European scholars this great culture created in this vast and fertile territory was widely spread all around because of migrations which took place due to various reasons and pressures.


The archeological excavations discovered the traces of this culture on the shores of the Mediterranean Sea. The waves of migrations replaced each other , the strong flows of the Turkic tribes covered the North Africa, Egypt, Cypress, Rados, the Crete Islands and Greece.


The sholars think that the ancient states famous in Mesopotamia and along the River Nile were created by the local farmers engaged in husbandry and the migrant Turks who were the organizers.


Wild horses for the first time were tamed and domesticated by the Turks. It gave them the power to reign in the world. The Altai legends and Oghuz eposes mention the facts that the ancient Turks invented the wheel-carts and rafts; they were the first to fish with nets, make gunpowder, reed pipes and play in them.


The connoisseurs of the history of the ancient Egypt think that the nomadic culture, which wxisted along th Upper Nile in BC 2000, is alos connected with the Turks. A part of the nomadic Turks are still living in Altai.


The arrival of the turks in Sumer from the Central Asia and Altai (all the roads lay through Azerbaijan) took place in the VI millenium BC. Prof. Wilhelm Koppers writes like this in his book "The First Turkism and Indo-Germanism" : BC by the end of the IV millennium BC the nomadic tribes, who had horses at their disposal, began to appear at the doors of the ancient West very frequently, the proto-Turks brought with them the traditions of the Oriental culture and contributed to its development. It is not the product of somebody's fantasy, but a fact. Then he continues: "The first Indo-Germans owe the ancient Turks for the domesticated horse and shepherd culture". The traces of the said live in the German mythology, too.


Many other scholars also insist that the first inhabitants of Sumer came from the north-east. The scholars think that the Sumerian, Elamite and Hurrite cultures were created by mixed ethnoses, six nomadic proto-Turkic ethnoses with horses, they occupied a particular place among them. The archeological excavations prove it too. The ancient iron-smith forefathers of the Turks brought mining culutre to Sumer and this culture developed.


A part of the European historians think that the Sumerians are the proto-Turkic ethnoses; they try to substantiate this idea by finding similarity in customs, languages. For example, there are many identical words, words having the same meaning, similarity in endings, which denote the doer of the action, identity in the word order in the sentence, etc....


Mushiraddovla Pirniya in his book "The History of the Ancient Iran" writes that the Sumerian and Elamite languages are very close to the Turanian, Altaic, or to the Ural-Altaic languages.


The first volume of "The World History" published in Moscow writes that the ancient Sumerian epic songs speak of the travels of their heroes to the oriental countries behind seven mountains and of their friendship with the local population there.


Note: The same volume, speaks of the military marches of the Akkadians (in BC 2290-2254, during the reign of Naramsin) and mentions an inscription found on a clay dish. It says, "It is a trophy from the country of Magan." Because of unknown reasons the authors of the volume understand the word Magan as Mısır (Egypt). We think that this country must be looked for in the orient, perhaps in Azerbajian.


...As the scholars write, there were found beads made of amazonite in the grave of the rulers, when excavations were conducted in the ancient Sumerian town of Ur. The beads refer to twenty-eight centuries BC. This stone in general is found by Baikal Lake in the mountainous Altai. Thus, there remains nothing, but confess the relation of motherlands of the Sumerian and Turks.


Another example: "The History of the Eastern and Central Asian Peoples" writes about the last Neolithic monuments, petroglyphs on the rocks in theYenisey Basin. One of them describes a four-wheel cart drawn by oxen. It is noted that the said pictures are connected with the worship of the sun and lightning. The pictures of the sun there are connected with the Mesopotamian culture of the IV-III millenniums. We also shall speak of the pictures of the sun carved on the rocks in Gobustan. The outstanding traveller Thor Heyerdahl thinks of Gobustan as a relative of Mesopotamia. Thus, there appears a strange circle.


The roads which begin from the rivers of Tigris and Euphrates and lie along the rivers of Kura and Araks link us with the basins of Khan-Bayan and Orkhon-Yenisey. Comparisons with the Hettish, Urartian, Assyrian, Greek, Chinese, Korean languages and those of the local American peoples are very interesting for the demonstration of the role of the Azerbaijani-Turkic language and culture in the orient. The study of these relations creates a picture which can be measured only by oceans, which the human brain is unable to confine.


The ancient Greek-Etrusk-Turkic relations form one of the interesting pages of this history. The mythology and languages of the Etrusks and the ancient Greeks retain the traces of close relations with the Turks. Professor L.Rasho-nie comments on a number of proper names in the Roman sources borrowed from the proto-Turkic language.


Numerous research works have been devoted to these relations. Adile Ayda, a Turkish scholar, who was educated in Europe and occupied diplomatic posts in the European countries for many years, published the results of her researches conducted for many years. It is in French and titled "The Etrusks were Turks:Proofs". There also appeared books "Writings in proto-Turkic", "The Turks of Anatolia" by Kazim Mirsha. These books are very interesting from the aforesaid point of view and are based on the achievements of the latest researches.


As Adile Ayda shows, the form of Etrusk in the Greek sources, that is, the word Turhen has been also used in the form of Turhen-Pelasg in the works of many Greek writers.


Proceeding from the Greek and German sources, Adila Ayda shows that the Pelasgs (in some sources it is introduced as the Balasags) came to Greece in BC 3000; they were nomads, talanted craftsmen and builders. The languages of the Etrusks and Pelasgs did not resemble the Indo-European languages. It is impossible to deny the similarities of these languages with the proto-Turkic language. These peoples took also the names of their gods to their new lands from the Asia Minor. Turin Tarkhan, Alpan are some of them.


The Huns, Avars, Kumans, Pechenegs, Oghuzes followed the same road to the Balkans once traversed by the Etrusk-Pelasgs.


According to Herodotus, the ancient name of Greece was Pelasgia; when the Greeks came to their present lands, they encountered the Pelasgs.


When one follows these foggy and zig-zag roads, when one blows and ignites the extinguishing coals, the roots of misunderstanding connected with the links between the Azerbaijani and Greek mythologies become evident.


It is also known that the ancient Greeks considered the İskits (Scythians) to be the inhabitants of the Asia Minor and the peoples who populated the coast of the Black Sea. Much has been spoken about the Sags (Saka) - İskits (Scythians) who populated the Asia Minor since the ancient times.

Scythian/Sak (Sacae)-Turks / Berel Kurgan / Kazakhstan


The scholars have discovered identities in the topics and contents of the works of Homer and the Turkic eposes and traces of the orient in them. It is explained with the arrival of the İskits and Sags (Scythians and Saka/Sacae) at this territory. 


Prof.Ali Sultanl compared the motif of Homer's "Odyssey" with the epos of "Dede Korkut" and sugested such a view that the plot of the Cyclop in "Dede Korkut" may be more ancient. But what he said hesitantingly then was proved by historical evidences.


The studies reveal that the İskits (Scythians) moved from their own lands towards the west because of the attacks of the Ar-maste tribes. The İskits (Scythians) regarded their enemies strange and cyclops. This "bitter memory" which followed them from their motherland, could be spread to the Asia Minor by the Sags (Saka) who created their states in Greece and Azerbaijan.


It is also interesting that the Germans call the Etrusks as Turks even now.


The main elements in the collections of the İskits and Sags were also Turkic. As an evidence of it such an example is demonstrated from "the İliad" of Homer. The XVII chapter of the book says that Zeus called the Troyans "the drinkers of the horse milk". It was said about 1300 BC. This war took place 1300 BC (Homer lived in the VIII century BC)


The ancient Byzantine source describe the İskits (Scythians) as Turks which also included the Kutigurs, Onogurs, Gahgays, Turks, Avars, Khazars, Bulgars, Ungars, Uzes, Pechenegs and Kumans, Seljuks and other peoples and tribes.


Since the III millennium BC the proto-Turks migrations covered the east and the south. The Turkic influence is also felt in the ancient Indian culutre. Buddhism has originated from Shamanism. The iron culture has also been brought by the smith Turks.


By the end of the III millennium and the beginning of the II millennium a group of the Altaic tribes migrated to Manchuria and Korea.


The roots of the Turkic-Chinese ralations are very deep, and unfortunately they have not been sufficiently studied. In a general form it is known that the colourful dishes found in the valleys along the rivers in China are thought to be brought there by the ancient Turks in Bc 2000. Those Turks came there on horseback and they also brought there a naturalist religion connected with the sun. They called their god Tanrı (Tengri). This religion was based on nonotheism. Thus, the monotheistic religion belongs to the Turks.


The Finnish scholar G.U.Ramstedt, who studied the ancient layers of the Chinese and Korean languages, suggest such an idea that the Turkic languages emerged in the same territory with those of Chinese and Korean. He thinks that the "the Korean language has derived from an ancient Turkic dialect."


The Japanese scholar S.Okava also speaks of the Turkic influence on China and proves with evidences that the people who ruled China between BC 1450-1117 were of the Turkic origin.


Nearly for a thousand years (BC 1116-247) China was again ruled by the ancient Turkic Chu tribes. There are numerous facts evidencing the influence of the Turkic culture on the Chinese language and culture.


There are also many words in the language of the local peoples of America living on the coasts facing Asia, which are similar to the Turkic words in form and meaning.


Digression: It is very interesting that among the Turkic words there are also Albanian ones in the language of the trbies, who are supposed to migrate from Asia to Alaska by crossing the frozen gulf about 30.000 to 32.000 years ago, who then scattered on the American continent. These words are still in use in their language. If we take into account that the word Tanri (Tengri), which is the name of an ethnos, and which originated from the Caucasian Albania, from the Etrusks, made suck a long road, then we find a mysterious historical relation, closeness, or tie in them.


These all do not only speak of the ethnoses, the most ancient inhabitants of the present Azerbaijan and of the adjoining lands, but also show the natural difficulties in the study of their history. The view, that there lived an ethnos by name of Azerbaijan in the territories populated by the forefathers of the Azerbaijanis, is widely spread.


The scholars are not unanimous in the approaches to the Azerbiajanis. Some scholars think them to belong to peoples speaking in the Iranian languages that Turkicized completely during the rule of the Gok Turks.


The scholars also find differences between the Azes and Uzes (as well as the Uzuns and later the Oghuzes). But we think that they may be of the same root. The Russians arrogantly called the Uzes "the Turks". They regarded the Uzes to be the neighbours of the Pecehenegs, the forefather of the Gok Turks, one of the main participants in their origin.


The Hettish texts of the Bronze Age speak also of the powerful Azzis who lived around Urmia and the highlands of Anatolia and bareed their marches towards the south-east. Some İranian scholars think that the Azeri language was also widely spread in the Caucasus.


In general, the Azi is one of the less studied peoples of the world, but the traces of this ethnos are observed in the vast territory from the sunrise to the sunset. They lived in the territory of Azerbaijan in the east of the lands inhabited by the Hetts and Gashgays. Their neighbours called them  the Azzis, Azas, Azars (Azers). Strabo writes more clearly that the River ARaks runs along the walls of Artak-sat, crosses the Araks Valley and falls into the Caspian Sea. The name of this ethnos is frequently mentioned in the ancient Turkic Texts.


The name of the tribe As is also very ofthen mentioned among the Sags of Island, some sources say that they came from "the country of the Turks", some others tell of "their arrival from Troy". Though a long time has passed since the arrival of the Ases in Island, the traces of their previous language still have remained; they lived in the proper names till the Middle Ages when the Sags began to form an ethnos. Examples may serve the proper names of Gel, Anar, Torkel, Ate, Einar, Elli, Arp and others.


It seems that ar-er-ir initially meant er (man), later they began to mean multitude as word froming suffixes (it is interesting that the proper names in the languages of many world nations are decoded as  man, male being). These suffixes are found in the roots of the names of many peoples, tribes, and dynasties, such as Suvar, Subar (or Sa-bir), Avar, Majar, Khazar, Gajar, Bulgar, Hungar, Tatar, etc.


The word Azer is simply the name of a people, of an ethnos connected with the word Az. It has emerged in compliance with the word building laws of the Turkic peoples. It is supposed that the word Az (Uz) meant man, craftsman in the ancient Turkic languages.


We also know that one of the meaning of the words bay, bayat is god in the most ancient Turkic languages.


If we take into account that the words kan-qan-can mean land, land of abundance in the ancient Turkic languages, then the meaning of Azerbaycan is simply the god of the people of Azer, the place of worship, the place where the Azers pilgrim, or the land inhabited by this people.


To leave these words and many other scientific historical evidences and claim that the word Azerbaycan has originated from Atropatena-Aturpatagan, to say that they have changed their forms under the influence of the Persian, Arabic, or some other languages, and to declare that all of them have taken place within 2.000 years of history are completely inconvincible. It all comes from the period of the Arab-Persian hegemony, and it is an absurd effort, non-scientific, groundless approach which sacrifices science to some blind ethnic interests.



"My Road of Life" 
by Rustamkhanli Sabir Khudu
[Sabir Khudu oğlu Rüstəmxanlı (Rüstemhanlı)]
book
*philology department at Azerbaijan State University; PhD in philological sciences; national poet of Azerbaijan; rewarded with “Shohrat” (Fame) order; author of over 30 books; foreign languages: Russian and Persian.



Göktanrı - Sabir Rüstemhanlı 
Göktanrı’da Türklerin İslamiyet öncesi ‘tek tanrı inancı’ arayışlarını ve yaşadıkları tarihi süreci destanlaştırarak anlatıyor. Oğuz Han’ın doğuşu etrafında gelişen tarihte, tüm Türk boylarının izini sürüyor ve Türklerin gittikleri tüm coğrafyalarda oluşturdukları medeniyeti ortaya çıkarıyor. Göktanrı, kendi alanında bir ilk eser ve bir başyapıt. Hem bir Türk mitolojisi, hem bir Türk tarihi, hem de modern döneme göndermeleriyle incelikli bir eser. (tanıtım)




31 Ocak 2016 Pazar

The Turks tamed the horse and invented the pants



"The only people you would see wearing pants were the ‘barbarians*,’ 
and pants didn't get invented until men tamed the HORSE..."
*barbarians= people who do not speak greek, nomads....





* Sometimes these pantalons were made of the skins of animals ; at others of rich and fine tissues embroidered or painted in sprigs, spots, stripes, cheques, zig-zags, lozenges, or other ornaments. 



*Sometimes they fit tight, at others they hang loose and fall in large wrinkles over the shoes.



* The Classical Greek did not even have a word for ‘trousers’.



* Scythians, Oerpata wear pants

(Scythians called Oerpata; Turkish= Er-Man+Pata-Killer/Slayer * in Greek= Amazons) 


Fatma Ayan
Lecturer, Faculty of Art and Design,
Department of Fashion Design





W.Koppers says about the domestication of horse:"the domestication of horse and shepherd culture is connected with the Turks, the success achieved in the history of mankind and had led to excellent results in the development of people and other cultures. As evidenced historical linkages, the conditions for large state basis, only by this tamed horses."

F.Flor says: "Horse is domesticated by Proto-Turks."

W.Schmidt says: "Horse was tamed by the Turks. The Turks are the first people who ride them".

Prof.Dr.Osman Fikri SERTKAYA
ESKİ TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT (Horse In Old Turkish Culture)





Chinese chroniclers noted very specifically the nomadic dress, with bashlyk bonnet hat and left-lapel caftan and leather boots and waist belt. No ethnographic description of Brahmins, Iranians, Indians, etc. ever noted bashlyk hats etc., but to these days they are the national dress in Kazakhstan, Bashkiria, and everywhere else where we have ethnographic evidence on the Türkic people or depictions on the Türkic and Scythian balbals. The bashlyks of the modern Russian generals ascend to the Cossack bashlyks that is an inheritance of their Türkic past. The symbology of the nomadic belts is paramount throughout millennia, from the Scythian monuments to the present pastoral Türkic and Mongolic population, although in modern times belt as a tool shack is replaced by automobile trunks. As far as the Indo-Iranians are concerned, on the ancient pictures experts discriminate them from the Türkic people precisely by their distinctly different attire, the depictions of the Scythian and Türkic traditional dress vs. Indo-Iranian are vividly incompatible. Notably, the Türkic attire, together with its terminology, became a typical dress for the Slavic peoples to such a degree that it is rated as inherently Slavic, which in this one ethnological aspect makes Slavs incompatible with the Indo-Arians.


From the first historical records, a sequence of nomadic warriors served as mercenaries under the general names of Scythians, Huns, and Türks. No small or great empire in Eurasia escaped paying tribute to the mounted nomads and enlisting them as mercenaries. The Alexander sarcophagus of the 4th c. BC depicts Greeks fighting Persians, and all “Persians” uniformly wear Scythian (or Kazakh, or Bashkir) bonnet hats and riding boots, the Persians proper are nowhere to be found there; the sarcophagus also depicts a Parthian shot two centuries before the Parthians entered the pages of history. Until the Modern Times, no army of sedentary agricultural states could resist the cavalry armies, and no empire could master a cavalry force compatible with the Scythian, Hunnic, or Türkic armies, or compete with their military aptitude, and that includes the states of Indo-Iranians, Indians, Persians, and the forces of the Brahmans. The continuity of methods, organization, strategic and tactical maneuvers, arms, training, dress, military aptitude, and trustworthiness of the Scythian, Hunnic, and Türkic mercenaries makes them uniquely distinct across time and Eurasian space. There is nothing compatible on the Indo-Iranians serving as eternal mercenaries in the states across Eurasia.


N. Kisamov








Oerpata / Amazons with Bashlyk (Başlık=Hat)






The first Horsemen of the World 
(proto-Turkic Botai people R1b: 4th-6th millenium BC)



Pathological characteristics indicate that some Botai horses were bridled and perhaps ridden, and archaeological remains of processed milk indicate that mares were milked *(Outram et al., 2009)*.

Italian emeritus scholar Prof. Dr. Mario Alinei:

"Moreover, overwhelming linguistic evidence, among which most important is the spread of exclusively Turkic loanword related to horse terminology in all languages of Eastern Europe, both Indo-European and Uralic, shows that horse domestication is a fundamental Turkic innovation. It is no accident that the Botai culture is a Khazak culture, belonging to the Turkic-speaking area, and not to the IE-, or Uralic-speaking one! Myths and dogmas are hard to die! (M.A.)"
*source: PCP SCIENTIFIC NEWS: Edited by Mario Alinei, Xaverio Ballester, Francesco Benozzo. 07/12/2009.*/link


another article


"The horse played a key role in the life of nomads. Ever since its domestication nomads have eaten horse meat and drunk mare’s milk – kumyz. Archeological and scientific research have proved that nomads were drinking mare’s milk as early as 7000 years ago, as Kazakhs do even nowadays. So we can say that kumyz has a history going back to the V or VI millennium BC. The English scholar Alan K. Outram from the University of Exeter found traces of mare’s milk on clay vessels belonging to the Botai culture. Dr. Outram said, in an interview, that it was not clear from the research if the breeding of the tamed Botai horses had by then already led to the emergence of a genetically distinct new species. Yet their physical attributes were strikingly different, he added, and this made the animal more useful to people as meat, a source of milk, a beast of burden and for travel. Botai pottery yielded a third strand of evidence. Embedded in the clay pots were residues of carcass fat and fatty acids that “very likely” came from mare’s milk. This “confirms that at least some of the mares of Botai were domesticated,” he concluded. Earlier excavations at Botai sites, conducted by Victor Zaibert of Kokshetau University in Kazakhstan, also unearthed piles of horse bones and settlement remains of a people who hunted and herded wild horses for their meat [1]

The recent “Third International Symposium on Bio-molecular Archaeology: Trail of Mare’s Milk Leads to First Tamed Horses” reported on research undertaken by Natalie Stear of the University of Bristol. From residues left on 5,500-year-old Botai potsherds, Stear also identified the hydrogen isotope deuterium, indicating mare’s milk. Since it is impossible to milk a wild mare, these data together with new evidence of harness including bits are a clear indication of early horse domestication and riding at Botai [2, p. 368]. Wietske Prummel, an archeologist from Groningen University is convinced that the taming of horses was different from the domestication of cattle and sheep. Those animals have a gene-pool of closely related animals. “May be because they were, unlike horses, herd animals” suggests Prummel. The oldest proof for the existence of the taming of horses dates back to about 6,000-7,000 years ago. The excavation of a “horse farm” in Kazakhstan, which dated back to about 3500 BC, showed that horses were probably used for milking, too. Bowls were found with residues of lactic-acid, Stear stated, in the De Volkskrant [3, p. 13].


SARBASSOVA, Guldana Aktaevna
Culture Concerned with the Horse as a “Prism” of the Kazakhs’ National Heritage
Journal of Eurasian, 2009/PDF





So, Turks did drink Mare's Milk sinds the beginning of taming and domestication of the Horse. and ...

"The first Indo-Germans owe the Ancient Turks for the domesticated horse and shepherd culture."



From Scythians to Turks, Horse Culture and Koumiss

Shaman - Koumiss - Deer Mask







An article from 1893

Early History of Butter.
Butter, which is almost indispensable to the meal nowadays, was formerly used solely as an ointment. Herodotus, is tho first writer who mentions butter, 500 years before Christ. The Spartans treated it very much the same as we do cold cream or vaseline, and Plutarch tells how a hostess was sickened at the sight of one of her visitors, a Spartan, who was saturated in butter. The Scythians showed the Romans how to make it. But the latter did not use it for food ; they, like the Spartans, annointed their bodies with it. (May 1893)


This article also say that the; "Mankind seems to have made early discovery of the means of making butter. There is mention of it in the book of Genesis", but, in the 5th c BC Herodotus describe the method of production among the Scythians, and there was no word for it among Hellens.




Mesopotamia were also Turkish people lived - as Subar/Suvar, Turukku people: Sumerian language similar with Turkish: Turkish influence on Akkadian language : and the old Testament (Torah; the word is Turkish of etymology: Töre = custom, morals) was completed in the 5th c BC with Hebrew alphabet, which contains many things from Sumerian, like literature, traditions and culture....So.... 

SB











English Race Horse ancestor is Turkish Horse




Saka Turks - Disc with Hunting Scene - Knot in Tail
İskit/Saka Türkleri - Av sahneli Disk - Atların kuyrukları düğümlü
from Oxus treasure / Oxus name comes from Oghuz Turks, today Amudarya River
Amu Derya ya da diğer adıyla Oğuz (Oxus) hazinesinden





Horse with knoted tail
_______________________