kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2025 Pazartesi

Tarih Hırsızlığı

 


Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz.

Jack Goody


Klasik geleneğin siyasetinin, çağdaşı diğer toplumlardan farklı olan ve Batı Avrupa'ya aktarılmış gibi görünen üç yönü vardır: demokrasi, özgürlük ve hukukun egemenliği. 

Demokrasi, Greklerin bir niteliği ve Asyalı komşularının "despotizmi" veya "tiranlığı"nın karşıtı olarak kabul edilir. Bu varsayım, çağdaş siyasetçiler tarafından dünyanın "barbar rejimlerine" karşı Batı'nın çok uzun süreli bir özelliğini temsil ediyormuşçasına dile getirilir... 

Demokrasi tartışmasında Finley, "demokrasinin, örneğin, kabile demokrasileri adı verilen veya Asur bilimcilerin izlerini bulduklarına inandığı, erken dönem Mezopotamya'daki demokrasiler gibi daha önceki örnekleri de vardı," diyordu. "Fakat olgular ne olursa olsun," diye sürdürüyordu gözlemlerini, "daha sonraki toplumlar üzerindeki etkileri küçüktü.... O anlamda demokrasiyi Grekler, yalnızca  Grekler keşfetti; tıpkı Amerika'yı bazı Viking denizcilerinin değil de Kristof Kolomb'un keşfetmesi gibi... 18. ve 19. yüzyılın okuduğu, Atina deneyiminin ürettiği Grek eserleriydi." 

Açıkçası durum buydu, ama bu iddia tarihin, Avrupa'nın ve edebiyatının demokrasinin "keşfi"ni topyekun sahiplenmesini temsil eder. Madem ki, örneğin İbn Haldun'un yazdıklarından kabile demokrasilerinin başka yerler de var olduğunu öğreniyoruz, o halde bunlar 19. yüzyıl Avrupalıları için oluşturmadılarsa da, başka halklar için kesinlikle birer model oluşturmuşlardı. Kuşkusuz Grekler "demokrasi" sözcüğünü icat ettiler (SB* eklere bkz.), herhalde bu terime başkalarının da okuyacağı yazılı şekli ilk veren onlar oldu, ama demokrasinin uygulanmasını onlar icat etmediler....

Antik Yunanistan'da, demokrasi kavramı "halkın yönetimi" ne gönderme yapıyordu ve otokrasinin, hatta "tiranlık" yönetim şeklinin karşıtı olarak duruyordu. Halkın iradesi seçimlerle belirleniyordu; ama bu halk "özgür" erkeklerle sınırlı olup köleleri, kadınları ve yabancı sakinleri dışlıyordu. Böylelikle siyasi bağlamda Avrupa'daki demokrasi geçmişte de sıklıkla kısıtlanmıştı. Bugün, "tam demokrasi" olarak görülen şey de her kadın ve erkeğin tek bir oyu vardır ve seçimler düzenli, keyfi bazı aralıklarla yapılır. Gerçi araştırmalar karı-kocanın aynı şekilde oy kullanma eğiliminde olduğunu gösterse de artık hane halkı veya soy çizgisinde oy kullanılmamaktadır ve temsilde bir "bireyselleşme" vardır. 

Bu şekliyle demokrasi uygulaması yenidir. İngiltere'de oy hakkı ancak 1832'de erkek hane reislerini içerecek biçimde genişletilirken, kadınlar Birinci Dünya Savaşı'na kadar oy vermeyi başaramadılar; Fransa'da bu daha da geç gerçekleşti. Tocqueville'in gözünde modern demokrasinin zirvesi olan ABD'de bile George Washington seçimlere katılımı beyaz "beyefendilerle", yani toprak sahipleri ve kolej mezunlarıyla sınırlamak taraftarıydı.

Örneklerin her birinde oy hakkı daha önceleri şiddetle kısıtlanmıştı. Oy sandığı ve onun gerektirdiği tercihin kullanımı, seçimin özgür ve engellenmemiş olduğu görüşüne bağlıdır; Fransızlar başlangıçta kadınların oy hakkını, onların din adamlarının kendilerine telkin ettiği şekilde oy vermeye çok eğilimli olduğu gerekçesiyle reddetmişlerdi....

...Avrupa, uygarlaşma sürecinin fikir ve uygulamasını çalmıştır. Fakat kağıdı Araplardan, dolayısıyla onlar aracılığıyla da Çin'den almadan önce Avrupa ne kadar uygardı?...

...Roma sonrası çağda pek çok alanda antikçağdan önemli bir kopuş, Batı'da -ama kent kültüründe böyle muazzam bir uçurumun oluşmadığı Doğu'da değil- bir yeniden doğuşu, bir Rönesans'ı zorunlu kılan bir kırılma olmuştu. Aslında, Batı'nın restorasyonuna yalnız ticari olarak değil, sanat ve bilimlerde de yardım eden Doğu'ydu. 

Endülüs'teki İslam'ın söz gelimi Brunetto Latini (Dante'nin hocası) üzerindeki etkisi, Batı'daki kullanımı Papa II. Sylvester tarafından yaygınlaştırılan Arapça sayıların önemi vardı. Bir de tıp örneğini düşünün. Batı'da tıp çalışması kısmen diseksiyon (teşrih) yasağı, yani insan bedeninin parçalara ayrılmasının yasaklanması, kısmen de örneğin Galenus'unkiler gibi tıp metinlerinin yokluğu yüzünden çok gerilemişti. Bu metinler, Monte Cassino'da (Salerno tıp okulu yakınındaki) Afrikalı Konstantin'in ve Montpellier'de diğer birçoklarının Müslüman dünyadan yaptıkları çeviriler aracılığıyla Batı tıbbına geri getirildi. Asıl sorun, tıbbı sadece klasik ilmin dirilişi temelinde görürken, bu ilmin ve önemli Müslüman katkıların bize dolaylı bir yoldan geldikleri gerçeğini dışlama eğiliminde olmamızdan kaynaklanıyor.

Rönesans'ı harekete geçiren, Roma İmparatorluğu'nun Batı'daki çöküşünü yaşamamış olan Doğu'nun ta kendisiydi; çünkü Doğu, Batı Avrupa "kültürü"nün uğradığı felaket niteliğindeki çöküşten geçmemişti ve başlangıçta İtalyan kentleri, özellikle de Venedik çok önemli olduğu ortaya çıkacak bağlarını yenilerken, Doğu bir ticaret ve kültürel aktarım odağı olarak kalmayı sürdürmüştü. Asya'nın hiçbir yerinde Doğu aynı yeniden doğuşa ihtiyaç duymadı, zira aynı ölüme uğramadı. Çin'in bilimde 16. yüzyıla, ekonomideyse (Bray ve diğerlerine göre) 18. yüzyıl sonuna kadar Batı'nın önünde olmasının nedeni de budur....

...Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden veya belki de Akdeniz'de Müslüman hakimiyetinden sonra, mülkün yerel yönetimden çok kiliseye devredildiği Hıristiyanlığın gelişimiyle bağlantılı olarak, Batı'da ticarette bir gerileme ve kent kültüründe bir çöküş olduğu gerçektir....

...Seylan'da, Güneydoğu Asya'da, Yakındoğu'da, Hint Okyanusu'nda ticaret ağları bronz çağından itibaren genişlemeye devam etmişti. Sonunda Hıristiyan Avrupa, örneğin matbaa, kağıt, ipek dokumacılığı, pusula ve barut, turunçgiller ve şeker gibi yiyecekler, pek çok çiçek türünde yaptıkları gibi, sıklıkla Doğu'dan intihal yaparak "modernleşme" sürecine yetişti; sınai imalat sürecini onlar başlatmasa da, daha sonra etkileyici bir karşılaştırmalı avantaja sahip oluncaya kadar, bu süreci (ayrıca gemi ve silah imalatını) geliştirdi - sanayide ve üretim süreçlerinin gelişiminde tersane özellikle önemliydi....

Bu "modernleşme" süreçleri Avrasya'daki bazı önemli toplumlarda diğerlerinden daha hızlı ilerlemekle birlikte, bütüncül hareket çok yaygın olmuştur. Arkeologlar, söz gelimi mezolitik çağdan neolitik çağa doğru değişimde olduğu gibi, aynı silsile içinde ama farklı dönemlerde gerçekleşen bu türden genel değişimlerle uğraşmaya alışkındır. Açıklama arama eğilimi gösterirler; o zaman da, ya dışsal iletişim ya da içsel olarak koşut bir başlangıçtan doğan yapısal benzerlikleri dikkate alırlar. Öte yandan antropologlar çoğu zaman kültürel değişimin, tarihçilerse "zihniyetler"in müphem belirtilerine başvururlar.

Benim görüşümce, bu sonuncusu akademisyenler için tehlikeli sulardır; ellerinde dayanabilecekleri daha az veri olan arkeologlar için tehlike daha da artar. Kültüre veya zihniyetlere dayalı açıklamalar, kaçınılmaz olarak, uzun ömürlü bir çerçevede pekala geçici olabilecek bir farklılığın tespitine yol açması halinde, yanıltıcı olabilir. 

Göz önüne aldığımız bazı gelişmeler çeşitli bronz çağı sonrası kültürlerinde, biraz farklı hızda ama uzun vadede koşut bir güzergahta akmışlardır. Bu süreç, sıklıkla sanıldığı gibi, bugün Batılılaşma demek olan bir küreselleşme meselesi değildir. Bunun yerine, Childe'ın yazmakta olduğu dönemden beri, kısmen birbiriyle etkileşim ve mübadele, kısmen de bir tür içsel "mantık" sonucu sürekli olarak gelişen, kentli burjuva toplumlarının büyümesini temsil eder....

Geçerli bir karşılaştırma yapmak antikçağ, feodalizm, kapitalizm gibi önceden belirlenmiş kategorileri kullanmayı değil, karşılaştırılacak muhtemel çeşitlemelerin yerleştirileceği sosyolojik bir analiz çerçevesi oluşturmak üzere bu kavramların terk edilmesini gerektirir. Batı'daki tarihsel söylemin büyük bölümünde eksik olan budur. Tarihçiler bunun yerine kendileri açısından arzu edilebilir ve "ilerici" özellikleri iddia etmekle yetinmişlerdir. Tarihi, kendi kategorilerini ve olay dizilerini dünyanın geri kalanına dayatarak, çalmışlardır.

Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz. Gerek İngiliz gerekse Amerikan varyantlarında kültürel araştırmalar alanı kaotiktir. 

İkincinin metinsel temeli neredeyse sadece Batılı yazılar, genellikle filozoflar, çoğunlukla da Fransız filozoflardır. Bunlar da çoğu zaman kendi içsel tefekkürleri ve hepsi de modern, kent toplumlarının temsilcisi olan öteki filozoflar üzerine yorumlarından başka pek veri sunmaksızın yaşam hakkında yorum yaparlar. Bu tür yorumlar o kadar geneldir ki, sohbete girmek isteyen kişinin gerçek anlamda bilgi sahibi olmasına gerek bile yoktur.

Son olarak, bu kitap dünya tarihi hakkında olmaktan çok, Avrupalı araştırmacıların onu kavrama şekliyle ilgilidir. Sorun, Avrupa'nın yakaladığı göreli avantajın arka planını açıklamaya çalışmaktır. Tarihte geriye dönük araştırma yapmak, ister açık isterse üstü kapalı olsun, neredeyse kaçınılmaz olarak teleolojik bir eğilimi davet eder. Kişi, kendi "modernleşme"sine yol açan şeye bakarken, öteki insanların, bu farkı yarattığı düşünülen Protestan ahlaktan, girişimci ruhtan, değişme yeteneğinden yoksun olduğuna dair yargılara varır.

Bu tarihteki temel bir zorluk, Avrupa'nın daha sonraki üstünlüğünün belirtilme tarzıdır. Eğer Avrupa kıtası benzersiz bir ekonomi biçimini, "kapitalizm" denilen şeyi geliştirmiş olarak görülürse, o zaman bunun köklerini "mutlâkîyetçilik"e, "feodalizm"e, antikçağa dek izlemek, onu koşutu bulunmayan kurumlar, erdemler ve duygular, hatta dinden oluşan bir demetin sonucu diye görmek meşrulaştırılır.

Öte yandan insan toplumunun bronz çağından itibaren gelişimi, farklı bir şekilde, "kapitalizm" teriminin düşündürdüğü türden kategorik ayrımları içeren hiçbir keskin kırılma olmaksızın kentsel ve merkantilist kültürün sürüp giden olgunlaşması olarak da kabul edilebilir. Muazzam araştırmasında Braudel aslında bu tür bir etkinliğin, ele aldığı toplum dizisinin her yerinde, Avrupa'da olduğu gibi Asya'da da bulunduğunu kabul eder. Ne var ki, "gerçek kapitalizm" kavramını, tıpkı Needham'ın bilimin tersine "gerçek bilim" için yaptığı gibi, sadece modern Batı'ya atfeder.

TARİH HIRSIZLIĞI




SB* Demokrasi kelimesi Grekçe değil Sumercedir.
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2007
Anlatılacak daha çok şey vardı Ünal Abi...
 Aralık 2014'te kaybetmiştik, Işıklar içinde ol, Saygıyla...











Begmurat Gerey de "dumu" sözcüğünün "doğma, çocuk, oğlan" anlamında olduğunu söyler.





Grekçede demos = halk anlamına geliyordu. Oysa sözcük Sumerce oğul demekti. Demek ki "dumu/oğul" Greklerde "demo/halk" anlamına dönüşmüştü. Aslında kendilerince haklıydılar. Halk olarak kabul ettikleri sadece "oğullar"dı, kadınlarla kölelerin "hakları" yoktu, bu sebeple de Greklerin "halk" dedikleri Sumercedeki anlamıyla sadece "oğulları" temsil ediyordu.

Turova ve Saka Türkleri (TST), adlı kitabımdan ilgili bir başka konuyu buraya alalım ;

- Turova’daki 1995 kazılarında bulunan ve MÖ 13.yy’a tarihlendirilen mührün üzerindeki yazıtı da Luvice (!) ilan ediyorlar, ancak tam manasıyla çözemiyorlardı. Hatta Hint-Avrupacı Joachim Latacz bile, “elbette, Truvalıların Luvice konuştuğu sonucuna doğrudan atlamamalıyız!”, demekteydi. (380) Buna rağmen son yıllarda Turovalıları da Hint-Avrupalı bir topluluk olarak dünyaya kabul ettirme çalışmaları hızla devam ediyordu. Anadolu Akademisi’nin başkanlığını yapmış olan Hyde Clarke, Turovalı Dardanus’u "Tarkandemos" ile ilişkilendiriyor ve Schliemann’ın bulduğu bir keramik parçasının üzerindeki yazıtın da "Tako/ Tago" olarak okunduğunu belirtiyordu. (381) Aklıma takılan ise şu oluyordu; Tarhunt Luvilerin (!) en büyük tanrısı ise, o zaman Luviler Türkçe konuşuyordu ve Batılılar Türkçe dememek için Luvice diyordu. Çünkü Tarhunt ve türevleri sadece Türkler arasında kullanılan bir isimdi ve kökeni Türkçeydi. "Tar" sözü de Türkçede "Tanrı" anlamında kullanıldıysa, "Tarkondemos / Tarkandemos > Tar-Khan(-demos)" oluyordu, yani sözcük "Tanrı Kağan" anlamına geliyordu. (382) Burada kullanılan "demos" sözcüğünün de "halk" anlamında değil de "demirci" anlamına gelen "demiurge – dimiourgos" sözcüğünden geldiği aşikârdı. Çünkü tanrı Tarhunt bir yaratıcı olması dışında madeni demir olan bir zanaatkârdı. Beekes’e göre demiurge "el sanatları ustası" anlamındaydı. Ancak kökeni için Grekçe dese de "proto (ön)-Hind-Avrupa" olup olmadığından emin değildi. (383) Oysa Türkçemizde kullandığımız demirci sözcüğüne bakılsaydı, "demiurge/dimiourgos (*)" sözcüğünün kökeni de bulunurdu! Yani, Tarkandemos adında "Tar-khan-dimiour (Tanrı Kağan Demirci)" okunuyordu. Bu da sözcüğün hem anlamını, hem de görevini ancak Türkçe olarak açıklanabildiğini gösteriyordu. Demek ki Luvice (!) dedikleri dil, batıda Hint-Avrupalı olmayan Pelasglara, doğuda ise Saka-Muşkilere aitti ve her ikisinin de Türk ve Türkçeyle bağı vardı. Ancak şunu da hatırlamak gerekir ki Hititler döneminde Hint-Avrupa dilli topluluklar ile Hint-Avrupa dilli olmayan topluluklar bazı bölgelerde birbirleriyle karışmıştı ve bu da çok doğaldı. Çünkü Hitit bir imparatorluktu ve bünyesinde birçok farklı etnikten ulus barındırıyordu. Resmi yazışmalarında sekiz farklı dil kullanırlarken, dini törenlerini Hattice yapıyorlardı. Ama Luvice (!) diye bir etnik ya da millet yoktu. O sadece "insan, yabancı, dağlı çoban", yani "göçer" anlamına gelen Sumerce bir sözcüktü; "Lu". (384)


(*) Dimiourgos: İngilizce karşılığı artificer “usta, zanaatkâr” olarak verilir.
Kaynaklar ve dipnotlar için TST'ye bkz.

İşte "Tarih Hırsızlığı" budur!

SB





8 Aralık 2025 Pazartesi

Ejder Taşlar

 


Batı Azerbaycan'da Ermenileşmeye devam eden anıtlarımız.

Ermeniler bir süredir Batı Azerbaycan topraklarında tarihi Kur-Araz kültürüne ait heykel ve eserleri sosyal medyadan yayarak kadim bir millet olduklarını teyit etmeye çalışıyorlar. Ermeniler tarafından "vishap" adı altında sunulan diğer anıtlar çoğunlukla öküz, at ve koç heykelleridir. Bu da bölgede Türk etnoslarının varlığının izlerini gizlemeye ve antik mezar taşlarını Ermenileştirmeye yönelik bir dolandırıcılık girişimidir.

Özellikle "vishap-Ermeni dragon" ismiyle ejderha motifli taşları sunmaları çok saçma. Bu anıtlar yapay olarak Ermenileştirilmiş, Hristiyanlaştırılmış ve üzerlerine yeni süs ve yazılar eklenmiştir. Bu konuda birçok vasiyetleri var. Ancak antik Doğu kültürleri ve medeniyetleri (Urartu, Nubia ve Scyphia) üzerine bir uzman, Sovyet arkeolog ve oryantalist, akademisyen Boris Piotrovsky burayı araştırdıktan sonra raporunda şöyle yazıyor:

"Ejderha yurdunda (Batı Azerbaycan'daki yayla adı) bulunan vişapların sonraki zamanlara ait olduğu anlaşılıyor"

Antik Azerbaycan'da Ejderha, geceyi ve karanlığı simgeleyen ayı yutarak güneşin zaferi ve iyinin kötülüğe karşı zaferini simgeliyor. Ejderha, Türk-İslam el yazmasında her dönem sık rastlanan motiflerden biridir. Gökyüzünü temsil eden iki ejderha. İki ejderhanın diğer mitolojik ve hayali motiflerle birlikte çalıştıkları kompozisyonlar az değil.

Halılarımızda Ejderha motifine geniş yer vermek boşuna değilmiş, çünkü uzak geçmişte Türk halklarının yaşamında, hanesinde, folklorunda ve mitolojisinde öne çıkan bir yer tutmuştur. Karabağ gibi gözde bir halı alanında örülen "Varni" isimli halılardaki büyük hacimli ejderha resimlerinin de tesadüf olması tesadüf değildir. Dragon illüstrasyonları halılara sadece yakışmıyor, aynı zamanda koruma ve savunma fonksiyonları da taşıyor. Son zamanlara kadar çadırda ya da evde ejderha asılı "Varni" halısının insanları kötü güçlerden koruyup onlara mutluluk ve rızık getirdiği düşünülüyordu.

Ejderha motifi, Türk-İslam felsefi fikir tarihinde önemli bir yere sahiptir. Türklerde ejderha (ejderha) - yılan ve timsaha yakın bir türden bir hayvan, farklı hayvanların birleşiminden oluşan bir canlı şeklinde canlandırılıyor.

Bu anıtlar çoğunlukla Erivan şehrine 40 km uzaklıkta Alagöz Dağı'nın eteklerinde yer alıyor. Türkçesi olduğu için ala ve kaz (gaz) parçalarından oluşmaktadır. İsmin ilk bileşeni, Türk dillerinde geniş (büyük) bir anlam taşır ve bu kelime, örneğin Alazan (orijinal Alaozan) Geniş Nehir adına da bulunur. Göz (gerçekte yürüyüş) sözcüğü Güney Kafkasya'daki birçok dağ isimlerine yansıdı.

70'li yıllarda Nahçıvan'ın Batabat bölgesinde tarih elmleri doktoru Ali Vəliyev'den.  "Yukarıda bahsettiğimiz, ilk bin yıla ait eşsiz "vishap" arkeolojik anıt ya da "Taş balığı" heykeli bulundu. Nahçıvan'da Gamigaya topraklarında bulunan "vishapların" Türk mitolojisine ait olduğu gerçeği arkeologlar N tarafından da söyleniyor. Urushadze onayını P.S. Uvarova, I.A. Okladnikova ve diğerlerinin çalışmalarında buldu. Vishapların çoğunlukla Nahçıvan topraklarında ve Doğu Anadolu'da bulunduğunu belirtmek önemlidir."

Ermeniler 1970 yılında Nahçıvan'da antik Farhad Evi denen yerin yakınlığından bu bölgeden vişapları çaldılar. Batı Azerbaycan'da "Ejderha Diyarı" Basarkçar ilçesinin (şimdiki Vardenis) Zod köyü. "Ejderha kayası", Ejderha dağı ve Sadarak bölgesindeki mağara vb. sözde mekanlar buna bir örnektir.

Bu nedenle Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış imzalanacaksa, bu kadim kültür örneklerinin Ermenileştirilmesinin önlenmesine dair bir de makale olmalı.

Prof. Dr. Zaur Aliyev / link



Oz Damgası

 

Eski Türklere ait "OZ damgası" - Güneş hareket ediyor, hayat hareket ediyor.


1. resim 1939 yılında Qobustan'da cingirdağ yazilitapa buyukdaş küçükdaş dağlarında bulunan saksafon konteyneri.

2. resim Qobustan cingirdaş (yaş 10 bin civarı).

3. resim Azerbaycan'ın güneyindeki Erdebil ilinin Germi şehrinde bulunan yaklaşık 2200 yıllık "Öz" damgalı parça.

4. resim: Quba'nın Alpan köyünde bulunan, bin yıldan fazla eski "kendi" halısı.


Bunun gibi o kadar çok örnek var ki Azerbaycan'da arkeolojik kazılarda bulunan bu gibi yüzlerce maddi ve manevi miras nesne, halı ve benzeri nesne, bu damganın Azerbaycan topraklarında yaşayan eski Türklere ait olduğunu gösteriyor.

Eski inançlara göre bu damga, prototürklerin Tanrı'ya ulaşmasını yansıtır. Dairesel burç, eski Türk kültüründe çok önemli ve olumlu anlamlı bir işaretti. Şimdiki zamandaki olumsuz anlamlarla ilişkilendirilmesi ( XX yüzyılda Naziler tarafından istismar edilmesi) sembolün eski anlamını değiştirmez. Bu sembol Türk kabileler aracılığıyla Hindistan'a geçmiş ve daha sonra Naziler tarafından kullanılmıştır. Türkler "Öz" damgasını da "kelle damga", "kolları katlanmış damga", "kelepçeli damga" olarak bilirlerdi. Genellikle, güneş burcunun anlamında ya da dönemin ve hayatın sürekliliğinde kullanılırdı. Göytürk yazılı anıtlarında ve Orkhon-Yenisey kültüründe bu simgeye benzer işaretler bulunuyor.

Okuduğum bazı çalışmalarda bu işaret "Gök Tanrısından Gelen Güç" olarak yorumlanıyor. Dolaşım formu göksel gücü ve hareketi temsil eder.

Pula dikkat edin. Dört yöne doğru gidiyor. Şaman, antik Mag ve Türk felsefesine göre, bu yönler şöyledir:

Doğu - doğum

Batı - Gün Batımı

Güney - ısı, enerji

Kuzey - serin, sessiz

Hava,Ateş,Su,Toprak aynı zamanda qədim Azerbaycan'da yansıyır ve bunlar da qədim Novruz bayramımızın unsurları sayılır.

Bu dört yönün bir noktada - merkezde birleşmesi, eski Türklerin uzay anlayışının bir sembolüdür. Bu Türk felsefi fikrine göre evren kaostan değil, ritim, dolaşım ve uyum üzerine inşa edilmiştir.

Eski zamanlarda "hakikat aşıklarının" insan ruhunu Tanrı'ya getirdiği inancı o kadar güçlüdü ki, onlara "OZAN" denirdi.

Güneş, yaşam, mutluluk, güneşi simgeleyen, yaşam, mutluluk, kaya resimlerinde gördüğümüz dünya görüşünü 8. milenyumdan bugüne getirdi.

"OZ" olarak Tanrı'ya kavuşma fikri köklerini Ahmad Yasavi'nin temel felsefesinden alır. Bu nedenle Ahmad Yasavi için inşa edilen türbenin temel dekorasyonu gamalı haç tarafından yapılmıştır.

Tek kelimeyle, onun damgası bize bir mesaj veriyor:

"Dünya dörttür, her şey birbirine bağlıdır. “


Zaur Aliyev Felsefe Doktoru, doçent.


Not: "Yeni Taş (Neolitik) döneminde Çin, Hindistan, Mısır gibi antik ülkelerde resmi (fotografik) yazılar ortaya çıktığında, bu kültür Azerbaycan'da daha erken - orta taş (mezolitik) aşamasında ortaya çıkmaya başlamıştır. "Fiktografik yazılar Azerbaycan'da Qobustan'da, Qazax bölgesinin "Baba Derviş" adlı antik yerleşim yerinde, Gədəbəy, Mingəçevir'de keşfedildi".

Nasır Rzayev, bilim insanı, sanat bilimleri doktoru.


*

Bir tane de ben ekleyeyim - SB
Turova'dan






23 Eylül 2025 Salı

Türk Kültüründe Geyik

 



KADİM TÜRK KÜLTÜRÜNDE GEYİK İKONOGRAFİSİ

Vahap Candan


Güney Sibirya/Altay-Sayan Türk halklarının sürekli habitat değiştirerek yaşadıklarına dair hiç bilimsel veri yok elimizde. Mevcut veriler biri kışlık, diğeri yazlık iki kamp alanı olduğunu ve göçün bahar başında verimli otlaklara gidiş, sonbahar sonuna doğru ise kışlık habitata dönüşten ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Elbette kuraklık, aşırı yağış, sel, deprem, salgın hastalık gibi doğal afetler nedeniyle kitlesel büyük göçler dünyanın her yerinde olduğu gibi kadim Türk ellerinde de yaşandı. Hatta bazı durumlarda yüzlerce yılda gelişen uygarlıklar kısa zamanda yok oldu. Örneğin MÖ 1600 civarında, Girit’in 112 kilometre kuzeyindeki Santorini Krakatoa yanardağının çok büyük bir güçle patlaması sonrasında Minos uygarlığının hızla yok olduğu kabul edilmektedir. »

Patlama sürecinde atmosfere yükselen kül bulutları güneş ışınlarının yıllarca yeryüzüne ulaşamamasına, patlama öncesi ya da sonrası yaşanan depremler büyük yıkıma neden olmuş ve hızla yayılan salgın hastalıklar ve açlık Minos’un yıkılmasına neden olmuştur. Eski çağ kültürlerinin gelişiminde ya da yok oluşunda doğal afetler kadar etkili olan diğer husus yaşanılan coğrafyadır. Bunu ilk dile getiren kişi sosyolojinin babası olarak bilinen İbn Haldun’dur. İbn Haldun, toplumların karakterleri ve kültürlerinin gelişiminde coğrafyanın büyük etkisi olduğunu örneklerle anlatmıştır “Mukaddime” adlı eserinde. 

Coğrafyadan kasıt sadece yaşanılan arazi parçası değil, coğrafyaya bağlı olarak farklılık gösteren iklimdir. İklimsel özellikler, geliştirilen kültürün en önemli etkenidir. Beslenme, giyinme ve barınma gibi temel ihtiyaçların teminine ve gelişimine ilişkin gelenekler sadece coğrafyanın/iklimin sunduğu imkanlara bağlıdır. İnsanların paleolitik çağlardan bu yana hayatı idame konusunda geliştirdikleri pratikler birbirinin benzeridir aslında. En temel ihtiyaçlar aynıdır çünkü. Can güvenliği, barınma ve beslenme. İnsan topluluklarının geçmişten günümüze, zamanla biyolojik yeteneklerinin yetmediği noktada çeşitli araç-gereçler yoluyla sorun çözerek, kültürlerini oluşturmaya başladıkları kabul edilir. Bu nedenle antropolojik dönemleri araştıran bilim insanları, insanı “homo faber” yani alet yapan olarak sıfatlandırmışlardır. 

Ayrıca kişioğlu yaşadığı doğal ortamda ayakta kalabilmek ya da hava sıcaklıklarından fazla etkilenmemek için farklı giyim şekilleri geliştirdiler. Örneğin, Kuzey kutbunda yaşayan arktik insanın ayı kürkünden giysi üretmeleri son derece doğal ve gerekliydi. Kutbun soğuk şartlarında yapabileceği en uygun giysi ayı derisiydi. Çünkü en yakınındaki hammadde, yani kaynak, belgesel filmlerde gördüğümüz kutup ayısıydı. Ve aynı zamanda İglo denilen buzdan ev inşa etti binlerce yıl önce ve hâlâ aynı tür evlerde yaşıyorlar. Bir de çöl kuşağını ele alalım. Arabistan yarımadasında yaşayan halkların giysileri bol ve uzun. Sıcak çöl şartlarında en uygunu neyse onu geliştirdi çöl insanı. Pantolon değil, bol ve etekli uzun giysi hareket halindeyken ortaya çıkan ısıyı dışarı atıyor, kumaşın dalgalanmasıyla oluşan mini hava akımı az da olsa insan tenine serinlik veriyordu.

Arktik insanın aksine çöl insanının giysi tasarımındaki öncelik, güneşten ve sıcaktan korunmaktı. Başa dolanan birkaç metrelik kumaş parçası ise kum fırtınalarında hayat kurtarıyordu. Başına doladığı kumaş parçası yüzünü, gözünü, ağzını ve burnunu koruyordu. Kum fırtınalarında nefes almak neredeyse imkansızdı. Kumaş parçası burnunun tıkanmasını önlüyordu. Yani insanoğlu, coğrafya ve iklim anlamında, sadece en uygun yerlerde kültür/uygarlık oluşturmuş değil. Ancak şartlar iyileştikçe nüfusla birlikte, üretim ve sosyal gelişim de ivme kazanıyordu.

Spirütüalist davranış ve geleneklerde de coğrafya / iklim şartlarının etkili olması doğal bir sonuçtu. Söz gelimi Mezolitik çağ (MÖ~12.000-6.000) Güney Sibirya halklarının kutsadıkları ilk hayvanın geyik olduğunu göstermekte antropolojik/arkeolojik veriler. Tunç Çağı’nda (MÖ~2.500-900) ise Prototürk Altay-Sayan halklarının “at”ı evcilleştirmesi dahi, önce gelişen geyik kültünü unutturmadı; günümüze kadar devam etti. Türk kültür coğrafyasında keşfedilen kaya resimlerinde yer alan hayvan motiflerinin çoğunluğunun geyik ve dağ keçisi olması da bunu doğruluyor.

Öte yandan Pazırık ve (Kazakistan) Berel, Altaylar Ulandırık kurganlarında rastlanan geyik ve dağ keçisi masklı at cesetleri de kadim geyik/ teke kültünün Tunç Çağı’nda devam ettiğini gösteriyor.

Altay kültür coğrafyasının batı ucu (Doğu Kazakistan) Berel’de açılan 11. Kurgan’da rastlanan gömülü atların başlarına takılan dağ keçisi boynuzları da “Geyik Ene” kültüyle ilgili olmalı. (Görsel 3) Tunç çağında atı ehlileştiren Altay/Sayan prototürk halkların atı da kutsadıklarını ve ancak geyik/keçiyi

unutmadıklarını, kutsamaya devam ettiklerini anlıyoruz. Kazı başkanı Kazak Arkeolog Z. Samashev’e göre MÖ 4. yüzyıla ait. Sanat Tarihçisi Mehmet Kutlu’ya göre “Berel’deki 11. Kurgan’dan elde edilen bilgiler, Demir Çağı’nda, özellikle MÖ 1. bin yılın ikinci yarısında Altaylar’ın doğusu ve batısı arasındaki kültürel etkileşimin varlık ve niteliği” hakkında daha net bilgiler vermektedir.

Toparlayalım, eski çağ kültürlerini değerlendirirken kültürlerarasında üstünlük iddiasında bulunulmamalı. Ancak üstünlük iddiaları antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih, sanat tarihi gibi sosyal bilimler aracılığıyla neredeyse 300 yıldır ustalıkla yapılmaktadır. Onun için, içi bilimsel olarak boş olmasına; belgelenmemiş olmasına rağmen bazı bilgiler kalıp haline gelmiş, kabullen(dir)ilmiş ve hatta neredeyse itiraz edilemez olmuştur. Kimi kültür alanlarıysa görmezden gelinmiştir. Dünyanın dört bir yanında gelişen kültürlerin hiç biri, diğerlerinden üstün değildir.

Görmezden gelinen kültür alanlarından biri de Güney Sibirya/Altay Sayan bölgesinde gelişen ve arkeolojik verilere göre birbirinin devamı niteliğindeki uygarlıktır. Güney Sibirya’da özgün alfabesini yaratan ve geliştiren tek etnik topluluk Türk halklarıdır. Alfabesi runik, runik Göktürk ya da Göktürk alfabesi olarak geçer araştırma kitaplarında. Aslında özgün Türk alfabesi. Göktürk alfabesi bile doğru bir adlandırma sayılamaz. Çünkü Türk alfabesine ilişkin örnekleri Yenisey Kırgızlarının da kullandığını Yenisey yazıtlardan biliyoruz.

Buzul Çağları’nın son evresinin (Pleistosen) sonlarında, günümüzden yaklaşık 14.000-12.000 yıl önce hava ısınmaya başladı ve istikrarlı bir şekilde süren ısınma ile kuzey yarım küredeki buzulların güney kesimleri erimeye başladı. Erimeyle birlikte bitki ve hayvan türleri de gelişti, çoğaldı. Buzul Çağları’nın kalın postlu mamut ve benzeri iri hayvanları, değişen iklim şartlarına uyum sağlayamayıp, yok oldular.

Öte yandan daha küçük ve çevik olan hayvanlar çoğaldı. Erime kuzey yarım kürenin coğrafyasını da değiştirdi. Örneğin, bugünkü Fransa ile İngiltere, erimeden önce birleşikti. Manş Denizi buzulla kaplıydı. Kuzey Avrupa’da yaşayan insan ve hayvanların yürüyerek İngiltere’ye gitmesi mümkündü. Aynı şekilde Asya kıtasının Kuzeydoğu ucundan Bering Boğazı’nı yürüyerek (15. yüzyılda Amerika adını alan) karşı karaya (Alaska) gidilebiliyordu.

Söz konusu durum jeolojik anlamda çok çok kısa sayılan bir süre olsa da bitkiler ve hayvanların gelişimlerini etkiledi. Özellikle insanoğlu için önemli bir dönüm noktası oldu. Ormanda ağaç kovuklarında ve mağaralarda yaşayan insanlar barınma ve beslenme ihtiyaçlarını daha kolay temin eder hale geldi. Rus jeologların araştırmalarına göre Güney Sibirya, son buzul çağına günümüzden 126 bin yıl önce girmiş; MÖ 10.000’e kadar devam etmiştir. Fakat yaklaşık 53.000-23.000 tarihleri arasında “Karginskiy” olarak adlandırılan buzul arası dönem yaşanmıştır. Bu dönemde, Sibirya’da ortalama hava sıcaklığının günümüz değerlerine çok yakın olduğu değerlendirilmiştir. Yaklaşık 30 bin yıl süren Karginskiy dönemi içinde de sıcaklık dalgalanmaları yaşandığını tespit etmiş Rus bilim adamları. Pleistosen (son buzul) evresi; aynı zamanda Paleoantropoloji (İlk İnsan bilimi) antropoloji, sosyoloji, arkeoloji ve sanat tarihi gibi bilim dallarının da ilgi alanına girer. Söz konusu evre arkeolji literatüründe Paleolitik ve mezolitik çağ(lar) olarak adlandırılır. Mezolitik çağda buzullar, yaklaşık olarak bugünkü yerlerine çekildi ve bu alanları ormanlar kapladı süreç içinde.

Kuzey yarım kürenin güneyinde ise Anadolu ve Yakındoğu’da tarım yapılabilecek elverişli alanlar oluşmaya başladı. Aynı dönemde Güney Sibirya’da şartlar daha ağırdı. Altay-Sayan dağlarının kuzey yakaları hala büyük buzullarla kaplıydı. Güney yakalarda ise Yakındoğu ve Anadolu kadar değilse bile hayat şartları iyileşti. Kısacası, Kuzey yarımkürenin güneyi ile şimdiki Avrasya bozkırları ve Altay-Sayan dağları dediğimiz bölge, aslında arkeolojik kronoloji bağlamında benzer çağları tam olarak aynı zamanda yaşamadı. Yani iklim ve coğrafik şartlar, güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşım açısı gibi nedenlerle Neolitik evreye (Ön Asya ve Yakındoğu’dan) 1000-2000 yıl geç girdi Güney Sibirya. Bunda Rus bilim insanlarının tespit ettiği “Karginsky” dönemi sonunda hava sıcaklıklarının yeniden düşmesinin etkili olduğu kabul edilmektedir. Söz konusu dönemde, 100 km kadar kuzeye çekilen buzul alt sınırının yeniden eski sınırına döndüğü kanıtlanmıştır.

Kabaca günümüzden önce (GÖ) 23 bin-10 bin arası, Güney Sibirya’da insan hayatı için elverişli bir dönemden sonra bir bakıma yeniden buzul çağı şartlarının oluşması, Güney Sibirya halklarının kademe kademe büyük kitlesel göçler yaşamasına neden oldu. Güney Sibirya neolitik döneminden günümüze ulaşan çok sayıda kaya resmi var. En dikkat çekenlerden biri de (görsel 5’te yer alan) Hakasya’da keşfedilmiş panodaki betimler. Taş levha üzerine kazınarak ve boyanarak kompoze edilen betimlerin, Türk kültür tarihi bağlamında çok önemli olduğunu düşünüyorum. İlk bakışta bile ritüel bir sahne olduğu anlaşılıyor. Öncelikle bakışımıza göre orta-solda yer alan tamga benzeri çizimlerin, özgün Türk alfabesinin öncüsü harfler olduğunu bile iddia etmek mümkün. Ancak aradan geçen 7 bin yıl içerisinde bazı harflerin değişikliğe uğramış olması da büyük bir ihtimal. 

Harflerin, bütün dillerde olduğu gibi zamanla yazı karakterlerindeki değişimler ve özellikle verdiği sesin farklılaşması, dilcileri çok zorlayan bir durum. Bu nedenle okumak zorlaşıyor. Ortadaki ana motif tam bir alegorik/hayali tasarım değil. Yani var olan bir olgunun simgesel tasarımı. Bakışımıza göre sağda yer alan içindeki (+) işaretiyle birlikte çizilen yuvarlak, hem Tengri’yi ve hem de kam davulunu temsil ediyor. Sağdaki ağacın köküyle birlikte gösterilmesi yer altı dünyasıyla ilgili. Yer altı deyince hemen akla yer altı tanrısı “Erlik” gelmesin. Erlik tasarımı çok geç devirlerde; yaklaşık 7-8. yüzyılda Brahmanist/Budist kültürden alıntılanmış bir teonim. Türk düşüncesinde yeraltı dünyası hep vardı ancak, Erlik gibi astığı astık, kestiği kestik ceberrut bir tanrısı yoktu.

Panonun aşağı kısmında (yer alan) dans eder gibi görünen insan çizimleriyse bir ayin yapıldığını anlamamıza yardımcı oluyor. Aynı coğrafyada ve hinterlandında buna benzer sahneleri Eneolitik (MÖ 3.500-2.500) Tunç, demir, Hun, Göktürk çağlarında kesintisiz olarak görüyoruz. Kam davulu, ayin? Peki kam nerede? Ortadaki alegorik olarak nitelendirilen insana benzeyen çizim “kam”dan başka bir tasavvur olamaz. Üst kısımdaki baş kısmı hariç altı kol ise Türk kültüründe yine en az altı bin yıl boyunca değişmeyen, Altay kültür coğrafyasında hâlâ devam eden bir mitle ilgili. Mite göre kamların ilk atası (ortak ataları) geyikti. Keşfedilen arkeoljik ve etnografik çok sayıda belge, Neoloitik’ten Göktürk çağına kadar bu inanışın devam ettiğini gösteriyor.

Bu yazımda söz konusu devamlılığı çok kısa incelemeye çalıştım. Meraklısı için ekliyorum: Konuya, “Türk Tanrıça” adlı kitabımda ayrıntılıca değinmiştim.


Vahap Candan

Bütün Dünya Dergisi, Mart 2025



13 Ağustos 2025 Çarşamba

No Culture when it Suits You!

 

Metropolitan Müzesi ve Sanat Tarihçilerinin

İkiyüzlülüğü,

Önyargısı,

Politik görüşü,

Propaganda, gerçekler değil ve

Bilinçaltına etkisi!

Not Asia Minor and definitely not Smyrna
it is Türkiye and İzmir
















Metropolitan Müzesi'ne;
Neden Türk Kültürü veya Sanatı olarak sınıflandırmıyorsunuz? Büyük bir aile olduğumuz ve zengin bir kültüre sahip olduğumuz için mi? Yoksa adımızı mı söylemekten korkuyorsunuz? Eserlerin İran, Mısır veya Suriye'den gelmesi de önemli değil. Selçuklular Türk'tür. Kıpçaklar/ Kumanlar/ Memlükler Türk'tür. Yani hepsi Türk Kültürü ve Sanatı'nın içinde yer alır.

Bu arada, başka kültürlere (örneğin Hint, Çin vb.) ait eserlerin kültür gruplarını yazıyorsunuz. Bu ikiyüzlülüğe son veriniz!

*
To Metropolitan Museum;
Why don't you classify it as Turkish Culture or Art? Is it because we are a big family and have a rich culture? Or are you afraid to say our name? It doesn't matter whether the works come from Iran, Egypt, or Syria. The Seljuks are Turks. The Kipchaks/Cumans/Mamluks are Turks. So, they are all within the Turkish Culture and Art.

Meanwhile, the works that belongs to other cultures (e.g., India, China, etc.) are being written.
Stop this Hypocrisy, and write Turkish Culture and Art !

Prejudiced,

Political,

Propaganda, not facts, and

Subconsicious influence

of Metropolitan Museum and Art Historians!

SB

PS. And they are not the only museum with hypocrisy!..


Département des Arts de l'Islam - Louvre

 

Louvre Müzesi'ne;

"İslam Sanatı Bölümü" değil;

"#Türk Sanatı Bölümü" olmalı !



es-tu sûr ? ;)
are you sure?










Le musée du Louvre devrait avoir un « département d’art turc » au lieu d’un « département d’art islamique » !

The Louvre Museum should have a “Turkish Art Department” instead of an “Islamic Art Department”!



İlgili:

Neden Türk Kültürü ve Medeniyeti Demezler?


6 Nisan 2024 Cumartesi

İskit

 "Gururlu Adil" İskitler'den, "Kurnaz Kötü" İskitler'e



Strabon'dan okuyalım:

Bazıları... şairin (Homer) cehaletinden dolayı İskitlerin yabancılarla olan vahşi ilişkilerinden, onları kurban ettiklerinden, etlerini yediklerinden ve kafataslarını içki bardağı olarak kullandıklarından bahsetmediğini ve İskitlerden dolayı Pontus'a "Axine (onların halk etimolojisine göre "misafir sevmez"-SB)" dendiğini anlatmıyor, onun yerine - dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan insanlardır onlar, "gururlu Hippemolgiler (kısrak sağıcıları)" ve "Galactophagi (lor/peynir yiyenler) ile Abiiler (Semerkant Sakaları), en adil adamlar", olarak andığını söylüyor...

Oysa Homer'in İskitler için, hayatlarını hiçbir şekilde antlaşmalarla ve para kazanmakla geçirmeyen, kılıç ve içki kadehi dışında her şeye ortaklaşa sahip olan ve her şeyin ötesinde platonik bir şekilde eşlerine ve çocuklarına ortaklaşa sahip çıkan kişileri "en adil" ve "gururlu" olarak adlandırmasına şaşmak gerekir miydi?

Aeschylus da İskitler hakkında söylediklerinde açıkça şairin (Homer) davasını savunur: "Ama İskitler, yasalara saygılı, kısrak sütünden yapılmış peynir yiyenlerdir." Ve bu varsayım bugün bile Grekler arasında devam etmektedir; çünkü İskitleri insanların en açık sözlüsü ve kötülüğe en az eğilimli olanı, aynı zamanda bizden çok daha tutumlu ve başkalarından bağımsız olarak görüyoruz.

Yine de yaşam tarzımız neredeyse tüm halkları kötü yönde değiştirmiş, aralarına lüksü, tensel zevkleri ve bu ahlaksızlıkları tatmin etmek için sayısız açgözlülüğe yol açan basit hileleri sokmuştur. Öyle ki kötülüklerin çoğu barbar halklara, göçebelere ve diğerlerine de düşmüştür. Hatta denizci bir yaşam sürmenin sonucu olarak, korsanlık ve yabancıları öldürme alışkanlıkları edinerek yalnızca ahlaki açıdan kötüleşmekle kalmamışlar, aynı zamanda birçok halkla olan ilişkileri nedeniyle, bu halkların lüks ve işportacılık alışkanlıklarını da benimsemişlerdir. Ancak bunlar nazik davranışlara güçlü bir şekilde katkıda bulunuyor gibi görünse de, ahlakı bozar ve az önce sözünü ettiğim açık sözlülüğün yerine kurnazlığı getirir.

Strabon


NOT: Axine'nin asıl karşılığı Askania-Aşkenaz'dır. Yani Karadeniz'in adı, Gomer'in (Kamer/Kimmer) oğlu Aşkenaz'dan (Ashguzai-As/Taş Oğuz) geliyorsa, bu deniz İskit/Saka-Türk Denizi'dir ki Anadolu'da da Askania (Ascanios=İznik) adı geçmekte, hatta Askania'nın kardeşi Togarma (Torkom/Türk; Hitit metinlerinde Tegarama adlı şehir) da komşusudur.

Karadeniz'i "misafir sever (Euxine)/sevmez (Axine)" olarak halk içinde anlamdırmaları İskit/Sakalarla olan ilişkilerine bağlıydı, yeri geldi düşman, yeri geldi dost oldular.

SB




17 Kasım 2020 Salı

Turkic değil Turk !

 

Ben bu "Turkic" terimine karşıyım. Öncelikle bu terimi Batılılar verdi, İkincisi ise "Turkic" "işş", yani "gibi" anlamında, ayrıca açıklamasını "birçok etnik gruptan oluşan topluluk" olarak vermekteler. Üçüncüsü Türkiye Türkleri ne kadar Türk boyu varsa hepsinden bir parça taşır... Hollandacada "Turkse volkeren" yani "Türk Halkları" denilmektedir ki atalar da hepsine "Türk" demiştir. Bilmem anlatabildim mi? 😉 Batılılar bizi tanımlayamaz, bizi ancak BİZ tanımlayabiliriz!


SB


Turks- Turkish and not Turkic!


Me personally (and some) do not use the word "Turkic", because of the meaning: "The Turkic peoples are a collection of ethnic groups that live in central, eastern, northern, and western Asia as well as parts of eastern Europe. They speak languages belonging to the Turkic language family".


This is a wrong expression, especially "collection of ethnic groups", because they are TURK of ETHNİC, and not some strange ethnic groups who came together.


Among us there are ; Siberian Turk (Sibirya Türkü), Altai Turk (Altay Türkü), Kazakh Turk (Kazak Türkü) , Uzbek Turk (Özbek Türkü), etc. and not like Kazakh Turkic, or Turkmen Turkic ...


The world is confused about the tribe names, they think that these tribe names represents a different ethnic. On the contrary, all these tribes are the TURKS.


Some Tribe names:

Aqqoyunlu (Ak=White, Koyun=Sheep, Turkoman=I am Turk) , Karaqoyunlu (Kara=Black, Sheep, also written as Qara Qoyunlu, Artuqid (Artuklu), Zengid, Safavid, Afsharid, Seljuk, Ottoman, Pecheneg, Kipchak, Mamluk, Avar, Hun, Khazar, Cuman, Oghuz, Turkmens, Uyghur, Gokturk, Nogai, Kazakh, Kyrgyz, Azerbaijani, Bashkir, Crimean Tatars, Qashqai, Yakut (Saha-Saka), Kumyk, Karachay, Gagauz, Tuvan, Uzbek, Karaite, Bulgar (before slavified), Atabegs, etc... and there are subgroups of these tribes with there clan or family names:


Example: Huns and Oghuzes have 24 tribes and many subgroups, like Ağaçeri Turks (Tree people: in ancient times as Agathyrsi, a Scythian+Hun tribe); or Oghuz tribes like Kayı (Ottoman comes from); Kınık (where Seljuk Turks comes from).... but all of them are TURK of ETHNİC.


And many of these Turkish Tribes live in Turkey, and that's why it is called only "Turks". In Dutch they called as TURKSE VOLKEREN; the meaning is TURKISH PEOPLES, and that is one of the right expression.


They do call also as "Islamic", but religion is spread among differend nations. You have under "İslam Art" : Arabic Art, Persian Art, Malaysian Art, etc.... and you have of course Seljuk, Mamluk and Ottoman, but they are as İslamic represented by some scholars and in museum explanations. Somehow, determination of the political identity of the Turks is "Islamic", or with false ethnic identity, which is absolutely wrong ...


So the history, art and culture must be written as "TURKİSH CULTURE AND ART", then with their dynasty, tribal or clan name but not as Turkic ! So can the rest of the world understand in which ethnic are these art and culture belong to... We are A Huge Family, don't forget that... And I won't allow them to steal it from us with the so-called expression "Turkic"! It is TURK.


Regards,

SB.


For example for the image: 

"Turkish Art, Seljuk period, 12th c"

Seljuks are NOT Turkic !

Seljuks are TURKS.

And definitely NOT "İslamic Art"