geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Mavi Tanrıça

 


Adları ve kökenleri Grek olmayan Alp (Apollon) ile Erdem (Artemis)'in anneleri Dişi Kurt Leto'nun (Lada/Ata) lakabıydı 'Mavi'. Kült merkezi Lukkia (Likya)'nın anlamı da 'Kurtların Ülkesi'ydi. Gümüş Yaylı Apollon'un lakabı Lukeios (Kurt)'tu, 'Kurtların Efendisi'ydi. Öyle ki Kurt Adamlardan korunmak için gümüş kullanılıyordu. Bu Kurt Adam miti ise Saka, Hun, Türk Kağanlığı gibi Türk boylarının öncü kuvvetleri olan Kurt Savaşçılarından türemişti. Turovalı Dolon bile kurt postuyla düşman hattına casusluk yapmak için gitmişti. Lukkialı liderlerden Sarpedon'un adı bile tanıdıktı; Sarperu Türkçede "parlak tüylü kurt" anlamındaydı. Hatta Apollon'un oğlu olan Miletos ki Ata Sarpedon'un da kardeşiydi, dişi kurt tarafından beslenmişti.

Bir Ay tanrıçası olan Artemis de kurdu temsil ediyordu, ancak onun kutsal hayvanı Altın Yaylı olmasından dolayı 'Altın Boynuzlu Ak-Geyikti ve yanından hiç ayırmazdı ki tıpkı Türk mitolojisindeki gibi koruyucu ruhu temsil ederdi. Aslında Erdem (Artemis) Umay'ın kendisiydi. Umay da bir ceylan ya da geyikle dolaşırdı, hatta mavi veya beyaz bir kuşa dönüşebildiği de anlatılırdı. Günümüz sanat eserlerinde ise Artemis mavi ve tonlarıyla tasvir ediliyordu. 'Böri Ailesi'nin son üyesi olan Leto'nun annesi Phoebe ise Dolunay'ı temsil ediyordu.

Türk destan ve yazıtlarında geçen Böri de bir Gök Kurt (Kök Böri) olduğu için rengi 'Mavi'ydi. Destanlarda Oğuz Han'a yol gösteren kurdun Gök-Yeleli olarak geçmesi dışında doğumunu anlatırlarken yüzünün mavi renkli olduğu belirtiliyordu. Öyle ki Oğuz'un Altın Yay (Gün, Ay, Yıldız) ve Gümüş Oklar'ı (Gök, Dağ, Deniz) oğullarına paylaştırması bile Alpler (Apollon/Kurt) ile Erdemliği (Artemis/Geyik) gösteriyordu.


Gök-Kurt ile Ak-Geyik de gökte doğmuştu. Ve Gök Mavi'ydi.

Gök, Tengri, Mavi, Ulu

SB





23 Eylül 2025 Salı

Türk Kültüründe Geyik

 



KADİM TÜRK KÜLTÜRÜNDE GEYİK İKONOGRAFİSİ

Vahap Candan


Güney Sibirya/Altay-Sayan Türk halklarının sürekli habitat değiştirerek yaşadıklarına dair hiç bilimsel veri yok elimizde. Mevcut veriler biri kışlık, diğeri yazlık iki kamp alanı olduğunu ve göçün bahar başında verimli otlaklara gidiş, sonbahar sonuna doğru ise kışlık habitata dönüşten ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Elbette kuraklık, aşırı yağış, sel, deprem, salgın hastalık gibi doğal afetler nedeniyle kitlesel büyük göçler dünyanın her yerinde olduğu gibi kadim Türk ellerinde de yaşandı. Hatta bazı durumlarda yüzlerce yılda gelişen uygarlıklar kısa zamanda yok oldu. Örneğin MÖ 1600 civarında, Girit’in 112 kilometre kuzeyindeki Santorini Krakatoa yanardağının çok büyük bir güçle patlaması sonrasında Minos uygarlığının hızla yok olduğu kabul edilmektedir. »

Patlama sürecinde atmosfere yükselen kül bulutları güneş ışınlarının yıllarca yeryüzüne ulaşamamasına, patlama öncesi ya da sonrası yaşanan depremler büyük yıkıma neden olmuş ve hızla yayılan salgın hastalıklar ve açlık Minos’un yıkılmasına neden olmuştur. Eski çağ kültürlerinin gelişiminde ya da yok oluşunda doğal afetler kadar etkili olan diğer husus yaşanılan coğrafyadır. Bunu ilk dile getiren kişi sosyolojinin babası olarak bilinen İbn Haldun’dur. İbn Haldun, toplumların karakterleri ve kültürlerinin gelişiminde coğrafyanın büyük etkisi olduğunu örneklerle anlatmıştır “Mukaddime” adlı eserinde. 

Coğrafyadan kasıt sadece yaşanılan arazi parçası değil, coğrafyaya bağlı olarak farklılık gösteren iklimdir. İklimsel özellikler, geliştirilen kültürün en önemli etkenidir. Beslenme, giyinme ve barınma gibi temel ihtiyaçların teminine ve gelişimine ilişkin gelenekler sadece coğrafyanın/iklimin sunduğu imkanlara bağlıdır. İnsanların paleolitik çağlardan bu yana hayatı idame konusunda geliştirdikleri pratikler birbirinin benzeridir aslında. En temel ihtiyaçlar aynıdır çünkü. Can güvenliği, barınma ve beslenme. İnsan topluluklarının geçmişten günümüze, zamanla biyolojik yeteneklerinin yetmediği noktada çeşitli araç-gereçler yoluyla sorun çözerek, kültürlerini oluşturmaya başladıkları kabul edilir. Bu nedenle antropolojik dönemleri araştıran bilim insanları, insanı “homo faber” yani alet yapan olarak sıfatlandırmışlardır. 

Ayrıca kişioğlu yaşadığı doğal ortamda ayakta kalabilmek ya da hava sıcaklıklarından fazla etkilenmemek için farklı giyim şekilleri geliştirdiler. Örneğin, Kuzey kutbunda yaşayan arktik insanın ayı kürkünden giysi üretmeleri son derece doğal ve gerekliydi. Kutbun soğuk şartlarında yapabileceği en uygun giysi ayı derisiydi. Çünkü en yakınındaki hammadde, yani kaynak, belgesel filmlerde gördüğümüz kutup ayısıydı. Ve aynı zamanda İglo denilen buzdan ev inşa etti binlerce yıl önce ve hâlâ aynı tür evlerde yaşıyorlar. Bir de çöl kuşağını ele alalım. Arabistan yarımadasında yaşayan halkların giysileri bol ve uzun. Sıcak çöl şartlarında en uygunu neyse onu geliştirdi çöl insanı. Pantolon değil, bol ve etekli uzun giysi hareket halindeyken ortaya çıkan ısıyı dışarı atıyor, kumaşın dalgalanmasıyla oluşan mini hava akımı az da olsa insan tenine serinlik veriyordu.

Arktik insanın aksine çöl insanının giysi tasarımındaki öncelik, güneşten ve sıcaktan korunmaktı. Başa dolanan birkaç metrelik kumaş parçası ise kum fırtınalarında hayat kurtarıyordu. Başına doladığı kumaş parçası yüzünü, gözünü, ağzını ve burnunu koruyordu. Kum fırtınalarında nefes almak neredeyse imkansızdı. Kumaş parçası burnunun tıkanmasını önlüyordu. Yani insanoğlu, coğrafya ve iklim anlamında, sadece en uygun yerlerde kültür/uygarlık oluşturmuş değil. Ancak şartlar iyileştikçe nüfusla birlikte, üretim ve sosyal gelişim de ivme kazanıyordu.

Spirütüalist davranış ve geleneklerde de coğrafya / iklim şartlarının etkili olması doğal bir sonuçtu. Söz gelimi Mezolitik çağ (MÖ~12.000-6.000) Güney Sibirya halklarının kutsadıkları ilk hayvanın geyik olduğunu göstermekte antropolojik/arkeolojik veriler. Tunç Çağı’nda (MÖ~2.500-900) ise Prototürk Altay-Sayan halklarının “at”ı evcilleştirmesi dahi, önce gelişen geyik kültünü unutturmadı; günümüze kadar devam etti. Türk kültür coğrafyasında keşfedilen kaya resimlerinde yer alan hayvan motiflerinin çoğunluğunun geyik ve dağ keçisi olması da bunu doğruluyor.

Öte yandan Pazırık ve (Kazakistan) Berel, Altaylar Ulandırık kurganlarında rastlanan geyik ve dağ keçisi masklı at cesetleri de kadim geyik/ teke kültünün Tunç Çağı’nda devam ettiğini gösteriyor.

Altay kültür coğrafyasının batı ucu (Doğu Kazakistan) Berel’de açılan 11. Kurgan’da rastlanan gömülü atların başlarına takılan dağ keçisi boynuzları da “Geyik Ene” kültüyle ilgili olmalı. (Görsel 3) Tunç çağında atı ehlileştiren Altay/Sayan prototürk halkların atı da kutsadıklarını ve ancak geyik/keçiyi

unutmadıklarını, kutsamaya devam ettiklerini anlıyoruz. Kazı başkanı Kazak Arkeolog Z. Samashev’e göre MÖ 4. yüzyıla ait. Sanat Tarihçisi Mehmet Kutlu’ya göre “Berel’deki 11. Kurgan’dan elde edilen bilgiler, Demir Çağı’nda, özellikle MÖ 1. bin yılın ikinci yarısında Altaylar’ın doğusu ve batısı arasındaki kültürel etkileşimin varlık ve niteliği” hakkında daha net bilgiler vermektedir.

Toparlayalım, eski çağ kültürlerini değerlendirirken kültürlerarasında üstünlük iddiasında bulunulmamalı. Ancak üstünlük iddiaları antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih, sanat tarihi gibi sosyal bilimler aracılığıyla neredeyse 300 yıldır ustalıkla yapılmaktadır. Onun için, içi bilimsel olarak boş olmasına; belgelenmemiş olmasına rağmen bazı bilgiler kalıp haline gelmiş, kabullen(dir)ilmiş ve hatta neredeyse itiraz edilemez olmuştur. Kimi kültür alanlarıysa görmezden gelinmiştir. Dünyanın dört bir yanında gelişen kültürlerin hiç biri, diğerlerinden üstün değildir.

Görmezden gelinen kültür alanlarından biri de Güney Sibirya/Altay Sayan bölgesinde gelişen ve arkeolojik verilere göre birbirinin devamı niteliğindeki uygarlıktır. Güney Sibirya’da özgün alfabesini yaratan ve geliştiren tek etnik topluluk Türk halklarıdır. Alfabesi runik, runik Göktürk ya da Göktürk alfabesi olarak geçer araştırma kitaplarında. Aslında özgün Türk alfabesi. Göktürk alfabesi bile doğru bir adlandırma sayılamaz. Çünkü Türk alfabesine ilişkin örnekleri Yenisey Kırgızlarının da kullandığını Yenisey yazıtlardan biliyoruz.

Buzul Çağları’nın son evresinin (Pleistosen) sonlarında, günümüzden yaklaşık 14.000-12.000 yıl önce hava ısınmaya başladı ve istikrarlı bir şekilde süren ısınma ile kuzey yarım küredeki buzulların güney kesimleri erimeye başladı. Erimeyle birlikte bitki ve hayvan türleri de gelişti, çoğaldı. Buzul Çağları’nın kalın postlu mamut ve benzeri iri hayvanları, değişen iklim şartlarına uyum sağlayamayıp, yok oldular.

Öte yandan daha küçük ve çevik olan hayvanlar çoğaldı. Erime kuzey yarım kürenin coğrafyasını da değiştirdi. Örneğin, bugünkü Fransa ile İngiltere, erimeden önce birleşikti. Manş Denizi buzulla kaplıydı. Kuzey Avrupa’da yaşayan insan ve hayvanların yürüyerek İngiltere’ye gitmesi mümkündü. Aynı şekilde Asya kıtasının Kuzeydoğu ucundan Bering Boğazı’nı yürüyerek (15. yüzyılda Amerika adını alan) karşı karaya (Alaska) gidilebiliyordu.

Söz konusu durum jeolojik anlamda çok çok kısa sayılan bir süre olsa da bitkiler ve hayvanların gelişimlerini etkiledi. Özellikle insanoğlu için önemli bir dönüm noktası oldu. Ormanda ağaç kovuklarında ve mağaralarda yaşayan insanlar barınma ve beslenme ihtiyaçlarını daha kolay temin eder hale geldi. Rus jeologların araştırmalarına göre Güney Sibirya, son buzul çağına günümüzden 126 bin yıl önce girmiş; MÖ 10.000’e kadar devam etmiştir. Fakat yaklaşık 53.000-23.000 tarihleri arasında “Karginskiy” olarak adlandırılan buzul arası dönem yaşanmıştır. Bu dönemde, Sibirya’da ortalama hava sıcaklığının günümüz değerlerine çok yakın olduğu değerlendirilmiştir. Yaklaşık 30 bin yıl süren Karginskiy dönemi içinde de sıcaklık dalgalanmaları yaşandığını tespit etmiş Rus bilim adamları. Pleistosen (son buzul) evresi; aynı zamanda Paleoantropoloji (İlk İnsan bilimi) antropoloji, sosyoloji, arkeoloji ve sanat tarihi gibi bilim dallarının da ilgi alanına girer. Söz konusu evre arkeolji literatüründe Paleolitik ve mezolitik çağ(lar) olarak adlandırılır. Mezolitik çağda buzullar, yaklaşık olarak bugünkü yerlerine çekildi ve bu alanları ormanlar kapladı süreç içinde.

Kuzey yarım kürenin güneyinde ise Anadolu ve Yakındoğu’da tarım yapılabilecek elverişli alanlar oluşmaya başladı. Aynı dönemde Güney Sibirya’da şartlar daha ağırdı. Altay-Sayan dağlarının kuzey yakaları hala büyük buzullarla kaplıydı. Güney yakalarda ise Yakındoğu ve Anadolu kadar değilse bile hayat şartları iyileşti. Kısacası, Kuzey yarımkürenin güneyi ile şimdiki Avrasya bozkırları ve Altay-Sayan dağları dediğimiz bölge, aslında arkeolojik kronoloji bağlamında benzer çağları tam olarak aynı zamanda yaşamadı. Yani iklim ve coğrafik şartlar, güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşım açısı gibi nedenlerle Neolitik evreye (Ön Asya ve Yakındoğu’dan) 1000-2000 yıl geç girdi Güney Sibirya. Bunda Rus bilim insanlarının tespit ettiği “Karginsky” dönemi sonunda hava sıcaklıklarının yeniden düşmesinin etkili olduğu kabul edilmektedir. Söz konusu dönemde, 100 km kadar kuzeye çekilen buzul alt sınırının yeniden eski sınırına döndüğü kanıtlanmıştır.

Kabaca günümüzden önce (GÖ) 23 bin-10 bin arası, Güney Sibirya’da insan hayatı için elverişli bir dönemden sonra bir bakıma yeniden buzul çağı şartlarının oluşması, Güney Sibirya halklarının kademe kademe büyük kitlesel göçler yaşamasına neden oldu. Güney Sibirya neolitik döneminden günümüze ulaşan çok sayıda kaya resmi var. En dikkat çekenlerden biri de (görsel 5’te yer alan) Hakasya’da keşfedilmiş panodaki betimler. Taş levha üzerine kazınarak ve boyanarak kompoze edilen betimlerin, Türk kültür tarihi bağlamında çok önemli olduğunu düşünüyorum. İlk bakışta bile ritüel bir sahne olduğu anlaşılıyor. Öncelikle bakışımıza göre orta-solda yer alan tamga benzeri çizimlerin, özgün Türk alfabesinin öncüsü harfler olduğunu bile iddia etmek mümkün. Ancak aradan geçen 7 bin yıl içerisinde bazı harflerin değişikliğe uğramış olması da büyük bir ihtimal. 

Harflerin, bütün dillerde olduğu gibi zamanla yazı karakterlerindeki değişimler ve özellikle verdiği sesin farklılaşması, dilcileri çok zorlayan bir durum. Bu nedenle okumak zorlaşıyor. Ortadaki ana motif tam bir alegorik/hayali tasarım değil. Yani var olan bir olgunun simgesel tasarımı. Bakışımıza göre sağda yer alan içindeki (+) işaretiyle birlikte çizilen yuvarlak, hem Tengri’yi ve hem de kam davulunu temsil ediyor. Sağdaki ağacın köküyle birlikte gösterilmesi yer altı dünyasıyla ilgili. Yer altı deyince hemen akla yer altı tanrısı “Erlik” gelmesin. Erlik tasarımı çok geç devirlerde; yaklaşık 7-8. yüzyılda Brahmanist/Budist kültürden alıntılanmış bir teonim. Türk düşüncesinde yeraltı dünyası hep vardı ancak, Erlik gibi astığı astık, kestiği kestik ceberrut bir tanrısı yoktu.

Panonun aşağı kısmında (yer alan) dans eder gibi görünen insan çizimleriyse bir ayin yapıldığını anlamamıza yardımcı oluyor. Aynı coğrafyada ve hinterlandında buna benzer sahneleri Eneolitik (MÖ 3.500-2.500) Tunç, demir, Hun, Göktürk çağlarında kesintisiz olarak görüyoruz. Kam davulu, ayin? Peki kam nerede? Ortadaki alegorik olarak nitelendirilen insana benzeyen çizim “kam”dan başka bir tasavvur olamaz. Üst kısımdaki baş kısmı hariç altı kol ise Türk kültüründe yine en az altı bin yıl boyunca değişmeyen, Altay kültür coğrafyasında hâlâ devam eden bir mitle ilgili. Mite göre kamların ilk atası (ortak ataları) geyikti. Keşfedilen arkeoljik ve etnografik çok sayıda belge, Neoloitik’ten Göktürk çağına kadar bu inanışın devam ettiğini gösteriyor.

Bu yazımda söz konusu devamlılığı çok kısa incelemeye çalıştım. Meraklısı için ekliyorum: Konuya, “Türk Tanrıça” adlı kitabımda ayrıntılıca değinmiştim.


Vahap Candan

Bütün Dünya Dergisi, Mart 2025



11 Temmuz 2016 Pazartesi

Deer Stone - Balbal - Tashbaba







Turkish Deer Stones in Central Asia
from Erzin-Tuva with old Turkish inscription (Orkhon-Gokturk)
from Turan-Tuva [old Turkish inscription not reproduced]
source: The history of Folk Art of Tuva by Weinstein, 1974
Thus, there was an inscription, why not reproduced ?!..It's a proof that it belongs to Turks! -SB









Deer Stones

Throughout the grasslands of northern Mongolia and southern Siberia lay scattered hundreds of megaliths bearing mysterious carvings that seems to depict flying reindeer. These upright stone slabs measure 3 to 15 feet tall and occur in small groups, or concentrated in larger groupings, often in association with stone burial mounds, called Khirigsuur (kheregsüürs -small kurgans)

There are over 900 deer stones in Central Asia and South Siberia, of which 700 are in Mongolia alone. Erected by Bronze Age nomads Turks, 3000 years ago. Cimmerians-Scythians/Saka-Huns and other Turkish Tribes.

In the 2nd millennium B.C, during the bronze age, western Mongolia was under the influence of the Karasuk Turkish Culture. Deer stones and the omnipresent kheregsüürs (small kurgans) probably are from this era; other theories date the deer stones as 7th or 8th centuries BC.

Deer stones are usually constructed from granite or greenstone, depending on which is the most abundant in the surrounding area. Reindeer feature prominently in nearly all of the deer stones. Early stones have very simple images of reindeer, and as time progresses, the designs increase in detail.

A gap of 500 years results in the appearance of the complicated flying reindeer depiction. Reindeer are depicted as flying through the air, rather than merely running on land. Sometimes the reindeer hold a sun disc or other sun-related image in their antlers, representing God. (Tengri)

Tattoos on buried warriors contain deer tattoos, featuring antlers embellished with small birds' heads. This reindeer-sun-bird imagery perhaps symbolizes the shaman's spiritual transformation from the earth to the sky: the passage from earthly life to heavenly life. As these deer images also appear in warrior tattoos, it is possible that reindeer were believed to offer protection from dangerous forces. Deer spirit served as a guide to assist the warrior soul to heaven. And it can also be a noblewoman or a Kam woman (shaman), they were often reprensented by a reindeer. (Mothergoddess)

Besides deer and sun, shield, horse, knife, moon and mirror is also engraved on these stones.





Turkish Deer Stone and Balbal

1 - Trans-Baikal, p. Oriole (by AP Okladnikova); 2 - Tuva, estuary. Tarlykov (by VV Radloff); 3 - Kazakhstan, Tamgaly (by AG Maximova); 4 - North. Caucasus Cobani (for PS Uvarova); 5 - North. Caucasus. Lizgor (for EP Alekseeva); 6 - North. Caucasus, B. Ruchti [ Rutha ] (the EP Alekseeva); 7 - Black Sea region, an early type (VI century BC.), Kyiv region, with.. Sinyavka (by AA Bobrinsky); 8 - Black Sea region, the later type (V century BC.), Kiev region, Galuschino (by AA Bobrinsky). 9 - Eastern. Kazakhstan, Chilikty (excavations SS Chernikov, 1960); 10 - Ordos (by A. Salmon); 11 - Minusinsk Basin, early type (V century BC..). Small Yin (AV excavation of Hadrian, 1896, SHM, №40210); 12 - Minusinsk Basin; Late type (IV century BC.), AM; 13 - Minusinsk Basin, a rare early type (Gos.Ermitazh, №3975 / 305); 14 - Minusinsk Basin, a rare late type (MM, №9125), B. Suetuk. The scale of the images are different.
source : Chlenova "Mongolia and Siberia Deer Stones"
the same symbol (like U on no:3) to be seen on Turkish inscription from Kyrgyzstan






Kalbakh Tash (Taş=Stone in Turkish)
Deer stone in the form of a Balbal
Turkish Culture
Mongolians don't have Balbal or Tashbaba culture
Balbal = the enemy; doesn't matter which ethnicity; to serve the leader in the other world; there are many balbals.
Tashbaba = (Taşbaba) Stone Father - Stone Statue; the leader with an oath cup in his hand.



Tashbaba from Kazakhstan


Tashbaba (Taşbaba) from Xinjiang (Sincan)


After changing religion: New form of "Deer Stones" or "Gravestones" 
Seljuk Turks 12th century - Ahlat


Tashbaba Seljuk Turks -12th c
Metropolitan Museum















PS: 
I do not use the word "Turkic", because that means "like" "similar".... "relating to, or denoting a large group of closely related Altaic languages of western and central Asia, including Turkish, Azerbaijani, Kazakh, Kyrgyz, Uighur, Uzbek, and Tatar."... But all of these "nations" are Turkish , Turks.
So, I prefer "Turkish", and by that, I mean "Every Turkish Tribe". - SB







17 Mart 2015 Salı

Sümer ve Türklerde Yaratılış ve Türeyiş Benzerliği






CENGİZ AYTMATOV’UN ESERLERİNDE 
YARATILIŞ VE TÜREYİŞ SEMBOLİZMİ
VE
SUMER TÜRK MİTOLOJİ BENZERLİĞİ




İlkel insan, tabiat karşısında pasif bir tavır takınmakla yüz yüzedir. Bu tavır onu, kendinden güçlü olan ve erişilmesi mümkün görünmeyen şeylere inanmaya yönlendirir. Aynı zamanda tabiatla iç içe olan ve ona hükmetmenin, onun üzerinde tasarruf hakkı elde etmenin yollarını arayan insan, bu inanma ve tapınmayı değişik şekillerde gerçekleştirir. İlkel toplum, tarım toplumu öncesidir. Avcı ve toplayıcı toplumdur. Bu toplumlarda tapınma şekli korku ve sevgiye dayalıdır. Tarım toplumuna geçişte de bu şekiller kendilerini hissettirir. Fırtınaya korkarak, güneşe severek tapınırlar. Dolayısıyla tanrı düşüncesinde bir ikilem belirmiş olur. 

“İnsan, genel mitsel kalıtımların düzenlenmesi olmadan evrendeki yaşamını sürdüremiyor. Gerçekten yaşamın doluluğunun mantıksal düşüncesiyle değil fakat yerel mitolojisinin derinliği ve genişliğiyle doğrudan orantılı olarak ortaya çıktığı görülüyor. Toplumları harekete geçiren, uygarlıklara temel olan, her biri kendi güzelliğine ve kendini zorla kabul ettiren bir kadere sahip olan bu asılsız temaların gücü nereden geliyor ve neden insan, yaşamına temel olacak somut bir şey aradığında dünyayı dolduran gerçekleri değil de, hatırlanamayacak kadar eski imgelemlerin mitoslarını seçiyor, hatta dünyanın sunduğu nimetlerden şükranla yararlanmayı seçmek yerine gazap dolu bir tanrı adına yaşamı kendisi ve komşuları için cehenneme çeviriyor”

Campell’in ortaya koyduğu bu sorunun cevabını doğrudan ilkel toplumun psikolojisine ya da insanda sürekli var olan mit yaratma ihtiyacına bağlı olarak izah etmekten başka çaremiz yok. Çünkü gerek modern felsefede gerek Yunan ve Roma düşüncesinde rastladığımız birçok unsur kendisini bir bakıma ilkel mitolojiye borçludur. Öte yandan bu unsurların daha sonra dinler üzerinde de tesirleri görülmektedir. Bir tufan hadisesini, bir üçleme ve dörtlemeyi (teslis ve anasır-ı erbaa) felsefenin hemen her çağında ve dinlerde kolayca bulabilmekteyiz. İlgi çekici başka bir şey de bu unsurların birçok toplumlarda ortak olmasıdır. Bu da mitolojinin, yerel ve evrensel olmak üzere iki farklı karakteri olduğunu göstermektedir. Yani insanda tabiatı algılayış ve mitoloji yaratma yetisi coğrafi ve kültürel farklılıklara rağmen bir ortaklık arz etmektedir. Mitolojisi zengin olan her milletin kendine ait bir kozmogonisi muhakkak vardır



Sümer mitolojisinde evrenin kökeni ile ilgili olarak :

Sümer Tanrılarının bir listesini veren bir tablette adı “deniz” için kullanılan ideogramla yazılan Tanrıça Namnu, “Gök”ü ve Yer’i doğuran ana olarak tasvir edilir. 

Gök, Tanrı An; yer, Tanrıça Ki olarak kişileştirilmiştir; onların birleşmesinden de hava Tanrısı Enlil doğmuştur. Enlil ise Gök ve Yer’i birbirinden ayırarak, Evreni gökle yerin birbirinden hava ile ayrıldığı bir varlık biçimine girmiştir.


Babilonya mitolojisine göre :
Başlangıçta evrenin, tatlı su okyanusu Apsu ile tuzlu su okyanusu Tiamat’ın dışında başka hiçbir şey bulunmuyordu. Bu iki şeyin birleşmesinden de Tanrılar var olurlar. İki Tanrı çifti Lahmu ile Lahumu’nun birleşmesinden Anşar ile Kinşar, yani gökyüzü ile yeryüzü meydana gelir. Anşar ile Kinşar ise Gök-Tanrı Anu ile toprak ve su Tanrısı Nudimmud’u yani Ea’yı diğer adıyla Enki’yi dünyaya getirirler.


Mısır yaratılış mitosuna göre:
Hayatın kaynağı kadim sulardır. Atum-ki -adı Re ve Khepri ile yer değiştirebilir- Kaos’un sularından yükselerek, kuru toprakla üzerinde durabileceği bir tepecik yapar. İlk hayatın çıktığı “Kadim Tepecik” in Güneş Tanrısının evi Hermepolis’te bulunduğu sanılmaktaysa da, bu ayrıcalığın kendilerine ait olduğunu iddia eden başka kutsal yerler de vardır.


Yunan mitolojisine göre: 
İlk önce “Khaos” vardır. Yunanca “uçurum ve sonsuz boşluk” anlamına gelen Khaos, karışık ve hiçbir şekil almamış olan, uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı ifade etmektedir. Khaos’tan geniş göğüslü her şeyin dayanağı olan “Gaia” (yer) çıkar. Sonra sevginin temeli, bütün varlıkları, her şeyi bir birine doğru çeken, birleştiren hayatı kuran, çoğalma sembolü olan “Eros” (aşk) doğar. 

Khaos’tan “Erebos” ve “Gece” doğar. Onlar da birleşerek yerin üst tabakasının ışığı olan “Aither” ve yeryüzünün ışığı olan “Hemera”yı doğururlar. Işık meydana geldikten sonra yaratılış durmadan devam eder. Khaos bunları doğururken Gaia da ölmezlerin yeri ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü “Uranus” u doğurur. Ona tamamıyla kendisini kaplasın, içine alsın diye kendi büyüklüğünü verir. Ondan sonra Gaia, yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos “deniz”i meydana getirir. Böylelikle evrenin  yaratılması tamamlanmış olur. Bundan sonra Tanrıların savaşı ve en son olarak insanın yaratılışı gelir. 


Altay, Yenisey, Yakut ve diğer Türk boyları :
Önemli unsur “başlangıçtaki sonsuz su” inancıdır. Asya ve diğer kıtalardaki başka kültürlerde “başlangıçtaki su” veya “okyanus” kavramları ifade edilmekle birlikte Türk kozmolojisindeki özellikleri taşımamaktadır.


Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderili kabilelerinden Çeyenlerin  mitolojisine göre : “Başlangıçta hiç bir şey yokmuş ve büyük ruh Maheo boşlukta yaşıyormuş. Maheo etrafına bakmış ama görünürde hiçbir şey yokmuş. Maheo gücüyle göle benzeyen ama tuzlu olan büyük bir su yaratmış”.

Çeyenlere ait bu metinde başlangıçta Tanrı'dan başka hiçbir şey olmadığı, göle benzeyen tuzlu suyun Tanrı tarafından sonradan yaratıldığı ifade edilmektedir. Oysa Türk mitolojisinde Tanrı ve sonsuz su başlangıçta vardır.


Çin mitolojisinde :
Yaratılışın farklı varyantları bulunmaktadır. Bunların birine göre "başlangıçta iki okyanus-biri güneyyde biri kuzeyde- merkezde bir kara parçası vardı.Güney okyanusunun efendisi Shu (dikkatsiz), kuzeydeki okyanusun efendisi Hu (aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwuntun (kaos) idi. İki ayrı okyanus ve iki ayrı efendi kavramı burada Türk Mitolojisi ile Çin mitolojisini birbirinden ayırmaktadır. Çin mitolojisindeki yaratılış mitinin ayrı bir varyantı olan "Pan-Ku" ile İskandinav ve İzlanda mitolojilerinde yer alan "Ymir" mitlerinde anlatılan dünyanın bir veya iki devin parçalanmasından oluşması inancı is Türk mitolojisine tamamen yabancıdır.

Bununla beraber Sumer mitolojisindeki başlangıçtaki sonsuz su kavramının Türk mitolojisindeki kavrama yakınlığı ise ilgi çekicidir.

Bunun dışında Başkurtların (Türk Kavmi) ünlü destanı Ural Batur'ın ilk mısralarını oluşturan dünyanın yaratılışı ile ilgili bölümünde de yine başlangıçtaki sonsuz su kavramı görülmektedir.

Buna göre gerek Altay, gerek Sumer, gerek Başkurt ve diğer Türk mitolojilerindeki yaratılış efsanelerinde yer alan başlangıçtaki sonsuz su kavramı ortak bir motif olarak karşımıza çıkmakta ve diğer milletlerin mitolojisinden bu yönü ile ayrılmaktadır.


Cengiz Aytmatov da Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek adlı hikâyesine bir yaratılış efsanesi ile başlamış; 

“Oysa bir zamanlar bambaşkaydı günler. Şimdi o günlerin nasıl olduğunu söylemek çok zor. Kimse bir şey bilmiyor. Hatta Lura adındaki dişi ördek olmasaydı, dünyanın bambaşka olacağını kimse aklına bile getirmiyor: O ördek olmasaydı, kara ile deniz birbirlerine karşı, birbirlerine düşman olmayacaktı. Çünkü ta başlangıçta, başlangıçların başında, doğada kara diye bir şey yoktu, bir evlek toprak bile yoktu. Her yer sularla kaplıydı. Su, su... her taraf su! Dünya kendi ekseninde dönerken su kendiliğinden ortaya çıkmıştı: 

Dipsiz derinliklerden, karanlık uçurumlardan… dalgalar birbiri ardınca uçsuz bucaksız evreni kuşatmış, dört bucağı kaplamıştı. Dalgaların çıkıp geldiği bir yer olamadığı gibi, gidip yoğalacağı bir yer de yoktu. 

Ve dişi ördek Lura, hani şu herkesin bildiği, bugün bile başımızın üzerinden gaklayarak sürüler halinde uçan yassı gagalı ördek, yapayalnız uçup duruyordu havada. Yumurtasını bırakacağı bir kara parçası arıyor, ama bulamıyordu. Sudan başka bir şey yoktu evrende. Yuva yapabileceği ne bir kamış, ne ufacık bir saz vardı. Lura ördeği gaklaya gaklaya uçuyor, daha fazla dayanamamaktan, yumurtasını dipsiz derinliklere düşürmekten korkuyordu. Nereye gitse, kanatları onu nereye götürse, hep su, su, yine su! Ne kıyısı, ne başlangıcı, ne de sonu vardı o büyük suyun. Lura bitkindi. Dünyada yuvasını yapabileceği hiçbir yer yoktu. 

Lura suların üzerine kondu, göğsünden yolduğu tüylerle bir yuva yaptı kendisine Dünyada toprak, işte bu yüzen yuvadan oluştu. Yavaş yavaş büyüdü. Yavaş yavaş çeşitli yaratıklar çıktı ortaya. Bu yaratıklardan biri olan insan, hepsine üstün geldi. Kayak yaparken karların üzerinde gitmeyi, kayık yaparak sularda dolaşmayı öğrendi. 

Kara ve deniz hayvanlarını avladı. Beslendi ve çoğaldı. Lura ördeği, sonsuz suların ortasında meydana gelen kara parçasında hayatın öylesine zor olacağını nereden bilecekti? Deniz, karanın meydana gelmesine çok kızdı ve o günden beri sakinleşmedi. O günden beri denizle kara arasında savaş sürüp gidiyor. Ve insanoğlu bazen denizle kara, kara ile deniz arasında, çok güç durumlarda kalıyor. Deniz, insanları hiç sevmez, çünkü insanoğlu denizden çok karaya bağlı...”


Cengiz Aytmatov’un eserlerinde mitolojik sembollerden yararlanması tesadüfî değildir. Mitolojik bilinci Aytmatov’un sanat anlayışının şekillenmesinde de doğrudan etkilidir. Etrafındaki insanlar, bütünüyle masal ve efsane yaratmaya meyilli insanlardır. 

Toplum, mitoloji toplumunun bir uzantısıdır. Aytmatov’un eserinin ve sanatının oluşumunda bu toplumun etkisi doğrudandır. Onun etkilendiği en büyük etkenlerden biri de görüldüğü gibi geniş bir perspektife sahip olan Türk mitolojisidir. 

Kozmogoni mitleri köken mitlerinin bir devamıdır ve köken mitlerini sürdürmektedir. İnsanların yaratılışı veya türeyişi de köken mitlerinin ikinci safhasını oluşturmaktadır. Türk mitolojisi ve bazı diğer mitolojilerde insanların türeyişi ile ilgili çok fazla efsane yer almaktadır. Efsanelerin çoğunda iki insanın birleşerek türemeleri olayı çok azdır. İlk bakışta temel çift, bir kadınla erkek cinsiyetinde hayvandan oluşmaktadır. Kadının pasif olması ve toplumda ekonomik bir rol oynamaması dolayısıyla ve de eylemin ve ritüellerin erkil olması yüzünden hayvanın, ışığın, bitkilerin, dölleyici unsurların erkil olması gerektiği sanılmaktadır. Fakat bunun aksi olan çok sayıda örnekler de mevcuttur. Türk mitolojisinde Türklerin türeyişi ile ilgili efsanelerde yer alan en önemli hayvan dişi kurttur. 


Efsanelerde genellikle insanın atasının bir hayvan olduğuna dair bir inanış mevcuttur. Roux, bunun, hayvan biçimselliğinin (zoomorfizm) esas olduğu ve hayvanların uçmak, yüzmek, koku almak, yönelmek, geceleyin görmek gibi Allah vergisi olağanüstü yetenekleri itibariyle insanlardan üstün olduğu bir dünyada olağan olduğunu vurgulamaktadır. 

Bir Karagas klanının köstebek soyundan, bir diğerinin balıktan gelmesi, bir Kazak ailesinin baykuş soyundan gelmesi, bazı Buryatların yaban domuzundan gelmesi, Golde klanının kaplan soyundan, Teleutlar ailesinin bir kuzu veya bir kartal soyundan gelmesi ile ilgili inanışlar ait olduğu halkların bu hayvanları kendilerine bir totem olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir. 

Türkler de kendilerine sembol olarak kurdu kabul etmiş, bu hayvanın soyundan geldiklerine veya kurdun kendilerine bir yol gösterici olduklarına inanarak, kurda bir kutsallık atfetmişlerdir. Göktürklerin türeyişiyle ilgili üç önemli efsane bulunmakta ve bunların hepsinde de Göktürklerin dişi bir kurttan türediği inancı görülmektedir. Türk mitolojisinde yer alan en önemli efsanelerden biri de şüphesiz Ergenekon efsanesidir. Ama bu efsanede türeme unsuru olarak kurt yer almaz.

Cengiz Aytmatov’un da, Beyaz Gemi ve Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek adlı eserlerinde, biri Geyik Ana’dan, diğeri Deniz Kızı’ndan türeyişi anlatan iki ayrı efsaneye yer verdiği görülmektedir.

Beyaz Gemi adlı romanda Mümin Dede’nin torununa anlattığı Boynuzlu Maral Ana efsanesi Kırgızların Buğu Boyunun beyaz renkli bir Geyik Ana’dan türediğine ilişkin bir efsanedir. Bu efsaneye göre Yenisey boylarında yaşamakta olan Kırgızlar, bir gün ölen hakanlarını gömmek üzere Yenisey nehrinin kıyısında toplanırlar. Bu sırada düşman kabilelerden biri Kırgız kabilesine saldırır ve Kırgızların toplanmasına bile fırsat vermeden hepsini öldürürler. 

Kırgız kabilesinde, büyüklerinden izin almadan ormana giden bir kız bir erkek çocuğu dışında hiç kimse kalmaz. Geri döndüklerinde ne analarını ne babalarını bulurlar. Daha sonra düşmanların eline geçerler ve düşmanların hakanı, bunları öldürüp Yenisey nehrine atması için topal bir nineye verir. Topal nine tam çocukları nehre atacakken yanlarında beyaz bir Geyik Ana peyda olur. Topal nineye insanların iki yavrusunu öldürdüğünü, bu çocukları evlât edinmek istediğini söyler ve onları kendisine vermesini ister. Nineyi ikna eden Geyik Ana, çocukları kendi sütüyle besler ve büyütür. Daha sonra çocukları Kırgızların şimdi yaşadığı Issık Göl’ün etrafındaki bu topraklara getiren Geyik Ana, onlara yeni vatanlarının burası olduğunu söyler. Çocuklar burada çoğalarak Buğu Boyunu devam ettirirler. 

Buğular Issık–Göl çevresinde büyük ve güçlü bir toplum olurlar ve Boynuzlu Maral Ana’yı kutsal bir varlık olarak görürler. Hangi soydan hangi boydan geldikleri anlaşılsın diye, çadırların girişine maral boynuzu işlemesi koyarlar. 

O zamanlar Issık-Göl ormanları marallarla doludur. Buğular bir maralla karşılaşacak olsalar, hemen atlarından inerler ve ona yol verirler. Bu çok zengin bir Buğu’nun ölümüne kadar böyle sürüp gider. Ölen Buğu’nun oğulları babalarına günler, geceler süren bir yas şöleni düzenlerler. Bu çocuklar babalarının zenginliklerini ve kendi ünlerini tüm dünyaya duyurmak için, babalarının mezarına, kutsal Boynuzlu Maral ana soyundan olduğu anlaşılsın diye bir maral boynuzu dikmek isterler. Avcıları ormana gönderip bir maral vurdurup boynuzunu da mezarın üstüne dikerler. Bu olaydan sonra felâketler birbiri ardınca gelir ve herkes ormanda ak maral avlamaya başlar. 

Her Buğu kendi atasının mezarına bir ak maral boynuzu dikmek için ak maral avlar, sonraları da bu işin ticareti başlatılır. Bunun sonucunda ormandaki maral sayısı azalır ve bu yüzden Boynuzlu Maral ana insanlara küser ve son kalan yavrularını da alarak bir daha dönmemek üzere buraları terk eder. Geyik, daha çok millet ve kavimlerin türeyişleri ile ilgili efsane ve mitolojilerde elçi olarak doğru yolu gösterici, yani yeni yurtlara götürücü bir motif olarak görülmektedir. 


Cengiz Aytmatov’un eserlerinde işlediği bir diğer türeyiş efsanesi de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikâyesinde anlatmış olduğu, Nivih’lerin soyunun bir denizkızından türediğine dair efsanedir. Yazar aynı hikâyeye bir yaratılış efsanesi ile başlamıştır. 

Hikâye küçük bir çocuğun (Krisk) fok balığı avcılığını öğrenmesi için babası Emrayin, amcası Mılgın ve Orhan Dede ile birlikte denize açılmaları ile başlar. Bir süre sonra deniz üzerinde bir sis tabakası oluşur ve günlerce bu sis kaybolmaz. Yollarını kaybetmişlerdir ve onlara yol gösteren aguguk kuşu (kutup baykuşu) bir türlü görünmemekte aynı zamanda içecek suları da tükenmek üzeredir. 

Bu nedenle çocuğun bir süre daha yaşaması için diğerleri, önce Orhan dede, sonra Mılgın amca ve son olarak çocuğun babası Emrayın birer birer kendilerini feda ederler. En sonunda çocuk kurtulur ve halk arasında onun etrafında bir efsane oluşturulur. Diğerleri de “Orhan rüzgârı”, “Emrayin yıldızı”, “Mılgın Akay” dalgaları olarak efsanede yerlerini alırlar. 

Cengiz Aytmatov eserlerinde ferdîn hürriyeti temasına oldukça fazla önem verir. Ali İhsan Kolcu, bunu, yazarın eserlerindeki temel güç, yani yazarın “etymon-spritüel” i olarak ifade eder. Hürriyet kavramı hep sembolik ifadelerle yansıtılır. Kolcu’ya göre, “Bu ya bir Beyaz Gemi’dir, ya gökte uçan bir çaylaktır, ya bir efsane, ya da bir çobanın söylediği memleket türküsüdür.”


Dr.Gülsine UZUN
Arş.Gör.Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü - pdf




YUNAN MİTOLOJİSİNİN İLERİ ÇAĞLARINDA DA  
APHRODİTE İLK DİŞİ OLARAK DOĞAN TANRIÇADIR VE 
EROS ONUN OĞLUDUR. 
YANİ GAİA İLE APHRODİTE AYNI KİŞİDİR.






Orestes ve iphigenia Efsanesi




Aiskhylos'un "Agamemnon" üçlüsünde, Sophokles'in "Elektra", Euripides'in de hem "Elektra" hem de "Orestes" tragedyalarında rol alır. 

Antigone gibi insanlarüstü bazı yasaları korumayı, bazı ilkeler adına kendi kendine eyleme geçmeyi göze alan yiğit bir kızdır. Ne var ki, eli kana bulandığı, anasını öldürmek gibi korkunç ve doğadışı bir suça karıştığı içindir ki, Elektra - adının tersine - karanlık ve karmaşık bir kişilikle canlanır gözümüzün önünde. 

Hamlet sorununu ilkçağ tragedyasında dile getiren kişidir.

Bu bakımdan tragedya yazarlarını çekmesi, büyülemesi, karakterini çeşitli açılardan ele almayı esinlemesi şaşılacak bir şey değildir.

Agamemnon Troya (link) savaşına çıktığı zaman , kocasını affedemeyen karısı Klytaimestra, Atreusogullarının baş düşmanı Aigisthos'la kocasını aldatır ve yıllar geçip Agamemnon dönünce iki âşık onu alçakça bıçaklarlar. 

Gene yıllar geçer, bu kez Elektra delikanlılık çağına gelen kardeşi Orestes'i babalarının öcünü almak üzere yetiştirir. Kardeşinin önce Aigisthos'u, sonra da Klytaimestra'yi öldürmesine yardım eder. Ana katili olduktan sonra, Orestes'in peşine Erinys'ler takılır. Elektra'nın rolüyse burada biter. Herhangi bir pişmanlık duyduğu tragedyada söz konusu değildir. Elektra kan davasının en belirgin simgelerinden biridir.

...

Orestes eylemini haklı gösterir: Evet, der, anamı öldürdüm, ama o da babamı öldürmüştü, tanrıların tiksindiği pis bir kadındı anam, oysa benim elime güç katan, Pytho (link) tanrısı Loksias'tır, yani Apollon'dur. 

Böyle konuşurken, birdenbire yanı başında kara urbalı kadınlar belirir, bakar ki Gorgo yüzlü, saçları yılanlarla örülmüş Erinys'ler bunlar. Ellerinden taptaze kan damlamakta. Orestes bağırır, çağırır ve deli gibi atar kendini dışarıya. 

"Eumenides" tragedyası Delphoi tapınağının önündeki bir sahneye açılır:

Apollon'a sığınmış olan Orestes evrenin göbeği  sayılan taşın üstüne yıkılmış, yalvarmaktadır. Erinys'ler korkunç hırıltılarla dört dönmektedir çevresinde.  Apollon gelir, onları uyutur, derken Klytaimestra'nın tayfı dürter, uyandırır köpekleri,  Apollon oklarıyla onları kovduktan sonra sahne değişir ve Atina'daki Akropolis görülür. 

Orestes'in davası Athena'nın tapınağı önünde görülecektir bu kez. Tam bir mahkeme sahnesidir bu.  İki hak ve hukuk anlayışının çarpıştığı bir mahkeme: Geleneksel kısas kurallarını simgeleyen Erinys'ler, kendini ve eylemini savunan bir insanla karşı karşıya gelip tartışmaktadırlar, sonuç mahkemenin vereceği oylara bağlıdır.

Orestes Athena tanrıçanın verdiği bir oy fazlasıyla beraat eder. Böylece tanrı kararı, kader ağırlığı yerine insanların mahkemesi, yani Areopagos kurulmuş olur. 

Tragedyanın sonunda yenilgiye uğrayan Erinys'ler korosu öfkeyle çekilmek üzeredir ki, Athena onları Atina'nın koruyucuları olarak şehirde kalmaya çağırır, buna karşılık Atina halkından sonsuz saygı göreceklerdir. Erinys'ler değişir, iyi niyetliler diye çıkarlar ortaya, bunun simgesi eski hukukla yeni hukuk anlayışının birleşmesi olsa gerek. Erinys'ler bundan böyle Atina'ya bereket saçacak tanrıçalar olarak intikamı değil, adaleti gerçekleştireceklerdir.

Aiskhylos'un, Atina din ve devlet anlayışını yüceltmekte ve yeni yeni kavramlar kurup, onları canlandırmaktaki ustalığı bu üçlüde en yüksek zirvesine erişmiştir. Zaman geçince, Erinys'ler, insanları yeraltında cezalandıran tanrıçalar olarak görülmeye başlar. Eski metinlerde beliren bu inanış Vergilius'un "Aeneis" destanında dile gelmektedir:

Erinys'leri Tartaros'un dibinde ruhlara ellerindeki kamçılar ve yılanlarla korku salıp eziyet eder görürüz. Cehennem kavramına yaklaşan bu görüşler Roma mythos ve şiirinde Etrüsk etkisiyle gelişmiş olabilir.

...

ara not:
Bir Artuklu Parası Ejderhaya binmiş, yılanı Kamçı gibi kullanan Şaman ikonografisi gibi. Anadolu Menkıbelerinde Aslana binen ve yılanı kamçı gibi kullanan evliya söylenceleri vardır..Hacı Bektaş_ı Veli Ejderha Donuna girer. Sanırım tamamen Şamancıl bir mitoloji..Ejderha ÖD ya da ÖDLEK TANRI yani Zaman Tanrısı.."Kam" Yani Şamanlar "Kam-çı" kullanarak Zamana Hakim olduklarını simgeliyor olabilirler..Nuray Bilgili

(The Artquids Turks or Artuqid Turkish Dynasty (1102-1409) Coin: "A iconography, like Shaman riding on a dragon, uses snake as whip . In Anatolia there are legends, myths of saints riding lions using snake as whip. like Saint "Hacı Bektaş Veli" impersonate Dragon . I think it is quite a shamanic myth .. Dragon is the TIME GOD .. May represent that "the Shaman is controlling the Tıme" ..."  A Shaman called in Turkish = Kam ; and whip = Kam-çı)


...


Orestes İtalya'ya Tauris Artemis'ini getirmiş ve Nemi'ye yerleştirmiş. Gerçekten de Latium'un bu şehrin çevresinde bir göl, kutsal bir koru ve Diana'nın bir tapınağı vardı. Tauris'te olduğu gibi burada da tanrıçaya insan kurban edilirdi. Tapınağa başrahip olabilmek için kendinden önceki başrahibi tanrıçaya kurban etmek gerekirmiş bu tapınakta. Başka bir efsaneye göre, tanrı Asklepios'un dirilttiği Hippolytos Artemis'e kaçırılıp İtalya'ya getirilmiş ve Virbius adıyla tanrıçanın kültüne girmişti.

...

Orestes efsanesinin son bölümü Hermione ile evlenmesine değinilir. Orestes'le Hermione'yi babaları daha çocukken nişanlamışlardı, ama Troya savaşından sonra Menelaos kızını Neoptolemos'a verir. Tauris dönüşünde Orestes nişanlısını kaçırmaya kalkar, Naoptolemos'la kavgaya tutuşurlar, bir ayaklanma olur, Akhilleus'un oğlu ölür. Orestes Hermione'yle evlenir, Argos'a kral olur ve çok uzun bir ömür sürer.


Kaynak:
Azra Erat - Mitoloji Sözlüğü




Orestes Efsanesini anlatan Lahit - MS.145-İtalya 
Cleveland Museum of Art







Tauris bugünkü Kırım'dır.
İskitler (Skyths, Scythians, Saka), MÖ 8. yüzyıl MÖ 3. yüzyıl arasında Avrupa'nın doğusu Kırım ve Pontik Bozkırlar ile Orta Asya'da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi'ni (Kırgızistan ve Tacikistan) de içine alan geniş bir bölgede yaşamışlardır.






Iphigenia Tauris'te (Kırım'da) -Euripides (MÖ.4.yy)


Truva savaşı öncesi Agamemnon hava şartlarından dolayı yelken açamaz, bunun sebebi Artemis'tir. Ona en büyük kızını kurban etmesini söylerler ve yelken açılacaktır. Lakin Prenses Iphigenia'yı kurban etmek üzere iken, Artemis gelir ve sunakta olan Iphigenia'yı bir geyik ile değiştirirek kurtarır. Tauris'teki Artemis tapınağına getirir ve rahibesi yapar. 

Tauris'te korkunç bir fırtına hüküm sürmektedir. Iphigeneia ve Artemis'in diğer rahibeleri, bu doğal afeti dindirmeleri için tanrılara dua etmektedir. Fırtına yavaş yavaş diner, Iphigeneia gördüğü korkunç rüyayı anlatır. Babası Agamemnon annesi tarafından öldürülmüş, kendisine de ağabeyi Orestes'i öldürmesi için Clytemnestra tarafından bir kılıç verilmiştir. Rahibeler şaşkındır. Iphigeneia, Artemis'e ailesi üzerindeki lanetin bitmesi için kendi canını almasını diler. İskit'lerin kralı Thoas'a bir yabancı tarafından öldürüleceği kehanetinde bulunulmuştur. Iphigeneia'dan adaya gelen bütün yabancıları öldürmesini ister. Ancak bu sayede korkusunu yenebilecektir. 

Halk, iki yabancının sahile ayak bastığını söyler; onların öldürülmesi tanrıları mutlu edecektir. Iphigeneia bu görevi yerine getirmek istememektedir fakat başka çaresi yoktur. İskit'liler, çılgın bir dansla kurban edilme törenine hazırlanır. Orestes ve Pylades, Iphigeneia'yı bulmak üzere Tauris'e gelmiş fakat İskitliler tarafından ele geçirilmişlerdir. Zincirler içinde Thaos´un huzuruna çıkartılırlar ve kraldan öleceklerini öğrenirler.

Pylades ve Orestes, sunakta kaderlerini beklemektedir. Orestes kendisini suçlamaktadır. Annesini öldürdükten sonra en yakın arkadaşının da ölümüne sebep olmaktadır. Kendi günahları için tanrılardan cezalandırılmayı diler. Pylades, arkadaşıyla beraber ölmenin korkunç bir şey olmadığını söyleyerek onu teselli etmeye çalışır. İlk önce Pylades götürülür; Orestes geride kalmıştır. Büyük bir umutsuzluk ve yorgunluk içinde uykuya dalar. Eumenides, Orestes'e rüyasında görünür ve Clytemnestra'nın ölümüyle ilgili görüntülerle onu korkutur. Orestes'in tanıyamadığı Iphigeneia, Agamemnon'un Clytemnestra tarafından öldürülüşünü yabancıdan duyar. Ayrıca öldü zannedilen Orestes'in gerçekleştirdiği korkunç suçu da öğrenir. Sadece Elektra hala Miken'de yaşamaktadır. Rahibeler, anavatanlarının kaderi, Iphigeneia ise ölen ailesi için yas tutmaktadır. Zincire vurulmuş Yunan kadınlarının Orestes tarafından kurtarılma ümitleri yok olmuştur. Ağabeysiyle beraber olmak için Iphigeneia ölmeyi diler.

Iphigeneia, iki yabancıdan birini, Elektra'ya bir mesaj göndermesi için kurtarmaya karar verir. Seçimi, ona kardeşini hatırlatan Orestes'ten yanadır. Iphigeneia, zincire vurulmuş iki adamdan sadece birini kurtaracağını söyler. Her iki adam da diğerinin hayatının bağışlanması için yalvarır. Pylades, arkadaşı için ölmekten mutluluk duymaktadır, fakat Orestes onun fedakârlığını kabul etmeyi reddeder. Eğer Pylades onu seviyorsa yaşamalı ve görevini yerine getirmelidir. Pylades bu teklifi reddeder ve ölümünde bile arkadaşına sağdık kalacağını tekrarlar. Iphigeneia, Orestes'in dışarı çıkartılmasını emreder fakat genç adam buna karşı çıkar ve arkadaşı kurtarılamayacaksa, kendisini öldüreceğini söyler. Iphigeneia şartı kabul eder, Orestes, Pylades'e veda eder. Iphigeneia, kendi kimliğini açıklamadan Pylades'e bir mektup verir ve bunu Elektra'ya ulaştırmasını söyler. Pylades, tanrılardan ona yardım etmesini ve Orestes´i kurtarabilmeyi diler.

Iphigeneia, sunağın önünde, Diana'ya, kendisine verilen kurban etme görevi için ne kadar üzgün olduğundan yakınır. Diana'dan bu korkunç görevi yapabilmesi için kendisine güç vermesini diler. Rahibeler, Orestes'i kurban edilmek üzere hazırlar. Birbirlerini hala tanımamış olan Orestes ve Iphigeneia, karşılıklı bir şekilde birbirlerine sempati duymaktadır. Artık Iphigeneia, kurban etme görevini yerine getirmek zorundadır. Tam bu esnada Orestes, Aulis'te tıpkı kendisi gibi kurban edildiğini düşündüğü ablasını hatırlar. Bu sözlerle beraber Iphigeneia, kardeşini tanır ve kendisinin kim olduğunu söyler. 

Pylades'in kaçtığını öğrenen Thoas, onların yanına gelir ve Iphigenia'dan kurban etme görevini yerine getirmesini ister. Orestes'in Iphigeneia'nın kardeşi ve Agamemnon'un oğlu olduğu gerçeği ne kralın, ne de İskitlilerin fikrini değiştirmez. Tam bu sırada Pylades bir grup yunan askeri ile gelir ve Orestes'i kurtarmaya çalışır. Diana tarafından durdurulan savaşta Thoas öldürülür. Tanrıça Diana, onun sunağını uzun zamandır lekeleyen İskitlilerden timsalini Yunanlılara teslim etmelerini ister. Orestes işlediği suçun bedelini gözyaşlarıyla ödemiştir. Miken'e dönüp ülkesini huzur içinde yönetmelidir. Iphigeneia'da kendi halkına geri döner. Bu trajik dönemin bitmesiyle eser sonlanır...





Altın Geyik

Ramayana Hindistan’ın en çok bilinen yapıtıdır. Bu destanda 24.000 beyitte Rama ile sadık eşi Sita’nın aşkı anlatılır.

Ravana isimli iblisin, dünya üzerinde kurduğu egemenliğin ortadan kaldırılması için, mistik ve yarı tanrıların ve tanrıların elbirliği ile çalışmasıyla başlar. 

Ravana Sita'ya aşıktır, onunla evlenmek ister. Sita'nın geyikleri sevdiği duyar, iblis Mareet'e kendisini bir altın geyiğe dönüştürmesini emreder, böylece Sita ona aşık olacaktır. Sita mest olmuştur, Rama'yı onu yakalaması için ormana gönderir. Ama Lakshmana Sita'yı uyarır, onun bir iblis olduğunu söyler, Rama geyiğin peşine düşer, onu okla vurur, iblis Rama'dan korktuğu için sesini taklit eder ve Sita'dan yardım ister..... ingilizce link



Artemis













11 Mart 2015 Çarşamba

ŞAMAN - KIMIZ - GEYİK DONUNA BÜRÜNME





"Kazaklar misafirlerine Kımız ikram eder, 
Mayıs sonunda "Yaz Töreni" veya "Kımız Töreni" adı verilen törende, 
yeşillenen doğanın üstüne Kımız serpiştirirler ve 
Yeni Yılı, Beyaz (Ak) Güneşi ve Kımızı kutlarlar." 

 Radloff







Tunguzlar - Evenkler

Dilleri Altay dil ailesine mensup olup Türkler ve Moğollarla yakından ilgili, ortak geçmişe sahip bir etnik grup. Dilleri Moğolcaya ve Sibirya’da konuşulan Türki dillere yakındır. Çinlilerin Dong Hu dedikleri Japon Denizi kıyılarındaki Tunguz boyları Hiung-nu’nun üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Tunguzlar hakkında Türkiye’de yeterli çalışma yapılmamıştır. Ancak, Rus, Japon ve Çin tarih bilimcileri ile dilbilimcilerinin değerli çalışmaları vardır

Tunguz kökenli halklar günümüzde Kuzey Çin ve Rusya’nın merkeze en uç toprakları içindeki Mançurya bölgesinde yaşamaktadırlar. Çin’in İç Moğolistan bölgesinde de yaşayanları vardır. Tüm nüfuslarının 15 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir. Rusya’da Evenks özerk bölgesinde de Evenk Tunguzları yaşar. Rusya’da diğer yaşadıkları bölgeler; Tyumen, Tomsk Oblasts, Krasnoyarsk Krai Okrug, Irkutsk, Chita,  Amur Oblasts, Buryatya, Yakutistan, Khabarovsk Kray, Sakhalin Oblast.






"Dans eden Geyik" Şaman/Kam / Ulanbatur-Moğolistan


"Orta Asya'da geyik kutsal bir hayvan. Geyik ana deniyor. Türk hakanının sevgilisi, Deniz Tanrıçası olan bir dişi geyiktir. İnanışa göre eski Türk kabilelerine kuracakları yurdun yerini gösterirmiş. Ayrıca yol gösterici. Yolu gösterdikten sonra kayboluyor. 

Bu motif birçok efsaneye ve Anadolu masallarına girmiş, Tanrısal bir hayvan olarak algılanıyor. Asya'da İslamiyeti kabul eden Türk dervişleri arasında "geyikli" adında derviş grubu vardı. Bunlar başlarında geyik boynuzları bulunan başlıklar taşırlardı. İlk müslüman dervişlerinden Ahmet Yesevi turna donuna, Hacıbektaş Veli güvercin donuna, Abdal Musa da geyik donuna bürünmüş." 


Prof.Dr.Bahaeddin Ögel TÜRK MİTOLOJİSİ
(aynı konu Ortadoğu Uygarlık Mirası-1 Muazzez İ.Çığ işlenmiştir.)




ÜÇ BÖLGE ; ORTA ASYA , AMERİKA VE DANİMARKA



"Geyik Tonuna Girmiş Kam", ellerinde OZ Tamgası
Kelt - MÖ.1.yy - La Tene
Keltler ya da Galatlar özgün bir kültür müdür?





"Karaayaklar grup halinde avlanmayı kurtlar ve köpeklerden öğrenmişti. Kurtları makoiyohsokoyi, Kurt Yolu (WolfTrail) ya da Samanyolu, olarak gökyüzünde hala görürüz ve bize bir arada nasıl çalışacağımızı hatırlatırlar.

Kurtların öğrettiği bir başka şeyse toynaklı ve boynuzlu hayvanların yemek için uygun olduğu ancak pençelilerden uzak durulması gerektiğiydi. Atlar bu hususta hiç de hevesli görünmeseler de Karaayaklar ponokaomitai-ksi ya da geyik-köpek dedikleri büyük atlar beslemeye başladıklarında, atlar bu isimden hoşnut kalmış, geyik boynuzlarının kutsal ayinlerde kullanılmasından onur duymuşlardı."

"Karaayaklar, kadim hısımlarının -Orta Asya kabileleri- bundan binlerce yıl önce ilk kez ata binip bozkırlar boyunca göçebe medeniyetleri kurduğu zamandan kalma bir yaşam tarzını aniden kaybediyorlardı. Karaayaklar ve diğer ova Yerlileri bu hayat tarzının emanetçileriydiler."

sayfa 25-27
AT - J.EDWARD CHAMBERLİN



KARAAYAKLAR KUZEY AMERİKA YERLİLERİ.....
RESİM İSE PAZIRIK KURGANINDAN.....



"Wolves and dogs first taught the Blackfoot how to hunt in, packs. You can still see them in the sky as makio-yohsokoyi, the Wolf Trail or Milky Way, reminding the people how to work together. The wolves also told them that animals with hoofs and horns were all right to eat, but those with paws and claws should be left alone. Horses were never keen on this, but when the Blackfoot got the big horses and called them ponokaomitai-ksi, or elk-dogs, the horses liked that name, and felt honoured when elk antlers were used in sacred rituals."

"Suddenly, the Blackfoot seemed to be losing a way of life that had originally been created by horses and humans thousands of years earlier, when their ancient kin- the tribes of central Asia - had first ridden a horse and spread out across the steppes in nomadic civilisations that became a wonder of the world."


Horse: How the Horse Has Shaped Civilizations by J. Edward Chamberlin




28 Ocak 2015 Çarşamba

HATTİLER VE ASYA KELİMESİ





Hitit (Nesili) / Geyik biçimli gümüş rhyton -kutsal sunu kabı-
ve ağız kenarındaki detaylar - MÖ.14.yüzyıl

Hattuşa'nın MÖ.14. ve 13. yüzyıllarına ait ibadet konuları üzerindeki tabletlerden 
öğrendiğimize göre, Hitit rahipleri dinsel törenleri yönetirlerken 
kendi dillerinden olmayan alıntıları okuyorlardı. 
"Rahip şimdi Hattili (yani Hattice) konuşuyor" ....

Metropolitan Müzesi'nde







KÜLTÜR BİRLİĞİ....



Bir elinde "KADEH" , diğer elinde "ŞAHİN/DOĞAN/KUŞ"
Biri Frigya , diğeri Orta Asya.









Hattians, an ancient people who lived in central Anatolia 
before its conquest by the Hittites. 


"Parthians, Scythians, Saka, Urartians, Hurrrian, Sumerian language; it is neither an Indo-European language nor a Semitic language. And Hittite used Hattian language, also called Hattic, Khattic or Khattish, non-Indo-European-non Semitic, an agglutinative language of ancient Anatolia in 3rd and 2nd millennia BCE."




In the section misleadingly tacked into Chapter 7 "The Greek Alphabet", Isaac Taylor, in his founding monograph, traced the provenance of a group of symbols that fall outside of the Egypto-Semitic-Greeco-Roman evolution line. These characters, that showed up in a number of Anatolian alphabets, Isaac Taylor classed as "Asianic" scripts, and traced them to an independent line of development that occupied Asia Minor in the 2nd millennia BC. 

Isaac Taylor traced the vestiges of that stand-alone writing script back to the Hatti-Hittite states, known at his time as a Hittite state. In the conclusion of the Asianic section I.Taylor presents a table showing examples of a genetic connection of the "Hittite" syllables with the later syllables of the Cypriote Syllabic script. That table is remarkable not only in illustration of derivation of the Cypriote Syllabic script elements from the Hatti-Hittite script, but also by allowing juxtaposition that demonstrates a remarkable resemblance of the Cypriote Syllabic elements with the letters of various Türkic scripts. 

S.Amanjolov initially demonstrated the probable derivation of the Eastern Asian Türkic scripts from the Phoenician in the 1971, and further substantiated that thesis  in his 2003 monograph, but he stopped short of following the evolution of the Türkic scripts to the levels older than the 12th c. BC Phoenician script, and did not examined the Hatti-Hittite independent Asianic branch. Amazingly, the Türkic- Cypriotic connection was recorded among the Türkic genesis legends, see Djagfar Tarihi.

Isaac Taylor, M.A., LL.D.
THE ALPHABET AN ACCOUNT OF THE Origin and Development of Letters
LİNK






The oldest name for Anatolia (Asia Minor)  was 
"Land of the Hatti"... 





We need to pay attention to the comparisons of As with Turks in the source.

It is necessary to notice that the name of the late Roman provinces «Asia» ascends to the name of the Minor Asian country «Assuva». The component «iya» in the word «Asia» ascends to the Turkic notion of «settling, country»; and this lets judge that component «uva/oba» in the word «Assuva» is identical to «iya», i. e. the name «Assuva/Asia», ethimologized as «country of As».

It is well known that the As people descended from the Pechenegs who lived near Tanais and the Azov Sea. It is also well known that Pechenegs are Turks. The origin of the name “Azerbaijan” is related to “As”. So is Asia.




* * * 




"As" ların kökeni tartışmalı olsa da, İzlandalı tarihçi onları Türklerle aynılaştırması tesadüf değildir. Belirtelim ki, Roma eyaleti "Asya"nın adı “Küçük Asya'da bulunan "Assuva" nın adı ile alakalıdır (Qenri, 1987: 37). 

Ancak biz düşünüyoruz ki, Asya adı "Aslar Ülkesi" gibi okunmalıdır (örneğin, Persia - Farslar ülkesi, Rusya - Ruslar ülkesi vb. ) 

Yani bu durumda "~IYA" eki Türk "ey, ev, oba" - yani " ev, yerleşim yeri, mesken" kavramları ile aynı manadadır ve muhtemelen, " Assuva "adındaki"-uva", " IYA" eki ile aynı anlamdadır ve Türk" uva - oba "kelimesinden alınmıştır. 

"As"ların menşeyi tartışmalı olsa da, onların isimlerinden biri de "Alan" dır. İranistler kesin olarak "as/alan"ları İran dilli olduklarını sanırlar. (Abaev, 1949: 33).  Fakat yukarıda sunulan bilgilere dayanarak diyebiliriz ki, onların bu görüşleri asılsızdır ve Snorru Sturukson’un Aslar’ın Türk olması hakkındaki görüşünü onaylayan başka bir örnek getirelim. Bu Slavcadan tercüme edilen İosif Flavi’nin “Yahudi Muharebisinin tarihidir: 

….. язык же ясескый есть ведомо (! –düşününüz-вөдомо- yani “bilindiği gibi”- müellif) Peçenek boyundan (Peçeneklerden) gelen (doğan) biri olarak […], “Tan ve Meot denizi yakınlarında yaşayanlar…”; ve “As dili köken itibariyle Peçeneklere aitti.. ” (Мещерский, 1958: 454; Pritsak, 1975: 229). 

Aləkbər Ələkbərov - LULUBİ ETNONİMİNİN KÖKENİ
Gümüşhane Üniversitesi ,sayı 9, 2014 / PDF:




"Kuššara kralı olarak da kendini sunan Hattušili'nin adında Hatti kelimesi vardır."

"Kuzeyde bulunan Gašga - Kaşka'lar İskit boyudur."

"Asya, insanlığı yaratan ve bilimi, ışığı temsil eden ateşi getiren Prometheus'un de eşidir. "
Prometheus doğuyu, Zeus batıyı temsil eder.





















URMU TEORİSİ : 
Türklerin Anayurdu buraları, Atayurdu ise Altaylardır:Dilmizde buralarda oluşmuştur. Mesela Tarkan adını sıkça görürüz....

Ön Asyada yaranmış prototürk dili m.ö. IV binyılın ortalarında batı ve doğu kollara ayrılmış, doğuya giden prototürk urugları Orta Asyadan İtil yakalarına ve Altaya kadar ayrı-ayrı bölgelerde ikinci Atayurdlar salmışlar.

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu