Kazak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kazak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2025 Pazartesi

Dünkü Düşman El Olamaz

 

Geceki (dünkü) düşman el (halkımız) olmaz, eteğini kesip yeng olmaz.

Bugün doğan (doğduğun) toprağını satsang, erte (yarın) koynungdaki kadını,

balacığıngı (yavrucuklarını), sağ salasın mı ? (koruyabilecek misin?

Bin Bala / Myn Bala



Dünkü Düşman El Olamaz !
Myn Bala Haklı



27 Ekim 2020 Salı

Kazak Prof. Salkaraoğlu

 

"Eski Türkler Europoid ırkına ait.."...

"Yunanlıların İskit, Perslerin Saka, Çinlilerin Sai-jin dedikleri Eski Türkler..."...

Prof.Dr. Köşygara Salgarauly (Qoyçuqara Salqaraoğlu)


"Çok fazla suistimal var. Kasıtlı olarak çarpıtılmış birçok kanıt var.... Modern resmi tarih ile oynanılmış ve Avrupa merkez anlayışı ile yazılmış. "Göçebe" halklar birçok yerde yerleşik halkların bir parçası olmuştur, ancak hiçbir iz bırakmadan da kaybolmadılar. Eski uygarlığın başlangıcından beri Asur ve Babil'den, daha sonra Mısır'a ve daha sonra Yunanistan ve Roma'ya kadar, her döneme önemli katkılarda bulunan bu "yabancı göçebe halkların" izleri görülür. Sadece görmesini bilen gözler, bilgileri özümseyebilecek ve özetleyecek zihin gerek! Hatta eski Çin ve Hindistan'a yerleşmiş göçebe kabilelerin tarihini de içerir. Çünkü eski zamanlarda, Batı'da veya Doğu'da, bu "göçebelerin" müdahalesi olmadan, tüm bölgeyi fethedebilen ve imparatorluk düzeyinde köklü büyük devletler kurabilecek tek bir yerleşik halk yoktur... Antik çağın kadim yüzünü gösteren mevcut antik verilere daha yakından bakarsak, tarihte bilinen tüm eski uygarlıkların iki kültürün kesiştiği yerde ortaya çıktığını ve geliştiğini göreceğiz - yerleşik kültür ve sözde "göçebe "kültürü...

Göçebeleri sınıflandıran İngiliz Ansiklopedisi onlara şöyle diyor: “Vahşi göçebeler, yani toplayıcılar; Çobanlar, tüccar göçebeler, mevsimlik yerleşimciler, suç çeteleri, yerleşimciler ve fakir yerleşimciler. Çingeneler, dilenciler..." Oysa bu açıklamalar bugünün şartlarına göre yapılmıştır. Büyük Bozkır sakinleri, hayvancılıkla geçinirdi ve geçimlerini sağlamak için sürekli olarak diğer bölgelere göç ediyorlardı, ancak medeniyet sahibiydiler. Hatta bunların yerleşik olanları da vardı. Onlara vahşi diyerek ötekileştiremezsiniz. Onları "yerleşik" ve "göçebe" olarak ayrıştırmak zalimliktir...


Tuva Arjan Kurganları - Bu sanatı "göçebe" dedikleri yaptı. - SB



Nasıl ki yanlış ilk adım binlerce yanlış adıma yol açabiliyorsa, ilk tarihçilerin hataları da zaman içinde düzeltilmedi. Bu da bir dizi adaletsizlik ile suistimale yol açtı. Amerikalı araştırmacı E. Mackenzie'nin kitabında "Hiç kimse insanlık tarihini tarihçiler kadar çarpıtmadı" demesine rağmen hatalar düzeltilmedi. Oysa yanlışı düzeltmek ilerlemenin garantisidir. İlerlemek için çok fazla yaşam tecrübesi ve bilgisi olan bir toplum, seleflerinin hatalarını düzelterek ve tekrarlamayarak yeni başarılara ulaşabilecekti.

Bu açıdan bakıldığında, bir zamanlar vicdansız tarihçiler tarafından bencilce ve küstahça bilim camiasına sunulan yanlış ifadeler, insanlığın geri kalanını dünya medeniyeti sahnesine geride bırakan Avrupa halkı tarafından düzeltilip engellenmelidir. Bir şansı vardı, ancak, maalesef bu yapılmadı. Geçmişin hatalarını düzeltmek yerine onlar da geçmişin ilkelerini takip ederek bencil hırslarını doruklara çıkardılar. Maalesef bilime özgürce hakim olan ve hâkimiyetini sürdüren "Avrupa merkezcilik" olarak adlandırılan bu bencil Avrupalı küstahlığının temsilcileri, gelecek nesillerin zihinlerini şekillendirmek için yorulmadan çalışmaya devam ediyor. Böylelikle eski benmerkezci meslektaşlarının oluşturduğu tarihsel bilinci zamanlarının bilgisine uyarlamak ve uyumlu hale getirmek için Avrupa merkezciliğin bayrağını yükselten Avrupa-merkezci akademisyenler, eski "tarihi halklar" ve "tarihsel olmayan halklar" adlarını kaldırmış ve onların yerine yeni isimler kullanmıştır; Eski "tarihsel halklar" artık "yerleşikler" ve "tarihsel olmayan insanlar" da "göçebeler" olmuştur. Bu ifadeler de diğerleri tarafından derhal bilimsel dolaşıma sokulmuştur!"

Tarihi büyük bir dağ olarak düşünürsek, o dağın sadece bir taşının çalışılmasına, doktora ve adayın çalışmaları için yazılmasına izin verildi. Diğer taşlara dokunmamalısın!...

Genetikçilerin insanlığın ilk doğum yerinin Güneydoğu Afrika olduğunu söylediği doğruysa, sadece bir Kazak değil, bu bölgedeki tüm Türk halklarının kökenini aramak gerekir. Daha sonra Afrika'dan Asya kıtasına taşındılar. Herodot'tan önceki tarihçilere göre Kafkasya dünyanın kenarı olarak görülüyordu. Bu nedenle, bu Asya, Büyük ve Küçük Asya araştırılmalıdır... Tarihçiler Kafkasya'daki bu geniş bozkıra "Büyük Bozkır" dedi. Bozkırların tarihi genel olarak birleşme ve dağılmalardan ibarettir.

Herkes bilinçli gelişimin üç aşamasından geçmek zorundadır. Birincisi, tarihsel bilinçtir. Tüm toplumun bilişini oluşturur. İkincisi, ulusal bilinçtir. Toplumdaki insanları, ulusal çıkar ve devletin çıkarları doğrultusunda çalışmaları için eğitir. Üçüncüsü yurttaşlık bilincidir. Herkesi insanlığın pisliğinden kurtarır ve onları en yüksek ahlak ideallerine götürür...

Her halükarda, insanlığın binlerce yıldır yarattığı, geliştirdiği ve bugüne kadar getirdiği tüm zenginliği "yerleşimcilere", barbarca yıkım gücünü de "göçebelere" atfetmek tek taraflı yazılmış tarihtir. Ve bilimsel araştırmada tek yanlılık hiçbir zaman doğru olmamıştır. Bu nedenle, tarihsel gerçeğe ulaşmak için, herkesin ortak tarihimizi yeniden düşünmesi, XXI.Yüzyıl ışığında çalışması gerekir.

Vahşi olarak kabul edilen ve tamamen araştırma kapsamının dışında bırakılan "göçebelerin" antik kökenleri araştırılmalıdır. En iyisi sıfırdan başlamak, tüm hikayeyi yeniden yazmak: "Gerçek yerleşimciler kimler?", "Nereden geldiler ve nasıl ortaya çıktılar?", "Antik çağlarda bozkır", "Asya ve Küçük Asya'ya farklı zamanlarda farklı isimlerle gelen savaşçı göçebe kabileler kimlerdir? Hepsi aynı insanlar mıdır yoksa farklı dil, din ve tabiata sahip farklı halklardan mıdır?" , "Yaşam tarzlarının özellikleri nelerdir?", sorularına doyurucu cevaplar vermek gerekiyor... Avrupa merkezli tarih anlayışı ile yazılmış modern "resmi tarih" ile bu sorulara cevap veremeyiz...

"Saklar (Sak-İskit) Türk'tür."

Ортақ тарихтағы олқылықтар
16.08.2016 / link / link
10.04.2019 / link

Халқымыздың тарихы жайлы жазба деректер
29.01.2016 / link

Görseldeki kitabın Türkçeye kazandırılması dileği ile...
SB

27 Mayıs 2017 Cumartesi

II.Dünya Savaşı'nda Hollanda'daki Esir Kampında "Bitirilen" Hayatlar...






Amesfoord Esir Kampında Ölen Özbek-Kazak-Kırgız Türkleri




Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü?

Orta Asya'daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda'daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki de tamamen unutulacaklardı.

Her baharda kadın-erkek, yaşlı-genç yüzlerce Hollandalı, Utrecht yakınlarındaki Amersfoort kenti yakınlarındaki bir ormanda toplanır. Bu insanlar Naziler tarafından tam bu noktada silahla infaz edilen ve yarım yüz yıldır unutulmuş olan 101 meçhul Sovyet askerini anmak için mumlar yakarlar.

Burada yatanların hikayesi Rusya'da birkaç yıl çalıştıktan sonra 18 yıl önce Amersfoort'a geri dönen gazeteci Remco Reiding'in yakınlarda bir Sovyet savaş mezarlığı olduğunu öğrenmesiyle başladı.

Reiding "Daha önce hiç duymadığım için şaşırmıştım. Mezarlığı ziyaret ederek arşiv bilgileri ve tanıklıklar aramaya başladım" diyor. Araştırmaya başladığında mezarlıkta 865 Sovyet askerinin yattığını, 101'i dışında hepsinin cansız bedenlerinin Hollanda'nın diğer bölgelerinden ve Almanya'dan getirildiğini, fakat isimsiz 101 kişinin orada, Amersfoort'ta öldürüldüğünü öğrendi.

Almanya'nın Sovyetler Birliği'ni işgale başladığı ilk haftalarda Smolensk yakınlarında esir düşen bu 101 kişi, işgal altındaki Hollanda topraklarına propaganda amacıyla getirildi.

"Özellikle Asyalı görünüme sahip esirleri seçip, Nazilere direnç gösteren Hollandalılara sergilemek istiyorlardı. "Alt insan" diye tanımladıkları bu insanları gördükten sonra Sovyetlerin neye benzediğini anlayan Hollandalıların Almanya'ya destek vermesini umuyorlardı" diyor Reiding.

Nazilerin Sovyet halkları hakkında düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı kişiler ise Amersfoort'taki toplama kampında kalan Hollandalı komünistlerdi. 1941'den beri Yahudilerle birlikte bu kampta tutuluyorlardı. Fakat plan işe yaramadı.

Bugün 91 yaşında olan Henk Broekhuizen, hâlâ hayatta olan az sayıda tanıktan biri. Ergenliğinde Sovyet esirlerinin kente getirilişini izlediğini hatırlıyor.

"Gözlerimi kapattığımda yüzlerini hatırlıyorum" diyor ve ekliyor: "Paçavralara bürünmüşlerdi, hiç askere benzemiyorlardı. Yalnızca yüzlerini görebiliyordunuz. Naziler onları tren istasyonundan kampa kadar ana caddeden yürüttüler. Çok küçük ve güçsüzlerdi, ayaklarına da çaput bağlamışlardı. Bazıları arkadaşlarının koluna girerek güçlükle yürüyebiliyordu."

Bazı esirler, kendilerini izleyen halkla göz teması kurmuş, el hareketleriyle aç olduklarını anlatmaya çalışmışlardı.

"Onlara su ve ekmek getirdik. Ama Naziler hepsini ellerimizden alıp yere attı. Yardım etmemize izin vermediler" diyor Broekhuizen, Onları bir daha görmediğini söyleyen Broekhuizen, başlarına ne geldiğini de bilmiyordu. Fakat gazeteci Remco Reiding Hollanda arşivlerine girerek yaşananlarla ilgili belgeler bulmaya başlamıştı.

İlk fark ettiği, çoğunun Özbek olduğuydu. Toplama kampındaki yetkililerin de bundan haberi yoktu. Yalnızca Rusça konuşan bir Nazi görevlisi onları sorguladıktan sonra bunu öğrenebildiler. Reiding, bu kişilerin çoğunun Semerkant'tan geldiğini söylüyor: "Belki bazıları Kazak, Kırgız veya Başkurt'tu. Ama çoğu Özbekti."

Nazilerden, aç Özbeklere bir somun ekmek

Reiding'in ortaya çıkardığı bir diğer şey de Orta Asyalıların kamptaki diğer herkesten daha kötü muamele gördüğüydü: "Kamptaki ilk üç günlerinde etrafı dikenli telle çevrili açık bir alanda tutularak aç bırakıldılar. Alman bir film ekibi, barbar 'insan altı varlıkların' yemek için birbiriyle kavga ettiği anı çekmek için hazırlanıyordu. Propaganda için bu filme ihtiyaçları vardı. Sonunda Naziler aç Özbeklerin arasına bir somun ekmek attı. Ama hiç beklemedikleri bir şekilde içlerinden biri ekmeği eline alarak bir kaşıkla eşit parçalara böldü. Diğerleri de o sırada sakince bekledi. Kimse kavga etmedi. Sonra da eşit şekilde bölünmüş ekmekleri paylaştılar. Naziler hayal kırıklığına uğramıştı."

Ama esirleri daha kötü şeyler de bekliyordu.

"Özbeklere diğer esirlere verdiklerinin yarısı kadar gıda veriyorlardı ve onlara yardımcı olmaya çalışan biri olduğunda bütün kampı cezalandırıyorlardı. Yemek artıklarını ve patates kabuklarını yediklerinde Naziler onları 'domuzların yiyeceği şeyi yiyorsunuz' diyerek dövüyordu" diyor Özbek tarihçi Bahodir Uzakov. Yakınlardaki Gouda kentinde yaşayan Uzakov da Amersfoort kampının tarihiyle ilgili araştırmalar yürütüyor.

'Düzenli olarak dayak yediler'

Kamptaki gardiyanların itirafları ve kamptaki diğer esirlerin tanıklıklarını arşivlerden çıkartan ve bunlarla 2015 yılında bir kitap yayınlayan Reiding, kampta Özbeklere taş, kum veya kütük taşıma gibi en kötü işlerin verildiğini, düzenli olarak da dayak atıldığını ortaya koydu.

Gördüğü en şok edici hikayelerden biri ise kampın Hollandalı doktoru Nikolaas Van Nieuwenhuysen'in bir eylemiydi: "Kamptaki Özbekleri, ölen iki arkadaşlarının kafalarını kesip kafataslarını tamamen temizleninceye kadar kaynatmaya zorlamış. Sonra da bu kafataslarını çalışma masasına yerleştirmiş. Tam bir delilik!"

Aç ve çelimsiz kalan Özbekler yakaladıkları sıçanları, fareleri ve buldukları bitkileri yemeye başlamış. Aralarından 24'ü 1941'in sert geçen kışını çıkaramadı. Kalan 77'sine ise çalışmak için çok güçsüz kaldıkları için ihtiyaç duyulmadı.

Bu yüzden 1942 senesinde bir Nisan sabahı "İklimi size daha uygun olan Güney Fransa'ya gönderiliyorsunuz" denilerek kamptan çıkarıldılar. Ancak götürüldükleri yer Güney Fransa değil, kampın hemen dışındaki ormandı. Burada kurşuna dizilerek infaz edildiler ve bir toplu mezara gömüldüler.

'Kaçmaya çalışanlar vuruldu'

"Bazıları ağlamaya başladı, diğerleri el ele tutuşarak ölümle yüzleştiler. Kaçmaya çalışanlar ise askerler tarafından kovalanarak vuruldu" diyor kampın gardiyanları ve şoförlerinin tanıklıklarını anlattıkları belgelere ulaşan Reiding ve ekliyor:

"Müezzinlerin insanları namaza çağırdığı, pazaryerinde rüzgârların kum ve tozlarla dans ettiği ve sokakları baharat kokan şehrinizden 5 bin kilometre uzakta olduğunuzu hayal edin. Onların dilini bilmiyorsunuz, onlar da sizin dilinizi bilmiyor. Ve bu insanların size niye hayvan gibi muamele ettiğini asla anlamıyorsunuz."

Bu esirleri teşhis etmek için çok az bilgiye sahibiz. Naziler Mayıs 1945'te kaçarken kamp arşivlerini ateşe verdiler. Geriye yalnızca adı bilinmeyen iki kişinin yüzlerinin gözüktüğü bir fotoğraf kaldı. Hollandalı bir esirin kalemle çizdiği dokuz portreden yalnızca ikisinde resimdeki kişinin adı yazılmış.

"Adları yanlış yazılmış ama kulağa Özbekçe gibi geliyor" diyor Reiding: "Biri Kadiru Xatam ve diğeri Muratov Zayer diye yazılmış. İlk kişinin doğru adı Hatam Kadirov, ikincisi ise Zair Muratov olmalı."

Resimlere baktığımda Özbekçe isimleri ve Orta Asyalıların yüz hatlarını anında fark ediyorum. Tek kaşlar, melez yüz özellikleri… hepsi benim ülkemde güzel bulunan şeyler.

Bu genç erkekler 20'li yaşlarının başlarındaydı, belki de daha genç. Muhtemelen anneleri onlara uygun bir gelin bakmaya başlamış, babaları düğünlerine kadar besleyip büyütmek için bir dana almıştı, araya savaş girmeden önce.

100 bin Özbek kayboldu

Bu kişilerden bazılarının benim akrabalarım da olabileceğini idrak ediyorum. İki büyük amcam ve eşimin dedesi savaştan geri dönmemiş. Bana amcalarımın Alman kadınlarla evlenip Avrupa'da kalmayı tercih ettiği söylenirdi. Ninelerimin kendilerini avutmak için uydurdukları bir hikaye. Gerçek ise savaşa giden 1,4 milyon Özbek'in üçte birinin geri dönmediği ve 100 bininin de kaybolduğu.

Amersfoort'ta yaşamını yitiren 101 Özbek'ten adı bilinen ikisi dışındakilerin teşhis edilememesinin çok nedeni var. Bunlardan biri Soğuk Savaş. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan Soğuk Savaş, Batı Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni ideolojik düşmanlar haline getirdi.

Bir diğer neden ise Özbekistan'ın 1991'de bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet geçmişini unutma kararı alması. Savaş gazileri artık kahraman statüsünde değil. Her ne kadar ülkenin yeni devlet başkanı Şevket Mirziyoyev geri getirileceğini söylese de, savaşın ardından 14 yetimi evlat edinen bir aile anısına dikilmiş bir heykel başkent Taşkent'ten kaldırıldı.

Özetle, yıllar önce Sovyet ordusundayken kaybolan askerlerin izini sürmek Özbek hükümeti için bir öncelik olmadı. Ama Reiding, bu Özbeklerin isimlerinin ülkenin arşivlerinde bulunabileceğini düşünüyor ve ekliyor: "Savaşta ölmeyen veya öldüğünden haber alınamayan askerlerin belgeleri yerel KGB birimlerine gönderilirdi. Bu 101 kişinin bilgileri de muhtemelen Özbekistan'da. Eğer onlara erişebilirsem bu 101 kişinin bir kısmını bulabilirim."



Rustam Qobil, 11 Mayıs 2017
BBC Özbekçe Servisi, Amersfoort
SB'nin NOTU: Özbekçe diye bir dil yoktur. Ona ancak Özbek Türkçesi denir.





EK:


‘Savaşın başlangıcında 101 asker Rusya’dan Hollanda’ya getirilir. Askerler Smolensk Muharebesi’nde esir alınırlar. Uzun ve yorucu bir tren yolculuğu sonucu 1941 yılının Eylül ayında Amersfoort’a ulaşırlar. Almanların amacı, Hollandalılar'a Özbek asıllı Rus askerlerinin ne kadar vahşi ve aşağılık yaratıklar oldukları, göstermekmiş. Ancak bu propoganda ters tepmiş. Açlıktan ölüm noktasına gelen askerlere bir tane ekmek verilmiş, Almanlar askerlerin ekmek için birbirlerini yiyeceklerini bekliyorlarmış. Askerler tam tersine kendilerine verilen bir ekmeği küçük parçalara ayırarak kardeşçe paylaşmışlar. Esir askerler kampta çok ağır işlerde çalıştırılmışlar. Yorgunluktan ellerindeki kum torbası yere düşünce, işkence görmüşler, ceza almışlar. Bu ağır şartlar altında, açlık ve hastalık nedeniyle, Nisan 1942’de 24 asker ölmüş. Geriye kalan 77 asker Almanlar tarafından sürgün edilirler. Ancak bu askerlerde 9 Nisan sabah erken saatlerde (06.30) kurşuna dizilerek öldürülürler. Özbek askerlerin Hollanda kampındaki dramatik hayatı böylece sonlanır’.

2016-basın


Remco Reiding'in kitabı : "Kind van het ereveld" (Onuru gömülen Çocuk) : «Дитя поля славы» 
Belgesel (Video) NL dilinde ;  TV Program konuğu; Remco Reiding NL dilinde.




ENG:

Book of Remco Reiding : "Child of the Field of Honour"


They had been captured near Smolensk in the first weeks after the German invasion of the Soviet Union, and transported to the German-occupied Netherlands for propaganda purposes.

"They handpicked the Asian-looking prisoners and wanted to exhibit them to the Dutch, who resisted Nazi ideas," says Reiding.

"They called them untermenschen - inferior people - and hoped that once the Dutch saw what the Soviets looked like, they would join the Germans."

Most were from Samarkand, says Reiding. "Maybe some of them were Kazakh, Kyrgyz or Bashkir. But the majority were Uzbeks." - link BBC




SB: 
Kazakh - Kyrgyz - Bashkir and Uzbeks are Turkish Tribes.
So, remember that they are not Soviet Russians.







7 Aralık 2016 Çarşamba

Barköl'den Türkiye'ye gelen Kazak Türkler




BARKÖL VE TANRI DAĞLARI
BARKOL AND TİANSHAN MOUNTAİNS

Not:
Yabancılar "Barkol Lake" diye yazıyor. Köl zaten Göl demek. :)

In English they write as "Barkol Lake", but Köl (Kol-Göl) means Lake. Thus, "Barlake Lake" is funny ;) You must speak Turkish to know, but you do ignore it to! Turkish is a rich language, to be seen in many toponym names all over Eurasia. Like Siberia... comes from Sibir Turks.






Barköl Doğu Türkistan'da Kazak Türklerinin kalabalık olarak yaşadığı önemli kaza merkezlerinden birisidir. Burada yaşayan Kazak Türkleri, Orta Cüzün Abak-Kerey Boyuna mensuptur. Abak-Kerey Boyu kendi içinde on iki uruğa (kabileye) ayrılır. Onun için On İki Kerey veya On İki Abak diye de adlandırılır. Bunlar: Cadik, Cantekey, Karakas, Molku, Çeruvşu, Könsadak, Sarbas, İteli, Şubaraygır, Merkit, Castaban ve Şiymoyun uruklarıdır.


Abak-Kerey Boyuna mensup Kazak Türklerinin bir kısmı Çin baskısına dayanamayarak çeşitli tarihlerde yurtlarını terketmişler; Tibet, Hindistan ve Pakistan yoluyla Türkiye'ye göç etmişlerdir. Bugün İstanbul'da Zeytinburnu, Küçükçekmece ve Güneşli Köy'de : Manisa'nın Salihli kazasında : Niğde'nin Altay köyünde büyük topluluklar halinde yaşamaktadırlar.


İnceledeğim metinleri 1984 yılı Ağustos ve Eylül aylarında İstanbul'da derledim. Kendilerinden metin derlediğim kimselerin ikisi, Kagıbet Zeynulla ulu ve Gaziz Melik ulu, İstanbul'da misafir olarak bulunuyorlardı. Barköl'den Türkiye'ye akrabalarını ziyaret için gelmişlerdi. Diğeri Çamer Güder, kendisinden derleme yaptığım tarihten 9 ay önce kardeşinin davetiyle Barköl'den Türkiye'ye serbest göçmen olarak gelmişti ve kendi ağız hususiyetlerini muhafaza ediyordu.


Ahi Karaman ise 1953 yılından beri Türkiye'de ikamet ediyordu. Ancak İstanbul'daki Kazaklar arasında Kazak-Türkçesini en iyi konuşanlardan birisi olarak tanınıyordu. Buna rağmen ondan sadece makallar derledim. Çünkü makallar ezberde yaşıyan kalıplaşmış haldeki Kazak atasözleridir. Ahi Karaman gibi Barköl'de doğmuş, çocukluğunu orada geçirmiş, ana dili olarak Kazak Türkçesini öğrenmiş olanlar bunların orjinallerini hala bilmektedir. (...)


Çamer Güder, 64 yaşında Kerey Boyunun Abak Kerey şubesinin Karakas uruğundan, Doğu Türkistan'ın Barköl kazasından 1984 yılında Türkiye'ye serbest göçmen olarak gelmiş. : "Menin uruvum Karakas. Karaks uruv bolganda bizdin argı atadarımız Üş Tentek dep aytadı. Biz Atımtay Tentekten urkunamız. Atımtay Tentektin balası, bizdin ekemizdin ekesi Ansabay degen kişi. Ansabaydın balası Seyilkan degen kişi. Seyilkandın balası Çamer degen men. Men bularağa Türük otandası bolayınçı dep bul künkü keldim." (...)


Ahi Karaman (Ikıy Molla), 61 yaşında, Kerey Boyunun Abak Kerey şubesinin Cadik uruğundan, Doğu Türkistan'ın Barköl kazasından, 1954 yılında Türkiye'ye mülteci olarak gelmiş. Türkiye'de yaşıyor. Makallar:



1 - Makal sözdün körkü, sakal yüzdün körkü
Tastan bulak ağıssa Allanın erki.

2 - Ornun tavup aytılsa sözdön kızık nerse cok,
Cönü kelmey aytılsa sözdön buzuk nerse cok.

3 - Söz süyüktön ötödü, tayak etten ötödü.

4 - Söz cüyösün tabadı, dav iyesin tabadı.

21 - Aş kişi uruskak, Avur kişi tırıskak.


Ferhat Tamir, 1989




Balalar - Barköl Kazak Özerk İlçesi - Kumul / Sincan, Doğu Türkistan
Two children in Barköl Kazakh Autonomous County-Xinjiang, East Turkestan






Uygur Türkçesi ile Oyneng Yar, Oyneng Yar
Çalan Alman Halk Müziği grubu Faun
Oyneng Yar, Oyneng Yar (Oyna Yar,Oyna Yar)
Dance My Love

An old Uyghur-Turks Folk Song 
by German Folk Band Faun
(Lyric is Turkish to)

Bu bahçede kimler bar oyneng yar, oyneng yar
Erler birlen kizlar bar oyneng yar, oyneng yar
Oynaskanga kiz yahse oyneng yar, oyneng yar
bizge köre siz yahse oyneng yar, oyneng yar
Etegim semalige, oyneng yar, oyneng yar
Gül gonzalar acilsin, oyneng yar, oyneng yar
Hay hay hanim yarimsen, oyneng yar, oyneng yar
Ben menim sevgen yarimsen, oyneng yar, oyneng yar

Bu bahçede kimler var? Oyna yar, oyna yar.
Erler ile kızlar var, Oyna yar, oyna yar.
Oynadığında kız yahşi, Oyna yar, oyna yar.
Bize göre siz yahşi, Oyna yar, oyna yar.
Eteğim havalara, Oyna yar, oyna yar.
Gül goncalar açılsın, Oyna yar,oyna yar.
Hay hay hanım, yarimsin, Oyna yar, oyna yar.
Sen sevdiğim yarimsin, Oyna yar, oyna yar.









Ben Türkiye Türküyüm
Men Azerbaycan Türkem
Men Türkmen Türk 
Men O'zbek Turkman
Men Kyrgyz Türkmyn
Men Kazak Türikpyn
Men Uygur Türük
Men Tyva Türk
Epe Cavaš Terek
Min Saha (Yakut) Turok
Min Tatar Türk
Én Hun Török
Bän Gagauz Türküm

BEN, TÜRK'ÜM











8 Kasım 2016 Salı

Tünder - Tündér





"Tündér" in Hungarian "Fairy" - Macarca'da "Tünder" "Peri"
"Tünder" in Turkish "Night" - Türkçe'de "Tünder" "Gece"
"Tün": etymology is Turkish - Kökeni Türkçe







"Bu tip fenomen için Macarca olan kelime Tünder'dir. İngilizceye genellikle Peri olarak çevrilir ve mistik folklorik varlıklara verilen addır. Eski Kelt inancında Tüner tıpkı Macaristan'da olduğu gibi ilahi bir kişiliktir. Ilona onu Cennetlik-Göksel Ana ile eş tutar. Yahudi-Hıristiyanlık'ta ise Periler şeytani veya iblisi varlıklardır."

"The Hungarian word for such a phenomenon is “Tündér,” usually translated to English as Fairy, though the English equivalent is a name given to mystical beings in folklore, so-called “Fairy-Tales.” In the ancient Celtic Faith, a Fairy is associated with divinity just as in Hungarian Tündér Ilona refers to the Heavenly Mother. JudeoChristianity turns Fairies into demons or pseudodemons." [Study notes on the historical Jesus based on the works of Professor Badiny, Jós Ferenc, and other esteemed scholars Fehérlófő tankör (study group)2008)





Macarca'da Tündér, çok güzel ve bakire masal varlığı olan Peri kızı demek ve dilekleri yerine getirebilir. 

tündér
A magyar → népi hitvilág tündérét kevés, főleg mondai adat képviseli. Az adatok többsége régi, nehezen értelmezhető. Bizonyos, hogy határozottan körvonalazott tündér-képzete a magyar néphitnek a múltban sem volt, a jelenben pedig ismeretlennek mondható; viszont a → boszorkánynak, → szépasszonynak és bizonyos → vízilényeknek vannak a Ny-európai tündéralakok tulajdonságaival rokon vonásai. Adataink jó része helyi monda: így pl. bizonyos felvidéki, erdélyi várromokat tartottak tündérek által lakottaknak, ill. építetteknek; továbbá bizonyos kőalakzatokat kővé vált tündéreknek. Ezenkívül főleg a Balaton partján és a Csallóközben voltak ismertek fürdőző, fésülködő, táncoló, a Duna szigetein mulató, aranyport hullató, aranypatkót elhagyó stb. tündérekről szóló helyi hagyományok. (→ még: tündérmese, → Rapsonné vára) – Irod. Róheim Géza: Magyar néphit és népszokások (Bp., 1925); Pais Dezső: Tündér (A magyar ősvallás emlékeiből, Bp., 1975).






*

Kazak Türkçesi ile üç şarkı sözünde Tünder
Kazakh-Turkish 3 songs with Tündér
Kazah-Török 3 dalt Tündér

Üzdikken tünderimdi, Үздіккен түндерімді.
Ötken künder, aylı tünder, Өткен күндер, айлы түндер.
(link)

Esіñde me sol bіr künder, Есіңде ме сол бір күндер.
Esіñde me sol bіr tünder, Есіңде ме сол бір түндер.
(link)

Armandarın künder-ay, Армандаған күндер-ай!
Juldız tamğan tünder-ay, Жұлдыз аққан түндер-ай!
(link)






EK:



Macarcadaki Türkçe kelimeler

Alimler Macarcaya geçen Türkçe kelimeleri üç tabaka halinde incelerler. Birincisi Hun-Hazar-Bulgar tabakası, ikincisi Peçenek-Uz-Kuman-Kıpçak tabakası, üçüncüsü ise Osmanlı tabakasıdır. Osmanlı tabakasını inceleyen Macar alimi Suzanne [Zsuzsa] Kakuk, 16 ve 17. asırlarda Osmanlı dili tarihi araştırmaları, Macar dilinde Osmanlı unsurları ( Budapeşte, 1973 Recherches sur l’histoire de la langue Osmanlie des XVI et XVII siecles, les eléments Osmanlis de la langue Hongroise) isimli eserinde, 16-17. asırlarda Osmanlılar vasıtasıyla Macarcaya 1.382 cins isminin, 402 şahıs adı ve lakabın, 224 yer isminin, toplam 2.008 kelimenin nakledildiğini ortaya koymuştur (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1973-74, 356 s.).

Kakuk, daha sonraki bir yazısında bunu 1.500’e çıkarmıştır (Zsuzsa Kakuk, “Macar dilinde Osmanlı-Türk unsurları”, Bilimsel Bildiriler 1972, TDK y., Ankara 1975, 209. s. vd.). (Bayan Kakuk, 1960’da Çindeki Salar Türklerini ziyaret ederek metinler derlemiştir. Bu metinler Textes Salars, Acta Orientala, c. xııı, fas. 1-2, Budapest 1961’de yayımlanmıştır). Kakuk, 13 ağustos 1925’te Macaristanın Heves şehrinin Nagytalya köyünde doğmuştur.

Türkçenin tesiri sadece kelime vermekle kalmamış, bazı şairler Türkçe şiir bile söylemişlerdir. Mesela ilk büyük Macar şairi sayılan Balint Balassa 1552-56 arasında bir çok Türkçe şiiri Macarcaya çevirmiş, kendisi de Türkçe şiir yazmıştır.

Macar kelimesi Manysi ve Türkçe eri (Manysi+eri) kelimelerinden meydana gelir ki, yarı yarıya Türkçedir (Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, TKAE y., Ankara 1971, 119. s.). Macarlara sadece kendileri ve biz Türkler Macar deriz. Öbür milletlerin verdiği Hungarya adı da tamamiyle Türkçedir. Hungarya (Hungaria) çoklarının sandığı gibi Hun kelimesinden değil, Türkçe Onoğur kelimesinden gelir. Baştaki h türeme bir sestir. Kelime Hundan gelse sonraki gar unsurunu açıklamak mümkün olmazdı). Macarlar Onoğur Bulgarlarıyla yakın münasebette bulundukları için Bizanslılar ve diğer halklar onları bu kelimeyle isimlendirip yaşadıkları ülkeye de Türkiye demişlerdir (Onoğur kelimesi Osmanlılarca az da olsa Engürüs veya Üngürüs şeklinde kullanılmıştır).

Hatırlanacağı üzere Macaristan haricinde tarihte Türkiye ismini alan veya Türkiye ismi verilen bir çok ülke ve bölge vardır: Göktürk, Hazar, Anadolu Selçuklu, Mısır (Memlük devrinde) ve Türkistan coğrafyaları tarihte Türkiye olarak anılmıştır. Lakin devlet adı olarak Göktürkler, Mısır Memlükleri ve Türkiye Cumhuriyetinden başka Türkiye isimli Türk devleti yoktur. Yalnız Orta Asya coğrafyası son bin yıldır Türkistan adıyla tanınmaktadır.

Macar alimleri Türklük bilimi sahasında en çok çalışan alimlerdir. Zaten Türk bilimi sahasında Hıristiyan milletlerden iyi niyetle çalışan sadece Macar bilginleridir. Bunlara Bosna Hersekli ve Güneydoğu Asyalıları da ilave edebiliriz (Pakistan, Malezya vs). Türklükle ilgilenen diğer bilim adamlarının bilim sıfatı sadece mesleklerinde olup esas amaçları Türk kültür ve medeniyetini başka köklere, bilhassa Çin, Hint, İran, Moğol, Arap ve sair kaynakla bağlamaktır.








Tünrak - Tirnyakov - Tyrniyakov Osulokoviç : Kuman başbuğunun ismidir. * (Tünrak a Leader name of a Cuman Turk)
[ Muallâ Uydu Yücel - İlk Rus Yıllıklarında Geçen Türk Kavimlerine Âid Şahıs İsimleri,(*Rasonyi bu ismi Tyunrak şeklinde vermektedir.)]












9 Mart 2016 Çarşamba

Kırkkız - Fortygirls




Kırgız Adı ve Kırkkızlar


Alman kökenli Rus bilim adamı Radloff’a göre ‚Kırgız‛ adı ‚kırk yoz‛ (kırk boy) anlamına gelmektedir. Manas destanında ‚Kırgız – kırk kabileden oluşmuş‛ söylemiyle uyuşmaktadır.


Kırk kız adıyla ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Han’ın kızı kırk kız arkadaşı ile gezmek için uzaklara gider. Bu sırada düşman saldırıya geçer, Han’ın ülkesini talan eder ve herkesi öldürür. Obadan sadece kızıl bir it ve geziye giden kırk kız sağ kurtulur. Bu kırk kızdan türeyen boya da Kırgız adı verilir.


XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kırgızistan’da seyahat eden Rus bilim adamları bu efsaneyi derleyip yazıya geçirmiştir. Özellikle 1856 yılında Kazak bilim adamı Ç. Valihanov’un ‚Zapiski o Kirgizah‛ (Kırgızlar Hakkında Yazılar) adlı çalışmasında bu efsane hakkında geniş bilgiler verilmiş ve efsanenin İslam dünyasında yayılmasında rolü olmuştur. 


1860 yılında Kırgızistan’a gelen M. İ. Venyukov da aynı efsaneye ‚Puteşestviya pookrainam Ruskoy Azii i zapiski o nih‛ (Rus Asya’sına Seyahat ve Onlar Hakkında Notlar) adlı kitabında yer vermiştir. XIX. yüzyılın Rus tarihçisi N. A. Aristov 1895 yılında Sank Peterburg’da yayımlanan ‚Vıyasneniya etniçeskogo sostava kirgizov – kazahov bolşoy ordı i karakirgizov‛ (Kırgız- Kazak büyük boyunun ve Karakırgızların etnik içeriğinin araştırılması) adlı çalışmasında ‚Kızıl it ile ilgili efsane, büyük ihtimalle eski dinlilerin ata babaları olan Usunlardan söz etmekte‛ demiştir. Çünkü Kırgızların ata babaları sanılan Usunlar sarışın, mavi gözlüdür....


Kırgızlar arasında Kırgız kelimesinin etimolojik anlamıyla ilgili çeşitli efsaneler anlatılmakta ve görüşler öne sürülmektedir. Kırk kızla ilgili halk arasında anlatılan ikinci efsane de şöyledir: 


Çok eskiden Akeşe (Kendisi Arap kökenli olup, Stam kabilesinden olduğu söylenmektedir) adında bir adam Sibirya ve Yeniysey’de yaşayan Kalmuklar’a İslam dinini yaymak amacıyla varır. Akeşe’den Mansur adında çocuk dünyaya gelir. Akeşe ölünce oğlu Mansur Kalmuklar’ın değerli adamı Iroo – Cıroo’nun evinde hizmetçi olarak yaşamına devam eder. Iroo – Cıroo Mansur’u çok sever ve kendi kızıyla evlendirir. Mansur yavaş yavaş Kalmuklar arasında İslamiyeti yaymaya başlar. Zaman geçer, iki çocuğu olur. Kızının ismini Apal, oğlunun ismini Minal koyar. Kızı on bir, oğlu yedi yaşına gelince Mansur ölür. Bu sırada halk arasında Apal’ın geceleri evden çıkıp sabaha doğru eve geldiğiyle ilgili dedikodular başlar. Halk küçük Minal’a ablası Apal’ın kötü yola düştüğünü söyler. Minal bu söylentinin doğru olduğunu öğrenmek için gece ipin bir ucunu ablasının ayağına, diğer ucunu da kendi ayağına bağlar, yatağına girer. Amacı ablası kalkarsa kendisinin de uyanmasıdır. Gerçekten de gece yarısı ablası kalkar, dışarıya doğru yönelir.


Minal uyanır peşinden gider. Ablası Apal koşarak dağda bir mağaraya girer. Minal da peşinden girer. Gözlerine inanamaz. Mağara altından yapılmış, başköşede de kırk çilten oturuyor. Onların aksakalı: ‚Neden insanoğluyla geldin?‛ diye Apal’a kızar. Apal ‚Hayır, ben kendim geldim‛ der ve arkasına bakar, küçük Minal’ı görür. Tam bu sırada kırk çiltenden biri kalkıp Apal ile Minal’a su gibi sıvı bir içecek verir. Minal içeceğin tadına bakar. Bal gibi tatlı içeceği içen Minal deli olur. Fakat onun gönlünde hep ablasının temiz olduğu kalır. Bundan dolayı hep ‚Apal ak‛ diyerek gezer. Bunu duyan Kalmuklar ‚Ak, Allah’ın adı, Apal da Allah; Minal da Allah’ım diyor, bunları öldürmek gerek‛ derler ve ikisini de yakıp külünü suya bırakırlar. 


Suya bırakılan küller, rengârenk köpük olur ve yavaşça akmaya devam eder. Tam bu sırada hanın kızı kırk kızla su kenarına geziye çıkmıştır. Kızlardan biri bu rengârenk köpüğün tadına bakar, köpüğün lezzetine dayanamayıp öbür kızları çağırır. Onlar da köpüğün tadına bakarlar. Böylece kırk kız bu köpükten gebe kalır. Bunu duyan han çılgına döner. Kızların öldürülmesini emreder. Hanın veziri kızları öldürmek için dağa götürür fakat kıyamaz. Sağ bırakır. Bu duruma üzülen, dertlenen han kızı şu şarkıyı söylemiş:



Akıykatsız ataga, 
Han da bolso calınba, 
Ölüp ketsin öz kızı, 
Ümüt kılıp taarınba, 
Kırk kız baarı bir künü, 
Boozuyt degen bolobu. 
Kırk kızdı bütün öltürü, 
Kanıbızga toyobu.?!

Adaletsiz babaya,
Han da olursa yalvarma,
Ölürse ölsün öz kızı,
Umut edip darılma,
Kırk kız hepsi bir günde,
Gebe kalabilir mi?
Kırk kızı bütün öldürüp,
Kanımıza doyar mı?!


Bu kırk kızdan doğan çocukların neslinden Kırgızlar oluşur. İslami motifler içeren bu efsanenin, İslamiyet’in kabulünden sonra yeniden şekillendiği görülmektedir. 


Sonuç olarak Kırgız kavramının kökeni ve anlamıyla ilgili çok sayıda rivayetin yanı sıra yazılı kaynaklarda bilgiler mevcut olduğu görülmektedir. Ancak yukarıda görüldüğü gibi Kırgız Türkleri ile ilgili pek çok anlatmada ortak ata babalarının çıkışı, kırk kız ile bağdaştırılmaktadır.


Kırk kız ile ilgili efsanede yer alan ortak unsur köpükten hamile kalma motifidir. Bu efsanelerde bahsi geçen köpük, ölümsüzlük getirmese de bizzat hayatın kaynağı olarak görülmektedir. Hayat suyuyla ilişkilendirilecek olursak, bu efsanelerin İslam öncesi dönemlerde teşekkül etmiş olduklarını söyleyebiliriz. 



KIRGIZ ADI ÜZERİNE
Dr.Mayramgül Diykanbayeva
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, Öğr. Gör
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 43
Erzurum,2010/PDF











Kırgız ve Kazak adları üzerine

Hemen hemen her halkın adının ortaya çıkışıyla ilgili birtakım kayıtlar tarih kitaplarında yer almıştır; ama bunların çoğu halk etimolojilerine dayanır ve pek çoğu halkın muhayyelesinde beslediği bir takım efsanevî hikayelerden gelir.


Kırgız adının ne anlama geldiği değilse bile, ortaya çıkışıyla ilgili birkaç rivayet anlatılır. Bu rivayetlerden birisi İlya Kazantsev’e aittir. Bu rivayete göre Alaça-han zamanında bazı kadınlar benekli çocuklar doğurmaya başlarlar. Fakat halk bu benekleri şeytanın alâmeti olarak kabul eder. Halk da han da bu durumdan endişelenir ve sonunda han benekli çocuk doğuran kadınların öldürülmesini emreder. Ancak, o sıralarda hanın da hanımı hamiledir ve o da benik bir çocuk doğurur. Han onun öldürülmesini emreder, fakat araya giren veziri, “onu öldürmektense, yanına kırk kız verip bozkıra sürelim” der. Han bu görüşü makul bulur ve hanımının yanına kırk kız vererek bozkıra gönderir. Bunlar orada çoğalırlar ve böylece Kırgız (kırk+kız) adı ortaya çıkar.


Bir diğer rivayet ise daha farklı. Aristov’un Türk Halklarının Etnik Kökeni adıyla çevirdiğimiz kitapta anlatıldığına göre M. İ. Venyukov’un dinlediği rivayette şöyle anlatılıyor:


Bilmem hangi hanın kızı kırk kızla birlikle bir gezintiden eve döndüğü sırada aulunu tamamıyla yağmalanmış halde bulur ve canlı olarak yalnızca kızıl bir köpek (kızıl-taygan) bulur. Rivayete göre bütün kız arkadaşları hamile kalır. Çocukları da onların hatırasını yaşatmak için kendilerine Kırk-gız adını alırlar.


Bu efsane başka bir hikâye ile tamamlanır ve bazen başka bir hikâye onun yerini alır. Buna göre prenses ve kız arkadaşları, dalgalı bir gölün tadına baktıkları köpüğünden hamile kalırlar. Bunun üzerine kabiledaşları onları evden kovarlar. Uzun süre çölde prensesleriyle birlikte dolaşırlar, fakat sonunda bu uğursuzluğun sebebi olarak gördükleri ona karşı isyan edip Çu nehrinin öte tarafına kovarlar. Zavallı prenses burada tüm Kırgızların beyine rastlar. Bey, onu hanım olarak alır ve evlilikten hemen sonra Kırgız-bay adını verdikleri çocuğu doğurur. İşte Kırgızlar bu çocuğun sulbünden inenlerden oluşmuştur.


Evliya-ata’daki Kara-Kırgızların anlattıklarına göre Kara-Kırgızların atası serap (sagım) içinden çıkıp gelmiş; Kırgızların başına hükümdar olmuş ve onlardan bir kızla evlenmiş. Bu evlilikten tek bir kızı olmuş. Babası ona kırk hizmetçi kız vermiş. Kız, bir gün kırk hizmetkârıyla birlikte büyük bir nehrin kenarına gitmiş. Köpüklerin kaynamakta olduğunu farketmiş. Kızlar köpüğe bakarken ondan bir ses duymuşlar: “Sen gerçeksin, ben de gerçeğim” Kızlar, şaşkın vaziyette parmaklarını köpüğe daldırıp ağızlarına götürmüşler ve hemen hepsi hamile kalmış. Sagım-han, onları öldürmek istemediği için hepsini yüksek bir dağa sürmüş. Onlar dağlarda karınlarını doyurmayı başarmışlar ve 40 erkek, 40 kız çocuğu dünyaya getirmişler. Böylece seksen çocukları olmuş. Bunlar büyüyünce birbirleriyle evlenmişler. Onlardan türeyen insanlar kendilerine Kırgız (Kırk-kız) demeye başlamışlar.


Gelelim Kazak adının nasıl ortaya çıktığına. Babür, hatıralarında bir çadırda geçirdiği günlerden bahsederken “kazakâne” bir hayat yaşadığından söz eder. Kelimenin Kaz ve Az adlı kabilelerin adlarının birleşmesinden meydana geldiği, daha sonra “z” sesinin “k”ye dönüştüğü ileri sürülürse de, pek gerçekçi görünmüyor. Daha buna benzer pek çok iddia mevcut, ama bunlar arasında en gerçekçi olanı Babür’ün halasının oğlu Mirza Haydar Duğlat’ın Tarih-i Reşidi adlı eserinde söyledikleri ile Zeki Velidi Togan’ın görüşüdür.


Muhammed Haydar Dulat Tarih-i Reşidi adlı eserinde Ebulhayr Han’a karşı çıkıp, Deşt-i Kıpçak bozkırından batıdaki Yedisu’ya göçen Kazak boyları hakkında bir takım malumatın ardından: “Ebulhayr Han öldükten sonra Özbek ulusunda ayrılık çıkıp, bozkırda yaşayan halk kendi güvenliğini sağlamak için Kerey Han ile Canibek Han’dan himaye talep ettiler. Böylece bunlar güçlendiler. Önceleri kaçak göçebeler, sonraları daha başkaları da kendi ulusundan ayrılıp geldiler. Bunlar bir süre malsız-mülksüz, başıboş olarak gezen adamlar olduğu için, bunlara yurt Kazakları denildi. Böylece onlara takılan bu ad baki kaldı” der.


Zeki Velidi Togan ise şöyle der: “‘Kazak’ sözcüğüyle, aslında siyasi bir maksat gözeten, siyasi isyan yapıp neticesinde tek veya hane halkıyla beraber kendi kavminden ayrılıp uzağa gidip, hükumet yönetimini eline almayı düşünüp dağ-taşa yerleşip, bağımsız ömür süren adamlar kastedilmektedir. ‘Kazak’ adı önceleri sadece sultanlara aitti, daha sonraları bunlara tabi boyların ve onların kurduğu memleketin adı oldu.”


Bunun yanı sıra Kazak adının ortaya çıkışı konusunda bir de halkın uydurduğu efsanevi rivayet vardır. Buna göre eski zamanda Kalça Kadır adında bir yiğit asker toplayıp, baş olup, nice nice düşmanlar ile savaşır. Bir seferinde ağır yaralanan Kalça Kadır, halksız, susuz, ıssız bozkırda yalnız kalır. Yaralarının acısı gittikçe artan ve iyice halsiz düşen yiğidin, ne kadar gayret etse de, yürümeye dermanı kalmaz ve yere yığılır. Ölüm halinde iken gökten bir beyaz kaz (kaz+ak) uçarak gelir, ağzına su damlatıp onu susuzluktan kurtarır ve parlak, geniş bir göl kenarına doğru götürür. Bu kaz, ak kaz olup gelen bir perikızı (ak kız) imiş. Üzerindeki ak kaz kılığını soyarak çıkarır, saf kıza dönüşerek Kalça Kadır’ın yarasını iyileştirir. Kalça Kadır bu ak kız ile evlenir. Bu evlilikten doğan erkek çocuğuna “Kazak” adı verilir.


Ak kaz kılığına girip, gökten uçup gelip, parlak bir göle konan perikızı güzellerine aşık olup evlenmek Kazak masallarında çok rastlanan bir motiftir. Kazaklar ak kazı uğurlu kuş sayıp, onu vurmayı yasaklamışlardır. Kazakların insanları iyi eden baksıları ak kazın tüylerini başına giyip ona sığınır. Kazaklar ölen ak kazı duvara asar, tüylerini çocukların göğsüne takarlar. Bunların hepsi ak kaza sığınmanın, eski putperest inanışın kalıntılarıdır.



D. Ahsen Batur. link:










12. Yüzyılın ilk çeyreği



Tarihçi A. Gabriel’in tespitine göre kayıp kitabesinde,  Sivas I. Keykavus Darüş- şifası’nı yapan Mimar Ahmet bin Ebubekir’in 1220 yılında yaptığı belirtilmektedir. Sekizgen planlı, piramit külahlı tuğla malzeme ile örülmüş anıtsal bir kümbet.


“Kırkkızlar’ın, zalim hükümdarların muhafızları aracılığıyla halktan zorla topladıkları haraçları, geceleri tebdili kıyafet olup, muhafızların elinden alarak, yoksul halka geri dağıtmaları kendilerini ‘hak ve adalet kahramanları’ haline getirmiştir. Kimliklerini gizledikleri içinde adeta efsaneleşmişlerdir.”


“Niksar’ın fetih sürecinde Kale kapıları kapatıldığı için dışarı çıkamayan kırk kız, bu defa, kaleyi kuşatan Danişmendli askerlerine içerden bilgi sızdırarak, fethi kolaylaştırıcı rol üstlendiler. Surların yakınına kadar gelen Danişmendli askerleriyle kendilerine özgü metotlarla iletişime geçen kızlar, haberleşmenin de ötesinde zamanla İslamiyet hakkında edindikleri bilgiler ışığında Müslüman olmuşlardır. Danişmendli askerleriyle olan iletişimleri fark edilip ceza olarak başları vurulana kadar, kırk kızların sırrı çözülememiştir....


... O günkü şartlarda, içerden yardım olmadan Niksar Kalesi’nin fethi zordur. İçerde her türlü sosyal ihtiyaca cevap verecek gıda ambarları, su sarnıçları gibi tesisler yer almaktadır. Kapılar açılmadan üç-dört ay barınmak mümkündür. Niksar Kalesi bu yönüyle, sadece savunma kalesi değil aynı zamanda yaşam kalesidir, şehir kaledir. Kırkkızlar’ın Niksar’ın fetih sürecinde verdikleri destek bu bakımdan çok önem arz eder.” 


“Sofia’nın da içinde bulunduğu kırk kızın, başları vücutlarından ayrılmış bedenleri surlardan aşağı atıldığında, Danişmendli askerleri gözyaşlarını tutamamışlardır. Fetih sonrası evlenme planları yaptıkları sevdalıların kanlar içindeki bedenlerini görmek onları çileden çıkarmıştır. Melik Ahmet Gazi tarafından kılınan cenaze namazlarından sonra, Kale’yi karşıdan gören bugün türbelerinin yer aldığı Düztepe yamaçlarına defnedilmişlerdir.” 

Abdullah Yıldız 
Araştırmacı-Yazar












"Forty Girls-Maiden" in Turkish Culture

“The Forty Maidens,” which is popular among the Kirgiz, Karakalpak, and other Turkish tribes, was woven into the first part of "Manas Epic", providing Manas with noble origins by depicting him as the son of a princess. 



Local tradition connects it with the well-known national legend in which the princess Gulaim and her forty girls bravely struggled against enemies, and descendants of Kyrk-Kyz called themselves "Kyrgyz" 
(Kyrgyzstan,Turkic Tribe)



For millennia, people have made legends of fearless Amazons. Many armies fled from warlike maidens. There is a legend of Samarkand Amazons. A Kirk Kiz Girl Squad stayed in the fortress of Kirk Kiz Tepe. Enemies surrounded the walls of the fortress and began to siege the castle. Samarkand girls, led by their leader Gauhar defended the fortress. Countless days and nights they repulsed the enemy’s attack. Many enemies were killed on the battlefield. Detachment of girls also sustained heavy losses. Only Gauhar and some girls survived, but help did not come. They prepared to defend the city.


The fortress was burning, groans and cries were heard in flames of fire, the walls were destroyed. Girls lost any hope. But Gauhar, having collected all remaining arrows, neatly hit enemies. When the arrows ended, Gauhar, mortally wounded, left the fortress. The soldiers of the enemy became rigid. Gauhar slowly stood up, a bloody helmet fell down from her head and luxurious tresses fell down on the armor. The girl raised her sword and with said: "My name is Gauhar, my squad of girls was killed in the battle, and I call your commander to a duel".


The army responded with a roar of astonishment. No one fought with this mighty army as bravely as the girl squad did. The leader threw a piercing glance at the girl and whispered: "I’d like to have such men in my army". Leaping from his horse, he politely came up to Gauhar and carefully looked into her eyes. He realized that he would not occupy Samarkand, but would find his death there. The commander bowed his head and kissed the hand of Gauhar. Then he turned to his men and shouted: "I saw the pearl of Samarkand and it’s enough for me. Back home!" The army approved it and, saddling their horses, the riders shaded from view.


Brave Gauhar followed the last enemy soldier with her eyes and a smile of joy lit up her face when they disappeared over the horizon, leaving the land of Samarkand. At that point, the riders appeared out of the fortress hurrying to aid the Amazons. Gauhar bowed her head with relief and whispered: "Finally!" and fell flat on her back. All her body was wounded. Closing her eyes she remembered her parents: how mother cooked bread and father told fairy tales, how her sister and she ran to the market for sweets and her betrothed told of his love. It flashed before misty eyes of Gauhar and looking at the steppe, gardens and the city of Samarkand, the radiant joy lit up in the depths of her eyes. "The city is saved!" - a happy inspiration flashed across her mind.




Özbekistan (Uzbekistan Turkish Woman in Traditional Clothes)









3 Ocak 2016 Pazar

Tengri Damgalı Balbal




Türk Kağanlığı (Göktürk) Dönemi Balbal
Tengri Tamgası ile "Tek Tanrı inancı"










Stone statue - balbal. The subject of special attention is a vertical cross depicted on the top of the headdress. Image of the central part of the Cross (the code is a graphic from the Turkic God Tengri Equal Teng = + = Yeri place is the center of the cosmos and monadic central object) on the top center of the headdress indicates the worship of the One God Tengri. The elongated lower beam cross-Tengri says the continuation of the idea of the monad in the lower beam of the cross. 

Headdress, executed in the form of hats, in the relevant part of the creative design, has a specially designed recess attributable to the front of the head sculptures, providing information on the divine role of the individual, is meant by the statue stele (Kazakhs forehead called maңday and that word meant a person's fate) . In Rune Concept Tengri extended part of the lower beam Vertical Cross is a Divine light falling from the celestial light of the sun, which is the second Eye Tengri. This artifact - a direct proof that Heavenly Turks cross was God Tengri Graphic code!

(google translate from Russia)
Büyük Bozkır Ruhu / Doğum ve etnik terimler Rus ve Kazak ilişkisi sorunu
















Akşam oldu, hüzünlendim yine....





11 Mart 2015 Çarşamba

ŞAMAN - KIMIZ - GEYİK DONUNA BÜRÜNME





"Kazaklar misafirlerine Kımız ikram eder, 
Mayıs sonunda "Yaz Töreni" veya "Kımız Töreni" adı verilen törende, 
yeşillenen doğanın üstüne Kımız serpiştirirler ve 
Yeni Yılı, Beyaz (Ak) Güneşi ve Kımızı kutlarlar." 

 Radloff







Tunguzlar - Evenkler

Dilleri Altay dil ailesine mensup olup Türkler ve Moğollarla yakından ilgili, ortak geçmişe sahip bir etnik grup. Dilleri Moğolcaya ve Sibirya’da konuşulan Türki dillere yakındır. Çinlilerin Dong Hu dedikleri Japon Denizi kıyılarındaki Tunguz boyları Hiung-nu’nun üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Tunguzlar hakkında Türkiye’de yeterli çalışma yapılmamıştır. Ancak, Rus, Japon ve Çin tarih bilimcileri ile dilbilimcilerinin değerli çalışmaları vardır

Tunguz kökenli halklar günümüzde Kuzey Çin ve Rusya’nın merkeze en uç toprakları içindeki Mançurya bölgesinde yaşamaktadırlar. Çin’in İç Moğolistan bölgesinde de yaşayanları vardır. Tüm nüfuslarının 15 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir. Rusya’da Evenks özerk bölgesinde de Evenk Tunguzları yaşar. Rusya’da diğer yaşadıkları bölgeler; Tyumen, Tomsk Oblasts, Krasnoyarsk Krai Okrug, Irkutsk, Chita,  Amur Oblasts, Buryatya, Yakutistan, Khabarovsk Kray, Sakhalin Oblast.






"Dans eden Geyik" Şaman/Kam / Ulanbatur-Moğolistan


"Orta Asya'da geyik kutsal bir hayvan. Geyik ana deniyor. Türk hakanının sevgilisi, Deniz Tanrıçası olan bir dişi geyiktir. İnanışa göre eski Türk kabilelerine kuracakları yurdun yerini gösterirmiş. Ayrıca yol gösterici. Yolu gösterdikten sonra kayboluyor. 

Bu motif birçok efsaneye ve Anadolu masallarına girmiş, Tanrısal bir hayvan olarak algılanıyor. Asya'da İslamiyeti kabul eden Türk dervişleri arasında "geyikli" adında derviş grubu vardı. Bunlar başlarında geyik boynuzları bulunan başlıklar taşırlardı. İlk müslüman dervişlerinden Ahmet Yesevi turna donuna, Hacıbektaş Veli güvercin donuna, Abdal Musa da geyik donuna bürünmüş." 


Prof.Dr.Bahaeddin Ögel TÜRK MİTOLOJİSİ
(aynı konu Ortadoğu Uygarlık Mirası-1 Muazzez İ.Çığ işlenmiştir.)




ÜÇ BÖLGE ; ORTA ASYA , AMERİKA VE DANİMARKA



"Geyik Tonuna Girmiş Kam", ellerinde OZ Tamgası
Kelt - MÖ.1.yy - La Tene
Keltler ya da Galatlar özgün bir kültür müdür?





"Karaayaklar grup halinde avlanmayı kurtlar ve köpeklerden öğrenmişti. Kurtları makoiyohsokoyi, Kurt Yolu (WolfTrail) ya da Samanyolu, olarak gökyüzünde hala görürüz ve bize bir arada nasıl çalışacağımızı hatırlatırlar.

Kurtların öğrettiği bir başka şeyse toynaklı ve boynuzlu hayvanların yemek için uygun olduğu ancak pençelilerden uzak durulması gerektiğiydi. Atlar bu hususta hiç de hevesli görünmeseler de Karaayaklar ponokaomitai-ksi ya da geyik-köpek dedikleri büyük atlar beslemeye başladıklarında, atlar bu isimden hoşnut kalmış, geyik boynuzlarının kutsal ayinlerde kullanılmasından onur duymuşlardı."

"Karaayaklar, kadim hısımlarının -Orta Asya kabileleri- bundan binlerce yıl önce ilk kez ata binip bozkırlar boyunca göçebe medeniyetleri kurduğu zamandan kalma bir yaşam tarzını aniden kaybediyorlardı. Karaayaklar ve diğer ova Yerlileri bu hayat tarzının emanetçileriydiler."

sayfa 25-27
AT - J.EDWARD CHAMBERLİN



KARAAYAKLAR KUZEY AMERİKA YERLİLERİ.....
RESİM İSE PAZIRIK KURGANINDAN.....



"Wolves and dogs first taught the Blackfoot how to hunt in, packs. You can still see them in the sky as makio-yohsokoyi, the Wolf Trail or Milky Way, reminding the people how to work together. The wolves also told them that animals with hoofs and horns were all right to eat, but those with paws and claws should be left alone. Horses were never keen on this, but when the Blackfoot got the big horses and called them ponokaomitai-ksi, or elk-dogs, the horses liked that name, and felt honoured when elk antlers were used in sacred rituals."

"Suddenly, the Blackfoot seemed to be losing a way of life that had originally been created by horses and humans thousands of years earlier, when their ancient kin- the tribes of central Asia - had first ridden a horse and spread out across the steppes in nomadic civilisations that became a wonder of the world."


Horse: How the Horse Has Shaped Civilizations by J. Edward Chamberlin