Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir.
Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır....
M.KEMAL ATATÜRK (1931)
Yabancılar "Barkol Lake" diye yazıyor. Köl zaten Göl demek. :)
In English they write as "Barkol Lake", but Köl (Kol-Göl) means Lake. Thus, "Barlake Lake" is funny ;) You must speak Turkish to know, but you do ignore it to! Turkish is a rich language, to be seen in many toponym names all over Eurasia. Like Siberia... comes from Sibir Turks.
Barköl Doğu Türkistan'da Kazak Türklerinin kalabalık olarak yaşadığı önemli kaza merkezlerinden birisidir. Burada yaşayan Kazak Türkleri, Orta Cüzün Abak-Kerey Boyuna mensuptur. Abak-Kerey Boyu kendi içinde on iki uruğa (kabileye) ayrılır. Onun için On İki Kerey veya On İki Abak diye de adlandırılır. Bunlar: Cadik, Cantekey, Karakas, Molku, Çeruvşu, Könsadak, Sarbas, İteli, Şubaraygır, Merkit, Castaban ve Şiymoyun uruklarıdır. Abak-Kerey Boyuna mensup Kazak Türklerinin bir kısmı Çin baskısına dayanamayarak çeşitli tarihlerde yurtlarını terketmişler; Tibet, Hindistan ve Pakistan yoluyla Türkiye'ye göç etmişlerdir. Bugün İstanbul'da Zeytinburnu, Küçükçekmece ve Güneşli Köy'de : Manisa'nın Salihli kazasında : Niğde'nin Altay köyünde büyük topluluklar halinde yaşamaktadırlar. İnceledeğim metinleri 1984 yılı Ağustos ve Eylül aylarında İstanbul'da derledim. Kendilerinden metin derlediğim kimselerin ikisi, Kagıbet Zeynulla ulu ve Gaziz Melik ulu, İstanbul'da misafir olarak bulunuyorlardı. Barköl'den Türkiye'ye akrabalarını ziyaret için gelmişlerdi. Diğeri Çamer Güder, kendisinden derleme yaptığım tarihten 9 ay önce kardeşinin davetiyle Barköl'den Türkiye'ye serbest göçmen olarak gelmişti ve kendi ağız hususiyetlerini muhafaza ediyordu. Ahi Karaman ise 1953 yılından beri Türkiye'de ikamet ediyordu. Ancak İstanbul'daki Kazaklar arasında Kazak-Türkçesini en iyi konuşanlardan birisi olarak tanınıyordu. Buna rağmen ondan sadece makallar derledim. Çünkü makallar ezberde yaşıyan kalıplaşmış haldeki Kazak atasözleridir. Ahi Karaman gibi Barköl'de doğmuş, çocukluğunu orada geçirmiş, ana dili olarak Kazak Türkçesini öğrenmiş olanlar bunların orjinallerini hala bilmektedir. (...) Çamer Güder, 64 yaşında Kerey Boyunun Abak Kerey şubesinin Karakas uruğundan, Doğu Türkistan'ın Barköl kazasından 1984 yılında Türkiye'ye serbest göçmen olarak gelmiş. : "Menin uruvum Karakas. Karaks uruv bolganda bizdin argı atadarımız Üş Tentek dep aytadı. Biz Atımtay Tentekten urkunamız. Atımtay Tentektin balası, bizdin ekemizdin ekesi Ansabay degen kişi. Ansabaydın balası Seyilkan degen kişi. Seyilkandın balası Çamer degen men. Men bularağa Türük otandası bolayınçı dep bul künkü keldim." (...) Ahi Karaman (Ikıy Molla), 61 yaşında, Kerey Boyunun Abak Kerey şubesinin Cadik uruğundan, Doğu Türkistan'ın Barköl kazasından, 1954 yılında Türkiye'ye mülteci olarak gelmiş. Türkiye'de yaşıyor. Makallar:
Uygur Hakanlığı'nın temel üretim vasıtası hayvancılıktı. Savaşlarda en önemli rolü atlı savaşçılar oynadığı için, hakanlık at yetiştiriciliğine özel bir önem vermişti. O dönemde genel olarak at çok pahalıydı. Çünkü savaşta elde edilecek üstünlük süvari birliklerinin varlığına bağlıydı. Doğu Uygurları atı ve at yetiştirmeyi seviyorlardı. Birkaç milyon baş at arasından birkaç yüz bin at seçerek, 221 bin kişilik süvari ordusu kurmuşlardı. Hunların, Türklerin ve Uygurların orduları ağırlıklı olarak süvarilerden oluşuyordu ve piyade savaşçı sayısı oldukça azdı. Yine Hunlar, Türkler ve Uygurlar savaşa gittiklerinden yüz binlerce yedek atı da beraberlerinde götürürlerdi. Ayrıca hızlı haberleşme vasıtası olarak da at emsalsiz bir hayvandı. Doğu Uygurlarda her kabile ve oymağın atlarının uyluklarına bastıkları kendi tamgalaarı ve yine her kabilesinin kendine has meraları vardı. Bu yüzden Uygurlar atlara "tamgalı atlar" adını verirlerdi. Çin imparatorları çok eskiden beri kuzeyli cengaver komşularıyla boy ölçüşebilmek için süvari orduları kurmaya gayret etmişlerdir; fakat bunlar arasında at konusuna özel bir önem verenler T'ang imparatorları olmuştur. Gansu'daki Lung-yü, Lan-chou, Feng-lien, T'ien-shui gibi dört vilayet ile Ho-hsi koridorunda mera ve su yönünden zengin yaylaları keşfederek, buraları koruma altına almak için özel bir birim teşkil ettiler ve başına da devlet erkanından üst düzey bir memuru getirdiler. 630'dan 670 yılına kadar geçen kırk yıl zarfında bu meralarda 700 binden daha fazla at bakılmıştır. 670'den itibaren Tibet'le Çin arasında başlayan çatışmalar Gansu meraları da dahil olmak üzere pek çok meranın tahrip edilmesine yol açtı. Meraların adeta çöle dönüşmesi yüzünden pek çok at öldü. Öyle ki 754 yılında mevcut at sayısı 320 bine kadar düşmüştü ve bunun da ancak 200 bini işe yarar durumdaydı. Bu yüzden T'ang İmparatorluğu gerek savaş atı ve gerekse yük ve çiftçi atı konusunda büyük sıkıntı içine düştü. Özellikle 755'de Onluk'un isyan edip Lo-yang ve Ch'ang-an'ı ele geçirmesi, İmparator Süan-tsung'ın Sih-ch'uan'a kaçması üzerine Çin kargaşa içine düşmüş; imparatorun elinde yalnızca otuz bin kadar at kalmıştı. 756'da T'ang tahtına Su-tsung geçtiğinde Tibet Gansu'nun büyük kısmını zapt etmiş; bölgedeki meralar tahrip edildiği için buralarda at yetiştirilmesi hemen hemen imkansız hale gelmişti. İşte bu yüzden T'ang imparatorluğu Uygur Hakanlığı'ndan bol miktarda at almak zorunda kalmıştı. O sıralarda T'ang ordusunun büyük kısmı piyade, isyancıların ordusu ise atlı idi. Eğer o sıralar Uygur Hakanlığı T'ang İmparatorluğu'na yardım etmemiş olsaydı, muhtemelen imparatorluk hayatta kalamazdı. İki taraf arasında yapılan anlaşmaya göre Uygurlar ve Çinliler atla ipek takas edebileceklerdi. Çünkü Çin Uygur atlarına ihtiyaç duyduğu kadar, Uygurlar da Çin ipeğine ihtiyaç duyuyorlardı. Uygurlar Çin'den aldıkları ipeğin bir miktarını kendileri kullanıyor, kalanını dünya pazarlarına sürüp pahalı fiyattan satıyorlardı. Bir Uygur atı Çin'de genellikle elli top ipek karşılığında veriliyordu. T'ang İmparatorluğu da savaş atlarına fazla ihtiyaç duyduğu için bu takas onun oldukça işine geliyordu..... ... Onluk isyanının (755) başladığı tarihten itibaren Uygurlar bir yüz yıl boyunca, her yıl Çin'e en az birkaç bin, en fazla yirmi-otuz bin ila yüz bin arasında savaş atı veriyorlardı. Örneğin 773 yılında Çin'e satılan at sayısı on bin baş iken, 782'de bu rakam 100 bin başa ulaşmıştı. Bir atın ortalama 40 top ipeğe satıldığını düşünürsek, 100 bin at için Çin Uygurlara ödemesi gereken miktar 4 milyon toptu. Ancak, Çin iç savaşla çalkalandığı ve ekonomik durumu bozulduğu için Uygur Hakanlığı'na olan bu borcunu ödeyecek durumda değildi. Bu yüzden o yıl (782) yalnızca 100 bin top ipek ve 100 sar (bir Sar 3125 kg) gümüş ve altın ödeyebildi. Ve T'ang İmparatorluğu Uygurların fiilen bölünüp büyük muhaceret yaşadıkları 840 yılına kadar bu borcunu tamamıyla ödeyemedi. Uygurlar - Turgun Almas Selenge Yayınları,2013
Tüm "büyük dinler" arasında sadece Budizm, Birinci Türk Hakanlığı'nın aristokrat kesimi arasında popüler olmuştur. Bügüt kitabesine göre (6.yy), Taspar-han Budizmi devlet dini yapmaya çalışmıştır. Hindistanlı misyoner Çinagupta'yı ülkesine davet eden Taspar-han, bir tapınak kurarak, Budist bir cemaat ihdas etmişti. Onun sarayında Budist-Soğdiyanlar da vardı. Hatta bizzat Bügüt kitabesi, Budist sutralarının belirgin özelliğini teşkil eden Soğd alfabesiyle yazılmıştır. Türk hakanları, Budizmi, gerek Orta Asya ve gerekse Uzak Doğu'daki farklı etniklere mensup tebaalarını ideolojik yönden birleştirebilecek cihanşümül bir din olarak görüyorlardı. Ne var ki 581 yılında ortaya çıkan sosyo-politik kriz ve akabinde devletin çökmeye başlaması, bu süreci durdurmuştur. Bununla birlikte Budizm, hakanlığın doğu ve batı kesimlerinde daha fazla yaşayarak, Yenisey Kırgızları ile Kimaklar arasında etkinliğini sürdürmüştür. Hatta Kırgız prenslerinden birisi Budist rahibiydi ve Doğu Türkistan'daki bir manastıra yerleşerek kutsal metinleri Tibetçeden Türkçeye çevirmiştir. Doğu Kazakistan'da ortaya çıkarılan ve soylu bir Kimak kadına ait olan mezardaki ayna, Türkçe yazılı bir Budist öz deyişiyle süslenmiştir. Ne var ki, sadece Doğu Türkistan Uygurları Budizmi devlet dini olarak kabul etmiş ve Hindistan, Tibet ve Doğu Türkistan'da yazılmış olan Budist metinlerini Türkçeye çevirerek zengin bir kolleksiyon oluşturmuşlardır. Türkler arasında yayılan ikinci din, İran'da 216-277 yılları arasında yaşayan "Aydınlık rehberi" Mani'nin kurduğu Maniheizm idi. Tüm kainatta ışıkla karanlık arasında ezeli bir savaş oluğunu, kurtuluşun başka bir alemde bulunduğunu, insanın ruhundaki kısmi aydınlığın ibadet ve dualarla kurtulabileceğini savunan Maniheizm, aşağı yukarı bu öğretilerin tamamını Zerdüştizm, Budizm, Hıristiyanlı kve bazı felsefi akımlardan almış, ancak onları manitken birbirine tezat teşkil etmeyen bir sistem içinde bütünleştirmişti. Hiyerarşik bir yapıya sahip olan Maniheizm, yoğun misyonerlik faaliyetleri sonucunda özellikle Orta Asya, Merkezi Asya ve Çin'de yayılmayı başarmıştır. Maniheist ve Hıristiyan (Nesturi ve Yakubi) cemaatlar, 6.yy-9.yüzyıllar arasında Taraz'da varlıklarını sürdürmüşlerdir. 7.yüzyıl Hıristiyan cemaatinden geriye sadece Süryanice yazılı kısa bir metin kalmış olmasına rağmen, Maniheist cemaatin daha güçlü olduğu ve Taraz'da manastırlara sahip bulunduğu muhakkak. "On Ok ülkesinde (yani Batı Türk Hakanlığı'nda) dini yaymak" amacıyla yazılan "İki Esasın Kutsal Kitabı" adlı Mani kitabında (8.yüzyıl), Maniheist manastırların bulunduğu "altın şehir Argu-Talas" (Taraz) ile Yedisu'daki dört şehrin adları geçmektedir. Bir kısım Taraz'lı Soğdiyan'ın Zerdüştizme bağlı olduğu, Kazak arkeologların çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılan mezarlıktan anlaşılmaktadır. Çok dinlilik, Yedisu'daki Erken Orta Çağ şehirlerinin karekteristik bir özelliğiydi. Türkün Üç Bin Yılı S.G.Klyashtorny / T.İ.Sultanov Selenge yayınları,2013
..."that Buddhism is the religion of a Turanian race, using that word, as used by its inventors, in the broadest possible sense. The Persians say İran and Turan, and İran and Aniran, terms equivalent to our Aryan and non-Aryan ; and Buddhism is not and never was, but exceptionally, the religion of the Aryan race, and is not now professed by any Aryan people in any quarter of the globe."
"...Budizm Turan ırkının dini... Budizm asla ve hiçbir zaman, istisnai olarak, Aryan ırkının dini olmadı..."
Emel Esin - Türk Sanatında İkonografik Motifler
"Türk ikonografisi üzerinde çok etkili olacak Mâhâyana Budizminin astral ikonografisine gelince şunu kaydetmek gerekir belki: Gerek Çin'de, gerek Kansu ve Türkistan'da, belki Orta Asyalı kadim göçebelerden birisi olan 'Sakyalar Hakîmi' (Sakya-muni), Mâhâyana Budizmini yayan başlıca kişiler proto-Türk sayılan Chû-chû ve Tabgaç hükümdarlarıydı." s.70
dipnottan: Proto-Türkler, erken Türkler ve Budizm. Chû-chû Hunlarından Aşina grubu Kök Türklerin atasıydı. Chû-chû hunları Kansu'da Budist sanat merkezi kurucularındandı ve onların üslubu Orta Asya'dan geldi. Budist sanatı zirveye çıkaran Tabgaç boyu da muhtemelen Türktü.
İki adam Budist manastırına para yardımı yaparken.
Mirza Haydar Duwlat’ın Tarih-i Reşidi adlı eseri Orta Asya Türkleri için Çengiz Han, Coçi ve
ondan sonra gelen hükümdarların tarihini anlatan önemli bir eserdir.
Mirza Haydar Duğlat (Duwlat) 1499 yılında Taşkent civarındaki Öretöbe mekânında dünyaya gelmiş, 1551 yılında şimdiki Hindistan’ın Keşmir ülkesinde vefat etmiştir. O siyasi ve sosyal bakımdan zor geçen ömrüne rağmen dünya kültürüne iki eser miras bırakıp gitmiştir. Birisi Cihannama poemasıdır ki onu manzum olarak Türkçe yazmıştır. İkincisi Tarih-i Reşidi adlı eseridir ki bunu da Fars dilinde yazmıştır. Tarih-i Reşidi adlı eserine tarihçiler ile araştırmacılar tarafından çok fazla başvurulmaktadır. Bunun başlıca sebebi kitapta Çıngıs Hanın Çağatay ve Coçı isimli oğullarının Türkistan sahasındaki idaresi ile onlardan gelen nesillerin siyasi-sosyal kaderinin dillerden düşmemiş olmasıdır. Bununla birlikte kitap Türk dünyasında İslam dininin nasıl gelişip yayıldığına çok önemli vesika olabilecek bir eserdir. Ayrıca coğrafya, dil, felsefe ve başka açılardan da pek yüksek değere sahip bir eserdir. Bahsedilen özelliklerin varlığı kitabın bugüne kadar ilmî çevrelerin elinden düşmeyip faydalanılmasına esas olmuştur.... Söz edilen kitap Celaleddin Muhammed Ekber Şah’ın (1556-1605) buyruğuyla 1585 yılında yazılmaya başlar. Kitabın adından da fark edildiği gibi bu eser, İslam âleminin genellikle bin yıllık tarihini Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamberin öldüğü yıldan Ekber Şah’ın zamanına kadarki vakti içine alan bir araştırma eseri olarak kabul edilir. Bu kitabın müellifleri ilk defa Mirza Haydar’ı diğer adaşlarından ayırmak için “Duğlat” (Kazakça “Duwlat”) lakabını eklemişlerdir. Türk diline ilk tercümesi tarihçi âlim ve tercüman Muhammed Sadık Kaşğari (1725-1849) tarafından yapılmıştır. Bu tercüme Kaşgar hâkimi Yunus Tecibek ibn İskenderbek ibn Emin Hace’nin emri üzerine yapılmıştır. Tercüme tam olmasa da Türk dilindeki ilk tercümedir. Tercümenin el yazma nüshası: Moskova’daki Asya Halkları Enstitüsü’nün Doğu Edebiyatları bölümündeki el yazma kütüphanesi № C569 (590o)’da muhafaza edilmektedir (Muginov 1962: 38). Tarih-i Reşidi eserinin diğer bir Türkçe tercümesi Muhammed Niyaz Ahund Niyazi tarafından hicrî 1253 (1837-1838) yılında Hoten hâkimi Muhammed Aziz Vang’ın emri ile yapılmıştır. Onun el yazması yukarıda bahsedilen el yazma kütüphanesinde № D 0192’de muhafaza edilmektedir (Muginov 1962: 40). Muhammed Niyaz ibn Ebdiğafur tarafından Tarih-i Reşidi’nin birinci defterinin 1837-1838 yıllarında Hoten hâkimi Muhammed Aziz Vang’ın fermanı ile nazım ve düzyazı hâlinde Türkçeye tercüme edildiğini araştırmacı âlimler doğrular. Bu nüsha da diğer nüshalar gibi tam değildir. Nüsha numarası: № 120 (590 oe). Muhammed Niyaz’ın Türk diline tercüme ettiği tahmin edilen diğer bir nüsha: № D 121 (590 of) numarada kayıtlıdır (Muginov 1962: 40). 1747 yılında tercüme edilen Tarih-i Reşidi tercümesinin diğer bir eksik nüshası: № C 570 (590 of) numarayla kayıtlıdır (Muginov 1962: 44). Bunun hicrî 1322 (1904-1905) yıllarında Hacı Cüsip ibn-i Molla Aşur Halifam ibn-i Kurban Sufi ibn-i Devlet Sufi’nin kopya ettiği bir nüshası da vardır. Aynı şekilde Rusya İlimler Akademisi, St. Petersburg’daki Şarkiyat Enstitüsü’nün el yazmaları kütüphanesinde Tarih-i Reşidi’nin Türkçe tercümelerinin tam ve tam olmayan yedi el yazma nüshası vardır. Fars dilinden doğrudan doğruya Türk diline tercüme edilen tam nüshası Özbekistan, Taşkent’teki Ebu Reyhan Biruni Şarkiyat Enstitüsü’nün el yazma kütüphanesinde № 10191//II’de muhafaza edilmektedir. Rusya ve Özbekistan el yazma kütüphanelerinde bahsedilen Türk dilindeki nüshaların birbiri ile mukayese edilip, fazlalık ve eksiklikleri, birbirinden farklı yönlerinin tetkik edilerek, metin bilimsel incelemesi şimdilik yapılmamıştır. Tarih-i Reşidi’nin Farsça ve Türkçe el yazma nüshalarının metin bilimsel incelemeleri ele alınıp, edisyon kritiğini hazırlamanın ilmî açıdan çok önemli ve büyük bir proje olduğunu hatırlamamız yerinde olacaktır. Eser, İngiliz dilinde eksiksiz olarak ilk kez 1895 yılında yayınlanmıştır. Bu tercüme de Britanya Müzesi’ndeki üç el yazma nüsha, Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki bir el yazma nüsha ve aynı şekilde Türk dilindeki iki tercüme nüshadan faydalanılmıştır. Onu Edvard Denison Ross (Eduard Denison Ross) tercüme edip, İran’ın Horasan ve Sistan illerinde başkonsolos olan N. Elias (N. Elias) geniş bir ön söz ve haşiye hem de ekler yazıp ilmî ve tanınma değerini arttırmıştır (Ross 1895). Bununla birlikte Türkistan, Tibet, Keşmir ülkelerinin haritasını hazırlayarak kitaba eklemiş ve eserin tarihî değerini artırmıştır. Bu eser daha sonra 1988 yılında tekrar basılmıştır. 1991 yılında tekrar Delhi şehrinde yayınlanmıştır. Bu baskıda adı geçen haritanın çıkarıldığı söylenmektedir. İslam JEMENEY Gazi Türkiyat,Bahar 2014/14: 21-27 detaylı: * Tarih-i Reşidi - Mirza Haydar Duğlat / Selenge Yayınları tarafından, Osman Karatay'ın çevirisi ile yayınlanmıştır.
Doğu Türkistan'da Çağatay Hanedanının Son Yılları ve Jungar (Kalmuk) İstilası
Bilindiği gibi Timurlular idaresine karşı başkaldıran Doğu Türkistan'daki Çağatay idarecileri. Uluğ Bey tarafından itaate sokulmuştu. Fakat Timurlular soyunun bilge hükümdarı Uluğ Bey'in trajik bir şekilde oğlu Abdüllatif tarafından öldürülmesi Timurlular'ın yıkılışını hazırlamıştı. Bu aynı zamanda Doğu Türkistan'da Timurlular hakimiyetinin de sonu olmuştu. Timurlular'dan sonra Orta Asya (Türkistan)yı hakimiyeti altına alan Özbek (Şeybani) Hanlığı da kısa sürede ikiye aynlınca. Doğu Türkistan'da tam bir otorite boşluğu meydana gelmiştir. Çağatay hanedanından gelen hanların dirayetsizliği ve birbiriyle uğraşmaları ülkeyi 15. Asrın ikinci yarısına (1462) kadar tam bir kargaşa içine sürüklenmiştir. Her şehir ve hakimi müstakil bir hanlığın hükümdarı gibi hareket etmeye başlamıştır. İşte bu yıllarda ülkenin doğu vilayetlerine hakim olan Esen Buhar Han ölmüş ve yerine oğlu Yunus Han (1462-1487) geçmiştir. Adil ve hoşgörülü tutumu ile halk tarafından sevilen bir kişi olan Yunus Han 25 yıllık hükümdarlığı zamanında iç karışıklıkları önlemeye muvaffak olmuştur. Bilhassa şehir hakimlerinin (valilerinin) müstakil hareket etme alışkanlığını kaldırması. Doğu Türkistan'ın bütünlüğü yönünden başlı başına bir zafer teşkil etmiştir. Yunus Han'ın yerine geçen oğlu Ahmed Han (1487-1514). ülke idaresinde elde edilen bu başarılı yönetimi mümkün olduğu kadar devam ettirmeye çalışmıştır. O sıralar Batı Türkistan'a hakim olan Muhammed Şeybani Han'ın üstünlüğünü kabul ederek bu kardeş devlet ile savaştan kaçınması Ahmed Han'ın en büyük başarısı olarak dikkati çeker. Ahmed Han'ın 1514'de vefatı üzerine Doğu Türkistan'ın kaderine hakim olan oğlu Seyyid Han (1514-1533) dönemi Çağataylılar sülalesinin son parlak dönemini teşkil eder. Zira kendisine o devrin ünlü tarihçisi Mirza Muhammed Haydar Duğlat müşavirlik yapmıştır. Haydar Duğlat'ın bilahare yazdığı ve 1321-1546 yıllan arası Doğu Türkistan olaylarını anlattığı eserinde Seyyid Han dönemi, ülkenin en huzurlu olduğu devir olmuştur. Batı Türkistan'daki Özbek (Şeybani) hanlıkları ile Doğu Türkistan şehirleri arasındaki dostluk ve ticari münasebetler gelişmiş ve halk uzun bir aradan sonra maddi ve manevi bir refaha kavuşmuştur. Seyyid Han'ın yerine geçen oğlu Reşidi Han (1533-1559) babasının bu parlak dönemini tarihçi Haydar Duğlat'ın yardımına rağmen devam ettirememiştir. Bu devrin en büyük rahatsızlığı ülkenin Uyguristan olarak bilinen doğu vilayetleri ile Altışehir olarak bilinen batı vilayetleri arasındaki rekabetin büyüyerek husumete dönüşmesidir. Bu durumdan istifade eden ve Moğolistan'da hakimiyeti ellerine geçirerek hem Çin istikametinde ve hem de Doğu Türkistan yönünde ilerlemek isteyen Kalmuklar (Jungarlar) sık sık Doğu Türkistan'ın doğu vilayetlerine akınlar yapmaya başlamışlardır. Yazdığı esere devrin hükümdarının adını vererek Tarih-i Reşidi ona ithaf eden Mirza Muhammed Haydar Duğlat bu devir olaylarını etraflı bir şekilde anlatır. DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ TARİHİ Mehmet SARAY (alıntıdır)
Chapter XL
Description of Kashghar
Kashghar is an old and famous town. In former times the Sultans of Kashghar were of the family of Afrasiab the Turk, whom the Moghuls call Bugha Khan. His genealogy is as follows: Afrasiab, son of Pish, son of Dad Nashin, son of Tur, son of Afaridun. It is thus given in the Tarikh-i Guzida, which has copied from the Mujma-ut-Tavarikh* of Khwaja Rashid-ud-Din Fasl Ullah. In some other histories the descent is traced yet further. But God alone knows the truth.
Among the Sultans of Kashghar was a certain Satuk Bughra Khan, who was converted to İslam in his early years. During his occupation of the throne, he brought over the whole country of Kashghar to the true faith. After his death, several of his descendants ruled in Kashghar, and even in Mavara-un-Nahr, until the conquest of Chingiz Khan.
[Tai Yang Khan fled from Chingiz Khan. Kushluk, son of Tai Yang Khan] took Kashghar from the vassals of the Gur Khan of Kara Khitai, who had himself taken it from the vassals of the descendants of Afrasiab. At that time Sultan Osman, of that family, was ruling in Samarkand and in the greater part of Mavara-un-Nahr. What passed between him and Khwarizm Shah is to be found in every history.
The rebellion of Kushluk and the conquest of Kashghar by the Moghuls, I have copied from the Jahan-Kushai, as it stand [there].
DOĞU TÜRKİSTAN; (Uygur Türkleri-Türkmenler) Nüfus: 30.000.000
Manna-Medlerden önce yaşayan büyük Türk başbuğu Alp Er Tonga (Efrasiyab)’nın ölümüyle ilgili halk tarafından söylenmiş olan sağular (ağıtlar)’ın bazıları günümüze değin ulaşmıştır. Bu ağıtın bir dörtlüğü şöyledir:
Alp Er Tonga öldi mü ... Alp Er Tonga öldü mü? Esiz ajun kaldı mu ... Kötü dünya kaldı mı? Ödlek öçin aldı mu ... Zaman öcünü aldı mı? Emdi yürek yırtılur ... Şimdi yürek yırtılır....! .... Afrasiyab/link
"Büyük İskender'in doğuya, Türkistan'a doğru yaptığı sefer sırasında, Massagetlerin ağırlık noktası Ögüz deltasında bulunuyordu.."... Massagetler - link
"Pazırık halısından önce bulunan ve VI. yy. ait olan halı da Doğu Türkistan'da bulunmuştur."...Hun Sanatı - link
"Kutlar, B. Hrozny'ye göre Hazar Denizi'nin güney doğusunda, Türkistan'da oturmakta iken daha sonra M.Ö. 2500-2400 yıllarında Hazar Gölü çevresinden batıya doğru göçmüşlerdir.".... Ordu Kut yöresi - link
"Mahmut Ragıp Gazimihal’e göre, zeybek sözcüğü “salbak” ya da bunun diğer bir söylenişi olan “saypak” sözcüklerinden türemiştir.Bununla bağlantılı olarak kaynaklarda geçen “salmpakis” sözcüğünün aslında “salpak” ve dolayısıyla zeybek olduğunu savunur. Zeybek sözcüğünün Türkçe bir sözcük ve aynı zamanda Kırgızlar arasında da bir oyun adı olduğunu; ayrıca Doğu Türkistan ve Afganistan’ın Badahşan kentinde “Zeybek” adında birer köy bulunduğunu belirtir."... Zeybek/Efe link
Uygurlar, cok eski zamanlardan beri Tanrı Dağları ile Karakum Dağları arasında kalan Tarım havzasında ve yine Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki Cungar havzası, İli Vadisi, Irtış nehri ile Baykal Gölü arasındaki topraklarda: Güney Sibirya'da şimdiki Moğolistan sınırları içindeki Selenge, Orhon, Tola ve Korulun (Kerulun) nehirleri civarında, Gansu'da (Kansu) ve bugünkü Shan-si ve Shen-si eyaletlerinin kuzey bölgelerinde yaşamışlardır. Orta Asya, en eski zamanlardan beri Uygurların ana yurdu olmakla beraber, aynı zamanda dünya medeniyetinin de altın beşiklerinden biridir. Bu yüzden tarihçi Morgan "Dünya medeniyetinin anahtarı Tarım Havzasına gömülmüştür, bu anahtar bulunduğu zaman dünya medeniyetinin sırrı açılacaktır." demiştir. Toplam 1.600.000 km2 yüzölçümüne sahip Doğu Türkistan, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle dünyada çok nadir bulunan uranyum, radyum gibi kıymetli tabii zenginlikler, petrol ve kömür yatağıdır. Tarım Havzası ve Cungar Havzasının çok eski zamanlarda büyük iç deniz olduğunu, dağların ve eteklerinin gür ormanlarla kaplı bulunduğunu araştırmalar sonucunda öğrendik. Vaktiyle Tarım vahası civarında yaşayan atalarımızın bir kısmı Altay dağlarına muhaceret ederek bugünkü Moğolistan ve Baykal gölü çevresine yerleşmişlerdir. 840 yılında Moğolistan'dan Doğu Türkistan bölgesine göç Doğu Uygurların aslında bundan 8000 yıl önce Tarım havzasından Moğolistan ve Baykal Gölü taraflarına göç eden ecdatlarımınızın torunlarıdır. Sekiz bin yıl önceki büyük göçte, Tarım havzasından yola çıkarak Ladak yoluyla kuzey Hindistan'a göç eden ecdatlarımız, Hindistan'ın asıl yerli halkı sayılan Dravidlerle birlikte Hindistan medeniyetinin şekillenmesine büyük ölçüde katkı sağlamışlardır. Arkeologlar 20.yüzyılın 20.yıllarında, İndus nehri vadisindeki Harappa (bugünkü Pencap eyaletinde), Muhenjo-daro (Sind eyaletinde) gibi eski şehir harabelerinde yaptıkları araştırmalarda , Orta Asya Türk tipine ait, saçları iple bağlı bir heykel buldular. Bu heykel sekiz bin yıl önce Tarım havzasından Kuzey Hindistan'a göç eden ecdatlarımızın, Aryanilerin Hindistan'a göç etmesinden binlerce yıl önce bölgenin yerli halkı Dravidlerle birlikte yaşadıkları döneme aittir. Sincan (Xinjiang) Sosyal Araştırmalar Akademisi araştırma merkezi, 1971 yılında Könçi nehrinin civarındaki eski bir mezardan bir kadın cesediyle bir çocuk cesedi bulmuştur. Nankin Üniversitesi Coğrafya Fakültesi, karbonlama usulüyle bu cesetlerin bundan 6412 yıl önce defnedildiğini tespit etmiştir. Bu haber Halk Gazetesi'nde yayınlandıktan sonra, Sincan (Xinjiang) Gazetesi'nin 24 Şubat 1981 tarihindeki Uygurca sayısında da neşredilmiş ve şu yorum yapılmıştır. "Bu cesetler, toprak seviyesinden biraz yüksekte bulunan kum tepeleri kazılarak çıkarılmıştır. Mezarın iki başına birer ağaç yerleştirilmiş ve ağaçların uçları toprağın üstüne çıkmıştır. Mezar dik olarak kazılmış, cesetler sağ tarafa doğru yatırılmış, üzerine ağaç latalar konulmuş, lata üzerine koyun derisi ve kamış hasır örtülmüştür. Cesetler kaba yün kumaşlara sarılmış olup, kadın cesedinin başına yün kalpak giydirilmiştir. Uzun sarı saçları omzuna kadar uzanan kadın iri gözlü, uzun kirpikli ve dik burunludur.... Cesetle birlikte gömülen eşyalar içinde, çok güzel örülmüş kamış bir sepet vardır ve sepetin içinde bitki tohumları konulmuş, fakat bu uruklar zamanla toz olmuştur. Çocuğun cesedinin yanındaki kamış sepette ise buğday taneleri bulundu." Bulunan bu iki ceset, 8000 yıl önce yaşanan büyük göç sırasında, bulundukları toprakları terk etmeden önce Tarım havzasında hayatlarını devam ettiren atalarımızın etnik özelliklerinin ve uygarlığının araştırılmasında oldukça önemlidir. Tarım havzasının eski yerli halkının sarı ırka veya Aryanilere (MÖ.1700 yılları civarında İran'dan gelerek Hindistan'a göç eden halk) mensup olmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü burada yaşayan yerli halk Uygurların atalarıydı. Yakın zamanlarda Tarım havzasındaki bazı yerlerde (Könçi nehri, Çerçen ve Çarkılık civarları) bulunan mezarlarda defnedilen kişilerin (erkek veya kadın) tamamı başları doğuya, ayakları batıya gelecek şekilde konulmuştu. Bu ne anlama gelebilir? Ecdatlarımız, en eski dönemlerde şamani inanca sahiptiler. Şamanlar genelde güneşe, aya, göğe, yer ve su ilahlarına inanırlardı. Şamanların bu tür inançları gereğince ecdatlarımız çadır kapılarını güneşin doğduğu yöne koyuyorlardı. Türk ve Doğu Uygur kağanları (Orhon Uygur Hakanlığı) , bazı törenlerde yüzünü güneşe çevirip oturuyor ve dokuz defa eğilip selam veriyorlardı. Hatta kağanların adları da bu tür gelenekleri yansıtmaktadır. Örneğin Orhon Uygur kağanlarından Çundi-han'ın lakabı ; Kün Tengride Uluk Bolmış Alp Küçlük Bilge Kağan'dı. Uygurlar Turgun Almas (1924-2001) Kaşgar Selenge Yayınları, 2013 Bu eser yayınlandıktan sonra Çin hükümeti tarafından tüm eserleri yasaklandı ve ağır siyasi baskılara maruz bırakıldı.
"1972 yılında şimdiki İç Moğolistan'ın Ordos yaylasındaki Arust bölgesinde, içinde çok değerli altın ve gümüş uygarlı miraslarının bulunduğu Hunlara ait mezarlar ortaya çıkarıldı. Bu altın eşyalar arasında üst tarafına yine tamamıyla altın bir şahin suretinin kondurulduğu altın bir taç vardı. Şahin, aynı tacın yan tarafında iki kurdun iki kuzuyu ısırmalarını seyrederek uçmaya hazır vaziyette nakşedilmişti. Çinli arkeologlara göre bu taç MÖ.7.yüzyıla aitti. Bu taç üzerindeki tasvirler, Hunların kurdu çok sevdiklerinden başka, milattan bin yıl önce madencilikle uğraştıklarını da göstermektedir."
Bunlar son derece nadir altın ve gümüş, toplam 200 adet olduğunu 2000 yıl önce emanetler Hun Kralı, altın kartları, kaplan ısırması öküz, kaplan koyun sahne yemek ana türlü gibi bir kuş, vahşi hayvandır. Özellikle atlar, sığır, koyun, kuşlar desen Reflect, ama aynı zamanda böylece kaplanlar, kurtlar ve vardır. Hunların bu arkeolojik geçmişi çok nadirdir. Kartal bu Hunlar en iyi temsil eden sanat hazineleri emanetler ile süslenmiş altın taç. İki bölümden üst Golden Delicious ve Golden Delicious kartal oluşur. Taç yüksekliği 7.3 cm bant uzunluğu 30 cm, çevresi 60 cm ağırlığında, 1394 gram. Golden Delicious taç ayrılır ve taçlandırılmıştır. Crest, desen yarımkürede ısırma hangi kabartma dört kurt ve koyun, dört tekerlekli açı kompozisyonu üzerinde. Sanatsal bir kartal standı üstüne yarımkürede taç , şekil bakan yok. Fırtınalı ısırma resim bakan tüm kartal tepe oluşturmaktadır. Hem yukarı ve grubun ön aşağı, altından yapılmış bir döküm Lezzetli. grup sol ve sağ kulak yakın bölümünün, her iki ucu Tiger, tekerlek açı koyun ve kabartma desen, dekoratif halat hatları diğer ana bölümünü yalan atlar Crouching yapılmıştır. Bu sadece bulundu kadar bizim Golden Delicious süsler tarafından " Hu tacı " . Orta Ovaları, kırmızı sülün uzun kuyruk taç üzerinde kartal içine Savaşan Devletler ZhaoWuLingWang Hu Fu sürme ve çekim Hu taç beri. Bu kret hizmet askeri ataşe olduğunu. Attila Tarawa generaller kartal şeklindeki süsler Attila Golden Delicious veya şefleri kret olmalıdır görülmektedir. ..(google çeviridir) LİNK
"Telelerin en büyük grubunu oluşturan Uygurlarla..."
"Dokuz Tele ailesinin (Toguz-guzlar yani Uygurlar)..."
"Telelerin ataları Hunların torunlarıydı, ve gerçekten de Telelerin dilleri Hunların diline oldukça yakındı."...
...Bu freskler kültür tarihi bakımından olduğu kadar realizm'leri dolayısiyle, ırk anthropolojisi bakımından da ilgi çekicidirler. Resimler, Turanid ve Önasya tipi özelliklerini açık aksettirirler. (A.von LeCoq, Bilder-Atlas 9). Bu hususla ilgili sözlerin iktibasını layık bulmaktayız: "Resmi yapılan şahısları ferdi olarak gösterme gayreti göze çarpar. Şu halde onlar gerçek portre tanzim etmektedirler. Bu ilk defa Türk duvar resimlerinde görülür” .... ...Aslında Uygur yazısı, aynı işaretlerden ibaret rünik yazıya uygun Türk yazısı olmayıp, bitişik harflerle akıcı yazı sistemine dayanan Sir-Sogd menşeli yazı idi. Bu yazıyı daha sonra Moğol ve Mançu’lar da almışlardır. Zamanımıza pek çok Uygur arşiv malzemesi de kalmıştır. Bunlar arasında bir küçük bahçenin kiraya verilişi gibi az önemli olanlar da vardır. Yazıya geniş kitleler vakıf oldukları gibi, kullanılan hukukî tabirlerden de çoğunluk haberdar idi. Von Le Coq’a göre, "O zamanki Avrupa’ya kıyasla Uygur’lar bu sahada da üstün idiler. Acaba o zamanki kaç Avrupa’lı kale beyi, elyazısı ve uygun hukukî ifadelerle bir mukavele tertip edebilirdi? Halbuki Uygur’larda bir köylü, esnaf buna muktedirdi. Hukukî formüller ve kânunlar ise yüksek derecede gelişmiş, iyi tanzim edilmiş hukuk tatbikatına tanıklık ederler” (Turan, 1918, 452). Arşiv için kullanılan yazı malzemesi umumî olarak kâğıt'tır. Çinde M.S. ilk yüzyılda kâğıdın, sellülozdan paçavra cinsi ince perdahlı kâğıttan tuvalet kâğıdına ve kâğıt peçeteye kadar her çeşidi kullanılmakta idi. Bundan ötürü tabiatiyle Uygur’lar Avrupadan yüzyıllar önce kâğıdı biliyorlardı. 751. yılındaki Atlah savaşında ele geçen esirlerden Araplar, kâğıdın ne olduğunu öğrendiler ve Semarkant'da kâğıt değirmeni (imalâthanesi) kurdular. Buradan Arap’ların batıdaki kutbu Sicilya ve İspanyada, daha sonra XI. yüzyılda Avrupa Hıristiyan âleminde kâğıt imâli başladı. Kültür yayılışının ikinci yüce aracı olan kitap basma az bir gecikme ile aynı yolu takip etti. Matbaanın mucidi Gutenberg veya Conter olmayıp onlar ancak geliştiricilerdir. Matbaa yüzyıllar önce Çin’de, Kore’de ve bizim için önemlisi Uygur’larda bilinmekte idi. Blok baskısının batıya yayılmasında Uygur’ların büyük rolü vardır, en eski müteharrik tipte harfler Türkçe için kullanılmıştır. Moğol’ları medenileştiren de Uygur’lar olmuştur. Moğol fâtihleri. Uygur yazısını aldılar, diplomatik dil uzun müddet Uygurca idi. Güyük han (ölümü 1248) papa ile Uygurca muhabere etti. Moğolların diplomatları da Uygur’lardan, kısmen Kereiflerden ve Öngüt’lerden idi. Uygur’lardan elçiler Roma’da, valiler Çin’de ve Bağdad’da, mürebbîler Çingiz ailesi içinde, bilginler Tebriz’deki Moğol sarayında ve mühendisler Moğol ordularında (Meselâ; Kubilây ordusunda 1268’de güney Çin’de) vazife gördüler. Doğu ve batı kültür unsurlarının birlikte yaşadığı ondan sonra aslâ görülmedi. Kültürlerin yayılışında aracılık yapan Uygur’lar, Türklük camiası içinde umumî medenî tekâmül bakımından mümtaz bir unsur idi. TÜRK DEVLETİNİ DOGUDA YAŞATANLAR: UYGURLAR TARİHTE TÜRKLER - LASZLO RASONYİ E b e r h a r d’a göre “ (Liü Yüan 4, 32) Wei sülâlesi ortadan kalktıktan sonra da Çin'de Türk kanı karışmıştır. Su (580-618) hatta T'ang (618-907) sülâlesi kısmen Türk menşelidir.” HUNLARIN EN YAKIN HALEFLERİ: T'O-PA’LAR, SABİRLER, AVAR’LAR TARİHTE TÜRKLER - LASZLO RASONYİ