buda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
buda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2024 Pazar

Buda - Buddha

Buda

Onun asıl adı Sidarta'dır ; "uyanmış, ışıklanmış" anlamında olan Buda adını "erdikten" sonra alacaktır. Kendisi Sakya ve ya Saka'lardandır. (Bu ad Hindistan'da İskit karşılığıdır), dolayısiyle ırk bakımından Türktür. (1) Onun mensup olduğu Sakya (veya Sakalar) şimdiki "United Provinces (Unayted Provens)", yani "birleşik vilayetler,,in kuzey - batı köşesinde ve Nepal'in güneyinde Kapilavastu'da oturmakta idiler ; ülkeleri sulak ve bol ürün verici olup zengin pirinç tarlaları ile dolu idi. Bu Sakya'lar, zenginlik, gurur ve çetinlikleri ile ünlü idiler ; mâbutların kıralı saydıkları İndra'ya, Saka derlerdi. Kosala devletine (aşağı yukarı bugünkü Oud), daha çok sözde bağımlı sayılırlardı. Gelenekler Buda'yı bir kıral oğlu diye gösterirse de, tarihî tenkit, babası Sudodana'yı pek zengin bir türlü derebeyi, yâni Kşatriya olarak kabule daha eygindir; anası Maya da Sakya'lardandır. Buda'nın MÖ 560 yılı civarında doğduğu sanılırsa da, bu hususta çok ihtilâf vardır.


Yusuf Hikmet Bayur

Hindistan Tarihi / TTK 1987

(1) Bu konu üzerinde pek çok tartışma vardır. Bu eserin genişliği bu gibi sorumlar üzerinde durmaya uygun değildir. Birkaç işaret vermekle yetineceğiz: Buda'nın mensup olduğu Sakya'larla ileride Hindistan'ı fethedecek olan Sakalar ve Tibet halkı arasındaki yakınlık ve birlik ihtimaline "Evolution de l'Humanite" külliyatından olan "L'İnde Antique et la Civilisation İndienne"de işaret vardır. (s.32). "Tabakatı Nasıri"nin Laknavti'de (o vakitki -13 üncü yüz yılın başı - Bengal'in merkezi) hüküm sürmüş Kalaç meliklerinden bahseden bölümünde, Tibet halkı veya o halkın bir kısmı başlıca Türk diye anılır. İskitlerin Türklüğü birçok bilgince tanınır; E.M.Minns "Scythian and Greeks" adlı eserinde İskit'lerin başlıca Türk olduklarını yazar (Bk. L. de La Vallee Poussin: L'İnde aux temps des Mauryas, s.262).

Profesör Walter Ruben'in "Eski Hint Tarihi" adlı eserinde (E bölümü) birtakım Türk gelenekleriyle Buda gelenekleri arasındaki benzerlik ve yakınlıklara işaret vardır.

📚




* Ellis Howel Minns (1874-1953), İngiliz akademisyen ve arkeolog. "Scythians and Greeks : a survey of ancient history and archaeology on the north coast of the Euxine from the Danube to the Caucasus", (İskitler ve Yunanlılar (1913)". 

* Walter Ruben (1899-1982), Alman Hindolog. "Die Gesellschaftliche Entwicklung im alten Indien, vols. 1–6. Berlin 1967-73", (Eski Hindistan'da Toplumsal Gelişme, 6 Cilt).

* Louis de La Vallée-Poussin (1869-1938), Belçikalı Hindolog. "L'Inde aux temps des Mauryas et des Barbares; Grecs, Scythes, Parthes et Yue-Tchi", (Mauryas ve Barbarlar Döneminde Hindistan; Yunanlılar, İskitler, Partlar ve Yüeçiler).


9 Ağustos 2020 Pazar

Saka Türkü Buda ve Kuşanlar

 


Saka Türk boyundan olan "Bilge Öğretmen" Siddartha Gautama Buda (MÖ 623-543) bir Saka tiginidir. Hindistan'da Saka Türkleri "Shakas" ya da "Sakya" olarak geçer. Buda, Saka Türkleri tarafından Bur Kağan - Bur Han olarak adlandırılmış. Burhan/Bürhan sözünün Arapçadan geldiğini ve delil, güçlü kanıt, tanrısal aydınlık anlamına geldiğini savunanlar Bür/Bur hecesiyle Türkçede türetilmiş birçok özel isim olduğunu unutmaktadır ki Dede Korkut, Kaşgarlı, Eski Yazıtlar ve Uygur yazıtlarında geçtiğinin de farkında değildir; Örneğin, Babur/Babür, Bürgüt/Bürküt, Baybüre, Burçak, Burslan, Burulday, Burkay, Bürkek, Burhân, Burcu, Burla, Bürçü, Burguçan, Burçin... v.s. gibi, ya da Burta gibi Türk adları var ki birçoğu hâlâ Türk dünyasında kullanılıyor. Buda'nın anlamı da aydınlanmak demektir. Sorguluyoruz o zaman; O tarihte (MÖ 5.yy) Arapçanın o bölgede ne işi var? Ayrıca Moğolca'da da Burkan derler, ancak o da Türkçe kökenli; Bur Kan/Han - Bur Kağan gibi... Ve Türkçe olan Kağan sözünün de Hindistan'da Khan olarak kullanıldığı biliniyor. Bu arada Türkçenin Akadca ve onun torunu olan Arapça üzerinde etkisi olduğu da...



Budizm Kuşhanlar ile Orta Asya'ya yayılmıştır.
Sivri başlığı ile bir Kuşhan, Sakalardan geldiklerine en güzel kanıttır.


Filozof dedikleri Toxaris, Anacharsis ve Abaris gibi Şaman/Kam çıkaran Sakalar, Buda'yı da çıkarmıştır. Bir diğer filozof ise Ammonios Saka'dır (MS 2.yy). O da Mısır'a göçen Saka Türklerinden gelir. [Prof.Dr. Mehmet Bayrakdar, Yunanistan'da Saka Türkü Üç Filozof]


Birçok "bilimadamı" Sakaları-İskitleri "İranî" sayar, ancak gerçek hiç de öyle değildir! Hindistan'ın ilk başbakanı C.Nehru (1889-1964)'den aktaran Prof.Ağasıoğlu : "Doğu'ya giden Sakalar hakkında C.Nehru şöyle der :  - Sonra Saka akını başladı. Onlar sayıca çok idiler. Hindistan'ın kuzeybatı bölgelerine yayıldılar. Sakalar Türklerin büyük, göçen boylarındandı. Onları da öz yerinden başka bir büyük boy olan Kuşanlar çıkarmıştı - ". [Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu, Lidya Kralı Krez Azerbaycan'da]. 

Aynı şeyi Gandi de söylemiştir: "Hindistan bir anadır ve iki çocuğu vardır; Biri Hintliler, diğeri Türkler."


Kazakistan'dan Prof. Dr. Karjaubay Sarthocaoğlu da ; "Avrupa merkezli araştırmacıları Sakaları (İskitleri) İranlıların atası olarak nitelendiriyor, aslında onlar Türk halklarının atasıdır. Son yıllarda Avrupa merkezli araştırmacıların çalışmalarını inceleyenler, bunların çok fazla hata içerdiğini ve bilimsel dayanağı olmadığını kanıtladı. Tarihsel veriler, destan ve efsaneler, etno-kültürel kimlik, arkeolojik ve dil açısından, antik dönem Sakaların torunlarının Türkler olduğunu ortaya koymuştur" demektedir. [Karjaubay Sarthocaoğlu]


Batılılar, Hindistan'daki İskitlere "İndo-Scythian", yani Hint İskitleri demekte, ancak herhangi bir tarihçi eğer İskitleri/Sakaları İranî gösteriyorsa "İranî" denmesini dikkate almayacağız! Hindistan'ın kronolojisini anlatan ve Kaşmirli Kalhana'nın 12.yy'da yazdığı "Rajatarangini (Nehir Kralları)" adlı eserde, Kuşhanlara Turuşka (Turushka) denildiği, Turuşka sözünün de Türkler için söylendiği de bilinmektedir. Bu arada Kaşmirliler değer verdikleri bilginlerine yerel ad verirdi ki Kalhana adı da Sanskritçe değil yerel bir addır. [Prof. K.N.Dhar, Kalhana - The Chronicler] Bununla birlikte "Kavi Bilhana" adında da 11.yy'da yaşamış şairleri de bulunmaktadır. Buradaki Bilhana, yani Bil Han da tıpkı Sumerli Bilgemiş ya da Göktürk Hakanı Bilge Kağan'daki gibi Türkçedir.


Bilhana'nın hayatını anlatan 1948 yapımı filmin afişi


Aşağıdaki görselde Saka-Türk Kralı Azes (Scythian Azaz olarak da geçer)'e ait iki sikke.

Türk oturuşu ve Türk savaş geleneğine göre atının kuyruğu düğümlüdür. Azes'in bir elinde kuş var , ya Türk sanatında sıkça kullanılan avcı betimlemesi ya da ölüm, taşbabalardaki gibi ruhu kuş olup gitti, demek. Diğer elinde de devleti temsilen Kurt Ağzı dedikleri sancak bulunmakta. Kral Azes öldükten sonra Sakaların hakimiyeti bitmiş ve Kuşanların hakimiyeti başlamıştır ki MS 6.yy'a kadar devam eder. Devletin resmi dini olan Budizmi Orta Asya'ya adları bir kişi adından gelen Kuşanlar yaymıştır.

 Bu tamgalar Kırım-Tatar tamgalarıyla da benzerlik gösterir.

Pakistanlı bilginler bile Saka/İskitler ile Kuşhanların Türk kökenli olduğunu bildirilerinde sunmuştur.

"This was followed by the conquest of Sakas or Scythians and Kushans (120 BC - 200 AC). Scythian remains unearthed at Banbhore (the old port of Debal) indicate that they had advanced far to the south of Sind. Both Scythians and Kushans were of Turki origin and they conquest also..."

Sind a Historical Perspective By Dr Nabi Bakhsh Khan Baloch



Sömürge politikası güden Oxford bile itiraf eder: Kuşhanlar Türk kökenli.


Kısaca Buda Sakalardan gelir, Sakalar ve Budizmi yayan Kuşhanlar Türktür. Buda'nın "Three Jewels" dedikleri "Üç Hazine-Mücevher" betimlemesi Göktürk abecesindeki Ant sesini veren damgadır ki bugün çintemani olarak da biliniyor. Swastika olarak bildiğimiz ve Buda heykellerinde sıkça rastladığımız Oz damgası ise tüm Türk dünyasında tanrıyı temsil eder ki, Büyük Ayı'nın Kutup Yıldızı etrafındaki mevsimsel döngüsüdür. Kağan'ın tahta çıkmasını, tanrının yeryüzündeki görseli/temsili ya da tanrıyla bütünleşmek anlamına da gelir.


Semra Bayraktar (SB)


Türkçe - İngilizce karışık kaynaklar:


*** "Tanrılaştırılmış Buda gerçekte Aryan değil, Turani kökenlidir." [Forlong, Faiths of Man, Cilt 1]


*** "Hindistan'da Budizm Türkler geldikten sonra yayılır... Kendisi bir Saka prensi idi... Hintliler ona Türk Tanrısı derken, Türkler ona Tengri Burk-Han, yani Tanrı'nın Elçisi derdi. Bu sebeple her zaman mavi gözlerle betimlendi, çünkü Türkler de mavi gözlü idi..." [Murad Adji]

[ Buradaki mavi gözlü Türkler Kıpçak Türklerdir, ki Hindistan Kıpçak Türkleri tarafından yönetilmiştir. Sakaların arasında mavi göz, açık renk ten ve kızıl/sarı saç görülmekte. Çünkü Tarım Havzasında bulunan mumyalar bu özellikleri taşır. Bunların arasında da Türk var, ve en güzel kanıt ise 3500 yıllık pantolonun üzerindeki damgadır. Bu betimleme, pantolon bulunmadan önce de Türk kilim, halı ve örgüde kullanılıyordu. - SB]


İngilizcesi:

[Buddhism arose in Hindustan after the Turks had come there. Seekin the meaning of life, a certain man now known as Siddartha Gautama (Young prince of the Sakya people in what is now modern Nepal, born in the sixth century BC, known as the Buddha) came to the conclusion that Monotheism is impossible (apparently in a continuation of the spiritual dispute that originated in the Altai at that time)... The native Indians called Buddha Shakyamuni, which literally means 'Türkic God'. And the Turks called him Tanghri Burkhan, i.e. Tengri's Messenger. That's why he is sitll drawn with blue eyes, the same as all other Turks... In Nepal, near Rummindei, there is a column where the name of the founder of Buddhism is carved - the name of a human being from Shakya family who came from the North. The column was raised in the 3rd century BC. It marks the place where Buddha Shakyamuni, 'the sage from Shakya family' or the 'Turkic God' was born. The king Kanishka complemented the Buddha's image on coins with the incription 'Sakamano Boddho' and 'Bogo Boddho'. The first incription emphasized the belonging of Buddha to the Turks, and the second is translated as 'God Buddha'. That is to say that starting from the 1st century AD Buddha was identified with Tengri, which was logical for the Northern Hindustan and Middle East, which were absorbing the Altaic Culture." 

[Murad Adji]


*** BURKAN - BURK HAN - BUR HAN

Murad Adji'nin söylediklerini destekler.

"Burqantïn ö?i 'except Buddha (Burqan "Buddha')"

[Türkic Languages, Linguistics Institute, USSR Academy of Sciences, Old Türkic - Russian Dictionary (OTD), Science Publishing, Leningrad Branch, Leningrad, 1969, Editors V.M.Nadelyaev, D.M.Nasilov, E.R.Tenishev, A.M.Scherbak, Affixes and analytical constructions.]


*** "His actual name was Siddhartha, and in his family he was known as Gautama. He was born in 560 BC in a grove called Lumbini. His father, Suddhodana, was the king of the Sakya tribe, who ruled over Kapilavastu in Nepal. His mother Mahamaya died when he was only seven days old. The Sakyas were not Aryan, but of Turanian descent. Unquestionably it is amongst the Turanians where Buddhism found the most acceptances."

[Making of the BuddhaP K Chhetri, 2015]



*** "Mauryan Emperor Ashoka and others sent Buddhist preachers up to Central Asia and many of the tribes there became Buddhists. Turkic tribes like Sakas, Kushanas, when they settled on India's borders and inside it also adopted languages and religions of Hindustan.... After the collapse of Mauryan Empire in 3rd century BC, a number of Central Asian Turkic tribes, known as Sakas in India and Scythians in West, came to Hindustan and settled down there... Kushanas became Budhists and Kanishka spread this religion in Central Asia and elsewhere. Other major tribe which entered later in 6th Century AD were Huns, a branch of Hephthalis or white Huns, whose first king came to be known as Toramana in early 6th century and whose son Mihirakula was a patron of Shavism, a branch of Hinduism..." 

[Contribution of Turkic Languages in the Evolytion and Development of Hindustani Langauges, by K. Gajendra Singh, New Delhi,India, (1992-96 Ankara ve Azerbaycan'da büyükelçi, bugün Indo-Turkic Studies'in başkanı)]


*** " Anyhow, the early legends of Buddha's previous history seem to have been carried away to Cabul, as if he had lived there. This, again seems to favour the Turanian origin of the Sakyas as a race... Buddhism was not a purely indigenous religion of India, but derived from a fusion of Turanian and Aryan elements...."

[Samuel Beal, Abstract of Four Lectures on Buddhist Literature in China. (Doğu bilginiydi, Budizmin ilk kayıtlarını doğrudan Çin'den tercüme etmişti.]


*** "Troubled at the prospect that the Buddha's racial classification as Aryan might irrevocably align him with European civilization, Inoue* contended instead that the Buddha's tribe, the Sakyas, was actually a subgroup of the Scythians described in ancient Greek histories. These he linked to the Sai (Saka) tribe and the Yuezhi described in ancient Chinese records - meaning, he claimed, that the Buddha's people would be members not of the Aryan race, but of the Turanian. Conveniently, Inoue continued, the mixed race that had emerged on the Japanese archipelago in ancient times incorporated a large admixture of Turanian stock."

[Prof.Micah L. Auerback, A Storied Sage: Canon and Creation in the Making of a Japanese Buddha. kitabından . Inoue Tetsujirö (1855-1944) ise, Filozof  "To What Race Does the Buddha Belong? - Shaka wa ikanaru shuzoku nar ka - 1895]


*** "Scythian Mauas", "Scythian Azaz" olarak bahseden Sir Alexander Cunningham (The Bhilsa Topes: Or, Buddhist Monuments of Central India. Cunningham), Hindistan'da yapılan arkeolojik araştırmaların babası olarak bilinir. ancak o da İskitleri İranî dilli sayar, dikkat! (Hindistan ve Pakistan İskit/Sakalara Türk derken, bu "kibirli Batılılar" kendilerini tek uzman olarak görüp haklıymışcasına ve ısrarla İranî yapmakta! Ben en çok da, bizim bilginlerin bu batılılara biat etmelerine kızıyorum!) Bu çalışmadaki en güzel şey ise Budistlerin kutsal anıtlarının "KURGAN" benzeri olması ve TOPE olarak adlandırılmasıdır. Çünkü TOPE Türkçedir ve TEPE sözünün kendisidir. Pelasglarda da, Amerika Yerlilerinde (Alaska) de TEPE sözü görülür.


Fergusson'a göre bu TEPELER (TOPELER) en erken 1.yy ila 4.yy arasında tarihlendiriliyor.

TEPELER Buddha'yı anmak için inşa edilmiştir.

Kervan yolu boyunca da Buda için anıtlar yapılmış, heykeller dikilmiştir.

Kanişka'nın kendisi Budizmi seçmemiş olsa da halkı için Budizme büyük önem vermiştir.

Sikkelerin üzerindeki yazıtlarda çoğu Yunan abecesi kullanılmış olsa da dili "bilinmeyen bir dil" olarak sınıflandırılmış.

Bunu da söyleyen A.Cunningham'dır!

Bu "tanımlamak istemedikleri dil" tabi ki Türkçedir.

Kanişka (MS 120) sikkesi örneğinde gördüğümüz gibi

Solda: Elinde sancağı ile Kanişka bir sunu yaparken

Sağda: Büyük İskender'in gelişiyle etkilenen kültür Güneş Tanrısı Helios'u betimlemiş ki Buda da bir Güneş (Aydınlatan) olarak tanımlanır. Ancak bunu sadece "Yunan" kültürüne bağlamak da yanlış, çünkü Hakasya'da bulunan Okunev-Türk kültürü hem daha eski hem de Sakaların atalarına ait güneş sembolleri bulunmaktadır.

Yazıtta Yunan abecesi kullanılmış ancak BAŞİL (Basil-eus) yazdığı görülmektedir ki Türkçedir "Kralların Kralı" anlamına gelen "İlbaşların/beylerin İlbaşı" demektedir.

Early gold coin of Kanishka I with Greek language legend and Helios. (c. 120 AD). Obverse: Kanishka standing, clad in heavy Kushan coat and long boots, flames emanating from shoulders, holding a standard in his left hand, and making a sacrifice over an altar: ΒΑΣΙΛΕΥΣ ΒΑΣΙΛΕΩΝ ΚΑΝΗϷΚΟΥ Basileus Basileon Kanishkoy "[Coin] of Kanishka, king of kings". Reverse: Standing Helios, forming a benediction gesture with the right hand. ΗΛΙΟΣ Helios. Kanishka monogram (tamgha) to the left.

BASİL(-eus) is TURKİSH of ETYMOLOGY > BAŞ (head, leader) İL (country, land)

TAMGHA is TURKİSH of ETYMOLOGY >  TAMGA/DAMGA (mark, symbol)

Bölgede TEGİN/TİGİN (tagino), YABGU ve BAŞİL gibi Türkçe unvanlar kullanılmaktaydı.


"Kabulistan bölgesiyle Afganistan'ın güneydoğusunda YABGU unvanına sahip Kuşhan liderlerinden biri, iktidarı ele geçirerek kısa sürede büyük bir krallık haline gelen, küçük bir alan kurmuştu." - Dr.Eduard Rtveladze / Kazak Tv "Kushan Kingdom" video


Dr. Rtveladze'nin burada bahsettiği YABGU unvanı Kassit Türklerinde de görülür ki, bu da sözcüğün İrani olmadığını kanıtlar. Çünkü, MÖ 18.yy ila MÖ 12.yy arasında tarih sahnesinde yerini alan Kassitler döneminde İranî sayılan hiçbir topluluk bu topraklara ayak basmamıştır. İranî toplulukların bu bölgedeki tarihi MÖ 800'den önceye gitmez. YABGU unvanı Ak Hunlar, Hazarlar, Türk Kağanlığı (Göktürk) ve Oğuzlarda da görülmektedir. Yani, bazı akademisyenlerimiz bilgilerini güncellemek durumundadır. Örneğin Dr. Mehmet Tezcan'ın "Yabgu Unvanı" makalesinde "Türkçe menşeli olmayıp Sakalarla bağlantılı bir kelime" derken "İranî tesiri"ni olduğunu yazmaktadır ki yanlış ve eksiktir. Öncelikle; "Türkçe kökenli olmayıp Sakalarla" derken, yanlış yönlendirme yapmakta, çünkü Sakalar da Türkçe konuşmaktadır. İkincisi de Kassitlerle ilgilidir, İranîler henüz tarih sahnesine çıkmamıştır. Kassitler (Kaslar) Türktür ve Sakaların da atalarındandır.

[Dr. Mehmet Tezcan, Yabgu Unvanı ve Kullanımı (Kuşanlardan İlk Müslüman Türk Devletlerine Kadar), Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 2012, Cilt 0, Sayı 48, Sayfalar 305 - 342]


"At the beginning of our area one of the Kushan leaders, who had the title YABGU, somewhere in Kabulistan region, and in southeast of Afghanistan seach the power and established a small domain, which soon became a kingdom. Inscripitons on the coins depict his rights. At first they called him Zaoou, which means leader in Greek [*], and YABGU in Turkic, in İranian [*], because there are different views on the origin of word of YABGU. Then called him a King, and King of Kings. So the history of the great Kushan State began with this person. his name was Kujula Kadphises."

Dr.Eduard Rtveladze, Academician, Doctor of Historical Sciences, Scientific Director of the Project, Chairperson of Scientific Council of World Scientific Society for Study, Preservation and Popularization of Cultural Heritage of Uzbekistan.

[* ] Zaoou maybe a broken word of Yabgu, dialect maybe? Yabgu>Yauva>Zauva>Zaoou? Or of Heraus>Zaooy? But at first Yabgu is Turkish of etymology, also to be seen among Kassite Turks. So, it is not İranian! Because there was no İranian tribes at the time of Kassites (18th.12th BC) in Near East. Even among Hephthalites (Abdaly or White Hun-Turks) is the title YABGU to be seen, after Kushan-Turks. SB


*** The Kushan era marked an important stage in the history of Buddhism. This is explained by the fact that Sakas (in Greek sources known as Scythians) were directly related to the Shaky clan from the central part of northern India, in which the Buddha Shakyamuni was born (or Sakyamuni – literally translated as “the Sage of the Saka clan.”) Proof of this fact is the genetic testing of the direct descendants of this spiritual enlightener, conducted by Kazakh scientists during an expedition to Nepal. The processing and analysis of DNA test data were carried out by the Kazakh Company “Shejire DNA” and decoding was carried out in the USA, in the world-famous laboratory “Family Tree DNA.”


In addition, several indirect evidences were found to support this theory. These are artefacts where Sakas motifs can be traced. For example, the cult Buddhist Vajra object is reminiscent of the Adji sign denoting the deity Tengri.

Furthermore, while visiting Nepal, Bhutan and Sri Lanka, I found that some words have similar meanings with the Kazakh language. For example, there are such words as “aga,” “ata,” “ana,” “apa,” “koke,” “tate,” which over time are pronounced with slight phonetic changes and perceived slightly new meanings. It is noteworthy that the peoples of these countries speak different languages and have different cultures and histories. From this, it follows that the unifying factor of these states is Buddhism and these words entered their languages with the arrival of the first Buddhists. Thus, part of the inhabitants of modern India and neighbouring countries that were part of the Kushan Kingdom, have a gene of the Steppe people, and they also adopted some words from the Sakas, who were the ancestors to the Turkic people. In this regard, I would like to share one interesting episode of my life. While waiting at the airport for boarding a flight, I saw how a Japanese Buddhist monk was located next to me, who, as it turned out, had been in Kazakhstan. We had a rather lively conversation, in which we also touched upon Buddhist themes. During the conversation, I talked about the “Golden Man” – a descendant of the Saka leader, whose grave was found in 1970 near the Kazakh city of Issyk. All his clothes, weapons, crown and jewellery were made of gold. This burial dates from the V-IV century BC. I noted that to date 5 such golden people have been found. Thus, the territory of Kazakhstan is the valley of the burial of Sakas Kings. In this context, I expressed the opinion that he and the Buddha may be close relations belonging to the same member of royal families of the Sakas, as the Buddha also came from a royal family. On the other hand, my interlocutor, dispelling all my doubts, replied: “in fact, it would be so.”

[Bulat SarsenbayevKing of the Kushan dynasty Kanishka, Astanatimes, 3 JUNE 2020]



*** Buda Saka boyundan gelir, ancak İskitleri İranî gösterir, dikkate almayınız!..

[Greek Buddha: Pyrrho's Encounter with Early Buddhism in Central Asia, by Christopher I. Beckwith]



SB


Budda is from Saka tribe, and Scythians/Sakas are not İranian, but Turkish tribe as the Kushans!.. This "İranian" deception must end !

Every culture matters, every culture deserve respect, but, twisting the history, falsifying with knowledge, who ever is doing, is wrong, and not acceptable! And don't say "don't give us a point of view of Turkish scholars", is just nonsensical! Who says that the Westerners are truthfully? We trust everyone who ever take pen in his/her hand, don't, because they do have the ability to lie according to their political views.  Because writing history, is partly based on the author's comments. So, we must read the history from both and from the third/fourt side. Stealing the heritage from another nation is committing a crime to that nation, humankind and history. Just like stealing the artifacts from a kurgan or ancient settlement.


Kushans are Turkish tribe. By the way, mostly use the word Turkic, but I don't, as I say before, again, Turkic is given name by the westerners, not us, ooo no... We do say Kazakh-Turk, Uzbek-Turk or Saka-Turk, (you get the idea), and not Kazakh-Turkic!


Every Turkish tribe knows that the Kushans are Turkish tribe, and not just the Turks from Türkiye, but also from Kazakhstan, Uzbekistan, Turkmenistan or Azerbaijan. Because, Kushans are also known as Avar-Turks, or White Hun-Turks (Abdaly, Hephthalites). and they were known in İndia as Turushka! And everyone knows that Turushka is an other name for Turk.


About the inscription "Basileus"... It is %100 Turkish! First, -eus is not Greek of origin, and second, Basil < Baş-il, and the meaning is Baş=Head ; il=Country, State = The Head of the Country, i.e. the Leader, so in westerner point a King. The Greek alphabet doesn't have ş (sch), so they wrote as Bas instead of Baş. On a coin of Scythian King Sariakos (180 BC) wrote Basi Sari =  Leader Sarı, Kağan Sarı or King Sarı (Sarı is also Turkish (blond or yellow in every Turkish dialect). I'm writing at this moment in English, am I an English now?... Just like claiming today "Greek Yoghurt", as if there were a "Greek Yoghurt"!.. Yoghurt is %100 Turkish word and invention! Advertisement and mass media is important ofcourse, you can fool everyone!... Everything around us became political! Damn!...


And please read this to..:

Prof.Dr. Mirfatyh Zakiev's about Kushans, Tochars and Sakas:


SB.





16 Haziran 2018 Cumartesi

Thales ve Sözde Yunan Mucizesi



"Bütün bunlar dikkate alındığında, kabul edilmelidir ki sanki dünya, bu parlak ışıklardan biri ya da diğerleri yanıncaya kadar baştan sona derin bir karanlık içindeymiş gibi, yazılı bir gelenek oluşturamadıkları için hikmetleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamadığımız diğer uygarlıkların hikmetlerini veya felsefi bilgeliklerini yok sayarak, söz konusu doğum merkezlerini, hatta “Yunan mucizesi” diyerek içlerinden birini öne çıkartıp kutsamak kadar hatalı bir tutum olamaz."





İLKÇAĞ FELSEFESİ GİRİŞ FELSEFENİN BAŞLANGICI

Felsefe, MÖ 6. yüzyılla 5. yüzyıl arasında kalan bir dönemde, aynı anda dünyanın birçok yerinde başlamıştır. Akdeniz’in doğusunda, güneyinde ve kuzeyinde, Çin ve Hindistan’da birtakım bilge adamlar, karşı karşıya kaldıkları kaotik yapı ya da düzenle hesaplaşırken, üyeleri oldukları kültürlerin yerleşik alışkanlıkları, dini inançları ve mitolojik inanışlarıyla yetinmeyerek yeni bir düzen oluşturmaya çalıştılar. Düşüncenin kendilerinde belli bir soyutlaşma eğilimine girdiği bu bilge ya da filozoflar, daha derinlikli sorular sorup, daha iddialı, daha spekülatif ve ihtiraslı yanıtlar ortaya koydular. Ayrı kültürlere mensup olan bu bilgelerden beş tanesi öne çıkarılabilir: Zerdüşt (MÖ 628-551), Thales (MÖ 625- 547), Siddhartha Gautama (MÖ 563-545), Konfüçyüs (MÖ 551-479) ve Lao-Tzu (MÖ 6. yüzyıl).



Hindistan’da Buda

Bu dört bilge adam, dört farklı alanda, sırasıyla beşeri, toplumsal, ilahi ve doğal alanlarda mevcut olandan farklı şeyler söyleyerek yeni bir düzen tesis etme yoluna gittiler; gitmekle kalmayıp, ardından gelenleri de felsefe adı verilen bu yeni yolda yürümeye sevk ettiler. Soylu bir genç, gerçek bir prens olan Siddhartha Gautama, otuz beş yaşlarına geldiğinde, hayatın amacını anlamak, ölüm gerçeğiyle baş edebilmek, çeşitli ıstıraplardan kurtulmanın yollarını keşfetmek ve çevresinde gördüğü derin insani acılara bir çözüm bulabilmek amacıyla, derin düşüncelere dalarak Hindistan’ı baştan aşağı dolaşmaya başlamıştı.

Hayatının önceki bölümünde zevk ve sefa içinde zengin bir hayat sürmüş fakat bunun bir işe yaramadığını, böyle bir yaşamın insanı kurtuluş ve mutluluğa eriştirmediğini görmüştü; daha sonra bir süre de bunun tam tersi bir yoldan ilerledi. Aşırı bir perhiz ve riyazet uyguladıktan sonra, bu usullerin de insanı kurtuluşa ve mutluluğa götürmediğini anlamıştı. En nihayetinde, bilgi ağacının dibinde, mistik bir tecrübenin ardından gerçeği kavrayarak aydınlandı. Kendisine “uyanmış, aydınlanmış” anlamında Buda adı verilmesinin nedeni buydu. İnsan için en doğrusunun aşırılıklar arasında bulunan bir “orta yol”un izleyicisi olmak olduğuna hükmetmişti. Buna göre, sürekli bir değişmeyle, yoğun çatışma ve şiddetin belirlediği bir dönemde, en nihayetinde aradığı yanıtı bulan Buda, insanlara barış ve sükûneti öğretmeye başlamıştı. Beşeri acıların üstesinden ancak dünyevi gerçekliğin ve bireysel benliğin yarattığı yanılsama perdesinin ötesine geçmek ve insanın mustarip olduğu bütün acılara yol açan sahte arzulardan ve baştan çıkarıcı tutkulardan arınmış bir kişilik geliştirmek suretiyle gelinebileceğini öne süren Buda’nın ardından izleyicileri, oldukça ayrıntılı bilgi, benlik, varlık ve dil kuramları geliştirdiler.



Çin’de Konfüçyüs

Yine aynı dönemde, aslında bir devlet adamı olmakla birlikte, verdiği öğütler ve insanların bir arada yaşama ve çalışma tarzlarına ilişkin derin kavrayışı dolayısıyla, tüm zamanların en büyük öğretmenlerinden biri olarak görülen Konfüçyüs adlı bir Çinli, çevresinde çok sayıda insan toplamıştı. Çin daha o zamanlar, oldukça gelişmiş bir politik kültüre sahip siyasal ve toplumsal bir düzen görünümü vermekteydi. Bununla birlikte, bu zengin kültür Konfüçyüs’ün yaşadığı dönemde, büyük bir çalkantı içine girmişti. Bundan dolayıdır ki Konfüçyüs öğretileriyle, uyumlu bir topluma giden yolu belirleme ve gözler önüne serme çabası içinde oldu. Bu dönemde Çin dünyası, Zhou hanedanının idaresi altında toplam on dört hanedandan meydana gelmekteydi. Herkesin imparatorluğun birliğinin yegâne alternatifinin felaket ve yok oluş olduğunu bildiği böyle politik koşullarda, Konfüçyüs söz konusu birliğin felsefi temellerini geliştirip güçlendirmek için büyük bir mücadele verdi.

Gerçekten de Çin kültürünün temeli aileydi. Durum böyle olmakla birlikte, güç politikası tarafından tahrip edilen aile ve aşındırılan “geleneksel aile değerleri” 500’lü yılların sonlarına doğru gerçek bir tehdit altına girmişti. Bu yüzden Konfüçyüs’ün felsefesi, sadece toplumsal ve politik meselelerle, doğru ve adil yönetim gibi konularla, aile ve cemaat değerleriyle ilgili oldu. Konfüçyüs, gerçekten de hep uyumlu ilişkiler, önderlik ve devlet adamlığı üzerine konuştu; kişinin kendisini sorgulamasından, dönüştürmesinden, başkalarına ilham vermesinden ve erdemli biri olmak için sergilemesi gereken çabalardan söz etti. Bu yüzden, onun kurduğu felsefe geleneği, bir devlette düzeni egemen kılmayı bilen insanın nasıl yetiştirileceği sorununa çözümler getirirken, erdemi en önemli konu yaptı. Zira başkalarını yönetmek önce kendini yönetmek demekti ve erdem de onun gözünde, erdemli olmak isteyen insanın her zaman daha çok geliştirmesi gereken bir iç nitelikler bütünüydü.

Konfüçyüs’ün esas ilgisi “üstün insan” ve “iyi düzenlenmiş” toplum oldu. Onun zamanına kadar ideal insan, aristokratı tanımlayan biriydi; oysa Konfüçyüs geçmişten radikal bir kopuş içinde, bütünüyle yeni bir ideal; bilge, güçlü ve cesur olan, çıkar duygusunun değil de doğruluk ve adaletin harekete geçirdiği, Yolu ya da Tao’yu bilen, insanları seven üstün insan idealini ortaya koydu. Söz konusu üstün insan telakkisi, Konfüçyüsçü gelenekte hep olduğu gibi, hiç değişmeden aynen kalmıştır.

Demek ki soyut konularla, metafiziksel problemlerle uğraşmayıp, tinsel varlıklarla ilgili kuramlar geliştirmeyen; öğrencilerinden birinin manevi varlıklara veya tanrılara hizmet etme ve ölümle ilgili sorusunu, “beşeri varlıkların hizmetinde bulunacak durumda olunmadığı zaman, manevi varlıklara nasıl hizmet edilebilir?.. Hayat hakkında bilgi sahibi değilken, nasıl olup da ölümle ilgili bilgi sahibi olabiliriz?” diye yanıtlayan Konfüçyüs, bununla birlikte üstün insan olmanın nasıl mümkün olduğunu açıklamamıştı. O, insanların doğaları itibariyle birbirlerine benzer olduklarını fakat farklı pratik ya da uygulamalar nedeniyle farklılaştıklarını ima etmişe benzer.

Gerçekten de Konfüçyüs Batı’daki filozof ya da bilgelerden farklı olarak doğayla veya şeylerin özüyle hiç ilgilenmedi. İnsani olmayan gerçekliğin nihai doğası konusuna hemen hiç eğilmeyen Konfüçyüs’ün aklından, insanların gerçek olduğunu bildikleri veya düşündükleri şeyin salt bir görünüş ya da Buda’nın söylediği gibi yanılsama olabileceği düşüncesi hiç geçmedi. O, tanrı veya tanrıçalardan da söz etmedi; erdem, insani ilişkiler ve iyi toplum dışında hemen hiçbir şeyle ilgilenmeyen Konfüçyüs’ün çıkış noktası, tek tek her insan varlığının hayatının, iyisiyle kötüsüyle ailenin oluşturduğu genel bağlam içinde yaşandığı düşüncesiydi. Bu yüzden o, kendisini herkesten tecrit etmiş bireye en küçük bir değer vermemekle kalmadı fakat bir yandan da bireyi meydana getiren şeyin esas itibariyle ailesi ve kompleks ilişkileri olduğunu öne sürdü. Toplumsal ilişkilerin oluşturduğu tabakalar yok olup gittiği zaman, geride birey ya da benlik diye bir şey de kalmıyordu. Kişinin rolleri ve ilişkilerinden ibaret olduğunu söyleyen Konfüçyüs, yaşamın amacının insanın söz konusu ilişki ve rollere uygun olarak başkalarıyla uyum içinde ve bir bütün olarak dengeli ve ahenkli yaşaması olduğunu öne sürdü.

İnsanın hayata geçirmesi gereken ideal olarak denge, düzen ve ahenk ideali bağlamında, Konfüçyüs, dengenin “zevk, kızgınlık, keder, neşe, kendinden geçme benzeri duygulara” kapılmamak olduğunu, ahengin ise “insani duyguların tam zamanında ve gerekli durumlarda zuhur”undan başka bir şey olmadığını söylüyordu. Denge ve orta yol öğretisini doğru ve iyi yaşanmış bir hayatın reçetesi yapan Konfüçyüs, uyum, ahenk ve adalet düşüncesini siyaset kuramının da merkezine oturtmuştu. O da eski bir inanışı sürdürerek, yeryüzündeki yöneticinin Tanrının vekili olduğunu, barışı ve uyumu sağlamayı başaramazsa, onun elinden bu vekâletin alınmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.

Bütün politik ve toplumsal erdemler, aslında kişinin bireysel erdemlerinin bir uzantısıydı. Buna göre, erdemli kişi her şeyden önce insanlığını ve insancıllığını geliştirmiş, başkalarıyla bir olmayı bilen, insanların sözlerini ölçüp biçerek, onlar karşısında alçakgönüllü olmayı başarabilen kişiydi. Başkalarını gözetecek şekilde insancıllığa ve gerçek iyilikseverliğe ulaşmak isteyen kişinin, ayrıca insan davranışını düzenleyen, ona yol göstermek üzere konmuş kurallara uyması gerekiyordu. Konfüçyüs’e göre, böyle bir kişi bütün eylemlerini iyilik adına yapan kişi olmak durumundaydı.



Lao-Tzu

MÖ 6. yüzyılda Çin’de insanı, düzen, barış ve aydınlanmaya götüren yolla ilgili olarak daha farklı bir vizyon geliştiren bir filozof daha vardı. Adı Lao-Tzu olan bu bilge, Konfüçyüs’ten çok farklı olarak doğaya büyük bir önem verdi. Konfüçyüs uygar, akıllı ve iyi yetişmiş bir insanın hayatında pek yer tutmaması gereken birtakım duyguların hiçbir şekilde doğal olmadığını öne sürmüştü. Doğaya büyük bir inanç besleyen Lao-Tzu ise eğitimden geçmemiş, yeterince terbiye almamış insanların duygularına büyük bir önem izafe etti. Konfüçyüs için iyi bir hayata giden yol toplum içinde ahenkli ilişkiler geliştirmekten; atalar tarafından geliştirilen âdet ve geleneklere uymaktan geçiyordu. Oysa Lao-Tzu için yol çok daha gizemli bir yoldu. O, dile getirilemez, bir elkitabı veya felsefe yoluyla açıklanamazdı. Fakat buna rağmen kişi bu yolu bulabilir, hayatını ona göre düzenleyebilirdi.

Konfüçyüs ve Lao-Tzu Çin felsefesini, işte böyle belirleyip, ahenge hem bireyin ve hem de toplumun ideal hali olarak güçlü bir biçimde vurgu yaptı. Her ikisi de insan yaşamıyla ilgili kuşatıcı bir görüş üzerinde dururken, sağlam bir kişisel karakteri hayatın en yüksek amacı haline getirdi. Bununla birlikte kişisel olan, bu filozoflara göre, tecrit edilmiş varlığın bireysel terimleriyle tanımlanamazdı. Nitekim Konfüçyüsçünün kişiyi ve kişisel olanı toplumsal terimlerle ifade ettiği yerde, Taoist kişiyi belirleyen şeyin doğayla uyum içinde olmak olduğunu öne sürdü.



İran’da Zerdüşt

Çin ve Hint’te bireysel ve sosyal gerçeklik üzerine geliştirilen söz konusu felsefi filozoflardan daha bile önce, İran’da Zerdüşt adlı bir bilge ilahi gerçeklik ve “Kötülük Problemi” konusunda oldukça geniş kapsamlı fikirler ileri sürmüştü. Olabildiğine ayrıntılı bir ahlaki monoteizmin savunuculuğunu yapan Zerdüşt, pek çok kaynağa göre, Yahudi inançlarından, eski Mısır tanrılarından, hatta Vedalar’dan etkilenmişti. Zerdüşt birden fazla Tanrıya inandığını söylenerek tektanrıcılık sorgulanmış olsa da onun sadece Tanrıların en kudretlisi olan Ahura Mazda’ya tapınılmasını istediği açıktı.

Zerdüşt dünyadaki karşıt metafiziksel güçler arasındaki çatışmanın belirlediğine inandığı ahlaklılıkla ilgili olarak da birtakım düşünceler geliştirmişti. Ahura Mazda, kötülüğe tekabül eden mutlak karanlığın tam karşısında, iyilikten yanaydı. Bizim hem iyilik ve hem de kötülükle dünyaya geldiğimizi, bu ikisi arasında verilen mücadelenin hayatımızı anlamlandıran en önemli şey olduğunu söyleyen Zerdüşt, demek ki Aziz Augustinus’tan tam bin yıl önce kötülük problemi üzerinde kafa yormuştu. Söz konusu ahlaki düalizm, nitekim Zerdüştçülerin sapkın olduklarına inandıkları Manişeistlerin elinde, sonradan iyiyle kötü arasında geçen kozmik bir çatışma haline gelecektir.



Thales ve Sözde “Yunan Mucizesi”

Yine yaklaşık olarak aynı dönemde, tam olarak ifade edildiğinde MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında, bu kez Batı’da, Türkiye’nin Ege kıyılarında Thales sahneye çıktı. Zerdüşt’ün ilahi gerçekliğin doğasıyla, Konfüçyüs ve Lao- Tzu’nun sosyopolitik gerçekliğin doğru yapılandırılmasıyla ve Buda’nın bireyin inşa etmesi gereken moral düzenle meşgul olduğu yerde, Thales salt doğal gerçeklikle, genel olarak varlığın doğasıyla meşgul oldu. Yunan mitolojisinin sunduğu açıklamalarla yetinmeyen Thales’in filozof zekâsı, doğal olanın, doğaüstü nedenlerle değil de yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla varlığa ilişkin felsefi ve tümüyle rasyonel bir açıklama geliştirdi. Bununla birlikte, özellikle astronomi ve matematik alanında gerçekleştirmiş olduğu çözümlerin, getirmiş olduğu yeniliklerin, kültürel açıdan, o zamanlar Yunanlılardan daha ileride olan çevre uygarlıklardan devşirilmiş bilgilere dayandığı besbelliydi.

Bu örneklerin de gösterdiği üzere, MÖ 6. yüzyılla 5. yüzyıl arasında kalan dönemde felsefe dünyaya, en az dört farklı coğrafi bölgede birçok kez gelmiştir. Bunlar, bildiklerimiz, yazılı belgelerden öğrendiklerimizdir. Dünya üzerinde, felsefesiz, en alt düzeyde dahi olsa hikmetten yoksun bir kültür olamayacağına göre ya Amerika’daki İnka, Maya ve Aztek uygarlıkları, Avustralya’daki Aborjinler için ne diyeceğiz?

Bütün bunlar dikkate alındığında, kabul edilmelidir ki sanki dünya, bu parlak ışıklardan biri ya da diğerleri yanıncaya kadar baştan sona derin bir karanlık içindeymiş gibi, yazılı bir gelenek oluşturamadıkları için hikmetleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamadığımız diğer uygarlıkların hikmetlerini veya felsefi bilgeliklerini yok sayarak, söz konusu doğum merkezlerini, hatta “Yunan mucizesi” diyerek içlerinden birini öne çıkartıp kutsamak kadar hatalı bir tutum olamaz.

Demek ki bir halkın kendi kültürünü “barbarlar” tarafından kuşatılmış bir uygarlık yıldızı olarak övme tavrı karşısında çok dikkatli olmamız gerekir. Gerçekten de Yunanlılar, Perslilerden barbar diye söz ederken, Persliler de onlara benzer ifadelerle karşılık vermişti. Yahudiler kendilerinden olmayan herkesi “günahkâr” addederken, sonradan kendileri de onların Yahudi kimliklerini tanımayan Hıristiyanlar tarafından kâfir addedildiler. Çinli filozofların, başta bugün dünyanın en özel ve en karmaşık toplumlarından birini meydana getiren Japonlar olmak üzere kendilerini çevreleyen hemen bütün kabileleri barbarlar diye niteledikleri iyi bilinir. Yüzyıllar boyunca Romalılar kuzeyden gelenlere, Avrupalılar Türklere barbar diyerek hor bakmamışlar mıdır? Yıllar yılı İngilizler Fransızlara, Fransızlar Almanlara, Almanlar Polonyalılara, Polonyalılar Ruslara, Ruslar Sibiryalılara küçümseyerek yaklaşmamış mıdır?



Yunan Felsefesinin Kültürel Açıdan Öne Çıkma Nedenleri

Unutulmamalıdır ki bir kültürün barbarları, en az o kültür kadar verimli bir düşünce kaynağı olabilir ve zengin bir uygarlık meydana getirebilir. Bir zamanlar dünyanın hemen her yanına yayılmış zengin felsefe okulları ve karmaşık argümantasyon tekniklerinin varlığından söz etmekten bizi alıkoyan yegâne şey, önyargılarımız ve bilgisizliğimizdir. Gerçekten de eski zamanlarda pek çok toplumun, bilgiyi bir kuşaktan diğerine aktarmada, yazı dışında başkaca etkin teknikleri kullanan sözlü kültürleri vardı. Öykülerin yüz yüze anlatılması, yazının soğukluğu ve kayıtsızlığıyla kıyaslandığında, sadece özel ve kişisel bir iş değil fakat aynı zamanda bağlayıcı ve motive edici bir faaliyetti. Sözlü toplumların yaşlı kuşakları bilgeliklerini genç kuşaklara şiir ve şarkılarla aktarıyorlardı. Fakat bu kültürler yok olup gittiği zaman, onların düşünceleri de aynen uygarlıkları gibi, bizim için erişilir olmaktan çıktı. Kültürün yazılı olmadığı bu dönemde, Antik Yunan bile, felsefi bir düzeye yükselmeden, yani filozoflar düşüncelerini kâğıda dökmeden önce, bütünüyle sözlü bir kültürdü.

İlyada ve Odysseia, hiç kuşku yok ki Homeros olarak bilinen tek bir yazarın eseri değildi. Ve Sparta felsefesinin yazıya dökülmek yerine şarkılarla söylendiği veya ifade edildiği bir çağda, Homeros’un bu eserlerinin özgün formuyla olmasa bile, böyle bir edebi ve yazılı form içinde bize erişmesi, gerçekten de büyük bir şans oldu. Demek ki Yunan felsefesinin öne çıkması, Atina’nın en nihayetinde dünyanın felsefe merkezi haline gelmesinin en önemli nedeni, bu felsefenin teknik anlamda sergilemiş olduğu üstünlükten, diğer kültürlerden hiçbir şey almadan kendi başına yaratmış olduğu farklılık ve gelişmişlikten ziyade, Atinalıların, özellikle de Platon’un felsefi düşünceleri yazıya dökme kararlılığı olmuştur.

Hint-Avrupa ailesinden gelen göçebe bir topluluk olarak Yunanlılar, kuzeyden Akdeniz’e doğru indikleri zaman, sadece Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da değil fakat Asya ve Afrika’da da oldukça gelişmiş uygarlıklar bulunmaktaydı. Onlar MÖ 1200 yılında geldiklerinde, bu sıralarda Ege kıyılarına yerleşmiş, uygarlık bakımından hayli ileri bir halkı bulundukları yerden sürdüler. İşte bu dönemde, Yunanistan büyük ölçüde tahrip olmuş durumdaydı ve 6. yüzyıla kadar da öyle kaldı.



Yunanlıların Başka Uygarlıklara Olan Kültürel Borçları

Ticaretle uğraşan, bu çerçeve içinde Akdeniz’i bir baştan diğerine kat eden Yunanlıların meydana getirmiş oldukları pek çok şeyde, kültürel açıdan gerçekleştirmiş oldukları hemen bütün başarılarda, ana unsurları başka kültürlerden aldıklarını kabul etmek doğru olur. Gerçekten de onlar Fenikelilerden alfabenin yanı sıra, belli bir teknolojik birikim ve bazı dini düşünceler almışlardı. Mısır’dan, başkaca şeyler yanında, Yunan mimarisinin ana unsurlarını ve geometriyi getirmişlerdi. Babil’den ise astronomi ve matematik öğrendiler, birtakım dini düşünceler aldılar. Yunan hiçbir şekilde bir mucize değildi; o, tarihin vücut verdiği hoş bir tesadüf ve komşularla daha önceki kültürlerden alınan değerli derslerin bir ürünüydü.

Yunanlıların bu kültürlenme sürecinin bir parçası olarak, Mısır tanrısı Osiris, Yunan’da bir Tanrı ya da yarı-tanrı diye bilinen Dionyssos olup çıkmıştı. Nitekim MÖ 6. yüzyılda Dionyssos’un oldukça kuvvetli gizler kültü Yunanistan’ın neredeyse tamamına yayılmıştı. Söz konusu Orpheusçu gizlere göre, dünyayı Titanlar yönetmekteydi. Bu Titanlar, tanrıların kralı ve Dionyssos’un babası olan Zeus’u doğuran Gaia’dan, yani yerden çıkmışlardı. Dionyssos Titanlarca öldürüldükten sonra, Zeus da bunun karşılığında Titanları öldürdü. İnsanlar, Yunan mitolojisine göre, işte onların küllerinden doğdular. Başka bir deyişle, insan doğası kısmen doğal, kısmen de ilahi bir yapıdaydı. Yunanlılar bunu, başkaca şeyler yanında, insan varlıklarının ebedi bir hayata sahip oldukları anlamına gelecek şekilde yorumladılar. Bu, hayatın kısa, kaba ve ilkel olduğu bir dünyada, kesinlikle çok olumlu karşılanan bir düşünce oldu.

Yunan felsefesi, işte bu koşullarda mitoloji, mistisizm, matematik ve dünyada bir şeylerin iyi gitmediği algısının böyle bir birleşiminden doğmuştu. İlk Yunanlı filozoflar kendilerini birçok yönden zorlu koşullar altında buldular. Kültürlerinin oldukça zengin ve yaratıcı bir kültür haline gelmekte olduğunun fakat bir yandan da kıskanç ve kendileriyle rekabet halindeki kültürler tarafından kuşatıldığının farkındaydılar. Böyle büyük ve önemli kültürlerin aniden istila edilmeleri ve bilinen dünyadan tamamen silinmeleri, pek de alışılmadık bir şey değildi. Savaşın yok edemediğini, doğanın tahrip ettiği de oluyordu. Vebanın kentleri adeta sessiz ordular gibi silip süpürdüğü çok olmuştu. Öngörülemeyen, öngörülemediği için çoğunlukla trajik bir yapı kazanan hayatın, her şeye rağmen çok değerli olduğu kavranmıştı.

İnsanın üzerinde hemen hiçbir kontrolünün olmadığı bir dünyada, kader kavramı doğallıkla çok önemli bir rol oynamıştır. Fakat Homeros’un zamanında Yunanlıların kaderi tanrılarla tanrıçaların keyfi kararlarına bağladıkları yerde, 6. yüzyılın filozofları şeylerin gerisindeki kalıcı bir düzene, onları anlaşılır hale getirecek istikrarlı bir temele yöneldiler. Tanrıların kaprisleri ve keyfi kararları yerine, birtakım ilkelerin olması gerekiyordu. Kaderin görünüşteki kesinsizliklerini bertaraf edecek bir logosa, görünüşlerin gerisindeki bir akla, şeylerin düzeninden sorumlu olacak bir mantığa ihtiyaç vardı.

İlk Yunanlı filozoflar, Anadolu’nun Batı kıyılarında bulunan Miletoslu filozoflar, işte bu ihtiyaca yanıt vermeye çalıştılar. Miletos, Atina tarafından kurulan fakat sonradan Lidyalılar ve en nihayetinde de Persliler tarafından fethedilen büyük bir Yunan kentiydi. Yunanlıların kozmosun birliği, matematiğin güzelliğiyle ilgili düşüncelere ve daha birtakım dini fikirlere ulaşmalarını, bu sıralarda ve esas itibariyle Miletos’ta büyük ölçüde Pers kültürü sağladı. Onların Persliler sayesinde keşfettikleri kültürel unsurların başında Zerdüştçülüğün tektanrıcılık, ruhun ölümsüzlüğü ve iyi-kötü ikiliği gibi ana öğretileri gelmekteydi. İlk Yunanlı filozoflar birlikli bir kozmos kuramının önemiyle ideal bilgi türü olarak matematiğe büyük bir vurgu yaptılar. Bu arada dünyanın sıcak ve soğuk, kuru ve ıslak gibi rakip öğe ve özellikler arasındaki düzenli karşıtlıklardan meydana geldiği düşüncesi benzeri bazı temel ve açıklayıcı kuramlara yöneldiler. Nihai gerçeklik, onlara göre ancak birtakım temel ilkeler yoluyla kavranabilirdi; insanın kaderi, işte bu ilkeler sayesinde anlaşılır hale getirilip, hayatı bu terimlerle değerlendirilebilirdi.

İşte bu 6. yüzyıl filozofları tarafından gerçekleştirilen dramatik dönüşüm, geriye dönüp bakıldığında gerçekte olduğundan daha radikal ve ani bir dönüşüm gibi görünür. Ama unutulmamalıdır ki diğer beşeri faaliyetler gibi, felsefe de hiçbir zaman yoktan varlığa gelmez; filozoflar da ormanda toprağın bağrından çıkmış, başka her şeyden ve herkesten tecrit olmuş kimseler değildirler. Yunan kültürü varlığını duyurmaya başladığı sıralarda, Doğu Akdeniz kültürlerine ek olarak Çin ve Hint kültürleri de yeşermiş oldukları topraklarda yaşanan bütün çalkantılara rağmen, hayatiyetlerini sürdüren kültürlerdi. Bütün bu kültürler, bununla birlikte, bir yandan da sıkı bir değişme süreci içine girmişlerdi; ciddiye alınması gereken yeni felsefi düşünceleri yaratan da işte gelenekle değişmenin beslediği bu verimli toprak oldu. Hinduizm binlerce yıldan beri varolan bir gelenek oluşturuyordu; o, sadece heyecan verici öykülerle bir halk bilgeliğinden meydana gelmemekteydi.

Onda, bilgelerin dünyadaki şeylerin var olma tarzıyla ilgili derin kavrayışları ve spekülasyonları da yer almaktaydı. Hinduların Vedalar’ı 1400’lü yıllara kadar geri gitmekteydi; Vedalar’ı takip eden ve onlar üzerine şerhlerden meydana gelen Upanişadlar da tarih olarak 800’lü yıllara kadar geri gidiyordu. Buda bu iki kaynakta yer alan kimi düşünceleri sorgulamaya başladığı zaman, demek ki Hindistan’da sadece mistisizm yanında varlığı belli belirsiz hissedilen rasyonel bir eğilim değil fakat özgür düşüncenin eseri olduğu besbelli olan güçlü argümanlar bulunmaktaydı. Ve bu argümanlarla mistik düşüncelerin Batı Anadolu kıyılarındaki limanlarla Atina’nın iyi korunan güçlü kapılarından Yunan dünyasına girmiş olmaları çok muhtemeldir.

Öte yandan, 6. yüzyılla birlikte Yunan mitolojisi epeyce yorgun düşmüş ve problematik hale gelmişti. Tanrı ve tanrıçalarla kurbanlarının öyküleri pek de ciddiye alınmamaya başlamıştı. Hakikat düşüncesi, işte böyle bir ortamda, dünyevi olanla fantastik olan arasından çıktı. Çok sayıda Tanrının varlığına rağmen, Ksenophanes marifetiyle tektanrıcılığa yönelen Yunanlılar, burada Yahudi düşüncesinden etkilenmişlerdi. Onlar Yahudi, Çin, Hint ve Pers düşüncesi yanında, Akdeniz’in güneyindeki uygarlıklardan da kompleks astronomi sistemleri, ileri matematikleri, ruhun doğası üzerine takıntılı düşünceleri olan kültürlerden de etkilenmişti. Bundan dolayıdır ki Yunan’daki sözde mucize, çok önemli ve kayda değer bir başlangıçtan ziyade, başlangıcını hiç, ortalarını da pek fazla bilmediğimiz bir öykünün doruk noktasını oluşturur. Bu eski öykünün Yunan’daki kısmının başkahramanı veya ana figürü de Sokrates’tir.

Sokrates, hiçbir şekilde ilk filozof değildi. Ondan önce, yaklaşık 150 yıllık bir süreç boyunca, başka filozoflar da olmuştu. Başka pek çok filozof, Sokrates’ten hem önce hem de sonra, onun kadar güçlü ve sağlam bir biçimde akıl yürüttü; aynen onun gibi, sonuçlarına hiç bakmadan, argümanın kendisini götürdüğü yere kadar gitti. Onu özel olarak Yunan, genel olarak da Batı felsefesinin en önemli kahramanı haline getiren iki şey vardır. Bunlardan birincisi, Sokrates’in felsefenin nasıl ve ne için olması gerektiğiyle ilgili standartları koymuş olmasıdır. Ve bu standartlar, kesinlikle oldukça yüksek standartlardır. (...)

Doğduğu dönemde, dünyada hiçbir şekilde tek felsefe olmadığı gibi, diğerleri karşısında aşırı veya büyük bir üstünlüğü de bulunmayan bu önemli felsefenin Antik Yunan’da MÖ 6. yüzyıldaki doğuşunu açıklamak amacıyla; tarih içinde, özellikle Batı uygarlığının kolonyalist amaçlarla dünyanın çeşitli yerlerine yayılmaya başladığı andan itibaren çok çeşitli yollar; çoğunlukla ideolojik, bazen sosyolojik, seyrek olarak da felsefi açıklamalar geliştirilmiştir. Demek ki bir toplumda veya kültür çevresinde felsefenin doğuşu, her şeyden önce izahı imkânsız bir olay olamaz; o, öte yandan, sadece bir ulusun, hatta bir ırkın üstün birtakım özellikleriyle açıklanabilecek bir mucize de değildir:

Çünkü Yunanlılardan önce, ilkin Mısır ve Mezopotamya’da, başta astronomi, tıp ve matematik alanlarında olmak üzere ciddi bir bilimsel faaliyet, yine İran, Mısır ama özellikle de Çin ve Hint’te önemi asla azımsanamayacak bir felsefi düşünce geleneği yaratılmıştır. Yunan hikmeti, yani felsefesi ve bilimi, bütün bu yörelerde, neredeyse eşzamanlı olarak başlayan entelektüel bir faaliyetin, tarihsel koşulların mümkün kıldığı hoş ve biraz da rastlantısal bir devamıdır. Demek ki Yunan felsefesinin doğuşu asla bir mucize olmayıp, onu mümkün kılan tarihsel ve kültürel oluşumlar bir şekilde ortaya konabilir.


Ahmet Cevizci
Felsefe Tarihi 




NOT:
* Thales, Miletos'ta doğmuş ama yarı Karia (Pelasg) yarı Fenike (Deniz İnsanları/Pelasg) soyundandır, yani "Grek" değildir! Çünkü Pelasglar Helen değildir!
* Buda ise Sakaların soyundan gelir. [Saka prince Buddha, Sakha Mundi = olarak geçer]
* Çin, Hindistan ve Perslerin üzerinde Saka (İskit) Türklerinin de etkisi vardır.
* Homer'in o kitapları yazıp yazmadığı, hatta kendisinin bile var olup olmadığı bugün tartışılıyor.
* Mehmet Bayrakdar'ın "Medler ve Türkler" kitabından bir bölüm olan "Zerdüştlüğün Yunan ve Roma'ya etkisi"ni de okumak gerek.
SB






ilgili:

“Dünya tarihinde kendi alanlarının ‘ilk’leri olarak; felsefede doğayı, mitolojik inançlara odaklı Atina’nın aksine, akılla ve özgür düşünceyle araştıran ve babası Karialı olan Thales’i, tarih yazımında yerli ad taşıyan Hekataios’u ve mimaride bir Hippodamos’u yetiştiren; çömlek boyamacılığında, Doğu Ege’de ve sömürgelerinde etkili özgün akımlar yaratan, heykelde Klasik’e geçişte Atina’ya öncülük eden, yazısı Klasik Dönem’de tüm Hellen halklarının yazısı olan ve eski adı Millavanda olan ve de halkı Karca konuşan bir Milet nasıl ‘Yunan kenti’ sayılabilirdi? MÖ 1200-500’lerde biçimlenen uygarlığın Ege’nin doğu yakasında köklenmesini ve batıya sürgün sürüşünü yaratan Anadolu halklarıdır.”

Prof.Dr.Fahri Işık
"Uygarlık Anadolu’da Doğdu" kitabından








"Yunan" Mucizesi Yoktur!



1 Ekim 2016 Cumartesi

Saka/İskit Türk Azes ve Buda



Doğu'ya giden Sakalar hakkında C.Nehru* şöyle der: "Sonra Saka akını başladı. Onlar sayıca çok idiler, Hindistan'ın kuzey-batı bölgelerine yayıldılar. Sakalar Türklerin büyük, göçen boylarından idi. Onları da öz yerinden başka bir büyük boy olan Kuşanlar çıkarmıştı."

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu
"Lidiya kralı Krez Azərbaycanda" kitabından
* Cevahirlal Nehru (1889-1964; Hindistan'ın ilk başbakanı) [Hindistan'da Türkler]








Saka-Türk kralı AZES (I VEYA II) MÖ.1.yy
GANDHARA/BATI PAKİSTAN (British Müzesi)
TÜRK OTURUŞU- ELİNDE KUŞ, KUYRUĞU DÜĞÜMLÜ ATI İLE, TÜRK KÜLTÜRÜ
* Kral Azes II (yönetim y.MÖ.35-12) öldükten sonra Sakaların hakimiyeti bitmiş Kuşanların hakimiyeti başlamıştır.


Photo above: KİNG AZES (I OR II)
SAKA-TURK 1st C BC - GANDHARA/WEST PAKISTAN (British Museum)
TURKISH SITTING POSITION AND KNOTTED HORSE TAIL WITH A BIRD IN HIS HAND - TURKISH CULTURE
* After the dead of King Azes II (reigned circa 35-12 BCE), the rule of the Saka-Turks in northwestern India ended with the conquest of the Kushans.
* India's first prime minister Jawaharlal Nehru wrote "Saka (Sacae-Scythian) are one of the biggest Turkish tribe, who came to north-west İndia"- Prof.Dr.F.Ağasıoğlu Celilov (from his book Lydia king Croesus in Azarbaijan)




King Azes above and Seljuk Turks below








Saka Kralı Azes veya "Azes"ile ilgili:



"The most famous and best known of the Nomades, were the Asii, or Asiani, who took Bactria from the Greeks, and the Tochari and Sakarauli, which Asii and Asiani we sonceive to mean the Scyhians of King Azes."
Note on the Historical Results Deducible from Recent Discoveries in Afghanistan by Henry Thoby Prinsep







1* 
"The word As/Yas is the most ancient ethnonym of the Türks. Per the Assyrian and other ancient Eastern sources, the Ases (Azes) were known in the Near East in the 4th millennium BC, their ethnonym in the form of Ud is also found in other regions. "The name of Uds is traced from an extreme antiquity, namely from 3rd thousand BC, and they can be connected with the Caspian Udes" [Elnitsky L.A., 1977, 4]. From the usual sound transposition of the d-z in the Türkic languages is possible to conclude that the name Ud is a variation of the ethnonym Uz, which, unconditionally meant Türks, and now means a part of them, i.e. the Oguzes (ak-uz is the "white, noble Uzes"). The phonetic variations of the ethnonym Uz are well-known: Ud, Us, Os, Yos, Yas, Ash, Ish, etc.

According to the Chinese sources, in the 1st millennium BC the ancestors of the Türks had the ethnonym Asana~Asina~Ashina, which meaning in the Chinese is expressed by the word guychjun "noble clan" [Süetszun Chjen, 1992, 47]. The first part of this word is As, the second is ana~inè  mother, clan", as a wholeit is: Asana - As "As clan, As mother".

In the ancient Türkic inscription monuments of the 8th century the Ases are recorded as the Türkic tribes. Many times They are mentioned next to the Türks, Kirghizes and presented as a branch of the Türks-Türgeshes [Bartold V.V., 1968, 204] and of the Kirghiz, in the valley of the river Chu [Bartold V.V., 1963, 492]. The eastern historians of the 10th-11th centuries, including M.Kashgarly,  note the tribe Az Keshe "Az People" who, alongside with the Alans and Kasa (Kasogs), undoubtedly, belong to the Türkic tribes [Bartold V.V., 1973, 109].  Al Biruni, as a scientist, declares that the language of the Ases and Alans remind the languages of the Kwarezmians and Besenyos (Badjinaks) [Klyashtorny S.G., 1964, 174-175]. Here it is necessary to note, that the Kwarezmians, only from some words contained in the Arabian sources, was assigned the Persian language, just like Iranists levied this language on the Tochars, and Sogdians, and Thracians. Actually the Kwarezmians were mostly Türkic-speaking, and were in the Massagetan union of the tribes, which the ancients identified with the Huns. "

Prof.Dr.Mirfatyh Zakiev 
(Turkologist, philologist,member of Academy of Sciences of the Tatarstan Republic. Chairman of the Supreme Soviet of the Tatar ASSR (Chairman of the republican parliament in the Tatarstan Autonomous Soviet Socialist Republic of the former USSR)





2* 
"The Türkic Kagan Mogilyan defeated them in 709, and the famous Kul-Tegin inflicted on them a final defeat in 716, after which Ases lost their independence, migrated from the Enisei southwest, and apparently merged with the Western Türks - Tyurgeshes. 58 W.Bartold found it possible to compare Azes with the generation of the Jeti-su Tyurgeshes - Azians. 59 About Ases tells the Persian anonym "Hudul al-Alam" (10th century), and Persian geographer Gardizi (middle of the 11th century) already describes As as a branch of Tyurgeshes. From the Orhon inscriptions follows that Ases lived in the neighborhood of Altai, only several dozens kilometers from the East Altai areas, adjoining the Teles lake (Altyn Gol), where nowadays live Teleses. Hence, the tribe As, which in the 8th century was hostile toward the ancient Türks (L.Potapov: Tukue), belonged to the Tele tribes, judging by the occupied territory, and coached near the modern habitat of the Altai Teleses. In that connection presents a significant interest a field record of G.N.Potanin, who informed that Djity-As (Titas) represent "a real name of Teleses".  The cited materials point to a close connection of the 8th century Azes, and the Azes joined with Teleses in the 19th century, with the Tele tribes. As reflection of such connection descending from deep antiquity should be viewed the ban on marriages between the seok Dieti-As (Russ. Titas) and Tele we noted above. Probably some groups of the Ases-Tele joined the Altaians proper (Altai-kiji), the evidence of which can serve the Altai seok by the name Bailagas. This name can also reflect a numerical meaning of the ethnonym As, if to suggest that its real pronunciation was Bailangas. In that case it could mean in the Southern Altaian (Teleut) language "Numerous Ases"."

[Translater's Note: Citation from W.W.Bartold, "Essay on history of Jeti-su", p. 21 ... Chinese, Arabian and Persian sources enable us to receive a pretty good idea about the grouping of the Türkic tribes after the fall of the Western Türkic Empire.... In the Jeti-su remained only the Turgeshes, divided into two generations, on Tahsians (Tochars) and Azians (Ases) (reading of these names is doubtful, probably, the Azians are identical with the mentioned in the Orhon inscriptions Az people). The domination in the Jeti-su in the second half of the 8th century passed to the Karluk people.... (Turgeshes, maybe slightly distorted or reduced form of Türk-kiji, were called in the Chinese annals 月支, in Modern Chinese Pinyin "Yuezhi", they consist of 2 tribes, Tahsi and Az, as much inseparable as the Tochars and Ases in the conquest of Bacria ca 150 BC, and Dügers/Digors and Ases in the Alanian confederation, and in today's Altai by encountered by L.Potapov as Dieti-As and Tert-As, and Bailagas, and again with Tahsi. More on Ases and Tochars see Yu. Zuev - Translator's Note)]

Leonid Pavlovich Potapov
(ethnographer specialising in the study of peoples of southern Siberia.)




3* 
"According to al-Idrisi work, the residence of the Azgish (~"Az kishi" “Az people", Azes) people ruler was fortress Ika in a valley of the river Ili [Agadjanov, 1969, p. 63]. But from the analysis of the Big runiform inscriptions of Mongolia, the Azes were Kara-Türgeshes from the Talas valley. The Talas ruler controlled the city Yigyan-kent belonging to the Kagan’s nephew on the maternal side, there was a Manichaean monastery, and at the same time it was an demesne of the widowed and sitting Türgesh Katun queens. Therefore, probably the small court of the Türgesh Kagans was in Talas, the records about it ascend to the turn of the eras."

"The Persian text was translated from Arabic, and that was reflected in the spelling of the word "__" Lazina, which in the original text was written "__" al-Aziya, i.e. Az. The Azes of the "Hudud it al-alam" composition are the Azes of the ancient Türkic inscriptions and Muslim writers [Minorsky, 1937, p. 300-302]. Ibn Hordadbeh in his list of the Türkic peoples mentions a tribe Azgish (< *Az + kish "Az people", "people of Azes") between Türgeshes and Kypchaks [Velihanova, 1986, p. 66]."

Mahmud Kashgari tells about Azgish location in Uzkend [Kashgari Mahmud, 1, p. 122]. Al-Idrisi steted that the residence of Azgish was in the city Ika located in the Ili river valley [Agadjanov, 1969 , p. 65].

The Rus annals reflected the ethnonym As (in the form Asupa: As + upa/oba "tribe") in the form of a proper name. Under a year 1103 was recorded: "... And from the army of the prince were killed 20: Ourusoba, Kchiy, Arslanapa, Kitanopa, Cuman, Asupa... " [Ipatiev annals, 1962, p. 279]. The term As is widely represented in the modern Türkic ethnonymy [Potapov, 1969, p. 160-168, Kuzeev, 1973, p. 228-230, 232, 466].

"Kül-Tegin inscription: (Kül-Tegin) with his own hands seized the Türgesh Kagan's orderly, the Tutuk of the Azes (!). We killed their Kagan, we subdued his tribal union. (But) a mass of the Türgesh people all migrated into the depth (of the country, i.e. submitted). We settled that people around Tabar (?). Returning to settle down the Sogdian people, we crossed the river Yenchu, crossed with the army to Temir-kapyg "(Iron Gate - Translator's Note) [Malov, 1951, p. 32, 41, KTb, 38-39]."

" 2. In the Tonyukuk text (the initial - Translator's Note) engraving of one word had a mistake. In all accessible reproductions the damaged place looks za:budn. Reconstructing this combination, S.E.Malov added between the initial letters "z" and "a" letter "ch": z(ch)a. Transcribing the phrase on oq bägäläri buduny qop (43) kälti? jükünti. Käligmä bäglärin budunyn itip iygyp az(ch)a budun täzmis, he translated: "... Chiefs and people of "ten arrows" (43) all came and submitted. When I gathered the arriving chiefs and people, a small number of people fled". In the part za:budn, the second letter (а) was placed erroneously by a copyist or a carver. Then the combination is transliterated z:budng < (a)z: bod(u)ng "Az people", "people of Azes", and both sentences are translated: "... the Beks and people On Ok ("ten arrows") came in multitude and submitted. While I was organizing and gathering the arriving Beks and people, the people of Azes fled"."

A Türkic tribe Kangaz (Ch. С5064, 11570, 10406 geechji < Ka-nga-tsie), headed by an Erkin leader, was known In the 8th century. They were part of the “three wooden-horsed (i.e. using skis) Tutszüe-Türk tribes”,their homes were covered with birch bark, they bred horses. Chinese text writes all three names together: dubomiligeechji [Ouyan Sü, ch. 2176, p. 1531, f. 11b]. The separation of the name С3438, 2890 Dubo (< tuo-puâ) from that compound, and its identification with Tuba~Tuva, was not questioned by any researcher. N.Ya.Bichurin read the other hieroglyphs of this compound Milige, Echji [Bichurin, 1, p. 354]. F.Hirth viewed their reading identically, he offered Balig and Atsch respectively [Hirth, 1899, p. 40]. Tsen Chünmian in the publication "Assembly of materials for the history of Türks-Tutszüe" parsed this combination as Dubo, Mili, Geechji [Tsen Chünmian, 1958, p. 732]. The text of “Secret legend of Mongols" confirmed the accuracy of the identification of Geechji (Kangaz) [Kozin, 1940, para. 439], a tribe Kanggas is named among the “forest peoples" north of Mongolia [Poucha, 1956, p. 67, 75]. The term Kangaz/Kangas is a binary compound: Kang+Az/As, i.e. "Azes/Ases from Kang", "Kang's Azes/Ases". The tribe of Ases in the lower course of the Kang (Syr-Darya) was discussed above.143

"As believes S.I.Weinstein, the Tuba tribe of that document extended over very large territory, from Baikal to Enisei Kyrgyzes [Weinstein, 1961, p. 27]. As to the tribe Az/As (further in the text Us), in the 13th century they definitely lived in the valley of the river the Us (tributary of the Upper Yenisei) and were in conjugal relationship with Kyrgyzes. The text says: “[Tribe] Us received its name from the river. They live east from Kyrgyzes and north from the river Kem. Their custom is to slaughter a white horse, a bull, and a ram in the first decade of the sixth Moon, pore koumiss on the ground, and bathe everyone in the Us-muren river. This is their sacrifice to the river god. They explain that from the river came their ancestor" [Sun Lyan, ch. 63, p. 675, ff. 34б-35а]. During ethnographically modern time, the Tatars of the Volga region made the same sacrifice of a horse, a bull and a ram to the river deity [Ageeva, 1985, p. 105] (and they all keep bathing together in a river or in a bathhouse - Translator's Note)."

"the ruler of the Kara-Türgeshes (Azes), was Talas. In the Talas runiform texts such a ”school” consortium is called otuz oγlan ”thirty young men”."

Yuri (Yury) Alexeyevich Zuev (Zuyev)
Russian-born Kazakh sinologist and Turkologist.




Kara-Türgeshes (Azes) [Turkish Tribe "Black Turgeshes-Azes"] :
"Türgişler/Türgeşler; 6. ve 7. yüzyıllarda ki Batı-Göktürk devletine bağlı olan bir Türk boyudur. Türgeşlerin bilinen ilk hükümdarı Bağa (Baga Yunis Temür Han) Tarkan'dır." 



4*
"Barsils and Askels were related peoples. To attention comes the occurrence in the names of both peoples of the ancient Turkic word al - 'union', although it is used differently. The Arabian authors frequently transmit the title of the first people as Bersula, i.e., it seems, Bersale - 'union of Barses', and the second one, one of the early Arabian authors Ibn - Rusta, gives in two ways: Asgel or Askel (Khvolson D.A., 1869, 95]. Therefore, in the second case the word al is incorporated into the name of the people by an obsolete, more ancient Hunnish way of a inflection: asyg al, i.e. 'Union of Ases '. The Ases or Azes are known from the more ancient sources. The double spelling can be explained by a special pronunciation of the letter s in the language of Ases. The expression "Steppe Azes" is in the Tonyukuk monument of the beginning of 8-th c. [Malov S.E., 1951, 23rd line]. V.V. Bartold considered it possible to equate Azes with Azians – a generation of Turgeshes of the 8-th c. [Bartold V.V., 1943, 21]. It is also necessary to say that in the title Turgesh itself, which in the Turkic texts is transmitted as trgs and trgis, it is possible to see 'Ases of the state' or ‘having the state Ases’, as oppose to, say, 'Steppe Azes’ By the way, the combination of the words 'Steppe Azes’, analogous to trgis, in the Turkic text is conveyed as chulgiz [Malov S.E., 1951, 23]."

Azgar Mukhamadiev
(A member of the Academy of Sciences of the Republic of Tatarstan)




5* 
"Some relation to the case in point has one of “Massaget” military leaders named Askan, mentioned in Procopius of Caesarea (6th century) work. In one of the wars with Persians (527-532) he commanded a division of six hundred riders in the army of Byzantine commander Velizarius . The date of the message is 530 AD. O.Maenchen-Helfen compared the Greek spelling of this name with the Türkic *as-gan; “khan of Ases/Azes” (the gan of the As/Az) though, in his opinion, a leader of a modest division hardly could carry a title “Khan” (Maenchen-Helfen, 1973, p. 143 Giraud, 1960, p. 193-196). H.W.Haussig perceives this name the same: As-gan = “As Prince”, or “Prince of Ases ” (“As-gan”, “As-Fьrsi” oder “Farstder”). He connects the message of Procopius about “Massaget” military leader Askan with the message of  Theophan the Confessor about Askel, the king of Türks-Hermihions earlier called Massagets. The term Askel (compare the name of the Khazarian capital Sarkel, “White City”) means “City of As”. He, however, did not think of any other Ases, except for Ases - Alans (Haussig, 1953, p. 424). Meanwhile, no written testimony about Ases - Alans residing in any area east from Syr-Darya had been found yet.

In the beginning of the 8th century the Karatürgeshes of Talas were Azes. The impression is that they are identical with the Esgels or are a component of theirs. From among Karatürgeshes-Azes was Sülük-Kagan (Chinese Sulu, 716-738), who gained an Arabic nickname Abu Muzahim. In the 737, Abu Muzahim went on a military campaign in Huttal. The historian wrote about his troops: Hakan approached, leading approximately four hundred riders dressed in red clothes” (al-Tabari, 1987, p. 251)."

Yu. A. Zuev /link










Kuşanlara ait paranın üstünde Buda (MS.1.yy)
Boddo yazısı ve Kanishka'nın Tamgasıyla








Saka-Türk Kralı Azes II (yönetim y.MÖ.35-12). 
Atının kuyruğu da düğümlüdür. Elinde de diğer paralardaki gibi bir kuş tutmaktadır. Athena'nın sol yanında "Budist Triratna" (Three Jewels) olarak adlandırılan sembol bence Çintemani-Ant tamgasıdır. Sağ üstteki ise Ant tamgalı Buda'nın ayak izidir.(MÖ.1.yy-Gandhara)

"Athena ismi Yunanca ile açıklanamamıştır." (Mircea Eliade-Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 1)
"Athena adının kökeni bilinmediği gibi, Pallas'ın kaynağı da tartışma konusudur." (Azra Erat-Mitoloji Sözlüğü)






ilgili:

ve





Budist Triratna veya Three Jewels olarak adlandırılan "Ant" ya da "Çintemani"

Bu sembol aynı zamanda Trisula'yı andırıyor.



Aratta dövletinin himayecisi ilahe İnanna öz remzi ile solda. Onun sağında, Ukrayna arazisinde tapılan ve MÖ.IV asra aid olan Saka-İskit Tuğ (bayrak) başlığındaki eski Türklerin Tengri-Kartal mifologemi aks olunmuştur. İnnanna'nın altında, Orta asır Uygur şahzadesinin başındaki taçta İnanna remzinin analoğunu görürüz. Cengiz Han'ın ve Şah İsmail'in "Kuşlu" Tuğ başlıklarıda yandadır. Bu remz Kafkas Albaniya'sının maddi-medeniyet nümunelerinin üzerinde, Kızıl Orda devletine aid bayrak başlıklarında da vardır. Safeviler Devleti döneminden itibaren "Kuşlu Damga" remzi "alem", "Pence" adları altında Şii mezhebinin dini atribütlerinden birine çevrilmiştir.

Azerbaycan Republikasının Prezidenti Yanında Strateji Araşdırmalar Merkezi, Bakı 2013


"Bugün Türk yurdu gibi sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl ön­ce başlamıştır. Avrupa bilimadamlarının sözkonusu teorisinde Türklerin yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın gösterilmesi kasıtlıdır ve eski Azerbaycan ve Anadolu topraklarına Türklerin sonradan gelme olduğunu kanıtlamak amacını taşımaktadır. Bu tarihi doğru bilmemekten doğan bir konu.

Altay Türk’ün beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özellikle, Mezopotomya topraklarıdır. Bizde artık Altay’ın isminin Türkler tarafından Azerbaycan’dan götürüldüğü, m.ö. Azerbaycan Aratta devletinin isminden doğduğu kanıtlanmıştır. Y.B.Yusifov Azerbaycan Aratta devletinden (MÖ.28.yüzyıl) bahs ederken bu kelimenin nasıl Alatey şeklini aldığını açıklamıştır: “Alatey’i Türk dillerinde kullanılan Alatay, Altay, Alatey ve Alatau “dağ, sıra dağlar” bildiren kelimelerin ilk şekli gibi kabul edebiliriz. Bu kelimelerin Pro­toTürk (Erken Türk) diline ait olması şüphesizdir."






Tekrar Buda'ya dönersek

Buda - Siddartha Gautama
Saka-Türk boyundan olan "Bilge Öğretmen" ... 
"Tanrılaştırılmış Buda gerçekte aryan değil Turani kökenlidir."
Forlong





There are different versions of spelling the name: Shambhala, Shambkhala, Shambala. It seems it ascends to the phrase qam baluq (qma baluq – kambaluk – chambaluk – shambaluk - shambala) consisting of two ancient Türkic words: qam (clergyman) and baluq (town, fortress). Translation – Town (Fortress) of a Clergyman, which accurately reflects the legends about Shambala of the ancient northern Buddhists. In Tibet, the head of a monastery is called shamo...

Without being sufficiently familiarized with the events, scientists overlooked some important facts. For instance, the fact that native Tibetans and Indians called themselves “non-Arians”, thus emphasizing that they did not came from the North. This a a fact, it was written in the legend! Another also disregarded fact is: the word “Arian” is consonant with the ancient Türkic word “aryg” (pure, sacred, noble)… The Indian legends mention that manyfold, but the Turkologists and Orientalists have always ignored these facts; they were not interested...

… The Altai, like the image of Tengri, was not forgotten in India for a long time – until the western colonizers came. Is that by chance that Buddha is still depicted with blue eyes (“Arian”, as the Indians would say)? Isn't it a backsplash of forgotten events? For instance, events connected with the unknown people that came from the North. Because the Indians called those people not only the Nagas and Arians; the participants of the second and third migration wave bore the names of Saks, Shakas, Shakies. They also were blue-eyed Altaians: with red hair and fair skin, they also rode horses and wore the same clothes, they had the same traditions and culture… Is it another coincidence? Certainly not, the Great Migration of the Nations had its face. Even in clothes. That is the culture of the nation, its unique traces cannot be mistaken. The roads of the ancient world led not to Rome but to Altai… Archeologists registered the presence of the Saks in Pamir and Hindu Kush from the beginning of the 5th century BC. They also traced their routs. Much of scientific literature is dedicated to the Saka culture – should be noted the classical works of S.V. Kiselev and S.I. Rudenko. The work of K.A. Akishev, an outstanding archeologist who has made a unique discovery, is salient. He published ancient Türkic inscriptions he found in the Saka grave – those were runiform writings that opened the language of the Saks to the world and allowed to assert that the Saks were one of the Türkic peoples.

At least they spoke the Türkic language, wore Türkic clothes and rode horses.

It should be mentioned that the Akishev's discovery is very important. Because the scientists dealing with the Great Migration of the Nations didn’t use the word “Türks”, they used the terms “Sakas”, “Scythians” etc. Their caution had political reasons: both the West and Soviet Union were jointly struggling against “Pan-Turkism” and unmercifully extirpated everything Türkic in Europe and their colonies. In such conditions even honest scientists had to compromise with their conscience to avoid persecution and continue with their work.

And what else could they do? (In Russia and its sattelites) they worked under surveillance and, as required censorship, they loyally made the Saks and Scythians to be speaking an Iranian language. They were making special efforts not to go into details on the term “Iranian language”… And in those times were made a lot of discoveries. As a matter of fact – everything that we know today....


Buddhism arose in Hindustan after the Türks had come there. Seeking the meaning of life, a certain man now known as Siddhartha Gautama (Young prince of the Sakya people in what is now modern Nepal, born in the sixth century BC (ascribed 563–483 BC ), known as the Buddha) came to the conclusion that Monotheism is impossible (apparently in a continuation of the spiritual dispute that originated in the Altai at that time). The suggested philosophy expressed thoughts that perplexed his compatriots....

And another fact is even more fascinating: the legends of the Nagas have become a part of the Buddhist mythology – according to the legend, the Sakya Buddha preached to the Nagas. They became the keepers of the most important Buddhist text - Prajnaparamitahrdaya-sutra. And before becoming Buddha, Siddhartha Gautama himself regenerated into a Naga several times.

Another aspect is also interesting – the native Indians called Buddha Shakyamuni, which literally means “Türkic god”. And the Türks called him Tanghri Burkhan, i.e. Tengri's Messenger. That’s why he is still drawn with blue eyes, the same as all other Türks. There, in India and Nepal, they don’t know a different Altaic appearance. In Nepal, near Rummindei, there is a column where the name of the founder of Buddhism is carved – the name of a human being from Shakya family who came from the North.

The column was raised in the 3rd century BC. It marks the place where Buddha Shakyamuni, “the sage from Shakya family” or the “Türkic God” was born.

The king Kanishka complemented the Buddha's image on coins with the inscription “Sakamano Boddho” and “Bogo Boddho”. The first inscription emphasized the belonging of Buddha to the Türks, and the second is translated as “God Buddha”. That is to say that starting from the 1st century AD Buddha was identified with Tengri, which was logical for the Northern Hindustan and Middle East, which were absorbing the Altaic culture.

Much is in common between the belief in Tengri and the belief in Buddha, but at the same time there are many differences. It is natural and not accidental.....


Murad Adji
Türks in India
The Turks and the World: The Secret Story (more to read)


Göktaşından yapılmış "Budist Heykel" en az 1000 yıllık.
1938 yılında Tibet'te "köklerini" arayan Naziler tarafından bulundu. Nasıl bulunduğu ayrıntılı olarak verilmiyor, ama göğsüne kazınmış gamalı haç yüzünden, araştırma görevlilerin etkilendiği ve bu yüzden Almanya'ya getirildiği varsayılıyor. Münih'te özel bir kolleksiyona ait iken, ilk kez 2009 yılında bir müzayede ortaya çıkarılmış.
"Demir Adam" adını verdikleri heykelin ağırlığı 10 kilo. 15 bin yıl önce Dünya'ya çarpan nikel-demir yüklü meteordan yapılmış. Başlığına, oturuşuna, göğsündeki OZ/AZ tamgası, tek küpesi ve elindeki "and kadehine" bakarak kimlerin yaptığını, ya da kimi temsil ettiğini tahmin edebilirsiniz. :)


Chaiwopu yakınlarında düşmüş bir Balbal? ya da Taşbalık?(link)
Urumçi-Sincan-Doğu Türkistan. 
By Folke Bergman.Stockholm,1939
Turkish Balbal near Ch'ai-o-p'u (Chaiwopu) 
Ürümqi,Xinjiang - East Turkestan.




ilgili: