felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2018 Cumartesi

Thales ve Sözde Yunan Mucizesi



"Bütün bunlar dikkate alındığında, kabul edilmelidir ki sanki dünya, bu parlak ışıklardan biri ya da diğerleri yanıncaya kadar baştan sona derin bir karanlık içindeymiş gibi, yazılı bir gelenek oluşturamadıkları için hikmetleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamadığımız diğer uygarlıkların hikmetlerini veya felsefi bilgeliklerini yok sayarak, söz konusu doğum merkezlerini, hatta “Yunan mucizesi” diyerek içlerinden birini öne çıkartıp kutsamak kadar hatalı bir tutum olamaz."





İLKÇAĞ FELSEFESİ GİRİŞ FELSEFENİN BAŞLANGICI

Felsefe, MÖ 6. yüzyılla 5. yüzyıl arasında kalan bir dönemde, aynı anda dünyanın birçok yerinde başlamıştır. Akdeniz’in doğusunda, güneyinde ve kuzeyinde, Çin ve Hindistan’da birtakım bilge adamlar, karşı karşıya kaldıkları kaotik yapı ya da düzenle hesaplaşırken, üyeleri oldukları kültürlerin yerleşik alışkanlıkları, dini inançları ve mitolojik inanışlarıyla yetinmeyerek yeni bir düzen oluşturmaya çalıştılar. Düşüncenin kendilerinde belli bir soyutlaşma eğilimine girdiği bu bilge ya da filozoflar, daha derinlikli sorular sorup, daha iddialı, daha spekülatif ve ihtiraslı yanıtlar ortaya koydular. Ayrı kültürlere mensup olan bu bilgelerden beş tanesi öne çıkarılabilir: Zerdüşt (MÖ 628-551), Thales (MÖ 625- 547), Siddhartha Gautama (MÖ 563-545), Konfüçyüs (MÖ 551-479) ve Lao-Tzu (MÖ 6. yüzyıl).



Hindistan’da Buda

Bu dört bilge adam, dört farklı alanda, sırasıyla beşeri, toplumsal, ilahi ve doğal alanlarda mevcut olandan farklı şeyler söyleyerek yeni bir düzen tesis etme yoluna gittiler; gitmekle kalmayıp, ardından gelenleri de felsefe adı verilen bu yeni yolda yürümeye sevk ettiler. Soylu bir genç, gerçek bir prens olan Siddhartha Gautama, otuz beş yaşlarına geldiğinde, hayatın amacını anlamak, ölüm gerçeğiyle baş edebilmek, çeşitli ıstıraplardan kurtulmanın yollarını keşfetmek ve çevresinde gördüğü derin insani acılara bir çözüm bulabilmek amacıyla, derin düşüncelere dalarak Hindistan’ı baştan aşağı dolaşmaya başlamıştı.

Hayatının önceki bölümünde zevk ve sefa içinde zengin bir hayat sürmüş fakat bunun bir işe yaramadığını, böyle bir yaşamın insanı kurtuluş ve mutluluğa eriştirmediğini görmüştü; daha sonra bir süre de bunun tam tersi bir yoldan ilerledi. Aşırı bir perhiz ve riyazet uyguladıktan sonra, bu usullerin de insanı kurtuluşa ve mutluluğa götürmediğini anlamıştı. En nihayetinde, bilgi ağacının dibinde, mistik bir tecrübenin ardından gerçeği kavrayarak aydınlandı. Kendisine “uyanmış, aydınlanmış” anlamında Buda adı verilmesinin nedeni buydu. İnsan için en doğrusunun aşırılıklar arasında bulunan bir “orta yol”un izleyicisi olmak olduğuna hükmetmişti. Buna göre, sürekli bir değişmeyle, yoğun çatışma ve şiddetin belirlediği bir dönemde, en nihayetinde aradığı yanıtı bulan Buda, insanlara barış ve sükûneti öğretmeye başlamıştı. Beşeri acıların üstesinden ancak dünyevi gerçekliğin ve bireysel benliğin yarattığı yanılsama perdesinin ötesine geçmek ve insanın mustarip olduğu bütün acılara yol açan sahte arzulardan ve baştan çıkarıcı tutkulardan arınmış bir kişilik geliştirmek suretiyle gelinebileceğini öne süren Buda’nın ardından izleyicileri, oldukça ayrıntılı bilgi, benlik, varlık ve dil kuramları geliştirdiler.



Çin’de Konfüçyüs

Yine aynı dönemde, aslında bir devlet adamı olmakla birlikte, verdiği öğütler ve insanların bir arada yaşama ve çalışma tarzlarına ilişkin derin kavrayışı dolayısıyla, tüm zamanların en büyük öğretmenlerinden biri olarak görülen Konfüçyüs adlı bir Çinli, çevresinde çok sayıda insan toplamıştı. Çin daha o zamanlar, oldukça gelişmiş bir politik kültüre sahip siyasal ve toplumsal bir düzen görünümü vermekteydi. Bununla birlikte, bu zengin kültür Konfüçyüs’ün yaşadığı dönemde, büyük bir çalkantı içine girmişti. Bundan dolayıdır ki Konfüçyüs öğretileriyle, uyumlu bir topluma giden yolu belirleme ve gözler önüne serme çabası içinde oldu. Bu dönemde Çin dünyası, Zhou hanedanının idaresi altında toplam on dört hanedandan meydana gelmekteydi. Herkesin imparatorluğun birliğinin yegâne alternatifinin felaket ve yok oluş olduğunu bildiği böyle politik koşullarda, Konfüçyüs söz konusu birliğin felsefi temellerini geliştirip güçlendirmek için büyük bir mücadele verdi.

Gerçekten de Çin kültürünün temeli aileydi. Durum böyle olmakla birlikte, güç politikası tarafından tahrip edilen aile ve aşındırılan “geleneksel aile değerleri” 500’lü yılların sonlarına doğru gerçek bir tehdit altına girmişti. Bu yüzden Konfüçyüs’ün felsefesi, sadece toplumsal ve politik meselelerle, doğru ve adil yönetim gibi konularla, aile ve cemaat değerleriyle ilgili oldu. Konfüçyüs, gerçekten de hep uyumlu ilişkiler, önderlik ve devlet adamlığı üzerine konuştu; kişinin kendisini sorgulamasından, dönüştürmesinden, başkalarına ilham vermesinden ve erdemli biri olmak için sergilemesi gereken çabalardan söz etti. Bu yüzden, onun kurduğu felsefe geleneği, bir devlette düzeni egemen kılmayı bilen insanın nasıl yetiştirileceği sorununa çözümler getirirken, erdemi en önemli konu yaptı. Zira başkalarını yönetmek önce kendini yönetmek demekti ve erdem de onun gözünde, erdemli olmak isteyen insanın her zaman daha çok geliştirmesi gereken bir iç nitelikler bütünüydü.

Konfüçyüs’ün esas ilgisi “üstün insan” ve “iyi düzenlenmiş” toplum oldu. Onun zamanına kadar ideal insan, aristokratı tanımlayan biriydi; oysa Konfüçyüs geçmişten radikal bir kopuş içinde, bütünüyle yeni bir ideal; bilge, güçlü ve cesur olan, çıkar duygusunun değil de doğruluk ve adaletin harekete geçirdiği, Yolu ya da Tao’yu bilen, insanları seven üstün insan idealini ortaya koydu. Söz konusu üstün insan telakkisi, Konfüçyüsçü gelenekte hep olduğu gibi, hiç değişmeden aynen kalmıştır.

Demek ki soyut konularla, metafiziksel problemlerle uğraşmayıp, tinsel varlıklarla ilgili kuramlar geliştirmeyen; öğrencilerinden birinin manevi varlıklara veya tanrılara hizmet etme ve ölümle ilgili sorusunu, “beşeri varlıkların hizmetinde bulunacak durumda olunmadığı zaman, manevi varlıklara nasıl hizmet edilebilir?.. Hayat hakkında bilgi sahibi değilken, nasıl olup da ölümle ilgili bilgi sahibi olabiliriz?” diye yanıtlayan Konfüçyüs, bununla birlikte üstün insan olmanın nasıl mümkün olduğunu açıklamamıştı. O, insanların doğaları itibariyle birbirlerine benzer olduklarını fakat farklı pratik ya da uygulamalar nedeniyle farklılaştıklarını ima etmişe benzer.

Gerçekten de Konfüçyüs Batı’daki filozof ya da bilgelerden farklı olarak doğayla veya şeylerin özüyle hiç ilgilenmedi. İnsani olmayan gerçekliğin nihai doğası konusuna hemen hiç eğilmeyen Konfüçyüs’ün aklından, insanların gerçek olduğunu bildikleri veya düşündükleri şeyin salt bir görünüş ya da Buda’nın söylediği gibi yanılsama olabileceği düşüncesi hiç geçmedi. O, tanrı veya tanrıçalardan da söz etmedi; erdem, insani ilişkiler ve iyi toplum dışında hemen hiçbir şeyle ilgilenmeyen Konfüçyüs’ün çıkış noktası, tek tek her insan varlığının hayatının, iyisiyle kötüsüyle ailenin oluşturduğu genel bağlam içinde yaşandığı düşüncesiydi. Bu yüzden o, kendisini herkesten tecrit etmiş bireye en küçük bir değer vermemekle kalmadı fakat bir yandan da bireyi meydana getiren şeyin esas itibariyle ailesi ve kompleks ilişkileri olduğunu öne sürdü. Toplumsal ilişkilerin oluşturduğu tabakalar yok olup gittiği zaman, geride birey ya da benlik diye bir şey de kalmıyordu. Kişinin rolleri ve ilişkilerinden ibaret olduğunu söyleyen Konfüçyüs, yaşamın amacının insanın söz konusu ilişki ve rollere uygun olarak başkalarıyla uyum içinde ve bir bütün olarak dengeli ve ahenkli yaşaması olduğunu öne sürdü.

İnsanın hayata geçirmesi gereken ideal olarak denge, düzen ve ahenk ideali bağlamında, Konfüçyüs, dengenin “zevk, kızgınlık, keder, neşe, kendinden geçme benzeri duygulara” kapılmamak olduğunu, ahengin ise “insani duyguların tam zamanında ve gerekli durumlarda zuhur”undan başka bir şey olmadığını söylüyordu. Denge ve orta yol öğretisini doğru ve iyi yaşanmış bir hayatın reçetesi yapan Konfüçyüs, uyum, ahenk ve adalet düşüncesini siyaset kuramının da merkezine oturtmuştu. O da eski bir inanışı sürdürerek, yeryüzündeki yöneticinin Tanrının vekili olduğunu, barışı ve uyumu sağlamayı başaramazsa, onun elinden bu vekâletin alınmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.

Bütün politik ve toplumsal erdemler, aslında kişinin bireysel erdemlerinin bir uzantısıydı. Buna göre, erdemli kişi her şeyden önce insanlığını ve insancıllığını geliştirmiş, başkalarıyla bir olmayı bilen, insanların sözlerini ölçüp biçerek, onlar karşısında alçakgönüllü olmayı başarabilen kişiydi. Başkalarını gözetecek şekilde insancıllığa ve gerçek iyilikseverliğe ulaşmak isteyen kişinin, ayrıca insan davranışını düzenleyen, ona yol göstermek üzere konmuş kurallara uyması gerekiyordu. Konfüçyüs’e göre, böyle bir kişi bütün eylemlerini iyilik adına yapan kişi olmak durumundaydı.



Lao-Tzu

MÖ 6. yüzyılda Çin’de insanı, düzen, barış ve aydınlanmaya götüren yolla ilgili olarak daha farklı bir vizyon geliştiren bir filozof daha vardı. Adı Lao-Tzu olan bu bilge, Konfüçyüs’ten çok farklı olarak doğaya büyük bir önem verdi. Konfüçyüs uygar, akıllı ve iyi yetişmiş bir insanın hayatında pek yer tutmaması gereken birtakım duyguların hiçbir şekilde doğal olmadığını öne sürmüştü. Doğaya büyük bir inanç besleyen Lao-Tzu ise eğitimden geçmemiş, yeterince terbiye almamış insanların duygularına büyük bir önem izafe etti. Konfüçyüs için iyi bir hayata giden yol toplum içinde ahenkli ilişkiler geliştirmekten; atalar tarafından geliştirilen âdet ve geleneklere uymaktan geçiyordu. Oysa Lao-Tzu için yol çok daha gizemli bir yoldu. O, dile getirilemez, bir elkitabı veya felsefe yoluyla açıklanamazdı. Fakat buna rağmen kişi bu yolu bulabilir, hayatını ona göre düzenleyebilirdi.

Konfüçyüs ve Lao-Tzu Çin felsefesini, işte böyle belirleyip, ahenge hem bireyin ve hem de toplumun ideal hali olarak güçlü bir biçimde vurgu yaptı. Her ikisi de insan yaşamıyla ilgili kuşatıcı bir görüş üzerinde dururken, sağlam bir kişisel karakteri hayatın en yüksek amacı haline getirdi. Bununla birlikte kişisel olan, bu filozoflara göre, tecrit edilmiş varlığın bireysel terimleriyle tanımlanamazdı. Nitekim Konfüçyüsçünün kişiyi ve kişisel olanı toplumsal terimlerle ifade ettiği yerde, Taoist kişiyi belirleyen şeyin doğayla uyum içinde olmak olduğunu öne sürdü.



İran’da Zerdüşt

Çin ve Hint’te bireysel ve sosyal gerçeklik üzerine geliştirilen söz konusu felsefi filozoflardan daha bile önce, İran’da Zerdüşt adlı bir bilge ilahi gerçeklik ve “Kötülük Problemi” konusunda oldukça geniş kapsamlı fikirler ileri sürmüştü. Olabildiğine ayrıntılı bir ahlaki monoteizmin savunuculuğunu yapan Zerdüşt, pek çok kaynağa göre, Yahudi inançlarından, eski Mısır tanrılarından, hatta Vedalar’dan etkilenmişti. Zerdüşt birden fazla Tanrıya inandığını söylenerek tektanrıcılık sorgulanmış olsa da onun sadece Tanrıların en kudretlisi olan Ahura Mazda’ya tapınılmasını istediği açıktı.

Zerdüşt dünyadaki karşıt metafiziksel güçler arasındaki çatışmanın belirlediğine inandığı ahlaklılıkla ilgili olarak da birtakım düşünceler geliştirmişti. Ahura Mazda, kötülüğe tekabül eden mutlak karanlığın tam karşısında, iyilikten yanaydı. Bizim hem iyilik ve hem de kötülükle dünyaya geldiğimizi, bu ikisi arasında verilen mücadelenin hayatımızı anlamlandıran en önemli şey olduğunu söyleyen Zerdüşt, demek ki Aziz Augustinus’tan tam bin yıl önce kötülük problemi üzerinde kafa yormuştu. Söz konusu ahlaki düalizm, nitekim Zerdüştçülerin sapkın olduklarına inandıkları Manişeistlerin elinde, sonradan iyiyle kötü arasında geçen kozmik bir çatışma haline gelecektir.



Thales ve Sözde “Yunan Mucizesi”

Yine yaklaşık olarak aynı dönemde, tam olarak ifade edildiğinde MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında, bu kez Batı’da, Türkiye’nin Ege kıyılarında Thales sahneye çıktı. Zerdüşt’ün ilahi gerçekliğin doğasıyla, Konfüçyüs ve Lao- Tzu’nun sosyopolitik gerçekliğin doğru yapılandırılmasıyla ve Buda’nın bireyin inşa etmesi gereken moral düzenle meşgul olduğu yerde, Thales salt doğal gerçeklikle, genel olarak varlığın doğasıyla meşgul oldu. Yunan mitolojisinin sunduğu açıklamalarla yetinmeyen Thales’in filozof zekâsı, doğal olanın, doğaüstü nedenlerle değil de yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla varlığa ilişkin felsefi ve tümüyle rasyonel bir açıklama geliştirdi. Bununla birlikte, özellikle astronomi ve matematik alanında gerçekleştirmiş olduğu çözümlerin, getirmiş olduğu yeniliklerin, kültürel açıdan, o zamanlar Yunanlılardan daha ileride olan çevre uygarlıklardan devşirilmiş bilgilere dayandığı besbelliydi.

Bu örneklerin de gösterdiği üzere, MÖ 6. yüzyılla 5. yüzyıl arasında kalan dönemde felsefe dünyaya, en az dört farklı coğrafi bölgede birçok kez gelmiştir. Bunlar, bildiklerimiz, yazılı belgelerden öğrendiklerimizdir. Dünya üzerinde, felsefesiz, en alt düzeyde dahi olsa hikmetten yoksun bir kültür olamayacağına göre ya Amerika’daki İnka, Maya ve Aztek uygarlıkları, Avustralya’daki Aborjinler için ne diyeceğiz?

Bütün bunlar dikkate alındığında, kabul edilmelidir ki sanki dünya, bu parlak ışıklardan biri ya da diğerleri yanıncaya kadar baştan sona derin bir karanlık içindeymiş gibi, yazılı bir gelenek oluşturamadıkları için hikmetleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamadığımız diğer uygarlıkların hikmetlerini veya felsefi bilgeliklerini yok sayarak, söz konusu doğum merkezlerini, hatta “Yunan mucizesi” diyerek içlerinden birini öne çıkartıp kutsamak kadar hatalı bir tutum olamaz.

Demek ki bir halkın kendi kültürünü “barbarlar” tarafından kuşatılmış bir uygarlık yıldızı olarak övme tavrı karşısında çok dikkatli olmamız gerekir. Gerçekten de Yunanlılar, Perslilerden barbar diye söz ederken, Persliler de onlara benzer ifadelerle karşılık vermişti. Yahudiler kendilerinden olmayan herkesi “günahkâr” addederken, sonradan kendileri de onların Yahudi kimliklerini tanımayan Hıristiyanlar tarafından kâfir addedildiler. Çinli filozofların, başta bugün dünyanın en özel ve en karmaşık toplumlarından birini meydana getiren Japonlar olmak üzere kendilerini çevreleyen hemen bütün kabileleri barbarlar diye niteledikleri iyi bilinir. Yüzyıllar boyunca Romalılar kuzeyden gelenlere, Avrupalılar Türklere barbar diyerek hor bakmamışlar mıdır? Yıllar yılı İngilizler Fransızlara, Fransızlar Almanlara, Almanlar Polonyalılara, Polonyalılar Ruslara, Ruslar Sibiryalılara küçümseyerek yaklaşmamış mıdır?



Yunan Felsefesinin Kültürel Açıdan Öne Çıkma Nedenleri

Unutulmamalıdır ki bir kültürün barbarları, en az o kültür kadar verimli bir düşünce kaynağı olabilir ve zengin bir uygarlık meydana getirebilir. Bir zamanlar dünyanın hemen her yanına yayılmış zengin felsefe okulları ve karmaşık argümantasyon tekniklerinin varlığından söz etmekten bizi alıkoyan yegâne şey, önyargılarımız ve bilgisizliğimizdir. Gerçekten de eski zamanlarda pek çok toplumun, bilgiyi bir kuşaktan diğerine aktarmada, yazı dışında başkaca etkin teknikleri kullanan sözlü kültürleri vardı. Öykülerin yüz yüze anlatılması, yazının soğukluğu ve kayıtsızlığıyla kıyaslandığında, sadece özel ve kişisel bir iş değil fakat aynı zamanda bağlayıcı ve motive edici bir faaliyetti. Sözlü toplumların yaşlı kuşakları bilgeliklerini genç kuşaklara şiir ve şarkılarla aktarıyorlardı. Fakat bu kültürler yok olup gittiği zaman, onların düşünceleri de aynen uygarlıkları gibi, bizim için erişilir olmaktan çıktı. Kültürün yazılı olmadığı bu dönemde, Antik Yunan bile, felsefi bir düzeye yükselmeden, yani filozoflar düşüncelerini kâğıda dökmeden önce, bütünüyle sözlü bir kültürdü.

İlyada ve Odysseia, hiç kuşku yok ki Homeros olarak bilinen tek bir yazarın eseri değildi. Ve Sparta felsefesinin yazıya dökülmek yerine şarkılarla söylendiği veya ifade edildiği bir çağda, Homeros’un bu eserlerinin özgün formuyla olmasa bile, böyle bir edebi ve yazılı form içinde bize erişmesi, gerçekten de büyük bir şans oldu. Demek ki Yunan felsefesinin öne çıkması, Atina’nın en nihayetinde dünyanın felsefe merkezi haline gelmesinin en önemli nedeni, bu felsefenin teknik anlamda sergilemiş olduğu üstünlükten, diğer kültürlerden hiçbir şey almadan kendi başına yaratmış olduğu farklılık ve gelişmişlikten ziyade, Atinalıların, özellikle de Platon’un felsefi düşünceleri yazıya dökme kararlılığı olmuştur.

Hint-Avrupa ailesinden gelen göçebe bir topluluk olarak Yunanlılar, kuzeyden Akdeniz’e doğru indikleri zaman, sadece Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da değil fakat Asya ve Afrika’da da oldukça gelişmiş uygarlıklar bulunmaktaydı. Onlar MÖ 1200 yılında geldiklerinde, bu sıralarda Ege kıyılarına yerleşmiş, uygarlık bakımından hayli ileri bir halkı bulundukları yerden sürdüler. İşte bu dönemde, Yunanistan büyük ölçüde tahrip olmuş durumdaydı ve 6. yüzyıla kadar da öyle kaldı.



Yunanlıların Başka Uygarlıklara Olan Kültürel Borçları

Ticaretle uğraşan, bu çerçeve içinde Akdeniz’i bir baştan diğerine kat eden Yunanlıların meydana getirmiş oldukları pek çok şeyde, kültürel açıdan gerçekleştirmiş oldukları hemen bütün başarılarda, ana unsurları başka kültürlerden aldıklarını kabul etmek doğru olur. Gerçekten de onlar Fenikelilerden alfabenin yanı sıra, belli bir teknolojik birikim ve bazı dini düşünceler almışlardı. Mısır’dan, başkaca şeyler yanında, Yunan mimarisinin ana unsurlarını ve geometriyi getirmişlerdi. Babil’den ise astronomi ve matematik öğrendiler, birtakım dini düşünceler aldılar. Yunan hiçbir şekilde bir mucize değildi; o, tarihin vücut verdiği hoş bir tesadüf ve komşularla daha önceki kültürlerden alınan değerli derslerin bir ürünüydü.

Yunanlıların bu kültürlenme sürecinin bir parçası olarak, Mısır tanrısı Osiris, Yunan’da bir Tanrı ya da yarı-tanrı diye bilinen Dionyssos olup çıkmıştı. Nitekim MÖ 6. yüzyılda Dionyssos’un oldukça kuvvetli gizler kültü Yunanistan’ın neredeyse tamamına yayılmıştı. Söz konusu Orpheusçu gizlere göre, dünyayı Titanlar yönetmekteydi. Bu Titanlar, tanrıların kralı ve Dionyssos’un babası olan Zeus’u doğuran Gaia’dan, yani yerden çıkmışlardı. Dionyssos Titanlarca öldürüldükten sonra, Zeus da bunun karşılığında Titanları öldürdü. İnsanlar, Yunan mitolojisine göre, işte onların küllerinden doğdular. Başka bir deyişle, insan doğası kısmen doğal, kısmen de ilahi bir yapıdaydı. Yunanlılar bunu, başkaca şeyler yanında, insan varlıklarının ebedi bir hayata sahip oldukları anlamına gelecek şekilde yorumladılar. Bu, hayatın kısa, kaba ve ilkel olduğu bir dünyada, kesinlikle çok olumlu karşılanan bir düşünce oldu.

Yunan felsefesi, işte bu koşullarda mitoloji, mistisizm, matematik ve dünyada bir şeylerin iyi gitmediği algısının böyle bir birleşiminden doğmuştu. İlk Yunanlı filozoflar kendilerini birçok yönden zorlu koşullar altında buldular. Kültürlerinin oldukça zengin ve yaratıcı bir kültür haline gelmekte olduğunun fakat bir yandan da kıskanç ve kendileriyle rekabet halindeki kültürler tarafından kuşatıldığının farkındaydılar. Böyle büyük ve önemli kültürlerin aniden istila edilmeleri ve bilinen dünyadan tamamen silinmeleri, pek de alışılmadık bir şey değildi. Savaşın yok edemediğini, doğanın tahrip ettiği de oluyordu. Vebanın kentleri adeta sessiz ordular gibi silip süpürdüğü çok olmuştu. Öngörülemeyen, öngörülemediği için çoğunlukla trajik bir yapı kazanan hayatın, her şeye rağmen çok değerli olduğu kavranmıştı.

İnsanın üzerinde hemen hiçbir kontrolünün olmadığı bir dünyada, kader kavramı doğallıkla çok önemli bir rol oynamıştır. Fakat Homeros’un zamanında Yunanlıların kaderi tanrılarla tanrıçaların keyfi kararlarına bağladıkları yerde, 6. yüzyılın filozofları şeylerin gerisindeki kalıcı bir düzene, onları anlaşılır hale getirecek istikrarlı bir temele yöneldiler. Tanrıların kaprisleri ve keyfi kararları yerine, birtakım ilkelerin olması gerekiyordu. Kaderin görünüşteki kesinsizliklerini bertaraf edecek bir logosa, görünüşlerin gerisindeki bir akla, şeylerin düzeninden sorumlu olacak bir mantığa ihtiyaç vardı.

İlk Yunanlı filozoflar, Anadolu’nun Batı kıyılarında bulunan Miletoslu filozoflar, işte bu ihtiyaca yanıt vermeye çalıştılar. Miletos, Atina tarafından kurulan fakat sonradan Lidyalılar ve en nihayetinde de Persliler tarafından fethedilen büyük bir Yunan kentiydi. Yunanlıların kozmosun birliği, matematiğin güzelliğiyle ilgili düşüncelere ve daha birtakım dini fikirlere ulaşmalarını, bu sıralarda ve esas itibariyle Miletos’ta büyük ölçüde Pers kültürü sağladı. Onların Persliler sayesinde keşfettikleri kültürel unsurların başında Zerdüştçülüğün tektanrıcılık, ruhun ölümsüzlüğü ve iyi-kötü ikiliği gibi ana öğretileri gelmekteydi. İlk Yunanlı filozoflar birlikli bir kozmos kuramının önemiyle ideal bilgi türü olarak matematiğe büyük bir vurgu yaptılar. Bu arada dünyanın sıcak ve soğuk, kuru ve ıslak gibi rakip öğe ve özellikler arasındaki düzenli karşıtlıklardan meydana geldiği düşüncesi benzeri bazı temel ve açıklayıcı kuramlara yöneldiler. Nihai gerçeklik, onlara göre ancak birtakım temel ilkeler yoluyla kavranabilirdi; insanın kaderi, işte bu ilkeler sayesinde anlaşılır hale getirilip, hayatı bu terimlerle değerlendirilebilirdi.

İşte bu 6. yüzyıl filozofları tarafından gerçekleştirilen dramatik dönüşüm, geriye dönüp bakıldığında gerçekte olduğundan daha radikal ve ani bir dönüşüm gibi görünür. Ama unutulmamalıdır ki diğer beşeri faaliyetler gibi, felsefe de hiçbir zaman yoktan varlığa gelmez; filozoflar da ormanda toprağın bağrından çıkmış, başka her şeyden ve herkesten tecrit olmuş kimseler değildirler. Yunan kültürü varlığını duyurmaya başladığı sıralarda, Doğu Akdeniz kültürlerine ek olarak Çin ve Hint kültürleri de yeşermiş oldukları topraklarda yaşanan bütün çalkantılara rağmen, hayatiyetlerini sürdüren kültürlerdi. Bütün bu kültürler, bununla birlikte, bir yandan da sıkı bir değişme süreci içine girmişlerdi; ciddiye alınması gereken yeni felsefi düşünceleri yaratan da işte gelenekle değişmenin beslediği bu verimli toprak oldu. Hinduizm binlerce yıldan beri varolan bir gelenek oluşturuyordu; o, sadece heyecan verici öykülerle bir halk bilgeliğinden meydana gelmemekteydi.

Onda, bilgelerin dünyadaki şeylerin var olma tarzıyla ilgili derin kavrayışları ve spekülasyonları da yer almaktaydı. Hinduların Vedalar’ı 1400’lü yıllara kadar geri gitmekteydi; Vedalar’ı takip eden ve onlar üzerine şerhlerden meydana gelen Upanişadlar da tarih olarak 800’lü yıllara kadar geri gidiyordu. Buda bu iki kaynakta yer alan kimi düşünceleri sorgulamaya başladığı zaman, demek ki Hindistan’da sadece mistisizm yanında varlığı belli belirsiz hissedilen rasyonel bir eğilim değil fakat özgür düşüncenin eseri olduğu besbelli olan güçlü argümanlar bulunmaktaydı. Ve bu argümanlarla mistik düşüncelerin Batı Anadolu kıyılarındaki limanlarla Atina’nın iyi korunan güçlü kapılarından Yunan dünyasına girmiş olmaları çok muhtemeldir.

Öte yandan, 6. yüzyılla birlikte Yunan mitolojisi epeyce yorgun düşmüş ve problematik hale gelmişti. Tanrı ve tanrıçalarla kurbanlarının öyküleri pek de ciddiye alınmamaya başlamıştı. Hakikat düşüncesi, işte böyle bir ortamda, dünyevi olanla fantastik olan arasından çıktı. Çok sayıda Tanrının varlığına rağmen, Ksenophanes marifetiyle tektanrıcılığa yönelen Yunanlılar, burada Yahudi düşüncesinden etkilenmişlerdi. Onlar Yahudi, Çin, Hint ve Pers düşüncesi yanında, Akdeniz’in güneyindeki uygarlıklardan da kompleks astronomi sistemleri, ileri matematikleri, ruhun doğası üzerine takıntılı düşünceleri olan kültürlerden de etkilenmişti. Bundan dolayıdır ki Yunan’daki sözde mucize, çok önemli ve kayda değer bir başlangıçtan ziyade, başlangıcını hiç, ortalarını da pek fazla bilmediğimiz bir öykünün doruk noktasını oluşturur. Bu eski öykünün Yunan’daki kısmının başkahramanı veya ana figürü de Sokrates’tir.

Sokrates, hiçbir şekilde ilk filozof değildi. Ondan önce, yaklaşık 150 yıllık bir süreç boyunca, başka filozoflar da olmuştu. Başka pek çok filozof, Sokrates’ten hem önce hem de sonra, onun kadar güçlü ve sağlam bir biçimde akıl yürüttü; aynen onun gibi, sonuçlarına hiç bakmadan, argümanın kendisini götürdüğü yere kadar gitti. Onu özel olarak Yunan, genel olarak da Batı felsefesinin en önemli kahramanı haline getiren iki şey vardır. Bunlardan birincisi, Sokrates’in felsefenin nasıl ve ne için olması gerektiğiyle ilgili standartları koymuş olmasıdır. Ve bu standartlar, kesinlikle oldukça yüksek standartlardır. (...)

Doğduğu dönemde, dünyada hiçbir şekilde tek felsefe olmadığı gibi, diğerleri karşısında aşırı veya büyük bir üstünlüğü de bulunmayan bu önemli felsefenin Antik Yunan’da MÖ 6. yüzyıldaki doğuşunu açıklamak amacıyla; tarih içinde, özellikle Batı uygarlığının kolonyalist amaçlarla dünyanın çeşitli yerlerine yayılmaya başladığı andan itibaren çok çeşitli yollar; çoğunlukla ideolojik, bazen sosyolojik, seyrek olarak da felsefi açıklamalar geliştirilmiştir. Demek ki bir toplumda veya kültür çevresinde felsefenin doğuşu, her şeyden önce izahı imkânsız bir olay olamaz; o, öte yandan, sadece bir ulusun, hatta bir ırkın üstün birtakım özellikleriyle açıklanabilecek bir mucize de değildir:

Çünkü Yunanlılardan önce, ilkin Mısır ve Mezopotamya’da, başta astronomi, tıp ve matematik alanlarında olmak üzere ciddi bir bilimsel faaliyet, yine İran, Mısır ama özellikle de Çin ve Hint’te önemi asla azımsanamayacak bir felsefi düşünce geleneği yaratılmıştır. Yunan hikmeti, yani felsefesi ve bilimi, bütün bu yörelerde, neredeyse eşzamanlı olarak başlayan entelektüel bir faaliyetin, tarihsel koşulların mümkün kıldığı hoş ve biraz da rastlantısal bir devamıdır. Demek ki Yunan felsefesinin doğuşu asla bir mucize olmayıp, onu mümkün kılan tarihsel ve kültürel oluşumlar bir şekilde ortaya konabilir.


Ahmet Cevizci
Felsefe Tarihi 




NOT:
* Thales, Miletos'ta doğmuş ama yarı Karia (Pelasg) yarı Fenike (Deniz İnsanları/Pelasg) soyundandır, yani "Grek" değildir! Çünkü Pelasglar Helen değildir!
* Buda ise Sakaların soyundan gelir. [Saka prince Buddha, Sakha Mundi = olarak geçer]
* Çin, Hindistan ve Perslerin üzerinde Saka (İskit) Türklerinin de etkisi vardır.
* Homer'in o kitapları yazıp yazmadığı, hatta kendisinin bile var olup olmadığı bugün tartışılıyor.
* Mehmet Bayrakdar'ın "Medler ve Türkler" kitabından bir bölüm olan "Zerdüştlüğün Yunan ve Roma'ya etkisi"ni de okumak gerek.
SB






ilgili:

“Dünya tarihinde kendi alanlarının ‘ilk’leri olarak; felsefede doğayı, mitolojik inançlara odaklı Atina’nın aksine, akılla ve özgür düşünceyle araştıran ve babası Karialı olan Thales’i, tarih yazımında yerli ad taşıyan Hekataios’u ve mimaride bir Hippodamos’u yetiştiren; çömlek boyamacılığında, Doğu Ege’de ve sömürgelerinde etkili özgün akımlar yaratan, heykelde Klasik’e geçişte Atina’ya öncülük eden, yazısı Klasik Dönem’de tüm Hellen halklarının yazısı olan ve eski adı Millavanda olan ve de halkı Karca konuşan bir Milet nasıl ‘Yunan kenti’ sayılabilirdi? MÖ 1200-500’lerde biçimlenen uygarlığın Ege’nin doğu yakasında köklenmesini ve batıya sürgün sürüşünü yaratan Anadolu halklarıdır.”

Prof.Dr.Fahri Işık
"Uygarlık Anadolu’da Doğdu" kitabından








"Yunan" Mucizesi Yoktur!



31 Mart 2016 Perşembe

Türklerde Din ve Kamlık







Tengriciliğin Kam felsefesi (Şamanizm) ile alakası olmadığını savunuyorlar, halbuki biz Türkler, tarihimiz boyunca çok çeşitli coğrafyalarda yaşamış ve birçok kültürlerle temas ederek birçok dini inançlara inanmış ve bu inanç çerçevesinde yaşamışız. Dönemlerin konjonktürel, sosyal, siyasi yapıları gereği ve hatta baskılar sonucu dahi bu inanç sistemlerini tercih etmiş veya ettirilmişiz. Bunların başında Kamcılık, Gök-Tengricilik, Manihizm, Budizm, Hıristiyanlık, Musevilik ve İslamiyet gelmektir. Yanlış anlaşılmasına yol açmamak için hemen belirtmek isterim ki Şamanizm kelimesi öz Türkçe olmayıp dilimize sonradan getirilmiştir, bu yüzden biz öz Türkçesi olan Kamcılık veya Kam felsefesi ifadesini kullanmaktayız.


Aslında Kamcılığın ve Gök Tengriciliğin bir birinden ayrıldığı veya zıtlıklar içinde olduğunu söyleyemeyiz, tek fark tanrı/lar konusudur birazdan ona da değineceğim. Gök Tengri inancında da Kamcılıkta da dini önder yoktur, burada Kam’ın görevleri ve sorumluklarına iyi bakmak ve bilmek gerekir. Gök Tengri inancına sahip Türklerde neredeyse her obasında Kamlar bulunmuştur, bu Kamlardan ziyadesi ile faydalanmışlar ve saygı duymuşlardır.


Gerek İslam adı altında dayatılan Arap kültürü içinde gerekse Alevi kültürü içinde yaşatılan inançlarının köklerine bakacak olursak hepsinin dayanağı ve köklerinin kadim Türk inancı olduğunu çok iyi bilmekteyiz.


Bu girişten sonra asıl konumuz olan Türklerin en eski inanç sistemlerinden biri olan Tengriciliğin (Gök-Tanrı) bugün bilinenin aksine tek tanrıcı bir inanç sistemi olmadığını anlatma gayretinde olacağız. Bugüne kadar yapılan tüm değerlendirme ve araştırmalar dikkatinizi çektiyse İslami çerçevede ve coğrafya da yetişen değerli akademisyenlerimiz tarafından yapıldığını göreceksiniz, oysa ki Türklerin dini inanç sistemini araştırırken bizce mutlaka objektif gözle ve İslami coğrafya dışından da yapılmalıdır. Yazılı kaynaklara bakılırken aslında yazılı kaynaklarımızı oluşturan en değerli olgu olan Türk mitolojisinden faydalanılmadığı aksine göz ardı edildiğini görüyoruz.


Bir inanç sistemi incelenmeye, değerlendirmeye alınırken asla bir başka bir inanç sistemi ile incelenmemeli ve değerlendirilmemelidir. Buna rağmen Türklerin en eski inancı olan Tengriciliğin tek tanrı inancı olduğunu gösterebilecek hiç bir bilimsel veri bulunmamaktadır, durum böyle olmasına rağmen günümüz akademisyenlerin birçoğu konuyu ele alırken maalesef kaynaklarını İslamiyet’e dayandırmaktadırlar.


Peki Kamcılık (Şamanizm)mı ? Tengricilik mi ?

Türklerin inançları eskiden neydi kesin olarak söylemek çok güç, bu yüzden ne Kamlık (Şamanizm) ne de Tengricilik diyebilmek için çok sağlam kanıtların olması lazım ancak neredeyse tüm tarihi bilgilerimizi aldığımız Çin kaynaklarına bakacak olursak kaynaklar Yenisey Kırgızlarından söz ederken “Gan” olarak geçiyor yani Çin kaynaklarına göre Kamlar varsa demek ki bunların mensup olduğu bir inanç da vardı. Çin kaynaklarının haricinde Arap ve Fars tarihçileri de Kamlara Faginun dedikleri kayıt altına almıştır dolaysıyla eski Türklerde Kamcılığın mevcudiyeti de oldukça belirgindir.


Günümüzde Moğolca Boo=Kam sözü ile eski Türkçe kitabelerinde ad olarak gecen Bogu ile Anadolu’da da hala yaşatılan “büyü” sözleri de Kamlığın bir göstergesidir.


Şamanizm ( Kamcılık ) bilinen en eski Türk felsefesidir. Şamanizm, bilinen anlamda bir dinden çok daha fazlasıydı. İçinde inanç, büyü, kehanet, hekimlik ve tanrı ile tinlerle (ruhlarla) görüşmeye dayalı genel bir yapıdır. Tengricilik ise bu sistemin, Türkler için işin inanç bölümüdür. Yani diyebiliriz ki Tengricilik Kamcılıktan doğmuştur.


İddia edildiği gibi eğer Kamcılık (Şamanizm), sonradan çıktı ise akla sorulması gereken birkaç nokta gelmekte; Kamcılık (Şamanizm) çıkmadan evvel Türklerde, büyü, tılsım yok muydu, fala bakılmıyor muydu, kehanetlerde bulunulmuyor muydu, ya da tinlerle (ruhlarla) ve tanrılarla görüştüğünü söyleyen yok muydu?
Artık son araştırmalar gösteriyor ki, Türklerde Kamcılık (Şamanizm) Tengricilikten daha eskidir.


Tengrici Türkler günümüzde maalesef belirli bir kesiminde iddia ettiği gibi hiçbir zaman tek tanrıcı olmamışlardır. Türklerin, İslamiyet’ten önce çok tanrılı bir inanç yapısına bağlı olmaları, Müslüman olmayan bir toplumun çok tanrılı olması, neden insanları şaşırtıyor ve neden rahatsız ediyor?


Birçok görüşe göre Kamcılık (Şamanizm) eski dinlerin etkisinden esinlenerek oluştuğu savunulmaktadır ki bize göre aksine tün dinler ve inançlar Kamcılığın etkisinde kalmıştır, burada Kam ve Kam görevi yapan yardımcıları asla bir ruhani dini lider gibi algılanmamalıdır, Kamlar tanrı, tinler (ruhlar) ve insanlar arasında aracılık yapan bir bakıma köprü görevini yapan kutsanmış, nitelikli ve bilgi kişilerdir. Aracılık görevleri haricinde tedavi edici, ruhsal bağları sayesinde gelecekten haber verebilen ve çeşitli ruhsal ritüeller yapan kişilerdir.


Bu açıklamadan sonra maalesef Kamcılığın bin din olmadığını savunan akademisyenlerin görüşlerine yer vermek istiyorum.


Prof. Dr. Saadettin Gömeç de, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”[Saadettin Gömeç, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, sayı:4, s.47 Denizli 1998] adlı makalesinde Kamcılığın din olmadığını söyler.


Yine Rus bilim adamı Shirokogorov, “Şamanlık …bir din olarak kabul edilemez”[ a.g.e., s.28 (Shirokogorov, General Theory of Shamanism among the Tungus, NCBRAS, 1923, s.248] demiştir.


Türkolog Jean-Paul Roux, “Altay Türklerin Ölüm” adlı eserinde, “Hiçbir şekilde bir din olmayan bu özel pratiğin” [Jean-Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, s.28, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1999] diyerek, Kamcılık veya Şamanizm bilinen anlamda bir din olmadığını bu konudaki net düşüncesini ortaya koymaktadır.


Rus Türkolog Jelobtsov F. Fedotoviç, Şamanizmi ret etmemekle beraber din değil, inanç ya da kültür olarak niteler [Jelobtsov F. Fedotoviç, “Saha Yeri ve Saha Türkleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, c.16, s.27, ss.237, Ankara, 1992].


Türklerin tek tanrıcı olduklarını şiddetle savunan Hikmet Tanyu, Şamanizmi hem isim, hem kavram olarak ret etmektedir ancak buna rağmen “Dinler Tarihi Araştırmaları” adlı eserinin, “Eski Türk İnancında Olan Şamanist Türklerde Dağ”[ Hikmet Tanyu, Dinler Tarihi Araştırmaları, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, No. 120, Ankara 1973] başlıklı bölümde, Şamanizmi bir din olarak görmektedir !.


Biraz da aksini savunan yani Kamcılığı,Şamanizm’i bir inanç, din olarak kabul edenlere bakalım;


Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, “Türk Mitolojisinin Ana Hatları” adlı eserinde “Şamanizm, milattan önceki devirlerden bu yana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve Şaman veya Kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç ya da uygulamalar bütünüdür” demektedir. [Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, s.15, Kabalcı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2012]


Değerli ve önemli Şamanizm araştırmacılarından olan Prof. Dr. Mihaly Hoppal, “Avrasya’da Şamanlar” adlı eserinde, Şamanizmi, sözcüğün geleneksel anlamı ile bir din olarak değil, bir inanç sistemi olarak gördüğünü belirtir. [Mihaly Hoppal, Avrasya’da Şamanlar,s.21, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012].


Türkolog Prof. Dr. Abdülkadir İnan ise, “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı önemli eserinin genelinde Şamanizm’in bir din olduğunu vurgulamaktadır. [ Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986]


Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, “Hatıralar” isimli eserinde, Şamanizm’in bir tabiat dini olduğunu ve bu yönüyle kitap dinlerinden daha iyi olduğunu söylemektedir. [Zeki Velidi Togan, Hatıralar, s. 68-69, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2. baskı, Ankara 2012]


Yine Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı eserinin birçok yerinde de Şamanizmi bir din olarak ele almaktadır. [Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, Cild 1, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Yayınları, 3. baskı, İstanbul 1981]


Ayrıca “Oğuzların Hıristiyanlığı Meselesine Ait” adlı makalesinde de Wilhelm Barthold’un Oğuzların Hıristiyan olduğu iddiasına cevap vermekte ve Oğuzların Hıristiyan değil, Şaman olduğunu belirtmektedir. ”[Zeki Velidi Togan, “Oğuzların Hıristiyanlığı Meselesine Ait”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 27/2, s. 527, Aralık 2012]


Türkiye’de yaşayan ve Rusya Federasyonu’na bağlı Hakas Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın Türkiye temsilciliği görevini yürüten sosyolog Timur B. Davletov, “Türklerin Geleneksel Kamlık İnancı Bağlamında Kadın Haklarına Bakış” adlı makalesinde, Kamlık ya da Şamanizm’in bir din olduğunu belirtmektedir. ”[Timur Davletov, “Türklerin Geleneksel Kamlık İnancı Bağlamında Kadın Haklarına Bakış”, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Bülteni, Sayı: 1, Yıl: 1, Eylül 2004, s.5-6]


Ayrıca Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından 16-17 Nisan 2007 tarihinde düzenlenen “Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni”nde “Kamlık İnancında Kam (Şaman) ve Kümelenme Geleneği Üzerine başlığıyla sunduğu bildiride de bu görüşünü ortaya koymaktadır.[Timur Davletov, “Kamlık İnancında Kam (Şaman) ve Kümelenme Geleneği Üzerine”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s.89-97, Ankara 2007]


Hakas bilim adamı Larisa Anjiganova, “Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni”nde sunulan ve “Geleneksel ve Çağdaş Hakas Kamlığı” adını taşıyan bildirisinde, Hakan inancını Kamlık olarak isimlendirmektedir. [Larisa Anjifanova, “Geleneksel ve Çağdaş Hakas Kamlığı”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s.15-21, Ankara 2007]


Bahaeddin Ögel, Şamanizm’in bir inanç olduğunu kabul etmekle beraber, “Türk dininin en dejenere olmuş bir tipi” olarak nitelemektedir. [Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.13, MEB Yayınları, Ankara, 2001]


Gök Tengri Terimi Üzerine

Türklerin öz inançlarının Gök Tanrı ( Kök Tengri ) inancı olmadığını hatta bunun bir dini inanç olmadığını açıkça düşünmekteyim. Türklerin asıl dini inançlarının temel taşlarını oluşturan inanç sistemi tamamen Kamcılıktır ve bu inanç açıkça çok tanrıcılığı işaret etmektedir.Ülgen,Erlik,Umay ve diğerleri gibi.


Anlam itibarı ile Gök Tanrı ( Kök Tengri ) / Sonsuz Mavi Gök anlamını taşıdığı ortadadır.


Kitabelerimizde atalarımızın taşa vurduğu ve Kök Tengri ifadelerinin geçtiği yerlere bakarak Gök Tanrı / Kök Tengri ifadesinin aslında Tanrıyı değil de Sonsuz Mavi Gök’ün ifade ettiği çok açıktır.



“ÜZE KÖK TeNRİ, aSRA YaGıZ YeR KILıNDUKDa,” iKİN aRA KİŞİ OGLI KILıNMıŞ. 
(“Üstte Kök Tengri, altta Yagız yer kılındığıda,…”) 
Orhun Yazıtları, Bilge Kağan, Doğu yüzü satır -2 
(Üste Sonsuz Mavi Gök, altta yağız yer yaratıldığında,.. )


Açıkça Mavi Gök/Kök Tengri yaratıldığında deniliyor, Gök Tanrı diye düşünülürse o halde Gök Tanrıyı kim yarattı? 

”ÜZE TeNRİ BaSMaSaR, aSRA YİR TeLiNMeSeR”, TÜRK BODuN iLiNiN TÖRÜDiN KiM aRTaTI 
( “Üstte Kök Tengri çökmedikce, altta Yagız Yer delinmedikce,” kim ilini töreni bozabilir... ) 
Orhun Yazıtları, Kültigin Doğu yüzü satır -22 


( “Üstte Sonsuz Mavi Gök çökmedikçe, yağız yer delinmedikçe”, kim ilini töreni bozabilir… )  
Üstte sonsuz Mavi Gök çökmedikçe, Gök Tengri yani bir Tanrı nasıl yere çökebilir ki, mantık ve anlam dışı bir ifade! 


“TeNRİ TeG TeNRİDE BOLMuŞ TÜRK BİLGE KaGaN”  
(“Gök gibi gökte doğmuş, Türk Bilge Kağan” ) 
Orhun Yazıtları, Bilge Kağan Kuzey yüzü satır –1
Burada da “gök gibi gökte doğmuş“ ifadesi yeterince açıktır!


Türklerin “ Tengri “ ifadesini Kaşgarlı Mahmut şöyle bildirmektedir. 
“ kafirler göğe “tengri” derler. (Divanü Lügati’t Türk.lll, s. 376-378)


Manihaist ve Budistlere ait metinlerde “ tanrı ( Tengri ) “ adı Gök Türk metinlerdeki anlamıyla kullanılmakla beraber maddi varlık tasavvur edilen “ Tengri ( gök, sema )” ayırt edilmektedir, maddi varlık sayılan “Tengri” ekseriya “kök, gök” kelimesiyle ifade edilmektedir. (Wilhem Radloff, Türklük ve Şamalık, Örgün Yayınları,İstanbul,2012, s.221)


Gelelim çok Tanrıcılığın kanıtlarına...

Bunu savunurken unutulmamalı ki salt Türk tarihini değil aynı zamamda kadim Türk Mitoloji ve Destanlarını da araştırmak ve anlamak gerekir.



Altay Yaradılış Destanından;
Altay yaradılış destanlarından birinde şöyle denir:
“Ülgen yere bakarak, “Yaratılsın yer!" demiş.
Bu istek üzerine denizden yer türemiş.
Ülgen göğe bakarak "Yaratılsın gök" demiş.
Bu buyruk üzerine üstünü gök bezemiş.”
(Mustafa Erdem, “Kırgızlarda Dini ve Sosyal Hayat”,Türkler Ansiklopedisi, c.3, s.290, Ankara, 2002)


Madem tek Tanrı Tengri o halde Ülgen nedir ?

Kül Tigin Yazıtlarından;
Bilge Kağan şöyle der:
“UMaY:TeG:ÖGüM:KaTUN:KUTıDA:İNiM:KÖLTiGİN:eR:aT:BOLDi:.”
(Umay gibi anam katun kutunda, kardeşim Kül Tigin, er adı aldı.)
(Kül Tigin Yazıtı, D.31)
(Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları 1, s.44, Devlet Basımevi, İstanbul 1936)


Buradan Bilge Kağan’ın annesini Umay’a benzettiğini ama bunun ötesinde kut’u Umay’dan aldığını öğreniyoruz. Böylece Umay, bereket tanrıçası olmanın yanında kut’un kaynağıdır.


Bilge Tunyukuk Yazıtlarından;
“Teñri Umay, iduk yer sub, bana berdi erinç.” 
(Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti.)
(Tonyukuk Yazıtı, II Taş, Batı Yüzü, III satır)
(Mehmet Ölmez, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013)


Talat Tekin ve Yaşar Çoruhlu’nun da bu okumayı kabul ettiğini görüyoruz. Bununla beraber Tunyukuk yazıtlarında ki bu kısım hakkında farklı okumalar da bulunmaktadır. Hüseyin Namık Orkun, “Tanrı, Umay, kutsal yer-su” şeklinde okumaktadır.
(Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları 1, s.103, Devlet Basımevi, İstanbul 1936)


Muharrem Ergin de, Hüseyin Namık Orkun gibi Tanrı ve Umay’ı ayrı olarak okumaktadır. Ancak Muharrem Ergin, günümüz diline “Tanrı, Umay ilâhe, kutsal yer-su” olarak çevirmektedir. (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, s.41, Hisar Kültür Gönüllüleri e-kitap, 2003)


Kaşgarlı Mahmud dan;
Divânü Lugâti’t Türk adlı eserinde Umay ile ilgili çok ilginç bir ata sözüne yer vermektedir.
“Umayqa tapınsa ogul bulur” 
Yâni Umay’a taparsan, çocuğun olur.
(Kaşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.621, Kabalcı Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2005)


Bahaeddin Ögel den;
Türklerin her dönemde tek tanrıcı olduğunu söyleyen isimlerden biri olan Bahaeddin Ögel, 
Yakut (Saha) Türkleri arasında Kün Toyun isimli bir Güneş Tanrısı’nın olduğunu söyler.
( Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.48, MEB Yayınları, Ankara, 2001)


Ayrıca Hun devrinde güneşe adak adandığı, kanlı ve kansız kurban sunulduğu, dua edildiği bilinmektedir. Bahaeddin Ögel, Hun devrinde yaşayan çeşitli Proto-Moğol boylarının da güneşe kurban sunduğunu belirtir.
(Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 1, s.313, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Baskı, Ankara 1981).


Çolpan ya da Çoban Yıldızı, Türkler için önemli tanrılardan biridir. Genel olarak atların ve çobanların tanrısı olarak inanılır ve “Atların koruyucusu Çoban Tanrısı” olarak geçmektedir.
(Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.82, MEB Yayınları, Ankara, 2001)


Yaşar Çoruhlu dan;
Hun, Kök Türk ve birçok Türk hanedanında hükümdar, her sabah çadırdan çıkıp, güneşi ululamakta ve ona tapmaktadır.
(Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, s.23, Kabalcı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2012)


Çolpan da, Güneş gibi dişileştirilmiştir ve böylece bir tanrıça olarak görülmüştür. Ancak Buryatlar, Solbon adını verdikleri bu tanrının, erkek olduğuna inanırlar. Bununla beraber Abakanlı kamlarda şöyle bir dua bulunmaktadır:… der 
(Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, s.216, Kabalcı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2012)


Emel Esin den;
Kök Türkler, Güneş için Kün Tengri demişlerdir.
(Emel Esin, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, s.256, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2006)


Çu’larda da Güneş, hükümdarlık sembollerinden biridir ve Güneş ayini, bahar ekinoksu ile beraber yapılır. Bahar ekinoksu, 21 Mart olduğu için buna bir çeşit Nevruz ayini diyebiliriz. Ayrıca bu ayin sırasında bir öküz yakılarak, Güneş’e kurban olarak sunulurdu.
(Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, s.147, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2001)


Mihály Hoppál dan;
Günümüzde Saha Türkleri arasında “Gün selamlama” duası olarak her sabah, güneş doğarken tekrarlanmaktadır.
( Mihály Hoppál, Avrasya’da Şamanlar,s.267, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012)


Kök Türkler, Güneş için Kün Tengri demişlerdir.
(Mihály Hoppál, Avrasya’da Şamanlar, s.21, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012)


Herodotos dan;
İskitlerde de güneşe tapınma oldukça yaygındır. Ünlü Yunanlı tarihçi Herodotos’un ifadeleri bu konuda şunları söylemektedir:

“Tapındıkları biricik İlah, Güneştir. Ona atları kurban ederler ve bu suretle İlahların en süratlisine ölümlü mahlukatın en süratlisini sunduklarına inanırlar.” 
(İlhami Durmuş, İskitler, s.111-112, Kaynak Yayınları, İstanbul, Temmuz 2007)


İskitlerin dini inancı da onların kimliğini belirlemede önemli bir yer tutuyor. Yazılı belgelerde yalnız Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan ve Greklerle de teması olan İskitlerin panteonu (tanrılar alemi) hakkında sınırlı bilgiler bulunmaktadır. Herodotos İskit dilinde Hestia'ya "Tabiti", Zeus'a "Papaios", Toprak'a "Api", Apollon'a "Oifosyros", Göksel Aphrodite'ye "Artimpasa", Poseidon'a "Thamimasadas" denildiğini bildirmektedir. 
(Herodotos, IV. 59 ) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Herodotos'un verdiği bilgilerde İskitler'in Türklüğüne dair açık işaretler bulunmaktadır. Başlıca, Papaios (Gök Tanrısı), Apia (Yer Tanrısı) ve Tabiti (Ev ve Aile Tanrısı) olmak üzere üç tanrı bulunmaktadır. Eski Türklere ait bütün eski kaynaklar Gök Tanrısı (Tengri) ile Yer Tanrısı (Yersub)'nın varlığından bahsediyor. 
(S. M. Arsal, a.g.e., s. 10.) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Bilge Kağan yazıtında "Yukarıda Türk tanrısı ve mukaddes Yer Sub'u" ibaresi geçmektedir. 
(M. Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1991, s. 78.) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Bu iki Tanrıdan başka Türklerde bir de Umay adında ev hayatına ve çocuklara bakan bir tanrıça bulunmaktaydı. İskitlerin Tabiti adını verdikleri tanrıça fonksiyonu itibariyle eski Türklerdeki Umay'a tekabül etmektedir. 
(S. M. Arsal, a.g.e., s. 10.) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Wilhem Radloff dan;
Türkler tüm tanrılarına kanlı, kansız kurbanlar sunarlar, adaklar adarlar, algışlar (dualar) edilir ve tapılırdı. 
[Wilhem Radloff, Türklük ve Şamalık, Örgün Yayınları, İstanbul,2012]


Başkurtları müşahede eden İbn Fadlan Başkurtların dini hakkında verdiği malumattan anlaşıldığına göre bu kavim on iki tanrıya inanmaları bugünkü Yakutların Ürüng Artoyon ve Altaylıların Ülgen hakkındadaki tasavvurlarından faklı olamamıştır. 
[Wilhem Radloff, Türklük ve Şamalık, Örgün Yayınları,İstanbul,2012]


İbn Fadlan dan; Oğuzlar ve başka Türk halklarının ne kadar putperest olduklarını ki İbn Fadlan Kaşgarlı Mahmuttan önce ifade etmiştir.


Tek Tanrıclığı Savunan Akademisyenlerimizin Çelişkileri

Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, İslam’dan önce Türklerin tek tanrıya inandığını söylemekle beraber Kök Tengri’nin üzerinde “Kan (Han) Tengri”nin bulunduğunu söyler. Her ne kadar Ögel, böyle diyerek kendi tek tanrı iddiasını çürütmüş olsa da, Kök Tengri’nin gerçek anlamda bir tanrı olmadığını söyleyerek, iddiasını güçlendirmeye çalışmaktadır . [Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.12, MEB Yayınları, Ankara, 2001]


Yine diğer bir Türkologlarımızdan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu ise, “Türk Milli Kültürü” adlı eserinin, “Eski Türk İnancı” kısmında kitabelerde Umay isimli bir tanrıçanın adının geçtiğini yazar. [İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.302, Ötüken Neşriyat, 16. Basım, İstanbul, Kasım 1997]


Buna rağmen kitabının ilerleyen bölümlerinde eski Türk inancının tek tanrı inancı olduğunu söylemekte bir sakınca ve çelişki görmez. 


Hikmet Tanyu’nun Tengri inancının, bir peygamber vasıtası ile mi bildirilmiştir, sorusuna “Bunun tespiti bugün ele alınan kaynaklara göre mümkün değildir. Fakat Kur’an-ı Kerim’de her ümmete peygamber gönderildiği bildirilmiştir cevabını vererek, İslami kaynaklar üzerinden hareket ettiğini göstermektedir. 
[Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı Dini, s. 181, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, no. 148, Ankara 1980]”


Yine akademisyenlerimizden ve Türk Halkbilimcisi olan Dr. Yaşar Kalafat, bir ifadesinde “Tengricilik ile Şamanizmi eş tutmak Hikmet Tanyu gibi birçok otoritenin tek tanrılı olduğu üzerinde durdukları Tengricilik’i büyücülükle eş anlamda tutmak olur” demektedir. [Yaşar Kalafat, “Geçmişten Günümüze Türklerde Din ve İlgili Bazı Meseleler” Serhat Kültürü Dergisi /Çobanoğlu Özel Sayısı, Ocak-Şubat 2006, s.30-33]


Burada Dr. Yaşar Kalafat’ın Şamanizmi, büyücülük olarak ve küçük gördüğü apaçıktır Bu tarz bir bakış açısı ile konun bu şekilde bilimsel anlamda ve ciddiyetle ele alınması mümkün gözükmemektedir.


Tüm bu açıklamalar ve kaynaklardan sonra (yanlış anlaşılmasın elbette sizin araştırmalarınıza, yaşam tarzınıza ve ailenize saygım vardır) salt sizin aile büyüklerinizden edindiğiniz bilgiler ışığı karşısında Türk tarihini kaleme almış akademisyenlerin ve bilinenler ortada iken hangisinin daha makul ve mantıklı geldiğini sorgulamak lazım.


Tengriciler Kamlığı (Şamanizmi) kabul etmemelerinin ve Türklere uygun olmadığını savunmalarının ana nedeni ise çok tanrılı inancı yatmaktadır. Sunduğum ve paylaştığın tüm bu kaynaklar ışığında hala benim Türk felsefesi üzerine bir şey öğrenemediğimi düşünüyorsanız bunu gerek size gerekse okuyacaklara bırakıyorum.


Son söz olarak da bu inanç kısmında amacımın hiçbir şekilde herhangi bir Türkün inanç sistemini sorgulamak veya yargılamak değil aksine kişilerin inançlarının yine kişilere özel olduğunu ve herkesin inancı ne olursa olsun birbirlerinin inançlarına saygılı olmak zorunda olduğunu ifade etmeye gayretindeyim.


Bu anlamda kişileri inandıkları inançları doğrultusunda, inandığı inancının milliyetçiliğini yapmadığı sürece, kişilere, toplumlara dayatmadığı, yargılamadığı ve aşağılamadığı sürece inancında özgürdür. Araplara ve inançlarına ise malum sebeplerden ve Türk kültürünü yok ettiğini düşündüğümden hiçbir zaman onaylamayacağımı belirtmek isterim.


Esenlikler dilerim.
Mete Biricik
Bilinmeyen Türk Tarihi 






Biçiktu-Boom Kaya Resmi
Altay Kaya Resimleri A.İ.Martinov
Rusçadan çeviren : Prof.Dr. Z.Bağlan ÖZER / PDF









"Hayatınız hangi Tanrı’ya diz çöktüğünüze bağlıdır."
Vergilius


"Hristiyanlaştırma döneminden önceki Saha inancını araştırmak, doktora tezimin temel konusu olmuştur. Türk ulusunun efsanevi anası olan “kurt”; bana rüyamda: “Bundan sonraki hedefin Töre Bilimi’ni araştırmak olacaktır” – demişti. Sahalar “Kurt Tanrının oğludur’’ diye boşuna dememiştir. O beni manevi bir dünyaya götürdü... Her uzaklaştığım an, Tanrı kelimesinin sadece “Gökyüzü” manasını değil, “Geniş Evren” ve “Kutsal Güç” manalarını da taşıdığını, bunun bütün anlamları içine aldığını, canlı olan her şeyin bunu kabul ettiğini ve buna göre yaşadığını anlamıştım. Bu sebeple Tanrı bilincini sadece “Kut-Sür”* gelişmesini değil, doğa kanunlarını; adaletli olmayı ve insan olmayı öğreten 
Büyük Güç olduğunu öğrenmiştim.

*“Kut-Sür”- Bu insan varlığının en önemli kavramı olarak tanımlanmalı. Açıklaması “İnsan varlığı ve insanın yarattığı varlıklar” bölümünde verilecektir. Tanrı bilinci, Eski Hunlar’da, Türkler’de ve Moğollar’da yayılmış, adaletli bir devlet kurmalarında önemli yer almıştır. Fakat Tanrı’ya tapınan diğer milletler O’na farklı isimler verseler de, tek bir Tanrı’dan bahsettikleri o milletlerin mitolojileri ve geleneklerinde görülmektedir. Bu bilincin çok eski köklere dayandığını, Polinezya ve Mikronezya’da yaşamış olan insanların mitolojisinde “Tangaroa”, eski Sümerlerde “Dingir (Tingir)” (M.Ö.3-4 bin yıllarında) kavramlarının olması kanıtlanmaktadır. Tanrı bilincinin, kaynaklara göre 6 bin yıl önce var olduğu ve “Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam”dan daha eski olduğunu bilimsel olarak tarihçiler tarafından kanıtlanmıştır."

Saka Türklerinden Sayın Ludmila Egorova'dan
"Töre Bilgileri
Saha Türklerin Kültür Örneği"






Şamanizm ve Doğa
Timur B.Davletov
02.04.2016 - Cumartesi Saat:17:30
Beyoğlu Kültür Sanat
İstiklal Cad. Hazzopulo Pasajı 116 
Beyoğlu - Taksim / İstanbul




Timur B. Davletov: video
Şaman Kültürünü Yeniden Okuyabilmek
Being Able to Read Shaman Culture Again




ilgili









Teşekkürler Mete, Ludmila, Timur ve Özgür
SB



30 Mart 2015 Pazartesi

İSKİT ANACHARSİS ve BOZKIR KANUNU



"Dareios'un sefer açmış olduğu Pontos'un çevresi, Skyth'ler bir yana bırakılırsa, en geri insanlarla  kuşatılmıştır. Denizin beri yakasında Skyth'lerden başka, kafası aydınlanmış bir ulus gösteremeyiz,  Anakharsis'den başka doğru dürüst bir adamın anısını bulamayız. Hatta, insanlar için pek önemli bir alanda eşsiz bir sütünlük göstermiş olan Skyth ulusunun bile öbür işlerine pek kulak asmam. Ama bu önemli sorunu  Skyth'ler, görülmemiş bir ustalıkla çözümlemişlerdir. Şunu demek istiyorum; Kendilerine saldıran hiç kimse, onların ellerinden kurtulamaz ve kendileri istemdikleri sürece kimse onları bulup bastıramaz; öyle insanlar ki ne kentleri vardır ne kaleleri, hepsi de atlıdır ve ok atarak savaşırlar. Evlerini peşlerinde taşırlar - zira ekip biçerek değil, hayvancılıkla geçinirler, evleri arabalarıdır - böyle insanlar yenilebilir, ele düşürülebilir mi?"

Heredot, 4:46


"Akıllı adamlar problemleri tartışır, aptal olanlar ise karar verir."

Bu hikaye yedi zeki adamdan biri olan, 
İskit Anacharsis hakkındadır.


Kral çadırının içinde, göçebelerdeki genel adet üzerine çömelmişti. Deri pantolonu çıkık dizlerini sıkıca sarıyordu. Bilezik, küpe ve broş takmıştı. Meşalelerin ışığı yüzüne vuruyordu. Kral duvarlar yüzünden çok zor gözüküyordu. Yalnızca ocağın üzerindeki açıklıktan görülebiliyordu.


Göçebelerin yanına yeni gelen bir adam, sade ve bol bir elbise giymişti. Barbarların muhteşem elbiseleri ve takıları yanında görüntüsü çok sönük kalıyordu. Uzun,gri saçlarını keten bir bez parçasıyla bağlamıştı. Büyük gözlerini korkuyla açtı.


“Sen kimsin” diye sordu kral yabancıya. Kralın ağzından çıkan sözler kırbaç darbelerine benziyordu. O sırada, kralı dinleyen Anacharsis gözlerini çevirmeden ona baktı. Hatta umursamaz bir tavırla kralın karşısında durmaya devam etti. Anacharsis o anda, mermerden yapılmış tapınaklı o şehri hatırladı. 


Göçebelerden hiçbiri Anacharsis’in niyetini anlayamamıştı. Sesi yaralı bir hayvanın ya da çağlayan bir dereninki gibi anlaşılmazdı. Kalabalığın içindeki bazı insanlar ayakta duruyorlardı. Satılacak köleler olmalıydılar. 


Anacharsis kendi dilinde konuşmaya başladı. Herkes dikkatlice onun elbiselerini ve görünüşünü inceliyordu. Daha önce Yunanlıların arasında bile İskit olduğu için aşağılanmamıştı. Ancak kendi vatanında…


İskitliye adını, başka bir Yunan şehrinden geldiği düşünülen ve İskit bir kölesi olan, Alcaeus’un oğlu Cleomenes vermiştir.  Anacharsis sepetleri huş ağacının kabuklarına benzer nesnelerle doldurdu. Çoğu daha önce onun hiç görmediği papirüslerdi.


“Dikkat et!” demişti geveze Yunanlı telaşlı bir sesle. O anda tüm geçmişini hatırladı.


“Pittacus’umu sakın kırma. Buraya Thales’in öğretilerinin olduğu parşömenin yanına koy. Sepeti bilgelikle doldur ki hiçbir zaman kaybolmasın.”


“Sepetleri nasıl bilgelikle doldurabilirim ki?” dedi Anacharsis Yunanlıya.


“Ne demek istedin?” diye sordu Yunanlı şaşkınlıkla.


“Yani bilgelik hiçbir şeye koyulamaz, Kuşların uçmasını ve çimenlerin kokusunu nereye koyabilirsin ?” dedi Anacharsis.


“Çok ilginç! Sence kim en büyük bilge?” diye sordu Yunanlı mırıldanarak.


“Vahşi hayvanlar.Çünkü içgüdüleri ile yaşıyorlar.”


“Peki, hangi hayvan?” diye sordu Yunanlı.


“Hepsi. Onlar içgüdüyü kanunlara tercih eder.”


“Peki ,sence kim en cesur?” diye sordu Yunanlı.


“Vahşi hayvanlar.Onlar sadece özgürlükleri için yaşarlar. Tıpkı Karadeniz’in kuzeyinde bozkırlarda yaşayan, göçebe halkım gibi.” “sen bir İskit misin?” diye sordu Yunanlı.


Atina’da vahşi köpeklerin yerine bile İskitler kullanılırdı. Zaten başka bir işe yaramazlardı da. Kısa bir süre öncesine kadar bu barbar ve vahşi insanlar Yunanlıların fikirlerini yıkmıştı. 


Ancak Yunanlılar ile İskitler arasındaki dostluk bir sürü kötü tesadüf yüzünden sona erdi. Yine de ölümsüz Tanrılar Anacharsis’in Yunanlı efendisi Cleomenes ile iyi arkadaş olmasını istiyorlardı. O ana kadar Cleomenes yolculuğun amacını unutmuştu. Kölesi Anacharsis’in sıcak ve küçük odasındaki Yunanlıların dünya hakkında bilmedikleri bir çok şey öğrenmişti. 


Medeniyetleri yok edilmiş vahşilerden birisi olan Ezop’un fabllarındaki hayvanlarla ilgili öyküler, Homer’in bahsettiği canavarlarla savaşan kahramanları içeren destanlar kadar önemliydi bunlar. Bu yüzden Anacharsis Cleomenes’e Ezop’un İskitli Thales olduğunu söylemişti.


Cleomenes kölesini alıp Propontis’teki (Marmara Denizi’nin antik çağdaki adı) Kyzicos’a (Erdek/Belkız) gitti. Homer’in ataları kuzeyden gelmiş ve Kyzicos’da doğan Arimpeans hakkında şiirler yazması ve Homer’in öğretmeni olarak düşünülen Aristeas’ın da buralı olması halkı onurlandırmıştı. 


"Ariesteas’ı okuduğum zaman inanılmaz öykülerle karşılaştım: Yarısı aslan,yarısı kartal olan ejderhaların altın bulması ve kurtlara dönüşen gezginler gibi."


Başlangıçta Kyzicos halkı ,İskitler ve Anachasis’in düşüncelerine Aristeas’ın şiirlerinden daha fazla şaşırdılar. Ona annesi, babası ve ulusu hakkında sorular sordular. Şüphe ile göğsündeki ve omuzlarındaki dövmelere baktılar. Onun bir İskit olduğunu anlamalarına rağmen Yunanlılar gibi hor görmediler. Hatta halk toplantısına katılmasına bile izin verdiler.


KYZİCOS'TAN BİR LAHİT "ÜÇ GÜZELLER"


Anacharsis Kyzicos halkının kendi çıkarlarını ülkenin çıkarlarından daha üstün tuttuklarını anlamıştı. Niçin kendine bu kadar çok soru sorulduğunu anlamaya çalışıyordu. Muhtemelen diğer milletlerin; içinde tapınak,tiyatro, spor salonu ve hapishane olan şehirler inşa edemediklerini düşünüyorlardı.


“Senin yaşadığın yer Yunan şehirlerinden farklı mı?” diye sordu Kyzicos’taki insanlardan biri. “Evet” dedi Anacharsis.


Daha sonra Anacharsis Yunanlılara zenginlikle övünmeyen, çok iyi ok atan, çıplak ayakları ile yürüyen, toprakta gökyüzünün altında sanki bir tapınaktaymış gibi kendilerini güvende hisseden, samimi İskit halkından bahsetti. 


Ayrıca İskitlerin peynir ve et yiyip, çiğ süt içtiklerini anlattı. Yunanlılardaki lüks hayat özentisinin, İskitler arasında hiçbir şey ifade etmediğini, kendi zevkleri uğruna zengin ve güçlü insanların örümceğin bir sineği yakalaması gibi, fakir insanları kendilerine köle etmemelerini belirtti.


Kyzicos’taki en uzun gündü. Halk meclisi Anacharsis’i Yunanlı yedi bilge kişiden birisi olarak ilan etti ve Aristeas’ın yetiştirdiği söylenen zeytin dallarından yapılmış bir taçla ödüllendirdiler.


Ancak Anacharsis’in yedi bilge kişiden bir olması, efendisi Cleomenes’e yetmemişti. Çünkü Anacharsis’in hikayelerini dinleyince Yunanlıların düşüncelerini geliştirebileceğini anladı. Bu olay Anacharsis’e büyük ün kazandırdı. 


Kısa bir süre önce kimse onu tanımazken, şimdi ismi Pittacus ve Thales ile beraber anılmaya başlanmıştı. Hiç kimse onun İskitli bir prens ve Cleomenes’in kölesi olup Yunanistan’a kanunları öğrenmek için geldiğine inanmıyordu. 


Hatta çoğu insan adını kullanarak güç ve zenginlik sağlamaya çalışıyordu. Korinth’te zenginler arasında oluşan sınıfa , çömlek ustaları “Anacharsis’in Krallığı” adını vermişti. Diğer yandan Anacharsis Yunan dünyasında bu ünü yüzünden çok düşman edinmişti.


Birçok şehirden gelen insanlar Kyzicos’taki tapınakları görmek yerine İskitli bu alimi ziyaret ediyorlardı. Kyren’den Tarentum ve Massa’dan gelen bu insanlar sadece öğrenme arzusu duyuyorlardı. 
Cleomenes Kyzicos’ta yapılan halk oylamasıyla meclis üyesi oldu. 

Anacharsis’te şehir meydanındaki tunç plakanın yanında Kyzicos’un vatandaşı olarak ilan edildi. Çok geçmeden şehir meydanına giden yolda Proconesus mermerinden heykeli yapıldı. Heykeltıraş uzun zamandır giymediği bol ve sade elbisesiyle onu tasvir etti. Alnındaki kırışıklıklar ve gözlerindeki ifade Yunanlıların çok hoşlandıkları düşüncelerini gösteriyordu. Rahat ve adil kişiliğini bozkırlardan ve tabiattan almıştı.


Anacharsis şöhretten hiç hoşlanmadı. Hayranlıkla dolu fısıldamalardan ve her dediğini yapan öğrencilerden çok sıkılmıştı. Adaletin sadece İskitler arasında olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden bozkırlara geri döndü.


“Sen kimsin?” diyen kralın sesiyle Anacharsis kendine geldi.


“Herhalde bir İskit ancak sizin kadar muhteşem olabilir yüce efendim” dedi Anacharsis.


“İskitlerin kanatları yoktur. Papai (Tanrıların ve insanların babası olan İskit Tanrısı) bize uçmayı öğretmedi. Biz sadece bozkırlarda yürür ve ata bineriz” dedi kral sitemkar bir şekilde.


“Dağlara tırmandım, yeryüzünde gökyüzünde Tanrıların yaşadıkları yerlerin uzunluğuna denk olan karlı tepeleri gördüm. Tanrılar bize akıl verdi ,bilgi nerede ve kimde olursa olsun öğrenilmelidir.”


İskitler Anacharsis’in sözlerine gücendiler ve ellerini kızgınlıkla havaya kaldırdılar. Kimse onun bir bilge olmasıyla ilgilenmiyordu. İskitlerden biri Anacharsis’in kulağını çekti.


“Tanrılar bu dağda insanlar gibi yaşarlar. Bizden istedikleri özgür olmaktır. Sen Tanrıların istediklerini hiçe mi sayıyorsun ?” dedi.


“Özgürlük nedir?” diye sordu kral aşağılar bir ses tonuyla.


“Özgürlük akıldır.Burada akıllı bir adam var mı? Acaba içinizden hanginiz akla ihtiyaç duydu?” diye cevap verdi Anacharsis.


“Haklısın.Ancak bizim Yunanlıların aklına ihtiyacımız yok. Nehrin ağzındaki koylarımızda, yabancılara ait askeri kamplara şarap sattık. Ancak İster’i (Tuna nehri) geçip, Tanais’e (Don nehri) gittiğin zaman yabancılarla işbirliği yapan bir İskitli göremezsin.”


Çadırın içinde kralın sözleri fısıltıyla tüm İskitliler tarafından onaylandı. Kral sözlerine devam etti.


“Tanrıların emirlerine uymak zorundayız.”


Kral  konuşurken ulusumuz kelimesini vurgulayarak söylüyordu. Anarcharsis yabancı bir ülkeden gelip, başka Tanrılara ibadet ettiği için affedilmeyeceğini anlamıştı.


İskitlerin çadırda kurduğu mahkeme bütün gece sürdü. Anacharsis kimseyi tanımıyordu. Ancak çadırdaki herkes ona düşmanca bakıyordu. İnsanlar öküz arabasındaki tekerlekler gibi gıcırtılı bir sesle konuşuyorlardı. Pis ter kokusundan nefes alamıyordu. İskitler Aristeas’ın ve Arimspeans’ın iyilik ve kötülük fikrinin sadece düzmece olduğuna inanıyorlardı.


Şafakta, Anacharsis çadırdan çıktı. Kollarını kaldırarak çadırın önündeki düzlüğe doğru yürüdü. İki asker de mahkemenin onun için verdiği kararı uygulamak üzere arkasından geliyorlardı. Fakat bu durum askerleri sıkıyor gibiydi. Savaşırken birini öldürmek zevk ve onurdu ama silahsız bir adamı öldürmek değil.


Anacharsis açgözlülükle nefes aldı. Yusufçuklar çimenlerin ortasında uçuşuyordu. O anda kendini yuvasından düşen yavru bir kuş gibi hissediyordu. Ülkesine geri dönmüştü ama ulusu onu reddetmişti ve ölümüne mahkum etmişti. Bozkırda hiçbir şey değişmemişti. Kanunlar yabancılar ve düşmanlar içindi. Kendisi de artık onlar için bir yabancıydı.


Anacharsis uzaktaki tepelere baktı. Sabah güneşini sırtında hissediyordu. Birden İskit Kralları için yapılmış mezarlar dikkatini çekti. İskitler için ölüm bir zevkti. 


Zaten ölümde bozkırdaki en önemli kanun değil miydi?



İskit/Saka Kralı, kardeşi Anakharsis'i (MÖ.6.yy), Hellen tanrılarına gizlice taptığı ve anavatanından utandığı için, 
bozkır kanunlarının verdiği yetkiyle, öldürüyor.
Sengileevskaya-2 Kurganı -Stravropol


ANACHARSİS / ANAKHARSİS


MÖ.6.yy'da  yaşamış İskit Filozof. Anavatanı olan Karadeniz'in kuzey kıyılarını , bilgeliği  ve mutluluğu aramak için terk eder ve  MÖ.592-589 arasında Atina'ya gelir.


Hermippus'un yazdığı hikayeye göre ; 


Atina'da Solon hüküm sürmektedir. Anacharsis Solon'un evine gider ve onunla arkadaşlık kurmak için geldiğini söyler. Solon cevap verir : " Evinde , arkadaşlık edinmen daha iyi olmaz mı?"


Bunun üzerine İskitli Anacharsis cevap verir:" O zaman ,senin benimle arkadaşlık kurman gerekir, çünkü sen evindesin ." Solon bu cevaba güler ve onun arkadaşlığını kabul eder.


Plutarch'a göre , Solon ve Atinalılar zamanla Anacharsis'e bilge ve filozof gözüyle bakar.


Anacharsis Atina'da vatandaşlık haklarından yararlanan ilk yabancıdır. Bazı yazarlar tarafından Yunanistan'ın Yedi Bilge Adamı arasında gösterilir. Yunancayı akıcı bir şekile konuşmuyor olsa da , birçok yerde konuşmalar yapar ve Eleusis Gizemlerine ilgi duyar. Yaşam felsefesi basitlikten , kendini bilmekten ve böylece mutluluğa kavuşmaktan geçer.


Herodot'a göre , Anacharsis evine  (İskit -Scythia)    döndüğünde , kral olan büyük abisi tarafından , Yunanlılara benzemesi , onların dinine geçmesi ve kendi kültüründen, töresinden vazgeçtiği için öldürülür... 


(Heredot Tarihi-4.kitap 46....Dareios'un sefer açmış olduğu Pontos'un çevresi, Skyth'ler (İskit Türkleri) bir yana bırakılırsa, en geri insanlarla kuşatılmıştır. Denizin beri yakasında Skyth'lerden başka, kafası aydınlanmış bir ulus gösteremeyiz. Anakharsis'den başka doğru dürüst bir adamın anısını bulamayız. Hatta insanlar için pek önemli bir alanda eşsiz bir üstünlük göstermiş olan Skyth ulusunun bile öbür işlerine pek kulak asmam.) 


Ona atfedilen hiçbir eser günümüze ulaşmamıştır. İskitlerin hukukunu Yunanlılarınkiyle karşılaştırdığı kitabı ile  Savaş Sanatı kitabı yazdığı söylenir.  Yunanlıların ithalat/ihracat ve gümrük üzerine yaptıklarını gözlemler.


Üzümü üç başlıkta toplar ,içilen ilk şarabın susuzluğu, ikincinin sarhoş olmayı ve üçüncüsünün de tartışmayı tetiklediğini söylediği için heykellerin kaidesine :



" Dilinizi , ihtiyaçlarınızı , tutkularınızı dizginleyin" sözü kazınmıştır.
Peki bu sözü kimi hatırlatır?
"Eline, beline, diline hakim ol" Hacı Bektaş-ı Veli (13.yy)'yi...



Strabon ise onu mucit olarak anar, iki kelebekli çapayı, çömlekçi çarkını onun icat ettiğini söyler.!

Solon yasaları hazırlarken, Anacharsis bir gözlemde bulunur :


 "Yazılmış yasalar örümcek ağlarına benzer, sadece fakir ve zayıfları tutar, zengin ve güçlüler onu kolayca kırıp kurtulabilir."



Ona ait olduğu söylenen 10 mektubu vardır. Bu mektuplardan 9'u  MÖ.3.yy'a ait olduğu bilinir, meslektaşları tarafından korunmuştur. Bazılarının ise sahte olduğunu söylenir.




Birini Cicero alıntılar:


"Anacharsis'ten Hanno'ya selamlar, Kıyafetlerim İskit kıyafetleri, ayaklarım ve ayak tabanım da öyle. Yatağım dünya, yemeğim sadece açlığımla gelir, süt, peynir ve etten başka bir şey yemem. Gel beni ziyaret et, beni huzur içinde bulacaksın. Bana bir şey mi vermek istiyorsun; memleketlilerine ver, ya da ölümsüz tanrılara sun."




10.mektubu Diogenes Laertius tarafından alıntılanır:


Bu mektup Lidya kralı Karun'a (Croesus) yazılmıştır.


Anacharsis'ten Croesus'a : "Ey, Lidyalıların kralı, Yunanlıların ülkesine onları tanımak için geldim, altına ihtiyacım yok. Ve yakında İskit'i  terkederken ki halimden daha iyi ve mutlu bir insan olarak  geri döneceğim. Senin arkadaşlığını edinmek bir lütuf olacak, bu yüzden Sardes'e geleceğim."





ANACHARSİS'İN YAŞAM FELSEFESİ VE SONRAKİ DÖNEMLERDE GÖRÜLEN CYNİCİSM (KİNİZİM)

Sokrates'in ölümünün hemen ardından öğrencileri olan Antisthenes ( MÖ.444-365) ve Aristippos (MÖ.435-386)  iki ayrı okul kurar.

Sokratçıların ilgilendikleri başlıca iki konu vardır: 


Sokrat'ın öğrencileri öncelikle mutluluğun ne olduğunu ve nerede bulunduğu bilmek istemişlerdi. Hepsinin gözünde hocaları Sokrat bilge ve mutlu bir insan modelidir. Fakat Sokrat'ın kendisinin yaşadığı yaşam biçimiyle ulaştığı bu mutluluğun özelliği neydi Sokratçıların birinci ana sorunu budur. 


Sokrat gerçek mutluluğa erdem yolundan ulaşmıştır. O halde erdem, bir başka deyişle mutluluk gerçek bilgiye dayanır. Bu nedenle mutluluk, gerçekten neyin istenmesi ve neyin istenmemesi ya da gerçekten neden korkulması ve neden korkulmaması gerektiğini bilmektir. İşte Sokratçıları ilgilendiren ikinci konu da bu bilgi sorunudur.


Antisthenes'e göre önemli olan erdemdir ve erdemde bilgelikle elde edilebilen kendine yeterlilik durumudur. İnsan her tür gereksinimden kendini kurtararak, yalnızca kendi kendine dayanarak var olabilmelidir, özgürlük bu anlamda gereksinimlerden kurtulmak, toplumsal bağları aşabilmektir.


Erdem ruhun özgürlüğüdür ya da ruhsal özgürlüktür. Sağlık, güzellik, şan, ün, şeref, namus, vb. şeyler şüpheyle karşılanması gereken, kuruntu ve yapmacık şeylerdir. İhtiyaçsızlık, adsızlık, mülksüzlük, bilinen toplumsal ahlaki kodlardan yoksunluk, gerçek anlamda insanın kedine yeterliliği ve özgürlüğünü sağlar.


Bu değer eleştirisinde Antisthenes hazcı bir eğilime sahip değildir, aksine hazcılığa sert bir tepki gösterir. Haz, insanın köleleşmesinin sebebidir çünkü. Mutluluk amacı için, erdemin kendi başına fazlasıyla yeterli olduğunu ve başka hiçbir şeye gerek bulunmadığını savunan Antisthenes'e göre, erdem arzunun yokluğu, isteklerden bağımsızlıktır. 


Doğrudan doğruya yaşamın korunmasına ve sürdürülmesine yaramayan her şeyi Kinik filozoflar reddederler, daha doğrusu bunlara karşı aldırışsızlık gösterirler. Bu tutum onları uygarlık karşıtlığına götürmüştür. Bilinen ahlaka, toplumsal değerlere, dine, aileye ve devlete karşı kayıtsız kalırlar ya da bunları yadsırlar. Antisthenes, devletin kendisiyle hiç ilişkisi olsun istemez.


Kinik okulunu kuran Antisthenes felsefesinden, Cynicism / Sinizm / Kinizm doğmuştur.  İnsan tam anlamıyla bağımsız  olmalıdır. Mutluluk için bu zorunludur, yaşamın amacı mutluluktur. Gerçek mutluluk insanı bağımlı kılan güzellik, lüks ve zenginlik gibi değerlerden uzak kalınarak sağlanır.




VE ŞİMDİKİ YÜZYILDA ANACHARSİS İLE GEZMEK


Fransa'daki ihtilalden önce Vatanperverlik, Milliyetçilik ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına yardımcı olacak makaleler çıkar. Bunlardan bir tanesi de 7 ciltlik eser olan ve Cizvitli Jean Jacques Barthelem tarafından yazılmış "Genç Anacharsis'in Yolculukları" dır (1788) .  


MÖ. 6.yy'da Yunanistan'ın büyük bir kısmını gezmiş ve gördüklerini yazıya geçirmiş olan Anacharsis'ten bahseder. Büyük bir kurguya dayanan eserde , Philippos'un Makedonya'da tahta çıkmasından, oğlu İskender'in Persler ile savaşmasından, Yunanistan'daki demokrasiden bahseder. Zamanında basılan haritalar kitabında sanki eski haritalarmış gibi kullanılır ve gerçekliklerden çok uzaktır.


Uydurma eserlerle Yunanistan ve Yunanlılara milliyetçilik ve vatanperverlik aşılanmaktadır. Bir kaç yerde de Anacharsis'in Şii Arap ya da  Yunanlı olduğuna dair yazılar gözümüzden kaçmamaktadır. Anacharsis/Anakharsis  İskit Türklerindendir.



**

THE WORKS OF LUCIAN
ANACHARSIS, OR ATHLETICS / SOLON VE ANACHARSİS ARASINDAKİ KONUŞMA


Taking us back to the early sixtli century, Lucian lets us listen to a conversation about Greek athletics between Solon, the Athenian lawgiver, and that legendary figure, the Scythian Anacharsis, who came to Greece in the quest of wisdom just as Solon himself had gone to Egypt and Lycurgus of Sparta to Crete.


K. G. Jacob, who tried to make out that Lucian was an ardent reformer, laid great stress on this dialogue as a tract designed to restore the importance of athletics in Greek education by recalling how much they meant in the good old days But Lucian, who in any case was no laudator temporis acti, says nothing of any significance elsewhere to indicate either that he thought athletics especially in need of reform or that he felt any particular interest in them ; and if the Anacharsis had been written for any such purpose, surely it would have ended with the conversion of the Scythian to the standpoint of the Greek.


Let us say rather that Lucian, who was especially interested in Anacharsis and Solon, as we see from his Scythian, wished, perhaps for the edification of an Athenian audience, to present them in conversation, and shrewdly picks athletics for their theme as that feature of Greek civilization which would be most striking and least intelligible to the foreigner, the ' child of Nature.' The conversation takes place in the Lyceum at Athens. The opening sentence assumes that Anacharsis has just been enquiring about something else, and now turns to a new topic.



ANACHARSIS

And why are your young men doing all this, Solon ? Some of them, locked in each other's arms, are tripping one another up, while others are choking and twisting each other and grovelling together in the mud, wallowing like swine. Yet, in the beginning, as soon as they had taken their clothes off, they put oil on themselves and took turns at rubbing each other down very peacefully—I saw it. Since then, I do not know what has got into them that they push one another about with lowered heads and butt their foreheads together like rams. And see there ! That man picked the other one up by the legs and threw him to the ground, then fell down upon him and will not let him get up, shoving him all down into the mud ; and now, after winding his legs about his middle and putting his forearm underneath his throat, he is choking the poor fellow, who is slapping him sidewise on the shoulder, by way of begging off, I take it, so that he may not be strangled completely.

Even out of consideration for the oil, they do not avoid getting dirty ; they rub off the ointment, plaster themselves with mud, mixed with streams of sweat,  and make themselves a laughing-stock, to me at least, by slipping thi'ough each other's hands like eels. Another set is doing the same in the uncovered part of the court, though not in mud. They have a layer of deep sand under them in the pit, as you see, and not only besprinkle one another but of their own accord heap the dust on themselves like so many cockerels, in order that it may be harder to break away in the clinches, I suppose, because the sand takes off the slipperiness and affords a firmer grip on a dry surface.


Others, standing upright, themselves covered with dust, are attacking each other with blows and kicks. This one here looks as if he were going to spew out his teeth, unlucky man, his mouth is so full of blood and sand ; he has had a blow on the jaw, as you see. But even the official there does not separate them and break up the fight—I assume from his purple cloak that he is one of the officials ; on the contrary, he urges them on and praises the one who struck the blow.


Others in other places are all exerting themselves ; they jump up and down as if they were running, but stay in the same place ; and they spring high up and kick the air. I want to know, therefore, what good it can be to do all this, because to me at least the thing looks more like insanity than anything else, and nobody can easily convince me that men who act in that way are not out of their minds.



SOLON

It is only natural, Anacharsis, that what they are doing should have that appearance to you, since it is unfamiliar and very much in contrast with Scythian customs. In like manner you youi-selves })robably have much in your education and training which would appear strange to us Greeks if one of us should look in upon it as you are doing now. But have no fear, my dear sir ; it is not insanity, and it is not out of brutality that they strike one another and tumble each other in the mud, or sprinkle each other with dust. The thing has a certain usefulness, not unattended by pleasure, and it gives much strength to their bodies. As a matter of fact, if you stop for some time, as I think you will, in Greece, before long you yourself will be one of the muddy or dusty set ; so delightful and at the same time so profitable will the thing seem to you.


*Lucian was born at Samosata in Commagene and calls himself a Syrian ; he may or may not have been of Semitic stock. The exact duration of his life is unknown, but it is probable that he was born not long before 125 a.d. and died not long after 180.







"Anakharsis uzun yolculuklarından sonra İskiteli'ne döndüğünde, herkesi Yunan geleneklerine göre yaşamaya yönlendirdi. Ama ağzında lafını bitiremeden kanatlı bir ok hızla gelip onu ölümsüzlerin yanına kaçırdı."

Aşağıdaki mektubu o yazmıştır.


Anakharsis'ten Kroisos'a : "Yunanların yaşayış ve geleneklerini öğrenmek için Yunanistan'a gittim, Lidya kralı. Altına gereksinmem yok. İskiteli'ne daha erdemli bir insan olarak dönmek bana yeter. Dolayısıyla Sardes'e geliyorum, çünkü sevgini kazanmak benim için önemli." (Diogenes Leartios)




Kaynaklar:
Tarihte ve Mitolojide Rehber / Alexander Nemirovsky
Filozof net
Ünlü Filozofların Yaşantıları ve Öğretileri / Diogenes Leartios
"Genç Anacharsis'in Yolculukları" (ing-PDF) - Jean Jacques Barthelem  ; Alm.ve Fr. olarak ta basılmıştır. 




ANACHARSİS / ANAKARIS 

"Anakhars Saka soylu idi. Türk alfabesinin qüsuru X (Kh) harfının olmaması etimolojide sorunlar yaratır. Adamın adı Anak // Anax ile başlayır. Sonluğu da ar-s veya arıs ile biter. Babası Saka kralı Konur bey, kardeşi Savlı bey de Türk adları taşıyor. 
Savlı Türk kadınından olması nedeni ile babasından sonra Elbey (kral) olur, 
Anakars ise Yunan kadınından doğmuştu ve Athina'ya gedip bilge olmuştu."

Qədim Azərbaycan Türk boylarından, birinin adı da Saqadır (Saka). Sakalar bir çox adlarla məhşur olmuşlar, Iskit, Saqa, Skif, Saka və, s. Azərbaycanda Sakalarla bağlı bir çox yer adları mövcuddur. Şəki (Saqa), Zakatala (Saqa-tala), Pirsahat (Pir-saqat), Pirşağa (Pir-saqa), Saatlı (Saqat-lı), Sakantala (Saqan-tala), Sakandərə (Saqan-dərə). Miladdan öncə birinci minillik boyunca Avrasiyanın müxtəlif guşələrində görünən Saqa elatı tarixin ayrı-ayrı çağlarında bu və ya digər regionda qüdrətli dövlət qurmuşdur. Tarixin yaddaşında qalan bu dövlətlərdən biri Azərbaycanda, əvvəlcə Sakasen (Şəki), sonra Muğan-Urmu bölgələrini əhatə edən geniş ərazidə qurulmuş, digəri Qara dənizin quzey bölgələrini nəzarətdə saxlayan və bir neçə əsr davam edən "Saqat (Skitiya) çarlığı" şəklində ortaya çıxmışdır.

Saqa elatı təkcə özünün möcüzəli köçəbə gələnəyi ilə deyil, həm də antik dünyanın "Yeddi müdrik" sırasına verdiyi şahzadə Anaxars (Anaxarsis) ilə də öyünməyə haqqı vardır. Lakin bu filosofun soydaşları o çağda onunla nəinki öyündü,hətta "dönük adlandırıb onu öldürdülər, adını çəkməyi qadağan etdilər. Onun həyat və yaradıcılığ barədə Herodot, Platon, Strabon, Plutarx, Laertli Dioqen kimi onlarla dahi öz əsərində məlumat verir. Anaxarsı müdrik adlandıran Efor deyir ki, o bu boya (Saqa) aid idi və ağlına, saf əxlaqına görə Yeddi Müdrikdən biri sayılırdı. Müxtəlif siyahılarda adları təkrar olunan həmin müdriklər (Fales, Biant, Solon, Anaxars, Pitta­k) miladdan öncəki VII-VI yüzillərdə yaşayan görkəmli filosof və dövlət xadimləridir.

Anaxars Qunurun (Qonur) oğludur, Saqat çarı Kaduidin qardaşıdır. Anası yunan qızı olduğundan hər iki dili (Saqa və Yunan) bilirdi. O,594-cü ildə Afinaya gəlib,o çağın məşhur filosofu Solon (635-560) ilə görüşmüşdür. Anaxars uzun səyahətdən sonra Skitiyaya (Saqat torpağına) döndü və soydaşlarını elin adəti ilə yaşamağa çağırdı,lakin hələ sözünü qurtarmamış lələkli ox onu ölümsüzlüyə apardı. Anaxarsdan öncə Abar (Abaris) və Toksar adlı Saqat (Türk) aydınları da Yunan ölkəsində olmuşlar.

Yeddi ən görkəmli filosoflardan biri sayılan,Anaxarsisdən soruşurlar: ”Bu doğrumudur ki, siz Türklər qışın soyuğunda çılpaq gəzə bilirsiniz?” Anaxarsis deyir:”Siz axı qışın soyuğunda üzünüzü örtmədən gəzə bilirsiniz, mənim üçün isə bütün gövdəm üzüm kimidir”

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - Azər Xalqı kitabı 
(kendi sitesinden indirebilirsiniz)


"All Turkish peoples, Uighurs, Kök-Turks, Ottoman Turks
belong to that central Group of Eurasian humanity,
which we are calling Scythian"


"All these linguistic findings combined with archaeological artifacts allow to confirm that Scythian had Turkic origin and modern Chuvashs are Scytians descendants."




YASALAR ÖRÜMCEK AĞLARINA BENZER, 
KÜÇÜKLERİ YAKALAR, BÜYÜKLERİ TUTAMAZ.      
ANACHARSİS

Bugün de öyle değil midir ?
SB.



ilgili: