video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2016 Perşembe

Türklerde Din ve Kamlık







Tengriciliğin Kam felsefesi (Şamanizm) ile alakası olmadığını savunuyorlar, halbuki biz Türkler, tarihimiz boyunca çok çeşitli coğrafyalarda yaşamış ve birçok kültürlerle temas ederek birçok dini inançlara inanmış ve bu inanç çerçevesinde yaşamışız. Dönemlerin konjonktürel, sosyal, siyasi yapıları gereği ve hatta baskılar sonucu dahi bu inanç sistemlerini tercih etmiş veya ettirilmişiz. Bunların başında Kamcılık, Gök-Tengricilik, Manihizm, Budizm, Hıristiyanlık, Musevilik ve İslamiyet gelmektir. Yanlış anlaşılmasına yol açmamak için hemen belirtmek isterim ki Şamanizm kelimesi öz Türkçe olmayıp dilimize sonradan getirilmiştir, bu yüzden biz öz Türkçesi olan Kamcılık veya Kam felsefesi ifadesini kullanmaktayız.


Aslında Kamcılığın ve Gök Tengriciliğin bir birinden ayrıldığı veya zıtlıklar içinde olduğunu söyleyemeyiz, tek fark tanrı/lar konusudur birazdan ona da değineceğim. Gök Tengri inancında da Kamcılıkta da dini önder yoktur, burada Kam’ın görevleri ve sorumluklarına iyi bakmak ve bilmek gerekir. Gök Tengri inancına sahip Türklerde neredeyse her obasında Kamlar bulunmuştur, bu Kamlardan ziyadesi ile faydalanmışlar ve saygı duymuşlardır.


Gerek İslam adı altında dayatılan Arap kültürü içinde gerekse Alevi kültürü içinde yaşatılan inançlarının köklerine bakacak olursak hepsinin dayanağı ve köklerinin kadim Türk inancı olduğunu çok iyi bilmekteyiz.


Bu girişten sonra asıl konumuz olan Türklerin en eski inanç sistemlerinden biri olan Tengriciliğin (Gök-Tanrı) bugün bilinenin aksine tek tanrıcı bir inanç sistemi olmadığını anlatma gayretinde olacağız. Bugüne kadar yapılan tüm değerlendirme ve araştırmalar dikkatinizi çektiyse İslami çerçevede ve coğrafya da yetişen değerli akademisyenlerimiz tarafından yapıldığını göreceksiniz, oysa ki Türklerin dini inanç sistemini araştırırken bizce mutlaka objektif gözle ve İslami coğrafya dışından da yapılmalıdır. Yazılı kaynaklara bakılırken aslında yazılı kaynaklarımızı oluşturan en değerli olgu olan Türk mitolojisinden faydalanılmadığı aksine göz ardı edildiğini görüyoruz.


Bir inanç sistemi incelenmeye, değerlendirmeye alınırken asla bir başka bir inanç sistemi ile incelenmemeli ve değerlendirilmemelidir. Buna rağmen Türklerin en eski inancı olan Tengriciliğin tek tanrı inancı olduğunu gösterebilecek hiç bir bilimsel veri bulunmamaktadır, durum böyle olmasına rağmen günümüz akademisyenlerin birçoğu konuyu ele alırken maalesef kaynaklarını İslamiyet’e dayandırmaktadırlar.


Peki Kamcılık (Şamanizm)mı ? Tengricilik mi ?

Türklerin inançları eskiden neydi kesin olarak söylemek çok güç, bu yüzden ne Kamlık (Şamanizm) ne de Tengricilik diyebilmek için çok sağlam kanıtların olması lazım ancak neredeyse tüm tarihi bilgilerimizi aldığımız Çin kaynaklarına bakacak olursak kaynaklar Yenisey Kırgızlarından söz ederken “Gan” olarak geçiyor yani Çin kaynaklarına göre Kamlar varsa demek ki bunların mensup olduğu bir inanç da vardı. Çin kaynaklarının haricinde Arap ve Fars tarihçileri de Kamlara Faginun dedikleri kayıt altına almıştır dolaysıyla eski Türklerde Kamcılığın mevcudiyeti de oldukça belirgindir.


Günümüzde Moğolca Boo=Kam sözü ile eski Türkçe kitabelerinde ad olarak gecen Bogu ile Anadolu’da da hala yaşatılan “büyü” sözleri de Kamlığın bir göstergesidir.


Şamanizm ( Kamcılık ) bilinen en eski Türk felsefesidir. Şamanizm, bilinen anlamda bir dinden çok daha fazlasıydı. İçinde inanç, büyü, kehanet, hekimlik ve tanrı ile tinlerle (ruhlarla) görüşmeye dayalı genel bir yapıdır. Tengricilik ise bu sistemin, Türkler için işin inanç bölümüdür. Yani diyebiliriz ki Tengricilik Kamcılıktan doğmuştur.


İddia edildiği gibi eğer Kamcılık (Şamanizm), sonradan çıktı ise akla sorulması gereken birkaç nokta gelmekte; Kamcılık (Şamanizm) çıkmadan evvel Türklerde, büyü, tılsım yok muydu, fala bakılmıyor muydu, kehanetlerde bulunulmuyor muydu, ya da tinlerle (ruhlarla) ve tanrılarla görüştüğünü söyleyen yok muydu?
Artık son araştırmalar gösteriyor ki, Türklerde Kamcılık (Şamanizm) Tengricilikten daha eskidir.


Tengrici Türkler günümüzde maalesef belirli bir kesiminde iddia ettiği gibi hiçbir zaman tek tanrıcı olmamışlardır. Türklerin, İslamiyet’ten önce çok tanrılı bir inanç yapısına bağlı olmaları, Müslüman olmayan bir toplumun çok tanrılı olması, neden insanları şaşırtıyor ve neden rahatsız ediyor?


Birçok görüşe göre Kamcılık (Şamanizm) eski dinlerin etkisinden esinlenerek oluştuğu savunulmaktadır ki bize göre aksine tün dinler ve inançlar Kamcılığın etkisinde kalmıştır, burada Kam ve Kam görevi yapan yardımcıları asla bir ruhani dini lider gibi algılanmamalıdır, Kamlar tanrı, tinler (ruhlar) ve insanlar arasında aracılık yapan bir bakıma köprü görevini yapan kutsanmış, nitelikli ve bilgi kişilerdir. Aracılık görevleri haricinde tedavi edici, ruhsal bağları sayesinde gelecekten haber verebilen ve çeşitli ruhsal ritüeller yapan kişilerdir.


Bu açıklamadan sonra maalesef Kamcılığın bin din olmadığını savunan akademisyenlerin görüşlerine yer vermek istiyorum.


Prof. Dr. Saadettin Gömeç de, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”[Saadettin Gömeç, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, sayı:4, s.47 Denizli 1998] adlı makalesinde Kamcılığın din olmadığını söyler.


Yine Rus bilim adamı Shirokogorov, “Şamanlık …bir din olarak kabul edilemez”[ a.g.e., s.28 (Shirokogorov, General Theory of Shamanism among the Tungus, NCBRAS, 1923, s.248] demiştir.


Türkolog Jean-Paul Roux, “Altay Türklerin Ölüm” adlı eserinde, “Hiçbir şekilde bir din olmayan bu özel pratiğin” [Jean-Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, s.28, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1999] diyerek, Kamcılık veya Şamanizm bilinen anlamda bir din olmadığını bu konudaki net düşüncesini ortaya koymaktadır.


Rus Türkolog Jelobtsov F. Fedotoviç, Şamanizmi ret etmemekle beraber din değil, inanç ya da kültür olarak niteler [Jelobtsov F. Fedotoviç, “Saha Yeri ve Saha Türkleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, c.16, s.27, ss.237, Ankara, 1992].


Türklerin tek tanrıcı olduklarını şiddetle savunan Hikmet Tanyu, Şamanizmi hem isim, hem kavram olarak ret etmektedir ancak buna rağmen “Dinler Tarihi Araştırmaları” adlı eserinin, “Eski Türk İnancında Olan Şamanist Türklerde Dağ”[ Hikmet Tanyu, Dinler Tarihi Araştırmaları, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, No. 120, Ankara 1973] başlıklı bölümde, Şamanizmi bir din olarak görmektedir !.


Biraz da aksini savunan yani Kamcılığı,Şamanizm’i bir inanç, din olarak kabul edenlere bakalım;


Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, “Türk Mitolojisinin Ana Hatları” adlı eserinde “Şamanizm, milattan önceki devirlerden bu yana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve Şaman veya Kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç ya da uygulamalar bütünüdür” demektedir. [Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, s.15, Kabalcı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2012]


Değerli ve önemli Şamanizm araştırmacılarından olan Prof. Dr. Mihaly Hoppal, “Avrasya’da Şamanlar” adlı eserinde, Şamanizmi, sözcüğün geleneksel anlamı ile bir din olarak değil, bir inanç sistemi olarak gördüğünü belirtir. [Mihaly Hoppal, Avrasya’da Şamanlar,s.21, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012].


Türkolog Prof. Dr. Abdülkadir İnan ise, “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı önemli eserinin genelinde Şamanizm’in bir din olduğunu vurgulamaktadır. [ Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986]


Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, “Hatıralar” isimli eserinde, Şamanizm’in bir tabiat dini olduğunu ve bu yönüyle kitap dinlerinden daha iyi olduğunu söylemektedir. [Zeki Velidi Togan, Hatıralar, s. 68-69, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2. baskı, Ankara 2012]


Yine Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı eserinin birçok yerinde de Şamanizmi bir din olarak ele almaktadır. [Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, Cild 1, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Yayınları, 3. baskı, İstanbul 1981]


Ayrıca “Oğuzların Hıristiyanlığı Meselesine Ait” adlı makalesinde de Wilhelm Barthold’un Oğuzların Hıristiyan olduğu iddiasına cevap vermekte ve Oğuzların Hıristiyan değil, Şaman olduğunu belirtmektedir. ”[Zeki Velidi Togan, “Oğuzların Hıristiyanlığı Meselesine Ait”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 27/2, s. 527, Aralık 2012]


Türkiye’de yaşayan ve Rusya Federasyonu’na bağlı Hakas Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın Türkiye temsilciliği görevini yürüten sosyolog Timur B. Davletov, “Türklerin Geleneksel Kamlık İnancı Bağlamında Kadın Haklarına Bakış” adlı makalesinde, Kamlık ya da Şamanizm’in bir din olduğunu belirtmektedir. ”[Timur Davletov, “Türklerin Geleneksel Kamlık İnancı Bağlamında Kadın Haklarına Bakış”, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Bülteni, Sayı: 1, Yıl: 1, Eylül 2004, s.5-6]


Ayrıca Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından 16-17 Nisan 2007 tarihinde düzenlenen “Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni”nde “Kamlık İnancında Kam (Şaman) ve Kümelenme Geleneği Üzerine başlığıyla sunduğu bildiride de bu görüşünü ortaya koymaktadır.” [Timur Davletov, “Kamlık İnancında Kam (Şaman) ve Kümelenme Geleneği Üzerine”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s.89-97, Ankara 2007]


Hakas bilim adamı Larisa Anjiganova, “Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni”nde sunulan ve “Geleneksel ve Çağdaş Hakas Kamlığı” adını taşıyan bildirisinde, Hakan inancını Kamlık olarak isimlendirmektedir. [Larisa Anjifanova, “Geleneksel ve Çağdaş Hakas Kamlığı”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s.15-21, Ankara 2007]


Bahaeddin Ögel, Şamanizm’in bir inanç olduğunu kabul etmekle beraber, “Türk dininin en dejenere olmuş bir tipi” olarak nitelemektedir. [Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.13, MEB Yayınları, Ankara, 2001]


Gök Tengri Terimi Üzerine

Türklerin öz inançlarının Gök Tanrı ( Kök Tengri ) inancı olmadığını hatta bunun bir dini inanç olmadığını açıkça düşünmekteyim. Türklerin asıl dini inançlarının temel taşlarını oluşturan inanç sistemi tamamen Kamcılıktır ve bu inanç açıkça çok tanrıcılığı işaret etmektedir.Ülgen,Erlik,Umay ve diğerleri gibi.


Anlam itibarı ile Gök Tanrı ( Kök Tengri ) / Sonsuz Mavi Gök anlamını taşıdığı ortadadır.


Kitabelerimizde atalarımızın taşa vurduğu ve Kök Tengri ifadelerinin geçtiği yerlere bakarak Gök Tanrı / Kök Tengri ifadesinin aslında Tanrıyı değil de Sonsuz Mavi Gök’ün ifade ettiği çok açıktır.



“ÜZE KÖK TeNRİ, aSRA YaGıZ YeR KILıNDUKDa,” iKİN aRA KİŞİ OGLI KILıNMıŞ. 
(“Üstte Kök Tengri, altta Yagız yer kılındığıda,…”) 
Orhun Yazıtları, Bilge Kağan, Doğu yüzü satır -2 
(Üste Sonsuz Mavi Gök, altta yağız yer yaratıldığında,.. )


Açıkça Mavi Gök/Kök Tengri yaratıldığında deniliyor, Gök Tanrı diye düşünülürse o halde Gök Tanrıyı kim yarattı? 

”ÜZE TeNRİ BaSMaSaR, aSRA YİR TeLiNMeSeR”, TÜRK BODuN iLiNiN TÖRÜDiN KiM aRTaTI 
( “Üstte Kök Tengri çökmedikce, altta Yagız Yer delinmedikce,” kim ilini töreni bozabilir... ) 
Orhun Yazıtları, Kültigin Doğu yüzü satır -22 


( “Üstte Sonsuz Mavi Gök çökmedikçe, yağız yer delinmedikçe”, kim ilini töreni bozabilir… )  
Üstte sonsuz Mavi Gök çökmedikçe, Gök Tengri yani bir Tanrı nasıl yere çökebilir ki, mantık ve anlam dışı bir ifade! 


“TeNRİ TeG TeNRİDE BOLMuŞ TÜRK BİLGE KaGaN”  
(“Gök gibi gökte doğmuş, Türk Bilge Kağan” ) 
Orhun Yazıtları, Bilge Kağan Kuzey yüzü satır –1
Burada da “gök gibi gökte doğmuş“ ifadesi yeterince açıktır!


Türklerin “ Tengri “ ifadesini Kaşgarlı Mahmut şöyle bildirmektedir. 
“ kafirler göğe “tengri” derler. (Divanü Lügati’t Türk.lll, s. 376-378)


Manihaist ve Budistlere ait metinlerde “ tanrı ( Tengri ) “ adı Gök Türk metinlerdeki anlamıyla kullanılmakla beraber maddi varlık tasavvur edilen “ Tengri ( gök, sema )” ayırt edilmektedir, maddi varlık sayılan “Tengri” ekseriya “kök, gök” kelimesiyle ifade edilmektedir. (Wilhem Radloff, Türklük ve Şamalık, Örgün Yayınları,İstanbul,2012, s.221)


Gelelim çok Tanrıcılığın kanıtlarına...

Bunu savunurken unutulmamalı ki salt Türk tarihini değil aynı zamamda kadim Türk Mitoloji ve Destanlarını da araştırmak ve anlamak gerekir.



Altay Yaradılış Destanından;
Altay yaradılış destanlarından birinde şöyle denir:
“Ülgen yere bakarak, “Yaratılsın yer!" demiş.
Bu istek üzerine denizden yer türemiş.
Ülgen göğe bakarak "Yaratılsın gök" demiş.
Bu buyruk üzerine üstünü gök bezemiş.”
(Mustafa Erdem, “Kırgızlarda Dini ve Sosyal Hayat”,Türkler Ansiklopedisi, c.3, s.290, Ankara, 2002)


Madem tek Tanrı Tengri o halde Ülgen nedir ?

Kül Tigin Yazıtlarından;
Bilge Kağan şöyle der:
“UMaY:TeG:ÖGüM:KaTUN:KUTıDA:İNiM:KÖLTiGİN:eR:aT:BOLDi:.”
(Umay gibi anam katun kutunda, kardeşim Kül Tigin, er adı aldı.)
(Kül Tigin Yazıtı, D.31)
(Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları 1, s.44, Devlet Basımevi, İstanbul 1936)


Buradan Bilge Kağan’ın annesini Umay’a benzettiğini ama bunun ötesinde kut’u Umay’dan aldığını öğreniyoruz. Böylece Umay, bereket tanrıçası olmanın yanında kut’un kaynağıdır.


Bilge Tunyukuk Yazıtlarından;
“Teñri Umay, iduk yer sub, bana berdi erinç.” 
(Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti.)
(Tonyukuk Yazıtı, II Taş, Batı Yüzü, III satır)
(Mehmet Ölmez, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013)


Talat Tekin ve Yaşar Çoruhlu’nun da bu okumayı kabul ettiğini görüyoruz. Bununla beraber Tunyukuk yazıtlarında ki bu kısım hakkında farklı okumalar da bulunmaktadır. Hüseyin Namık Orkun, “Tanrı, Umay, kutsal yer-su” şeklinde okumaktadır.
(Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları 1, s.103, Devlet Basımevi, İstanbul 1936)


Muharrem Ergin de, Hüseyin Namık Orkun gibi Tanrı ve Umay’ı ayrı olarak okumaktadır. Ancak Muharrem Ergin, günümüz diline “Tanrı, Umay ilâhe, kutsal yer-su” olarak çevirmektedir. (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, s.41, Hisar Kültür Gönüllüleri e-kitap, 2003)


Kaşgarlı Mahmud dan;
Divânü Lugâti’t Türk adlı eserinde Umay ile ilgili çok ilginç bir ata sözüne yer vermektedir.
“Umayqa tapınsa ogul bulur” 
Yâni Umay’a taparsan, çocuğun olur.
(Kaşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.621, Kabalcı Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2005)


Bahaeddin Ögel den;
Türklerin her dönemde tek tanrıcı olduğunu söyleyen isimlerden biri olan Bahaeddin Ögel, 
Yakut (Saha) Türkleri arasında Kün Toyun isimli bir Güneş Tanrısı’nın olduğunu söyler.
( Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.48, MEB Yayınları, Ankara, 2001)


Ayrıca Hun devrinde güneşe adak adandığı, kanlı ve kansız kurban sunulduğu, dua edildiği bilinmektedir. Bahaeddin Ögel, Hun devrinde yaşayan çeşitli Proto-Moğol boylarının da güneşe kurban sunduğunu belirtir.
(Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 1, s.313, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Baskı, Ankara 1981).


Çolpan ya da Çoban Yıldızı, Türkler için önemli tanrılardan biridir. Genel olarak atların ve çobanların tanrısı olarak inanılır ve “Atların koruyucusu Çoban Tanrısı” olarak geçmektedir.
(Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.82, MEB Yayınları, Ankara, 2001)


Yaşar Çoruhlu dan;
Hun, Kök Türk ve birçok Türk hanedanında hükümdar, her sabah çadırdan çıkıp, güneşi ululamakta ve ona tapmaktadır.
(Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, s.23, Kabalcı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2012)


Çolpan da, Güneş gibi dişileştirilmiştir ve böylece bir tanrıça olarak görülmüştür. Ancak Buryatlar, Solbon adını verdikleri bu tanrının, erkek olduğuna inanırlar. Bununla beraber Abakanlı kamlarda şöyle bir dua bulunmaktadır:… der 
(Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, s.216, Kabalcı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2012)


Emel Esin den;
Kök Türkler, Güneş için Kün Tengri demişlerdir.
(Emel Esin, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, s.256, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2006)


Çu’larda da Güneş, hükümdarlık sembollerinden biridir ve Güneş ayini, bahar ekinoksu ile beraber yapılır. Bahar ekinoksu, 21 Mart olduğu için buna bir çeşit Nevruz ayini diyebiliriz. Ayrıca bu ayin sırasında bir öküz yakılarak, Güneş’e kurban olarak sunulurdu.
(Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, s.147, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2001)


Mihály Hoppál dan;
Günümüzde Saha Türkleri arasında “Gün selamlama” duası olarak her sabah, güneş doğarken tekrarlanmaktadır.
( Mihály Hoppál, Avrasya’da Şamanlar,s.267, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012)


Kök Türkler, Güneş için Kün Tengri demişlerdir.
(Mihály Hoppál, Avrasya’da Şamanlar, s.21, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012)


Herodotos dan;
İskitlerde de güneşe tapınma oldukça yaygındır. Ünlü Yunanlı tarihçi Herodotos’un ifadeleri bu konuda şunları söylemektedir:

“Tapındıkları biricik İlah, Güneştir. Ona atları kurban ederler ve bu suretle İlahların en süratlisine ölümlü mahlukatın en süratlisini sunduklarına inanırlar.” 
(İlhami Durmuş, İskitler, s.111-112, Kaynak Yayınları, İstanbul, Temmuz 2007)


İskitlerin dini inancı da onların kimliğini belirlemede önemli bir yer tutuyor. Yazılı belgelerde yalnız Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan ve Greklerle de teması olan İskitlerin panteonu (tanrılar alemi) hakkında sınırlı bilgiler bulunmaktadır. Herodotos İskit dilinde Hestia'ya "Tabiti", Zeus'a "Papaios", Toprak'a "Api", Apollon'a "Oifosyros", Göksel Aphrodite'ye "Artimpasa", Poseidon'a "Thamimasadas" denildiğini bildirmektedir. 
(Herodotos, IV. 59 ) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Herodotos'un verdiği bilgilerde İskitler'in Türklüğüne dair açık işaretler bulunmaktadır. Başlıca, Papaios (Gök Tanrısı), Apia (Yer Tanrısı) ve Tabiti (Ev ve Aile Tanrısı) olmak üzere üç tanrı bulunmaktadır. Eski Türklere ait bütün eski kaynaklar Gök Tanrısı (Tengri) ile Yer Tanrısı (Yersub)'nın varlığından bahsediyor. 
(S. M. Arsal, a.g.e., s. 10.) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Bilge Kağan yazıtında "Yukarıda Türk tanrısı ve mukaddes Yer Sub'u" ibaresi geçmektedir. 
(M. Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1991, s. 78.) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Bu iki Tanrıdan başka Türklerde bir de Umay adında ev hayatına ve çocuklara bakan bir tanrıça bulunmaktaydı. İskitlerin Tabiti adını verdikleri tanrıça fonksiyonu itibariyle eski Türklerdeki Umay'a tekabül etmektedir. 
(S. M. Arsal, a.g.e., s. 10.) (Doç. Dr. İlhami Durmuş, İskitlerin Kimliği)


Wilhem Radloff dan;
Türkler tüm tanrılarına kanlı, kansız kurbanlar sunarlar, adaklar adarlar, algışlar (dualar) edilir ve tapılırdı. 
[Wilhem Radloff, Türklük ve Şamalık, Örgün Yayınları, İstanbul,2012]


Başkurtları müşahede eden İbn Fadlan Başkurtların dini hakkında verdiği malumattan anlaşıldığına göre bu kavim on iki tanrıya inanmaları bugünkü Yakutların Ürüng Artoyon ve Altaylıların Ülgen hakkındadaki tasavvurlarından faklı olamamıştır. 
[Wilhem Radloff, Türklük ve Şamalık, Örgün Yayınları,İstanbul,2012]


İbn Fadlan dan; Oğuzlar ve başka Türk halklarının ne kadar putperest olduklarını ki İbn Fadlan Kaşgarlı Mahmuttan önce ifade etmiştir.


Tek Tanrıclığı Savunan Akademisyenlerimizin Çelişkileri

Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, İslam’dan önce Türklerin tek tanrıya inandığını söylemekle beraber Kök Tengri’nin üzerinde “Kan (Han) Tengri”nin bulunduğunu söyler. Her ne kadar Ögel, böyle diyerek kendi tek tanrı iddiasını çürütmüş olsa da, Kök Tengri’nin gerçek anlamda bir tanrı olmadığını söyleyerek, iddiasını güçlendirmeye çalışmaktadır . [Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 2. Cilt, s.12, MEB Yayınları, Ankara, 2001]


Yine diğer bir Türkologlarımızdan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu ise, “Türk Milli Kültürü” adlı eserinin, “Eski Türk İnancı” kısmında kitabelerde Umay isimli bir tanrıçanın adının geçtiğini yazar. [İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.302, Ötüken Neşriyat, 16. Basım, İstanbul, Kasım 1997]


Buna rağmen kitabının ilerleyen bölümlerinde eski Türk inancının tek tanrı inancı olduğunu söylemekte bir sakınca ve çelişki görmez. 


Hikmet Tanyu’nun Tengri inancının, bir peygamber vasıtası ile mi bildirilmiştir, sorusuna “Bunun tespiti bugün ele alınan kaynaklara göre mümkün değildir. Fakat Kur’an-ı Kerim’de her ümmete peygamber gönderildiği bildirilmiştir cevabını vererek, İslami kaynaklar üzerinden hareket ettiğini göstermektedir. 
[Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı Dini, s. 181, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, no. 148, Ankara 1980]”


Yine akademisyenlerimizden ve Türk Halkbilimcisi olan Dr. Yaşar Kalafat, bir ifadesinde “Tengricilik ile Şamanizmi eş tutmak Hikmet Tanyu gibi birçok otoritenin tek tanrılı olduğu üzerinde durdukları Tengricilik’i büyücülükle eş anlamda tutmak olur” demektedir. [Yaşar Kalafat, “Geçmişten Günümüze Türklerde Din ve İlgili Bazı Meseleler” Serhat Kültürü Dergisi /Çobanoğlu Özel Sayısı, Ocak-Şubat 2006, s.30-33]


Burada Dr. Yaşar Kalafat’ın Şamanizmi, büyücülük olarak ve küçük gördüğü apaçıktır Bu tarz bir bakış açısı ile konun bu şekilde bilimsel anlamda ve ciddiyetle ele alınması mümkün gözükmemektedir.


Tüm bu açıklamalar ve kaynaklardan sonra (yanlış anlaşılmasın elbette sizin araştırmalarınıza, yaşam tarzınıza ve ailenize saygım vardır) salt sizin aile büyüklerinizden edindiğiniz bilgiler ışığı karşısında Türk tarihini kaleme almış akademisyenlerin ve bilinenler ortada iken hangisinin daha makul ve mantıklı geldiğini sorgulamak lazım.


Tengriciler Kamlığı (Şamanizmi) kabul etmemelerinin ve Türklere uygun olmadığını savunmalarının ana nedeni ise çok tanrılı inancı yatmaktadır. Sunduğum ve paylaştığın tüm bu kaynaklar ışığında hala benim Türk felsefesi üzerine bir şey öğrenemediğimi düşünüyorsanız bunu gerek size gerekse okuyacaklara bırakıyorum.


Son söz olarak da bu inanç kısmında amacımın hiçbir şekilde herhangi bir Türkün inanç sistemini sorgulamak veya yargılamak değil aksine kişilerin inançlarının yine kişilere özel olduğunu ve herkesin inancı ne olursa olsun birbirlerinin inançlarına saygılı olmak zorunda olduğunu ifade etmeye gayretindeyim.


Bu anlamda kişileri inandıkları inançları doğrultusunda, inandığı inancının milliyetçiliğini yapmadığı sürece, kişilere, toplumlara dayatmadığı, yargılamadığı ve aşağılamadığı sürece inancında özgürdür. Araplara ve inançlarına ise malum sebeplerden ve Türk kültürünü yok ettiğini düşündüğümden hiçbir zaman onaylamayacağımı belirtmek isterim.


Esenlikler dilerim.
Mete Biricik
Bilinmeyen Türk Tarihi 






Biçiktu-Boom Kaya Resmi
Altay Kaya Resimleri A.İ.Martinov
Rusçadan çeviren : Prof.Dr. Z.Bağlan ÖZER / PDF









"Hayatınız hangi Tanrı’ya diz çöktüğünüze bağlıdır."
Vergilius


"Hristiyanlaştırma döneminden önceki Saha inancını araştırmak, doktora tezimin temel konusu olmuştur. Türk ulusunun efsanevi anası olan “kurt”; bana rüyamda: “Bundan sonraki hedefin Töre Bilimi’ni araştırmak olacaktır” – demişti. Sahalar “Kurt Tanrının oğludur’’ diye boşuna dememiştir. O beni manevi bir dünyaya götürdü... Her uzaklaştığım an, Tanrı kelimesinin sadece “Gökyüzü” manasını değil, “Geniş Evren” ve “Kutsal Güç” manalarını da taşıdığını, bunun bütün anlamları içine aldığını, canlı olan her şeyin bunu kabul ettiğini ve buna göre yaşadığını anlamıştım. Bu sebeple Tanrı bilincini sadece “Kut-Sür”* gelişmesini değil, doğa kanunlarını; adaletli olmayı ve insan olmayı öğreten 
Büyük Güç olduğunu öğrenmiştim.

*“Kut-Sür”- Bu insan varlığının en önemli kavramı olarak tanımlanmalı. Açıklaması “İnsan varlığı ve insanın yarattığı varlıklar” bölümünde verilecektir. Tanrı bilinci, Eski Hunlar’da, Türkler’de ve Moğollar’da yayılmış, adaletli bir devlet kurmalarında önemli yer almıştır. Fakat Tanrı’ya tapınan diğer milletler O’na farklı isimler verseler de, tek bir Tanrı’dan bahsettikleri o milletlerin mitolojileri ve geleneklerinde görülmektedir. Bu bilincin çok eski köklere dayandığını, Polinezya ve Mikronezya’da yaşamış olan insanların mitolojisinde “Tangaroa”, eski Sümerlerde “Dingir (Tingir)” (M.Ö.3-4 bin yıllarında) kavramlarının olması kanıtlanmaktadır. Tanrı bilincinin, kaynaklara göre 6 bin yıl önce var olduğu ve “Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam”dan daha eski olduğunu bilimsel olarak tarihçiler tarafından kanıtlanmıştır."

Saka Türklerinden Sayın Ludmila Egorova'dan
"Töre Bilgileri
Saha Türklerin Kültür Örneği"






Şamanizm ve Doğa
Timur B.Davletov
02.04.2016 - Cumartesi Saat:17:30
Beyoğlu Kültür Sanat
İstiklal Cad. Hazzopulo Pasajı 116 
Beyoğlu - Taksim / İstanbul




Timur B. Davletov: video
Şaman Kültürünü Yeniden Okuyabilmek
Being Able to Read Shaman Culture Again




ilgili









Teşekkürler Mete, Ludmila, Timur ve Özgür
SB



31 Ocak 2015 Cumartesi

GOBUSTAN ROCK ART CULTURAL LANDSCAPE



Located in the eastern part of the Republic of Azerbaijan and on the western shore of the Caspian Sea Gobustan National Reserve was inscribed as Gobustan Rock Art Cultural Landscape into the World Heritage List in 2007.

With hills and highlands covered with big boulders and almost no green, Gobustan is an outstanding rock art landscape, where over 6000 rock engrarvings were found and registered, since Upper Palaeolithic up to the Middle Ages. In 1966, the rock art area, covering approximately 4000 hectares, was declared a National Reserve.

More than 20 ancient settlements and discovered more than 40 burial mounds of the Bronze Age period.

Gobustan Rock Art Cultural Landscape consists of the following cultural qualities:

● more than 6000 petroglyphs
● shelters, ancient settlements, burial sites
● sacred sites
● evidence of a very long cultural continuity in a number of rock shelters.

in English pdf:

in Turkish
İshaq Cəfərzadə. Qobustan. Qayaüstü rəsmlər. Bakı.1999





The Petroglyph Museum at Gobustan - Azerbaijan



There are paintings or etchings (petroglyphs) of what appear to be long boats in the style of the Viking ships of more recent times. Thor Heyerdahl was convinced that people from the area went to Scandinavia in about 100 AD and took their boat building skills with them, and transmuted them into the viking boats we know from digs in Northern Europe.

Turkish Gravestone, 
Gobustan National Park - Azerbaijan


and similarity between 
Gobustan/Azerbaijan and Latmos-Beşparmak/Turkey

_________


10 Kasım 2013 Pazar

KIBRIS TARİHİ - THE HISTORY OF CYPRUS - 7






MISSING BUS - KAYIP OTOBÜS


The drama documentary film narrates the incidents that occurred between the two nations on Cyprus, and produced on the basis of eyewitnesses of the bitter events of the past. 

A documentary film regarding a Turkish Cypriot bus which left Larnaca in 1964 and never came back...

The drama documentary film narrates the incidents that occurred between the two nations on Cyprus, and produced on the basis of eyewitnesses of the bitter events of the past. It is about a Turkish Cypriot bus that left Larnaca on May 13th, 1964 and never came back. It was carrying Turkish Cypriots commuting from their houses to work. 

Remains of 11 Turkish Cypriots, who were on the bus, were found in a well in October 2006. 

news:





"Kayıp Otobüs"teki bir kişi daha bulundu


Kıbrıs'ta 13 Mayıs 1964'de işe gittikleri otobüsle ortadan kaybolan 11 Kıbrıs Türkünden birinin daha kalıntıları bulundu. 

KKTC'li gazeteci-yazar Fevzi Tanpınar'ın Antalya ve Kanada film festivallerinde ödül alan "Kayıp Otobüs" filmiyle gündeme gelen "Kayıp Otobüs"ün yolcularından biri daha bugün düzenlenen askeri törenle toprağa verildi. 

45 yıl önce kaybolan otobüs yolcularının Rumlar tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. 

Rum tarafında, Limasol yakınlarında kör bir kuyuda bulunan kemiklerin, yapılan DNA testlerinin ardından, kayıp yolculardan Ahmet İlyano'ya ait olduğu tespit edildi. Şehit Ahmet İlyano, bugün Gazimagosa yakınlarındaki Tuzla Köyü'nde, öğle namazını müteakiben düzenlenen askeri törenle defnedildi. Şehidin bayrağa sarılı cenazesinin bulunduğu sembolik tabut, ailesinin ve sevenlerinin gözyaşları arasında toprağa verildi. 

Tabutun örtüldüğü bayrak ise ailesine teslim edildi. Saygı atışının yapıldığı askeri tören sonrasında şehitlerin ruhuna dualar okundu.

BASIN,2009






Documentary video:

MISSING BUS / KAYIP OTOBÜS 1: (with English subtitle)

MISSING BUS / KAYIP OTOBÜS 2:

MISSING BUS / KAYIP OTOBÜS 3:










THE HISTORY CANNOT BE WRITING IN ONE WAY
IF YOU CAN NOT HANDLE THE TRUTH,
DON'T SPEAK !



________THE TURKS________!



KIBRIS TARİHİ - THE HISTORY OF CYPRUS - 6







THE VOICE OF BLOOD - ANTONIS ANGASTINIYOTIS 

"I'm constantly asked why I'm opening old wounds and not letting the past to be forgotten. The answer is very simple. The wounds are not old, otherwise there wouldn't be mothers dressed in black, weapons, soldiers and borders. Although I've lived on this island for 40-years, I only began to explore the other half of the realities last year and what I discovered bore a deep wound in my soul. 


When I got over the propaganda wall and realized that people were knowingly hiding the other half of the reality or they were distorting the reality, the past now becomes a frightening 'present'. If you want to find more than one reality, you need to constantly dig the soil until your hands are bloody. If you talk, they say you are a traitor, threaten your life, and most of your friends turn their backs on you. You can be totally alone. 


Loneliness no longer frightens me. For a long time now, at nights a group of children from Murataga come to my bed and together we read short stories. They smile happily at me because I have told their stories to the world, whereas I am engulfed in tears because of not being able to count the number of bullet wounds in their small bodies before they leave. The wounds cannot be old because when I wake up I find blood stains on my white sheets. The wounds cannot be old because up until now no one has apologized. 


The animosity between the Greek Cypriots and Turkish Cypriots is not new. It didn't start in 1974, or in 1963, nor when the Byzantium Empire collapsed. It started much earlier; it started during the Cain and Abel period. The start of the animosity is in the hearts of the people and as long as it remains there, we will seek the opportunity to bury Cain's dead body or take revenge from Abel. 


The purpose of writing this book is social, not political. However, it is not possible to avoid the political aspects of the events. The main aim is to address every Cypriot, especially the Greek Cypriots. Because I also learned to look at the political situation of Cyprus from this point of view. 


Both the domestic tension created by the 24 April 2004 referendum with the aim of reunifying the island (Annan Plan) and my daily contacts with the world, takes me to only one conclusion. Extreme nationalism that is deeply rooted in peoples' hearts is the biggest obstacle for people to reconcile. For the situation to change permission must be given to explain the realities regarding the dark corners of history. It's not possible for people to clean their souls without regretting what they've done and it's not possible for them to regret what they've done without acknowledging their faults. 


The majority of the Greek Cypriot youth know very little about the events that led to the island's division. The tragic events of 1974 have been used as a huge curtain to cover up the real events that led to the division of the two people. In our schools it has always surprised me that while talking about the heroism of EOKA, they skip 15-years and continue with 1974. Either nothing happened between 1960 and 1974, or no one wants to discuss this. While researching the events during this period (1960-74), I realized that the second choice was right. 


When I started to write this research, my cousin from Greece and her two daughters came to visit me and we started to discuss the events of 1963-74. The daughters knew nothing and what their mother knew was very confusing. At one stage of the discussion I mentioned some of the Greek Cypriot leadership's mistakes and all of a sudden this brought out the nationalist monster in my cousin who said: "Makarios' biggest mistake was not to have killed all the Turkish Cypriots in order for us to be comfortable". 


This sweet and pretty woman, who couldn't even kill an ant, had suddenly turned into a killer who could carry out mass murders. She wanted a whole race to be wiped out. This is what I said to her: "In other words, do you mean taking out all the children from school, all mothers with their babies and all the men from their work places and taking them to a big hole in Messaria and murder them…Do you want to be one of the murders or the one of the persons using the bulldozer to cover the mass graves…" 


There was silence. The example I gave helped her to understand the meaning of what she said. Then I started to speak again. "We tried this before in Ayvasil, Murataga, Atlilar, Taskent, but the only thing we succeeded in was soughing the fruits of our efforts". 


Since our childhood we were taught that the Turks were barbaric dogs. My aunt used to say to me that they smelled because they weren't baptised. Whereas according to the Bible, we are modern Christians who love their environment. Then, why did our religious leader Makarios in 1964 say that 'If Turkey comes to intervene to protect the Turkish Cypriots, she will not find a single Turkish Cypriot to save…' The answer is clear. In Cyprus there is a saying, 'another priest's sermon'. In certain situations this enables us to hate. This book will deal with some of these special situations. 


While there are those who claim that 'the Cyprus problem started in 1974 and the problem is an issue of invasion and can be settled if the invading forces withdrew from the island', the Turkish Cypriots know well what they would be faced with if Turkish troops left the island. Because the bitter pain of the 11-years before the arrival of the Turkish troops has not been erased from their memories. The EU should to Papadopoulos, 'the Turkish troops brought peace to Cyprus, they are the protectors of peace because as you arm yourself to take over the whole of Cyprus under the usurped title of the Cyprus Government, the Turkish Cypriots have the right to be protected and to protect their state against you'. 


Those who peace, unification and reconciliation should see the realities and act realistically. The realities in Cyprus have been ignored for 40-years. These realities are the existence of two equal peoples in Cyprus with the right to self-determination and that neither one of these sides can dominate or represent the other and does not have the right to be the sole government of the whole of Cyprus…" 



Antonis Angastiniyotis / THE VOICE OF BLOOD



This video is censored in Greek Cyprus / Greece 

video is in Turkish/Greek:

Voice of Blood (part 1)


Voice of Blood (part 2)


Voice of Blood (part 3)


Voice of Blood (part 4)










THE HISTORY CANNOT BE WRITING IN ONE WAY
IF YOU CAN NOT HANDLE THE TRUTH,
DON'T SPEAK !



_________THE TURKS___________.





KIBRIS TARİHİ - THE HISTORY OF CYPRUS - 2






EOKA - ENOSIS


CYPRUS TRUTH 1 - in English 



CYPRUS TRUTH 2 - in English 





EOKA Saldırıları / The Attacks of EOKA


Kıbrıs'taki Türk halkını yok edip, Adayı Yunanistan'a bağlamak için kurulmuş bir terör örgütü olan EOKA için ilk gizli görüşmeler 2 Temmuz 1952'de Atina'da Makarios'un başkanlığında yapılmıştır. 


Bu toplantıların ardından 7 Mart 1953'de bir "İhtilal Konseyi" kurulmuş ve bu konseyin kurucuları ENOSIS için şu gizli yemini etmişlerdir: 


"ENOSIS davası hakkında bildiklerimi ve bundan böyle bileceklerimi işkence altında ve canım pahasına bile olsa bir sır olarak gizli tutmaya Tanrı huzurunda yemin ederim. Bana verilen tüm emirlere sorusuz olarak itaat edeceğim." 


1954 yılının ilk aylarında, Yunanistan hükümetinin bilgisi dahilinde Kıbrıs'a gizli silah sevkiyatı başlamış, Grivas isimli terörist de, 9 Kasım 1954'de gizlice Adaya çıkmıştır. 


Yunan Dışişleri Bakanı Stefanoplus'un direktifiyle EOKA; 1 Nisan 1951'de ilk bombalarını patlatarak resmen eyleme geçmiştir. EOKA'nin amacı; önce İngilizleri adadan atmak, ardından da top yekun bir imha hareketiyle Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan'a bağlamaktı. 


Ancak, İngilizlerin adadan ayrılmasını beklemeden, 21 Haziran 1955'den itibaren Türklere yönelik saldırılar başlamıştır. 


Hatıralarında, 22 Kasım 1954'de Makarios'un kurduğu PEON adlı gençlik örgütünü eğitip silahlandırması için karar aldığını yazan Grivas, böylece EOKA'nin gerisinde Makarios'un olduğunu vurgulamaktadır. 


Makarios'un, Atina'ya yaptığı çeşitli ziyaretlerde konuyu Yunan yetkilileriyle kararlaştırdığı bilinmektedir. 


4 Haziran 1959 tarihli mektubunda Makarios'un kendisini EOKA'yi yönetmek üzere Kıbrıs'a çağırdığını belirten Grivas, terör örgütüne silah alınması için Kilise'nin para yardımında bulunduğunu açıklamaktadır. 


27 Mart 1955'te Grivas'i çağıran Makarios, eyleme geçilmesi emrini bizzat vermiştir. Makarios'un, EOKA'nin siyasi lideri olduğunu öğrenen İngilizler, 9 Mart 1956'te onu tutuklayıp Şeysel adalarına sürgüne göndermiştir. 


Eylem yaptığı dönemde yüzlerce Türk'ün yanı sıra, 100 İngiliz ve yüzlerce Rum'u katleden EOKA militanları, 30 Türk köyünü yakıp yıkarak burada yaşayan Türklerin göç etmesine neden olmuşlardır. 


1963'de yeniden saldırılara başlayan ve 103 Türk'ün köyünü yakıp yıkarak 500'den fazla Türk'ü katleden EOKA; on binlerce Türk'ü göçe zorlamıştır. 


15 Temmuz 1974'teki Sampson darbesinde EOKA-B adıyla karşımıza çıkan EOKA, bu kez silahlarını kendi halkına çevirmiş ve 2.000 Rum'u katletmiştir. !!!




EOKA killed also his own citizens !!!




***




17 November 1967 - Turkish villages burned - 24 Turkish Cypriots murdered







THE HISTORY CANNOT BE WRITING ON ONE WAY
IF YOU CAN NOT HANDLE THE TRUTH,
DON'T SPEAK !






___________THE TURKS_________



KIBRIS TARİHİ - THE HISTORY OF CYPRUS - 1




KIBRIS VE KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ KRONOLOJİSİ


MÖ.7000 yaşam belirtisi


MÖ.1450 Mısır Kralı 3.Tutmosis işgal eder.


MÖ.1000-750 Mısır egemenliğinden çıkar, Akalar, Dorlar ve Fenikeliler yerleşir.


MÖ.750-475 Asurlular,Mısırlılar,Persler


MÖ.475-325 Perslerden Büyük İskender’e


MÖ.325-59 İskender'in Generallerinin çekişmesi yüzünden Mısır Kralı Ptoleme hükmetmeye başlar.


MÖ.62 'de Kıbrıs’ta Roma egemenliği başladı.


395 Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı ve Kıbrıs’ın yönetimi Bizanslılara geçti.


649 Emeviler Kıbrıs Adası'nın güneyini işgal etti.


964 Bizanslılar, tekrar Kıbrıs Adası'nın tamamına hakim oldu.


1191 İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard, 3. Haçlı seferi sırasında Kıbrıs’ı ele geçirdi ve Templer Şövalyeleri’ne sattı. Adadaki isyanı bastıramayan şövalyeler, adayı İngilizler’e geri verdiler. İngilizler de adayı Kudüs eski Kralı Guy de Lusignan’a sattı.


1192 1489 yılına kadar Lüzinyanlar Kıbrıs’a egemen oldu.


1426 Memlüklüler Kıbrıs’ı vergiye bağladı (Kıbrıs’ta Osmanlı egemenliğine kadar bu vergi devam etti).


1489 1571 yılına kadar Venedikliler Kıbrıs’a egemen oldu.


1571 Kıbrıs’ta Osmanlı egemenliği başladı.


22 Eylül 1572 2. Selim, Kıbrıs için sürgün fermanı ilan etti.


1796 Rigas Ferrasos isimli Rum, ilk Megali İdea haritasını hazırladı.


1814 Rusya’nın Odessa şehrinde Megali idea örgütü Filiki Eteriya kuruldu.


1821 Mora’da Yunan isyanı çıktı ve bu isyan Mısır donanması tarafından bastırıldı.


1821 Filiki Eteriya lideri Kıbrıs’a gelerek isyan hazırlığı yaptı, fakat başarılı olamadı.


1830 Yunanistan, Edirne Antlaşması ile bağımsız oldu.


1869 Süveyş Kanalı açıldı ve İngiltere Kıbrıs ile yakından ilgilenmeye başladı.


1876 Filiki Eteriya örgütü dağıtıldı.


1 Temmuz 1878 Geçici olmak ve toprak mülkiyeti Osmanlılarda kalmak koşuluyla, Kıbrıs İngiltere’ye devredildi.


1881 Yüzyıl önce çoğunlukta olan Kıbrıs Adası'ndaki Türk nüfusu, üçte bire geriledi.


1892 Kıbrıs'da, 9 Rum ve 3 Türk’ten oluşan Kavanin Meclisi kuruldu.


1894 Megali İdea’yı amaç edinen Etniki Eteriya örgütü, Yunan subayları tarafından kuruldu.


1922 Yunanistan Batı Anadolu’dan çıkarak, 1830’a göre %273 oranında genişlemiş olduğu topraklara geri çekildi.


1931 1942 yılına kadar İngilizler, adada siyasi etkinlikleri yasakladı.


21 Ekim 1931 Kıbrıslı Rumlar, Enosis için ayaklandı. İngilizler çok sert önlemler alarak ayaklanmayı bastırdı.


1942 Kıbrıslı Rumlar AKEL, Kıbrıslı Türkler KATAK partisini kurdu.


1942 Kıbrıs Türklerinin en önemli yayın organı olacak olan Halkın Sesi gazetesi yayın hayatına başladı.


23 Nisan 1944 Dr. Fazıl Küçük, KATAK’tan ayrılarak Milli Parti’yi kurdu.


1945 Kıbrıslı Türk İşçiler, Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu altında birleşti.


1946 Türkiye’de, Kıbrıs Okullarından Yetişenler Cemiyeti kuruldu.


1947 Tüm Rum partilerinden görevlendirilen temsilciler, Londra’ya giderek Enosis isteğinde bulundu. Kıbrıslı Türkler ise, iki yıl içinde iki büyük Enosis karşıtı miting gerçekleştirdi.


1947 Kıbrıs sorununu bir milli davaya dönüştürmeyi amaçlayan Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Türkiye’de kuruldu.


1949 Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu altında KATAK, Milli Parti, Çiftçiler Birliği ve Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu birleşti.


1950 Bütün dünyada kolonilerin tasfiyesi eğilimi yaygınlaşınca AKEL ve Ortodoks Kilisesi yoğun bir kampanyaya girişti ve bir “plebisit” düzenledi. Rumların Enosis’i kabul etmesine rağmen, İngilizler bu kararı tanımadı.


18 Ekim 1950 Makarios, Kıbrıs Rum Başpiskoposu seçildi.


1954 Hürriyet Gazetesi, kurucusu Sedat Simavi’nin çabalarıyla, adadaki olaylara geniş yer vermeye başladı. Milli Talebe Federasyonu, Türkiye’nin birçok yerinde yaptığı mitinglerle Türk kamuoyu’nu harekete geçirmeye başladı.


16 Ağustos 1954 Yunanistan, Kıbrıs’a “self determination” (kendi yazgısını kendi belirleme) hakkı verilmesi için BM’ye başvurdu. BM bunu reddetti. Türkiye Hükümeti, ilk kez Rum ve Yunanlılara sözlü tepki gösterdi.


1 Nisan 1955 Yunan Subayı Grivas komutasında ve Makarios’un desteğinde, Enosis’i gerçekleştirmeyi amaçlayan EOKA örgütü kuruldu. 


21 Haziran 1955 Türklere yönelik saldırılar başladı. Birçok ev yakıldı, insanlar öldürüldü ve göçe zorlandı. Bu sadece başlangıçtı !


29 Ağustos 1955 Türkiye, Kıbrıs sorununa taraf olmayı ilk kez kabul etti ve görüşlerini Londra Konferası’nda sundu. Böylece resmen soruna taraf oldu.


1957 NATO, arabuluculuk görevini üstlenince, EOKA geçici olarak ateşkes ilan etti. İngiltere, çözüm arayışına katkıda bulunması amacıyla Makarios’u serbest bıraktı.


1957 Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk kurumları Federasyonu Başkanı seçildi.


2 Eylül 1957 9 Eylül Cephesi örgütü, örgütün yöneticilerinin bulunduğu evde bir patlama olması sonucu dağıldı.


15 Kasım 1957 Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi tarafından, ileride TMT’nin çekirdeği olacak olan pasif mukavemet teşkilatı niteliğinde bir örgüt kuruldu. Dr. Fazıl Küçük ve Denktaş, Ankara’ya giderek Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’dan silahlı bir direniş örgütü için destek istedi. EOKA eylemleri durmayınca, Zorlu, Genelkurmay’a gerekli talimatı verdi. Özel Harp Dairesi Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen, Binbaşı İsmail Tansu’yu planları yapmak ve Kıbrıs’a gönderilecek subayları belirlemekle görevlendirdi.


1958 Türkiye’de bir ay içinde Taksim lehinde 53 miting gerçekleştirildi.


Ocak 1958 de Türklere yönelik saldırılar tekrar başladı ve öfke çoğaldı. Göç etmeye zorlandılar.


28 Ocak 1958 27-28 Ocak tarihleri arasında liseli Türk öğrencilerin Taksim lehinde Lefkoşa’da yaptığı yürüyüş, İngilizler tarafından sert bir şekilde engellendi. İngiliz ve Türkler arasında çıkan çatışmalar bütün adaya yayıldı.


Mayıs 1958 Binbaşı İsmail Tansu’nun hazırladığı plana uygun olarak, Yarbay Rıza Vuruşkan, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) Lideri Bozkurt olarak, banka müfettişi kılığında üç subayla birlikte Kıbrıs’a gitti.


19 Haziran 1958 İngiliz Başbakanı Harold Mac Millan, Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına, fakat Türkiye ve Yunanistan’la da bağlara sahip olmasına dayalı bir tasarı sundu.


1 Ağustos 1958 Yarbay Vuruşkan, TMT’nin kuruluşunu tamamladı. TMT, Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar silahlı eylemde bulunmadı.


11 Şubat 1959 Türkiye ve Yunanistan, bağımsız bir devlette Kıbrıs halklarının durumunu belirleyen Zürih-Antlaşması’nı imzaladı.


19 Şubat 1959 Zürih Antlaşması, Londra Antlaşması adı altında Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve adadaki iki halkın liderleri tarafından tekrar imzalandı. Böylece Kıbrıs, iki halkın ortak egemenliğinde ve yönetiminde, üç ülkenin de garantörlüğünde bir ada haline geldi. Ayrıca taraflarca Garanti ve İttifak Antlaşmaları da imzalandı.


15 Ağustos 1960 ‘Kıbrıs’ın bağımsızlığına ilişkin Zürih ve Londra antlaşmaları yürürlüğe girdi. Böylece Kıbrıs, bağımsız bir cumhuriyet oldu. Türk ve Yunan birlikleri, 24 Ağustos’ta, Lefkoşa yakınlarında resmi geçit yaptılar. Askeri birlikler, Cumhurbaşkanı Makarios ile yardımcısı Fazıl Küçük tarafından denetlendi.


16 Ağustos 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası yürürlüğe sokularak Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi.


1961 1963'e kadar Rum liderliği, Türkleri adadan çıkararak Enosis’i gerçekleştirmeyi öngören, siyasi ve askeri aşamaları içeren geniş kapsamlı Akritas Planı’nı hazırladı.


30 Kasım 1963 Makarios, on üç maddelik anayasa değişikliği önerisi sundu.


21 Aralık 1963 EOKA, Akritas Planı’nın silahlı eylem safhasını uygulamaya koydu.


22 Aralık 1963 26 Aralık tarihine kadar “Kanlı Noel” adı verilen bu haftada Rumlar, yüzlerce Türk’ü öldürdü, binlerce Türk’ü yaraladı ve Küçük Kaymaklı köyü’ndeki Türklerin evlerini kullanılmaz hale getirdi.


27 Aralık 1963 Bir İngiliz komutasında üç garantör ülkenin askerleri “Barışı Koruma Kuvveti” adı altında adada göreve başladı.


30 Aralık 1963 Rumların saldırılarının durduğu yere, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimlerini ayıran Yeşil Hat çizildi.


Ocak 1964 Londra’da, üç garantör ülke ve adadaki toplum liderlerinin katıldığı bir konferans düzenlendi, fakat olumlu bir sonuç alınamadı.


4 Mart 1964 BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs Hükümeti’nden, şiddeti ve kan dökülmesini önleyecek kararlar almasını istedi. Bu tarihten sonra Rum Yönetimi, Kıbrıs Hükümeti olarak tanınmaya başladı.


14 Mart 1964 Kontrolü Kıbrıs Hükümeti’ne verilen BM Barış Gücü adada göreve başladı.


4 Nisan 1964 Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmaları tek yönlü olarak feshettiğini açıkladı.


Mayıs 1964 Makarios ağır silahlar satın aldı ve zorunlu askerlik yasası çıkartarak Rum personel sayısını arttırdı. Bunun üzerine TBMM, Haziran’da adaya çıkartma yapmak kararı aldı. ABD Başkanı Johnson, Türkiye Hükümeti’ne ağır ifadeler bulunan bir mektup gönderdi. İnönü, çeşitli nedenlerle çıkartmadan vazgeçti.


6 Ağustos 1964 11 Ağustos tarihine kadar Rumlar, Türklere karşı tekrar saldırıya geçti. Tillirga, Mansura ve Koççira bölgelerinden kaçan Türkler, Erenköy’e sığındı. Buradaki Türkler, büyük bir direnişe başladı. 8-11 Ağustos’ta Türk uçakları, Erenköy’deki Rum birliklerini bombaladı. 11 Ağustos’ta ateşkes ilan edildi.


21 Nisan 1966 Patris isimli Rum Gazetesi, Akritas Planı’nın büyük kısmını yayınladı.


21 Nisan 1967 Yunanistan’da darbe oldu ve askeri cunta yönetimi ele geçirdi.


Eylül 1967 Yunanistan ve Türkiye arasında Kıbrıs ile ilgili görüşmeler yapıldı; ancak bir sonuç çıkmadı.


15 Kasım 1967 Rumlar, Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırarak 26 Türk’ü öldürdü ve 230 Türk’ü tutsak etti. Bunun üzerine TBMM, 24 Kasım’da adaya çıkartma yapma kararı aldı.


23 Kasım 1967 Türk çıkartma birlikleri Mersin’den yola çıktı. Fakat Yunanistan, adadaki 13.000 askerini geri çekmeyi ve 1959 antlaşmalarını tanımayı kabul edince Demirel birlikleri yarı yoldan geri döndürdü.


28 Ağustos 1971 Yunan Cuntası’nın görevlendirdiği Grivas, adaya çıkarak EOKA-B’yi kurdu ve Makarios’a cephe aldı. Bu örgüt, Enosis’in hemen gerçekleşmesini öngörüyordu.


2 Temmuz 1974 Makarios, Kıbrıs'daki Yunan subaylarının geri çekilmesi ve EOKA’B’nin dağıtılması isteğini içeren bir mektubu Yunan Cuntası’na yazdı.


15 Temmuz 1974 Yunan subayları ve EOKA-B militanları Kıbrıs'ta darbe yaptı. AKEL ile EDEK partileri yanlıları katledildi. Yaklaşık 2000 Rum öldürüldü. Makarios, İngiliz üsleri aracılığıyla Malta’ya kaçtı. EOKA-B militanı Nikos Sampson, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Aynı gün, Türk hükümeti, gizlice, 20 Temmuz’u çıkartma günü olarak belirlendi ve askeri hazırlıklar başladı.


17 Temmuz 1974 Bülent Ecevit, İngiltere’ye gitti. İngiltere Başbakanı Wilson’a ortak müdahale teklifinde bulundu ve İngiliz üslerinden TSK’nın yararlanabilmesi isteğini sundu. Wilson bunları reddetti.


18 Temmuz 1974 ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in yardımcısı Sisco Londra’ya gelerek Bülent Ecevit ile görüştü. Müdahaleden vazgeçmesi için Ecevit’in şartlarını öğrendi ve bunları Yunanlılar ile görüşmek üzere Atina’ya hareket etti.


19 Temmuz 1974 Sabah hareket emrinin gelmesiyle Türk çıkartma birlikleri Mersin’den gemilerle hareket etti. Bu arada Yunan Cuntası, Ecevit’in tüm önerilerini reddetti.


20 Temmuz 1974 Sabah saat 01.45’te Sisco, T.C. Başbakanlığı’na geldi. 48 saat içinde bir ABD formülü getirebileceğini söyledi ve müdahaleden vazgeçilmesini istedi. Ecevit, bunu reddeti ve 05.05’te kalkan ilk jet uçağıyla Türk amfibi harekatı başaldı.


21 Temmuz 1974 Türk jetleri ve üç Türk muhribi, Türk Hava ve Deniz Kuvvetleri arasındaki koordinasyon eksikliği nedeniyle birbiriyle muharebe etti. Sonuçta TCG Kocatepe battı ve bu geminin personelinden 54 kişi şehit oldu.


22 Temmuz 1974 İkinci çıkartma birliği olan 39. Tümen adaya çıktı ve havadan inmiş olan birlikle birleşti. 17.00’de ateşkes ilan edildi. Türk birlikleri, Laptat-Girne-Lefkoşa üçgeni içerisinde Cenevre Görüşmeleri’nin sonucunu beklemeye başladı.


23 Temmuz 1974 Yunanistan’da cunta karşıtı güçler bir darbe yaptı ve demokratik yönetime geri dönüldü. İki gün sonra Karamanlis, başbakan olarak göreve başladı ve ateşkesi ilan etti.


25 Temmuz 1974 30 Temmuz'a kadar Türkiye, Yunanistan ve İngiltere adanın durumunu Cenevre’de görüştü. Sonuçta Cenevre Protokolü imzalandı.


26 Temmuz 1974 Karamanlis, ülkesini NATO’nun askeri kanadından çıkardı.


6 Ağustos 1974 Türk Birlikleri, Rumların ateşkese uymamasını gerekçe göstererek Lapta’yı ele geçirdi.


8 Ağustos 1974 Üç garantör ülke Dışişleri Bakanları’nın yanı sıra Kıbrıs Türk Halkı Lideri Rauf Denktaş ve Kıbrıs Rum Halkı Lideri Glafkos Klerides’in katıldığı 2. Cenevre Görüşmeleri başladı. Rum ve Yunanlılar, buradaki tüm önerilerini görülmeden reddetti.


12 Ağustos 1974 Rumlar, Kıbrıs'taki Ayakebir köyüne saldırarak buradaki Türkleri katletti.


14 Ağustos 1974 Türkler, 2. Cenevre Görüşmeleri’nden çekildi ve Barış Harekatı’nın ikinci safhası başladı. Aynı gün Rumlar, Atlılar köyünde bulabildikleri tüm Türkleri (57 kişi) kurşuna dizdi. Ayrıca Muratağa ve Sandallar köylerindeki tüm Türkleri (89 kişi) öldürerek çukurlara gömdü, ve Baf’ta beş Türk’ü öldürdü.


15 Ağustos 1974 Rumlar Taşkent, Tatlısu ve Terazi köylerinden 50 Türk’ü kurşuna dizdi.


16 Ağustos 1974 Türk birlikleri Lefke-Lefkoşa-Mağusa hattını çizdi. 19.00’da ateşkes yürürlüğe girdi. Bu arada Rumalr Baf, Larnaka ve Limasol’un çeşitli köylerindeki 100’e yakın Türk’ü öldürdü.


17 Ağustos 1974 Türk birlikleri gerilla saldırıları düzenleyen Rum askerlerinden Karpaz Yarımadası’nı arındırdı. Son olarak, ateşkes ihlallerini gerekçe göstererek Yeşilırmak bölgesinde mahsur kalan Türkleri kurtardı.


1 Kasım 1974 BM Genel Kurulu aldığı kararda iki toplumun eşitliğini kabul etti ve “Kıbrıs Hükümeti”nden söz etmeyerek iki toplum liderinin, eşitlik esasıyla, Kıbrıs Sorunu’na siyasi bir çözüm bulmaları için görüşmeye davet etti.


5 Şubat 1975 Harekat nedeniyle ABD Türkiye’ye ambargo koydu.


13 Şubat 1975 Kıbrıs Otonom Türk Yönetimi, çok partili demokratik sisteme geçmek ve eşitlik temelinde bir federasyon oluşturmak için gerekli federe birimlerden Türk kanadını oluşturmak amacıyla Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etti.


31 Temmuz 1975 2 Ağustos 1975'ya kadar Viyana’da yapılan toplumlararası görüşmeler sonucu Nüfus Mübadelesi Antlaşması imzalandı. İsteyen Rum ve Türkler kuzeyden güneye ya da güneyden kuzeye geçirildi.


1977 Makarios öldü ve Kıbrıs Rum toplumu liderliğine Kiprianu getirildi.


12 Şubat 1977 Denktaş ve Makarios, 4 maddelik bir ilke antlaşması imzaladı. Buna göre iki toplumlu ve iki bölgeli federal sistem toplumlar tarafından kabul edildi ve federasyon esaslarının görüşülmeye başlayacağı bildirildi.


1979 1983'e kadar Rumlar, iki kesimli ve iki toplumlu federasyonla bağdaşmayan savlar öne sürdü.


19 Mayıs 1979 Denktaş ve Kiprianu 10 maddelik bir doruk anltaşması imzaladı ve toplumlararası görüşmelerde 1977 Denktaş-Makarios antlaşmasının esas alınmasını kabul etti.


13 Mayıs 1983 BM Genel Kurulu, aldığı kararla, Rumların egemenliklerini kuzeye yayması ve Rum göçmenlerin kuzeye geri dönmesi gerektiğini bildirdi.


15 Kasım 1983 Kıbrıs Türk Halkı, “self-determinasyon” hakkını kullanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etti.






KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ MECLİSİ’NİN 15 KASIM 1983 TARİHLİ KURULUŞ KARARI VE BAĞIMSIZLIK BİLDİRİSİ:

KKTC’nin kuruluşu ile ilgili olarak onaylanan Kuruluş Kararı :


"Kıbrıs Türk Halkının özgür iradesini temsil eden,

Doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamlarına inanan, 

Bu inanç içinde, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan,


Irk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden;


Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Orta-Doğu’da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, özgürlüğün, insan haklarının egemen olmasını isteyen;


Kıbrıs Adasındaki iki halkın kendi milli benliklerini koruyarak, kendi kesimlerinde huzur ve güven içinde yaşamaya ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan;


Aynı adada yanyana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı adil ve kalıcı bir çözüme ulaşmalarının mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan;


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığın bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözülmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine kani olan;


İki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşıcı bir politika ile çözülmesi için BM Genel Sekreteri’nin gözetimi altında, eşit düzeyde müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inan Meclisimiz,



KIBRIS TÜRK HALKI ADINA,


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve 
"Bağımsızlık Bildirisini"onaylar .





K.K.T.C. Kurucu Cumhurbaşkanı 
Rauf Raif DENKTAŞ
Harbiye Orduevi'nde Söyleşi 07/11/2006 (VİDEO)







Türkiye'nin Ada'ya Müdahalesinin Meşru Dayanağı Olan 16 Ağustos 1960 Tarihli Garanti Antlaşması

Bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti ile ve öte yandan Yunanistan, Türkiye ve büyük Britanya Birleşik Krallığı,

1- Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Anayasasının Temel Maddeleri ile kurulan ve düzenlenen bağımsızlığının, ülke bütünlüğünün ve güvenliğinin ortak çıkarlarının bir gereği olduğunu dikkate alarak,

2- Bu Anayasa ile yaratılan düzene saygı gösterilmesini sağlamak için işbirliği yapmak isteğiyle, şu hükümler üzerinde anlaşmışlardır:

Madde 1
Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsızlığının, ülke bütünlüğünün ve güvenliğinin korunmasını sağlamak ve aynı zamanda Anayasasına saygı göstermek yükümünü yüklenir.

Herhangi bir devlete , tamamen veya kısmen, herhangi bir siyasi ve iktisadi birliğe katılmama yükümünü yüklenir. Bundan ötürü, Ada'nın birleştirilmesi veya taksiminin teşvik edilmesine yönelik doğrudan veya dolaylı bütün faaliyetleri yasaklamak yükümünü yüklenir.

Madde 2
Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1.maddede öngörülen hükümlerini dikkate alarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü ve güvenliğini ve aynı zamanda, Anayasanın Temel Maddeleriyle kurulmuş olan düzenini tanırlar ve garanti ederler.

Bunun gibi Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, kendileriyle ilgili olduğu ölçüde, Kıbrıs'ın herhangi bir başka devlete birleşmesi veya Ada'nın taksimi doğrudan veya dolaylı bir biçimde teşvik amacına yönelik her faaliyeti yasaklamak yükümünü yüklenirler.

Madde 3
Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması sırasında Birleşik Krallık egemenliği altında bırakılmış olan bölgelerin bütünlüğüne saygı göstermek yükümünü yüklenirler ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bugünkü tarihte Lefkoşa'da imzalanmış olan Antlaşma uyarınca sağlayacağı hakların Birleşik Krallık tarafından kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını garanti ederler.

Madde 4
Bu Andlaşma hükümlerinin ihlali durumunda, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli teşebbüs ve tedbirler konusunda birbirleriyle istişare etmek yükümünü yüklenirler.

Ortaklaşa veya anlaşmayla harekete geçmek mümkün olmuyorsa, garanti eden devletlerden her birisi , bu Andlaşma ile yaratılan düzeni yeniden kurmak münhasır amacıyla harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.

Madde 5
Bu Andlaşma imzası tarihinde yürürlüğe girecektir. Bu antlaşmanın orjinal metinleri Lefkoşa'de saklanacaktır.

Yüksek Akid taraflar, mümkün olan en kısa sürede bu Andlaşmayı Birleşmiş Milletler Şartı'nın 102.Maddesi uyarınca Birleşmiş Milletler Sekreterliği'nde tescil ettireceklerdir. Bu hususları teyiden aşağıda imzası bulunanlar bu Andlaşmayı imzalamışlardır. Ağustos'un on altısı 1960'ta Lefkoşa'de her ikisi de muteber olan İngilizce ve Fransızca dilinde düzenlenmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyeti adına:Başpiskopos Makarios - F.Küçük
Yunanistan adına:G.Christopoluos

Kıbrıs Barış Harekatının Bilinmeyen Yönleri; Satılık Ada Kıbrıs
Erol Mütercimler,2007





****










THE HiSTORY CANNOT BE WRiTTEN iN ONE WAY
iF YOU CAN NOT HANDLE THE TRUTH,
DON'T SPEAK !




15 MARCH 1964 Turkish Cypriots UNDER ATTACK!
































MORE İNFO ABOUT CYPRUS 






"Donanma Kıbrıs’ın batısından geçerek Ada’nın güneyindeki körfezinde demir attı. 170 kadırga, 30 kalyon ve çeşitli 160 gemi, toplam 360 gemi denizi kapladı, direklerden ufuk görünmez oldu. (1570)"

"Konaktan Baf kapısındaki kışlaya gidildi. Türk bayrağı törenle indirilerek yerine İngiliz bayrağı çekildi. Bu törende protokol gereği birkaç Türk yönetici bulundu. Hepsinin gözleri doldu. Bu bayrak bu göndere elli bin şehit, binlerce gazi pahasına çekilmişti. Bu acı işlem her şehirde ve ilçede yapılacak, ay yıldız Kıbrıs’tan silinecekti. İndirilen bayrakları alan Türkler özenle katlayıp sakladılar. Bir gün hepsi gerekli olacaktı. Çünkü Türkün bir gün geri geleceğine inanıyoriardı.(1878)"

"Rumlar kapıyı tekmeleyip banyoya daldılar. Küvetin içindeki anneyi ve üç çocuğu görmüşlerdi. Türk subayının eşi ve çocukları bunlardı işte! Görerek, nara ata ata otuz üç el ateş ettiler. Dördü de öldü. Çocukların kanları, beyin parçaları, saçları tavana sıçrayıp yapıştı. (24 Aralık 1963)"

"Paraşütçüler Kıbrıs toprağına rahmet gibi yağıyorlardı. Kıbrıslı Türklerin kimi sevinçten ağlıyor, kimi şükür secdesine kapanıyor, kimi avaz avaz bağırıyordu. Denktaş’ın gözyaşları ip gibi yüzüne akıyordu. Acı, zulüm, ölüm, horlanma, eziyet baskı ile dolu karanlık, kanlı yıllar sona ermişti. Bir Kıbrıs Türkü, bütün Rumlara işittirmek ümidiyle sesi çıktığı kadar bağırıyordu: “Türkler gelirse işte böyle gelir!” (20 Temmuz 1974)"

Çılgın Türkler / Kıbrıs
Turgut Özakman





Ulvi Keser'in "Turgut Özkaman'ın Çılgın Türkler - Kıbrıs" kitabına eleştirel bakış ile düzeltmeler, eklemeler:

Turgut Özakman tarafından kaleme alınan ve adada yaşayan Kıbrıs Türkleriyle 1571 sonrasında Osmanlı İmparatorluğu‟ndan başlayarak özellikle 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı‟nı da içine alacak şekilde geniş bir tarih sürecinde Türkiye‟nin adaya yönelik girişimlerini ön plana çıkartmak amacıyla hazırlanan kitap tarihe not düşme bağlamında ciddi yanlışlar ve eksikliklerle doludur. 

Şüphesiz özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminden başlayarak örneğin İngiltere tarafından Çanakkale Cephesi‟nde esir alınarak adaya getirilen ve burada esir tutulan Türk savaş esirlerini kurtaramaya yönelik Kıbrıs Türkleri tarafından yürütülen girişimler, Fransızlar tarafından aynı dönemde adada açılan Ermeni Doğu Lejyonu‟na ait kampları sabote etmeye yönelik Kıbrıs Türklerinin girişimleri, bu dönemde toplum liderliği görevini üstlenen Dr. Behiç Bey, Dr. Esat Bey ve Hasan Karabardak gibi Kıbrıs Türklerinin zindanlara atılması, 19 Mayıs 1919 sonrasında Kıbrıs Türklerinin Milli Mücadele‟ye silah, katır, para desteği yanında bizzat Anadolu‟ya geçerek fiili destek vermeleri, 1950‟li yıllarda başta Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) olmak üzere Kıbrıslı Türk kadınların verdikleri mücadele ve direnişi bütünüyle bu kitapta aktarmak mümkün olamaz; ancak tarihi şahsiyetlerden bahsedilirken yapılan “rast gele” seçimler pek çok önemli kişiliğin perde arkasında kalmasına neden olmuştur. 









________THE TURKS________