türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2025 Salı

Başkasının Biti Türk'ün Başında Kırılır

 



Başkasının biti Türk'ün başında kırılır!

Dr. Dursun AYAN


Eh, Türk olmak zor meslek anlaşılan; tarih sahnesinde kimseye yaranamazsınız; İster Selçuklu ol Abbasi Halifesi burun kırın etsin, ister Hazarlı ol Yahudi dünyası adını okumasın, ister Cumhuriyet kur Batılı beğenmesin. Doğuda Çinliler de sevmezmiş zaten. Dişlerini temizleyen Türklere “bunlar dişlerini keskinliyor” diyorlarmış. Oysaki Bilge Kağan ile Tonyukuk ne güzel de anlaşıp gidiyorlardı; dönemin “çatışma” lafının büyüsüne kanmadan; ama savaşarak, barışarak; savaşmanın, barışmanın, savunmanın kadrini bilerek, gereğini yaparak. Çatışmanın kuramından daha önemli ve somut bir çatışma göstergesi varsa, bunun uzaydan bile göründüğü söylenen “Çin Seddi” olduğu ne kadar ortadadır.

Batının tutumuna şaşmamak gerek. Çünkü Doğu sahnesinde de Türk Uygarlığı'nın itibarını hakkıyla dikkate almayanlar vardı. Bağdat'ta Halife'nin askeri olursunuz bir dert, Abbasi-Fatımî savaşlarında Bağdat'ı korursunuz bir dert, Bizans'ın, doğu Hıristiyanlığının aktif askerleri olursunuz bir dert, İslamın ve Museviliğin inancını Kafkasların, Hazar'ın ötesine taşırsınız bir dert, yüzyıllarca pek çok İslâm devleti gavura kılıç sallamazken siz Allah yolunda can telef edersiniz bir başka dert, uygarlığın gelişmesine bilimde, felsefede, sporda katkıda bulunursunuz esameniz okunmaz, İran'da devlet anlayışının ihyasında katkınız vardır bunu kimse bilmez, Ulay-ı kelimatullah için Avrupa içlerine kadar savaş açarsınız, Akdeniz'i kontrol edersiniz, bugün tusunami felaketinde kaybettiği candan daha fazlasını kaybeden Açe'ye Hollandalılar ve Portekizliler karşısında anti-emperyalist, anti-koloniyal destek verirsiniz, hutbe okutursunuz gene de iyi müminler listesinde kadriniz bilinmez.

Bugün bile hâlâ Batıya yakın olmanın seküler anlayışından dolayı İslâm dünyası size yüz vermez. Avrasya Müslümanları ve Türkleri adına Lenin'e Sovyet Devrimi'nde destek verisiniz komünistin yanında kıymetiniz olmaz, o gider Pekin'e, Tiran'a yüz vurur. Kore'de komünist bloka karşı fiilen savaşa girersiniz, Moskof aleyhtarlığı yaparsınız hâlâ muhafazakâr politikacınız yeterince Amerikancı olmadığınız için sizi pazarlık malzemesi yapar.

Anadolu insanın deyişiyle "Başkasının biti Türk'ün başında kırılır" da kimse bir şey demez. Çünkü bu bahsedilen etkileşim ortamlarında farklı iktidar çevreleri vardır ve bunların iyi işlerde ortağa tahammülleri yoktur. Dışlanması gerekenler iktidar paranoyaları için işlevseldir. Türklerin dışlanması kadar tarih sahnesi başka ulusların dışlanmasına sahne olmamıştır.

İşte iki dünya; Batı ve Doğu ve arada kaldığı için Arasat’ta olma onuruna en yakın bir uygarlık Türk Uygarlığı. “Uygarlıklar şizofrenisi”ne düşme lüksü olmayan bir yazgı; kendi geleceğini kendi tarih yaratma gücü ile yazmak zorunda olan çile.


UYGARLIK ŞİZOFRENİLERİ VE TÜRKLER

detaylı





"Yaşadığımız psikopat bir dünya. Deliler iktidarda. Bunu ne zamandır biliyoruz?

Bununla yüzleştik mi? -Ve- kaçımız biliyoruz? "

― Philip K. Dick, Yüksek Şatodaki Adam

The Man In The High Castle




18 Haziran 2025 Çarşamba

CASUS ARKEOLOGLAR 7 - SB

 



II.Dünya Savaşı, Yunanistan Alman-Nazi işgalinde...

Allen'in kitabından iki bölüm:


- Ocak 1945: Çanakkale'de...

"İki adam 29 Temmuz'da İskenderiye'den ayrılmış ve iki hafta sonra “Boston”a varmışlardı. Khalkidiki güvenlik taburlarının istilasına uğramıştı ve bir önceki seferin mürettebatı Kassandra Yarımadası'na (Halkidiki) bir ajan indirdikten sonra dövülüp soyulduğu için “çok güvensizdi”. Caskey ve Savage Pelion üzerinden gitmeyi önerdiler ama Young buna karşı çıktı. On sekiz gün boyunca “Boston ”da bağlantılar, nokta işaretleri ve alıcı grupla ilgili ayrıntılar için beklediler. Nihayet 1 Eylül'de yola çıktılar ve gece denize açılamayacakları için "Portland"ta demirlediler. İkinci gün alacakaranlıkta, Troas kıyısındaki Türkler tarafından makineli tüfekle tarandılar, hiçbir kayıp vermediler ve ertesi gün "New Orleans"ın ağzına ulaştılar. Oradan bütün gece yelken açarak Pelion'a (Teselya) ulaştılar ve burada Albay Bakeless ile buluştular. Teğmen Downey ile kalıp gerillaların seyahat izni vermesini beklediler."


Blegen'in Atina'daki adresi "Ploutarchou 9"

- Ocak 1946: Savaş sonrası...

"Ocak 1946'da Stratejik Hizmetler Birimi'nin (SSU) adı Merkezi İstihbarat Grubu (CIA) olarak değiştirildi ve hala Savaş Bakanlığı tarafından kontrol ediliyordu. Sperling Amerika'dan yarbay rütbesiyle döndü, Blegen ve Hill ile birlikte Ploutarchou Dokuz'a (Atina) taşındı ve artık ABD Ekonomik Araştırma Birimi adını alan Atina istasyonunu devraldı. Sperling ve Karamessines, aralarında idari asistan ve operatör olarak listelenen Clio Adossides'in de bulunduğu birkaç ajanla birlikte Blegen'in biyografileri üzerinde çalıştılar. Bu arada, Penn ya da Princeton'da bir iş için “olta atan" Young, OSS'deki hizmetlerinden dolayı Bronz Yıldız ile ödüllendirildi."


Çeviri ve ek bilgiler SB.

Kod adı "Boston" = Reşadiye/Çandarlı

Kod adı "Portland" = Ayvalık

Kod adı "New Orleans" = Meriç Deltası


OSS'in Casus Arkeologları:

* John L. Caskey; Blegen'le birlikte TUROVA-KUMTEPE kazısı.

* Jerome L. Sperling;  Blegen'le birlikte TUROVA-KUMTEPE kazısı.

* Carl Blegen; 1932/38 TUROVA kazısı.

* Rodney S. Young ; 1950/74 GORDİON kazı başkanlığı.



* Margaret "Miggy" Carlisle Hill Wittmann (ö. 1997);

Arkeolog. Casus. Washington'un Yunan Masası rapor memuru; ASCSA (Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu, Atina).  1938'de ülkesinin "Yunanistan'ı terk edin" çağrısına uyarak Washington'a döndü. Başkent tarafından "Gizli Servis" adına "Yunan Masası"na atanmıştı. 1945'te Harvardlı Sanat Tarihçisi Jr.Otto Wittmann'la evlendi. Margaret'in en iyi arkadaşı arkeolog Doreen casusluk yapmamıştı, ancak sıkı bir "Hellensever"di.

Doreen Canaday Spitzer (1914-2010); Arkeolog. Bryn Mawr Koleji mezunu.. Savaş öncesi Yunanistan'dan ayrıldı. Amerika'da Yunanistan'a yardım etmek için elinden geleni yapan bir "philhellenist" idi. Öyle ki evinde "Yunan Bağımsızlık Günü" kutlamalarını bile başlatmıştı.



Margaret ile Doreen Taygeteus Dağlarını katırlarla geçerlerken. Langada Geçidi Sparta ile Kalamata arasındadır.



ABD Büyükelçiliği:

* Albay Bakeless, Ankara ABD Büyükelçiliği'nden genç askeri ataşe.

* Teğmen Downey, bilgi yok.

* Teğmen John Savage (MU= OSS'in Deniz Birimi), şef (Ağustos 1944). Kod adı "Shrike" (= Örümcekkuşu). İkmal memuru. Atina Koleji'nde eski kimya öğretmeni; Eylül 1943'te İzmir'e geldi; Gizli kimliği "konsolosluk çalışanı"ydı.


Yunan:

* Clio Adossides Sperling ; Casus. Piyanist. OSS'nin (Office of Strategic Services, CIA'in öncüsü) Yunan masasında çalışmıştı. Kahire 15 Mart 1943, tercüman, şifre çözücü personeli. OSS Atina 1944-46. İtalya Yunanistan'ı işgal etmeden önce bir konser vermiş ve eşi Teğmen Costas da Yunan Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne (RHAF) alınmıştı.

"Clio, Yunanistan'ın en büyük orkestra şeflerinden birinin çırağıydı, Mozart, Debussy, Beethoven ve Chopin'i seviyordu. (23) Clio Berlin Olimpiyatları ile bağlantılı olarak Almanya, Fransa ve İsviçre üzerinde yapılan bir dizi rekabetçi uçuşta kocasının navigatörü olarak görev yapmıştı ki Yunanistan'a bronz madalya kazandırmışlardı. Alman basını da atılgan pilot ile cazibeli gelinini göklere çıkarmıştı. Çift ise dünyanın çevresini dolaşmayı hayal ediyordu. Ancak ulusal kahramanlar Atina'ya döndüklerinde Metaksas Yunanistan'ı faşist bir diktatörlüğe dönüştürmüştü. Sonra araya savaş girmiş ve Costas askere alınmıştı. Clio, İtalyan işgalinin arifesinde Korfu'da bir konser verip eve döndüğünde Costas çoktan hava kuvvetleri filosuna katılmıştı." (Allen)

Clio, casus arkeolog Jerry Sperling'den önce Anastasios ile Ellie Adossides'in büyük oğlu Costas ile evliydi. Peki Adossides’ler kimdi?.. 

“1873 yılında seçkin bir Osmanlı ailesinde doğan Anastasios, maceralarına genç bir adam olarak İstanbul’da (makalede ‘Konstantinopolis’! SB) başladı. Babası hem Samos Prensi hem de Girit Valisi olarak Babıali'ye hizmet etti. Sorunları, 1901 yılında gazeteci olarak çalışırken, "Georges Dorys" takma adıyla, ‘Abdülhamid in Time’ adlı Osmanlı padişahının acımasız biyografisini yayınlamasıyla başladı. Anastasios evdeyken güvendiği bir Arnavut uşağı, polisin evi kuşattığını ona bildirdi. Bir Fransız subayının üniformasını giyerek arka kapıdan kaçmayı başardı. Daha sonra, Rus konsolosluğundaki akrabalarının yardımıyla, limanda demirli bir Fransız gemisine doğru yola koyuldu. Gemide kolera olduğunu öğrendi. Paradoksal olarak, kolera onun kurtuluşuydu. Polis gemiye binmekten korkuyordu. Gemi doktoru hastalanınca görevini üstlendi ve Marsilya'daki karantinadan sonra Paris'te gazetecilik kariyerine devam etti. 1907'de Adossides, Atina'da tanıştığı Ellie ile evlendi. Ellie, 1878'de Selanik'te soylu bir ailede doğmuş, evde eğitim görmüş ve ardından Almanya ve İsviçre'de okula gönderilmişti.  (…) Eğer bir karı koca Atina'daki Amerikan Klasik Çalışmalar Okulu'ndan (ASCSA) özel bir onur almaya layıksa, o da Anastasios ve Ellie Hatzilazarou Adossides olurdu. Hem Anastasios hem de Ellie hayatlarının çoğunu halkın gözü önünde, Yunanistan'a ve onun durumunda ASCSA'ya hizmet ederek geçirdiler.“

Adossidesler ile "Turovalı" Calvertlar evlilik bağı ile akrabadır. Balkan Savaşı sırasında Makedonya Valisi, I.Dünya Savaşı sırasında Kiklad ve Samos valisi olan Anastasios Adossides'in kız kardeşi Hélène (1854-1951) Frederick Richard James Calvert (1853-1927) ile evliydi. Schliemann'dan 8-9 yıl önce Turova'yı bulan Frank Calvert (1828-1908) ise Frederick'in amcasıydı. Calvert ailesinin Akça Köy’de Batak Çiftlik "Thymbra" adında bir çiftlikleri vardı. Birçok buluntu bu çiftlikte barındırılıyordu ki daha sonra Çanakkale’deki müzeye verildi. Carl Blegen bile "Calvert Çiftliği"nde misafir edildi. Çiftlik 1939'da kamulaştırıldı.

Calvert Ailesinin Çanakkale'deki evleri




* Thomas Hercules Karamessines (1917-1978);

TÜRKİYE'de "Karşı Casusluk (X-2)". Önce OSS, sonra Atina Büyükeliçiliği'nde CIA şefiydi. Şili Devlet Başkanı Salvador Allende hükümetini devirmede aktif rol aldı. Allende'den sonra diktatör Pinochet geldi! 2023'te gizliliği kaldırılan belgelerde Nixon ile Kissinger'in Allende'ye yapılan darbeyi bildiği yazar. Tabi ki biliyorlardı, darbeyi yaptıranlar kendileriydi! Karamessines kimlerin adamıydı?..






31 Mayıs 2025 Cumartesi

CASUS ARKEOLOGLAR 4 - SB

 

"Arkeologların savaş sırasında yaptıkları “gizli” ve efsane konusu olur."


Kazı görevlileri sadece bilimsel değil, aynı zamanda antik kalıntılara ulaşmak için modern evlerin kalıntılarını, büyük miktarlarda toprağı ve büyük taş ve mermer bloklarını kaldırmak gibi işin daha sıradan pratik yönlerinin de sorumluluğunu üstlendi. Sahayı yeniden inşa etmek için verimli ve gözlemci olmaları, açtıkları çukurları incelemeleri, saha defterlerini günlük olarak güncellemeleri ve sonuçları haftalık raporlarda sentezlemeleri gerekiyordu. Her biri Shear'a (*) rapor veriyor ve tek bir ustabaşının yardımıyla, fiziksel emeği yerine getiren ve kendilerine “delikanlılar (boys)” olarak hitap ederek babacan bir şekilde davrandıkları on ila elli Yunan işçiden oluşan çete sürüsünü denetliyor, onlara ilham veriyor ve yönetiyorlardı. Bu arada arkeologlar Yunanistan topraklarına derin kökler salıyordu.

Kazılar dışında Young (*), Gene Vanderpool ile “Yaşlı At” diye hitap ettiği Princetonlu arkadaşı Alison Frantz'a (*) sevgiyle bağlandı. O ve Lucy Talcott (*), Young'ı evlat edinerek tenis maçlarıyla Cape Sounion'da barbeküler düzenlediler. Parnes Dağı ile Attika sahillerini gezdiler. Delphi ve adalara geziler düzenlediler.  Hymettus ile Lycabettus Dağıyla birlikte denize bakan çatı teraslarında yıldızların altında akşam yemekleri düzenlediler. Bitmek bilmeyen öğle yemekleri, çaylar ve akşam yemekleri dışında, Troya kazılarını yürüten Carl Blegen (*) ile Okul'un ticari irtibat sorumlusu Anastasios Adossides ve kızının, Okul kazılarına katılan ABD'nin Yunanistan Büyükelçisi Lincoln MacVeagh'ın (*) evlerindeki resmi akşamlara katıldılar. Zaman içinde Agora ekibinin birçok üyesi evlendi, ancak Young ve Frantz bekar kaldılar ve devrimlerle darbeler boyunca süren derin bir dostluk kurdular.

Arkeologlar 1939'da yaklaşan savaşın işaretlerini okumuşlardı ama yine de çok geç olmadan son bir kürek toprak kazmak için Yunanistan'a gitmek için cesaretlendiler. Bazıları kazıdan kazıya mekik dokuyordu: "Truvalı" Blegen ilkbaharda Young'la birlikte Hymettus Dağı'nda bir hafta kazı yaptıktan sonra güneybatı Yunanistan'daki Pylos'ta yeni kazılara başladı. Pete Daniel (*) GKRY-Kourion'da kazı yaparken kendini her an patlayabilecek “bir volkanın kenarında” gibi hissetmiş ve savaş durumunda Helenistik mezarları bomba sığınağı olarak kullanmak konusunda endişeyle şakalaşmıştı.

Mussolini Nisan 1939'daki Arnavutluk'un işgaliyle denizaltılarına İtalyanların elinde bulunan Türkiye'nin güneybatısında Oniki Ada'da devriye emri verdi. Bu arada İngiliz Kraliyet Donanması da İyon Denizi'ndeki varlığını güçlendirdi. ABD Dışişleri Bakanlığı ise Amerikalılara Yunanistan'ı terk etmelerini tavsiye etti. Bir Agora arkeoloğu da çocuklarıyla eşyalarını toplayıp hemen ayrıldı. Ardından Blegen yeni kazılarını iptal etti, Troya'daki eski kazılarını da tasfiye etti ve Kıbrıs'taki Amerikalı kazıcılara ziyarete gitti. (...)

Avrupa'da savaş ilan edilip Okul da savaş durumuna geçtikten sonra, Young'ın en iyi arkadaşları Washington'un uyarılarına karşı gelmiş ve Yunanistan'da kalmışlardı. Gene Vanderpool, yeni ailesini taşımak zor olduğu için fırtınayı atlatmaya karar vermiş, Alison Frantz ise “yapılmamış işlerin peşini bırakmayı” reddetmişti. Birlikte Agora müzesini söktüler ve eşyaları saklamak üzere paketlediler. Frantz Princeton'daki annesine haftada bir mektup yazıyor ve “o kadar huzurlu ki dünyanın dört bir yanımızda parçalandığına inanmak zor” diyerek deniz kenarındaki sığınağına çekiliyordu. (...)

Frantz cesaretini toplayıp işine devam etti ama İngilizlerin Almanya'ya uyguladığı ablukanın etkilerini, ithal mallar dükkanlardan kaybolurken hissetti. Şeker, kömür ve gaz karneye bağlandı; et üç günde bir bulunabiliyordu; ekmek fasulyeden yapılıyordu ve kahvenin yabani otlara oranı her geçen gün azalıyordu. Ancak Frantz en çok “Atlantik'in yanlış tarafında yakalanan” “sürgünler” olarak adlandırdığı arkadaşlarından mahrum kalmaktan yakınıyordu. Evlerini boşalttı. Amerika'dakilere orada çalışabilmeleri için eserlerin fotoğraflarını gönderdi ve günü gününe yaşadı. Ekim ayı geldiğinde aksayan ulaşımdan dolayı mektuplar azalmıştı.

Frantz “burada epeyce İngiliz var” diye söylendi. Ama bu arkeologlar “daha uygun nitelikteki” işlere, yani "istihbarata" transfer olmuşlardı. Seferber edilenler arasında, Arnavutluk sınırındaki araziyi ve lehçeyi o bölgede bir yıl arkeolojik araştırma yaptığı için iyi bilen Cambridge'li, Miken kazı başkanı ve Blegen'in yakın arkadaşı Alan Wace (*) de vardı.

I. Dünya Savaşı sırasında Atina'daki İngiliz Okulu'nun müdürü olan Wace, İngiliz elçiliği kançılaryasında görevlendirilmiş ve burada telgrafları kodlayıp çözerek Türkiye'den kaçan İngiliz Levantenlere yardım edilmesini sağlamıştı. Onlar da, İngiliz Mısır'ına giderken ona askeri istihbarat sağladılar. Wace, Gelibolu'dan sonra Britanya'nın “pasaport kontrol ofisini” kurdu ve Yunanistan ile Mısır arasında casusların rahatça geçişiyle mücadele etmek için şüpheli kişilerin listelerini hazırladı. Bu savaşın başlangıcında, Amerikalı arkeolog eşi ve kızıyla birlikte sessizce İngiliz Okulu'na yerleşti. Amerikalılara Miken hakkında ders verdi ve istihbarata geri döndü. Wace, düşman işgali altındaki ve tarafsız ülkelerde gizli bilgi ve karşı istihbaratla ilgilenen elit bir gizli istihbarat toplama operasyonu olan MI-6 için çalıştı. “Pasaport kontrol memurları” aynı zamanda MI-6 istasyon şefleriydi. Wace bu görevde uluslararası iletişimi tarıyor ve düşman istihbarat örgütlerini izliyordu. Bu arada Alman arkeologlar da aynı şeyi yaptı.

İngiltere, tıpkı I. Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi bu kez de Yunanistan ve Türkiye'yi bir karşılıklı yardım anlaşmasına bağladı; ancak on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıldaki dört bölgesel savaş sırasında düşman olan Ege'deki komşular tedirgin müttefiklerdi. Yine de her ikisi de daha fazla kan dökülmesine hazırlıklı değildi ve tarafsız bir yol izlediler. Böylece 1939'da Ege'ye savaş gelmedi....


Allen'in kitabından çeviri ve ek bilgiler SB



* Theodore Leslie Shear, (1880-1945);

Amerikalı arkeolog. Casus. Princeton Üni. Profesör. Birinci Dünya Savaşı öncesi Sardis  (1910) ve Knidos kazıları. Birinci Dünya Savaşı sırasında Sardis kazı evinden buluntular kaybolur (!). İkinci Dünya Savaşı'nda OSS Ajanı. ASCA üyesidir.






* Eugene Vanderpool (1906-1989);

Arkeolog, T.Leslie Shear ile Homer A.Thompson altında Atina Agora'da kazılar yürüttü. Savaş sırasında Almanlar tarafından üç yıl esir tutuldu. Serbest kaldıktan sonra Fullbright bursiyeri olarak kazılara geri döndü ve profesör oldu. ASCSA (Atina Amerikan Klasik Okulu) ve DAI (Alman Arkeoloji Enstitüsü) üyesi. "Yunanistan'ın uluslararası prestijini yükseltmeye yardımcı olan ve yabancılara verilen "Anka Yoldaşlığı (Order of the Phoenix, Greece)" ödülünü aldı. Young ve Vanderpool St. Paul Okulu-New Hampshire ile Princeton'dan okul arkadaşlarıydı. Babaları ve büyükbabaları da Newark'ta onlarca yıldır arkadaş ve meslektaştı. Young'ın babası Vanderpool's bankasının yönetim kurulundaydı ve ikisi de dindar Episkopalyenlerdi: Vanderpool'un büyükbabası Wynant, Grace Kilisesi'nin rektörüydü ve Young'ın babası Episkopal katedrali Trinity Kilisesi'nin cemaatindendi. Columbia Ünivesitesi'ni 1754'te King's College (Kralın Koleji)" adıyla Trinity Kilisesi kurmuştu. (Kilisenin mal varlığı dudak uçuklatır).


* Alison Frantz (1903-1995);

Arkeolog, casus. Atina Amerikan Klasik  Okulu (ASCSA). Columbia Üni. Atina Agora kazıları ve fotoğrafçısı. Savaş sonrası ABD Atina Büyükelçiliği Kültür Ataşesi. Yunanistan'a Fulbright eğitim sistemini getiren grupta. Blegen'in asistanı. "Turovalı" Blegen'in Dışişleri Bakanlığı yetkisi P-7 iken Frantz'ınki P-4'tü.


* Lucy Talcott (1899–1970);(görsel)

Washington başkanlık bölümü sosyal bilim analisti. Radcliffe; ASCSA, Agora kayıt memuru; Yale Klasikler Bölümü personeli. 1946'da Agora kazılarına geri döner ve 1958'de antik Yunan çanak çömleği üzerine kendi araştırmalarına odaklanana kadar kayıt memuru olarak devam eder. 1947'de Oscar Broneer ile "Triumph over Time" üzerinde çalışır. Crosby gibi Talcott da 1956'da Kral Paul tarafından ödüllendirilir. 1970'te Agora kazı serisinin bir cildini ortak yayınlar.

* Rodney Young (detay Casus Arkeologlar 1'de)



* Carl Blegen (1887-1971);

Arkeolog, Profesör, Yale ve Cincinati Üni. Casus. ASCSA (Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu Atina). 1932-1938 TUROVA KAZISI. ABD Atina Büyükelçiliği Kültür Ataşesi. "Turovalı" Blegen'in Dışişleri Bakanlığı yetkisi P-7 idi. Yunanistan'a Fulbright eğitim sistemini getiren casus-arkeolog Carl Blegen, Sperling, Dorothy Cox, Marion Rawson ve John Caskey ile birlikte Turova'da çalıştı. Türk arkeologlarından Hamit Zübeyir Koşay, İstanbul Arkeoloji Müze müdürü Aziz Oğan ve komisyon üyesi Remzi Oğuz Arık 1935-1936 döneminde Blegen'e eşlik etti. Blegen'in bir "Philoi (Arkadaş)" olmasından dolayı adına ASCSA'da bir kütüphane kuruldu.



* Lincoln MacVeagh (1890-1972);

Arkeolog, diplomat, asker ve yayıncı (Dial Press). Episkopal Groton Okulu, Harvard Üni. Sorbonne Üni/Paris. Atina ABD büyükelçisi 1943-47. 

Lincoln'un dedesi Wyne McVeagh de Osmanlı İmparatorluğu'nun 1870/71 dönemi ABD büyükelçisiydi. Schliemann'a göre Saffet Paşa Wyne aracılığı ile ona ulaşmış ve kazılara devam etmesi için yardım edeceğini, ama  bulduklarının yarısını istediğini bildirmiş. Saffet Paşa niye bir Amerikalı büyükelçi aracılığına ihtiyaç duysun? Yoksa asıl rüşveti isteyen Amerikalı Wyne de Schliemann bunu örtbas mı ediyor?

Wyne McVeagh ABD Hazine Bakanlığı yapmış bir hukukçu idi. Yale üniversitesinde okumuş ve ABD iç savaşında binbaşı rütbesine kadar çıkmıştı. O aynı zamanda bir Delta Kappa Epsilon kardeşiydi. Kimler yoktu ki bu kardeşlikte; ABD başkanları, Harvardlı Theodore ile Franklin D. Roosevelt'ler, 1974'te Türkiye'ye silah ambargosu yasasını onaylayan Gerald Ford ve Yale'den Baba- oğul Bush'lar. Ya da Harvardlı banker J.P.Morgan gibi kişiler bulunmakta.


*EK*: Schliemann'dan:

"Aralık 1870'te İstanbul'daki Saffet Paşa'ya gittim ve ona sekiz aylık boş çabalardan sonra nihayet Truva'nın ana alanını 1000 frank karşılığında satın almayı başardığımı ve bana kazı izni verir vermez pazarlığı sonuçlandıracağımı söyledim. Troya ya da Homeros hakkında hiçbir şey bilmiyordu; ama ona konuyu kısaca açıkladım ve orada bilim için çok değerli antik eserler bulmayı umduğumu söyledim. Bununla birlikte, çok miktarda altın bulacağımı düşünüyordu ve bu nedenle ona verebileceğim tüm ayrıntıları vermemi istedi ve sonra sekiz gün içinde tekrar aramamı istedi. Yanına döndüğümde, iki mal sahibini araziyi kendisine 600 frank (24l.) karşılığında satmaya zorladığını ve istersem orada kazı yapabileceğimi, ancak bulduğum her şeyin kendisine teslim edilmesi gerektiğini dehşetle duydum. Bu iğrenç ve aşağılık davranışı hakkında ne düşündüğümü ona en açık dille anlattım ve artık onunla hiçbir işim olmayacağını ve hiçbir kazı yapmayacağımı ilan ettim.

Ancak o sırada Amerikan Konsolosu olan Bay Wyne McVeagh aracılığıyla, bulunanların sadece yarısını kendisine vermem şartıyla kazı yapmama izin vermeyi defalarca teklif etti. Bu beyefendinin iknası üzerine, kendi payıma düşen kısmı Türkiye dışına çıkarma hakkına sahip olmam şartıyla teklifi kabul ettim. Ancak bana tanınan bu hak, Nisan 1872'de bir bakanlık kararnamesiyle iptal edildi; bu kararnamede, bulunan eski eserlerden payıma düşen kısmı ihraç edemeyeceğim, ancak bunları Türkiye'de satma hakkım olduğu belirtiliyordu. Türk Hükümeti bu yeni kararnameyle yazılı sözleşmemizi kelimenin tam anlamıyla bozdu ve ben her türlü yükümlülükten kurtuldum. Bu nedenle, benim hiçbir hatam olmadan bozulan sözleşme konusunda artık en ufak bir endişem yoktu. Bulduğum değerli her şeyi kendime sakladım ve böylece bilime kazandırdım; ve eminim ki tüm medeni dünya bunu yaptığım için beni onaylayacaktır. Yeni keşfedilen Truva antik eserleri ve özellikle de Hazine, en iyimser beklentilerimin çok ötesinde ve Saffet Paşa'nın bana oynadığı aşağılık oyunun ve kazılarım sırasında günde 4¾ frank ödemek zorunda kaldığım bir Türk memurun sürekli ve tatsız varlığının karşılığını tam olarak veriyor." (Schliemann)


Troya Müze müdürü Rıdvan Gölcük ile Troya Kazı Başkanı Prof.Dr. Rüstem Aslan anlatısı:

Rıdvan Gölcük: 1870 senesinde Troya'da başladığı ilk kazı kaçak gazı bir yıl önce Osmanlı'nın bu konuda bir kanunu var, Nizamnâmesi var. 1869'daki bu kanun kazı yapmak için Osmanlı'dan izin alınması gerektiğini söylüyor. Bu eserlerin yurt dışına çıkarılamayacağını söylüyor. 1870 yılında kaçak bir kazı girişimi oluyor ve uyarılıyor. "Ne yapmam lazım. İstanbul'a gidip Marif'ten izin almam gerek." Kazı yaptığı alanın sahibi Kumkale köylüsüne diyor ki "Ben İstanbul'a gidip iznimi alacağım ve geldiğimde de araziyi senden satın alacağım." Şu sebeple, ilk kanunun, primitif bir kanun, son derece önemli ama, açık bir noktası var. Arazi sizinse, mülk sizinse, çıkanlar sizin. Bu sebeple araziyi satın almak istiyor ve İstanbul'a çıkıyor. Marif'te Saffet Paşa var karşısına. 

Saffet Paşa'ya diyor ki "Ben kazı izni almak istiyorum Kale-i Sultaniye'de". (Saffet Paşa) "Neden, nerede?", (derken). (Schliemann) "Ben Homeros'un İlyada'sında geçen Troya kentini bulmak istiyorum. Kale-i Sultaniye'de Hisarlık köyündeki Asarlıktepe'de kazı yapmak istiyorum", (diyor). Saffet Paşa çok zekice tüm mevkiyi öğreniyor, diyor ki "siz şimdi geri dönün yaklaşık 8-9 gün içinde kazı izniniz elinize ulaşacak." Schliemann'ı uğurluyor. Bir memurunu çağırıyor ve diyor ki "Kale-i Sultaniye'ye gidip şu araziyi devlet adına satın alacaksın." Bu Türkiye'deki ilk arkeolojik alan kamulaştırması, Osmanlı Devleti'nin ilki.

Saffet Paşa bu arada Asar-ı Atika Nizamnâmesi'ni çıkartan kişi. Saffet Paşa bu kamulaştırmayı yapmasaydı ve Schliemann köylüden o araziyi satın alsa ve o arazi onun mülkü olsaydı, neyin kaçırılıp kaçırılamamış olmasından çok bahsedemeyecektik. Ama Saffet Paşa'nın müthiş bu öngörülü davranışı sonrasında Schliemann bunları devletten, Osmanlı İmparatorluğu'ndan çalmış oldu. Kimi zaman burada yanlış önyargılar oluyor, acaba işte hediye mi edildi, verdik mi (gibi)? Hayır Osmanlı'nın bu konuda kanunu var. Hediye yok, kamulaştırma var. Bütün önlemler sıkı sıkıya  alınmış. Ama 1873'te hazinelerin kaçırılması maalesef söz konusu oldu."

Prof.Dr. Rüstem Aslan:  "Sonra bir mahkeme süreci falan, başka bir ilk daha var. Yani kaçırdıktan sonra. 31 Mayıs'ta çıkartıyor, 6 ya da 7 Haziran'da kaçırıyor ve Ağustos ayında da yayınlıyor. Yayınladıktan sonra da kıyamet kopuyor. Yani Osmanlı Devleti zaten işin farkında. Saffet Paşa dönemin müze müdürü Anton Dethier'i* mahkeme süreci için, o bütün zorluklara rağmen Osmanlı Devleti'nin o dönemde yaşadığı, işte siyasi, ekonomik zorluklara rağmen, mahkeme süreci için Atina'ya yolluyor. Bir 8 aylık mahkeme süreci var. Osmanlı Devleti'nin eski eserleri almak için açtığı ilk dava. Davanın  ikinci aşaması da var. Davayı kazanıyor, bölüşülmek için Schliemann'ın evini basıyorlar. Mahkeme polisleriyle beraber tabii." 

Rıdvan Gölcük: "Hatta dedektif gönderiliyor Atina'ya, Hazineler aranıyor."

Rüstem Aslan: "Sonunda uzuyor ve bu süreci Osmanlı Devleti para alarak kapatıyor. Yani çok uzayacak hazinelerin ne olduğu belli değil. Fakat Osmanlı Devleti'nin eserleri almak için açtığı ilk dava ve kazandığı ilk dava."

(Troya'da Bulunan Hazine Nerede? Başka Meseleler 18 Mayıs 2025 YT : )



* John Franklin "Pete" Daniel III (1910-1948);

Arkeolog. Pennsylvania Üni, Profesör. Casus. Binbaşı. Kod adı "Ördek (Duck); Kıbrıs Şefi; 1942-44 Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Yunan Masası; 1944 önce Meis Adası'nda (Kızılhisar), sonra da Kargı Koyu-Datça'da Şef; Young ile birlikte Gizli İstihbarat Şubesi (SI) operasyonu; Atina Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu (ASCSA); Agora (Atina), Kourion (GKRY) kazıları; Hetty Goldman'la (detay Casus Arkeologlar 2'de) birlikte TARSUS kazıları. SARDES, TUROVA ve GORDİON kazıları. 1944 yılında Türkiye'de casusluk döneminden kalma "gizli limanları"nın olduğu yerlerde, Bodrum, Antalya, Fethiye, Kuşadası ve Çandarlı'de kazı izni istemişti. TÜRKİYE'nin FULBRİGHT'a geçmesini sağlayan kişi. 1946'da Kahire'deki (!) müzakeler sonunda 1949'da Türkiye'nin anlaşmayı onaylaması! John F. Daniel 1947'de American Journal of Archaeology'nin baş editörü. 1948'de Gordion'da öldü, Kourion GKRY'de gömüldü. Asistanı arkeolog Ellen Kohler* Daniel ölümünün casusluk faaliyetleri yüzünden şüpheli olabileceğini söyledi.



*EK*: Ellen Kohler (ölümü 2008); 

Amerikalı Arkeolog. Pennsylvania Üni Müzesi. Gordion kazılarında Rodney Young ile birlikte çalıştı. 60 yılını verdiği Gordion'da kazılan eserlerin kataloglanması ve korunmasıyla ilgilendi, binlerce kazı kaydını işledi. Türkiye'de lakabı "Bayan El"dı. Savaş sonrasında Daniel III'ün "American Journal of Archaeology"deki idari asistanıydı.



* Alan John Bayard Wace (1879-1957);

Arkeolog, 1914-1923 yılları arasında Atina'daki İngiliz Okulu'nun (BSA) müdürü. Teselya, Lakonia, Mısır ve Yunanistan'daki Bronz Çağı Miken bölgesinde geniş çaplı kazılar yaptı. 1934'te Cambridge Üniversitesinde Klasik Arkeoloji profesörüydü. Carl Blegen'in yakın arkadaşı. Birinci Dünya Savaşı'nda da casusluk faaliyetleri yapan Wace İkinci Dünya Savaşı'nda İngiliz İstihbarat Ajanı (MI6) ve Kahire bölüm başkanıydı. 1940'da kurulan İngiliz istihbaratı SOE (Özel Harekat Yöneticisi)'in amacı; "Alman işgali ya da Türkiye'nin Mihver bloğu ile işbirliğine girmesi gibi politik şartların değişme ihtimaline karşın İngiliz istihbaratı Türkiye'de sabotaj, casusluk ve propaganda gibi yıkıcı faaliyetleri içeren geniş çaplı bir organizasyon yapmak istemişti." İngiliz SOE, CIA öncülü OSS ile birlikte çalışıyordu. Büyük İskender'in mezarını bulma girişiminde bulundu ancak başarısız oldu. 1952 Mısır devriminden sonra görevden alındı. 1957'deki ölümüne kadar kazı ve yayınlarına devam etti.  



Bu adrenalini yüksek bir "maceranın" içinden gelenler ve de "Hellensever (Philhellenist) olanların "Grek Kültürü" dışında düşünmeleri mümkün değildir. Yani tarafsız olamazlar. Önyargılı yaklaşımları yüzünden araştırmalarını sorgulamamıza iter. 

SB




30 Mayıs 2025 Cuma

CASUS ARKEOLOGLAR 2 - SB

 

CASUS ARKEOLOGLAR 2 - SB

(II.Dünya Savaşı Dönemi)


Alman akademisi ile Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) Amerikan Okulu ile Amerika Arkeoloji Enstitüsü (AIA)'nün birleşiminin muadili olarak, klasik arkeoloji ve filolojiye uzun süre hakim olmuştu. Alman hükümeti DAI'yi finanse etti ve ülkenin dış politikasını meşrulaştırmak için kullandı. 1936 Berlin Olimpiyatları'nı destekleyen milliyetçi propagandasının bir parçası olarak, Riefenstahl'ın Olympia filminde yüceltilen hükümet, Olympia kazılarını da yeniden başlattı. Bu durum, Almanya'da sık sık lisansüstü çalışmalar yapan ve buna karşı durmaktan nefret eden Amerikalı arkeologların gözünden kaçmadı. Ancak Hitler 1938'de Sudetenland'ı ilhak ettiğinde, Young'ın Agora'daki meslektaşı Benjamin Meritt protesto amacıyla DAI'deki prestijli üyeliğinden istifa etti.

Princeton'a döndüğünde Meritt siyasette aktif hale geldi ve izolasyon yanlıları ile İngiltere'yi destekleyenler arasında bölünmüş olan durgun Amerikan hükümetini hedef aldı. İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde Albert Einstein ile aynı çatı altında çalışan Meritt, aylarca ABD'nin hazırlıklı olmasını ve küresel sorumluluk almasını savundu. Mussolini'nin Arnavutluk'u işgali ve Avrupa'da savaşın patlak vermesinin ardından Meritt, senatörüne ve kongre üyesine mektup yazarak ulusal savunmayı, topyekûn hazırlıklı olmayı ve Almanya'nın Atlantik'in diğer yakasında yenilgiye uğratılmasını sağlamak için ABD'nin İngiltere ve Fransa'ya destek vermesini savundu. (*) Ancak o sırada yeniden seçilmek üzere olan Başkan Franklin Delano Roosevelt buna karşı çıktı.

(*) Almanya'nın Avusturya ile birleşmesinden sonra Meritt, Okul'un yayını Hesperia'nın basımını Viyana'dan Amerika'ya taşıdı. Meritt Avusturya, Almanya ve İtalya'da üniversite ve müzelerdeki görevlerini kaybetmiş ya da toplama kamplarına gönderilme tehdidi altında olan Yahudi arkeologları kurtarmış ve onlara Enstitü'de geçici sığınma hakkı tanımıştı. Şöyle yazmıştı: "Son savaşa piyade eri olarak katıldım. Hoşuma gitmedi ve bir daha gitmek istemiyorum. İki oğlum var ve onların da gitmesini istemiyorum. Ama Amerikan yaşam tarzımızı korumak için savaşırdım ve oğullarımın da savaştığını görmekten memnuniyet duyarım. Kendimizi savunmak için askerileşmiş bir ulus olmalıyız. Kendi çıkarlarımız için ... İngiltere ve Fransa'ya kazanmalarına yardımcı olmak için ihtiyaç duydukları tüm malzemeleri göndermeliyiz. "


Allen'in kitabından çeviri ve ek bilgiler SB


* Benjamin Dean Meritt (1899-1989);

Arkeolog- Casus. OSS Yabancı Uyruklular Şubesi. Princeton Üni, Profesör. ASCSA (Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu Atina). Eşi Lucy Shoe Meritt (1906-2003) de bir arkeolog. Lucy de Bryn Mawr College mezunu ve ASCSA'da çalıştı. Casus olmaması düşünülemez.


* John Caskey  (1908-1981);

Arkeolog - Casus. Binbaşı, 1943-44 İzmir Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Şefi; 1945-46 Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Münih Şefi; Yale ve Cincinnati Üniversitesi, Profesör. ASCSA. Blegen'le birlikte TUROVA KAZILARI.


* Virginia R. Grace (1901-1994); (görselde)

Arkeolog-Casus. OSS İzmir, Katip, sekreter. 1944 şifreler ve raporlar. OSS İstanbul Yunan Masası raporlama ve çeviri. ASCSA. Bryn Mawr Doktora. Agora Atina, Kourion (GKRY), LAPTA (KKTC) ve BERGAMA TARSUS kazıları. Tarsus'ta kazı başkanı Hetty Goldman* altında çalıştı.


* Hetty Goldman da ilginç bir karakter. Meşhur Goldman soyundan geliyor. Princeton Üniversitesi'nden arkeologlar Yunanistan'a Yardım için Amerikan Okul Komitesi'ni kurarlar. Capps, Shear, George Elderkin, Meritt, Hetty Goldman, Alison Frantz, Lucy Talcott ve Oscar Broneer gibi isimler Meritt'in Enstitü'deki ofisinde bir araya gelerek tüm genel masrafları üstlenir ve gerekli parayı toplamak için gönüllü olurlar. Frantz ve Talcott bir kitap yayınlayacak ve gelirini bağışlayacaktır. Princetonlular amaçlarına ulaşmak için, Meritt'in küçük oğlunu, Yunan Bağımsızlık Savaşı'nın kahraman askerlerinin giydiği siyah yelekler, beyaz bluzlar, etekler, çoraplar ve kırmızı ponponlu ayakkabılarla Yunan evzonları gibi giyindikleri ve torunları olan seçkin dağ birliklerinin bugünkü mücadeleye öncülük ettiği bir yardım konseri düzenler. Hetty Goldman Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı sırasında da Yunanistan'a yardım faaliyetlerinde bulunmuştur.

Hetty Goldman Alalakh'ta kazı yapan casus Leonard Woolley tarafından kazı alanına davet edildi. Woolley casus Gertrude Bell ve casus Arabistanlı Lawrence ile dosttu. Woolley'in Türklere esir düşmesiyle ilgili bir anısı Crawford (2015) tarafından aktarılmakta:

"Woolley'in savaş patlak verdiğinde Kraliyet Sahra Topçusu olarak görevlendirildiğinde kendisini Askeri İstihbarat'ta bulması beklenen bir şeydi. Lawrence ile birlikte çalıştığı Kahire'ye gönderildi ve orada çalışan ve Ur'da kazı yaparken kendisi için önemli olacak olan Gertrude Bell ile tanıştı. Daha sonra İskenderiye'ye tayin edildi ve burada Doğu Akdeniz'deki Fransız ve İngiliz casus gemilerinden sorumlu oldu. Bu gemilerden biri Woolley gemideyken Türkler tarafından ele geçirildi ve sonraki iki yılını bir Türk savaş esiri kampında geçirdi. Mektuplarında oyunlardan, konserlerden ve bir kamp gazetesinden bahsettiği için bu deneyim çok zahmetli olmamış gibi görünüyor. İskenderiye'deki çalışmaları savaş çabalarına faydalı olmuş olmalı ki daha sonra Fransız Croix de Guerre nişanı ile ödüllendirildi.” 


SB



Homer Armstrong Thompson (1906-2000)
Kanadalı klasik arkeoloğu. Kanada donanmasındayken Bari-İtalya'daki "Akdeniz Deniz İstihbaratı" için İngiliz Kraliyet Donanması'na hizmet eder. Atina'daki Amerikan Klasik Çalışmalar Okulu (ASCSA) üyesidir. Atina Agorası 1946-1970 kazı başkanlığı.
Arkeolog Dorothy Burr Thompson ile evliydi.







__________


20 Şubat 2021 Cumartesi

Mark Twain'in Türkiye Macerası

 


Mark Twain ve yanındakiler, kopardıkları cami süslemeleriyle Efes harabelerinden aldıkları "hatıra eşyaları" yanlarında götürmek isterlerken.... ki hikayesini Jerry Toner'den okuyalım;

Efes, "kadim dönemin en mağrur şehri", "Diana tapınağının tasarımı çok asil, işçiliği mükemmeldir." Efes "değerli kalıntıların bozulmuş ve sakatlanmış cevherlerinin dünyası". Bir mağarada iki yüzyıl uyuyan yedi uyurların öyküsü hatırlatınca, Twain "kadim insanlar bir hikayeye öylesine inanıyorlardı ki sekiz veya dokuz yüzyıl önce bile seyyahlar ondan boş inançlara dayalı bir korku duydular," diye açıklar. Bu gibi kadim inançları anlayışla karşılaşsak bile modern yerlilerin hiç ilerlemediği görülür: "Bugün bile çevre bölgelerin sakinleri orada uyumamayı yeğler".

Twain ve yolculuk arkadaşları yanlarında tek bir eski eser götüremezler. Heykellerin kırılmış mermer bölümlerini veya camilerden kopmuş süsleme parçalarını toplamışlardı ama İstanbul'dan "bizim grubumuza dikkat etmesi ve bir şey götürmemize engel olması" emredilen bir devlet görevlisi tarafından el konuldu. Amerikalılar özellikle de saraydan gelen emri taşıyan zarfın "İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'nun armasını taşıdığını, bu nedenle Kraliçe'nin temsilcisi tarafından esinlendiğini öğrenince buna çok sinirlenirler".

Twain "Bu kötü oldu" diye sözünü sonlandırır. "Çok kötü." Eğer "Emir yalnızca Osmanlılar'dan gelmiş olsaydı bu sadece Osmanlılar'ın Hıristiyanlara karşı duyduğu nefrete ve bunu kibar bir yöntemle ifade etmesini bilmeyenlerin kaba tarzına bağlanabilirdi ama Hıristiyanlaştırılmış, eğitim görmüş, politik anlamda düzgün İngiliz Misyonundan gelmesi bizlerin izlenmesi gereken tipte beyefendiler ve hanımefendiler olduğumuzu ima etmiş oluyordu!"

Jerry Toner, Homeros'un Türkleri


SB NOT:

1 - Mark Twain ve yanındakilerin sanki doğal bir şeymiş gibi "cami süslemelerini koparmaları", Efes eserlerinden çalıp götürebileceğini sanmaları...

2 - Osmanlı Devleti'nin değil de "Kraliçe"nin sözünün geçmesi !...

3- Mark Twain'in "Osmanlı"nın Hıristiyanlardan nefret ettiğini iddia etmesi ve sanki Amerikalı olmalarından dolayı 'Osmanlı'ya üstünlük taslayabilecek yetkilerinin olduğunu sanması...

4 - "Kraliçe"nin emrine şaşması ve "çok kötü, çok kötü" dediğinde Bir Amerikalı olarak Queen'den çekinmesi...

5 - Osmanlı'nın değil de "Kraliçe"nin emriyle [her ne kadar kazı heyeti İngiliz (British Museum adına J.T.Wood) olsa da!] durdurulmalarının bizdeki utancı !

6 - "Osmanlı'nın izniyle" British Müzesi'nin gemilerle eserleri İngiltere'ye götürmesi !..


İlginç ve ibretlik!...

SB


EK: Mark Twain, The Innocents Abroad, 1869




19 Kasım 2020 Perşembe

Frankenstein

 

Frankenstein'da Türk İmajı - Doç. Dr. Dilek Yiğit


Ünlü İngiliz yazar Mary Shelley’nin, yazarının isminin de önüne geçen Frankenstein adlı eseri, doğa bilimlerine tutkulu bir İsviçreli ile bizzat kendisinin yarattığı korkunç görüntülü canavarın hikayesini anlatır.

Eserin birinci bölümü soğuk denizlerde keşif yolculuğuna çıkmış bir İngiliz olan Robert Walton’un kızkardeşine yazdığı mektuplardan oluşur. Bu kısım, ilk bakışta, doğa bilimci Victor Frankenstein ile  canavarının hikayesi ile doğrudan bağlantılı görünmese de, eserin ana kısmı Robert’ın Victor ile karşılaşması ve Victor’un da kendi hikayesini Robert’e  anlatmasıyla başlar. Zaten Victor ile canavarın hazin hikayesi Robert Walton’un gemisinde sonlanacaktır.

Eserin ikinci bölümünde Victor önce kendi geçmişinden ve ailesinden bahseder, sonra da doğa bilimlerine karşı dizginlenemez tutkusu nedeniyle yarattığı canavar ve bu canavarın sebep olduğu felaketleri, eleştirileri kendisine yönelterek ve pişmanlık içinde, anlatır. Victor’un İsviçre’de başlayan hikayesi Almanya’da devam eder, Victor ile canavarın Cenevre yakınlarında tekrar karşılaşması üzerine İsviçre’ye döner. Yaratıcısı Victor ile karşılaşan ucube, yaratıcısına  yaratıldığı andan itibaren yaşadıklarını anlatmaya başlar ki; canavarın hikayesinde Türk ve Arap karakterler sahneye çıkar ve Mary Shelley’nin Doğu’ya bakış açısını yansıtır.

Canavar önce açlık ve üşümek gibi, sonrasında ise saklandığı mekandan gözlemlemeye başladığı üç kişi aracılığıyla keder ve umutsuzluk gibi insani duygularla tanışır. Gizlice gözlemlediği bu üç kişilik aileye duygusal açıdan iyice bağlandığı anlaşılan canavar, kendi ifadesiyle bu nazik insanların kederinin sebebini öğrenir. Aslında varlıklı olan bu ailenin sefil duruma düşmesine bir Türk sebep olmuştur. Eserde, önce sahneye Arap bir kız çıkar; bu Arap kız ailenin genç üyesi Felix’in sevdiği kadın olarak yoksul eve gelip yerleşmiştir; bu Arap kızın gelişiyle aileyi sefalete sürükleyen olaylar silsilesinin bir Türk tüccarın Fransa’da hapse atılması, Felix’in bu tüccarı hapisten kaçırmaya kalkması ve yakalanması sonucu Fransız makamları tarafından ailesinin mal varlığına el konulması ve sürgüne gönderilmeleri olduğu anlaşılır. Bu Türk tüccar yazarın “Arabistanlı” olarak nitelendirdiği Felix’in sevdiği kadının babasıdır. Eserin bu noktasında yazarın Türk ve Arap kavramlarını  birbirlerine ikame eder şekilde kullandığı, bir başka deyişle Türk ve Arap’ı karıştırdığı izlenimi oluşur. Zira Arabistanlı kızın babası Türk’tür; bir başka deyişle Türk tüccarın kızı Arap’tır. Yazarın zihninde varmış izlenimi oluşturan Türk ve Arap karışıklığı ilerleyen satırlarda giderilmiş gibidir; yazar Türk kızı olan Arabistanlı’nın annesinin Türkler tarafından kaçırılmış  bir Hıristiyan Arap olduğunu belirtir.  

Eserde dikkat çeken bir husus da, yazarın Türk tüccara bir  isim vererek, ona yüklediği negatif sıfatları bu isim ile kullanmak yerine, bu sıfatları doğrudan Türk kavramı ile kullanmış olmasıdır. “Hain Türk”, “Türk’ün nankörlüğü” gibi…

Bu noktada, ayrıca, yazarın islam coğrafyasına bakış açısı da gözler önüne serilir. Yazarın ifadesiyle  Arabistanlı kıza “Müslüman kadınlara yasaklanmış değerler aşılanmıştı ”ve “boş eğlencelerden başka bir şeyle meşgul olmasına izin verilmeyen bir yaratık olarak harem duvarları arasında hapsedilmek düşüncesi bu kızın midesini bulandırıyordu” “Bir Hıristiyanla evlenerek kadınların da toplumda yer alabildiği  bir ülkede yaşamak ihtimali onu büyülüyordu”, “Türkiye’de yaşamak fikri onda nefret uyandırıyordu.” Bu ifadelerin  yazar Mary Shelley’in Türk-karşıtı olduğunu söylememize imkan tanıyıp tanımadığı tartışılabilir belki; ama yazarın İslam coğrafyasına karşı negatif bir bakış açısı olduğu aşikardır.

Mary Shelley’in aynı eserde Yunanlara bakış açısına da kısaca değinmek isterim ki, okuyucu buna neden gerek duyduğumu sorarsa Frankenstein’ın Yunanların Osmanlı’ya isyan etme fikrinin olgunlaştığı dönemde yazılıp, yayınlandığını hatırlatarak yanıt vereyim.  Mary Shelley,  Yunanların Osmanlı’ya isyan meselesinin  İngiltere’nin gündeminde olduğu dönemde kaleme aldığı eseriyle İngiliz entellektüellerin isyana dair düşüncelerinin bir örneği olabilir.  Mary Shelley Victor karakterini konuşturmaya başladığı bölümde onun ağzından “eğer hiç kimsenin, kişisel sevgi bağlarının ahengini bozacak bir işe kalkışmasına ne olursa olsun izin verilmeseydi Yunanistan köleleştirilmezdi” der; üstü kapalı da olsa Türk’ün Yunan’ı köleleştirdiği argümanı üzerinden Yunan isyanına sempati duyduğunu açık eder. Zaten eser Mary Shelley’nin Yunan kültürüne duyduğu hayranlığı da göstermektedir. Eserde genel bir tarih bilgisine sahip olduğunu söyleyen canavar şöyle devam eder “dünyada hüküm sürmekte olan imparatorluklar hakkında fikir sahibi oldum; dünya milletlerinin farklı yapılarını, idare biçimlerini ve dinlerini öğrendim. Miskin Asyalılardan; Yunanların olağanüstü dehasından ve düşünce alanındaki katkılarından; eski Romalıların savaşlarından ve harika erdemlerinden…”

Görünen odur ki,  Yunanların Osmanlı’ya isyan fikrinin olgunlaştığı  dönemde kaleme alınan ve yayınlanan, sonrasında edebi bir klasik haline gelen Frankenstein bir doğa bilimci ile yarattığı canavarın hazin öyküsünü anlatırken, yazarının Türk’e ve İslam coğrafyasına bakış açısını, doğrudan amacı bu olmasa bile,  sergiler. 

Mary Shelley’nin Türk’e bakış açısının aşağıdakilerden hangisi tarafından en çok etkilendiği ise bilahare tartılışabilir.  Yunan isyanı konusunda İngiltere’deki genel atmosferden mi? Yoksa Mary Shelley’in İsviçre’de komşusu, yakın arkadaşı olan ve Yunan hayranlığı ile tanınan Lord Byron’dan mı? Bu noktada  Frankenstein eserinin Lord Byron’un önerisi ile kaleme alınmış olunduğunu belirteyim.


Söyledik - 12 Kasım '20




18 Haziran 2019 Salı

Anadolu - Anatoli - Güneş - Şafak - Doğu



Anadolu kelimesinin anlamını her yerde "doğu, güneşin doğduğu yer" ya da "Ege'nin doğusu" olarak verirler ve "Grek" kökenli olduğunu, "Türkiye"nin de "Yunanlılar" tarafından verilen coğrafi adıdır derler. Peki bu doğru mudur? Soralım o zaman; Anadolu bir toponim mi, yoksa yön belirten bir kelime mi? Anatoli kelimesi ilk kez hangi yüzyılda kullanıldı? Sadece "Anadolu" için mi kullanıldı, yoksa başka coğrafi bölgeler içinde kullanımı var mı?

Liddell ile Scott'un Oxford'tan 1940'ta çıkarmış olduğu "A Greek-English Lexicon (Yunanca-İngilizce Sözlük)"e göre Anatoli/Anatole kelimesinin ilk kez geçtiği yerlere bakalım ve bu soruları cevaplayalım:



Odyssey destanı 12:4 :
ἀντολαὶ Ἠελίοιο (antolaí ielíoio) - anatoli/e H/Elios, yani "doğu" ve "güneş" olarak geçer.

‘αὐτὰρ ἐπεὶ ποταμοῖο λίπεν ῥόον Ὠκεανοῖο
νηῦς, ἀπὸ δ᾽ ἵκετο κῦμα θαλάσσης εὐρυπόροιο
νῆσόν τ᾽ Αἰαίην, ὅθι τ᾽ Ἠοῦς ἠριγενείης
οἰκία καὶ χοροί εἰσι καὶ ἀντολαὶ Ἠελίοιο,
νῆα μὲν ἔνθ᾽ ἐλθόντες ἐκέλσαμεν ἐν ψαμάθοισιν,
ἐκ δὲ καὶ αὐτοὶ βῆμεν ἐπὶ ῥηγμῖνι θαλάσσης:
ἔνθα δ᾽ ἀποβρίξαντες ἐμείναμεν Ἠῶ δῖαν. (link)
‘aftár epeí potamoío lípen róon Okeanoío
nifs, apó d᾽ íketo kýma thalássis evrypóroio
nísón t᾽ Aiaíin, óthi t᾽ Ioús irigeneíis
oikía kaí choroí eisi kaí antolaí Ielíoio,
nía mén énth᾽ elthóntes ekélsamen en psamáthoisin,
ek dé kaí aftoí vímen epí rigmíni thalássis:
éntha d᾽ apovríxantes emeínamen Ió dían.


İngilizcesinde:
"Now after our ship had left the stream of the river Oceanus and had come to the wave of the broad sea,
and the Aeaean isle, where is the dwelling of early Dawn and her dancing-lawns,
and the risings of the sun, there on our coming we beached our ship on the sands,
and ourselves went forth upon the shore of the sea,
and there we fell asleep, and waited for the bright Dawn."
(Homer. The Odyssey with an English Translation by A.T. Murray, PH.D. in two volumes. Cambridge, MA.,
Harvard University Press; London, William Heinemann, Ltd. 1919.)



Türkçe çevirisinde: Şafak ve Güneş kelimeleri kullanılmıştır.

"Ama ayrıldığı vakit gemimiz Okeanos Irmağı akıntısından,
engin denizin dalgaları sürdü bizi Aiaie Adasına,
erken doğan Şafağın yuvası var oda cıvıl cıvıl,
orda Güneşin apaydınlık beşikleri var.
Varır varmaz oraya çektik kumsala gemiyi,
indik hepimiz gemiden, ayak bastık kıyıya,
sonra uykuya dalıp bekledik tanrısal Şafağı."
(Odysseia 12:1-6; çev.Azra Erhat, A.Kadir, Can Yayınları, 8.Basım, 1996)



Odysseus ile yanındakilerin çıktığı kıyı Anadolu değil, Büyücü Kirke'nin yaşadığı Ada'dır ve bu dizelerde geçen anatolia kelimesinin hiç bir şekilde "Anadolu"yla ilgisi yoktur, aksine "güneş, gündoğumu, şafak" ile ilgisi vardır, bir toponim değildir, bulundukları yere göre "gün doğumunu" ifade eder.


Mitolojik Aiaie (Aeaea) Adası, Argonotların seferini yazan Rodoslu Apollonius'a (MÖ 3.yy) göre İtalya'nın batı kıyılarında, Etrüsklerin liderlerine istinaden adı verilen Turhen/Turhan/Turan (Tyrrhenian) denizine bakan Elba (Aethalia) Adası'nın güneyinde bulunur. Romalı yazarlara göre ise Roma'nın 100 km güneyinde, Homer döneminde bir ada olan yarımadadır. Yapılan arkeolojik araştırmalarla "Maga Circe" olarak tanımladıkları bir mağaranın Büyücü Kirke'ye ait olduğunu açıklamışlardır. Hangisi olduğu kesin olarak açıklanamamış olsa da kesin olan Ege olmayıp, tersine İtalya açıklarında olmasıdır. Bu da "Anatoli" kelimesinin "Anadolu" için özel bir isim olmadığını da ortaya koyar.



Cimmerii = Kimmerler gözden kaçmıyor!



Aynı kaynakta, Herodot 4.8 dediği yerin İngilizcesinde "sun rise" yazarken Türkçe çevirisinde "Anatoli" geçmez "doğu bölgelerinden" geçer.

Σκύθαι μὲν ὧδε ὕπερ σφέων τε αὐτῶν καὶ τῆς χώρης τῆς κατύπερθε λέγουσι, Ἑλλήνων δὲ οἱ τὸν Πόντον οἰκέοντες ὧδε. Ἡρακλέα ἐλαύνοντα τὰς Γηρυόνεω βοῦς ἀπικέσθαι ἐς γῆν ταύτην ἐοῦσαν ἐρήμην, ἥντινα νῦν Σκύθαι νέμονται. Γηρυόνεα δὲ οἰκέειν ἔξω τοῦ Πόντου, κατοικημένον τὴν Ἕλληνές λέγουσι Ἐρύθειαν νῆσον τὴν πρὸς Γαδείροισι τοῖσι ἔξω Ἡρακλέων στηλέων ἐπὶ τῷ Ὠκεανῷ. τὸν δὲ Ὠκεανὸν λόγῳ μὲν λέγουσι ἀπὸ ἡλίου ἀνατολέων ἀρξάμενον γῆν περὶ πᾶσαν ῥέειν, ἔργῳ δὲ οὐκ ἀποδεικνῦσι.  ἐνθεῦτεν τόν Ἡρακλέα ἀπικέσθαι ἐς τὴν νῦν Σκυθίην χώρην καλεομένην, καὶ καταλαβεῖν γὰρ αὐτὸν χειμῶνα τε καὶ κρυμὸν, ἐπειρυσάμενον τὴν λεοντέην κατυπνῶσαι, τὰς δὲ οἱ ἵππους τὰς ὑπὸ τοῦ ἅρματος νεμομένας ἐν τούτῳ τῳ χρόνῳ ἀφανισθῆναι θείη τύχῃ. [link]
Skýthai mén óde ýper sféon te aftón kaí tís chóris tís katýperthe légousi, Ellínon dé oi tón Pónton oikéontes óde. Irakléa elávnonta tás Giryóneo voús apikésthai es gín táftin eoúsan erímin, íntina nýn Skýthai némontai. Giryónea dé oikéein éxo toú Póntou, katoikiménon tín Éllinés légousi Erýtheian níson tín prós Gadeíroisi toísi éxo Irakléon stiléon epí tó Okeanó. tón dé Okeanón lógo mén légousi apó ilíou anatoléon arxámenon gín perí pásan réein, érgo dé ouk apodeiknýsi.  entheften tón Irakléa apikésthai es tín nýn Skythíin chórin kaleoménin, kaí katalaveín gár aftón cheimóna te kaí krymón, epeirysámenon tín leontéin katypnósai, tás dé oi íppous tás ypó toú ármatos nemoménas en toúto to chróno afanisthínai theíi týchi.


"This is what the Scythians say about themselves and the country north of them. But the story told by the Greeks who live in Pontus is as follows. Heracles, driving the cattle of Geryones, came to this land, which was then desolate, but is now inhabited by the Scythians. Geryones lived west of the Pontus,1 settled in the island called by the Greeks Erythea, on the shore of Ocean near Gadira, outside the pillars of Heracles. As for Ocean, the Greeks say that it flows around the whole world from where the sun rises, but they cannot prove that this is so. Heracles came from there to the country now called Scythia, where, encountering wintry and frosty weather, he drew his lion's skin over him and fell asleep, and while he slept his mares, which were grazing yoked to the chariot, were spirited away by divine fortune."
(Herodotus, with an English translation by A. D. Godley. Cambridge. Harvard University Press. 1920.)



"Skythler [İskitler-SB] kendileri için ve yurtlarının kuzey bölgeleri için ne anlatırlarsa ben de onu anlattım. İşte şimdi de Pontos Euxeinos'da [Karadeniz-SB] yerleşmiş olan Yunanlıların (*) anlattıkları: Herakles, diye anlatırlar, Geryon'un öküzlerini önüne katmış giderken, bugün Skytlerin oturdukları yerlere gelmiş, o zamanlar buralarda kimse yokmuş; Geryon, Pontos'un çok uzağında oturuyordu; Herakles direklerinin ötesinde, Okeanos Gadeires'i yakınında bulunan ve Yunanlıların Erytheia dedikleri adayı almış yerleşmişti. Okeanos'a gelince, bu da doğu bölgelerinden çıkarmış ve bütün toprakları çepeçevre dolanırmış, böyle söylerler, ama bir kanıt göstermezler. Evet, işte Herakles buralardan kalkmış, bugün Skythia [Çar İskitleri'nin yaşadığı yer/İskitya-SB] denilen ülkeye gelmiş; soğuk, buz gibi bir havaya yakalanmış, aslan postunu çekmiş üzerine ve uyumuş; arabasına koşulu iki kısrak, ki otlamaktaymışlar, bu arada bir mucize olarak kaybolmuşlar." (**)

(Herodot Tarihi, Çev:Münekim Öktem, Remzi Kitabevi, Üçüncü Basım, 1991 dipnotları: Geryon; Üç başlı dev. Herakles bunu öldürür ve öküzlerini alır. Latinlerde de Breal'e (1832-1915) göre, aynı mit, değişik biçimde, Herkül ile Kakus arasındaki dövüşte görülür. : Okeanos Gadeires; Burası Cadix'tir. Herakles direkleri ise Gibraltar (Cebelitarık)tır.)

(*) Bugün anlaşıldığı gibi Yunan değil Elleni olarak geçer ki Türk boy ve kavimlerine gelince "Türk" ulus adı altında birleştirmeyip boy ve kavim adlarıyla yazılırken "Yunan" boy ve kavim adlarına gelince tek bir ulus adı altında toplamak, kesinlikle ikiyüzlülüktür. SB
(**) Herkül'ün adı Erkle olarak geçer ve Bilgamış'ın görevleriyle benzerliği vardır.


* * *


MÖ 5.yy'da bölgede Kimmer-İskit gibi Türkçe konuşanların varlığı... [ki öncesi de var]
Odyssey'in İlyada'dan sonra MÖ 5.yy larda yazdırıldığı... [Solon ile Peisistratos dönemleri ki daha sonra birçok kez elden geçmiştir]
Herodot'un MÖ 5.yy da yaşadığı...

Buraya almadığım : Euripides'in, Palton'un, Aeschylus'un da MÖ 5.yy'da yaşadığı..., ki

Bu eserlerin hiçbiri bir bütün olarak Orta Çağ'a kadar gelemediği...

Anatoli'nin bir coğrafi 'ad'tan ziyade "doğuyu, şafağı, güneşi" ifade ettiği...
Bir de bu coğrafyaya "Küçük Asya" denildiği, bunun "Asların Ülkesi" anlamına geldiği ve de "As Türk" boylarından kaldığı... ayrıca;
MÖ 2300 lerde ise Anadolu'ya "Hattilerin Ülkesi" denildiği, Anadolu'nun yerlisi olan Hattiler'in de ne Hint-Avrupa, ne Semitik, ne de Grek dilli olduğu, tam tersine, bizim gibi eklemeli dil grubuna girdiği, hatta Ana-Ata-Tarkan gibi Türkçe kelimeleri barındırdıkları hatırlanmalı ve tüm bu bilgiler ışığında "Anadolu'nun adı Anatoli'den gelmektedir" ve "Grekçe'dir" derken dikkat edilmelidir !

Semra Bayraktar








Asia kelimesinin geçtiği yerler için bknz.