efes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
efes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2025 Cumartesi

Wood'tan İnciler

 



Efes Artemis Tapınağı'nı "kazan" John Turtle Wood'tan inciler....


Dr. Henry Schliemann beni ziyaret etti.

Bir gün çalışmaları denetlerken kazı alanının kenarından aşağıya doğru inen eğimli yoldan hızla inen bir figür gördüm. Birkaç saniye içinde orta boylu, zeki bir adamla karşı karşıya idim. Adam bana kendini Dr. Schliemann olarak tanıttı.

Etrafına bakıp heyecanlı bir sesle, "Demek Diana Tapınağı'nın gerçek kaldırımı burası? Sizinle tokalaşayım Bay Wood; kendinizi ölümsüzleştirdiniz!" diye bağırdı.

Dr. Schliemann daha sonra bana büyük projesini anlattı. Homeros'u incelediğini, Truva'yı bulma arzusuyla dolup taştığını ve onu bulabileceğinden emin olduğunu söyledi. Türklerin ona çalışma izni verip vermeyeceğini sordu. Ona, Babıali'nin yakın zamanda yayınladığı ve kazılar için artık ferman verilmeyeceğini bildiren yasadan bahsettim.

"Ama," dedi Dr. Schliemann, "bulduklarımın hiçbirini kendime saklamak istemem, hepsini Türklere veririm; gelirimden yılda 1.500 pound harcayabilirim." ...

J.T.Wood (1805-1894)
Discoveries at Ephesus




Bir gülme tutuyor...
Her ikisi de yalancıydı...
SB








20 Şubat 2025 Perşembe

Efes’te Hellenistik Öncesi Dönemdeki Ünlü Kadınlar

 

Kleopatra, mermer portre, Roma Dönemi, Berlin Antikenmuseum.
Arsinoe mezarının rekonstrüksiyonu, Efes.

Efes’te Hellenistik Öncesi Dönemdeki Ünlü Kadınlar:

VII. Kleopatra ve IV. Arsinoe

Hilke Thür **

Bu dönemin en ünlü kadınlarından biri olan Ptolemaios’ların (Büyük İskender’in MÖ 323’teki ölümünden sonra MÖ 30 yılına kadar Mısır’da hâkim olan sülale) son kraliçesi VII. Kleopatra, dünyaya yayılan ününü Roma Dönemi tarih yazımlarına borçludur. Günümüzdeyse hatırası skandal yaratan Hollywood filmlerinin etkisiyle devam eder. Kleopatra bu şöhretini, cumhuriyetten imparatorluğa geçiş döneminde Roma’nın en önemli iki erkeğiyle yaşadığı ilişkiye borçludur. Sezar’dan Caesar Alexander adında ama Caesarion (Küçük Sezar) diye anılan bir oğlu, Marcus Antonius’dan Alexander Helios ile Kleopatra Silene adındaki ikizleri ve daha sonra Ptolemaios Philadelphos olmak üzere üç çocuğu olmuştur.

Kleopatra, aktarılanlar doğruysa güzel bir kadın değildir, bunun değerlendirmesini en iyi gümüş sikkeler üzerindeki tasvirleri verir, mermer portreleriyse idealize edilmiştir. Kleopatra asıl ününe aklı, sevimliliği, hoşluğu ve bilgeliği sayesinde ulaşmıştı. Söylendiğine göre altı dil biliyordu. Günümüze ulaşan tasvirleri, yoğun olarak Roma Dönemi tarih yazımlarının etkisindedir. Geç dönemde, Augustus’un isteği üzerine yazılan ve Marcus Antonius üzerindeki kötü etkisini öne çıkartan bu tasvirlerde, Romalı olmayan davranışlarıyla Marcus Antonius ve Octavianus arasındaki güç savaşından ve iç kargaşadan sorumlu tutulur.

Kleopatra’nın Efes’te bulunduğuna dair elimizde kesin bir kanıt yok ama pek çok tarihçi, Roma vatandaşı Yunanlı tarihçi Plutarchus’un aktardığı, MÖ 41 yılının kışında Marcus Antonius’un Efes’e gelişinde beraberinde Kleopatra’nın da olduğunu kabul eder. Marcus Antonius, bu ziyaretinde Efes’te Dionysos’un Satyr’ler, Silenler ve diğer takipçilerince “Yeni Dionysos” olarak müzik ve zillerle karşılanır. MÖ 33 yılının kışını da Efes’te geçirir, büyük olasılıkla İskenderiye’den gelen Kleopatra da ona katılır.

Bu vesileyle geldikleri Efes’te, Doğu Romanın en söz sahibi kişisi ve eşi için en uygun yer olan tiyatronun üst kısmındaki geç Hellenistik sarayda oturmuş olmalıdırlar.

Aslında Kleopatra’nın Efes’le ilgili kesin bağlantıları kızkardeşiyle ilgili olarak günümüze ulaşmıştır: Antik kaynaklara göre VII. Kleopatra’nm kızkardeşi genç IV. Arsinoe, MÖ 48’den 41 yılına kadar sığınmacı olarak Efes Artemis Tapınağında (Artemision) yaşar. MÖ 41 yılında öldürülür, öldüğü zaman da oldukça genç olmalıdır. Plutarchus tarafından etkileyici bir biçimde anlatılan Tarsus’taki buluşmalarında (1) öldürülmesinden Kleopatra birlikte yaptıkları anlaşmayı yerine getirmiş olan Marcus Antonius sorumludur.

Peki IV. Arsinoe kimdir?

Roma dönemine ait pek çok tarih yazımlarında (2) rastlanan IV. Arsinoe, XII. Ptolemaios’un altı çocuğundan biridir, dolayısıyla baba bir anne ayrı, VII. Kleopatra’nm en küçük üvey kızkardeşidir. Her türlü yola başvurarak Mısır’daki hükümdarlık için savaşır, bunu da kısmen ve de özellikle babaları XII. Ptolemaios hayattayken yapar. Sezar da, muhtemelen XII. Ptolemaios’un vasiyetine istinaden, Romalı dostu Kleopatra ve onun erkek kardeşi ve aynı zamanda kocası olan XIII. Ptolemaios’un hükümdarlığını kabul eder. Arsinoe ve kardeşlerin en küçüğü olan XIV. Ptolemaios’a da Kıbrıs’ın hükümdarlığını verir.

İskenderiyeli soyluların hükümdarlık talebini desteklediği Arsinoe, Kıbrıs’tan kaçarak İskenderiye’ye döner. Ordunun bir kısmını kendi etkisi altına alabilmiş olması Ceasar da anlatılmış olan acılı bir savaşa neden olur. (3) Bu savaşta XII. Ptolemaios Nil’de boğulur ve İskenderiye’nin ünlü kitaplığı yanar. Sonuçta Sezar ve onunla beraber olan Kleopatra savaşı kazanırlar ve Sezar Kleopatra’yı XIV. Ptolemaios ile beraber tahta çıkartır. (4) Arsinoe yi ise tutsak olarak beraberinde Romaya getirir. Zafer geçidini, yanında elleri bağlı olan Arsinoe ve Pharos’un ünlü İskenderiye Deniz Feneri’nin maketi eşliğinde yapar. Ancak Romalılar elleri kenetlenmiş bu mutsuz prensese acırlar, Sezar da bunun üzerine ellerinin çözülmesine izin verir ve Arsinoe’yi Efes Artemisionu’na sığınmacı olarak yollar. (5) Burada Arsinoe yi bir rahip “kraliçe gibi karşılar.” (6) Bundan sonraki yedi yıl boyunca Arsinoe, tapınağın sığınağında, yani Efes Artemis Tapmağının 'temeraasünda' (kutsal alan) yaşar.

Artemision’da rahat bir hayatı olur ancak buradan başka bir yere gidemez. Günlerini sığınmacı olarak nasıl geçirdiğini bilmediğimiz gibi eğitimi, öğrenimi, dil bilgisi ve kişiliğine dair bilgimiz de oldukça az. Belki de Arsinoe kendini daha çok astragal oyunuyla oyalamıştır. Tarih yazımıysa bize Marcus Antonius tarafından buyrulan veya kendisi tarafından gerçekleştirilen ölümünü aktarır. (7)

IV. Arsinoe’nirı Efes’teki Mezarı

20. yüzyılın başında Efes’in merkezindeki aşağı Emblos’ta, yani şehrin ana bulvarlarından birinde, formu nedeniyle mezar olarak yorumlanan bir yapı ortaya çıkarılır. Boyutları küçük de olsa, Halikarnassos Mozolesi veya Belevi diye bilinen hanedanlık mezarlarını andıran bir yapı tipine sahiptir. Bu yapının peristasisli ve piramit biçimli bir çatısı vardır, sekizgen bir merkezi yapının içinde 9 x 9 m uzunluğunda kare biçiminde bir diğer yapıdan ve 3,40 m yüksekliğinde bir kaideden meydana gelir. Anıtın yüksekliği 13,5 m’dir. Kısmen kendine has mimari unsurlarına

bakılarak çoğunlukla MÖ 50-20 arasına tarihlenir. Daha sonraları yapının kaide kısmındaki mezar hediyeleri çalınmış, basit mermer bir lahit içinde genç bir kadın iskeletinin bulunduğu mezar odası keşfedilmiştir. Patolojik analizler (8.) iskeletin 17,5 yaşında, beslenme durumu üst tabakadan bir kişiye ait olduğunu işaret eder ama cinsiyeti belirlenemez. incelemelerin ani bir ölümü göstermesine ve daha pek çok noktaya bakılarak gömülen kişi IV. Arsinoe olarak tanımlanır. (9)

Yapının arka kısmında yapılan bir sondaj, MÖ 1. yüzyılın son çeyreğinde inşa edildiğini kesinleştirir (Ladstätter 2000: 373). Bu tarih, G. Plattner’in Efes korinth başlıkları konulu doktora tezinde de onaylanır. (10) Süslemeler ve dekorasyon ayrıntıları yapıyı, Augustus döneminin başından çok Hellenistik dönemin ilerleyen zamanlarına oturtur. Bu durum, Efeslilerin mezarı Arsinoe’nin ölümünden hemen sonra, belki de öldüren kişinin emriyle planlayıp yapımına başladıkları veya mezarın Augustus zamanında yapıldığı konusunu belirsiz kılar.

Sekizgen yapıyı Arsinoe’nin mezarı olarak yorumlamaya neden olan çok sayıda unsur var. En başta yapının yeri dikkat çeker. Şehir içinde, sadece hanedanlık soyundan gelen veya şehre özel hizmetleri bulunmuş kişiler için ayrılan bir konumda. Yapı formu, daha önce söz ettiğimiz gibi hanedan mezarı tipinde. Üçüncü nokta, MÖ 1. yüzyılın ikinci yarısına denk gelen tarihlemedir. Dördüncü olarak yine söz edilen patolojik veriler ve beşinci olarak da Mısır ile bağlantısı açıkça görülebilen dekoratif öğelerin varlığıdır (grifonlar, meşale taşıyıcıları şeklinde yapılmış palmiye yaprağı tarzı sütunları, (11) piramit şeklindeki çatı). Önemli bir diğer son noktaysa yapının İskenderiye’nin dünyaca ünlü deniz feneri Pharos’un orta bölümünü vurgulayan sekizgen biçimidir. Bununla gömülen kişinin geldiği yer dile getirilmek istenmiştir.

Arsinoe’nin kişiliği ve yaşamı ne yazık ki az sayıdaki tarih yazımlarının bize ulaştırdığı dolaylı bilgilerle aktarıldı, bizce alışılmışın dışındaki bu mezar yapısı Arsinoe’ye ve onun kaderine dair binlerce yıldır korunan bir anıt. Mezarın yeri, Arsinoe’nin, antik dönemde Efesliler ve ziyaretçiler tarafından hatırlanmasını ve önem verilmesini sağlamış olmalı. Bugün de üç milyon turist Efes harabelerindeki mezarının yanından geçerken, bilgilendirme panosu ve rehberlerin anlatımlarıyla onu hatırlıyor ve böylece adı da Efes’le bütünleşmiş kaderi de canlı tutuluyor.


Dipnot:,

(1) Plutarchus, vita Antonii 26,4 f.

(2) Flavius Josephus ant. Jud 15,89; Appian civ. 5,9,34; Dio Cassius 42,35; 39,1; 40,1; 42,1; Caesar civ. 3,112,10f.; Caesar, De bello Alexandrino 23,2; 33,2.

(3) Caesar, De bello Alexandrino 23,2; 33,2.

(4) Dio Cassius 39,1; 40,1; 42,1; 42,35.

(5) Dio Cassius 43,19,2.

(6) Flavius Josephus, ant Jud. 15,89.

(7) Flavius Josephus, ant. Jud. 15,89; Dio Cassius 43,19,2.

(8.) Oda mezarın iki nişinin bulunmasında ele geçen iskelet -Keil tarafından Greifswald'a getirilen kafatası dışında- Susi ve Egon Reuer tarafından incelenmiş ve belirlenmiştir, yeni bir analiz Fabian Kanz tarafından yapılmaktadır.

(9) Dazu H. Thür a. O. (dn. 20) 43-56.

(10) G. Plattner, Ephesische Kapitelle des 1. und 2. Jhs. n. Chr. Form und Funktion kaiserzeitlicher Architekturdekoration in Kleinasien (yayımlanmamış doktora tezi 2003) 27.

(11) Oktogon'da bulunan meşale taşıyıcısı olarak yorumlanan her iki palmet yaprağı sütunları Viyana'daki Ephesos Müzesi nde Env. Nr. I 842 ve I 843 altında kayıtlı olarak sergilenmektedir, bunun için krş. W. Oberleitner vd., Funde aus Ephesos und Samothrake, Katalog der Antikensammlung II, 1978, sf. 115.


**Alıntılanan Kitap:

Anadolu'da Kadın; On Bin Yıldır Eş, Anne, Tüccar, Kraliçe

A.Muhibbe Darga (ilk baskı 1972)

Yayına Hazırlayan Emine Çaykara, 2020

Roma Dönemi’nde Efesli Kadınlar

 

Efes Varius Hamamı'ndaki Scholastika Heykeli
Efes Yamaç Ev 2'den Venüs Örekesi

Roma Dönemi’nde Efesli Kadınlar

Elisabeth Trinkl **

Roma antik döneminde hâkim olan babaerkil toplum sistemi ve bunun sonucunda oluşan erkek merkezli tarih yazımı, Imperium Romanum (Roma imparatorluk Dönemi) kadınlarına yönelik bilgi sahibi olmamızı zorlaştırır. Toplumun üst sınıfına ait kadınlara yönelik bilgi edinmemiz yeterince güçken alt sınıfa ait kadınların hayatlarını bir araya getirmek ve tam bir portre oluşturmak çok zor hatta neredeyse imkânsızdır. Efes Metropolü de bu konuda bir istisna değildir. Büyük ölçüde babaerkil geleneğe bağlı kalınarak yazılmış antik kaynakların yanı sıra, arkeolojik kaynaklara bakarak kadınların yaşamını anlamaya çalışalım.

Efesli Kadınların Şehirdeki Görünümleri

Üst sınıfa ait Romalı kadınların kendilerine ait sermayeleri vardı ve ticaret yaparlardı. Özellikle dini fonksiyonlarının varlığı belgelerle oldukça sık karşımıza çıkar. Kimisi politik makamlarda etkin, kimisi de şehir yararına katkıda bulunan vatandaşlar olarak kendilerini gösterir; kadınların mali katkılarını cumhuriyetin son dönemindeki büyük hayırsever listelerinden rahatça anlayabiliriz. (1) Yani düşünüldüğü gibi tamamen arka planda bir hayatları yoktur. Pek çok Romalı kadın görevlerini yerine getirirken müşterileriyle, çalışanlarıyla ve iş ortaklarıyla ilişki içinde olurlardı. Romalı üst sınıf kadınlarının bu kısır ve oldukça basite indirgenmiş resmine Efesli kadınlar da uyar. Efesli kadınlar hakkında özellikle epigrafik kaynaklar ve sikkeler aracılığıyla bilgi sahibi oluruz.(2)

Yazıtlarda adlarına, makam sahibi, baba, eş veya oğul gibi bir erkek akrabayla bağlantılı olmadan sıkça rastlarız. U. Soldan, “Efesli aile içerisindeki ilişki ağında kadınlar yerlerini gayet doğal olarak alırlar” der. Bu sözde alınan bir yer midir yoksa gerçekten böyle midir? Bu sıkça tartışılan konulardan biridir ancak makam sahibi kadınların kendilerine ait mali güçlerinin varlığı, bağımsız bir konum üstlenmelerini de olası kılan bir unsur olarak görülür.(3)

Claudia Trophime (4) ve Tullia (5) kamu içinde aktif rolü olan kadınlardan sadece ikisidir. Tullia, örneğin, servetini her türden hayır işi için kullanmıştır. Ayrıca aynı şekilde Vedier sülalesinde sadece erkekler değil kadınlar da şehrin şekillenmesinde rol oynarlar. Bu gelişim Geç Antik/Hıristiyanlık döneminde de devam eder hatta daha da güçlenir, kadınların maddi yardımıyla restore edilen Varius Hamamı’na heykeli dikilen Mäzenin Scholastikia bunun bir örneğidir. (6)

Dış hayatta üstlendikleri görevlerin dışında, üst sınıfa ait Efesli kadınların özel hayatları içerisinde de yerine getirmeleri gereken pek çok sorumlulukları vardı: Her şeyden önce ev idaresinin 'domina'sı, yani efendisiydiler ve buna bağlı olan her türlü iş onların sorumluluğundaydı. Evin hanımefendisi olarak sorumlulukları 'evlilik görevleri’nin ötesindeydi; sosyal, ailevi ve ekonomik olarak yapılması gereken her şeyi içeriyordu. Üstlendikleri ekonomik görevleri, örneğin sikkeler, mutfak kapları veya envanter tutanakları (7) gibi kısmen arkeolojik buluntularla kanıtlanabilirken, insani ilişkilerini buluntularla tamamlamak mümkün değildir.

Ev içindeki asıl yaşam akışı ve görüntüsüne dair de çok az şey biliyoruz. Efes’te, şehrin en varlıklı muhitlerinden birindeki Yamaç Ev 2 ve diğer buluntu yerlerinde bulunanlar, kullanım sürekliliğindeki kopuşa ve tahribata rağmen, o dönemdeki antik yaşamın bir sürecine ışık tutar. Oturma birimi 5’teki peristilli avluda bulunan ve erken bir onarım evresine ait bir kadın portesi çiziminin (8.) evin hanımına ait olup olmadığını ne yazık ki hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Neredeyse yok denebilecek kadar az buluntu grubu içinden küçük bir grup, kadınlara ilişkin taşıdığı önem nedeniyle ele alınmalıdır kanımızca. Bunlar sopa biçiminde, küçük (yaklaşık 20-30 cm) kemik objelerdir. Bir ucu tutamak kopçalı olup diğer ucuysa değişik şekillerde olan bu objelerin basit geometrik şekillerden heykelciklere kadar değişik biçimleri bulunur. Çubuğun kendisi, genelde kesme bezemelerle süslüdür. Sopa biçimi görüntüsü ve tutamak kopça gibi öğeleri, eğrilen yünün tutturulduğu veya başka bir eğirme için iplik sopasına sarılan örekelerden alınmıştır.

Efes Yamaç Ev 2’de ele geçen örnekler, zengin yapım tarzları ve yüzeylerindeki yarık ve sivri çizikler nedeniyle işlevsellikleri olmayan süs eşyası olarak değerlendirilebilirler. İpliğin yapımı için, en başta örekeler olmak üzere, iğler ve ağırşaklar gerekir. Ağırşaklar için zengin arkeolojik buluntu vardır ama iğler ve örekeler genelde ağaçtan yapıldıkları için ender olarak günümüze ulaşmışlardır.

Eski zamanlardan beri yünü işlemek evdeki kadınların, özellikle de evin hanımının geleneksel uğraşıydı. Romalı tarihçi Suetonius’un yazdığı gibi, imparatorun evinde dahi Augustus'un giysileri ailesinin kadınları tarafından yapılıyordu (Suet. Aug. 74). Evin hanımı çoğu zaman iplik eğirmese de bunun koordinasyonunu sağlamak ana görevlerinden biriydi. O kadar ki yün işlemesi onun evin hanımefendisi olarak konumunu ve statüsünü karakterize ediyordu. Bu bağlamda sanırım Yamaç Ev 2 ’de bulunan bezemeli örekelerini, kadınların konumunu gösteren sembol ve evin hanımının başarısı olarak yorumlamak yanlış olmaz. Örekelerin bulunduğu ev sahibelerini ne yazık ki tanımamaktayız.

Nekropollerin İzinde Efesli Kadınlar

Şehir içindeki görüntü, şehrin nekropollerine de yansır. Efes her antik kent gibi geniş nekropollerle çevriliydi. Bunlardan biri de MS 3. yüzyılın başında T. Flavius Damianus’un yaptırdığı Damianus-Stoa’sı olarak adlandırılandır. Bu stoayı zengin bir sütunlu galeri çevreler ve Panayırdağı’nın doğu eteklerine doğru yayılır; (9) Damianus bu hayratı karısı Vedia Phaedrina (10) adına yaptırmıştır. Bu geniş nekropoldeki birkaç anıta bakarsak...

Bugün Efes antik kentine girişlerden biri olan Magnesia Kapısı yakınında Cl. Antonia Tatiana’nın mezar evi yer alır. Günümüze kadar korunmuş olan miras belgesi, (11) 'heroon' olarak adlandırılan mezar evininin sahibinin açıkça Cl. Antonia Tatiana olduğunu belirtir, yazıttan anladığımıza göre, akrabası Qu. Ae.Aristides’in kendi mezar evine gömülmesini engelleyen de yine odur. (12) Efes’teki bu lahit ne yazık ki oldukça tahrip olmuştur, ancak Cl. Antonia Tatiana’nın portresini Aphrodisias’ta Bouleuterion’da (Meclis Binası) bulunan bir başka heykelden de tanıyoruz; bu heykele ait yazıtlı kaidede 'euergetis' olarak tanımlanır. (13) Cl. Antonia Tatiana ile hem Efes’te hem de Aphrodisias’ta karşılaşılması Roma üst sınıfına ait kadınların erkek akrabaları gibi Anadolu’daki diğer yerlerle değişik ilişkiler içinde olduklarını ve sadece oturdukları yerle sınırlı kalmadıklarını gösterir.

Diğer bir mezar sahibi kadının ismi, gladyatörler mezarlığı olarak bilinen mezarlıkta, Damianus-Stoa’sının batı uzantısında yer alan bir mezarda karşımıza çıkar, (14) adı Serapias’tır.

Mezarı, kabartmalı basit bir yapıyla kapatılmıştır. Yazıtta sadece mezar sahibinin ismi değil aynı zamanda annesinin adı da yer alır. Achaia, kızı için bu mezarı yaptırmıştır. Her iki isim de baba adları olmaksızın verilmiştir ve her iki kadın da isimlerinden anlaşıldığı üzere köle statüsündedirler.

Gladyatörlerle ailelerine ayrılmış bu mezarlık alanında, Hymnis de kocası gladyatör Palumbus için burada bir mezar yeri almış ve kocasına bir de yazıtlı bir kabartma yaptırmıştır. Bu isimler gladyatör oyunları camiasına uyan isimlerdir. Efesli kadınlardan sosyal statüleri düşük Achaia ve Hymnis’in adını bize ulaştıran bu yazıtlar, birinin kızına diğerinin kocasına yaptırdığı bu mezarlar, bu camia içindeki belli bir zenginliği işaret eder. Bu mezar yapıları Cl. Antonia Tatiana’nın mezar evi veya diğer gösterişli mezar yapılarından farklı olsa da her seviyeden insanın cinsiyetinden bağımsız olarak ölümden sonra ailelerin umumi alanlarda gösterişle temsil edilmesini ne kadar da önemsediğini gösterir.

Arkeolojik kazılarla günümüze ulaşmış ve Damianus-Stoa’sının güney kısmında, galerinin iki payesi arasında tahrip olmadan günümüze ulaşmış bir başka kadın mezarı daha vardır. 6-7 aylık bebeği ile gömülmüş bir hamile kadındır mezarın sahibi ve ismi, lahitin ön yüzünde bugün boş olan 'tabula ansata' içinde yazılıydı. (15) Mezarın içinde pişmiş toprak ve seramik çömleklerin yanı sıra, gömülen kişiye ait takı, ayna ve yün yapımında kullanılan iş takımı, iğ, ağırşak, öreke gibi buluntular karşımıza çıkar. Kendisinin veya ailesinin maddi gücü Damianus Stoası’nda bir lahit yaptırabilecek kadar iyi olan bu kadının mezarına konulan el işi aletler, mesleğe yönelik veriler olarak yorumlanmamalı kanımızca. Bu aletler ölen kişinin özel bir eğilimini gösteriyor ve belki de sembolik bir anlamı içeriyor olmalı.

Gerek Anadolu’daki gerekse tüm Roma İmparatorluğu’ndaki mezar betimlemelerine baktığımızda değişik tarzlarda yapılmış anıtlar üzerinde özellikle öreke ve iğlerin sevilen motifler olarak kullanıldığını görürüz.

Aynı şekilde bu motifler tüm imparatorluk içinde -burada kısaca değinilen 'Damianus-Stoa’sındaki lahit gibi- mezar süslemesinin bir parçası halindedir. (16) Mezar üzerindeki betimlemeler ve mezarda gömünün yanma konulan nesneler, ölen kişinin özelliklerinin ve değerlerinin öteki dünyada göstergesidir: Domina- yani evin hanımefendisi olarak hayatını, görevlerini yerine getirerek yaşamıştır. Bu görevler içinde özellikle evin idaresi, doğum ve çocukların (yasal olanların) yetiştirilmesi gelir. Mezar epigramları daha önce Yamaç Ev 2’deki bezemeli örekeyle benzer şekilde, yün ile kadına ait sosyal görevler arasındaki sıkı bağı belgeler.


Dipnot:

(1) Anadolu’daki kadın beden öğretmenleri için bkz. Cassarico 1982: 117-123; Okland 1994: 199-219; hayırsever listeleri için bkz. Engelmann 2000: 79; Inschriften von Ephesos, 6, Bonn 1980, Nr. 1687.

(2) Rogers 1992: 215-223; Friesen 1995: 107-113; Scherrer 1997: 93-112, özellikle 102 vd.

(3) Nolle, kadınların resmi görevleri devralışını “idare-i maslahat” olarak yorumlar.

(4) Claudia Trophime: Inschriften von Ephesos 4, 1980, Nr. 1062; Knibbe 1981: 124; Merkelbach — Stauber (ed.) 1998: 322 vd.

(5) Inschriften von Ephesos 4, Nr. 1063, Bonn 1980.

(6) Wallinger: Kendi imkânlarıyla semtlerine bir toplantı yeri yaptırdılar.

(7) H. Taeuber, 2002, 93-99.

(8.) Taeuber 1995: 527-529, özellikle 528, Res. 122, 3.

(9) Knibbe-Langmann 1993; Knibbe-Thür 1995; Steskal- Grossschmidt- Heinz-Kanz-Taeuber 2003: 241-273.

(10) Philostrat, vit. soph. 2, 23.

(11) Inschriften von Ephesos 6,1980, Nr. 2121.

(12) Lahitler konusunda bkz. Rudolf 1992.

(13) İnan - Alföldi- Rosenbaum 1979: 213-216 bkz. Res. 138, 2; 140,1-2, 4; Smith 2006: 69-71, Nr. 96 Res. 76 vd.

(14) Pietsch - Trinkl 1995 ve bkz. Knibbe-Thür 1995: 19-48; Kanz-Grossschmidt 2005: 103-123.

(15) Lahit ve mezar evindeki insan kemikleri antropolojik araştırma sonuçları için bkz. Reuer - Fabrizii-Reuer 1993: 43-46; Trinkl 1993: 36-42, özellikle 38-40.

(16) Parmak örekelerinin mezar hediyesi olarak kullanımları için krş. Cremer 1998/1999: 327-332 ve Cremer 1996: 135-144.


** Alıntılanan Kitap:

Anadolu'da Kadın; On Bin Yıldır Eş, Anne, Tüccar, Kraliçe

A.Muhibbe Darga (ilk baskı 1972)

Yayına Hazırlayan Emine Çaykara, 2020

14 Ağustos 2024 Çarşamba

Efesli Kallinos

 "Barış döneminde yaşadığınızı sanıyorsunuz,

her zaman yaptığınız gibi..."



Efesli Kallinos (Callinus, MÖ. 690)

İskitlerin (Hunlarla soydaş) Efes'i tehdit ettiği dönemde yazmış


Gençler, daha ne kadar küçüleceksiniz?

Ne zaman biraz cesaret göstereceksiniz?

Dostlarınızla yüzleşmeye utanmıyor musunuz?

Korkak rolünü mü oynamayı düşünüyorsunuz?


Barış döneminde yaşadığınızı sanıyorsunuz,

her zaman yaptığınız gibi;

Ama ülkeniz savaşın pençesinde,

Bir adam ile bir silaha ihtiyacı var.


Ve bir adamın işi artık düşmanla savaşmaktır,

düşerken birini daha öldürmek için;

Ve düşmanla ölümüne savaşmak senin için bir şereftir.

Ülkeniz çağırdığında.


Ülkenin ne olduğunu düşünüyorsun?

Evin, çocukların ve eşin,

Arkadaşların, sevgililerin ve yoldaşların;

Hayatınızı oluşturan her şey.


Küçülen adam hiç düşünülmez,

hiç özlenmez;

Ama savaşan çocuk herkesin sevgilisidir;

ve düşerse anısı çok değerlidir.


Evet, ülkesinin kalbine acı verir,

cesur bir adam tozu dumana kattığında;

Ama yaşarsa, halkı için bir tanrıdır,

O, güvendikleri bir güç kulesidir.


Examiner (Launceston, Tas. : 1900 - 1954) Gazetesi,  Salı 15 Haz 1915 

sayfa 6 "THE FIRST RECRUITING SONG (ILK ASKERE ALMA ŞARKISI)"




"Kılıç ve ok toprağımızı mahvederken...."




SB


ek:

Türkeli'nde Nestor inancında olan Türklere ait bir yazıt.

Nike gibi iki melek taşı süslemekte




Tulpar

 

"Tulpar dünyanı birevü buççagında busa da, öz yılkısın tabar."(Kumuk Türkçesi)

"Tulpar dünyanın bir köşesinde olsa da, kendi sürüsünü bulur."



* Celsus Kütüphanesi - MS 2.yy / Efes

Ön cepheden detay "Tulpar = Pegasus" ile birlikte adı Grekçe olmayan Bellerophon.

Turovalıların müttefiği Lukkalı Sarpedon Pelasglı Poseidon oğlu Bellerophon'un soyundan gelir. Tulparlı (Pegasus) mitolojik hikayesi Likya'da geçer. Bellerophon Pegasus'u yakalar ve Chimera (Khimera)'yı Yanartaş (Çıralı-Kemer)'da öldürür. Khimeralar Etrüsk ve Saka sanatında da görülür.




* Saka Türklerinin Tulpar'ı

Altın plaka, MÖ 4.yy, Chertomlyk Kurganı / Kırım

Keçe üzerine işleme, MÖ 4.yy, Berel Kurganı / Kazakistan




* "sözde" Kelt Tulpar

TULPARLI BOYUNLUK

Boyunluğun bitiminde toynaklar görülmekte.

Vix Kurganı, MÖ 500

Kuzey Burgundy/Chatillion-sur-Seine



Geç Hallstatt erken La Tene dönemine ait arabalı bir kurgandan çıkan buluntular ithal olduğu kadar yerlilere ait eserlerdi. Tork olarak adlandırılan Tulparlı altın boyunluk ithal olmalı (her ne kadar, yerel olarak üretilmiş, ama Akdeniz özellikleri taşır, deselerde!). Çünkü Keltlerin böyle ince bir esere imza atmaları (o dönem için) çok zordur ki hem Hallstatt hem de La Tene'de İskit/Saka izleri (ve kurganları) görülür. Kurgandaki ceset 35 yaşlarında bir kadına aitti ve Vix Prensesi olarak adlandırıldı.


"Akdeniz'den ithal edilen ürünler tepe kaleleri ve prens mezarları dışında nadiren bulunduğundan, sıradan halkın bunlara erişimi gerçekten de nadir olmalıydı. Bu lükslerin bedelinin nasıl ödendiği belirsizdir. (...) Hallstatt zanaatkârları Akdeniz metal işçiliğinden dekoratif unsurları ödünç alıp uyarlamış ve bunları yerli ve İskit etkilerinin zengin bir karışımıyla birleştirerek Kelt sanatının ortaya çıkışını işaret eden kendilerine özgü geometrik, bitkisel ve hayvansal süslemeler yaratmışlardır. " - John Haywood


SB



20 Şubat 2021 Cumartesi

Mark Twain'in Türkiye Macerası

 


Mark Twain ve yanındakiler, kopardıkları cami süslemeleriyle Efes harabelerinden aldıkları "hatıra eşyaları" yanlarında götürmek isterlerken.... ki hikayesini Jerry Toner'den okuyalım;

Efes, "kadim dönemin en mağrur şehri", "Diana tapınağının tasarımı çok asil, işçiliği mükemmeldir." Efes "değerli kalıntıların bozulmuş ve sakatlanmış cevherlerinin dünyası". Bir mağarada iki yüzyıl uyuyan yedi uyurların öyküsü hatırlatınca, Twain "kadim insanlar bir hikayeye öylesine inanıyorlardı ki sekiz veya dokuz yüzyıl önce bile seyyahlar ondan boş inançlara dayalı bir korku duydular," diye açıklar. Bu gibi kadim inançları anlayışla karşılaşsak bile modern yerlilerin hiç ilerlemediği görülür: "Bugün bile çevre bölgelerin sakinleri orada uyumamayı yeğler".

Twain ve yolculuk arkadaşları yanlarında tek bir eski eser götüremezler. Heykellerin kırılmış mermer bölümlerini veya camilerden kopmuş süsleme parçalarını toplamışlardı ama İstanbul'dan "bizim grubumuza dikkat etmesi ve bir şey götürmemize engel olması" emredilen bir devlet görevlisi tarafından el konuldu. Amerikalılar özellikle de saraydan gelen emri taşıyan zarfın "İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'nun armasını taşıdığını, bu nedenle Kraliçe'nin temsilcisi tarafından esinlendiğini öğrenince buna çok sinirlenirler".

Twain "Bu kötü oldu" diye sözünü sonlandırır. "Çok kötü." Eğer "Emir yalnızca Osmanlılar'dan gelmiş olsaydı bu sadece Osmanlılar'ın Hıristiyanlara karşı duyduğu nefrete ve bunu kibar bir yöntemle ifade etmesini bilmeyenlerin kaba tarzına bağlanabilirdi ama Hıristiyanlaştırılmış, eğitim görmüş, politik anlamda düzgün İngiliz Misyonundan gelmesi bizlerin izlenmesi gereken tipte beyefendiler ve hanımefendiler olduğumuzu ima etmiş oluyordu!"

Jerry Toner, Homeros'un Türkleri


SB NOT:

1 - Mark Twain ve yanındakilerin sanki doğal bir şeymiş gibi "cami süslemelerini koparmaları", Efes eserlerinden çalıp götürebileceğini sanmaları...

2 - Osmanlı Devleti'nin değil de "Kraliçe"nin sözünün geçmesi !...

3- Mark Twain'in "Osmanlı"nın Hıristiyanlardan nefret ettiğini iddia etmesi ve sanki Amerikalı olmalarından dolayı 'Osmanlı'ya üstünlük taslayabilecek yetkilerinin olduğunu sanması...

4 - "Kraliçe"nin emrine şaşması ve "çok kötü, çok kötü" dediğinde Bir Amerikalı olarak Queen'den çekinmesi...

5 - Osmanlı'nın değil de "Kraliçe"nin emriyle [her ne kadar kazı heyeti İngiliz (British Museum adına J.T.Wood) olsa da!] durdurulmalarının bizdeki utancı !

6 - "Osmanlı'nın izniyle" British Müzesi'nin gemilerle eserleri İngiltere'ye götürmesi !..


İlginç ve ibretlik!...

SB


EK: Mark Twain, The Innocents Abroad, 1869




27 Ekim 2020 Salı

Kıpçaklar ve Aziz Georgi

 

Selçuklu - 12.yy

Murad Adji:

"Gerçekten de yalanın ayakları kısa. Meğerse Doğu Kilisesi'nin Patrikhanesi bugünkü Rusya'nın kapsadığı bölgede faaliyet gösteriyordu. 304 tarihinden itibaren Kafkasya'nın Derbent şehrinde. Başında Türk din ruhbanı vardı. Avrupa ve Orta Doğu burada istavroz çıkartıyordu. Buradan Ermeni Kilise'nin kurucusu Maarifçi George, atlılar eşliğinde, çarın at arabasında, Kutsal Haçı Avrupa'ya götürüyordu. Gürcü, Alban, Suriyeli, Kopt ve Bizans Piskoposları ibadetlerini burada yapmıştı. Bunların hepsi 325 tarihinde yapılan Dünya Konsey'inde önce olmuştur. Bunlar nasıl unutulabilir.


Dünyanın en eski tapınakları Rusya'da bulunuyor, ama bilinmiyor. Çünkü Tarihin bir devri tamamen silinmişti.


Bir Hristiyan'ın 449 tarihinde Efes Kilise Konseyi'nin Kiev'in, daha doğrusu Beştau'un da dahil olduğu İskit Patrikhanesini onayladığını bilmemesi affedilemez. Demek, Kievliler daha önce Hristiyanlığı kabul etmişti.


Büyük Bozkır'da çok eski zamanlardan beri, hamileri Aziz Georgi'ye (Hıdır, Kıdır, Hızır...) hürmet ederlerdi. Neredeyse 1500 yıldır onun günü olan 6 Mayıs ve 9 Aralık'ta bayramlar kutlanırdı...


Gerçi atalarımız ona Georgi demez, Gürcü derlerdi....


XIV.yüzyılda bir yerlerden aniden, Moskovalı, yani Moskovskaya olduğu kabul edilen, sonradan Rusya'da Moskova'nın simgesi ve arması olarak kabul edilmiş olan muzaffer Aziz Georgi'nin yeni ikonası, esrarengiz bir şekilde ortaya çıkmıştır. İkonada havari Georgi mızrakla yılanı öldürmek üzeredir. Havari Georgi, ilk kez bir atlı olarak tasvir edilmiştir. Daha önce bunu kimse görememiştir. Moskovalıların başarısının sırrı, acaba burada mı gizli? Azizin hayatını okuduğumda bunu düşündüm. Her zaman olduğu gibi din, yani Hristiyanlık gene siyasete sinsice alet edilmiş ve ustaca kullanılmıştır.


Bilmem, hatırlar mısınız, Georgi askerlere ve hayvancılıkla uğraşanlara yardım ediyordu; onların hamisiydi... Billinen şeyleri anlatmaya gerek yok. Fakat Georgi Ejderha'yı NASIL yendi? Mızrakla değil! "Haç ve Sözle", yani kötülüğü Dua ile yenmiştir!


Ruslar, Aziz Georgi'yi bilinçli olarak seçmişlerdir. Çünkü o, Bozkırlara Hristiyanlığı getiren ve IV.yüzyıldan itibaren Deşt-i Kıpçak'ta Kıpçakların koruyucusu sayılan ve kabul edilen kişidir. Bu yüzden hürmet görüyordu. Moskova hükümdarları aziz tasvirlerini böyle nişan olarak kullanmışlardır. İngiliz tarihçisi D.Fletcher'e göre, bu kurnaz adımın mimarı İvan Dmitriyeviç Belski'dir. Belki de başkası. Mesele isimde değil.


Kadim ikonografi kaidelerine göre, havari Georgi'nin kemerine takılan hafif bir kılıç ve mızrağa dayanmış bir genç adam olarak tasvir edilmesi gerekiyordu. Eski ikonalarda at, yılan ve öldürme sahneleri elbette tasvir edilmiyordu. Çünkü askerlere ait kahramanlık sahnelerinde öyle hadiseler görünmüyordu. Ayrıca, Georgi öldürmek için havari olmamıştı ki!


Moskova ikonasında ise, o kadim konu değiştirilmiştir. Daha önce Aziz Georgi'yi kılıca yaslanmış şeklinde tasvir ediyorlardı. Ejderha, at ve katil yoktu. Halbuki Moskova Kremlinin ikonasında bunun hepsi mevcuttur. Muzaffer Georgi, Moskova'da, maalesef siyasi çıkarlar uğruna, sayısız yalanlarla yeni bir çehre ile tasvir edilmiştir. İkonalarda tasvir edilen konu ta başından beri yalanlara dayandırılmaktadır.


Efsaneye göre, Georgi'nin yaptığı duadan sonra Ejderha gücünü kaybetmiş ve askerin önüne uzanmıştır. Kurtulan kızz Ejderhaya tasma takarak onu "itaat eden bir köpek" olarak şehre götürmüştür. Aslında "itaat eden bir köpek" ifadesi de XII yy'da Altın Efsanesi'nden alınmıştır. Ünlü Ladojskaya ikonası da aynı temayı tekrarlıyor. Temayı değiştirme işini, Moskova'nun kendisi uydurmamıştır. Aslında o da Batıdan almıştır.


Georgi Menkıbesini, Batı Kilisesi, XIII.yüzyılda bilinçli olarak değiştirmişti. Bu hikâyeyi ben "Aziz Georgi'nin Sırrı" adlı kitabımda anlattım. Aziz Georgi'yi "ata" bindirmişler, "öldürmeye" zorlamışlar ve "katil" yapmışlardır. Batıda şövalyelik akımı tam o zamanda başlamıştı ve askerin yeni bir remze ihtiyacı vardı. Kilise bu tasviri Aziz Georgi'nin "yüz"ünde bulmuştur. Bozkırların aldığı darbe çok şiddetliydi: Aziz Georgi, kutsal remizleri olan "Ejderha"yı öldürüyor. Demek, Tanrı Bozkır'dan yüz çevirmiştir! Sonra yeni bir darbe geldi: 1666 tarihinde Kilise Konseyi'nde...


Herhangi bir halk için yeni bir ikona, belki de pek dikkat çekmezdi, ama Bozkırlılar için öyle değildi. Onlar bu yeni ikonada, Gök'ün yeri kararını okumuşlardır. bozkır yavaş yavaş direnmeyi bırakmıştır. I.Petro, daha sonra Bozkırlıları, Slav olarak değiştirmeye başladı.


İtiraz etmek isteyenleri düşünmeye davet ediyorum: Stepan Razin ve Emelyan Pugaçev hangi dili konuşuyordu? Ataman Ermak Timofeeviç, hangi emirleri veriyordu? Onların meşhur sloganını hatırlayınız: "Sarın na kiçku". Daha doğrusu, "Sarın kiooççak"; Türk dilinde bu "yaşasın kahramanlar!" demek. bu çağrıya cevap olarak, saldırıyla geçildiğinde "U-ura-a", yani "vur" sesleri yansırdı. Atilla zamanında da aynı şeyler yaşanıyordu..."


Murad Adji,

Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçak Medeniyeti)

Çev: Zeynep Bağlan Özer


Murad Adji'nin (link) bu iki kitabı da Türkçeye çevrilmeli.

* Aziz George ve Hunlar - 2019

* Büyük Bozkırın Sagaları - 2016


Ejderhayı öldürme motivi Sumerlilerden kalma

Suriyeli Yahya ve İkon - Murad Adji



10 Ağustos 2018 Cuma

Umay Ana - Kayın Ağacı - Artemis




Artemis (1) ilahisinde Kallimachus (2) şöyle yazar:

"Uzun bir süre önce dövüşken Amazonlar (3)
Artemis senin heykelini bir kayın ağacı altına,
Kraliçe Hippo'nun adaklar sunduğu yere
diktiler ve silahlarını kuşanarak kalkan dansını
yaptılar, sonra bir daire şeklinde genişleyerek
tiz sesli flütün eşliğinde, gürültülü titreşimleriyle
yeri göğü sarstıkları bir dansı yaptılar."


"Efes'te savaş donatımlı kadın rahipler vardı." (4)
(Halikarnas Balıkçısı - Altıncı Kıta Akdeniz)




“İlk başta Ülgen atamızdan türediğimiz zaman bu iki Kayın Ağacı Umay Ana ile beraber (gökten) inmiştir”. (5)
(Abdulkadir İnan - Eski Türk Dini Tarihi)


"Gobustan'daki Maral buyunuzlu ANA TANRIÇA. Ural və Altaylarda da rast gəlinir. 
Yuxarıda, sol tərəfdə HUMAY damğası diqqətə şayandır. "
Elşad Alili / Bakü








(1) Artemis Grekçe değildir, Likçe adı Ertemi.
(2) Callimachus (MÖ.3.yy - Kirene/Libya), şair ve İskenderiye Kütüphanesi'nin bilginlerinden.
(3) Amazonlar - Oerpatalar (Tr.)
(4) Kadın Savaşçılar , Kadın Şamanlar , Mulan



Amazonlar ile Büyük İskender arasında politik diyalog sonucu, Amazonlar Büyük İskender'e yılda 100 talent altın ve 
500 kadın savaşçı desteği ile 100 adet at teklif etmişlerdir.





12.-13.yy Selçuklu Dönemi Ayna (Közüngü) Arkalığı









SB




28 Mart 2017 Salı

Efesli İki Doktor - Tıp ve Hemşirelik



Azize Tekla - Efes // Kadın Kam baharı kımız ile selamlarken - Orta Asya
Çanakkale Savaşı 1915 - Hilal-i Ahmet Cemiyeti (Kızılay) Hemşireleri // Rahibe Hemşireler - Amerika 1863







Sağlık hayatımızın en değerli zenginliğidir. İnsanoğlunun var olmasından bu yana tıp her zaman ilerlemiştir ve yeni hastalıklar çıktıkça da kendisini geliştirecektir. Size Efesli Soranos ile Rufus'tan bahsedeceğim. (1) Ama önce kısaca tıp tarihine bir göz atalım.


     Yaklaşık MÖ 4500'lerde Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya inen Sumerliler için "Tarih Sumerle Başlar" derler ya, aslında yanlış bir kavram, çünkü tarih onlardan öncede vardı ve buna "Tarih Öncesi Dönem" diyorlar. Arkeolojik kazıların devam ettiğini, henüz bulunamamış yazıtların olduğunu, bulunan yazıtların da  hepsinin çevrilmediğini bilirsek, bunu şimdilik doğru farz edebiliriz. 


     Yazının bulunmasından önceki, yani tarih öncesi döneme gidersek erkeklerin avcı, kadınların ise botanikçi olduğunu görürüz. Kadınlar hangi bitkinin iyi ve yararlı, hangisinin de zararlı ve zehirli olduğunu deneme yanılma yoluyla bulmuştu. Bu bilgiler nesilden nesile aktarılır ve her nesilde bilgiler çoğalırdı. Bu kadınlar hem bitkisel tedaviler yapıyor hem de bazı bitkilerle transa girip gelecek hakkında kehanetlerde bulunuyorlardı. Bu yüzden en güçlü ve ilk şifacılar kadınlardı, daha sonraki dönemin Kamlarıydı (Şaman Türkçe değildir, ayrıca Orta Asya'da erkek kamların kadın giysileriyle tören düzenledikleri biliniyor). Diğer bir değişle tarihin ilk hekimleri ve eczacıları kadınlardır. 


     Sumerlilerin tıpta, astronomide, matematikte ve mitolojide gelecekteki Mısır, Hitit, Yunan gibi birçok medeniyeti etkilediği bir gerçektir. Tedavi uygulamaları MÖ 3000'lerde Mezopotamya'da tapınak rahibelerinin elindeydi. Her türlü hastaya baktıklarından zamanla yetişemez oldular ve ebeliği tapınak dışına çıkardılar. Sonuçta bir kaç pratikle öğrenebilecek bir meslekti. Ataerkil olan Akad ve Asur gibi Sami halkların bölgeyi ele geçirmesiyle, tapınak görevini rahipler aldı. Böylece tapınaklara gelen hastaların tedavisi de rahibelerden rahiplerin eline geçmişti. Diğer yandan zaten tapınak dışında olan ebelik ise kadınlara kalmıştı. Böylece tıp kadınların elinden alınıp, yerine erkekler getirilmişti. Bu aynı zamanda "Anaerkil Töre"den "Ataerkil Töre"sine geçişin de başlangıcıydı. Bu yüzden Hellenistik ve Romalılar döneminde kadın doktorlar çok nadir görülmektedir, çünkü onlara göre "tıp" erkek egemenliğine aittir.  


     Kadınlar ise gizliden veya açıktan, bugün için "alternatif tıp" denilen bitkisel tedavilere devam etmiş ve fakir halkın şifacısı olmuştur. MÖ 4.yy'da Atina'da ebelik yapan Agnodice erkek kıyafetleri giyip anatominin "sözde" babası sayılan Kadıköylü Herophilus'un yanında eğitime başlamıştı. Lakin yakalanıp yargılandı ve ölüm cezası aldı. Fakat kadınların tepkisiyle karşılaşan devlet yöneticileri cezanın uygulamasından vazgeçmek zorunda kalmıştı. MS 1.yy'da "Doğa Tarihi" yazan Pliny'e göre MÖ 1.yy'da yaşamış Elephantis ki Bergamalı Galen'de bahseder, kelliği tedavi etmiş bir ebedir. Yine Pliny'e göre kuduz ve  sıtma ile mücadele eden kadın hekim Laus, güneş yanıklarını tedavi eden Salpe, ebelik ve kürtaj yapan Olympias ve birçok hastalığı tedavi eden Sotira birinci yüzyılda yaşamış, antik dönemin bilinen kadın şifacılarındandır.  


     Başka bir örnekte, Tarsuslu Pavlos'un müridi olan Konyalı Azize Tekla'dır (Thecla). MS 1.yy'da Pavlos'un konuşmalarından etkilenen Tekla ailesini terk ederek kendisini dine verir. Din değiştirdiği için çok tepki almıştır, birçok kere ölüm cezasına çarptırılmasına rağmen her seferinde mucizevi bir şekilde kurtulur ve bu yüzden de Hıristiyanlığın ilk kadın şehidi sayılır.  Bugün Aya Tekla Kilisesi olarak adlandırılan ve MS 4.yy'da yapılan Silifke'deki bir mağarada inzivaya çekilir. Halk onu kutsal bir şifacı olarak ününü duyunca şifa aramak için ziyaret eder. Ruhsal ve fiziksel rahatsızlığı olan hastalar mağaraya yaklaştıklarında şifaya kavuştuklarından dolayı hekimlerin tepkisini çeker. Bu hekimler müşterilerini kaybettikleri için onu bir şekilde ortadan kaldırmak ister, ama Tekla yine kurtulur ve 90 yaşında öldüğü söylenir. Efes'teki Pavlos Mağarası'nın duvarında da Otacı-Şifacı olan Azize Tekla'nın bir freski bulunmaktadır.


Ortaçağ'a geldiğimizde bu kadın şifacılar maalesef politik güç, kilise egemenliği ve erkek baskısı yüzünden cadılıkla suçlanıp yakılmıştı. Ne yazık ki yakılan kadınların %85'i "şifacılık" yaptığı için değil, "büyücülük" yaptığı için cezalandırılmıştı. Kadınlar ancak 19.yy'dan sonra hekimlik yapabilmek için eğitim alabilecek ve daha çok hemşireliğe yönlendirilecekti. Günümüzde dahi hemşireliğe bir kadın mesleği olarak bakılmaktadır. Halbuki bu mesleğin özünde hasta bakıcılığı vardır, doktora yardımcı olmak vardır. Hasta bakıcılığı da doktorlarda olduğu gibi cinsiyet ayrımcılığı yoktur, ama hemşireliğe o gözle bakılmamaktadır. Hıristiyanlık döneminde hasta bakıcılığı görevini genellikle kilisede çalışan rahibeler yaptığı için ve de İngilizcede "hemşire, bacı, kız kardeş" anlamına gelen "sister" denildiğinden, hemşirelik mesleği kadına özgü bir meslek durumuna gelmiştir.



Gelelim Efesli Soranos ile Rufus'a


Roma İmparatorluğu'nun yükselme devrinde yaşayan Soranos varlıklı bir aileden gelmesinin avantajları ile iyi bir eğitim almış ve ünü Efes dışına çıkan bir hekim olmuştur.  Hayatı ile ilgili fazla birşey bilmesek de 4 ciltlik kitap yazmıştır. Latince çevirisini 6.yy. Caelius Aurelianus yapmış olsa da tekrar basımı 1838 ve 1882'i bulacak ve  günümüze parçalar halinde kalacaktır. “Ebelik ve Kadın Hastalıkları”, “Kırıklar, Belirtileri ve Bandajlar” ve “Akut ve Kronik Hastalıklar”  bunlardan üçüdür. 


     Doğum ve çocuk hastalıkları ile ilgilenen Efesli Soranos çocukların sağlığından hastalıklarına, gıdasından banyosuna kadar ayrıntılı notlar almıştır. Annelerin sağlığına önem vermiş, hatta annenin sağlığı tehlikeye girerse ki kürtaj karşıtıdır, kürtajı bile onaylamıştır. Doğum kontrol ve kürtaj Mezopotamya ve Mısır'da biliniyordu, hatta Kleopatra gibi Mısır kraliçeleri de hekimlik yapmıştır. Gebe kalmak istemeyenlere doğum kontrol yöntemleri ile sonlandırmak isteyenlere özel reçeteler hazırlanıyordu. Kadın kendi bedeni üzerinde hak sahibi ise, yani özgür bir kadın ise,  önerilen reçeteler de işe yaramazsa kürtaja başvuruluyordu. Ama onun da kuralları vardı, özellikle de "doğmamışın" korunması için yazılan bu kurallara dikkat edilirdi; Bir, annenin sağlığı tehlike de mi; İki, babalık hakkından dolayı görüşünün alınması; Üç, kürtajlar vahşice yapılmayacak. Bunlar yapılmadığı taktirde yapan da yaptıranda cezalandırılacaklardı. Kürtaj, Hellen ve Roma imparatorluklarında yasak değildi, hatta birçok yazıtta: "…vicdan azabı duyulmamıştır, başarı ile sonuçlanmıştır..” cümlelerine rastlanır. Soranos bu kurallara uyuyor ve gerekli gördüğü taktirde kürtaja onay veriyordu. Kadın doğum ile ilgili birçok aletleri, spekulum, uterus sondası gibi, tarif etmiş, yazdığı "ters doğum" ile ilgili görüşlerini de ancak 15.yy'a gelinildiğinde gerçek anlamda uygulanmıştı.


     Soranos aynı zamanda akıl sağlığına önem vermiş, kendisinin de temsilcisi olduğu "Metodik Okul (MÖ 1.yy-Yöntemsel Okul)" kurucusu Laodikyalı (2) Themison'u eleştirmiştir. Themison akıl hastalarını zincirleyip gıdadan mahrum bırakıyordu, bu yüzden tedavi ettiğinden daha fazla hastayı öldürüyordu. Soranos ise daha akılcı bir şekilde yaklaşılması gerektiğini savunuyordu. Klinik gözlemlemeyle hastaya merhametle yaklaşmanın, hastanın geçmişinin araştırılmasının önemini belirtiyordu. Önerileri bugünkü psikoterapisinde hala kullanılıyor. Raşitizm hastalığının belirtileri ile sözde "tıbbın babası" sayılan MÖ.4.yy'da yaşamış Hipokrates'in biyografisini de yazmıştır.(3) Soranos'un cilt hastalığı yüzünden hayatını kaybettiği varsayılır.




     Bugün Yunanistan'da Efesli Soranos adına iki yılda bir "Soranos Dostluk Ödülü" dağıtılmaktadır. Türkiye'den bu ödülü alan 4 kişi vardır: İhsan Doğramacı (1995),  Erdal İnönü (1999), Doç.Dr. C.Narter [(Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı-Deneysel fetal cerrahi, 2002) ve sadece Narter Soranos’un mesleğine uygun ödül almış görünüyor] ve Zülfü Livanelli (2005).


     Efes'ten diğer hekimimiz ise lakabı "kızıl-sarışın" anlamına gelen "optikçi" Rufus'tur. Efesli Rufus’ta Soranos ile aynı dönemde yaşamış olup, gözün yapısı ile ilgilenmiş, göz lensinden bahsederek ayrıntılamıştır. Lakin, göze gelen ışınlarının lenste kırıldığının belirtilmesi için 16.yüzyılın gelmesi gerekmektedir. Bu yüzden günümüzde fotoğrafçılıkta kullanılan lenslere de onun anısına Rufus adı verilmiştir.


     1600'lere kadar insan anatomisi üzerinde çalışmak yasaktır. Antik dönemde cesetler üzerinde gizlice anatomi çalışmaları yapıldı düşünülür, çünkü MÖ 1.yy'da anatomi çalışmaları yapan Rufus, her ne kadar domuz ve maymunlar üzerinde çalıştıysa da, ayrıntılı bir şekilde anatomi haritası çıkarmıştır. Aynı zamanda hijyene önem vermiş, nabız ile kalp ritmi arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmıştır.  Bir çok hastalığın belirtileri onun tarafından dile getirilmiş olup, "Böbrek ve Mesane Hastalıkları" ile  "Basit Anatomi Kitapçığı" (Elementary Treatise of Anatomy) günümüze kalan kitapları arasındadır. Hayatı hakkında daha fazla bir bilgi yok, ancak Bergamalı Galenos'un dünyaya geldiği sıralarda, yani MS 129'larda öldüğü söylenir.


Efesli Rufus - 17.yy çizimlerinden




     Tüm sağlık çalışanlarının Tıp Bayramı’nı kutlarım...


Sevgilerle,
Semra Bayraktar
KUYETA Ocak/Şubat 109-110
Kuşadası Yerel Tarih Araştırmaları Grubu 

(1) Şahıs ve şehir isimlerinin dillere göre değiştirilmesi karışıklıklar meydana getirdiği için Alexander adını İskender olarak değiştirmeyip orjinalini kullandım. Buna en güzel örnek, Attila'nın Almanlar tarafından Etzel olarak değiştirilmesidir. Halk bunu farklı bir kişilik veya millet olarak görmektedir.
(2) Laodikya antik kenti Denizli'dedir.
(3) MÖ 460-370 yılları arasında yaşamış ve "Tıbbın babası" olarak sunulan Hipokrates tıbbın babası falan değildir, çünkü ondan binlerce yıl önce Sumer, Mısır, Çin gibi "Doğulu"lar tıpta ilerlemiştir. 19.yüzyılda "Batılı"ların kendilerini "üstün ırk" "Doğulu"ları da "aşağı ırk" görmesinden kaynaklanan ve kendilerini Yunan ve Roma medeniyetine bağlamasından doğan bir yanıltma ve bilgi kirliliğidir.  Yani Yunanlılardan önce de tıp yasalarla düzenlenmiştir. Prof.Dr.Şahin Aksoy  Hipokrat'ın tıbbın babası olmadığını söylerken, Prof.Dr.Sait Kapıcıoğlu da "Tıbbın babası Hipokrat değil, MÖ 2980'lerde yaşayan Mısırlı İmhotep'tir" demiştir. Bazı batılı bilimadamları da [Kanadalı hekim Sir William Osler (1849-1919) gibi] bunu yazmıştır. Lakabı "İlaçların Tanrısı" olan İmhotep'in öğretisi yıllarca Hellenler arasında saygı görmüştür, ama sonraki siyasi düşünceler ağır basmış ve zamanla unutulmuştur. Gerçeklerin kabullenilmesi yine yıllar alacaktır.

İmhotep MÖ.2600 - "Tıbbın Babası", MÖ.3.yy örneği,Louvre Müzesi


Kaynaklar:
- Ahmet Acıduman, Işıl Arıtürk, Önder İlgili; Türk Nöroşirürji Dergisi, 2010,Cilt: 20,Sayı: 2 : - Prof.Dr.K.Hüsnü Can Başer: - Die Gynakologie des Soranus von Ephesus: - Saint Antuan Kilisesi-İstanbul : - Prof.Sue Vilhauer Rosser "Women, Science, and Myth" : - Prof.Dr.Sait Kapıcıoğlu makaleleri; Prof. Dr. Recep Akdur "Tıbbi Etik ve Meslek Tarihi";  Prof.Dr.Şahin Aksoy "Tarihte Tıp"



ilgili: