sardes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sardes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2024 Perşembe

Bintepe Kurganları

 

BİN TEPE KURGANLARI


Sardes'in kuzeyindeki mezarlık Bin Tepe Kurganları, Lidya'nın en göze çarpan antik simgeleridir, uzaktan görülebilir ve bölgeyi tuhaf bir büyü yere dönüştürür. Bin Tepe Türkiye'nin, belki de dünyanın en büyük kurgan mezarlığıdır; Mısır'daki Giza platosundan çok daha büyüktür. Bugün Bin Tepe'de yaklaşık 115 kurgan ayakta kalmıştır; 1940'larda en az 149 kurgan vardı, ancak birçoğu tarım nedeniyle tahrip edilmiştir.


ALYATTES KURGANI


Herodot'a göre:

Lidya ülkesi, Tmolos'tan taşınan altın tozu dışında, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında büyük bir mucize deposuna sahip değildir; Orada görülebilecek bir anıt var ki, sadece Mısır ve Babil'dekiler hariç diğerlerinden daha büyüktür: Kroisos'un babası Alyattes'in mezarı vardır, bunun tabanı (krepis) büyük taşlardan ve geri kalanı yığılmış topraktan yapılmıştır. Tüccarlar, zanaatkârlar ve fahişeler tarafından inşa edilmiştir. Ve benim zamanıma kadar mezarın üstünde beş sınır taşı kaldı ve bunların üzerine her birinin ne kadar katkıda bulunduğu yazıldı; ve hesaplama fahişelerin işteki payının en büyük olduğunu gösterdi... Mezarın çevresi altı stad ve iki yüz ayaktır ve genişliği on üç yüz ayaktır. Mezarın yanında büyük bir göl vardır ve Lidyalılar bu gölün sürekli akan pınarlarla beslendiğini söylerler; ona Gygaean Gölü denir. İşte bu mezar böyledir. (Hdt. 1.93)


Alyattes kurganı, Herodot'un verdiği rakamlara çok yakın, yaklaşık 355 m çapında ve 63 m yüksekliğinde, dünyanın en büyük kurganları arasındadır. Teoman Yalçınkaya, 785.000 m3 'ten fazla toprak ve taş içerdiğini ve yaklaşık 2.400 erkek ve 600 yük hayvanından oluşan bir işgücü ile iki buçuk yılda inşa edilmiş olabileceğini hesaplamıştır. “Büyük taşlardan oluşan” krepis duvarı artık ayakta değildir, ancak çoğu Lidya kurganları gibi, 16 tondan daha ağır kireçtaşı çatı kirişleriyle zarifçe oyulmuş bloklardan inşa edilmiş bir odaya sahiptir. Yine çoğu Lidya kurganlarında olduğu gibi mezar odası, yağmacıların keşfetmesini zorlaştırmak için kurganın merkezinden oldukça uzağa yerleştirilmiştir. Antik dönemde zaten yağmalanmış olan oda, 19. yüzyıl Prusya konsolosu Ludwig Peter Spiegelthal tarafından keşfedilmiştir.


KARNIYARIK TEPE


Alyattes Tümülüsü, Bin Tepe'nin sırtını taçlandıran ve diğer tüm höyükleri gölgede bırakan üç muazzam kurgandan biridir. Bu üç dev kurganın ortancası Karnıyarık Tepe'dir. Çapı 230 m ve güneyden yüksekliği 53 m olan höyüğün ayak izi Giza'daki Büyük Keops piramidi kadar büyüktür. Alyattes'in mezarı antik dönemde açılmış olduğundan, 1962'deki Sardes keşif heyeti arkeolojik araştırmalarının bir parçası olarak Karnıyarık Tepe'yi seçer. Yıllar içinde birçok araştırma yapılır. 


Karnıyarık Tepe'nin benzersiz bir özelliği de kurgan içindeki krepis duvarıdır. Krepis duvarları genellikle bir kurganın dışını çevreleyerek toprak dolguyu tutar ve keskin bir kenar sağlar. Ancak bu duvar kurganın içine gömülüdür ve hiçbir zaman tamamlanmamıştır. Bu krepis duvarının, yaklaşık 85 m çapındaki daha eski ve daha küçük bir kurgana ait olduğu anlaşılmaktadır. Görünüşe göre inşaatın erken bir aşamasında, inşaatçılar kurganı genişletmeye karar vermiş, çapını neredeyse üç katına çıkarmış ve bitmemiş krepis duvarını terk edip gömmüşlerdir. Bu neden gerçekleşmiştir? Daha küçük bir kurganın yeri daha güçlü bir kişi tarafından mı ele geçirilmişti? Kurganın sahibi büyük bir servete sahip olduğu için mi daha büyük bir mezar anıtı yaptırabilmiştir? Bunu bilmiyoruz. Büyük kurganın muhtemelen kendi krepis duvarı vardı, ancak neredeyse hiçbir izi günümüze ulaşmamıştır.


Krepis duvarı, ince işlenmiş kireçtaşı bloklardan oluşan iki tabakadan ve yuvarlak bir “destek tabakasından” oluşmaktadır. Çalışmaya son verildiğinde duvarda iki boşluk kalmıştı ve üst tabakada birkaç blok eksikti. Boşluklardan biri büyük bir ana kaya çıkıntısının önünde bırakılmıştır; bu çıkıntının bir kısmı bloklara benzeyecek şekilde oyulmuştur, böylece duvarın kendisine dahil edilebilir. Diğer boşluk ise gariptir, çünkü duvar bölümleri kapı söveleri gibi düz bir şekilde bitmektedir, sanki inşaatçılar aradaki boşluğu doldurmaya niyetli değilmiş gibi. Ancak, bu boşlukta ana kaya duvarın üstünden oldukça yükselmektedir, dolayısıyla burası mezara giriş olarak kullanılmış olamaz.


Birçok taş, muhtemelen duvarın farklı bölümlerinden sorumlu taş ustalarının ekiplerini tanımlayan yazılı işaretler taşımaktadır. İşaretler arasında Hanfmann'ın (muhtemelen yanlış olarak) “Gugu” olarak okuduğu bir sembol, gamalı haç çiftleri ve Α ve Θ gibi harfler bulunmaktadır. Bu taşçı işaretleri ve inşaatın diğer detayları, Lidyalıların bu duvarı inşa etmek için işgücünü nasıl organize ettiklerini belirlememize olanak sağlamaktadır. Duvarda, her biri farklı bir bölüm veya kurstan sorumlu olan ve bazen (ama her zaman değil) yaptıkları işi işaretlerle belirten en az yedi ayrı duvarcı ekibi çalışmıştır.


1964 yılında Roma dönemine ait bir tünel ağını ortaya çıkardık. Roma tünelleri modern tünellerden daha küçüktür - 70 cm genişliğinde ve 1,8 m yüksekliğinde, sadece bir kişinin geçebileceği genişliktedir. Antik tünellerin yaklaşık 130 m'si takip edilmiştir ve keşfedilmemiş başka tüneller de kurganın içine doğru devam etmektedir. Tünellerin çoğu ya da tamamı, belki de daha sonraki tünellerden kalan toprağı bertaraf etmek için kasıtlı olarak geri doldurulmuştur. Krepis duvarı boyunca bir noktada, Romalı kaşifler en alt tabakada bir boşluk bulmuş ve bu nedenle duvarın üstünden bir blok kaldırarak duvarın arkasında bir tünel açmışlardır.


Bu tünel, kurgan dolgusu olduğu ortaya çıkınca hemen terk edilmiştir. Daha ileride, iki işçi ekibinin karşılaştığı ancak bölümleri arasına son bloğu yerleştirmedikleri ikinci bir kısa keşif tüneli kazmışlardır. Üçüncü bir noktada, Romalılar krepis duvarının arkasını 7 metre boyunca kazmış ve daha sonra tünelin devam ettiği duvarın ön tarafına geçmek için üst tabakadan bir blok çıkarmışlardır. Bu tür antik soyguncu tünelleri Alyattes kurganı ve Bin Tepe'deki diğer kurganların çoğunda bulunmaktadır.


Roma tünelleri geri doldurulduysa, bunların bir odaya açılmadığını varsayıyoruz, çünkü geri doldurma muhtemelen diğer tünellerde devam eden keşiflerden kaynaklanmıştır. Kurgandaki büyük yarık (“Karnıyarık”) da orijinal zemin seviyesine ulaşacak kadar derin kazılmamıştır. Roma tünelleri ve bizim tünellerimiz kurganın merkezine kadar girmiş ve daha sonra mezar odasını bulmak amacıyla merkezin etrafındaki alanı araştırmıştır. Bu tüneller kurganın inşası hakkında önemli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Ancak kurgan içinde yarım kilometreden fazla tünel kazılmasına rağmen henüz bir mezar odası ortaya çıkarılamadı.


Bu kurganda kimin gömülü olduğunu bilmiyoruz. Muazzam büyüklüğü, Lidya kraliyet ailesinin bir üyesine ait olduğunu düşündürmektedir. Arkeologlar bir zamanlar, kısmen çağdaş şair Hipponax'ın bir pasajına dayanarak, Mermnad hanedanının ilk kralı Gyges'e ait olduğuna inanıyorlardı:


İzmir'e doğru giderken, Lidyalıların topraklarından; Attales'in mezarı, Gyges'in anıtı, [...] steli ve Mytalis kralı Tos'un anıtının yanından geç.... karnını batan güneşe doğru çevir.


Bu yorumda Attales Alyattes'tir; Gyges'in anıtı Karnıyarık Tepe'dir ve Tos'un anıtı da Karnıyarık Tepe'nin batısındaki Bin Tepe, Kır Mutaf Tepe'deki üçüncü büyük kurgandır. Bununla birlikte, kurgan dolgusundan elde edilen çanak çömlek, daha büyük olan kurganın MÖ 600'den daha erken bir tarihe ait olmadığını gösterir. Gyges yaklaşık MÖ 644 yılında öldüğüne göre, burası onun mezarı olamaz. Kurgan için mümkün olan en erken tarih yaklaşık MÖ 600 ile 547 arasıdır; Lidyalıların Persler tarafından devrildiği dönemdir. Bu nedenle muhtemelen kraliyet kurganları inşa etmediler; Çünkü sadece iki kral vardı: Alyattes ve Kroisos. Alyattes'in mezarı neredeyse kesin olarak Bin Tepe'deki en büyük kurgan olan Koca Mutaf Tepe'dir; ve Kroisos Persler tarafından alınmış ve Kiros'un güvenilir bir danışmanı olmuştur; muhtemelen bir kraliyet kurganına gömülmemiştir. Eğer bir kral değilse, bu mezar bir kraliçe için olabilir mi?


Sardis Kazısı link

çeviri SB




SB NOTLARI:

- "Adını Saka önderi Gogu’dan (Gagu, Gugu, Gog, Gök Han) alan Gog Boyu MÖ 665’de Kür-Araz’ın yukarı bölgelerine yerleşir... Asur Aşurbanipal (MÖ 685-631) yazıtında Luddilerin (Lidya) kralı Gugu olarak geçer... Kral Gyges’in (Gugu) adının Ogyges’ten (-Gyges), yani Oğuz’dan türetilmiş olma ihtimali bile bulunmakta" (SB-Turova ve Saka Türkleri).


- Bintepe Kurganları, Lidyalılara değil Saka-İskit Türklerine ait. Çünkü ilk kurgan İskitlerin gelmesiyle görülüyor ki bu Alyattes (Ulu-Ata) Kurganı'dır. Diğer yandan yukarıdaki veriler ışığında, babası Sadyattes'in (ö.635) kurganı ya da dedesi Ardys (Ardus, ö.637) ile büyükdedesi Gyges (Gugu/Gök, ö.644)'e ait kurgan yok! Ya da henüz bulunamadı veya adlandırılamadı! Gyges dönemiyle birlikte Kimmer (665) ve Saka-İskitlerle ya mücadele ya da ittifak halindedirler.


"Gyges oğlu Ardys’ü (Ardüs) Kimmerlerin istilasından kurtaran İskitler dışında, Ardüs’ün torunu da İskitleri barındırmıştır. Ardüs’ün torunu Alyattes (AlüAttes>Ulu Ata) ise, Siyarekses’in oğlunu öldürdükleri için Medlerden kaçıp ona sığınan Sakaları ağırlamış, daha sonra da onları paralı askerler olarak kullanmıştı. Üstelik Gyges’ten Karun’a (Kroisos) kadar Lidyalıların kaç kralı ya da soylusu vardı ki bu 500’den fazla tespit edilen (Lidya sınırları içinde) kurganlar onlara ait olabilsindi! Ayrıca Lidya Kralı Kandalus’u öldürüp dul kraliçeyle evlenen Gyges ne kadar Lidyalıydı? Bu kurganların Kimmer ya da Sakalara ait olduğu gün gibi ortadaydı." (SB-Turova ve Saka Türkleri)


EK:

Saka Türkleri, MÖ 100-MS 630, Spiti Vadisi / Hindistan-Tibet ve
Karnıyarık Kurganı, MÖ 600-547, Salihli

Yengi Öge Bey'den 
Kağan mührünün üzerinde bulunan eski Türkçe yazı damgaları ile "Sözüm" ibaresi. Kırgızistan, Talas bölgesi, Atlakh yerleşimi.
(Kaynak: A.S. Amanjolov "Eski Türk Yazısının Tarihi ve Teorisi" kitabı, s.97)







Sardesli Artemis

 


“Lidyalılar’da Hellenleşme Sardes’e Zeus tapınağını inşa ettiklerinde yaşandı."(Georgios Nakracas )


Lidya'nın başkenti Sardes’te (Salihli) Zeus tapınağı yoktur. Ancak kültü ve kutsal alanının varlığı Pers Dönemine (MÖ 6.yy) kadar gittiği epigrafik kanıtlardan bilinmektedir. Lidya'nın baş tanrıçası Artemis'tir. Lidçe Artimuu, Likçe Ertemi dedikleri "tanrça"nın adı Türkçedir ve Ertem/Erdem olarak hâlâ kullanılır.


"Geç Helenistik dönemden Roma dönemine tarihlenen ve Sardes'te Zeus kültünün bazı yönlerinin devam ettiğini kanıtlayan “Zeus'un hizmetkârlarından” Zeus'a ithaflar içeren birkaç yazıt bulunmaktadır. Bunların dışında, Paktolos'un doğu kıyısında, tapınağın nispeten yakınında bulunan Droaphernes yazıtı özellikle ilgi çekicidir; MÖ 4. yüzyıla ait bir Ahameniş orijinalinin MS 2.yüzyıla ait kopyası olan bu yazıtta “Baradatesli Zeus ”a bir heykel adanmıştır. Ne bu kültün doğası (erken tarihi ve Pers kökenli olması dışında), ne bu tanrının adı ve kimliği açıkça bilinmektedir, ne de Artemis Tapınağı'ndaki varlığı tespit edilmiştir." [Fikret Yegül, 2020]




“Hellenization of the Lydians happened when they built the temple of Zeus in Sardis.” (Georgios Nakracas )


There is no temple of Zeus in Sardis (Salihli today), the capital city of Lydia, but the existence of his cult and sanctuary is known from epigraphic evidence dating back to the Persian Period (6th century BC). The chief goddess of Lydia is Artemis, Artimuu in Lydian language, which is Ertemi in Lycian is not İndo-European or Greek origin. It is Turkish of etymology; Ertem/Erdem. The meaning is "virtuous", but back in time it was "virgin", just like the character of Artemis, a "virgin" goddess. Erdem and Ertem is in use as male/sur-name today.



"There are several inscriptions dating from the late Hellenistic to the Roman era that bear dedications to Zeus “from the servants of Zeus” that attest to the continuing observance of some aspect of Zeus cult at Sardis. Apart from these, of particular interest is the so-called Droaphernes inscription, found on the east bank of the Pactolus, relatively near the temple; it is a 2nd-century AD copy of a 4th-century BC Achaemenid original carrying a dedication of a statue to “Zeus of Baradates.” Neither the nature of this cult (except for its early date and Persian origin), nor the name and identity of this deity are clearly known, nor is its presence in the Temple of Artemis established." [Report 7: The Temple of Artemis at Sardis (2020), by Fikret Yegül]


SB


16 Eylül 2024 Pazartesi

Orat, Ortak

 

"Selleis Irmağı kıyılarından Arisbe'den kocaman kızıl atların getirdiği Hyrtakesoğlu Asios."

(İl. 2:839)


* Kocaman Kızıl Atlar = ORAT, donları al ile doru arasında olan atlar.

* Hyrtakes/Hyrtakos/Hyrtakus (ὑrtakídis//Ὑρτακίδης) = URTAK - ORTAK/G





* Asios = ASİ, AS/Z TÜRKLERİ


Heredot; "ASYA adı da Prometheus'un karısından gelir, ama Lidyalılar bu ada sahip çıkma isterler; ASYA, derler, adını Prometheus'un karısı olan ASİA'dan değil, MANES oğlu (Cotys) KOTUZ'un oğlu olan ASİAS'ın adından almıştır. Bu ASİAS adını SARDES boylarından birisi olan ASİAD'lar da taşır."


* Titan Japetos (Iapetos/Yapetos) oğlu Prometheus = Ata Yafes oğlu (Pro-)MED(-eus) = Med Türkleri / Ateş / Kamlar

* Manes = Manas (Türkçe)

* Cotys, Kotus = Kotuz (Türkçe)

* Sardes/Sardeis = Doğu'da Sparda, Babil kaynaklarında Sapardu, Elam yazıtlarında İşbarda. Saka Türklerinde bir Kağan adı; İşbara. Manas destanında "Sart, tüccar, kervanbaşı", Lidya'nın başkenti Sardes/Sart'ın da "Büyük Kral/Kervan Yolu" başlangıcı olması. İlginç olanıysa "Sardes" adının ilk kez MÖ 7.yy'da yaşamış olan Sappho'nun şiirinde görülmesi, öncesi yok. Yani Sard(-es) adını Saka Türkleri vermiş oluyor. Çünkü o dönemde "Ahamenişler"in Anadolu'da olmamasını bırakın henüz "doğmamış"lardı bile. 😉


SB / Turova ve Saka Türkleri

NOT: Saka kralı Azes'in obasına da "Asii, Asiani" denilirdi.


***

"Asius, son of Hyrtacus, whom his horses tawny and tall had borne from Arisbe, from the river Selleïs." (Iliad, 2:840)

Gr:"ἄsios ὑrtakídis ὃn ἀrísbithen féron ἵppoi aἴthones megáloi potamoῦ ἄpo sellíentos. (Ἄσιος Ὑρτακίδης ὃν Ἀρίσβηθεν φέρον ἵπποι, αἴθωνες μεγάλοι ποταμοῦ ἄπο Σελλήεντος.)"


* Tawny and tall horses = ORAT (Tr. etymology),  red chestnut coloured horses.

* Hyrtakes/Hyrtakos/Hyrtakus (ὑrtakídis//Ὑρτακίδης) = U/ORTAK/G (Tr.etymology), co-workers, partner.

* Asios (ἄsios//Ἄσιος) = ASI, AS/Z TURKS.

The tribe of the Scythian/Saka-Turk of king Azes is called;  ‘Asii, Asiani’.


Herodotus; ‘...ASIA after the wife of Prometheus;​ yet the Lydians claim a share in the latter name, saying that ASIA was not called after Prometheus' wife ASIA, but after ASIES, the son of COTYS (Kotus), who was the son of MANES, and that from him the ASIAD clan at SARDIS also takes its name.’


* Titan Japetos (Iapetos)' son Prometheus = Ancestor (=Ata,Tita, Tr etymology) Yafes son (pro-) MED (-eus = the suffixes -eus is not Greek, but Anatolian origin), Med/Media Turks. Yafes (Japetos/Iapetos is also considered by the "Holy books" as the ancestor of the Turkish tribes.

* Manes = MANAS (Kyrgyz Tr.), Leader/hero name and epic "Manas Saga" or "Epic of Manas".

* Cotys = KOTUZ (Tr.etymology), Tibetan ox, wild bull.

* Sardis/Sardes/Sardeis = As "Sparda" in the East sources, "Sapardu" in Babylonian, "Ishbarda" in Elamite inscriptions. The name of a khan (kagan) among Saka Turks is "Işbara". In the Manas saga, "Sart" is a "merchant, caravanbashi" . The capital city of Lydia, Sardes/Sart is also the beginning of  "Great King Road / Caravan Road". The interesting thing is that the name "Sardes" was first used in 7th c BC, in the poetry of Sappho, not before. In other words, Sard(-es) is given name by the Saka Turks. Because at that time, let alone the fact that the "Achaemenis" were not in Türkiye (Anatolia / Asia Minor), they were not even "born" yet.


SB.





8 Ekim 2017 Pazar

Gökdirekleri ve Yumurta Çatlatmak





Tuğ’ların (Gök-direklerin) ucu, Sumer’den Baykal Gölü kıyısındaki Şaman Direk’leri ve Azerbaycan Tuğ uçları gibi aynıdır, Tanrı ve Kutsal Direk'i gösteriyorlar. Sumerler’de şamanism dini bir ekincilik dinine çevirilenden sonra hala da bu Türk şamanik “Gök Direk” geleneğini ve hatta biçimini korumaları ilginçtir.


Bu Gök-Direkleri ki buzulluk-öncesi Türk şaman geleneği olarak buzulluk devri geçerken, Türklerin genetik ve dil aile kardeşi olan Amerikan Yerlilerinde ve Avro-Asya’da önce taştan yapılmış biçimde “Göbekli-Tepe” ve sonra değişik biçimlerde Sumer’de ve Türk şamanik ile Türk müslüman toplumlarında Direk, TUĞ ya da Sancak biçiminde gözüküyor ve hatta Minareler bile ondan alıntılar yapıyor, öyleki şamanın 3 halkalı basamakları da gözüküyor. 









Yumurta Kutsallıkı
Kötü Ruhlardan Korunmak Türk-Sümer ve Anadolu Medeniyetlerinde



Türklerde özellikle Azerbaycan Türklerinde “YUMURTA KUTSALLIKI” ve onla bağlı sözcüklerin Türk-Sümer bağı’da buna örnek olarak bu makalede ele alınmıştır.


Geçen yıl Türkiye’de Manisa’da yerleşen Sardis kentinde, bir eskilere dayanan, ev ki önceden depremde dağılmış idi ve sonradan yenilenmiş idi, onun yerinin döşemeleri altında, iki özel kap tapıldı ki onun içinde tunçtan yapılmış şeyler, bir yumurta kabuğu ve iki sikke vardı. Onu tapan (bulan) arkeologlar (arxabilimcileri – Arkacı 1) , yumurta kabuklarının o evde yaşayanların-oturanlarını kötü ruhlardan yani “kazalar”dan ve depremler den, korunmak için kullanılmış olmalarını düşünüyorlar. Sikkeler 54 ve 68 D.S. tarihini daşiurlar ki oda bir kaç on-yıl depremden sonra demek dir.



[Sardis "Digging Up Demon Traps in Ancient Sardis, 2014" :link]



<Sardis : Lydian > haman SART dır ki Manisa’da yerleşiyur, SARDİZ özü Lidya’lıların başkenti olmuştur. Lidya’lılar Etruskların kökeni olmuşlar ve Alinei ve ayri dilciler her ikisini de Türk olduklarını betimliyürler. (adi <Etruschi erano Turchi = Etrusklar Türk idiler > olan Alinei’nin 2013'de yaylanan kitabı)


Bunca Lidya’lıların bu “kötü ruhlar”dan korunmak geleneği öylece ayri Türklerde de vardır. Buna örnek olarak Azerbaycan Türklerine o cümleden Güney Azerbaycan’da olan benim şeherim XALXAL’da da aynen LİDYA geleneki vardır ki ona “GÖZ-GÖZ ELEMEK” yada “YUMURTA ÇATLATMAK” deyerler.






“Göz-Göz Elemek” ya “Yumurta Çatlatmak” bizim evde sık-sık önce anam şimdi kız kardeşim yapiyur. Bu töre birisine “göz deyib” hastalansa ya da birisi yıkılınca yada bir kaza olunca yapiliyur ta “kötü gözlerden” korusun. 

Nasıl yapiliyur: 
1- buniçun bir yumurta, iki tane sikke , bir küçük kömür parçasi gerekiyür. 
2- Yumurtani sol ele alıb ve sağ elde kömürü götürüb ve sonra kötü gözlü ya hastani görenlerin adını getirib deyerler <Fatma’nın Sağ Gözü – Sol Gözü> ve ayni zamanda çok küçük 7 milimetrilik 2 yuvarlak kömürle yumurtanın üstünde bir-birinin yanında çekerler ve yene bir ayri adı deyib onunda “SAĞ-GÖZÜN ve SOL-GÖZÜN” o yumurta üstüne sırayla çizerler böyleki tüm yumurta’nın üstü doluyur ... bu adamların adı kurtarandan sonra “YOLDAN GEÇENİN SAĞ GÖZÜ SOL GÖZÜ” ve ya “KÖTÜ GÖZLÜ’nün SAĞ GÖZÜ , SOL-GÖZÜ” de deyib son gözleri çekerler. 
3- şimdi bu yumurtanın başını üste ve altını altda dutarak onu iki sikkenin ortasına koyub ve iki parmakla onu basarken bu şahslerin adını getirib yene deyerler : 

Örnek: Fatma’nın sağ-gözü sol-gözü, Zeyneb’in sağ-gözü sol-gözü ve ... bu yumurta kimin adında “çırt” sesiyle çartlarken ve sonra qırılıb onun içine sikke düer ken deyerler: “kötü köz çırtladı” ve “kada-bala getdi” . 




SARDİS tapıntısında aynen yumurta ve sikke vardır ama kömür yerine demir “mih” vardır.



GÖZ-GÖZ elemek , YUMURTA ÇATLATMAK : Khalkhal (Xalxal) Ardabil , Azerbaycan , İran bu “yumurtani çatlatmak” ya “göz-göz elemek” malzemeleri : 1-Kömür 2- iki sikke 3 – yumurta burada değişik adamların adını aprarak onların sağ-gözü, sol-gözü deyerek bu gözleri yuvarlak olarak yumurtanın üstüne çekiyürüz.


Bu şekilde gözükiyür ki biz iki sikkeni göz-göz çekilmiş yumurtanın birini yumurtanın üstüne ve obirini altına koyub ve gözvuran kişilerin adını apararak deyerüz : “yoldan geçenin sağ-gözü sol gözü” , “Aylar Hanımın sağ-gözü sol gözü” , “Hasan Ağa’nın sağ-gözü sol-gözü” ve... böylece tüm tanışların adını söylerük ve sikkeleride altdan-üsten bir-az basarak bu işi sürdürerük. sonunda bir adı çekerken yumurta kırılar ve kötü-göz (nazar) da geçer-geder.


Xal-xal’da yumurat üzre “GÖZ” çizmek aynen türklerde “GÖZ-BUNCUKU” olarak gözükiyür ki bu “GÖZ” lar aynen ÇATAL-HÖYÜK’de de bir “BEREKET-BOLLUK’in KORUNMASI” tamğasi gibi duvralarda çizilmiştir:


Sardis kazılarında evin Yer-Döşemeleri altından çıkan kapda : Çırtlamış (çatlamış) Yumurta, bir çiv, bir iğne ve kaç tünc şeyler ki bir ritual-töre’ni gösteriyür.



Aref Esmail Esmailnia, Güney Azerbaycan, Mayıs 2017
Arif Ismayıl Ismayılniya
Gök Qubbesi-Yumurta Qutsallığı Ve Türk-Sumer-Etrusk-Anadolu Medeniyetler Ilişgisi/pdf







ilgili:







9 Mayıs 2016 Pazartesi

Kibirli Kral Karun...



Lidya kralı, varlıklı Karun,
(Kyros Tanrı gibi korkuyor olsa da ondan),
Esir düşmüştü bütün o gurur, kibiri içinde,
Ve yanmaya götürülüyordu diri diri...
Ama öyle bir yağmur başladı ki ateş söndü,
Kaçıp kurtuldu Karun, şansı birden döndü,
Ne çare ki, o bunu katmadı dağarcığına,
Ağzı açık çekildi ipe, darağacına....

Kibirli kral Karun'un sonu idam oldu,
Sanmayın saltanatından bir fayda buldu...


Lidya Kralı Krezüs (Karun) 
y.MÖ.490-480 - Amfora
Louvre Müzesi








Anatanrıça Kybele
MÖ.3.-2.yy, Sardes (Sart-Sardis) 
Ex Maurice Nahman collection, Paris,ca. 1953; collection of Kenzo Takada,Paris, acquired ca. 1970.Published:J.Eisenberg,Art of the Ancient World,vol.XIX,2008,no.3.








30 Mart 2015 Pazartesi

İSKİT ANACHARSİS ve BOZKIR KANUNU



"Dareios'un sefer açmış olduğu Pontos'un çevresi, Skyth'ler bir yana bırakılırsa, en geri insanlarla  kuşatılmıştır. Denizin beri yakasında Skyth'lerden başka, kafası aydınlanmış bir ulus gösteremeyiz,  Anakharsis'den başka doğru dürüst bir adamın anısını bulamayız. Hatta, insanlar için pek önemli bir alanda eşsiz bir sütünlük göstermiş olan Skyth ulusunun bile öbür işlerine pek kulak asmam. Ama bu önemli sorunu  Skyth'ler, görülmemiş bir ustalıkla çözümlemişlerdir. Şunu demek istiyorum; Kendilerine saldıran hiç kimse, onların ellerinden kurtulamaz ve kendileri istemdikleri sürece kimse onları bulup bastıramaz; öyle insanlar ki ne kentleri vardır ne kaleleri, hepsi de atlıdır ve ok atarak savaşırlar. Evlerini peşlerinde taşırlar - zira ekip biçerek değil, hayvancılıkla geçinirler, evleri arabalarıdır - böyle insanlar yenilebilir, ele düşürülebilir mi?"

Heredot, 4:46


"Akıllı adamlar problemleri tartışır, aptal olanlar ise karar verir."

Bu hikaye yedi zeki adamdan biri olan, 
İskit Anacharsis hakkındadır.


Kral çadırının içinde, göçebelerdeki genel adet üzerine çömelmişti. Deri pantolonu çıkık dizlerini sıkıca sarıyordu. Bilezik, küpe ve broş takmıştı. Meşalelerin ışığı yüzüne vuruyordu. Kral duvarlar yüzünden çok zor gözüküyordu. Yalnızca ocağın üzerindeki açıklıktan görülebiliyordu.


Göçebelerin yanına yeni gelen bir adam, sade ve bol bir elbise giymişti. Barbarların muhteşem elbiseleri ve takıları yanında görüntüsü çok sönük kalıyordu. Uzun,gri saçlarını keten bir bez parçasıyla bağlamıştı. Büyük gözlerini korkuyla açtı.


“Sen kimsin” diye sordu kral yabancıya. Kralın ağzından çıkan sözler kırbaç darbelerine benziyordu. O sırada, kralı dinleyen Anacharsis gözlerini çevirmeden ona baktı. Hatta umursamaz bir tavırla kralın karşısında durmaya devam etti. Anacharsis o anda, mermerden yapılmış tapınaklı o şehri hatırladı. 


Göçebelerden hiçbiri Anacharsis’in niyetini anlayamamıştı. Sesi yaralı bir hayvanın ya da çağlayan bir dereninki gibi anlaşılmazdı. Kalabalığın içindeki bazı insanlar ayakta duruyorlardı. Satılacak köleler olmalıydılar. 


Anacharsis kendi dilinde konuşmaya başladı. Herkes dikkatlice onun elbiselerini ve görünüşünü inceliyordu. Daha önce Yunanlıların arasında bile İskit olduğu için aşağılanmamıştı. Ancak kendi vatanında…


İskitliye adını, başka bir Yunan şehrinden geldiği düşünülen ve İskit bir kölesi olan, Alcaeus’un oğlu Cleomenes vermiştir.  Anacharsis sepetleri huş ağacının kabuklarına benzer nesnelerle doldurdu. Çoğu daha önce onun hiç görmediği papirüslerdi.


“Dikkat et!” demişti geveze Yunanlı telaşlı bir sesle. O anda tüm geçmişini hatırladı.


“Pittacus’umu sakın kırma. Buraya Thales’in öğretilerinin olduğu parşömenin yanına koy. Sepeti bilgelikle doldur ki hiçbir zaman kaybolmasın.”


“Sepetleri nasıl bilgelikle doldurabilirim ki?” dedi Anacharsis Yunanlıya.


“Ne demek istedin?” diye sordu Yunanlı şaşkınlıkla.


“Yani bilgelik hiçbir şeye koyulamaz, Kuşların uçmasını ve çimenlerin kokusunu nereye koyabilirsin ?” dedi Anacharsis.


“Çok ilginç! Sence kim en büyük bilge?” diye sordu Yunanlı mırıldanarak.


“Vahşi hayvanlar.Çünkü içgüdüleri ile yaşıyorlar.”


“Peki, hangi hayvan?” diye sordu Yunanlı.


“Hepsi. Onlar içgüdüyü kanunlara tercih eder.”


“Peki ,sence kim en cesur?” diye sordu Yunanlı.


“Vahşi hayvanlar.Onlar sadece özgürlükleri için yaşarlar. Tıpkı Karadeniz’in kuzeyinde bozkırlarda yaşayan, göçebe halkım gibi.” “sen bir İskit misin?” diye sordu Yunanlı.


Atina’da vahşi köpeklerin yerine bile İskitler kullanılırdı. Zaten başka bir işe yaramazlardı da. Kısa bir süre öncesine kadar bu barbar ve vahşi insanlar Yunanlıların fikirlerini yıkmıştı. 


Ancak Yunanlılar ile İskitler arasındaki dostluk bir sürü kötü tesadüf yüzünden sona erdi. Yine de ölümsüz Tanrılar Anacharsis’in Yunanlı efendisi Cleomenes ile iyi arkadaş olmasını istiyorlardı. O ana kadar Cleomenes yolculuğun amacını unutmuştu. Kölesi Anacharsis’in sıcak ve küçük odasındaki Yunanlıların dünya hakkında bilmedikleri bir çok şey öğrenmişti. 


Medeniyetleri yok edilmiş vahşilerden birisi olan Ezop’un fabllarındaki hayvanlarla ilgili öyküler, Homer’in bahsettiği canavarlarla savaşan kahramanları içeren destanlar kadar önemliydi bunlar. Bu yüzden Anacharsis Cleomenes’e Ezop’un İskitli Thales olduğunu söylemişti.


Cleomenes kölesini alıp Propontis’teki (Marmara Denizi’nin antik çağdaki adı) Kyzicos’a (Erdek/Belkız) gitti. Homer’in ataları kuzeyden gelmiş ve Kyzicos’da doğan Arimpeans hakkında şiirler yazması ve Homer’in öğretmeni olarak düşünülen Aristeas’ın da buralı olması halkı onurlandırmıştı. 


"Ariesteas’ı okuduğum zaman inanılmaz öykülerle karşılaştım: Yarısı aslan,yarısı kartal olan ejderhaların altın bulması ve kurtlara dönüşen gezginler gibi."


Başlangıçta Kyzicos halkı ,İskitler ve Anachasis’in düşüncelerine Aristeas’ın şiirlerinden daha fazla şaşırdılar. Ona annesi, babası ve ulusu hakkında sorular sordular. Şüphe ile göğsündeki ve omuzlarındaki dövmelere baktılar. Onun bir İskit olduğunu anlamalarına rağmen Yunanlılar gibi hor görmediler. Hatta halk toplantısına katılmasına bile izin verdiler.


KYZİCOS'TAN BİR LAHİT "ÜÇ GÜZELLER"


Anacharsis Kyzicos halkının kendi çıkarlarını ülkenin çıkarlarından daha üstün tuttuklarını anlamıştı. Niçin kendine bu kadar çok soru sorulduğunu anlamaya çalışıyordu. Muhtemelen diğer milletlerin; içinde tapınak,tiyatro, spor salonu ve hapishane olan şehirler inşa edemediklerini düşünüyorlardı.


“Senin yaşadığın yer Yunan şehirlerinden farklı mı?” diye sordu Kyzicos’taki insanlardan biri. “Evet” dedi Anacharsis.


Daha sonra Anacharsis Yunanlılara zenginlikle övünmeyen, çok iyi ok atan, çıplak ayakları ile yürüyen, toprakta gökyüzünün altında sanki bir tapınaktaymış gibi kendilerini güvende hisseden, samimi İskit halkından bahsetti. 


Ayrıca İskitlerin peynir ve et yiyip, çiğ süt içtiklerini anlattı. Yunanlılardaki lüks hayat özentisinin, İskitler arasında hiçbir şey ifade etmediğini, kendi zevkleri uğruna zengin ve güçlü insanların örümceğin bir sineği yakalaması gibi, fakir insanları kendilerine köle etmemelerini belirtti.


Kyzicos’taki en uzun gündü. Halk meclisi Anacharsis’i Yunanlı yedi bilge kişiden birisi olarak ilan etti ve Aristeas’ın yetiştirdiği söylenen zeytin dallarından yapılmış bir taçla ödüllendirdiler.


Ancak Anacharsis’in yedi bilge kişiden bir olması, efendisi Cleomenes’e yetmemişti. Çünkü Anacharsis’in hikayelerini dinleyince Yunanlıların düşüncelerini geliştirebileceğini anladı. Bu olay Anacharsis’e büyük ün kazandırdı. 


Kısa bir süre önce kimse onu tanımazken, şimdi ismi Pittacus ve Thales ile beraber anılmaya başlanmıştı. Hiç kimse onun İskitli bir prens ve Cleomenes’in kölesi olup Yunanistan’a kanunları öğrenmek için geldiğine inanmıyordu. 


Hatta çoğu insan adını kullanarak güç ve zenginlik sağlamaya çalışıyordu. Korinth’te zenginler arasında oluşan sınıfa , çömlek ustaları “Anacharsis’in Krallığı” adını vermişti. Diğer yandan Anacharsis Yunan dünyasında bu ünü yüzünden çok düşman edinmişti.


Birçok şehirden gelen insanlar Kyzicos’taki tapınakları görmek yerine İskitli bu alimi ziyaret ediyorlardı. Kyren’den Tarentum ve Massa’dan gelen bu insanlar sadece öğrenme arzusu duyuyorlardı. 
Cleomenes Kyzicos’ta yapılan halk oylamasıyla meclis üyesi oldu. 

Anacharsis’te şehir meydanındaki tunç plakanın yanında Kyzicos’un vatandaşı olarak ilan edildi. Çok geçmeden şehir meydanına giden yolda Proconesus mermerinden heykeli yapıldı. Heykeltıraş uzun zamandır giymediği bol ve sade elbisesiyle onu tasvir etti. Alnındaki kırışıklıklar ve gözlerindeki ifade Yunanlıların çok hoşlandıkları düşüncelerini gösteriyordu. Rahat ve adil kişiliğini bozkırlardan ve tabiattan almıştı.


Anacharsis şöhretten hiç hoşlanmadı. Hayranlıkla dolu fısıldamalardan ve her dediğini yapan öğrencilerden çok sıkılmıştı. Adaletin sadece İskitler arasında olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden bozkırlara geri döndü.


“Sen kimsin?” diyen kralın sesiyle Anacharsis kendine geldi.


“Herhalde bir İskit ancak sizin kadar muhteşem olabilir yüce efendim” dedi Anacharsis.


“İskitlerin kanatları yoktur. Papai (Tanrıların ve insanların babası olan İskit Tanrısı) bize uçmayı öğretmedi. Biz sadece bozkırlarda yürür ve ata bineriz” dedi kral sitemkar bir şekilde.


“Dağlara tırmandım, yeryüzünde gökyüzünde Tanrıların yaşadıkları yerlerin uzunluğuna denk olan karlı tepeleri gördüm. Tanrılar bize akıl verdi ,bilgi nerede ve kimde olursa olsun öğrenilmelidir.”


İskitler Anacharsis’in sözlerine gücendiler ve ellerini kızgınlıkla havaya kaldırdılar. Kimse onun bir bilge olmasıyla ilgilenmiyordu. İskitlerden biri Anacharsis’in kulağını çekti.


“Tanrılar bu dağda insanlar gibi yaşarlar. Bizden istedikleri özgür olmaktır. Sen Tanrıların istediklerini hiçe mi sayıyorsun ?” dedi.


“Özgürlük nedir?” diye sordu kral aşağılar bir ses tonuyla.


“Özgürlük akıldır.Burada akıllı bir adam var mı? Acaba içinizden hanginiz akla ihtiyaç duydu?” diye cevap verdi Anacharsis.


“Haklısın.Ancak bizim Yunanlıların aklına ihtiyacımız yok. Nehrin ağzındaki koylarımızda, yabancılara ait askeri kamplara şarap sattık. Ancak İster’i (Tuna nehri) geçip, Tanais’e (Don nehri) gittiğin zaman yabancılarla işbirliği yapan bir İskitli göremezsin.”


Çadırın içinde kralın sözleri fısıltıyla tüm İskitliler tarafından onaylandı. Kral sözlerine devam etti.


“Tanrıların emirlerine uymak zorundayız.”


Kral  konuşurken ulusumuz kelimesini vurgulayarak söylüyordu. Anarcharsis yabancı bir ülkeden gelip, başka Tanrılara ibadet ettiği için affedilmeyeceğini anlamıştı.


İskitlerin çadırda kurduğu mahkeme bütün gece sürdü. Anacharsis kimseyi tanımıyordu. Ancak çadırdaki herkes ona düşmanca bakıyordu. İnsanlar öküz arabasındaki tekerlekler gibi gıcırtılı bir sesle konuşuyorlardı. Pis ter kokusundan nefes alamıyordu. İskitler Aristeas’ın ve Arimspeans’ın iyilik ve kötülük fikrinin sadece düzmece olduğuna inanıyorlardı.


Şafakta, Anacharsis çadırdan çıktı. Kollarını kaldırarak çadırın önündeki düzlüğe doğru yürüdü. İki asker de mahkemenin onun için verdiği kararı uygulamak üzere arkasından geliyorlardı. Fakat bu durum askerleri sıkıyor gibiydi. Savaşırken birini öldürmek zevk ve onurdu ama silahsız bir adamı öldürmek değil.


Anacharsis açgözlülükle nefes aldı. Yusufçuklar çimenlerin ortasında uçuşuyordu. O anda kendini yuvasından düşen yavru bir kuş gibi hissediyordu. Ülkesine geri dönmüştü ama ulusu onu reddetmişti ve ölümüne mahkum etmişti. Bozkırda hiçbir şey değişmemişti. Kanunlar yabancılar ve düşmanlar içindi. Kendisi de artık onlar için bir yabancıydı.


Anacharsis uzaktaki tepelere baktı. Sabah güneşini sırtında hissediyordu. Birden İskit Kralları için yapılmış mezarlar dikkatini çekti. İskitler için ölüm bir zevkti. 


Zaten ölümde bozkırdaki en önemli kanun değil miydi?



İskit/Saka Kralı, kardeşi Anakharsis'i (MÖ.6.yy), Hellen tanrılarına gizlice taptığı ve anavatanından utandığı için, 
bozkır kanunlarının verdiği yetkiyle, öldürüyor.
Sengileevskaya-2 Kurganı -Stravropol


ANACHARSİS / ANAKHARSİS


MÖ.6.yy'da  yaşamış İskit Filozof. Anavatanı olan Karadeniz'in kuzey kıyılarını , bilgeliği  ve mutluluğu aramak için terk eder ve  MÖ.592-589 arasında Atina'ya gelir.


Hermippus'un yazdığı hikayeye göre ; 


Atina'da Solon hüküm sürmektedir. Anacharsis Solon'un evine gider ve onunla arkadaşlık kurmak için geldiğini söyler. Solon cevap verir : " Evinde , arkadaşlık edinmen daha iyi olmaz mı?"


Bunun üzerine İskitli Anacharsis cevap verir:" O zaman ,senin benimle arkadaşlık kurman gerekir, çünkü sen evindesin ." Solon bu cevaba güler ve onun arkadaşlığını kabul eder.


Plutarch'a göre , Solon ve Atinalılar zamanla Anacharsis'e bilge ve filozof gözüyle bakar.


Anacharsis Atina'da vatandaşlık haklarından yararlanan ilk yabancıdır. Bazı yazarlar tarafından Yunanistan'ın Yedi Bilge Adamı arasında gösterilir. Yunancayı akıcı bir şekile konuşmuyor olsa da , birçok yerde konuşmalar yapar ve Eleusis Gizemlerine ilgi duyar. Yaşam felsefesi basitlikten , kendini bilmekten ve böylece mutluluğa kavuşmaktan geçer.


Herodot'a göre , Anacharsis evine  (İskit -Scythia)    döndüğünde , kral olan büyük abisi tarafından , Yunanlılara benzemesi , onların dinine geçmesi ve kendi kültüründen, töresinden vazgeçtiği için öldürülür... 


(Heredot Tarihi-4.kitap 46....Dareios'un sefer açmış olduğu Pontos'un çevresi, Skyth'ler (İskit Türkleri) bir yana bırakılırsa, en geri insanlarla kuşatılmıştır. Denizin beri yakasında Skyth'lerden başka, kafası aydınlanmış bir ulus gösteremeyiz. Anakharsis'den başka doğru dürüst bir adamın anısını bulamayız. Hatta insanlar için pek önemli bir alanda eşsiz bir üstünlük göstermiş olan Skyth ulusunun bile öbür işlerine pek kulak asmam.) 


Ona atfedilen hiçbir eser günümüze ulaşmamıştır. İskitlerin hukukunu Yunanlılarınkiyle karşılaştırdığı kitabı ile  Savaş Sanatı kitabı yazdığı söylenir.  Yunanlıların ithalat/ihracat ve gümrük üzerine yaptıklarını gözlemler.


Üzümü üç başlıkta toplar ,içilen ilk şarabın susuzluğu, ikincinin sarhoş olmayı ve üçüncüsünün de tartışmayı tetiklediğini söylediği için heykellerin kaidesine :



" Dilinizi , ihtiyaçlarınızı , tutkularınızı dizginleyin" sözü kazınmıştır.
Peki bu sözü kimi hatırlatır?
"Eline, beline, diline hakim ol" Hacı Bektaş-ı Veli (13.yy)'yi...



Strabon ise onu mucit olarak anar, iki kelebekli çapayı, çömlekçi çarkını onun icat ettiğini söyler.!

Solon yasaları hazırlarken, Anacharsis bir gözlemde bulunur :


 "Yazılmış yasalar örümcek ağlarına benzer, sadece fakir ve zayıfları tutar, zengin ve güçlüler onu kolayca kırıp kurtulabilir."



Ona ait olduğu söylenen 10 mektubu vardır. Bu mektuplardan 9'u  MÖ.3.yy'a ait olduğu bilinir, meslektaşları tarafından korunmuştur. Bazılarının ise sahte olduğunu söylenir.




Birini Cicero alıntılar:


"Anacharsis'ten Hanno'ya selamlar, Kıyafetlerim İskit kıyafetleri, ayaklarım ve ayak tabanım da öyle. Yatağım dünya, yemeğim sadece açlığımla gelir, süt, peynir ve etten başka bir şey yemem. Gel beni ziyaret et, beni huzur içinde bulacaksın. Bana bir şey mi vermek istiyorsun; memleketlilerine ver, ya da ölümsüz tanrılara sun."




10.mektubu Diogenes Laertius tarafından alıntılanır:


Bu mektup Lidya kralı Karun'a (Croesus) yazılmıştır.


Anacharsis'ten Croesus'a : "Ey, Lidyalıların kralı, Yunanlıların ülkesine onları tanımak için geldim, altına ihtiyacım yok. Ve yakında İskit'i  terkederken ki halimden daha iyi ve mutlu bir insan olarak  geri döneceğim. Senin arkadaşlığını edinmek bir lütuf olacak, bu yüzden Sardes'e geleceğim."





ANACHARSİS'İN YAŞAM FELSEFESİ VE SONRAKİ DÖNEMLERDE GÖRÜLEN CYNİCİSM (KİNİZİM)

Sokrates'in ölümünün hemen ardından öğrencileri olan Antisthenes ( MÖ.444-365) ve Aristippos (MÖ.435-386)  iki ayrı okul kurar.

Sokratçıların ilgilendikleri başlıca iki konu vardır: 


Sokrat'ın öğrencileri öncelikle mutluluğun ne olduğunu ve nerede bulunduğu bilmek istemişlerdi. Hepsinin gözünde hocaları Sokrat bilge ve mutlu bir insan modelidir. Fakat Sokrat'ın kendisinin yaşadığı yaşam biçimiyle ulaştığı bu mutluluğun özelliği neydi Sokratçıların birinci ana sorunu budur. 


Sokrat gerçek mutluluğa erdem yolundan ulaşmıştır. O halde erdem, bir başka deyişle mutluluk gerçek bilgiye dayanır. Bu nedenle mutluluk, gerçekten neyin istenmesi ve neyin istenmemesi ya da gerçekten neden korkulması ve neden korkulmaması gerektiğini bilmektir. İşte Sokratçıları ilgilendiren ikinci konu da bu bilgi sorunudur.


Antisthenes'e göre önemli olan erdemdir ve erdemde bilgelikle elde edilebilen kendine yeterlilik durumudur. İnsan her tür gereksinimden kendini kurtararak, yalnızca kendi kendine dayanarak var olabilmelidir, özgürlük bu anlamda gereksinimlerden kurtulmak, toplumsal bağları aşabilmektir.


Erdem ruhun özgürlüğüdür ya da ruhsal özgürlüktür. Sağlık, güzellik, şan, ün, şeref, namus, vb. şeyler şüpheyle karşılanması gereken, kuruntu ve yapmacık şeylerdir. İhtiyaçsızlık, adsızlık, mülksüzlük, bilinen toplumsal ahlaki kodlardan yoksunluk, gerçek anlamda insanın kedine yeterliliği ve özgürlüğünü sağlar.


Bu değer eleştirisinde Antisthenes hazcı bir eğilime sahip değildir, aksine hazcılığa sert bir tepki gösterir. Haz, insanın köleleşmesinin sebebidir çünkü. Mutluluk amacı için, erdemin kendi başına fazlasıyla yeterli olduğunu ve başka hiçbir şeye gerek bulunmadığını savunan Antisthenes'e göre, erdem arzunun yokluğu, isteklerden bağımsızlıktır. 


Doğrudan doğruya yaşamın korunmasına ve sürdürülmesine yaramayan her şeyi Kinik filozoflar reddederler, daha doğrusu bunlara karşı aldırışsızlık gösterirler. Bu tutum onları uygarlık karşıtlığına götürmüştür. Bilinen ahlaka, toplumsal değerlere, dine, aileye ve devlete karşı kayıtsız kalırlar ya da bunları yadsırlar. Antisthenes, devletin kendisiyle hiç ilişkisi olsun istemez.


Kinik okulunu kuran Antisthenes felsefesinden, Cynicism / Sinizm / Kinizm doğmuştur.  İnsan tam anlamıyla bağımsız  olmalıdır. Mutluluk için bu zorunludur, yaşamın amacı mutluluktur. Gerçek mutluluk insanı bağımlı kılan güzellik, lüks ve zenginlik gibi değerlerden uzak kalınarak sağlanır.




VE ŞİMDİKİ YÜZYILDA ANACHARSİS İLE GEZMEK


Fransa'daki ihtilalden önce Vatanperverlik, Milliyetçilik ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına yardımcı olacak makaleler çıkar. Bunlardan bir tanesi de 7 ciltlik eser olan ve Cizvitli Jean Jacques Barthelem tarafından yazılmış "Genç Anacharsis'in Yolculukları" dır (1788) .  


MÖ. 6.yy'da Yunanistan'ın büyük bir kısmını gezmiş ve gördüklerini yazıya geçirmiş olan Anacharsis'ten bahseder. Büyük bir kurguya dayanan eserde , Philippos'un Makedonya'da tahta çıkmasından, oğlu İskender'in Persler ile savaşmasından, Yunanistan'daki demokrasiden bahseder. Zamanında basılan haritalar kitabında sanki eski haritalarmış gibi kullanılır ve gerçekliklerden çok uzaktır.


Uydurma eserlerle Yunanistan ve Yunanlılara milliyetçilik ve vatanperverlik aşılanmaktadır. Bir kaç yerde de Anacharsis'in Şii Arap ya da  Yunanlı olduğuna dair yazılar gözümüzden kaçmamaktadır. Anacharsis/Anakharsis  İskit Türklerindendir.



**

THE WORKS OF LUCIAN
ANACHARSIS, OR ATHLETICS / SOLON VE ANACHARSİS ARASINDAKİ KONUŞMA


Taking us back to the early sixtli century, Lucian lets us listen to a conversation about Greek athletics between Solon, the Athenian lawgiver, and that legendary figure, the Scythian Anacharsis, who came to Greece in the quest of wisdom just as Solon himself had gone to Egypt and Lycurgus of Sparta to Crete.


K. G. Jacob, who tried to make out that Lucian was an ardent reformer, laid great stress on this dialogue as a tract designed to restore the importance of athletics in Greek education by recalling how much they meant in the good old days But Lucian, who in any case was no laudator temporis acti, says nothing of any significance elsewhere to indicate either that he thought athletics especially in need of reform or that he felt any particular interest in them ; and if the Anacharsis had been written for any such purpose, surely it would have ended with the conversion of the Scythian to the standpoint of the Greek.


Let us say rather that Lucian, who was especially interested in Anacharsis and Solon, as we see from his Scythian, wished, perhaps for the edification of an Athenian audience, to present them in conversation, and shrewdly picks athletics for their theme as that feature of Greek civilization which would be most striking and least intelligible to the foreigner, the ' child of Nature.' The conversation takes place in the Lyceum at Athens. The opening sentence assumes that Anacharsis has just been enquiring about something else, and now turns to a new topic.



ANACHARSIS

And why are your young men doing all this, Solon ? Some of them, locked in each other's arms, are tripping one another up, while others are choking and twisting each other and grovelling together in the mud, wallowing like swine. Yet, in the beginning, as soon as they had taken their clothes off, they put oil on themselves and took turns at rubbing each other down very peacefully—I saw it. Since then, I do not know what has got into them that they push one another about with lowered heads and butt their foreheads together like rams. And see there ! That man picked the other one up by the legs and threw him to the ground, then fell down upon him and will not let him get up, shoving him all down into the mud ; and now, after winding his legs about his middle and putting his forearm underneath his throat, he is choking the poor fellow, who is slapping him sidewise on the shoulder, by way of begging off, I take it, so that he may not be strangled completely.

Even out of consideration for the oil, they do not avoid getting dirty ; they rub off the ointment, plaster themselves with mud, mixed with streams of sweat,  and make themselves a laughing-stock, to me at least, by slipping thi'ough each other's hands like eels. Another set is doing the same in the uncovered part of the court, though not in mud. They have a layer of deep sand under them in the pit, as you see, and not only besprinkle one another but of their own accord heap the dust on themselves like so many cockerels, in order that it may be harder to break away in the clinches, I suppose, because the sand takes off the slipperiness and affords a firmer grip on a dry surface.


Others, standing upright, themselves covered with dust, are attacking each other with blows and kicks. This one here looks as if he were going to spew out his teeth, unlucky man, his mouth is so full of blood and sand ; he has had a blow on the jaw, as you see. But even the official there does not separate them and break up the fight—I assume from his purple cloak that he is one of the officials ; on the contrary, he urges them on and praises the one who struck the blow.


Others in other places are all exerting themselves ; they jump up and down as if they were running, but stay in the same place ; and they spring high up and kick the air. I want to know, therefore, what good it can be to do all this, because to me at least the thing looks more like insanity than anything else, and nobody can easily convince me that men who act in that way are not out of their minds.



SOLON

It is only natural, Anacharsis, that what they are doing should have that appearance to you, since it is unfamiliar and very much in contrast with Scythian customs. In like manner you youi-selves })robably have much in your education and training which would appear strange to us Greeks if one of us should look in upon it as you are doing now. But have no fear, my dear sir ; it is not insanity, and it is not out of brutality that they strike one another and tumble each other in the mud, or sprinkle each other with dust. The thing has a certain usefulness, not unattended by pleasure, and it gives much strength to their bodies. As a matter of fact, if you stop for some time, as I think you will, in Greece, before long you yourself will be one of the muddy or dusty set ; so delightful and at the same time so profitable will the thing seem to you.


*Lucian was born at Samosata in Commagene and calls himself a Syrian ; he may or may not have been of Semitic stock. The exact duration of his life is unknown, but it is probable that he was born not long before 125 a.d. and died not long after 180.







"Anakharsis uzun yolculuklarından sonra İskiteli'ne döndüğünde, herkesi Yunan geleneklerine göre yaşamaya yönlendirdi. Ama ağzında lafını bitiremeden kanatlı bir ok hızla gelip onu ölümsüzlerin yanına kaçırdı."

Aşağıdaki mektubu o yazmıştır.


Anakharsis'ten Kroisos'a : "Yunanların yaşayış ve geleneklerini öğrenmek için Yunanistan'a gittim, Lidya kralı. Altına gereksinmem yok. İskiteli'ne daha erdemli bir insan olarak dönmek bana yeter. Dolayısıyla Sardes'e geliyorum, çünkü sevgini kazanmak benim için önemli." (Diogenes Leartios)




Kaynaklar:
Tarihte ve Mitolojide Rehber / Alexander Nemirovsky
Filozof net
Ünlü Filozofların Yaşantıları ve Öğretileri / Diogenes Leartios
"Genç Anacharsis'in Yolculukları" (ing-PDF) - Jean Jacques Barthelem  ; Alm.ve Fr. olarak ta basılmıştır. 




ANACHARSİS / ANAKARIS 

"Anakhars Saka soylu idi. Türk alfabesinin qüsuru X (Kh) harfının olmaması etimolojide sorunlar yaratır. Adamın adı Anak // Anax ile başlayır. Sonluğu da ar-s veya arıs ile biter. Babası Saka kralı Konur bey, kardeşi Savlı bey de Türk adları taşıyor. 
Savlı Türk kadınından olması nedeni ile babasından sonra Elbey (kral) olur, 
Anakars ise Yunan kadınından doğmuştu ve Athina'ya gedip bilge olmuştu."

Qədim Azərbaycan Türk boylarından, birinin adı da Saqadır (Saka). Sakalar bir çox adlarla məhşur olmuşlar, Iskit, Saqa, Skif, Saka və, s. Azərbaycanda Sakalarla bağlı bir çox yer adları mövcuddur. Şəki (Saqa), Zakatala (Saqa-tala), Pirsahat (Pir-saqat), Pirşağa (Pir-saqa), Saatlı (Saqat-lı), Sakantala (Saqan-tala), Sakandərə (Saqan-dərə). Miladdan öncə birinci minillik boyunca Avrasiyanın müxtəlif guşələrində görünən Saqa elatı tarixin ayrı-ayrı çağlarında bu və ya digər regionda qüdrətli dövlət qurmuşdur. Tarixin yaddaşında qalan bu dövlətlərdən biri Azərbaycanda, əvvəlcə Sakasen (Şəki), sonra Muğan-Urmu bölgələrini əhatə edən geniş ərazidə qurulmuş, digəri Qara dənizin quzey bölgələrini nəzarətdə saxlayan və bir neçə əsr davam edən "Saqat (Skitiya) çarlığı" şəklində ortaya çıxmışdır.

Saqa elatı təkcə özünün möcüzəli köçəbə gələnəyi ilə deyil, həm də antik dünyanın "Yeddi müdrik" sırasına verdiyi şahzadə Anaxars (Anaxarsis) ilə də öyünməyə haqqı vardır. Lakin bu filosofun soydaşları o çağda onunla nəinki öyündü,hətta "dönük adlandırıb onu öldürdülər, adını çəkməyi qadağan etdilər. Onun həyat və yaradıcılığ barədə Herodot, Platon, Strabon, Plutarx, Laertli Dioqen kimi onlarla dahi öz əsərində məlumat verir. Anaxarsı müdrik adlandıran Efor deyir ki, o bu boya (Saqa) aid idi və ağlına, saf əxlaqına görə Yeddi Müdrikdən biri sayılırdı. Müxtəlif siyahılarda adları təkrar olunan həmin müdriklər (Fales, Biant, Solon, Anaxars, Pitta­k) miladdan öncəki VII-VI yüzillərdə yaşayan görkəmli filosof və dövlət xadimləridir.

Anaxars Qunurun (Qonur) oğludur, Saqat çarı Kaduidin qardaşıdır. Anası yunan qızı olduğundan hər iki dili (Saqa və Yunan) bilirdi. O,594-cü ildə Afinaya gəlib,o çağın məşhur filosofu Solon (635-560) ilə görüşmüşdür. Anaxars uzun səyahətdən sonra Skitiyaya (Saqat torpağına) döndü və soydaşlarını elin adəti ilə yaşamağa çağırdı,lakin hələ sözünü qurtarmamış lələkli ox onu ölümsüzlüyə apardı. Anaxarsdan öncə Abar (Abaris) və Toksar adlı Saqat (Türk) aydınları da Yunan ölkəsində olmuşlar.

Yeddi ən görkəmli filosoflardan biri sayılan,Anaxarsisdən soruşurlar: ”Bu doğrumudur ki, siz Türklər qışın soyuğunda çılpaq gəzə bilirsiniz?” Anaxarsis deyir:”Siz axı qışın soyuğunda üzünüzü örtmədən gəzə bilirsiniz, mənim üçün isə bütün gövdəm üzüm kimidir”

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - Azər Xalqı kitabı 
(kendi sitesinden indirebilirsiniz)


"All Turkish peoples, Uighurs, Kök-Turks, Ottoman Turks
belong to that central Group of Eurasian humanity,
which we are calling Scythian"


"All these linguistic findings combined with archaeological artifacts allow to confirm that Scythian had Turkic origin and modern Chuvashs are Scytians descendants."




YASALAR ÖRÜMCEK AĞLARINA BENZER, 
KÜÇÜKLERİ YAKALAR, BÜYÜKLERİ TUTAMAZ.      
ANACHARSİS

Bugün de öyle değil midir ?
SB.



ilgili: