Orta Asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2018 Pazar

Pan-Helenizm ve Türk Tarih Tezi




Bir batılının, nalıncı keseri gibi habire kendine yontusuna, insan usunun doğal eleştiriciliğinden vazgeçip 
sömürge olmaya alışmış eski doğu kafasıyla "lebbeyk*" diyemeyiz.
Halikarnas Balıkçısı

* Lebbeyk = Emrine amadeyim, buyur!



Taşbaba/Balbal - Üç-Enmek/Altay.
Uch-Enmek / Karakol / Altay ; #Turkish of etymology
#Turks #Turkic #Altai
Turkish Culture & Art



...en anlamlı örnek Sümer Türkleri sorunudur. Sümerce ile Türkçe arasında çok sayıda eş anlamlı sözcüğün varlığı yıllardır iddia edilir (Hommel 1915). Sümerlilerin ünlü Ur mezarlarının kazıcısı Sir Leonard Woolley, kazılar tamamlandıktan çok sonra yayınladığı kitaplarının birinde, giriş bölümünde, Sümer dilinin eski Türkçe (Turanca)'ye benzediğini ifade eder: "...The Sumerians were a dark-haired people "black-heads" the text call them speaking an agglutinative language somewhat resembling ancient Turkish (Turanian) in its formation though not in its etymology; judging by their physical type they were of the İndo-European stock in appearance not unlike the modern Arab, and were certainly well developed intellectually.... "(Woolley 1965,6).


Türkçe ile Sümerceyi karşılaştırmak için Türk akademisyenin ne Sir Leonard Woolley'in ne de başka birinin desteğine ihtiyacı var. Onu yorum yapmaya gerek kalmadan anlarız: Sümerlilerin yerli Mezopotamyalı ya da Kuzey Afrika'dan olmadığını, bölgeye muhtemelen dağlık bir ülkeden geldiğini biliyoruz. Eklentili bir dil olan Sümer dilinin aynı kültür bölgesindeki Akadca'dan Asurca'dan, Babilce'den farklı olduğunu, hele hele Hint-Avrupalı denilenle hiç ilgisi olmadığını biliyoruz. Sümerce-Türkçe bağlantıları üzerinde bazı akademik çalışmaların varlığını da biliyoruz. Bunların, okuyucuyu ikna etmekte yetersiz olduğunu da ayrıca biliyoruz. Çoğu zaman, her ortamda "Sümer" sözcüğü ile "Türk" sözcüğünü aynı cümlede kullandığımız zaman "hafife" alındığımızı da. Bitirdiğim Türkiye'nin üç köklü üniversitesinde yaşadığım ve konudan çıkardığım sonuç budur.


Oysa, örneğin Göbeklitepe akeramik neolitik kültürünü Proto-Hint-Avrupalılara bağlayanları, hem kendi milleti hem de bizim milletimiz baş tacı etmiştir. Maddi manevi ödüllendirmiştir. Rahmetli meslektaşımız Klaus Schmidt bunların başında geliyordu. Ne yaman çelişkidir. İkna gücü zayıf bile olsa, zaman harcayarak Sümer-Türk bağlantıları üzerinde kafa patlatmış bir Türk akademisyenin iyi niyetli emeği ile dalga geçerken, MÖ 3.binin Stone Henge'i ile MÖ 10.binin akeramik neolitik tapınak kompleksini karşılaştırabilecek kadar şuurunu kaybetmiş bir yabancı akademisyenin ürettiği tuhaf ve ideolojik sonuçlara alkış tutan, ilk adıyla hitap ederek aynı kareye girmekten kendine övünç payı çıkartan şahsiyetsiz Türk arkeologlardan bahsediyoruz.


Ama bu sağlıksız düşünce biçimi Türkiye'de dünden bugüne oluşmadı. Yüksek öğretimde emperyalist dayatmalar yıllar yılı sadece tarih biliminde değil aynı zamanda akademisyenin her alanındadır. Türkiye üniversitelerinden mezun olan arkeologların her üçünden ikisi yıllar yılı Helen-Roma arkeolojisine kanalize edilmektedir. Bu kendiliğinden oluşan bir durum değil elbet. Klasik arkeoloji denilen bu dal, belli bir tarihten itibaren Türk yüksek öğretimine emperyal güçler tarafından dayatılmıştır. Klasik arkeoloji Pan-Helenizmin kendisidir. Ulusal hiçbir yanı yoktur. Ulusal tarihe karşıdır. Ama modern dünyada durum öyle değil.


Dünyanın her yerinde klasik arkeoloji eğitimi ve araştırmaları yapılır. Ama gelişmiş ülkelerin ulusal arkeolojisi önceliklidir. Bunu unutmayalım. Pan-Helenist yaklaşım, masum Anadoluculuğa bile karşıdır. Savunucularına göre Pan-Helenizm evrensel uygarlığın temelini teşkil eder. Diğer antik kültürler alt kültürlerdir. Pan-Helenist yetişen arkeolog haliyle "Sümer" ile "Türk" sözcüklerini yan yana getireni de adam yerine koymaz. Pan-Helenistliğinin farkında olmadan adamla alay bile eder. Dolayısıyla Türkiye arkeolojisinde yıllar öncesinden dayatılan Pan-Helenist eğitim sistemi ülkemize Pan-Helenist arkeologlar yetiştirmiştir. Bu sistemin başındaki kişi bugün hayatta değildir. Dünyanın en büyük Pan-Helenistlerinden biri olan rahmetli ve sevgili Ekrem Akurgal hocamızdan söz ediyorum. 


Cumhuriyet'in ilk yokluk yıllarında yurtdışında eğitim almak üzere gönderilen birkaç kişiden biridir. Atatürk Cumhuriyeti Ekrem Akurgal'ı, Türkiye'nin en zeki insanlarından biri olan Sedat Alp'i ve aynı niteliklerde bir diğeri Halil Demircioğlu'nu ve o kuşaktan şanslı ve esas anlamda zeki daha birkaç kişiyi Türkiye arkeolojisine, Anadolu tarihi araştırmalarına yön vermelerini umarak eğitim almaları için yurtdışına göndertmişti. Ancak onlar ülkelerine tamamen yabancılaşmış olarak döndüler. Örneğin Ekrem Akurgal, bir tarihte "Cevat Şakir Kabaağaç Ödülü"nüne layık görülmüş, ama Yunanlı dostları gücenir gerekçesiyle bu ödülü kabul edememişti. İşin kaynağındaki kişi bu zihniyette olunca, onun yetiştirdikleri de (bir kişi hariç) ondan daha farklı olmadı.


İlginç olan şudur: Örneğin Adıyaman Üniversitesi ya da Erzurum Atatürk Üniversitesi yoğun biçimde ülkeye Pan-Helenist arkeologlar yetiştirme çabasındadır. Nerede Adıyaman, nerede Pan-Helenizm. Henüz üniversite bile olamamış kurumlarda iddialı klasik arkeologlar ne olduğunun farkında bile olmadan Pan-Helenisttir. Onların içinden akademisyen olarak çıkanların da hemen tamamına yakını işin farkında değildir. Şimdi bu grubu oluşturan akademisyen takımı arasından birilerinin Avrasya Türk arkeoloji yapmalarını nasıl beklersiniz?


Doğal olarak bizim uğraştığımız bu konulara yönelmelerini sağlayabilmemiz mümkün değildir. Bırakın Dravid-Türk ilişkisini, "Sümer" ile "Türk" lafının bile bir araya gelmesine gıcık olan bir arkeolog yığını yetiştirmiş Türkiye yıllar yılı. Lafımı hikayemize değen bir şiirden iki dize naklederek bitiriyorum:



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal'ı


Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun bir şiiridir. Zamanında Fransa'da yaşayan ve çenesinde sakal bırakmış bir Türk aydınının, Türk Edebiyatı'nı küçümsemesini ve bu işlerim Mahmut Makal ile yürümeyeceğini söylemesi ile Eyüpoğlu'nun sinirlenip yazdığı bir şiirdir. Ne güzel de yazmıştır...


Prof.Dr.Semih Güneri
‘Türk-Altay Kuramı’ syf 223-224


Atıyla gömülen Türk savaşçısı (40 yaşında) - MS 7.yy
Altay , Doğu Kazakistan


Avrasya Göçebe Kültürler arkeolojisi uzmanı Prof. Dr. Semih Güneri’nin yazdığı “Türk Altay Kuramı: Arkeolojik Belgeler Işığında Kuzey Asya’da Erken Türk Kültür Tarihi” adlı kitap yeni keşifleri ortaya çıkaracak. Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurumsal iletişim dergisi İmbat Dokuz Eylül (İDE)’e konuşan Güneri, “Kitap Türkiye’de ve yurtdışında bir ilk. Arkeolojik araştırma yöntemleri kullanılarak uzak Asya’daki Türk tarihini yazdık. Yakında Kaynak Yayınları’ndan çıkacak. Arkeolojik belgeler üzerine yazılmış bir “Türk Tarih Tezi”dir” dedi.


Prof. Dr. Güneri’nin kitabında, MS 6-8’nci yüzyıllar arasında başlatılan Türk tarihini, MÖ 13 binlere hatta hipotetik düzlemde 18 binlere kadar geriye götürülüyor. Güneri kuramını şöyle özetliyor: 

“Tarihçilere göre Türk tarihi neye göre yazılır? Orhun anıtları dediğimiz yazılı taşlardaki Runik yazıtların ışığında ya da Çin kaynaklarının belli bir tarihi aydınlatan yıllıklarına bakarak. Bunların zaman aralığı MS 6-8’inci Yüzyıllardır. Tanımlanmış arkeolojik belgeler varsa biz buradan hareketle, daha erken zaman dilimine doğru yürüyebiliriz. Arkeolojik stil gelişimi yöntemlerini kullanarak Türk dili konuşan halkların hangi erken zaman dilimlerine ulaştığını bilebiliriz. Burada başarının yolu, arazi deneyiminden ve malzemeyi çok iyi tanımadan, tanımlamadan geçiyor. Doktora öğrencilerimle birlikte ortaklaşa yürüttüğümüz çalışmalarımız boyunca bir yandan arkeolojik belgelerin analizlerini diğer yandan genetik çalışmaların sonuçlarını değerlendiriyoruz. Bu süreçte işlenmiş malzeme bize şunu gösterdi: Yer-Kuzey Asya. Yenisey ve Lena Irmakları arsasındaki mikro-klima alanlar. Bu alanlarda, çeşitli buzul dönemlerinden buzullardan muaf kalmış küçük alanları. Üst Paleolitik dönemlerden itibaren bu alanlarda kendilerine yaşam alanları yaratan popülasyon.


Bu noktadan tüm dünyaya yayılan Neolitik Çağ öncesi göçler. Doğu’da Priamurya Bölgesi. “Yeni Dünya”, yani Kuzey Amerika. Batı’da yakın Doğu’ya, Anadolu ve Mezopotamya göçleri. Güney’de Çin Merkezi Ovalarına, Moğalistan’ın bozkır kuşağına göçler. Güney’de ise bir yandan İndus Vadisi’ne diğer yandan da Transhimalayalar üzerinden Tibet’e göçler. Bütün bu hatlar, yıllarca arkeolojik belgeleri izleyerek belirlediğimiz göç yollarıdır.


TEK TİP ETNİK GRUP

Elimizde sadece arkeolojik stil yöntemleri ve onu uygulayacak malzememiz var. Bu bir. İkincisi, Kuzey Asya dediğimiz coğrafyadaki bugünün yer adları önemli verilerdir. İlginçtir, bölgedeki coğrafya adlarının neredeyse tamamına yakını Türkçe’dir. Üçüncüsü önemli bir diğer çıkış noktamızdır: Baskılama yöntemiyle üretilen taş aletler. Bu analizler, Altaylar kültür coğrafyasından çıkan küçük bir etnik grubun dört yöne dağılım haritasını veriyor. Bu harita bizim göç haritamızla yüzde 60-70 oranında örtüşüyor. Bir başka veri ise genetik araştırmaların sonuçlarıdır. Altaylar kültür coğrafyasından çıkan göçler bizim göç haritamızla tuhaf biçimde neredeyse tam olarak çakışıyor. Bu çok ilginç. Arkeolojik belgeler üzerinden Neolitik Çağ’a kadar sürdüğümüz bu tek tip etnik grubun tarihini Mezolitik Çağlara (MÖ 13 binler) kadar götürüyor. Türk tarihi, reyting avcısı TV programlarına son yıllarda çok konu oluyor ve tarihçi olan birkaç akademisyen o programların daimi konukları oluyor. (...) Türk tarihi konusunda bir şey bilmeden ahkâm kesen her akademisyen, bir gün mutlaka hak ettiği yanıtı Türk-Altay Kuramı’ndan alacaktır. Hedefimde Türk tarihçileri vs. yok. Hedefimizde Hint-Avrupacı Batılı spekülatif akademisyenler var. Kitapta onlarla kıyasıya hesaplaşıyoruz.”

Aydınlık,26 02 2018




"Anadolu ve Mezopotamya kültür bölgeleri erken Türk-Altay halklarının önemli bir toplanma alanıdır. Hatti, Hurri, Sümer, Elam, Luristan demircileri, Kassit, Hiksos ve onlara bağlı küçük grupların bu bölgelerde bulunuşları tesadüfi değildir."





NOT: Prof.Dr.Semih Güneri  Hint-Avrupacılığı eleştirir ve Türklerin anayurdunu Yenisey-Lena bölgesi olarak gösterir. Ayrıca "Tarım Havzası'ndaki mumyalar için Hint-Avrupalı derlerdi ama, bu teorileri kesinlikle çökmüştür." demesi de önemlidir.


Çünkü "Türk-Altay" teorisini Hint-Avrupacılar ortaya sürmüştü. Türkler, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Azerbaycan-Türkmenistan bölgesi içinde bir ulus olarak doğmuş, bazıları yerinde kalırken, bazıları da batıdan çok doğuya göçmüş, orada çoğalmış ve yine bazıları tekrar atalarının doğduğu bölgeye geri dönmüştür, der Azerbaycan bilginleri de.


Prof.Dr. Firudin Celilov : "Hakasiya 15-17 binyıl önce buzlar altında idi. (...) Neçe ki avropalıların üretdiği yapay Altay teorisi (Altaydan geldiğimizi öne sürerler) gündemde olacak, Türkün gerçek tarihi ortaya çıkmaz. URMU teorisini okuyun. (...) Göç Göbeklitepeden doğuya olabilir, aksi olamaz. Aksini söylemek için doğuda Göbeklitepe'den daha kadim bir tapınak bulmaları lazım, Var mı böyle bir tapınak?"


Prof.Dr.Gazanfer Kazimov : "...8000 yıl önce (yani, m.ö. 6. binyılda) Altay’da hiçbir insanoğlu yaşamamıştır. Bu çağda insanın yaşadığı yerler olarak Anadolu’nun güneyi, Mezopotomya toprakları, İran yaylası adlandırdığımız topraklar ve Türkmenistan bozkırlarının batısı gösterilmektedir. Bugün Türk yurdu gibi sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl önce başlamıştır. (...) Avrupa bilimadamlarının sözkonusu teorisinde Türklerin yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın gösterilmesi kasıtlıdır ve eski Azerbaycan ve Anadolu topraklarına Türklerin sonradan gelme olduğunu kanıtlamak amacını taşımaktadır. Bu tarihi doğru bilmemekten doğan bir konu. Altay Türk’ün beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özellikle, Mezopotomya topraklarıdır...."


Bu açıklamaya "ama Çin'deki piramitler..." öne sürülürse... Çin'deki Piramitlerin en eskisi MÖ 4700-2900 arasına yerleştirilir (Mısır'dakiler de MÖ 2600 den başlar, ki "Mısır'ın ilk sakinleri Türkler" i Afet İnan'dan biliyoruz :)). Avrupacılar Türklerin Anavatanını Altay olarak gösterir, lakin buz devrinin bitmesiyle Altay çevresindeki katastrofik seller MÖ 12000 - MÖ 9000 arasında meydana gelmiştir, yani yaşam zorlaşır. Anau Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya inen ve asıl Sumerlilerin anlattığı (kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı. Sumerlilerin bir kısmı da Anau'dan Harappa'ya, Çin'e gitmiştir. bknz. Begmyrat Gerey)) tufan da budur. Çin'deki piramitlerde bu bölgeye kaçmış olanlar tarafından yapılmış olabilir, ama bu bölge Türklerin anavatanı değildir. Türklerin anavatanını dil ve kültür göçüne göre de değerlendirmek gerekir. Kazimov Altay'ı Türklerin ikinci vatanı olarak görür, orada çoğalmış ve geri dönmüştür der. Bu da Ağasıoğlu'nun (Urmu Teorisi) haritasını haklı çıkarır; Türkler MÖ 20000 lerde bu bölgede yaşamış ve dağılmıştır, ki Sibirya coğrafi adının, Güneydoğu Anadolu'nun yerlisi olan Subar Türkleri'nin Sibirya'ya gitmesinden sonra verilmesi de düşündürücüdür. Aslında, Prof.Dr.Semih Güneri'nin "Türk-Altay Teorisi"ni Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu'nun "Urmu Teorisi"yle birleştirmek gerek. Sibirya-Lena'dan gerçekleşen MÖ 12.000 göçleriyle Urmu'ya ve Mezopotamya'ya inenlerden bazıları daha sonra tekrar Altay'a döner ve oradakilerle tekrar karışır. Mezopotamya, Orta Doğu ve Anadolu'da kalanlar ise yine milattan sonraki dönemlerde doğudan gelenlerle karışır.


Ayrıca Kylosov'a göre Kurgan kültürünün taşıyıcıları kesinlikle Türklerdir ve bu göç MÖ 4000 lerde Volga-Dnieper de başlayarak doğu yönünde dağılır, der. Paleolitik ile Neolitik dönemlerde millet kavramı yoktur, kabilelilik vardır. Peki, topluluklar ne zaman kabilelikten çıkıp milletleşmeye başlamıştır? Bunun cevabı da önemlidir. Hatırlamalıyız ki, biz bir çok boydan meydana geliriz ve her yöne de dağılmışız. Göbeklitepe, insan yapımı en eski 'tapınak'tır, ondan önce (ya da henüz bulunmadı) yapılmış ya da yaşıtı olan başka bir yapı yoktur. Saymalıtaş (3500 rakımlı) Kaya resimleri (10 binin üzerinde resim) mesela; bazıları 15.000 yıl öncesinden başlatıyor (Servet Somuncuoğlu:, video: ), bazıları 7000 yıl öncesine [(yani MÖ 5000) Sadi Somuncuoğlu:] dayandırıyor, bazıları da MÖ 3000'den başlatıyor (unesco:). MÖ 6000'den öncesine ait yapı diyebileceğimiz bir şey yok (ya da henüz bulunmadı). Alttaki kitaptan çizelgeyi de inceleyelim. (Çizelgenin devamı kitabın 308-309 sayfasında) ... SB.



The most important prehistoric and early historic cultures of Central Asia

Bu çizelgeye göre, Orta Asya'da Neolitik dönem geç başlıyor ve daha çok Kazakistan, Türkmenistan ve İran'da görülüyor.




"Anadolu bir kültür köprüsü, batılıların ilgisi ortada, kendileri ile ilgili Yunan, Roma dönemleri ile Hititler de daha çok çalıştılar. Türk arkeologlar da onlara öykünerek biraz o konulara daha fazla ağırlık vermişiz. Bu arada biz Türk milleti olarak, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada, yani Türk Tarihi Arkeolojisi araştırması açısından maalesef çok fazla üzerine gidemedik. Bunu bir hata olarak görüyorum, şöyle bu iş Sanat Tarihine bırakılmış... Bir de şöyle bir durum var, Türklerin Anadolu'ya girişi 1071, gibi kilişe bir rakam verilmiştir. Sanki 1071 öncesinde hiç Türk yokmuş gibi! Biz de şartlanmış gibi hep sonrasına bakıyoruz. Tamam 1071 bizim için  önemli ama, Türkler de 'aa burada da bir ülke varmış gelip burayı da fethedelim' diyerek gelmediler. Binlerce yıldır Anadolu bir köprü vazifesi gördü, Türkler nerede yaşıyorsa, Anadolu'nun varlığından haberdardı. 1071 öncesine giden bir Türk Tarihi de var Anadolu'da. Mesela, Mesudiye-Esatlı'daki kaya resimleri, Ankara-Güdül'deki kaya resimleri, Kars ve Antalya'daki kaya resimleri, bunların hepsi araştırılmayı bekliyor, uzman bile yok yani. Çok önemli bir konu, Eski Türklerin ölü gömme adetlerini yansıtan Kurgan mezarları.. bundan o kadar uzağız ki, belki de İslam öncesi Anadolu'ya gelmiş Türklerin mezarları tarlalarımızda, bahçelerimizde, yanından geçiyoruz haberimiz yok. Ama elin adamı Hint-Avrupalı diyerek, Romas'ını, Grek'ini de, Hitit'in de, burada bir sürü para harcayıp gelip inceliyorlar.. Asya'ya hakim bir milletsiniz ama Anadolu'dan haberiniz yok. Dolayısıyla, bizim İslamiyet öncesi Türk Tarihinin Anadolu'daki geçmişine yönelik arkeolojik çalışmalar da yapmamız gerekiyor. Bu vesileyle biz, hem Türkiye'deki çalışmalara, hem Orta Asya'daki çalışmalara hasbel kader, zaman zaman katılarak, hatta bu alanda uzmanlar yetiştirerek destek olmaya çalışıyoruz."

Prof.Dr.Yücel Şenyurt
Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı
Ordu Kurul Kalesi Kazı Başkanı









"Günümüzde modern Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan bir yerde, Proto-Altaylılar ünlü bir megalitik tapınak kompleksi inşa ettiler: Göbekli Tepe"


Seidakhmet Kuttykadam, Kazakhstan

"In the territory of modern South-East Turkey the Proto-Altains created the famous megalithic temple-complex, known as Göbekli Tepe, or "Potbelly Hill", which sounds like "the Earth's Navel". This, of course, is a more recent name, but in some mysterious way it reflects the subject-matter. Göbekli Tepe is the oldest known temple complex, the construction of which began around 12.000 years ago and lasted several millennia. Recently, in Guinea, near the border with Mali in West Africa, a 140m high statue was discovered of a woman with "the features of the indigenous inhabitants of Asia and the Americas", hewn into a granite rock face, which is around 11.000 years old. And so we see that the sudden and mysterious "Palaeolithic Revolution" that began around 10.000 years ago, and the emergene from non-existence of ancient cultures (with their rich languages), which can be given no logical explanation by modern scholars, are the result of the enlightened activities of the Proto-Altaic peoples."



***


Göbeklitepe’nin tarihinin çözülmesi bize bu konuda çok şeyler anlatmaktadır. Göbeklitepe M.Ö 12.000 yılında kurulmuştur. Göbeklitepe dikilitaşlarının üzerine resmedilmiş çok sayıdaki hayvan figürlerinin damgaların, Türk Dikilitaşlarındaki hayvan figürleriyle, insan figürleriyle, damgalarıyla birebir aynı olması Ön Türklerin Anadolu’ya geliş tarihini doğrulamaktadır.

Bu gerçekler, dünya tarihini alt-üst edecek, asırlardır çarpıtılan tarihi yerli yerine oturtacak bir gelişme olacaktır. Dikkat edilirse, dünya basını ve tarihçiler mümkün olduğu kadar sessiz kalmayı tercih ettiler. Bir an için M.Ö 13000 yılına ait bulgular Ermenileri, Yunanlıları işaret etmiş olsaydı, tüm dünyada koparılacak yaygarayı ve bu olayın nasıl Türk düşmanlığına dönüştürüleceğini takdirlerinize bırakıyorum…"

Rıfat Serdaroğlu
Anadolu Öz Be Öz Türk Vatanıdır, 2017.


Prof.Dr. Semih Güneri de Altaylar'dan inenlerin Zagros-Göbeklitepe çevresine yerleştiğinden bahseder.

Bu durumda, büyük resmi görmemiz için bizim de biraz çaba sarf etmemiz gerekir...


ilgili:








17 Nisan 2017 Pazartesi

Altay'dan Tanrıcı başı Akay Kine'den Ak Cang ya da Tanrıcılık....





"Gök Tanrı'nın çocukları, kul olmaz. Seni, anan, atan dünyaya getiriyor, terbiye ediyor, okutup, yıllarca yetiştirmek için uğraşıyor; sonunda kul ol diye bunları yapmıyor. Analar, çocuğunu kul olsun diye doğurmaz. Gök Tanrı da bunu istemez, bundan hoşlanmaz, buna kızar. Kul olanı tepersin, ayağınla tepersin; ona saygı duymazsın. Kullukta saygınlık yoktur.


Gök Tanrı, anan atan gibi onu sev ve onun eserlerine sahip çık ister. Gök Tanrı başını yere koyan, başını eğen oğul/kız istemez. Ben seni boynunu bük, başını yere eğ diye yaratmadım der. Bir insan bir şeyn kölesi kulu olursa o kişi sıkışmış, bastırılmış olur. Baskı altındaki kişi de bu baskıyı başkalarının üzerinde kullanmak eğilimine sahip olur. Bu eğilim, o insanın etrafına da yayılır; doğaya yayılır, kişi bu baskıyı hem çevresine hem de doğaya uygulamaya başlar. Dinler arasındaki savaşlar, insana ve doğaya zarar verme girişimleri, kul olmanın getirdiği baskıdan kaynaklanır. Bütün bu olumsuzluklar, insan zihninin altında bu kul olma baskısı yattığı için olur. 


Bizim dedelerimiz, kul olmamaya çok önem verirdi; onlar kul olmayı reddetmişlerdir; hatta kul olmanın dünyanın sonunu getireceğini söylerlerdi. Bu kulluğu zihninden atarsak eşitler arasında eşitlik prensibine göre dünya işlerini yürütürsek Ak Işık ortaya çıkabilir. Kul olma düşüncesi böylece kaybolur.


Bu prensibe dayanan insan her zaman güçlü, herkesi kucaklayan, herkese veren bir insan olur. bir insan bütün dünyaya sevgi ve saygı verirse, deünya da o insana aynı cevabı verir. Böylece bu insanda insanlığı ve yeryüzünü bitirme ve zarar verme düşüncesi kaybolmuş olur. Bu şekilde biz Gök'ü  (Tanrı'yı) sevindirmiş oluruz.


Tanrıcılıkta soyun devamı için günah işlememelisin, çünkü sen sadece kendinden sorumlu değilsin; önceki ve sonraki soyundan da sorumlusun. Tanrıcılıktaki sorumluluk çok fazladır. Kul olan kişinin sorumluluğu sadece kendisi içindir. Kul olanlar, her insanın Gök Tanrı olduğunu unuturlar. İnsanın doğuştan Tanrı olma şansı zaten vardır, insanın gelişmeye ihtiyacı yoktur; sadece doğru yaşaması yeterlidir. Başka dinlerde insanlar sadece kendilerinden sorumludur; ama Türkler sadece kendisinden değil, yaklaşık 17 soyundan sorumludur.


Bu dünyanın ortasına, merkezine Altay derler. Gök'ün oğlu her zaman toprak, gök ve yerin ortasından, yerin merkezi olan Altay'dan sorumlu olmuştur. Eşitlerin eşiti bizim soyumuzdan sorumludur. Gök'ün oğlu gök, yer ve orta dünyanın durumundan, kendi memleketinin durumundan, kendi kavminden sorumludur. 


Türk hiçbir zaman isteyen, yalvaran bir insan değildir. Çünkü o Tanrı'nın oğlu / Tanrı'nın kızı olarak, hiçbir zaman kul ve köle olamaz. Türk kendisini asla köle ve kul olarak düşünemez. Çünkü Türk Gök'e, yere, dağlara, nehirlere, ormanlara, okyanuslara, diğer milletlere ve dinlere eşittir. İnsanın Tanrı'ya bile kul köle olması iyi bir şey olarak algılanmaz ve bu çok büyük bir tehlike olarak görülür. Gök Tanrı da onun köle olmasından hoşlanmaz. Eğer insan kendisini here şeye eşit görmüyorsa, Gök Tanrı onu hoş karşılamaz.


Mesela hayatını çocukları üzerine kuran bir ana düşünelim. O, onları doğurmuş, kutsal ak sütü ile beslemiş, büyütmüş, çocukları sağlıklı ve iyi insan olsun diye eğitmiş, iyi bir mesleği olsun diye okutmuştur. Düşünün bir kere, bir gün onlar gelip başları eğik bir şekilde "Ben kul oldum" diyecekler. Bunu gören ana sevinebilir mi? İşte bu nedenle Türk hiçbir zaman kul olmamıştır ve olmaması da gerekir. Çünkü sonsuz Gök Tanrı'nın gönlünde hiçbir zaman tehlike ve korku olmadığı için, onun evladı olan insanın da gönlünde korku olmaması gerekir. 


Gök Tanrı'nın oğulları ve kızları zaten her şeye eşit olduğunu bilmektedir. Onların gönlünde etrafında olan her şeye karşı sevgi ve saygı vardır. Yani etrafını çevreleyen nesne ve insanlara karşı onun korkusu yoktur, onları tehlike olarak görmez. Çünkü sonsuz Gök Tanrı'nın oğlu ve kızları güçlüdür ve sorumludur. O, her şeyden sorumludur; gök, toprak, dağ, nehir, okyanus, suya karşı; insanlık, kabilesi, ailesi, çocukları, atalarına karşı; ayrıca bundan sonra devam edecek soyuna karşı da sorumludur.


Gök Tanrı'nın oğlu kendini Tanrı önünde sorumlu hissetmez; o Tanrı ile birlikte her şeyden sorumludur. Yani onlar diğer dinlerde olduğu gibi sadece kendileri için Tanrı'ya karşı sorumlu değillerdir. Etrafındaki her şeyden sorumlu olan insan, bozulanları düzeltmekten de sorumludur. Deniz kirleniyorsa kirletmemelisin veya engel olmalısın, orman yok oluyors ağaç dikmelisin gibi... Herhangi dindeki bir insan, bir günah işlese, bir ibadethaneye gider temizlenip çıkar, mesela kiliseden çıkarken artık günahkar olmadığını, tertemiz olduğunu düşünür. Bu zihniyet de bencil insanlar yaratır."






Tataristan'ın Tanrıcı inanca mensup fikir adamlarından da kullukla ilgili şu ifadelere şahit oldum : Kulluk inancının var olduğu bir din, korkaklığı, kendi kendini aşağılamayı, alçalmayı, bağımlılığı, boyun eğmeyi, kısace kölelerin tüm özelliklerini öğütlemektedir. Oysa savaşçı toplumun, cesarete, özgüvene, gurura, bağımsızlık anlayışına ihtiyacı vardır.


Bir inancın yarattığı insan tiği ve ruhsal durum, onun ibadetinde kullandığı sembollere de yansımaktadır. Ritüeller bu ruhsal duruma göre şekillenmektedir. Tanrıcılar, kulluk inancına şaşırarak baktıkları için kulluk göstergesi olan yere kapanma (secde) ve (Tanrıcıların ifadesiyle) "dilenci gibi" ellerin açıldığı dua pozisyonu, onlara göre asla kabul edilemez ritüellerdir. Kulluk inancını içeren dinlerde ibadetlerde yer alan semboller ve vücut dili kulluğu işaret etmektedir. Oysa Tanrıcılığın ibadet sembollerine baktığımızda 'Tengri gibi Tengri'de bolmuş' başı dik, asla ufuktan aşağı gözlerini indirmeyen, Tanrı'ya söyleyeceği sözü anasına babasına söylermişcesine rahat ve sevgi dolu ifade eden bir tarz göze çarpmaktadır; aczi ifade eden kulluk sembollerine hiçbir şekilde yer verilmemiştir.


Akay şöyle der: 

"Ben ibadet ederken yere bakmam. Yere baksan kul olursun, oysa ben Gök Tanrı'nın oğluyum. Sen kul olsan Tanrı da seni sevmez. Seni teper. Senin önüne kul gelse sen ona değer vermezsin; senin önünde eğilen adamı sen de tepersin. Karşına adam olarak gelen kişiye değer verirsin, onu seversin. Tanrı için de bu böyledir. O yarattıklarını yerlerde sürünen zavallı kullar olarak görmek istemez. Sen onun oğlusun, onun kızısın, evladısın. Tanrı'ya 'ben senin oğlun olarak geldim; kulun olarak değil' desen, o da mutlu olur.


Adem Havva'daki mitolojiden dolayı Tanrı onları lanetledi ve kul yaptı. Çünkü o mitolojide ensest var. Biz mescitte gördük; çocuklar, yiğitler kul oldu ve başkalarının boyundurluğu altına girdi. Tüm Müslüman dünyası da başkalarının boyunduruğu altında. 


Türk! Sende ruh var. Sen başka uluslara da ruh vermek için çalışmalısın. Onlar bizim düşmanımız olsa da onlara da yardım etmek gerek, çünkü biz Tanrı'nın oğullarıyız, Tanrı'nın kızlarıyız."



Araz Elses "Her Türk bir dünyadır" der....



Altay Tanrıcılarının başı Akay Kine:

"Muhammed de Gök Tanrı'nın oğludur. Biz aynı şekilde onu da severiz. Ama o bizden değildir. Bu nedenle Muhammed'in de bildikleri bu insanlık dünyasına lazımdı. O Arap milleti üzerinden gelmiştir. Arapların Ak dini İslam'dır. Onların şükran dili de Arağçadır. Türkler için ise Ak Din Tanrıcılıktır ve şükran dili de Türkçedir. Türklerin aldı (önünüzde) yolu açık bolsun (olsun).


Hz.Muhammed'e kutsal ruh indi. Ona kendi milletine bir mesaj iletme misyonu verildi. Arap milleti Hz.Muhammed sayesinde yükseldi. Biz Türkler de yükselmek istiyorsak bunu kendi liderimizin önderliğinde yapmamız lazım. Biz yükseldiğimizde de kimseyi kendimize benzetmek amacını gütmemeliyiz.


İslam, Arap dünyasının dini ve onların örf ve adetlerini içeriyor. Biz Araplara hürmet ediyoruz ve onların atlarına saygı duyuyoruz. Ama bu arada kendi örf, adet ve geleneklerimizi de sürdürmeliyiz. Diğer halklar ve inançlar da aynı şekilde bizlere saygı duymalıdır. Birinin diğerini asimile etmesi kabul edilemez. Bizim kendi tarihimiz ve medeniyetimiz var. Biz herkese anlayışlı davranmayı gerektiren bir gelenekten geliyoruz. Onlara saygı duyarken kendimizi unutmamalıyız. Bunun için de İslam ya da başka inanç sistemleriyle savaş haline girmemeliyiz. Bizim herkesi kucaklayan bir kültürümüz var.


Türk'ün yedi atasını bilmesi gerekir ki gücümüzü onlara verelim. Onlara algış veriyoruz. Onları yüceltiyoruz. Kendi atalarımızı bilsek onların adını anar, algış aytar, onlara güç veririz. Şimdi ise görüyorum siz Türkler, kendi atalarınızın adını bir kere de ağzınıza almıyorsunuz. Sadece Muhammed'e, Ali'ye, Nuh'a güç veriyorsunuz. Kendi atalarınızın adlarını bile unutmuşsunuz. 


Bir gün Türkiye'den biri 'İslam olmadan Türk olmaz' dedi. Ben de çıktım; sen ağacın kökünü, Ata babasını kessen o, İslam olsun, ne olursa olsun devrilir dedim. Niçin kendi soyunu bilen halklar güçlüdür? Eğer kendi dedenizi bilmiyorsanız, adını bilip ona dua etmiyorsanız, o size korumacı olacak yerde size düşman olur."



Gök-Tanrı İnancının Bilinmeyenleri
Din ve Millet Kavramları
Akay Kine'nin Bilgileri Işığında
Günnur Yücekal Arpacı, 2012
"Bu kitap 2006'da Altay'da yaptığım alan araştırması, geniş literatür çalışması ve 2009 yılında Altay Tanrıcı başı Akay Kine'yle yaptığım görüşmeler sonucunda ortaya çıkmıştır."




Mavi Gayzer Gölü - Altay



"Bizim vazifemiz ve amacımız eski öğretilerin dağılmış parçalarını bir araya getirmek ve hatırlamaktır. Bir araya getireceğimiz bilgi parçacıklarını saklayan Türk kavimleri değişik renklere bürünmüştür. Ama Altay, tüm Türklerin hafızalarında kayıtldırı, o yüzden aslında hiç unutulmamıştır. Hepsi bu inancı hatırlar ve bilir. Bizim belleğimizde kutsal kurallar genetik olarak kayıtlıdır. Atalarımızdan miras olan kutsal belleğimiz vardır. Bunlar devasa bir bulmaca, bir yapboza benzer. Bu yapboz parçalarını bir araya getirerek gerektiği yere koyarsak değişik renkleri bir araya getirmiş oluruz. Ve eski atalarımızın kadim bilgilerini kapsayan bu öğretiyi tamamen kavramış oluruz ve bu her biri ayrı bir bilgiyi içeren yapboz parçalarından o çok güzel resmi ortaya çıkarmış oluruz. Bu resim ile eski gök kuralları, toprak kanunları geri dönmüş olur. Sonunda değişik renklere bürünmüş Türk kavimlerinden elde edilmiş bir sürü renkteki bilgi parçacıklarının bir araya gelmesiyle biz, başlangıcın rengi olan Ak rengi elde etmiş oluruz."

"Burada oturan Gök Tanrı'nın oğulları, kızları Kızıl Tuğ'dan alımlı yürüsün. Gök Tanrı'dan Ak Altay'dan algışlı bolsun. Ardındaki yolu suluğ, korunaklı olsun, aldı yolu açık olsun.. Çeneliye laf söylettirmesin. Gözünden ateş çıksın. Güzel, görkemli, en yüceye çıksın."

Akay Kynyev (Kine) 







Altay/Altai-Turkish people-Altai Republic,Altai Krai.


14 Haziran 2016 Salı

Eski Türklerin Kutsal Mezarları Kurganlar





Geç Tunç devri Kazakistan'daki Begazı-Dandibay kültürü kurganları da büyük oranda Andronova kültürünün bu özelliklerini koruyordu; ancak tabii ki bazı farklı özellikler de bulunmaktaydı. Cesetler yan tarafı üzerine yatırıldığı gibi yüzüstü de yatırılıyordu. Tepesi altında dairevi form oluşturacak şekilde yerleştirilmiş üç sıra radyal taş kuşatma duvarı bulunan, en büyük kurganının yüksekliği 2 m., çapı 30 m. olan Karagandı'nın güneyindeki Aksu-Avulu II Mezarlığı bu devirden kalma idi. Bütün bu bölge mezarları Sirderya'daki aşağıda tekrar sözü edilecek olan ünlü TAGİSKEN mezar anıtları ile bağlantılı görünmektedir.

Bazı araştırmacılar söz konusu kurgan örneklerinin yer aldığı Kazakistan'daki bu kültürlere ait bölgeleri Andronova'dan çok Karasuk kültürü ile paralel olarak görmüşlerdir. Nitekim Orta Kazakistan'ın tunç çağı kültürler üzerine önemli çalışmaları olan Margulan, Begazy-Dandybai kültürünü Geç Tunç çağı evresi içerisinde MÖ.10.-8.yüzyıllar arasına yerleştirir. Bu döneme geçiş evresi olarak da MÖ.12.-11.yüzyılları belirler. Margulan'a göre Orta Kazakistan'da bu kültürün de içerisinde yer aldığı bütün anıtların yaratıcıları tunç çağı boyunca varlıklarını sürdüren aynı bozkır kabileleri idi. Bunlar şüphesiz ki Türk boylarının atalarını oluşturan kavimlerdendi. Begazy-Dandybai kültürü mezarları daha çok Begazy, Buguly II, III, Aksu-aiuly II, Sangru I, Dandybai, Aibas-Darasy gibi bölgelerde idi.

Margulan'a göre Begazy-Dandybai kültürünün gelişiminin doruk noktasında (taş yapılı kurganların) mezar anıtı komplekslerinin taş mimarisinde yüksek gelişmeler olmuştur. Etnik bir değişime işaret etmeyen bu yükselme, eski yapıcıların, taşları ve iri kaya parçalarını kullanarak, bu mezar anıtlarını inşa etme noktasına ulaştığını gösteriyor. Kuvvetli bir konstrüksiyonla kurulmuş, kayadan yapılmış Begazy mezar anıtları, yukarıda da ifade edildiği gibi şaşılacak derecede TAGİSKEN mezar anıtlarına benzemektedir. Margulan'a göre bu husus Bozkır kabilelerinin Sirderya bölgesine yayılmaları neticesinde gerçekleşmiştir. Söz konusu kültürünün mezar yapıları hakkında daha sonraki Türk boyları ve hanedan yapıları için de doğru olduğu anlaşılan bir husus özellikle dikkati çekmektedir. Bu evlerin konstrüksiyon şekli ile mezar anıtların konstrüksiyonunu birbirine benzemektedir. Mezar anıtlarının defin odaları, evler gibi çatıyla kapatılmış, granit duvarlı veya balçıkla birbirine bağlanmış taş duvarlı ve ağaç konstrüksiyon katkılı olarak inşa edilmişti ve bu mezarlarda ateş, güneş ve aya ilişkin sembolizm ve bununla ilgili simgeler yanında (defin odalarında) ağaç kömürü kalıntılarına rastlanmıştı....




Sirderya Nehri'nin aşağı kısmında, eski Yeksart Vadisi'nde, Aral Havzası'nın bronz devrinden TAGİSKEN mezarları, bir yeraltı mezarı olan kurgandan yer üstü mezar anıtlarına geçişin nasıl olabileceğini gösteren çok önemli mezarlardır. Araştırmacılara göre burası batı Orta Asya'daki tarım kültürleri ile daha kuzeydeki bozkır kültürlerinin işbirliğini yansıtmakta olan ve MÖ.10.yüzyıldan beşinci yüzyıla kadar kullanılan bir mezarlık alanıdır. Söz konusu kerpiç mezarlar yer üstüne inşa edilmiş mezar anıtlarının bilinen en erken örneğidir. Kurganlarda olduğu gibi asıl mezarın bulunduğu kısmın etrafı, kerpiçle örülmüş, daire şeklinde, en büyüğü 25 m. çapında kuşatma duvarı ile çevrilmişti. Bu kuşatma duvarı ile orta kesimdeki defin odası arasında 2 m. genişliğinde bir boşluk bulunmaktaydı. Merkezdeki yine kerpiçten yapılmış dikdörtgen şeklindeki odanın duvarlarındaki tunç çivilerden, diğer kurganların bir kısmında, örneğin daha sonraki Pazırık kurganlarında olduğu gibi, duvarlara asılmış halı veya keçe örtülerin olduğu anlaşılmaktadır....

Bu mezarlar, tarihleri daha geç olmakla birlikte Begazı-Dandibay kültürü ile olduğu kadar, Andronova mezarları ve ayrıca Güney Türkmenistan kültürleri ile (Tekkem Tepe ve Yaz Tepe) yakından bağlantılıydı. Bu birbiri ile ilişkili kurgan ve mezarlar aynı zamanda Türk-İslam kümbet mimarisine geçişin ne şekilde olduğuna dair ipuçları da vermektedir. TAGİSKEN mezarlarından söz eden D.Christian'ın bildirdiğine göre, S.P.Tolstov, TAGİSKEN mezarlığının "SAKA-HAUMAVARGA" ile aynı olabilecek "SAKARAVAKS" olarak bilinen yarı-göçebe SAKALARDAN bir grubun kral gömü yeri olduğuna inanmaktadır....


Orjinalinde Kurt görünümlü yazıyor, lakin At olabilir.


Andronovo ve paralel kültürlerin mezarları ile ilgili satırlarımıza son vermeden evvel bu konuyla ilgili yukarıda kısmen değindiğimiz bir hususa göz atmakta yarar var. Bilim adamı J.P.Mallory, başka bazı araştırmacılar gibi, radyo-karbon tarihlemeye göre MÖ. erken 2.bin yılda ortaya çıkmış olabileceğini ifade ettiği Andronovo kültürünü Hint-İranlı kimliğe mal etmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte, bu konuda kesin bir şey söylemenin mümkün olmadığını da yine kendisi ifade etmektedir. Araştırmacı bu konuya delil olarak birçok şeyi ileri sürmektedir; ancak bu ileri sürülen hususlar, Türk kültür ve sanatında da çok önemli olduğundan sadece Hint-İranlı veya Hint-Avrupalı kavimlere mal edilemez. Örneğin; kazı sonuçlarına sözünü ettiğimiz çok önemli bir merkez olan Kazakistan Sintaşta'daki mezarlık buluntularını bu doğrultuda yorumlamakta olan araştırmacı; bu mezarların höyük (kurgan) tipinde olmasını, at, köpek vb. hayvanların kurban edilmesini, araba kalıntılarının bulunmasını Hint-Avrupalılığın lehine deliller olarak göstermektedir. Araştırmacı, tip olarak yukarıda sözünü ettiğimiz, Begazy-Dandibay Kültürü kurganları ve TAGİSKEN mezarları ile bağlantılı olan bu anıtların, ileride inşa edilecek Pazırık Kurganlarını haber verdiğini de ifade eder ve dolaylı olarak bu kurganları da kendi teziyle bağlantılı kılmaya çalışmış olur. 




Anlaşılacağı üzere, Mallary tarafından ileri sürülen bu ve benzeri kanıtlar, esasında Türk kültürünü biraz tanıyan bir kişi için tamamiyle Proto-Türk kültürüne bağlanabilir mahiyettedir.

Mallory ve Gimbutas'ın iddia etmeye çalıştığı gibi "kurgan kültürü" bir Hint-Avrupa kültürü değildir veya en azından sadece Hint-Avrupalılara özgü bir kültür değildir. Kurganlar, at kurbanı, arabalar, hayvan yetiştirme ağırlıklı ekonomi, yaylak-kışlak yaşantısı ve çeşitli defin gelenekleri, sonraki Türk devirlerine işaret etmektedir.

Kazakistan'ın orta kesiminde mezarları kurgan olan ve MÖ.7.-3.yüzyıllara tarihlenen ve yine kimine göre Sakalarla ilişkili olan TASMOLA (TAŞ MEZAR) kültürü olarak adlandırılmış olan bir kültür ortya çıkmıştı. Üç devreye ayrılan bu kültürün birinci evresindeki kurganlar MÖ.7.-6.yüzyıllara aittir.

Eski Türklerin  Kutsal Mezarları Kurganlar
Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu 


Sanki Göbeklitepe'nin torunu ;)





aynı kültür


Polo'da bir atlı spor olduğu için at başlarının bu şekilde betimlemeleri mümkün müdür? - SB






12 Şubat 2016 Cuma

Kazakh-Turkish Art




Yeraly OSPANҰLY : My face - my paintings

"... About why I have all the pictures on historical and ethnographic subjects. If you dig deeper than my work, there lies a simple theme - people. Growing up, everyone is trying to carry with them in the future as many things dear to his heart, but hands can not take something very much, and he is forced to turn back all the time to take another look at fallen from the hands or at all in the impossibly original items - toys, fairy tales, songs, books, dishes and so much more ... "
Yeraly Ospanұly - artist of the South Kazakhstan region









International populer scientific historical magazine,



POR-BAJIN - TUVA






POR-BAJIN - TUVA
Uygur Kağanlığı
8.yüzyılın ikinci yarısı, 9.yüzyılın başları




Por-Bajin occupies a small island in Lake Tere-Khol, at 2300 m above sea level in the Sengelen mountains of southern Tuva. The site occupies practically the whole island, covering 3.5 hectares. The curtain walls form a rectangle (spanning 215 x 162m), with its long axis orientated east –west. They have survived up to a maximum height of 10 meters, while the maximum height of the inner walls is 1 – 1.5 m. The main gate, with gate towers and ramps leading up to them, is clearly identifiable in the middle of the eastern wall. 


The interior is taken up by two large yards, a monumental building on the central axis, and a chain of small yards along the northern, western and southern walls. Construction materials and technologies show that Por-Bajin was built within the Chinese architectural tradition. It was most probably built at the time of Uighur Khaganate which thrived in the second half of 8th and the beginning of the 9th century.


After initial exploration in the late 19th century and limited excavations in 1957 – 1963, large-scale research was carried out here in 2007–2008 under the aegis of the Por-Bajin Fortress Foundation. In addition to the archaeologists, our team included architects, geophysicists, geomorphologists, hydrologists and soil scientists. Prior to the 2007 excavation, the entire island and the remains on it were laser-scanned, resulting in a complete topographical plan (1:200) and a three-dimensional model of the site as preserved (Arzhantseva et al., 2010).


The "fortress" was most probably built on an island which had risen from the lake only one or two centuries earlier. The clay for the walls of the "fortress" may have been taken from the lake bed around the island: detailed depth-plots have revealed a belt of greater depth around the island (Arzhantseva et al., 2010). The "fortress" itself sits on a plug of permafrost, and permafrost is also found everywhere under the shores of the lake, but not under the shallow lake itself. Archaeological and geomorphological fieldwork revealed traces of at three earthquakes which had accelerated the natural process of decay. The first of these seems to have happened already during the construction of the "fortress" in the 8th century, the second, more catastrophic one in the 12th century, well after the abandonment of the site in the 9th century.


The results of our archaeological excavations in 2007 – 2008 cast doubt on the original identification of Por-Bajin as the "palace ... at the well" built, according to a contemporary inscription, by Kagan Moyun-chur (Bajan-chor, AD 747-759) after his victory over local tribes in AD 750 (Vajnstejn, 1963; Ramstedt, 1914). The virtual absence of an occupation layer implies a very short-lived, or not very intensive, use of the site. There is no evidence at all of any kind of heating system that would have made it possible to stay up here in winter.


But traces of repairs and minor rebuilding suggest that the site had been maintained for a certain time. New dendrochronological and radiocarbon dates place the construction of PorBajin in the period AD 770 – 790, meaning that it was built after the death of Moyun-Chur, probably under his successor Bögü (AD 759-779) who had converted to Manichaeism. Por-Bajin belonged to a network of fortified sites on the northern frontier of the Uighur Kaganate (Kiselev, 1957). A Chinese presence at, or influence on, the construction of these sites is suggested by two key observations at Por-Bajin: 

(1) the presence of Chinese building materials, such as certain types of roof tiles; and

(2) the use of Chinese construction methods, e.g. the hangtu technique, post-and-beam construction, and dou-gong ceilings (Chung-kuo kutai chien, 1984)


Seen from the Chinese architectural tradition, Por-Bajin combines the lay-out of the "ideal town", with its axial planning and dominant central building, with that of the "ideal Buddhist monastery", with living quarters along the inner perimeter of the enclosure walls. Lay-out and building techniques of Por-Bajin are closely reminiscent of palaces in the Buddhist Paradise as depicted in T‘ang paintings (Chung-kuo ku tai chien, 1984).


But Por-Bajin shows no evidence of religious practice, be it Buddhist or Manichaean, nor does it show similarities to Turkic funerary complexes. And while its lay-out resembles the known Uighur palace complex of Kara-Balgasun, the lack of an occupation layer and of stationary heating systems indicates seasonal occupation, and perhaps only for a brief period.


The re-dating of Por-Bajin to the reign of Bögü suggests the following, tentative interpretation: originally built as a fortified palace, it was rebuilt after an earthquake as a Manichaean monastery, and then abandoned with the end of Manichaeism in the Uighur Empire after the death of Bögü.


The detailed reconstruction of architectural features was possible because of the presence of a large number of building remains (in particular wall remains and roof tiles), the preservation of wooden remains (particularly foundations) in permafrost and by burning of above-ground features (e.g. of dou-gung details), and by the careful excavation of collapsed buildings. Geophysical prospection played a key role in finding concentrations of tiles which showed the presence of unsuspected buildings (e.g. the galleries attached to the main building). The 3D reconstructions by Vafeev, and later by Schubert (Fig. 1-2), are therefore more than tentative suggestions: they are based on exact planning and measurements of all architectural details in situ, and by their accurate stratigraphic recording (Arzhantseva et al., 2011; 2012).


The outer enclosure of the "fortress" consisted of a curtain wall which was 12 meters wide at the base. Analysis using a cliff degradation model suggests that the original height was around 10 m (Alfimov et al., 2012). The main gate, built in heavy timber construction which had been burnt in situ, was initially thought to have a single gateway. The excavations in 2007 showed that there must have been at least two gateways; further work in 2008 finally demonstrated the presence of three, a characteristic feature of large Chinese gate constructions. Four of the eleven bastions were placed on both sides of the gate, inside and outside the walls. The excavation of the northern bastion on the east wall revealed traces of a wooden fighting platform running along the top of curtain wall and bastions. While the initial inspection of the wall remains suggested the use of mud-bricks or adobe, the excavation soon identified the use of the Chinese construction method hangtu for all substantial walls at PorBajin, outer as well as inner. In this technique, a timber framework made of larch was filled with clay; this was laid down one layer after another, each 10 to 12 centimeters thick, and compacted before the next layer was added.


The main gate opened into two successive courtyards which were connected by a gate. The outer courtyard was devoid of all structures, but excavation showed that the connecting gate had been wider in its first phase, possibly during the building of the site, and was later made narrower and fitted with a gate house in pavilion style, with wooden doors and a tiled roof.


The inner courtyard, thought to be a ceremonial courtyard, held the main complex made up of a two-part central structure and two flanking galleries. The previous excavator, Vajnstein, had already established that the central structure itself consisted of two buildings, one behind the other, linked by a covered walkway, but he had missed the two flanking galleries of the larger, eastern pavilion. Each pavilion stood on its own square platform which had been built up of clay layers and faced with bricks coated with lime plaster. Two staircases led from the inner courtyard up to the eastern platform with the larger building. This was subdivided by wattle-and-daub panels into two halls and a series of smaller rooms. Walls and panels were covered with lime plaster painted with horizontal red stripes low above the floor.


The presence of two layers of plaster of different quality suggests repairs. The tiled roof had been supported by 36 wooden columns resting on stone bases. The building was most likely of the post-and-beam construction characteristic of Chinese architecture of the T‘ang dynasty.


Finds of burnt timber fragments point to the use of the typical Chinese technique of interlocking wooden brackets, called dou-gung. Ramps led down to the two flanking galleries which were roofed, open spaces looking onto the access to the main pavilion. A series of small courtyards ran along the interior of the northern, western and southern curtain walls. Each of these courtyards was enclosed by a clay wall with gates opening into the neighboring yards. All courtyards held a one- or two-chamber structure of similar lay-out and building method. No roof tiles were found in this peripheral zone of the site, suggesting that the buildings here had reed roofs.


The biggest difference between the reconstructions by Vafeev and Schubert concern the main building (eastern pavilion): Vafeev reconstructed it with one level and a high roof, based on the Chinese dyan’ type of building which was in use at the time for palaces and temples. Schubert reconstructed the same pavilion with two storeys as found in some larger temples of the T‘ang period in China. The archaeological evidence of the building, including window frames which may have fallen down from a greater height than ground-floor level, is compatible with the existence of two storeys. Our successful work on the recovery and reconstruction of architectural details demonstrates again the value of close cooperation of archaeologists, geophysicists and architects (and in this case, mathematicians), if possible on site where the evidence is as complex as at Por-Bajin.



THREE-DIMENSIONAL RECONSTRUCTION OF THE SITE OF POR-BAJIN (TUVA) (from page 12) INTEGRATING ARCHAEOLOGICAL AND ETHNOGRAPHIC RESEARCH
Volume 2,2013, pdf:


* Uighur Khaganate is Turkish Khaganate.
* Tang Dynasty: the lineage of the ruler family was involved with the Turks. 36 of the 369 vezir (todays prime minister) was Turkish of origin.




for more in Turkish:

























11 Şubat 2016 Perşembe

Çin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi



Altın Maske - MS.6.yy-5.yy - Antik Boma Mezarlığı
Sincan Uygur Özerk Bölge






Onların kralı (Arslan Han) bir mesaj yollıyarak dedi ki : "Biz elçiyi kabul etmek için bir gün seçeceğiz. Biz öyle ümit ederiz ki tehire uğramaz."


[Arslan Han] bizi yedinci günde kabul etti. Onların Kralı (189) oğulları ve hizmetkarlarının hepsi yüzlerini doğu'ya çevirdiler ve [Çin imparatoru tarafından] yollanan hediyeleri kabul ettiler. Bir tarafta bir kimse [elinde] taştan bir çan tutuyordu. O [şahıs] seromoni için tempo tutuyordu. [Kao-ch'ang] kralı çanın sesini duyunca selam verdi. Bundan sonra, oğlu, kızı ve yakın akrabaları [benim] etrafımı çevirerek eğildiler ve hediyelerini kabul ettiler. Sonra, müzik, içki, ziyafet ve gece yarısına [kadar] artisler tarafından [oynanan] piyes vardı.


Ertesi gün bir kayıkla [gezinti] yaptık. Gölün dört bir tarafından davullar çalışıyordu. Tekrar [ertesi gün] sabahleyin, Budist tapınağı Ying-yün T'aining'i (190) gezip seyrettik. [bu tapınak] Chen-kuan (191) (devrinin) dördüncü yılında inşa edilmişti. Pei-t'ing (Beşbalık) in kuzeyindeki dağlarda Kang-sha (192) (amonyak) imal ediliyordu. Dağın içinden sık sık duman yükseliyordu. Fakat hiç sis yoktu. Bundan başka, (193) ışık ve alevler, meşalenin yansıması gibi idi. Kuşlar ve farelerin hepsi kırmızı [renkli] görünüyordu. Bu Kang-sha (Amonyak) ile ilgili kimseler ayakkabı giyerlerdi. [Ayakkabılarının] tabanında tahta vardı. Eğer [ayakkabının] tabanı deriden olsaydı, onlar kavrulurdu.


Dağın eteğinde mavi çamur üreten bir mağara vardır. [Çamur] mağaranın dışına çıktığı zaman, derhal sha-shıh (kumtaşı) ya dönüşürdü. Yerliler hunu deri tabağlamakta kullanırlardı. Şehrin içinde pek çok iki katlı binalar vardır. İnsanlar iyi yüzlüdür ve usta sanatkarlardır. Altın, gümüş, bakır ve demir kaplar üzerinde çalışırlardı. İyi bir atın fiyatı bir p'i (194) ipektir. Zayıf ve bakımsız atlar [ise] yemek için kullanılırdı ve değeri yalnız bir chang (195) ipektir. Bütün fakirler et yerler. (196)


Biz sonra daha Doğu' da T'ang [Sülalesinin] doğu sınırı olan Anhsi (Arsak) (197) [şehrine] vasıl olduk.


Yedinci ayda (23 Temmuz-21 Ağustos, 982), [Arslan Han] Yente'nin [memleketine] dönüşünden önce (198) [Kao-ch'ang'a] vasıl oldu. [Bu sırada] bir Kitan elçisinin geldiğinden haberdar edildi. Elçinin yaban tavşanı gibi dudağı vardı. Bunu gümüş bir yaprakla örtüyordu. Elçi krala (Arslan Han'a) dediki : "Han (Çinliler), Ta-tan (Tatar)lara sizin topraklarınız yolu ile bir elçi yollamış olduğunu duydum. Maksadı, sizin sınırlarınızda casusluk yapma teşebbüsüdür. Siz hemen onu [W ang Y en-te] Tatarlara yollayın. Sizinle oyalanması için izin vermeyin."


Elçi devamla dediki : ''Kao-ch'ang önceleri Han (Çin) toprağı [memleketi] idi. [Netice olarak] Han (Çin) elçisi, ilerideki hareketlerine (düşüncelerine) uygun olarak sizin topraklarınıza casusluk yapmak için geldi. Siz bu işi araştırın."


Yen-te kendi ajanları vasıtasıyla bu sözleri öğrendi ve krala (Arslan Han(a) dediki : ''Ch'üan-jung (199) (Köpek barbarları), her zaman Çin'e muhaliftirler. Şimdi, onlar [bizim] aramızı açıyorlar. Ben onları öldürmek istiyorum." (200) Kral [Arslan Han] rica ederek [bu düşüncelerden] Wang Yen-te'yi caydırdı ve [W ang Y en-te] vazgeçti. O [W ang Y en-te ], altıncı senenin beşinci ayında (5 Haziran- 3 Temmuz 981) başşehri terketti (yola çıktı).



Çin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi
Prof.Dr.Özkan İzgi
Türk Tarih Kurumu,1989 ... pdf:




dipnotlar:
189 - Wen-lısien t'ung-k'ao, bölüm 143 s. 22a da bu cümlede bir yanlışlık yapılmış ve cümleye fazladan hir "chu" kelimesi ilave edilmiştir.

190 - Ying-yün T'ai-ning tapınağı hakkında hiç bir yerde malumat bulamadım. Yalnız Barthold, "Beşbalık" makalesinde "Wang Y en-te'nin kayıkla geçtiği ve eserinde tasvir ettiği göl, şehrin her halde şarkında idi. Burada bir takım sed bakiyeleri bulunmuştur ki, nehir bu sedler vasıtalarıyla bir göl teşkil edecek şekilde genişlemekte idi. Harabelerin garbında, vaktiyle bir Buddha manastırının mevcud olduğu zannediliyor. Wang Yen-te'ye göre, o zamanlar, Pei-t'ing'de daha 637 senesinde inşa edilmiş Buddha mabetleri vardı." demektedir. Bkz. Barthold, "Bişbalık" maddesi, İslam Ansiklopedisi, Cilt 111, s. 652.

191 - Chen-kuan saltanat dönemi 22 Ocak 627 de başlamış ve 6 Şubat 650 de sona ermiştir. Dolayısıyla Ying-yün T'ai-ning tapınağı 630 tarihinde inşa edilmiştir. Yukarıda ki notta (128) Barthold'un söylediği gibi 637 senesi yalnıştır.

192 - Kang-sha (amonyak) için Laufer (Sino-Iranica, s. 503-504) de bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. T'ai-p'ing huan-yü ehi, bölüm 181, s. 6b de, Kuei-tzu (Kuça) da üretilen amonyak için bilgi veriliyor. Japon bilim adamı Matsuda Hsiao, Kodai Tenzan no rekishi chirigakuteki, (Eski T'ien-shan bölgesinin tarihi coğrafyası üzerinde çalışmalar), Tokyo, 1956, s. 408-410 da Wang Yen-te seyahatnamesini kullanarak, amonyak hakkında bilgi veriyor.

193 - Wen-hsien t'ung-k'ao'da (bölüm 143, s. 22b) cümleye "akşam olunca" ibaresi eklenmiştir.

194 - P'i, 12.44 metrelik bir ölçü birimidir. Bkz. Wittfogel-Feng aynı eser, s. 609.

195 - Chang, 3.11 metrelik bir ölçü birimidir. Bkz. Wittfogel-Feng, aynı eser, s. 609.

196 - O zamanlar Çinde yalnızca zenginler et yiyebilirdi.

197 - An-hsi (Arsak), Hsin-chiang'da şimdiki T'u-lu-fan (Turfan) bölgesinin Batı tarafındadır. Pinks tarafından An-hsi, Kuça olarak gösterilmiştir. Bkz. Pinks, aynı eser, 178-179, not 561. Bu hususla ilgili olarak T'ai-p'ing huan-yü ehi bölüm 156, s. 7 de şu bilgiyi bulmaktayız :" An-hsi ta-tu-hu fu, aslında Chiu-tzu (Kuça) devletidir." An-hsi'nin "Arsak" olarak okunuşu için bkz. Pelliot, Marco Polo, Cilt 1, s. 18.

198 - Arslan Han'ın Kao-ch'ang'a dönüş tarihi, Hui-ch'u ch'ienlu kitabında bulunmamasına rağmen, Hsü Tzu-chih ı'ung-chien ch'ang-pien, bölüm 6, s. 7b, Shuo-fu, bölüm 56, s. 4b ve Sung Shıh, bölüm 135, . 12a da "dokuzuncu ay" olarak geçmektedir.

199 - Ch'üan-jung, Çinin Batı bölgelerinde yaşıyan kabileler için verilmiş bir isimdir. Burada Ch'i-tan (Kitan) lar kastedilmektedir. Bkz. De Groot, Die Hunnen der vorchristlichen Zeit, s. 7 ve 21.

2oo - Bu cümle bir başka şekilde "onları" yerine "elçi" yi öldürmek istiyorum şeklinde de anlaşılabilinir.






* * * * * * * * ENG * * * * * * * *




Their Wang (Arslan Qan) dispatched a messenger to say, 'We shall choose a day to receive the envoy. We hope that he will not mind [8a] some delay.'


He received [us] on the seventh day. Their Wang as well as his son and attendants all facet east, bowed, and accepted gifts [sent by the Emperor]. There was on the side one who held a stone chime. He beat time for the ceremony. When the Wang heard the sound of the chime, he bowed. After that, his son, his daughter, and his close relatives surrounded [ me] and bowed to aceept their presents. Afterwards, there was music, drinking, feasting, and plays by actors until evening.


The next day we sailed in a boat on the lake. On the four sides of the lake they were playing the drums. Again, on the morrow, after that, we went sightseeing in the Buddhist temple Ying-yün T'ai-ning. This was built in the fourteeth year of [the] Chen-kuan [period]. In the mountains north of Pei-t'ing (Bis Balıq) kang-sha ( amonia) is produced. From inside the mountains smoke frequently rises. But there is no haze. Moreover, the light and the flames are like torch reflections. Birds and rats are all seen in a brigt red. Those who deal with kang-sha (amonia) wear shoes, the soles of which are of wood. lf soles of leather, they would be scorched immediately. At the foot of the mountain there is a cave which produces blue clay. When it comes out of the cave, it is immediately transformed into sha-shih (Sandstone). Natives use it to treat hides.


Within the city there are many [8b] two-storied buildings, much vegetation. The people are well-feetured, but skilled in craftsmanship- good at warking a gold, silver, copper, and iron into vessels. They [are] also good at working on jade. The price of a good horse is one p'i of silk. An inferior horse, providing food, costs only one chang of silk. All the poor eat meat.


Farther west we reached An-hsi (Arsak) which was the western boundary of the T'ang. In the seventh moon [July 23-August 21, 982,] [Arslan Qan] had Yen-te proceed first to his country before the Wang's own arrival. There was also the report that a Ch'i-tan (Kitan) envoy had arrived - he had a hare lip and was hiding it with a leaf of silver - who said to the Wang' I heard that the Han ( Chinese) had sent a messenger to the Ta-tan (Tatar), but via your territory. The intention was to tempt you to espy the border. You should dispatch him [Yen-te] quickly to the Ta-tan (Tatar). Do not allow him to tarry with you.'


He also said, 'Kao-ch'ang was formely Han (Chinese) territory. [The fact that] the Han (Chinese) envoy has come to spy your territory means that there are ulterior motives. You should investegate this.'


Yen-te, having learned such words through intelligence, said to the Wang, 'The Ch'üan-jung (Dog Barbarians) have always been antagonistic to China. Now, then, they alienate [us]. I want to kill him.'


The ruler [Arslan Qan] strongly dissuaded him and so he desisted. [9a] He [Yen-te] left the capital in the fifth moon of the sixth year [June 5-July 3,981]. In the fourth moon of the seventh year [April 26-May 25, 982] he arrived at Kao-ch'ang. Wherever he passed, he conferred by imperial order upon various barbarian chieftains garments, golden helts, and silk.


In the spring of the eighth year [February 16-April 15, 983] he returned via the old route, accompanied by more than one hundred messengers to express gratitute on the part of these chieftains. In the fourth moon of the first year of [the] Yung-hsi [period] [May 4-June, 1,984] [Yen-te] arrived at the capital. When Yen-te first arrived at the Ta-tan (Tatar) horder, he sometimes saw the descendants of the people who had been taken captive at the downfall of the Chin leading one another, who intercepted him to express welcome and to offer him food drink.


They inquired about their neighbors and relatives - with very much nostalgia. They detained him for ten days, so that he could not go. [The above] is said to come from Yen-te's own account. Although this is included in the Kuo-shih it is not generally known. Therefore, I have included it in my compilation here. In the future those who take trips to the Chiu-i (Nine I) and the Pa-man (light Man) or who are on diplomatic missions may perhaps, find it useful.




Anneme Türkiye'de yaşadığımızı söylemeyin, 
O bizi Çin'de sanıyor! ;)
SB
_________________________