millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2017 Pazartesi

Altay'dan Tanrıcı başı Akay Kine'den Ak Cang ya da Tanrıcılık....





"Gök Tanrı'nın çocukları, kul olmaz. Seni, anan, atan dünyaya getiriyor, terbiye ediyor, okutup, yıllarca yetiştirmek için uğraşıyor; sonunda kul ol diye bunları yapmıyor. Analar, çocuğunu kul olsun diye doğurmaz. Gök Tanrı da bunu istemez, bundan hoşlanmaz, buna kızar. Kul olanı tepersin, ayağınla tepersin; ona saygı duymazsın. Kullukta saygınlık yoktur.


Gök Tanrı, anan atan gibi onu sev ve onun eserlerine sahip çık ister. Gök Tanrı başını yere koyan, başını eğen oğul/kız istemez. Ben seni boynunu bük, başını yere eğ diye yaratmadım der. Bir insan bir şeyn kölesi kulu olursa o kişi sıkışmış, bastırılmış olur. Baskı altındaki kişi de bu baskıyı başkalarının üzerinde kullanmak eğilimine sahip olur. Bu eğilim, o insanın etrafına da yayılır; doğaya yayılır, kişi bu baskıyı hem çevresine hem de doğaya uygulamaya başlar. Dinler arasındaki savaşlar, insana ve doğaya zarar verme girişimleri, kul olmanın getirdiği baskıdan kaynaklanır. Bütün bu olumsuzluklar, insan zihninin altında bu kul olma baskısı yattığı için olur. 


Bizim dedelerimiz, kul olmamaya çok önem verirdi; onlar kul olmayı reddetmişlerdir; hatta kul olmanın dünyanın sonunu getireceğini söylerlerdi. Bu kulluğu zihninden atarsak eşitler arasında eşitlik prensibine göre dünya işlerini yürütürsek Ak Işık ortaya çıkabilir. Kul olma düşüncesi böylece kaybolur.


Bu prensibe dayanan insan her zaman güçlü, herkesi kucaklayan, herkese veren bir insan olur. bir insan bütün dünyaya sevgi ve saygı verirse, deünya da o insana aynı cevabı verir. Böylece bu insanda insanlığı ve yeryüzünü bitirme ve zarar verme düşüncesi kaybolmuş olur. Bu şekilde biz Gök'ü  (Tanrı'yı) sevindirmiş oluruz.


Tanrıcılıkta soyun devamı için günah işlememelisin, çünkü sen sadece kendinden sorumlu değilsin; önceki ve sonraki soyundan da sorumlusun. Tanrıcılıktaki sorumluluk çok fazladır. Kul olan kişinin sorumluluğu sadece kendisi içindir. Kul olanlar, her insanın Gök Tanrı olduğunu unuturlar. İnsanın doğuştan Tanrı olma şansı zaten vardır, insanın gelişmeye ihtiyacı yoktur; sadece doğru yaşaması yeterlidir. Başka dinlerde insanlar sadece kendilerinden sorumludur; ama Türkler sadece kendisinden değil, yaklaşık 17 soyundan sorumludur.


Bu dünyanın ortasına, merkezine Altay derler. Gök'ün oğlu her zaman toprak, gök ve yerin ortasından, yerin merkezi olan Altay'dan sorumlu olmuştur. Eşitlerin eşiti bizim soyumuzdan sorumludur. Gök'ün oğlu gök, yer ve orta dünyanın durumundan, kendi memleketinin durumundan, kendi kavminden sorumludur. 


Türk hiçbir zaman isteyen, yalvaran bir insan değildir. Çünkü o Tanrı'nın oğlu / Tanrı'nın kızı olarak, hiçbir zaman kul ve köle olamaz. Türk kendisini asla köle ve kul olarak düşünemez. Çünkü Türk Gök'e, yere, dağlara, nehirlere, ormanlara, okyanuslara, diğer milletlere ve dinlere eşittir. İnsanın Tanrı'ya bile kul köle olması iyi bir şey olarak algılanmaz ve bu çok büyük bir tehlike olarak görülür. Gök Tanrı da onun köle olmasından hoşlanmaz. Eğer insan kendisini here şeye eşit görmüyorsa, Gök Tanrı onu hoş karşılamaz.


Mesela hayatını çocukları üzerine kuran bir ana düşünelim. O, onları doğurmuş, kutsal ak sütü ile beslemiş, büyütmüş, çocukları sağlıklı ve iyi insan olsun diye eğitmiş, iyi bir mesleği olsun diye okutmuştur. Düşünün bir kere, bir gün onlar gelip başları eğik bir şekilde "Ben kul oldum" diyecekler. Bunu gören ana sevinebilir mi? İşte bu nedenle Türk hiçbir zaman kul olmamıştır ve olmaması da gerekir. Çünkü sonsuz Gök Tanrı'nın gönlünde hiçbir zaman tehlike ve korku olmadığı için, onun evladı olan insanın da gönlünde korku olmaması gerekir. 


Gök Tanrı'nın oğulları ve kızları zaten her şeye eşit olduğunu bilmektedir. Onların gönlünde etrafında olan her şeye karşı sevgi ve saygı vardır. Yani etrafını çevreleyen nesne ve insanlara karşı onun korkusu yoktur, onları tehlike olarak görmez. Çünkü sonsuz Gök Tanrı'nın oğlu ve kızları güçlüdür ve sorumludur. O, her şeyden sorumludur; gök, toprak, dağ, nehir, okyanus, suya karşı; insanlık, kabilesi, ailesi, çocukları, atalarına karşı; ayrıca bundan sonra devam edecek soyuna karşı da sorumludur.


Gök Tanrı'nın oğlu kendini Tanrı önünde sorumlu hissetmez; o Tanrı ile birlikte her şeyden sorumludur. Yani onlar diğer dinlerde olduğu gibi sadece kendileri için Tanrı'ya karşı sorumlu değillerdir. Etrafındaki her şeyden sorumlu olan insan, bozulanları düzeltmekten de sorumludur. Deniz kirleniyorsa kirletmemelisin veya engel olmalısın, orman yok oluyors ağaç dikmelisin gibi... Herhangi dindeki bir insan, bir günah işlese, bir ibadethaneye gider temizlenip çıkar, mesela kiliseden çıkarken artık günahkar olmadığını, tertemiz olduğunu düşünür. Bu zihniyet de bencil insanlar yaratır."






Tataristan'ın Tanrıcı inanca mensup fikir adamlarından da kullukla ilgili şu ifadelere şahit oldum : Kulluk inancının var olduğu bir din, korkaklığı, kendi kendini aşağılamayı, alçalmayı, bağımlılığı, boyun eğmeyi, kısace kölelerin tüm özelliklerini öğütlemektedir. Oysa savaşçı toplumun, cesarete, özgüvene, gurura, bağımsızlık anlayışına ihtiyacı vardır.


Bir inancın yarattığı insan tiği ve ruhsal durum, onun ibadetinde kullandığı sembollere de yansımaktadır. Ritüeller bu ruhsal duruma göre şekillenmektedir. Tanrıcılar, kulluk inancına şaşırarak baktıkları için kulluk göstergesi olan yere kapanma (secde) ve (Tanrıcıların ifadesiyle) "dilenci gibi" ellerin açıldığı dua pozisyonu, onlara göre asla kabul edilemez ritüellerdir. Kulluk inancını içeren dinlerde ibadetlerde yer alan semboller ve vücut dili kulluğu işaret etmektedir. Oysa Tanrıcılığın ibadet sembollerine baktığımızda 'Tengri gibi Tengri'de bolmuş' başı dik, asla ufuktan aşağı gözlerini indirmeyen, Tanrı'ya söyleyeceği sözü anasına babasına söylermişcesine rahat ve sevgi dolu ifade eden bir tarz göze çarpmaktadır; aczi ifade eden kulluk sembollerine hiçbir şekilde yer verilmemiştir.


Akay şöyle der: 

"Ben ibadet ederken yere bakmam. Yere baksan kul olursun, oysa ben Gök Tanrı'nın oğluyum. Sen kul olsan Tanrı da seni sevmez. Seni teper. Senin önüne kul gelse sen ona değer vermezsin; senin önünde eğilen adamı sen de tepersin. Karşına adam olarak gelen kişiye değer verirsin, onu seversin. Tanrı için de bu böyledir. O yarattıklarını yerlerde sürünen zavallı kullar olarak görmek istemez. Sen onun oğlusun, onun kızısın, evladısın. Tanrı'ya 'ben senin oğlun olarak geldim; kulun olarak değil' desen, o da mutlu olur.


Adem Havva'daki mitolojiden dolayı Tanrı onları lanetledi ve kul yaptı. Çünkü o mitolojide ensest var. Biz mescitte gördük; çocuklar, yiğitler kul oldu ve başkalarının boyundurluğu altına girdi. Tüm Müslüman dünyası da başkalarının boyunduruğu altında. 


Türk! Sende ruh var. Sen başka uluslara da ruh vermek için çalışmalısın. Onlar bizim düşmanımız olsa da onlara da yardım etmek gerek, çünkü biz Tanrı'nın oğullarıyız, Tanrı'nın kızlarıyız."



Araz Elses "Her Türk bir dünyadır" der....



Altay Tanrıcılarının başı Akay Kine:

"Muhammed de Gök Tanrı'nın oğludur. Biz aynı şekilde onu da severiz. Ama o bizden değildir. Bu nedenle Muhammed'in de bildikleri bu insanlık dünyasına lazımdı. O Arap milleti üzerinden gelmiştir. Arapların Ak dini İslam'dır. Onların şükran dili de Arağçadır. Türkler için ise Ak Din Tanrıcılıktır ve şükran dili de Türkçedir. Türklerin aldı (önünüzde) yolu açık bolsun (olsun).


Hz.Muhammed'e kutsal ruh indi. Ona kendi milletine bir mesaj iletme misyonu verildi. Arap milleti Hz.Muhammed sayesinde yükseldi. Biz Türkler de yükselmek istiyorsak bunu kendi liderimizin önderliğinde yapmamız lazım. Biz yükseldiğimizde de kimseyi kendimize benzetmek amacını gütmemeliyiz.


İslam, Arap dünyasının dini ve onların örf ve adetlerini içeriyor. Biz Araplara hürmet ediyoruz ve onların atlarına saygı duyuyoruz. Ama bu arada kendi örf, adet ve geleneklerimizi de sürdürmeliyiz. Diğer halklar ve inançlar da aynı şekilde bizlere saygı duymalıdır. Birinin diğerini asimile etmesi kabul edilemez. Bizim kendi tarihimiz ve medeniyetimiz var. Biz herkese anlayışlı davranmayı gerektiren bir gelenekten geliyoruz. Onlara saygı duyarken kendimizi unutmamalıyız. Bunun için de İslam ya da başka inanç sistemleriyle savaş haline girmemeliyiz. Bizim herkesi kucaklayan bir kültürümüz var.


Türk'ün yedi atasını bilmesi gerekir ki gücümüzü onlara verelim. Onlara algış veriyoruz. Onları yüceltiyoruz. Kendi atalarımızı bilsek onların adını anar, algış aytar, onlara güç veririz. Şimdi ise görüyorum siz Türkler, kendi atalarınızın adını bir kere de ağzınıza almıyorsunuz. Sadece Muhammed'e, Ali'ye, Nuh'a güç veriyorsunuz. Kendi atalarınızın adlarını bile unutmuşsunuz. 


Bir gün Türkiye'den biri 'İslam olmadan Türk olmaz' dedi. Ben de çıktım; sen ağacın kökünü, Ata babasını kessen o, İslam olsun, ne olursa olsun devrilir dedim. Niçin kendi soyunu bilen halklar güçlüdür? Eğer kendi dedenizi bilmiyorsanız, adını bilip ona dua etmiyorsanız, o size korumacı olacak yerde size düşman olur."



Gök-Tanrı İnancının Bilinmeyenleri
Din ve Millet Kavramları
Akay Kine'nin Bilgileri Işığında
Günnur Yücekal Arpacı, 2012
"Bu kitap 2006'da Altay'da yaptığım alan araştırması, geniş literatür çalışması ve 2009 yılında Altay Tanrıcı başı Akay Kine'yle yaptığım görüşmeler sonucunda ortaya çıkmıştır."




Mavi Gayzer Gölü - Altay



"Bizim vazifemiz ve amacımız eski öğretilerin dağılmış parçalarını bir araya getirmek ve hatırlamaktır. Bir araya getireceğimiz bilgi parçacıklarını saklayan Türk kavimleri değişik renklere bürünmüştür. Ama Altay, tüm Türklerin hafızalarında kayıtldırı, o yüzden aslında hiç unutulmamıştır. Hepsi bu inancı hatırlar ve bilir. Bizim belleğimizde kutsal kurallar genetik olarak kayıtlıdır. Atalarımızdan miras olan kutsal belleğimiz vardır. Bunlar devasa bir bulmaca, bir yapboza benzer. Bu yapboz parçalarını bir araya getirerek gerektiği yere koyarsak değişik renkleri bir araya getirmiş oluruz. Ve eski atalarımızın kadim bilgilerini kapsayan bu öğretiyi tamamen kavramış oluruz ve bu her biri ayrı bir bilgiyi içeren yapboz parçalarından o çok güzel resmi ortaya çıkarmış oluruz. Bu resim ile eski gök kuralları, toprak kanunları geri dönmüş olur. Sonunda değişik renklere bürünmüş Türk kavimlerinden elde edilmiş bir sürü renkteki bilgi parçacıklarının bir araya gelmesiyle biz, başlangıcın rengi olan Ak rengi elde etmiş oluruz."

"Burada oturan Gök Tanrı'nın oğulları, kızları Kızıl Tuğ'dan alımlı yürüsün. Gök Tanrı'dan Ak Altay'dan algışlı bolsun. Ardındaki yolu suluğ, korunaklı olsun, aldı yolu açık olsun.. Çeneliye laf söylettirmesin. Gözünden ateş çıksın. Güzel, görkemli, en yüceye çıksın."

Akay Kynyev (Kine) 







Altay/Altai-Turkish people-Altai Republic,Altai Krai.


15 Aralık 2015 Salı

Yunanistan-Gagauz-Kalaş ve Irk-Millet Farkı



Yunanistan’da eskiden olduğu gibi bugün de milli kimliklerle, kültürlerle ilgili Yunanlılaştırma,
“beyin yıkama” faaliyetleri aralıksız devam etmektedir.





Yunanlıların iddiasına göre; “Kalaşlar, Yunan Makedon’udur” ve dolayısıyla “Yunanlıdır”. Diğer taraftan yine Türkçe konuşan ve Ortodoks Hıristiyan dini inanca sahip olan Gagavuzlar da “Yunanlıdır”. Yine bu bağlamda Yunanlılara ve batılılara göre, Hıristiyan dini inançlarını terk edip, İslâm dini inancını tercih edenler “Türkleşmektedir”. Avrupa Birliği üyesi Yunanistan ve Yunanlılar, belki Yunanlılıkla hiç ilgisi olmayanları dahi “soydaşları” olarak “keşfederken”, kaynaşırken, Yunanlılığı yeniden inşa ederken, ötekileri Yunanlılaştırırken, onlara yardım ellerini uzatırken, Türkiye’de bazı Türkler ise bırakın “Türkleştirmeyi, asimilasyonu”, soydaşlarını reddetmektedir. Bazıları da “farklılıklar zenginliktir” düşüncesiyle, farklılıkları kaşıyarak, daha da belirginleştirerek, kaynaşmayı ve dayanışmayı ortadan kaldırabilecek nitelikte kendilerini ötekileştirmektedir. 


Antik Yunanlıların izlerini taşıdığı iddia edilen Kalaşlar’ın, Yunanlıların ve özellikle de Yunan milliyetçi çevrelerin ilgi odağı haline gelmesiyle birlikte, yapılan araştırmalar sonucunda, Kalaşlarla Yunanlıların DNA örneklerinin aynı olduğunun tespit edildiği ileri sürülmeye başlandı. Kalaşların yaşadığı bölgelerde çekilen fotoğraflarla hazırlanan kartpostallar bütün Yunanistan’daki okullarda ve kitapçılarda satılmaya başlandı. Bununla birlikte, Yunan Kültür Bakanlığı’nın da desteğiyle, Kalaşların örf ve adetlerini yansıtan ve bölgeyi ziyaret eden bilim adamları ve basın mensupları tarafından hazırlanan kitaplar yayınlanmaya başlandı. Kalaş kadınları tarafından yapılmış olan Yunanistan’ın bölgesel folklorik özelliklerini yansıtan küçük kuklalar, Atina’nın en saygın müzesi olan Benaki Müzesi’nde tanesi 140 Avro’dan satışa sunuldu. Başta devlet kanalları olmak üzere, bütün Yunan televizyonlarında Büyük İskender döneminin karakteristik özelliklerini taşıyan “sarı saçlı, mavi gözlü” Kalaşlar sık sık işlenen bir konu haline geldi.



Yunanlı yazar Dimitri Aleksandru; “Kalaşları, Himalaya’daki Yunanlıları bulmak üzere harekete geçmiştim ve tamamen tesadüf eseri olarak yeni bir Yunan ırkı buluyordum. Öğrendim ki Pahtun’lar eski Sakalar veya İskitlerdi (3)… Bölgeyi Büyük İskender işgal edince, Büyük İskender ve komutanları yerli halkla evlilikler gerçekleştirdi. Böylece yerlilerle Makedonlar öyle bir karıştı ki yerliler kendilerini bugüne kadar “Yunan” olarak saymaya başladılar.” Adı geçen yazara göre Asya’nın en iyi savaşçıları olan Pahtun’ların nüfusu on iki milyon civarındadır. 


Kalaşlar, Afganistan’ın başkenti Kabil’in kuzeydoğusunda sayıları 3 bin, 6 bin hatta 70 bin civarında olduğu iddia edilen/söylenen bir millettir. Yunanlılar bakımından Büyük İskender’in Hindikuş Dağlarında bıraktığı Makedon askerlerinin soyundan geldiklerine inanılan Kalaşlar, bugün hâlâ dillerinde Yunanca kelimeler bulunduğu ve 2300 yıl önce bölgeye gelen Makedonlar gibi çok tanrılı bir inanca sahip oldukları da yine Yunanlılarca iddia edilmektedir.


Diğer taraftan bilimsel araştırmalar ise onların Makedon olmasa bile, Anadolu kökenli oldukları yönündedir. Oysa Yunanlılar, bir taraftan Kalaşların Makedon soyundan ve dolayısıyla Yunanlı olduğunu iddia ederek, kanıtlamaya çalışırken diğer taraftan Kalaşların dışında Pakistan’da Pahtun (Peştun), Hunzalar gibi diğer unutulan “Yunanlılar (Elenler)”dan da söz etmektedirler. Oysa Makedonlar Yunanlı değildir. Fakat tarihi süreç içinde birçok Makedon Yunanlılaşmıştır. Bugünkü Yunanistan Devleti, Ortodoks Hıristiyan Arnavutlar/Arvanitler, Ulahlar, Karakaçanlar, Makedonlar, Bulgarlar, Türkler ve diğerlerinden oluşan bir ulus devlettir. Durum bu olunca akla şu soru geliyor. Peki, Yunanlılar ve Yunanistan sadece Kalaşları mı Yunanlılaştırmıştır ve/veya Yunanlılaştırmaktadır? 


Yunan tarihi irdelendiğinde Yunanlıların bunu hep yaptıkları; dillerini ve dinlerini velhasıl kültürlerini empoze ederek/dayatarak Yunanlılaştırma faaliyetlerine geçmişte olduğu gibi, günümüzde de aynen devam ettiği görülecektir (37). Evet, Yunanistan Devleti de farklı ırklardan insanların –Arnavut (Arvanit), Ulah (Vlah), Makedon, Bulgar, Türk ve diğerlerin- bir araya gelerek kurdukları bir ulus devlettir. Yunanlılar, Ortodoks Hıristiyan dini inancına sahip bu insanları, “Slavca konuşan Yunanlı”, “Türkçe konuşan Yunanlı” ve buna benzer bir biçimde her konuştukları dillerinin yanına “Yunan” sıfatını ekleyerek ve diğer unsurlardan (Ortodoks Hıristiyan dini inançlarından) da yararlanarak Yunanlılaştırmaktadır. Yunanistan’ın resmi tezine, iddiasına göre bütün dünyada sadece Yunanistan Devleti, milli kimlik bakımından homojen bir etnik yapıya sahiptir. Sadece tek bir ulus/ırktan, “Yunanlı”lardan oluşmaktadır. Yunanistan’ın komşu devletlerinin ise çok milletli/etnik yapıya sahip oldukları yine Yunanistan tarafından öne sürülmektedir.


Türkler ise, Türk oldukları ve kendilerini de Türk hissettikleri için Balkanlardan Türkiye’ye gelen, göç eden ve Türkçe konuşan Türklere; “Yunan”, “Bulgar”, “Makedon” vesaire diyerek onları pek âlâ dışlayabilmekte, hatta gücendirmekle birlikte, Balkanlardan Türkiye’ye gelenlerin bazıları da “Arnavut kökenli”, “Yunanlı” ve “Makedon kökenli” olduklarını söyleyebilmektedir.


Yine bu bağlamda; “Azeri”, “Kazak”, “Özbek”, “Pomak” denilerek, kültür, tarih, bilimsel olarak Türk oldukları ifade edilen, ırk ve hatta kendisini Türk olarak tanımlayanlara bile Türk olmadıkları anlamına gelebilecek ve onları Türklükleri konusunda şüpheye düşürebilecek bir terminoloji kullanılması hata değil midir?. Kısaca böyle bir terminolojiyle Türk kökenli olmayan/yabancı yazarlarca bile Türk oldukları öne sürülen soydaşların ve diğer Türkçe konuşan Türk toplulukların, Türklükleri adeta inkâr edilmektedir, sorgulanmaktadır. Türk olmadıkları/olmayabilecekleri gibi bir düşünce ile karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Kullanılan terminoloji nedeniyle Türklükle bağları kopartılmakta, Türk milletinin yanında adeta farklı birer millet (örneğin öyle sanıyorum ki bir “Azeri milleti” inşa edilmektedir!) yaratılmaktadır. En azından gittikçe artan bir biçimde buna vurgu yapılmaktadır ve böyle bir kanaat uyandırılmaktadır.


Yunanistan’daki örneğin tam tersine Türkiye’de; “Zazaca konuşan Türk”, “Kırmançi konuşan Türk”, “Kürtçe konuşan Türk” v.s. konuşan Türk gibi bir terminoloji kullanılmamaktadır. Hatta ülkenin çatışmasına, şiddete dahi yol açabilecek nitelikte toplumun kamplaşmasını sağlayacak kavramlar ve talepler gayet rahatlıkla herhangi bir sakınca/endişe duyulmadan dillendirilmektedir. Oysa böyle bir durum örneğin Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’da mümkün değildir! Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’daki Türk azınlığın, “Türk” kavramını kullanması yasaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “İskeçe Türk Birliği” ile ilgili verdiği kararda, Yunanistan’ı mahkûm etmiş olmasına rağmen, İskeçe Türk Birliği Derneğinin yeniden açılmasına Yunan Mahkemelerince isminde “Türk” terimi bulunduğu için yine izin verilmemektedir.


Avrupa Birliği üyesi Yunanistan ve Yunanlılar, belki Yunanlılıkla hiç ilgisi olmayanları dahi “soydaşları” olarak “keşfederken”, kaynaşırken, Yunanlılığı inşa ederken, kavileştirirken, ötekileri Yunanlılaştırırken, onlara yardım ellerini uzatırken, Türkiye’de bazı Türkler ise bırakın “Türkleştirmeyi, asimilasyonu”, soydaşlarını/soydaşlığını reddetmektedir. Bazıları da “farklılıklar zenginliktir” düşüncesiyle, farklılıkları kaşıyarak, daha da belirginleştirerek, kaynaşmayı, dayanışmayı ve ortak vicdani aidiyeti ortadan kaldırabilecek nitelikte kendilerini ötekileştirmektedir. 


Kısaca birlik ve beraberlik bozulmaktadır, bozulması için adımlar atılmaktadır. Soydaşlarının, kendileriyle olan sıcak ilişkilerine, maddi ve manevi/duygusal bağlara, dayanışmaya bir taraftan kullandıkları dille/terimlerle (örneğin soydaşlarına “Azeri”, “Yunan”, “Makedon” diyerek), diğer taraftan da hal ve hareketleriyle, davranışlarıyla belki farkında olmadan bu ortaklığa, birliğe zarar verilmektedir. Türklerde milli kimliklerini tanımlamada, belirlemede kargaşa ile birlikte, milli kimlik sorunu ortaya çıkmaktadır, yaşanmaktadır diyebiliriz.


Öte yandan yine bu çerçevede Türkiye, diğer devletlerde ve özellikle Balkanlardaki soydaşları, Moldova’daki Gagavuz Türkleri bakımından ekonomik yatırımlar yaparak, dayanışma veya siyasi kazanımlar elde etmek isteyebilir. Ancak ekonomik yatırım yaptığı devletlerde Türkçe dilini, kültürünü öğretmezse, iyi bir iletişim kuramazsa, Türkçe öğreten kurslar, okullar açmazsa, okullarda ve üniversitelerde Türk dilini ve kültürünü öğretecek programlar açmazsa, bunları önemsemezse başarılı olamaz. Yatırım yapan şirket sahipleri açtıkları Türk okullarından, kurslardan, programlardan mezun olup Türkçe bilenleri şirketlerinde istihdam etmezlerse, tercihlerini bu yönde kullanmazlarsa bu yatırımların başarısı da tartışılır nitelikte olabilecektir.


Balkanlara yerleşen halklara; Slav, Bulgar, Peçenek, Oğuz ve Kumanlara Yunanlılar tarafından Hıristiyanlık tanıtıldı/dayatıldı. Balkanlardaki Yunanlılaşmış (asimile edilmiş) halklar daha kolay Hıristiyanlığı benimsediler. Çünkü Ortodoks Hıristiyanlığın kaynaklarının dili Yunancaydı. 


Diğer taraftan bugüne kadar resmi Yunan bibliyografyasında Gagavuzlarla ilgili iki kitap bulunuyordu; Biri tarih profesörü Anastasios İordanoğlu (Αναστάσιος Ιορδάνογλου)’nun 90’lı yıllarda Kumçiftliği’nde yaptığı konuşmadan yola çıkan kitap, diğeri de Osmanlı tarih profesörü Aleksis Savvidis (Αλέξης Σαββίδης)’in kitabıdır. Her iki tarihçi de Gagavuzları, Bizans döneminde Hıristiyanlığı kabul eden Türkler olarak kabul etmektedir.


Bir halkın milli kökenin, milli kimliğini belirleyen her zaman olmasa bile çoğunlukla dilidir, dinidir, gelenek ve görenekleridir, türküleridir, kültürüdür. Gagavuz Türkleriyle ilgili olarak son zamanlardaki Yunanlıların iddialarına bakılırsa; “yukarıda belirtilenlerin hepsi, Türkçe dilin dışındakilerin hepsi, diğer Trakyalıların gelenek ve görenekleriyle uyum içindedir. Dolayısıyla bu tek başına, Gagavuzların Türk ırkı olduklarını ortaya koyamaz. Fakat Türkçe dilini hangi koşullarda benimsemişler. Buna bakmalıyız.” Tezleriyle Yunanlılar, Gagavuz Türklerinin kafalarını karıştırarak, Kalaşlar ve diğer örneklerde olduğu gibi Yunanlılaştırılmaya, asimile etmeye çalışılmaktadırlar.



MİLLETLERARASI İLİŞKİLERDE YUNANLILAŞTIRMA FAALİYETLERİNE (ASİMİLASYONA) İLİŞKİN İKİ ÖRNEK: KALAŞLAR VE GAGAVUZLAR
Yrd.Doç.Dr.Turgay Cin
Ege Üniversitesi
Karadeniz Araştırmaları,2010,sayı:25/PDF




3)  İskitler hakkında geniş bilgi için bkz. İ. Durmuş, İskitler (Sakalar), Ankara, 1993
37) Tesalya’nın dağlık bölgelerinde yaşayanlar; Ulah ve Karakaçanlar'dır. Tesalya’nın ovasında yaşayanlar ise Karagunides olarak anılmaktadırlar. Anlamı ise “mavri kapa” olup, Türkçede siyah kepe anlamına gelmektedir. Tesalya’da “Karabataki” denilen bir halk oyunu mevcuttur. Karabataki halk oyunu, Batı Trakya bölgesinde de rastlanan, Karapatak veya Karabatak denilen bir kuştan ismini almaktadır ve Türkçe bir sözcüktür.. Bu oyuna Epir ve Makedonya’da da rastlanmaktadır. Bu oyun önceleri sözlüydü. Şimdilerde ise sözsüzdür. Trikala’da rastlanan halk oyunlarının Çamiko (Çam Arnavutlarıyla ilgilidir) ve Kalamatyano olduğu görülür. Tesalya’da durum bu olmasına rağmen Yunanlıların iddiasına göre; “Tesalya toprakları Yunan milli karakterini kaybetmemiştir.







NOT:

* İskit/Saka Türktür,
* Makedonlar Yunan değildir,
* Hunza Türkleridir,
* Mavi gözlü Sarışın Türkler;Kıpçak/Kumanlar, daha eski adlarıyla Hun boyları Budin-Gelonus
* Türk boyları saymakla bitmez, farklı dillerde farklı adlarla anılır, ama hepsi de Türk Milleti'ndendir, ama Yörük, Karakeçili, Avşar, ama Türkmen, Kazak, Uygur, Kıpçak, Hazar (Aşkenazi), ama Hun, İskit, Saka, Part .... 
* Onlar, "kendilerinden olmadığı halde" "birleştirirken, sahiplenirken, asimile ederken", bizi ayrıştırıyor, ki biz "Biriz".


Türkleri, onların deyimiyle "Avrupalı ırktan", ya da "Aryan" saymayanlara: 
Dünyada kimilerine göre 4, kimilerine göre 5 ırk vardır. Caucasian dedikleri "White Race" Beyaz ırk-Kafkas, sadece "Sami" ve "Hint-Avrupalılar" için kullanılıyor, lakin bu bilinçli yapılmış eksik ve taraflı bir bilgidir, çünkü Türkler'de bu "Beyaz-Kafkas-Caucasian" ırkındandır. Diğerleri Mongoloid, Congoid, Capoid ve Australoid'tir. Bugünkü "Yahudiler" de bu beyaz ırktantır, millet olarak farklıdır , Samiler (Araplarla aynı) milletindendir (ki Yahudi ırkı yoktur, din altında toplanmış topluluktur).  Avrupa ırkı veya Aryan Irkı diye bilimsel bir ayrımda yoktur, ve hepsi de İNSANDIR, göçlerle de herkes karışmıştır. Türkler ise, büyük bir aile, en çok boyu olan Millet'tir. 


Acaba "Avrupalı" ne kadar "Avrupalı"dır?
İşte emperyalizm, işte soykırım.
SB