müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2025 Pazar

İran Coğrafyasında Türkler - Samaniler

 


Samani Devleti (874), hem Türk hem de ilk Türk-İslam Devleti'dir.

İtil (Volga) Bulgar Devleti, İslamiyet'i kabul eden (922) ilk Türk devleti olarak anlatıldı. Bu görüş, Samanilerin "Fars" devleti olarak görülmesinden (göstermelerinden!) kaynaklanıyordu.

SB


* Samani Devleti’nin Türk-İslam devleti olduğu görüşü nasıl, ne zaman, hangi tarihçilerin etkisiyle ortaya çıkıyor?

* Samani Devleti’nin Türk-İslam devleti olduğu görüşünü hangi argümanlar destekliyor?


PROF. DR. AYDIN USTA İLE SAMANİ DEVLETİ - YT link

"Samanilerin ilk Müslüman Türk devleti olduğu aslında daha doğrusu Türk kimliğinden geldiği evvelinden beridir söylenir. 1975'lere kadar Türk lise tarih ders kitaplarında Samanilerin ilk Müslüman Türk devleti olarak geçiyor. Ama sonrasında ne oluyor bilemiyoruz, bir anda bu görüş ortadan kalkıyor ve sonrasında Karahanlıların görüşünün ön plana çıkmaya başlaması söz konusu. Dolayısıyla da aslında bu eskiden beri bilinen bir gerçeklik. Fakat 1975 ve sonrasında ani bir değişimin yaşanmasıyla birlikte, burada dediğim gibi, evvelden bahsetmiş olduğumuz algılar ön plana çıkıyor ki Türklüğün Orta Asya ile Anadolu arasındaki işte o bağlantısının koparılıyor. Bana göre son derece önemli rol oynuyor bu. Siz Samanileri aradan çıkardığınızda Türklerin geçmişte olan veya işte İslamiyet ile olan o bağlantı noktasında o köprü noktasındaki değerlerini tamamen farklılaştırılmışlığı çıkarmakta. Demiş olduğumuz gibi Samaniler zaten eskiden biri Türk oldukları biliniyor. Fakat nedense bir anda sonradan bu yok sayılmış. (...)

Behrâm-ı Çûbîn'i herkes İranlı bir kumandan olarak biliyor, ama bu zatın İranlılara isyan ettikten sonra, kendi atalarını İranlılarla bağdaştırmayıp, İranlıları, yani Sasanileri tahtı zorla ele geçiren kimseler olarak görüp, kendisinin Partların, yani Arşak atalarının tahtını geri alan kimse olarak betimliyor. Behrâm'ın atalarına baktığımızda, Mihranilere baktığımızda, akabinde Partların Dahe kolu ve Sakalara kadar gittiğini görüyoruz. Yani Behrâm'ın bir noktadan sonra Türklere bağlanması durumu söz konusu. Bu her zaman göz ardı edilen konulardan bir tanesi. Behrâm daha sonra eşini ve çocuklarını bırakıp Göktürk tarafında kaçıyor ve Türk hükümdarı Tardu'nun kızıyla evleniyor. Bu evlilikten olan çocuklarının Maveraün nehirde yayıldıkları ve bu coğrafyaya hakim olduklarını biliyoruz. Samanilerin Türklüğüne atıflardan bir tanesi de budur."



(wikiden: *Behrâm-ı Çûbîn, Sasaniler zamanında II. Hüsrev'e bağlı meşhur İranlı (!) askerî komutan. 590 — 591 yılları arasında kısa bir süreliğine VI. Behrâm adıyla Sasani İmparatorluğu tahtına çıkmış. - SB)


***

Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, "İslam Dünyasının İnhitatı Sebebi Selçuk İstilası Mıdır?

(İkinci Türk Tarih Kongresi, 20-25 Eylül 1937) - Belleten, II.Kânun - Nisan 1938, TTK 1994/pdf












17 Nisan 2017 Pazartesi

Altay'dan Tanrıcı başı Akay Kine'den Ak Cang ya da Tanrıcılık....





"Gök Tanrı'nın çocukları, kul olmaz. Seni, anan, atan dünyaya getiriyor, terbiye ediyor, okutup, yıllarca yetiştirmek için uğraşıyor; sonunda kul ol diye bunları yapmıyor. Analar, çocuğunu kul olsun diye doğurmaz. Gök Tanrı da bunu istemez, bundan hoşlanmaz, buna kızar. Kul olanı tepersin, ayağınla tepersin; ona saygı duymazsın. Kullukta saygınlık yoktur.


Gök Tanrı, anan atan gibi onu sev ve onun eserlerine sahip çık ister. Gök Tanrı başını yere koyan, başını eğen oğul/kız istemez. Ben seni boynunu bük, başını yere eğ diye yaratmadım der. Bir insan bir şeyn kölesi kulu olursa o kişi sıkışmış, bastırılmış olur. Baskı altındaki kişi de bu baskıyı başkalarının üzerinde kullanmak eğilimine sahip olur. Bu eğilim, o insanın etrafına da yayılır; doğaya yayılır, kişi bu baskıyı hem çevresine hem de doğaya uygulamaya başlar. Dinler arasındaki savaşlar, insana ve doğaya zarar verme girişimleri, kul olmanın getirdiği baskıdan kaynaklanır. Bütün bu olumsuzluklar, insan zihninin altında bu kul olma baskısı yattığı için olur. 


Bizim dedelerimiz, kul olmamaya çok önem verirdi; onlar kul olmayı reddetmişlerdir; hatta kul olmanın dünyanın sonunu getireceğini söylerlerdi. Bu kulluğu zihninden atarsak eşitler arasında eşitlik prensibine göre dünya işlerini yürütürsek Ak Işık ortaya çıkabilir. Kul olma düşüncesi böylece kaybolur.


Bu prensibe dayanan insan her zaman güçlü, herkesi kucaklayan, herkese veren bir insan olur. bir insan bütün dünyaya sevgi ve saygı verirse, deünya da o insana aynı cevabı verir. Böylece bu insanda insanlığı ve yeryüzünü bitirme ve zarar verme düşüncesi kaybolmuş olur. Bu şekilde biz Gök'ü  (Tanrı'yı) sevindirmiş oluruz.


Tanrıcılıkta soyun devamı için günah işlememelisin, çünkü sen sadece kendinden sorumlu değilsin; önceki ve sonraki soyundan da sorumlusun. Tanrıcılıktaki sorumluluk çok fazladır. Kul olan kişinin sorumluluğu sadece kendisi içindir. Kul olanlar, her insanın Gök Tanrı olduğunu unuturlar. İnsanın doğuştan Tanrı olma şansı zaten vardır, insanın gelişmeye ihtiyacı yoktur; sadece doğru yaşaması yeterlidir. Başka dinlerde insanlar sadece kendilerinden sorumludur; ama Türkler sadece kendisinden değil, yaklaşık 17 soyundan sorumludur.


Bu dünyanın ortasına, merkezine Altay derler. Gök'ün oğlu her zaman toprak, gök ve yerin ortasından, yerin merkezi olan Altay'dan sorumlu olmuştur. Eşitlerin eşiti bizim soyumuzdan sorumludur. Gök'ün oğlu gök, yer ve orta dünyanın durumundan, kendi memleketinin durumundan, kendi kavminden sorumludur. 


Türk hiçbir zaman isteyen, yalvaran bir insan değildir. Çünkü o Tanrı'nın oğlu / Tanrı'nın kızı olarak, hiçbir zaman kul ve köle olamaz. Türk kendisini asla köle ve kul olarak düşünemez. Çünkü Türk Gök'e, yere, dağlara, nehirlere, ormanlara, okyanuslara, diğer milletlere ve dinlere eşittir. İnsanın Tanrı'ya bile kul köle olması iyi bir şey olarak algılanmaz ve bu çok büyük bir tehlike olarak görülür. Gök Tanrı da onun köle olmasından hoşlanmaz. Eğer insan kendisini here şeye eşit görmüyorsa, Gök Tanrı onu hoş karşılamaz.


Mesela hayatını çocukları üzerine kuran bir ana düşünelim. O, onları doğurmuş, kutsal ak sütü ile beslemiş, büyütmüş, çocukları sağlıklı ve iyi insan olsun diye eğitmiş, iyi bir mesleği olsun diye okutmuştur. Düşünün bir kere, bir gün onlar gelip başları eğik bir şekilde "Ben kul oldum" diyecekler. Bunu gören ana sevinebilir mi? İşte bu nedenle Türk hiçbir zaman kul olmamıştır ve olmaması da gerekir. Çünkü sonsuz Gök Tanrı'nın gönlünde hiçbir zaman tehlike ve korku olmadığı için, onun evladı olan insanın da gönlünde korku olmaması gerekir. 


Gök Tanrı'nın oğulları ve kızları zaten her şeye eşit olduğunu bilmektedir. Onların gönlünde etrafında olan her şeye karşı sevgi ve saygı vardır. Yani etrafını çevreleyen nesne ve insanlara karşı onun korkusu yoktur, onları tehlike olarak görmez. Çünkü sonsuz Gök Tanrı'nın oğlu ve kızları güçlüdür ve sorumludur. O, her şeyden sorumludur; gök, toprak, dağ, nehir, okyanus, suya karşı; insanlık, kabilesi, ailesi, çocukları, atalarına karşı; ayrıca bundan sonra devam edecek soyuna karşı da sorumludur.


Gök Tanrı'nın oğlu kendini Tanrı önünde sorumlu hissetmez; o Tanrı ile birlikte her şeyden sorumludur. Yani onlar diğer dinlerde olduğu gibi sadece kendileri için Tanrı'ya karşı sorumlu değillerdir. Etrafındaki her şeyden sorumlu olan insan, bozulanları düzeltmekten de sorumludur. Deniz kirleniyorsa kirletmemelisin veya engel olmalısın, orman yok oluyors ağaç dikmelisin gibi... Herhangi dindeki bir insan, bir günah işlese, bir ibadethaneye gider temizlenip çıkar, mesela kiliseden çıkarken artık günahkar olmadığını, tertemiz olduğunu düşünür. Bu zihniyet de bencil insanlar yaratır."






Tataristan'ın Tanrıcı inanca mensup fikir adamlarından da kullukla ilgili şu ifadelere şahit oldum : Kulluk inancının var olduğu bir din, korkaklığı, kendi kendini aşağılamayı, alçalmayı, bağımlılığı, boyun eğmeyi, kısace kölelerin tüm özelliklerini öğütlemektedir. Oysa savaşçı toplumun, cesarete, özgüvene, gurura, bağımsızlık anlayışına ihtiyacı vardır.


Bir inancın yarattığı insan tiği ve ruhsal durum, onun ibadetinde kullandığı sembollere de yansımaktadır. Ritüeller bu ruhsal duruma göre şekillenmektedir. Tanrıcılar, kulluk inancına şaşırarak baktıkları için kulluk göstergesi olan yere kapanma (secde) ve (Tanrıcıların ifadesiyle) "dilenci gibi" ellerin açıldığı dua pozisyonu, onlara göre asla kabul edilemez ritüellerdir. Kulluk inancını içeren dinlerde ibadetlerde yer alan semboller ve vücut dili kulluğu işaret etmektedir. Oysa Tanrıcılığın ibadet sembollerine baktığımızda 'Tengri gibi Tengri'de bolmuş' başı dik, asla ufuktan aşağı gözlerini indirmeyen, Tanrı'ya söyleyeceği sözü anasına babasına söylermişcesine rahat ve sevgi dolu ifade eden bir tarz göze çarpmaktadır; aczi ifade eden kulluk sembollerine hiçbir şekilde yer verilmemiştir.


Akay şöyle der: 

"Ben ibadet ederken yere bakmam. Yere baksan kul olursun, oysa ben Gök Tanrı'nın oğluyum. Sen kul olsan Tanrı da seni sevmez. Seni teper. Senin önüne kul gelse sen ona değer vermezsin; senin önünde eğilen adamı sen de tepersin. Karşına adam olarak gelen kişiye değer verirsin, onu seversin. Tanrı için de bu böyledir. O yarattıklarını yerlerde sürünen zavallı kullar olarak görmek istemez. Sen onun oğlusun, onun kızısın, evladısın. Tanrı'ya 'ben senin oğlun olarak geldim; kulun olarak değil' desen, o da mutlu olur.


Adem Havva'daki mitolojiden dolayı Tanrı onları lanetledi ve kul yaptı. Çünkü o mitolojide ensest var. Biz mescitte gördük; çocuklar, yiğitler kul oldu ve başkalarının boyundurluğu altına girdi. Tüm Müslüman dünyası da başkalarının boyunduruğu altında. 


Türk! Sende ruh var. Sen başka uluslara da ruh vermek için çalışmalısın. Onlar bizim düşmanımız olsa da onlara da yardım etmek gerek, çünkü biz Tanrı'nın oğullarıyız, Tanrı'nın kızlarıyız."



Araz Elses "Her Türk bir dünyadır" der....



Altay Tanrıcılarının başı Akay Kine:

"Muhammed de Gök Tanrı'nın oğludur. Biz aynı şekilde onu da severiz. Ama o bizden değildir. Bu nedenle Muhammed'in de bildikleri bu insanlık dünyasına lazımdı. O Arap milleti üzerinden gelmiştir. Arapların Ak dini İslam'dır. Onların şükran dili de Arağçadır. Türkler için ise Ak Din Tanrıcılıktır ve şükran dili de Türkçedir. Türklerin aldı (önünüzde) yolu açık bolsun (olsun).


Hz.Muhammed'e kutsal ruh indi. Ona kendi milletine bir mesaj iletme misyonu verildi. Arap milleti Hz.Muhammed sayesinde yükseldi. Biz Türkler de yükselmek istiyorsak bunu kendi liderimizin önderliğinde yapmamız lazım. Biz yükseldiğimizde de kimseyi kendimize benzetmek amacını gütmemeliyiz.


İslam, Arap dünyasının dini ve onların örf ve adetlerini içeriyor. Biz Araplara hürmet ediyoruz ve onların atlarına saygı duyuyoruz. Ama bu arada kendi örf, adet ve geleneklerimizi de sürdürmeliyiz. Diğer halklar ve inançlar da aynı şekilde bizlere saygı duymalıdır. Birinin diğerini asimile etmesi kabul edilemez. Bizim kendi tarihimiz ve medeniyetimiz var. Biz herkese anlayışlı davranmayı gerektiren bir gelenekten geliyoruz. Onlara saygı duyarken kendimizi unutmamalıyız. Bunun için de İslam ya da başka inanç sistemleriyle savaş haline girmemeliyiz. Bizim herkesi kucaklayan bir kültürümüz var.


Türk'ün yedi atasını bilmesi gerekir ki gücümüzü onlara verelim. Onlara algış veriyoruz. Onları yüceltiyoruz. Kendi atalarımızı bilsek onların adını anar, algış aytar, onlara güç veririz. Şimdi ise görüyorum siz Türkler, kendi atalarınızın adını bir kere de ağzınıza almıyorsunuz. Sadece Muhammed'e, Ali'ye, Nuh'a güç veriyorsunuz. Kendi atalarınızın adlarını bile unutmuşsunuz. 


Bir gün Türkiye'den biri 'İslam olmadan Türk olmaz' dedi. Ben de çıktım; sen ağacın kökünü, Ata babasını kessen o, İslam olsun, ne olursa olsun devrilir dedim. Niçin kendi soyunu bilen halklar güçlüdür? Eğer kendi dedenizi bilmiyorsanız, adını bilip ona dua etmiyorsanız, o size korumacı olacak yerde size düşman olur."



Gök-Tanrı İnancının Bilinmeyenleri
Din ve Millet Kavramları
Akay Kine'nin Bilgileri Işığında
Günnur Yücekal Arpacı, 2012
"Bu kitap 2006'da Altay'da yaptığım alan araştırması, geniş literatür çalışması ve 2009 yılında Altay Tanrıcı başı Akay Kine'yle yaptığım görüşmeler sonucunda ortaya çıkmıştır."




Mavi Gayzer Gölü - Altay



"Bizim vazifemiz ve amacımız eski öğretilerin dağılmış parçalarını bir araya getirmek ve hatırlamaktır. Bir araya getireceğimiz bilgi parçacıklarını saklayan Türk kavimleri değişik renklere bürünmüştür. Ama Altay, tüm Türklerin hafızalarında kayıtldırı, o yüzden aslında hiç unutulmamıştır. Hepsi bu inancı hatırlar ve bilir. Bizim belleğimizde kutsal kurallar genetik olarak kayıtlıdır. Atalarımızdan miras olan kutsal belleğimiz vardır. Bunlar devasa bir bulmaca, bir yapboza benzer. Bu yapboz parçalarını bir araya getirerek gerektiği yere koyarsak değişik renkleri bir araya getirmiş oluruz. Ve eski atalarımızın kadim bilgilerini kapsayan bu öğretiyi tamamen kavramış oluruz ve bu her biri ayrı bir bilgiyi içeren yapboz parçalarından o çok güzel resmi ortaya çıkarmış oluruz. Bu resim ile eski gök kuralları, toprak kanunları geri dönmüş olur. Sonunda değişik renklere bürünmüş Türk kavimlerinden elde edilmiş bir sürü renkteki bilgi parçacıklarının bir araya gelmesiyle biz, başlangıcın rengi olan Ak rengi elde etmiş oluruz."

"Burada oturan Gök Tanrı'nın oğulları, kızları Kızıl Tuğ'dan alımlı yürüsün. Gök Tanrı'dan Ak Altay'dan algışlı bolsun. Ardındaki yolu suluğ, korunaklı olsun, aldı yolu açık olsun.. Çeneliye laf söylettirmesin. Gözünden ateş çıksın. Güzel, görkemli, en yüceye çıksın."

Akay Kynyev (Kine) 







Altay/Altai-Turkish people-Altai Republic,Altai Krai.


22 Temmuz 2015 Çarşamba

Esasen Türklerin dini şamanlık değildir, Tek Tanrı dinidir



X. yüzyılda İslamiyet Türkler arasında Türklerin kendi istekleriyle hızla yayılmaktaydı. 920 yılında Karahanlıların İslamiyeti kabul etmesini, Volga çevresindeki Bulgar Hakanlığının İslâmlaşması görüldü ve İslâmiyet 940-950 de Urallar ve Sibirya'ya yayıldı . 

Türklerin büyük çoğunluğunun müslüman oluşuyle önce Maniheizm, Zerdüştlük (Ateşperestlik), Hristiyanlık, Buddizm kalkma derecesine geldi. Bunlar XII. yüzyılda tamamen ortadan kalkarak İslam dini Türk bölgesinin tek dini oldu, böylece hemen bütün Türkler islamlaşarak birlik haline geldiler.

Önceki inançlarından bazı kalıntılar da birlikte gelmişse de esasa mütaallik değildi. Bunlar yatır ziyareti, Ashab-ı Kef mağarası ve Hz. Ali kalesi, yatırılara mum yakma, bez, paçavra muska ve nazarlık boncuklar! (Buddizimde de vardır) bazı ağaç ve sulara, pınarlara, kaynaklara, ateşe, tuza, demire, v.b. saygı duyma şeklinde sürmüştür.

X. yüzyıl ortalarına kadar Kur'ân-ı Kerim'in diğer dillere bilhassa Farsça ve Türkçe'ye çevrildiğini görüyoruz. İlk Kur'ân çevirmeleri Eski Türk Dini Inancı bakımından da çok önemlidir. Zirâ Kur'an çevirmesinde Türkçe karşılıklar kullanılmıştır. 

Allah adına karşı Tanrı, Şeytan'a karşı Yek, Ruha karşı Töz, Peygambere karşı yalvaç, Cennet'e karşı Uçmag, Cehennem'e karşı Tamu v.b. gibi. 

Günümüzde bu kelimeler Kur'an çevirmelerinde hemen hemen kullanılmaz olmuştur. Şu halde, ilk çevirmelerde Türkler bu kavramları, bu adları karşılayacak inanç ve kelimelere sahipti denilebilir. Bu nokta Türklerin dini tarihi bakımından, Tanrıya inançları yönünden çok önemlidir. İslâmiyete benzeyen bir çok hususların kendi alıştıkları kelimeler ve kavramlarla çevirmeleri çok dikkate şayandır.

Samanoğulları'ndan "Emir Mansur b Nuh (H. 350-365 /961-976), Kur'ân-ı Kerim'in Farsçaya tercümesini resmen hükümet işi olarak ele almıştır. Bilâhara Farsçaya çevirmenin caiz olduğu hakkında fetva alınmıyor:

"Farsça'ya tercüme edilecek tefsir kitab ı Muhammed. b. Cerir-i Tabber'nin tefsiri idi. Mâverâü'n-Nehr âlimleri, (14. Sûre-İbrahim, 4. âyet) ne istinaden tercümenin cevâzına fetva vermişlerdir. Bu olaydan 20 yıl sonra bütün Mâvererâü'n-Nehr'de hâkimiyet Türklerin eline geçti. 

Mansur b. Nuh'un tercüme için fetva istediği bilginler ve tercüme komisyonuna dahil mütercimler arasında Türkler'in kalabalık bulundukları biliniyor, Asficap, Fergana, Semerkand ve Buhara şehirlerinden bilginler bulunuyordu. Emir Mansur'un bu teşebbüsünden onaltı yıl sonra Buhara Karahanlılar tarafından alındı . Karahanlılar'ın Müslüman oldukları tarihten Buhara'yı aldıkları tarihe kadar ancak yetmiş yıl kadar bir zaman geçmiş bulunuyordu.

Bu müddet zarfında İslam Dini'ne ait Türkçe bir eserin yazıldığı hakkında malümatmaz yoktur. Buhara' nın Karahanlı'lar tarafından alındığından yetmiş yıl sonra, Doğu-Türkistan'da, Kaşgar'da, İslami bir eserin, ahlâki-felsefesi didaktik bir manzume olan Kutadgu. Bilig'in telif edildiğini biliyoruz. Herhalde Kur'ân- ı Kerim'in Türkçe'ye tercümesi de bu devirde yapılmış olsa gerektir. Bize vâsıl olan eski Kur'-ân tercümelerinın asılları XI. yüzyılın ilk yarısına ait olduğu kabul edilmektedir.

Abdülkadir İnan (Kur'ân-ı Kerim'in Türkçeye En Eski Tercümeleri) üzerinde kaynaklar sunarak, bu geniş eserin yayınladığı tarihe kadar bilinen dört nüsha üzerinde duruyor.

Hangi yüzyıllarda yazıldığını araştırma gayesıyle yapılan bu inceleme de gerek kullanılan kelime, gerek ek ve takılar ve cümle yapısı , yabancı kelimeler azlığı veya çokluğu veya artışı üzerinde duruluyor. İlk çevirilerde Arapça ve Farsça kelimelerın yok denecek kadar az oluşuna dikkati çekiyor. 

Biz dil ve zamanını bulma bakımından yapılan araştırma üzerinde durmayarak, en eski Kur'an çevirisinin dili bakımından örnek sunuyoruz. Dikkatimizi çeken ve bizi ilgilendiren nokta şudur: Kur'an'da Allah adı yerine (Tenri) ile çevirme yapılmaktadır:

"Ol Tenri belgülerindin. Ol kimni yolga köndürse Tenri ol köndürülmüş ol kimni yoldın azıtsa bulmagay-uk sen anar bir dost köndürükli."

Diğer Kur'an çevirileri de hep böyledir.

"Ol Tenri belülerinclin ol. Kimni köni yolga köndürse Tenri, ol köndürülmüş ol kimni yoldın azıtsa bulmagay-uk sen anar bir dost köndürüklli." 

Birçok tekrara gitmeden belirtebiliriz. Allah karşılığına hep (Tenri diye âyetler çevrilmiştir.) 

11. yüzyıla ait Kur'an çevirmesi ve bundan sonraki çevirmelerde de (Tenri) kelimesini görmekteyiz. XV. yüzyılda ki Kur'an, çevirmesinde bu (Tenri) nin Tanrı olarak (yüzlerce defa) sık sık geçtiğini, bazen Allah adının da belirtildiğini görüyoruz.


Prof.Dr.Hikmet Tanyu - PDF
İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı






Müslümanlığı yaymak için Türklere savaş açan Araplar:
"25 km boyunca ağaçlara Oğuz Türklerini asmıştır" 

"Beyaz bayrak çeken kalenin Türk halkına Araplar söz verir, lakin içeri girince 'kafirlere verilen söz söz değildir' 
deyip kılıçtan geçirmiştir."

"Topladıkları Türkleri köle olarak satmışlardır, ya da devşirmişler ve devşirilenler Türklerin üzerine salınmış, 
onlarda Türk kardeşlerini kılıçtan geçirmiştir."

tarihimizin acı gerçeklerini de hatırlayalım...




...Kıvılcımlı, "Muhammed'in Türkler üzerine iyi şeyler söyleyen Hadisleri"nden söz eder ki, gerçekte böyle hadisler yoktur; aksine Kitap'ta da aktardığım gibi, Türklere ilişkin hadisler, kabul edilemez olumsuzluklar içerir. Bu anlamda Arap ordularının, diğer kavimler gibi Türklere de yönelen saldırı ve özümsenmesinin yolu, Emevilerden çok önce, İslam'ın başlangıcından döşenmişti.

Keza "Acem'e karşı Arap Dini ile Türk Dini'nin birbirine müttefik olduğu ve Arap Dini'nin ilkel sosyalist gelenek içinde düşünülebileceği" yargısı da doğru değildir. Aksine Arap Dini, sınırsız eşitsizlik ve mülkiyetin kayıtsız şartsız kutsanması üzerine kurulmuş, ilkel sosyalist gelenek içinde olan Türk dinini "küfür" olarak nitelemiş ve karşılaştıkları her durumda onu yok etmeye çalışmıştır.

Arap olmayan halklar , özel olarak da Türkler nasıl Müslüman oldu sorusunu genellikle sormayız kendimize. Çünkü "Türklerin, din ve hidayet aşkıyla kendiliğinden İslamiyet'i benimsediği" yolunda koşullandırılmıştık.

Peki ama bu yargımız doğru muydu?

Bu noktada gerçeği aradığımızda, Türklerin Müslümanlaştırılma sürecinin insanı irkilten bir vahşet süreci olduğu soğuk gerçeği yüzümüze çarpıyor. Daha ötesi, Arap ordularınca uygulanan, benzerine az rastlanır zulme rağmen, Türklerin İslamiyet'e karşı çok uzun süre direndiğini görüyoruz.

İşte resmi ve geleneksel söylemin ısrarla gizlemeye çalıştığı bu gerçeğin aydınlığa kavuşturulması, şeriatçılığın, Türkiye'nin orta yeri Sivas'ta insanlarımızı yakabilecek denli pervasızlaştığı günümüzde her zamankinden büyük önem taşımaktadır. Çünkü Türklerin "hidayet aşkı ve çoşkuyla" Müslüman oldukları önyargısı, kişiyle Tanrısı arasındaki o saf ilişkiyi istismar ederek toplumumuzu 7.yüzyıl karanlığına götürmeye çalışan şeriatçıların en temel ideolojik gerekçelerinden birini oluşturuyor.

Şeriat yapısal olarak herkesi, yalnızca sorgulayan ve karşı olanı değil, taraf olmayanları da dahil farklı olan her şeyi boğma potansiyeli gösteren bir siyasal muhtevaya sahiptir. Dolayısıyla başta kendi tarihimize yansımaları olmak üzere onun ideolojik ve tarihsel arka planını gözler önüne sermek, laikliğin çağdai, toplumcu ve özgürlükçü bir savunusu açısından da geçiktirilemez bir zorunluluktur.

Kitabı okurken daha da net görebileceğimiz gibi, İslam dininin yayılışı misyonerlik değil "hançerlerinin ucunda taşıyarak" gerçekleşiyordu. Güç ve zaaf, ideolojinin kendisinde diğer ideolojilerle girdiği barışçıl mücadelelerde değil, kılıçlarda ve merkezi güçte belirleniyordu. Eğer kılıcı etkin kılacak nesnel koşullar ve önderlikler varsa, İslamiyet önce işgal edip, siyasal olarak egemen oluyor, sonra da kah baskılardan veya haraçtan kurtulmak için boyun eğmek, kah inanç boşluğuyla dönüşmek anlamında yöre halkını İslamlaştırmaya başlıyordu. İspanya'dan Türkistan'a kadar her yerde kılıçların gücü temelinde belirleniyordu süreç.

Ancak burada İslam ordularının gerçekleştirdiği yayılmada temel yönlendiricinin, dinin yayılması gibi idealist bir amaç olduğu düşünülmemelidir. İslam tarihinin, başlangıcından başlayarak bütünü incelendiğinde, rahatlıkla görülebileceği gibi, yayılmalarda öncelik, dinin yayılması gibi maddiyattan arındırılmış bir amaç değil, talan ve sömürü olmuştur. Yine geleneksel bilgiler ışığında şaşırtıcı gelebilir, ama ilk sömürgecilik Araplarca uygulanmış gibidir.

Gerçi Talancılık eski türk kültüründe de vardır; ancak o özgülde talancılık, hem ekonomik ihtiyaçtan kaynaklanıyordu hem de onu tanrısal düzeyde kutsayarak kalıcışatıran, dolayısıyla uygarlaşmaya ve yerleşik konum almaya bağlı olarak aşılmasını engelleyen bir ideolojik gerekçelendirmeye sahip değildi. İslamiyet'le birlikte ise bu hak ihlalciliği "Tanrı'nın emri", insanları "hidayete erdirmenin" gereği gibi bir kılıfa bürünüverdi ve kurumsallaştı.

Böylece atlarımız, dış saldırganlığın insan kimliği üzerinde yaratacağı vicdani rahatsızlıktan bütünüyle kurtulma yolu buldular; işgalleri "Allah adına" yapıyorlardı artık ve talan malları da "Allah'ın meşru kıldığı" ödüllerdi!

Ağzından "millilik" sözcüğünü düşürmeyen şeriatçıların milliliği nasıl bir şeydir? Öncelikle ansımsatalım ki, İslamcı literatürde "milliliğin" anlamı, bilimsel anlamından tamamen farklı olması bir yana, sokaktaki insanın anladığından da tamamen farklı, ulusal değil, İslam topluluğuna ait olma anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla kavramlaştırma olarak bütünüyle gayri-milli bir anlam taşır....


Nasıl Müslüman Olduk? - Erdoğan Aydın.




Foto: 11.yy Türkçe Kur'an nüshalarını bulamıyacağıma göre..(belki bir akademisyenimiz bulur ümidiyle) şimdilik Göktürkçe yazıt
Suyab Kırgızistan'dan.




ilgili:
H.G.Wells, Yuan Chwang adlı Budist gezginin MS.645 yılında Hindistan'a uzanan gezisindeki izlenimlerinden hareketle şöyle bir saptamada bulunur;

"Gezici bizlere sadece Türkistan diye bilinen yerlerdeki Türkleri değil ve fakat Kuzey Yolu olarak anılan bölgelerdeki Türkleri de tanıtmakta...Buralardaki birçok kentlerden ve bakımlı yerlerden söz etmekte...Gezicinin anlatışına göre Semerkant büyük ve refah içinde bir kent...Ahalisi son derece uygar...Şunu hatırlatalım ki o tarihler itibarıyla böylesi uygarlaşmış kentlere Anglo-Sakson İngiltere'sinden rastlamak mümkün değildir."

E.Aydın, Nasıl Müslüman Olduk?,s274




20 Nisan 2013 Cumartesi

PAVLOS , SÜNNET ve ANATANRIÇA





Turistlerin binlerce sorularından biridir. Anlatır geçeriz, ama ne kadarını biliyor veya onlar ne kadarını öğreniyor...?

Bilinen genel kanı ; 
Hz Muhammed gibi diğer peygamberlerin de sünnetli doğması ; 
Hz İsa'nın sünnetli olmaması ; 
Hıristiyanların yaptırmaması ve sadece Müslümanlarla Yahudilere mahsus olması...
MI DIR ACABA ?




TARİH İÇİNDE:


Sünnetin çıkış yeri belli olmamakla birlikte , Mısır ile Habeşistan’da görülmüştür ve milâttan üç bin yıl önceden beri uygulanmaktadır. Ancak tarihi kayıtlar sünnetin ,önce hangisinde başladığını kesin olarak bildirememektedir. 


İlk bakışta sünnet uygulamasının Mısır’dan alınmış olabileceği yolunda bir kanaat uyandırsa da, Paleolitik Çağ (Eski Taş ya da Yontma Taş Çağı) çoktan bitmiş olmasına rağmen sünnet uygulamasında hâlâ taştan bıçak kullanılması, bize göre geleneğin bilinen Mısır tarihinden de eski, Taş Devrinden beri var olduğunu ifade eder. MÖ 3000 yılında Mısır’da yapılan törenlerin resimleri bugüne kadar ulaşmıştır.





İlkel inanışlara göre sünnet, bir çeşit kurban ya da adak törenidir. Kişi, hayatını borçlu olduğu tanrısına ya da tanrılarına, gövdesinden sembolik olarak küçük bir parçasını kurban eder. Bu daha sonra vahşice uygulanan ,insan kurban etme yöntemine kadar gider. 


Genel olarak bildiğimiz hikaye, Anadolu’da ki tapınaklarda çalışan rahiplerin törenlerde yaptıklarıdır. Saygılarını ve bağlılıklarını göstermek için sünnet derisini tanrılarına sunarlardı. Halk arasında erkekler de toprağın bereketi ve ailesinin geleceği için bu yolu seçerdi. 


Ayrıca ANATANRIÇA kültünde ,rahiplerin sünnet/hadım olması gibi ,rahibelerin de tören sırasında cinsel organlarını göstererek tapınağa girmesi ; halkın anatanrıça rölyeflerinde cinsel bölgelerine dokunup bereket alması; cinsel organın ve cinselliğin çok önemli olmasının sebebi , tanrılarla iletişimin böyle sağlandığı varsayılması idi. 





MİTOLOJİDE ; 


KYBELE ,ATTİS isimli bir delikanlıya tutkundur. Pessinus kralının kızıyla evlenirken Kybele öğrenir ve birden karşısına çıkar , Attis’i çıldırtır ve kendi kendini hadım etmesini sağlar. Cinsel organınından akan kan toprağı sular ve birçok bitki hayat bulur. Kybele ise Attis’i sevdiğinden ona acıma gösterir ve çam ağacına dönüştürür. Attis’in ruhu ağaçta yaşar bu yüzden ağaç çok önemlidir ,yerden göğe yükseldiği için de topraktan göğe ,gökten toprağa hayat taşır . ( Bu efsaneleri farklı isimler altında ,bir çok uygarlıklarda görürüz. Sonucunda çam ağacı, badem ağacı, yada menekşe, Manisa lalesi olur . )


Bu işlemin çok tanrılı inanca sahip Afrikalı toplulukların totemik inançlarının bir sonucu olduğu düşüncesi yaygındır. Eski Türklerde böyle bir inancın olmadığı gibi antik Anadolu topluluklarının inançları arasında da olmadığı bilinir. 


Ayrıca, Kybele kültü tamamen Sümer kökenli olmasına rağmen ,Anadolu’yu ve kendinden sonraki tüm uygarlıkları birçok açıdan olduğu gibi dinsel inanç ve ritülleriyle etkilese de ,ne Sümerliler de , ne de Kenanlılar, Filistinliler, Asurlular ve Babilliler de sünnete benzer bir uygulama görülmemektedir.! 






Peki nasıl oldu da bu coğrafyada yaşayan uygarlıkları etkilemişti ?



Yukarıdaki uygarlıkların aksine Edomitler, Moabitler ve Ammonitler ve Mısırlılarda adettendi. Herodot tarafından “dünyanın bilinen en eski ameliyatı” olarak tanımlanan sünnet, kitabında şöyle nakledilmektedir :


“... Başka yerlerde organlar ,tabiat nasıl yapmışsa öyle bırakılır. Yalnız Mısırlılar ve bu âdeti Mısırlılardan almış olanlar sünnet olurlar … Sünnet olmaları temizliklerindendir, zira temizliği güzelliğe üstün tutarlar.” (II.kitap-36 /37)


Mısır’da Tanrı Baal yağmur ve fırtına gibi doğa olaylarını kontrol eder ve genelliklede sünnet derisi Baal'a kurban edilirdi.
Mısır’ın Anubis ve Bata veya Biti kardeşlerinin hikayesi : 


“Bu iki kardeş beraber oturuyorlar. Büyük olan Anubis’in karısı var. Küçük kardeş tarla ve hayvanlarla ilgili işlerden yükümlüdür. Durmadan çalışıyor. Bir gün ağabeyinin karısı ona ‘gel beraber yatalım’ diyor. 


Çocuk kabul etmeyince, kadın kendisini dövülmüş, üstü başı yırtılmış gibi yaparak yerde yatıyor ve kocası geldiğinde, kardeşiyle yatmadığı için, kendisini bu hale soktuğunu söylüyor. Ağabeyi eline bir mızrak alarak kardeşini bekliyor. Çocuk inekleri ahıra sokarken, ilk inek ‘ağabeyin seni öldürmek için bekliyor’ diyor. İkinci inek de aynı sözü söyleyince çocuk kaçmaya başlıyor. Ağabeyi onu kovalıyor.


Çocuk kaçarken Güneş Tanrısı’na kurtarması için yakarıyor. O da aralarına timsahlar dolu bir göl koyuyor. Çocuk gölün bir ucunda ağabeyine kendisini neden öldürmek istediğini soruyor ve karısının kendisine yaptığını anlatıyor ve yalan söylemediğini kanıtlamak için Güneş Tanrısı’na yemin ederek bir kamışla cinsel organını kesip göle atıyor. Anubis’te gidip karısını öldürüyor” . (Habil Kabil hikayesinin değişmeden önceki hali , değil mi??)




YAHUDİLERDE:


Birçok sosyal kural ve yasalarını olduğu gibi ,hijyenle ilgili bilgilerinin çoğunu da antik Mısır'dan alan Yahudilerin bu bilgilerinin büyük kısmı MÖ 2600-2000 yıllarına dayanmaktadır. Yahudilikte uygulanma geçmişi hayli derin olan sünnete zamanla fazla önem verilmediğinden MÖ 2000 yıllarında bu âdetin yok olmaya yüz tuttuğu sanılmaktadır. 


İşte burada, yok olmaya yüz tuttuğu dönemde Hz.İbrahim devreye girer. İbrahim peygamberin öyküsünün, Fırat Irmağı üzerinde yer alan antik Mari (bugün Tel Hariri) kentindeki bir krallık sarayında ortaya çıkarılan binlerce çivi yazısı tabletten edinilen bilgiler ışığında, Terah ailesinin, Keldanilerin Ur kentinden (Ur Kasdim) çıkışıyla, bugünkü Hebron kenti yakınlarında bulunan Makpela mağarasını satın alışı arasında geçtiğini yazmaktadır. Geleneksel anlatı ile de örtüşen bu bilgiye göre İbrahim peygamberin öyküsünün geçtiği yerler coğrafî olarak Mısır ile âdeta iç içedir. 
Nitekim Yeşu, Bab 5’te “Mısır” adı açıkça yer almaktadır.


Kenan ülkesinden ayrılıp Mısır'a gelen Hz İbrahim orada bu geleneği görür ve halkın davranışlarını sorgular. Dönüş yolculuğunda kendisine eşi Sarah tarafından ,köle olan Hacer hediye edilir. Hacer İbrahim’e oğul verince , bereket ve sünnet fikri düşündürür .! 


Sarah da İshak'a gebe kalınca işler değişir. Çünkü soy Sarah'tan devam edecektir, sonuçta Hacer özgür bir kadın değildir.! Hacer'le İsmail'i aile topluluğundan dışlamaya ilişkin buyruğu kararsızlıkla karşılar, ama yinede onları Mekke'ye götürür. Hacer ile İsmail yaşadıkları yeri terk etmeden önce vahiy gelir ve uygulanır: 


Çıkış 17/9-14: 

“Ve Allah İbrahim’e dedi: ve sen ise, sen ve senden sonra zürriyetin, nesillerince, ahdimi tutacaksınız. Sizinle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda tutacağımız ahdim budur; aranızda her erkek sünnet olacaktır. Ve gulfe etinizde sünnet olacaksınız ve sizinle benim aramdaki ahdin alameti olacaktır. Ve aranızda evde doğmus, yahut senin zürriyetinden olmayıp her yabancıdan para ile satın alınmış olan sekiz günlük her erkek çocuk nesillerinizce sünnet olacaktır. Ve senin evinde doğmus olan, ve senin paranla satın alınmış olan mutlaka sünnet olacaktır, ve ahdim ebedi bir ahit olarak sizin etinizde olacaktır. Ve gulfe etinde sünnet olunmamış sünnetsiz erkek varsa, o can kendi kavminden kesilecektir; o benim ahdimi bozmuştur.” Levililer 12/3


Böylece İsmail Arapların atası , İshak ise Yahudilerin atası olarak kabul görür ve soy devam ederek, sünnet geleneği Yahudilere ve Araplara girmiş olur. Sünnet derisinin çıkarılması töreni, doğumdan sekiz gün sonra yapılır ve Musevi kanununda kutsal olarak kabul edilmiştir.


Hz İbrahim Beer-Şeba, Hebron, Yerusalim, Damask, Ebla, Halep, Babil ve Ur şehirleri arasında bir hilal gibi gidip gelir ve Harran'a yerleşir. Uzun bir zaman sonra da Kenan'a gider. Gezdiği coğrafik bütünlüğe bakıldığında ,sünnet geleneğini onun kabilesinin yaymış olması muhtemeldir.


Tevrat ‘ta Hz Musa döneminden ,sünnet ile ilgili iki olay vardır: İkisi de Mısır ile ilgilidir:


1- Çıkış 4:22-26 Rab Musa’ya şöyle diyor:

“Firavun’a şöyle söyle : ‘İsrail , oğlum ilkimdir. Onu salıver ki, bana ibadet etsin. Onu göndermek istemediğin için ben senin ilk oğlunu öldüreceğim. Rab yolda ona rast geldi. Oğlunu öldürmek istedi. Tsippora (Musa’nın karısı) keskin bir taş ile oğlunun gulfesini kesip Tanrısının ayaklarına attı. Ve dedi ‘Gerçekten sen bana kan güveyisin’ Rab onu bıraktı ve kadın ‘Sen bana sünnet sebebiyle kan güveyisin."

…Kadın gulfeyi sunarak Tanrı’yı sakinleştiriyor. Bir tür kurban…!!

(Bu arada : “Güvey Tanrı” deyimi de Sümer’e dayanıyor. Sümer’in Aşk ve Bereket Tanrıçası İnanna’nın kocası Dumuzi ; Güvey Tanrıdır.! Bunun sebebi de Eski Ahit’in MÖ. 5.yy da tamamlanmış olmasıdır.!) 


2- Yeşu Bap 5:2 

“Rab, Yeşu’ya dedi ki: Taştan bıçaklar yap ve İsrailoğullarını ikince kere sünnet et! Yeşu söyleneni yaptı. İsrailoğullarını sünnet etti.”


Bunun sebebi de Mısır’dan çıkan kavmin sünnetli erkekleri 40 yılın sonunda yolda ölür ve yolda doğanlar sünnetsizdir. 


Mısırlılardaki ya da başka kavimlerdeki sünnet uygulaması, ilâhlara kurban amacı taşıyor olmasına karşılık Yahudilerdeki sünnet, verilmiş bir sözün unutulmasını önlemek amacını taşımaktadır.




MÜSLÜMANLIKTA :

Eldeki tarihî kaynaklarda da, Müslümanlığın yayılma dönemlerinde toplu olarak İslâm’a girenlerin sünnet ettirildiğine dair, ya da fetihler sonucunda sünnet merasimleri yapıldığına dair hiçbir bilgiye rastlanmamıştır. Çok garip bir şekilde, Kuran'da erkek ve kadın sünnetinden hiç söz edilmez. Kesme anlamında "Sünnet" kelimesi Kuran'da yer almaz.  Müslümanlar genelde bu gerçeği gözardı eder.  Ayrıca Tevrat'ta yer alan Hz. İbrahim'in sünneti bile Kuran'da yer almaz. 


Öyleyse, Kuran'ın Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarından farklı olarak bu konu hakkında temelde sessiz kaldığını söyleyebiliriz.
Ancak daha sonraları, sünneti İslâm’a yerleştirmek isteyen zihniyet sahipleri, bazı Kur’an ayetlerini, işlerine geldiği gibi yorumlamışlar ve bu yorumlara (yalan söylediği birçok halife tarafında tastiklenen) Ebu Hüreyre’nin uydurduğu rivayetleri ekleyerek sünneti ; İbrahim peygamberden Müslümanlara intikal eden bir gelenek hatta mecburî bir ödev olarak göstermişler ve bu işe zorlama ile kazandırdıkları dinî kimlik sayesinde de Müslümanlığın ana şartı hâline getirmişlerdir.


Müslümanlıkta Kur’an emretmediği halde, Hz Muhammed’e olan saygı ve sevgiden dolayı izlediği yol esas alınır ve sünnet geleneği devam ettirilir. Ayrıca hadislerde varsa bile , Kur’an’a en küçük zıtlık ve uymazlık belirtmesi halinde bağlayıcı vasıfları kaybolur.!


Bu yüzden de İslam'ı "karalamaya" çalıştığınızı söyleyerek ,tepki gösterecek olanlar da çoktur.!




* KİRVE ile ilgili olarak ta değerli hocalarımızdan Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu'nun açıklamsı şu şekildedir: "Oğlan çocuğunu sünnet sırasında kucağında tutan kişi ve ailesinin, iki taraf için de “Kirve” adıyla anılması; ve İslam’da bulunmadığı halde - ne Arap’ta, ne Fars’ta var – Yerli, Karapapak, Türkmen, Zaza, Kürmanç, Yezidi gibi eski “Oğuz-Elleri” Ülkesinden olanlarda yaşıyor. Fergana’da buna “Kübre/Kübrelik” deniyor; “kirve” diye söylemek, “körpü, torpakh, ireli” gibi  “R” sesini ilk heceye kaydırma yanlışından gelir. Kazakistan’da, Oğlan bebeğin göbeğini kesen Ebe ve ailesine “Kındık/Kindik-Ana , Kındık/Kindik-Ata” denerek, Dokuz-Göbek boyunca o aileler, birbirinden kız alıp-veremez. Bu Eski Türk Töresi’nin İslam’da Sünnet’e bağlandığı açıkça görülüyor." 




HIRİSTİYANLIKTA :



Dört İncil’den sadece Luka İncili, İsa peygamberin çocukluğu ve onun sünnet oluşu hakkında,öteki İncillerde bulunmayan ayrıntılar vermektedir. 


Luka : 2:21; " Sekizinci gün ,çocuğu sünnet etme zamanı gelince ,O’na İsa adı verildi."

İsa peygamberin Yahudi ırkına mensup olduğu hatırlanacak olursa, bu bilgi yadırganamaz. 


Bu bilgi dışında sünnet uygulamasından bahseden tek bölüm, "Romalılara Mektuplar" bölümüdür. 


Aziz Paulus, kiliseler kurmak amacıyla arkadaşı Barnabas ile Anadolu'yu dolaşırken, Yahudi kökenli (Romalılar) olmayanların da sünnet olmaya zorlanması karşısında, konuyu Kudüs’teki kilise büyüklerine iletmek üzere, teşkil edilen bir heyetin başkanı olarak 
Kudüs’e gelmiştir. Yahudi kökenli olmayan yetişkin erkekler Hıristiyan olmak istese de sünnet olmayı reddeder . Böylece M.S. 50 de Kudüs Konsili toplanır ve Yahudi kökenli olmayanların Yahudi şeriatına uyma zorunluluğu bulunmadığına karar verirler. 


İşte, Aziz Paulus tarafından yazılan "Romalılara Mektuplar" bölümünde, Kudüs Konsilince alınan karar doğrultusunda, Yahudi olmayanların da Hıristiyanlığa kazanılması gerektiği savı işlenmiş ve "mutluluğun" sünnetli olmayanları da kapsayacağı belirtilmiştir:


Romalılara Mektup: İbrahim’in Doğruluğu : Sünnetsiz Durumdayken 9-12 :

"Öyleyse bu mutluluk yalnız sünnetlileri mi , yoksa sünnetli olmayanları da mı kapsar? Çünkü İbrahim’in imanı kendisine doğruluk yerine sayıldı diyoruz. Nasıl oldu da bu böyle sayıldı? Sünnet olduktan sonra mı, yoksa sünnetsiz durumdayken mi? Hayır, sünnet olduktan sonra değil , tam tersine, sünnetsiz durumdayken sayıldı. İbrahim daha sünnetsizken, sünneti imandan doğan doğruluğun bir damgası , bir simgesi olarak aldı; sünnetsiz olmalarına karşın iman edenlerin tümüne ruhsal baba olsun diye. Böylelikle onlara doğruluk sayılması amaçlandı. Bunun yanısıra sünnetlilere de baba oldu; yalnız sünnetli oldukları için değil babamız İbrahim’in sünnetsizken taşıdığı imanın izlerinde yürüdükleri için."


Galatyalılara Mektup: Sevindirici Haber Petros’un Önünde Savunuluyor 11-14 :

"....Çünkü sünneti önemseyen Yahudi soyundan korkuyordu. Petros’la birlikte Yahudilerin geri kalanları da ikiyüzlülük gösterdi. Barnabas bile onların ikiyüzlülüğüne kapıldı. Onların Sevindirici Haber’in doğruluğuna ayak uydurmadıklarını görünce, herkesin önünde Petros’a şunları söyledim: “Sen Yahudiyken , Yahudi gibi değil de uluslar gibi yaşıyorsun. Öylese ulusları nasıl Yahudi gibi yaşamaya zorlayabilirsin?”


Galatyalılara Mektup: Özgürlüğünüzü Yitirmeyin 1-15 : 

"......Dinleyin ; ben Pavlos sizlere diyorum ki , sünnet edilirseniz Mesih’in size bir yararı olmaz. Sünnet edilen herkese bir kez daha vurguluyorum: O kişi tüm ruhsal yasayı tutmak zorundadır. Ruhsal yasa aracılığıyla doğrulukla donatılmak isteyen sizlerin Mesih’le ilişkisi kopmuştur. Tanrısal kayradan ayrı düşmüş bulunuyorsunuz. Bize gelince , Ruh bağlılığında, imandan oluşan umutla doğruluğu gözlemekteyiz. Çünkü Mesih İsa bağlılığında olana ne sünnet edilmenin , ne de edilmemenin bir yararı vardır. Önemli olan , sevgi yoluyla etkisini belirten imandır...Bana gelince kardeşlerim, sünnet gereğini yaymayı sürdürseydim , bu güne dek katlandığım saldırıların bir anlamı olabilir miydi?"


Dört İncil dışındaki İncillerden Thomas İncilinde ise sünnetle ilgili şu cümle yer almaktadır:

“53. Havariler ona dediler: Sünnet faydalı mı değil mi? Onlara dedi: Eğer faydalı olsaydı, babaları onları daha annelerindeyken sünnet ederdi. Ama Ruh’taki sünnet çok faydalı!”


Gerçekler böylesine apaçık ortada iken bazı kişiler de, peygamberimiz ile birlikte, Adem, Nuh, Musa, Yahya ve İsa peygamberlerin de doğuştan sünnetli olduklarını ileri sürmüşler, öbür yandan da Peygamberimizin, doğumunun yedinci gününde, o günün törelerine uyularak dedesi Abdülmuttalip tarafından bir ziyafet verilerek sünnet ettirildiğini anlatan bir çok rivayete itibar etmemişlerdir. 


Sonuçta Arap toplumu İsmail’in soyundan gelmekteydi ve sünnet uygulaması vardı. Hristiyanlarda sünneti farz sayan tek kilise Habeş Kilisesi’dir. Ermeni kilisesi dahil Ortodoks kiliselerin bir çoğu Hz İsa’nın sünnet törenini 1 Ocak’ta kutlar. Pavlos ile ortadan kaldırılan sünnetle Hıristiyanlar bu geleneği unutmuş ve hatta Hz İsa’nın bile sünnetli olduğunu bilmez, bilir ama kabul edemez yada bilmemezlikten gelir.



( Turistlere sorun bakalım yüzde kaçı cevap verebilecek !)




DİĞER ÜLKELERDEKİ DURUM:


Sanılanın aksine sünnet bugün dünyada yaygın biçimde uygulanmaktadır. ABD ve Avrupa ülkelerinde dini inançtan ziyade sağlık endişeleriyle sünnet yapılmaktadır. Ancak, kuzey ve merkezi Avrupa ülkeleri ve Güney Amerika ülkelerinde uygulama oranı düşüktür. 


ABD’de doğumdan sonraki erken dönemde yapılması önerilmekte ve % 70 dolayında yaygın olarak uygulanmaktadır.


İngiltere’de tahmin edilebilenin çok üzerinde bir oranda sünnet yapıldığını bilinmektetir. 1995–96 yılları arasına ait Sağlık Departmanı istatistiklerine göre 15 yaşın altındaki erkek çocuklarının % 62’sinin sünnetli olduğu yazmaktadır.


Sünnetin İngiltere’deki serüveni birkaç yüzyıl geriye, emperyalist yayılmacılık yıllarının başlarına gitmektedir. İngiltere’nin genişlemeyle birlikte dünyanın dört bir tarafına gönderdiği istilacı askerleri ve beraberindekilerin farklı kültürler ile teması kaçınılmazdı. Hindistan’da ise Müslüman halklar ile temasları sırasında sünnetle tanıştılar.


19. yy.ın başlarında zengin ve üst sınıf aileler ve kraliyet fertleri arasında meşhur olmaya başlamıştır. Kraliyet ailesinin fertleri Londra’da bulunan Yahudi sünnetçi tarafından sünnet olmuştur. Bu gelenek ya da moda, o tarihlerde halk arasında pek rağbet görmemiştir. (bu gelenek hala devam ediyor mu bilinmiyor !)


Kanada için ise bu oran % 48 olarak kaydedilmektedir.Kanada’da sünnet oranları bölgeden bölgeye değişiklik gösterir ve halen hastanede yeni doğan sünnet oranı % 10’un altındadır.


Güney Afrika’da sünnetin tarihi oldukça eskidir. Zulu gibi kabileler sünnete karşı iken, Xhosa ve diğer bazı kabillerde yaygındır.


Avustralya Aborijinleri arasında yaygın, fakat evrensel değildir. Bazı kabilelerde hala uygulanmaktadır. 30 yıl kadar önce Avustralyalı erkeklerin % 60’ı sünnet olurken, bu daha sonra % 10’a düşmüştür. Ancak son yayınlanan bir raporda ebeveynler sünnet ettirmek istediği yeni doğanlarda oran % 20 olarak tespit edilmiştir. Bunda ailelerin dini, kültürel, medikal ve sosyal nedenlerle gelen istekleri belirleyici olmaktadır. 


İnsan derisi , ilaç ve kozmetik şirketleri tarafından , araştırma malzemesi olarak kullanıyor ve milyon dolarlık bir endüstiriye sahip. Ayrıca bir tür nefes alan bandaj olarakta piyasaya sürülüyor. Özellikle bebek derisi çok büyük bir esneklikliğe sahip olduğu için yanık tedavilerinde kullanımı önde geliyor.


1980 ‘li yıllardan itibaren bazı Genetik araştırma şirketleri ebeveynlerin izni olmadan , çocuklarının sünnet derisini ticari amaçla kullandığı için davalık olmuştur. 


Semra Bayraktar

Yararlanan kaynaklar:
-İbrahim Peygamber - Muazzez İlmiye Çığ
-Ana Tanrıça Kültü Semineri – İTÜ.Sezai Gülşen
-Kur’an-ı Kerim
-Kitab-ı Mukaddes/İncil
-Mitoloji Sözlüğü – Azra Erat
-Larsen Gl., Williams, SD., Postneonatal Circumsion: Population Profile, Pediatrics 1990, ABD -Farshi, Z., Atkinson KR., Sqire R, A Study Clinical Opinion and Practice Regarding Circumcision, Arch Dis Child, 2000 England -James Hutchinson J., On Circumcision,1890-1891, England
-Canadian Institute for Health Information, Ontario Ministry of Health,2000
-Aledort LM. Circumcision and Haemophhilia: a Perspective. Hemophilia, 1998 ,Avustralya
-İnternette “Hıtan” (Sünnet) üzerine makaleler.